TARİH YOLCULUĞUNDA BİR DURAK : ALANYA KALESİ

Kızıl Kule

  Alanya,[1] bugün en çok turist çeken ilçelerimizden biri olmakla beraber geçmişte  Anadolu’yu Akdeniz’e bağlayan  en önemli liman kentlerinden biriydi. Karadeniz’den Konya ovasına oradan da Akdeniz’e inen ticaret yolları Alanya limanına ulaşıyor buradan Kıbrıs, Girit ve Mısır ile ticaret yapılıyordu. Alanya’nın bu iştah açan konumu o kadar cezbediciydi ki,  Alanya’yı ele geçirmek her zaman vazgeçilmez olmuştu.

   Alanya’yı elinde tutanlar  dik ve sarp bir yamaca sahip dağın üzerine yerleşip buraya ele geçirilmesi neredeyse imkansız olan bir kale inşa etmişler. Kalenin bulunduğu dağa , güzel dağ anlamına gelen  Korakesion  yada Kalonoros  adı verilmiş. Bu ad daha sonra Selçuklular tarafından Alaiye olarak değiştirilmiş.

  Alanya’nın kalesi ve limanına  önceleri korsanlar yerleşmiş.  Alanya’nın ele geçirilemez konumu sayesinde zenginleşip uzun bir süre hakimiyetlerini sürdürmüşler. Ancak Romalı general Pompeius tarafından  Kilikya bölgesi başta olmak üzere  Alanya’daki korsanlık faaliyetleri ortadan kaldırılmış. Sonrasında ise buraya  yerleşen Ermeni beyliği de zenginliğine zenginlik katmış.  Bundan sonrasında ise, buraya  gelen Selçuklular önce  kaleyi almakta zorlanmışlar ancak daha sonra kaledeki ermeni beyi ile anlaşıp hakimiyetlerini kurmuşlar ve Alaiye adını kullanmaya başlamışlar. Böylece Alanya kalesi  Selçuklu idaresine geçmiş.  Bundan sonrasında Selçuklular burada ticaretin gelişmesi için ellerinden geleni yapıp özellikle başkent olan  Konya ile ulaşımı sağlamak için kervanyolları ve kervansarayları kurmuşlar. Selçuklular da Alanya limanı sayesinde büyük bir zenginlik elde etmişler.

  Kalenin en görkemli yapısı, hiç şüphesiz tam limanın ağzına yapılmış Kızıl kule  oluyor.  Kızıl kulenin kırmızı tuğla ve taşlar ile yapılmış olması kırmızı bir kuleyi ortaya çıkarmış. Kırmızı tuğlaların arasında da antik kentlerden sağlanan sütun, sütun başlıkları gibi pekçok malzemeler gözümüze çarpıyor.  Kuleden içeriye girince sekizgen bir mimari yapıyı görünce şaşırmamak elde değil. İçeride düz bir yuvarlak alan beklerken , ortasında etrafı dar bir koridorla çevrili  silindir bir yapı ile karşılaşıyoruz. Bu  ortadaki silindir yapı dev bir su sarnıcıymış. içi o kadar iyi yapılmış ki bugün hala içinde su bulunuyormuş.   Alanya gibi sıcağın en dibinde yaşayanların hayatta kalması için kale öyle bir yapılmış ki sadece Kızıl kulede değil kalenin her tarafında dev sarnıçlar bulunuyor. Kızıl kulenin şaşırtıcı mimarisi bugün uluslararası karikatür sergisine evsahipliği yapıyor.

  Kızıl kulenin biraz ilerisinde  Alanya’nın tarihi limanının tersanesi bulunuyor. İçi, beş bölüm halinde büyük gemilerin güvenilir bir şekilde ve de gizli olarak yapılmasına elverişli bir şekilde yapılmış. Burası  hala Alanya’nın gemi inşaat ticaretinin merkezi durumunda ve balıkçı gemilerinin suya indirildiği yerlerden biri oluyor. Tersaneyi savunmak için yapılmış Tophane kule yapısı da burada bulunuyor. Tersanenin içinde bilgi panolarını izlerken  bir zamanların uluslararası ticaretin candamarı olan bu muhteşem limanı anlamaya çalışıyoruz.

   Alanya kalesini görmek için yukarıya çıkmak gerek. Kaleye gitmek için arabayla yada  teleferikle kolayca çıkmak mümkün ise de, eğer yaz sıcağı altında değilseniz size yürüyerek ve manzarayı seyrederek çıkmanızı tavsiye edeceğim. Kaleye çıkarken tek bir asfalt yoldan yukarıya çıkılıyor ancak aralarda gözüken ara yollar daha çekici duruyorlar. Evlerin arasından aşağıya inen merdivenlerin  yanlarında portakal ağaçları ve  yaseminlerle birbirine karışmış ve   koridor olmuş yollar kıvrılarak yukarıya doğru çıkıyor. Bu kale yollarını keşfetmek ise ayrı bir zevk oluyor. Yürürken ödül sayacağım yollar belki de.. Kale yolunda ana asfaltın yanında kaleye çıkan gizli yolların yarı yıkılmış kaya merdivenleri de tırmanmayı sevenler için çok çekici gelebilir.

Kaleye çıkan yollar

  Kaleye doğru yukarı tırmanırken tepenin üzerine zamanında yapılmış pekçok eski tarihi evler duruyor. Evlerin kimi yıkılmış kimi yeniden betona gömülmüş halde kale yerleşiminin  dokusunu oluşturmuşlar. İçeriye kaleye girince daha sempatik gelen eski ahşap konak tipi evleri görmeye başlıyoruz. Evlerin bazılarını Alanya belediyesi onarıp turistik ziyarete açmış. Evlere konulan etnografik bilgi panoları ile de turistlere bilgi veriliyor. Bu evlerde bir zamanlar ipekböcekçiliği de yaygınmış ve Alanya’ya özgü ipek dokumalar yapılırmış.  Kalenin içinde önemli yapılardan biri de, Ahmedek denilen başka bir içkale oluyor. Bu kısım düşmanın ele geçirmesi en zor kısımlardanmış. Kapının girişinde eski kitabeler gözümüze ilişiyor. Kalenin duvarlarında ise, Hellenistik döneme ait yuvarlak taşları görüyoruz. Ahmedek kısmında dik inen tepelerin üzerine yapılmış yine kuleler, sarnıçlar , surların dışına kazılmış hendekler ile kolayca düşmanın giremeyeceği şekilde yapılmış. İçeride bazı kısımların yıkılma tehlikesi nedeniyle sadece küçük bir kısım üzerine ahşap gezinti platformu yapılmış ve bilgi panoları da oldukça eksik durumda..

  Kalenin içinde farklı dönemlere ait yapılardan bir başkası da, Selçuklu ve Osmanlı döneminden kalan Süleymaniye camisi ve sarnıcı oluyor.  Süleymaniye camisinin hemen yanında ise, yine Selçuklulardan kalan bir arasta ,pazar yeri ile onarımı yapılmış bir han bulunuyor. Han şimdi bir çarşı gibi kullanılıyor ancak içinde Alanya’ya özgü pek fazla şey bulunmuyor.  Han’ın ilerisinde ise, eski bir mescitten kalan izleri görüyoruz. Kalenin en önemli özelliğinin çok sayıda sarnıcın yapılmış olması verilen bilgilere göre,   Kalede sayıları 500 bulan sarnıç varmış. Bunlardan büyük bir sarnıcın içi düzenlenerek ziyaret açılmış.

  İç kale kısmına geçince burada sarp kayaların tepesinde yapılmış yerleşim kalıntılarının izleri duruyor. Selçuklu sarayından arta kalan izlerden, bir Bizans kilisesine,  hamam kalıntılarına kadar duvar izleri ve çok sayıda sarnıçlarla karşılaşıyoruz. bu sarnıçların   içleri düzgün çimento ile kaplandığından halen içlerinde su tutulduğu tahmin ediliyor. Ayrıca ahşap platformlar üzerinde ilerleyince  altı sarnıç üstü kule olan balkondan aşağıya doğru baktığımızda,  ensiz denize doğru uzanan kaya çıkıntısını görüyoruz. İşte buraya Adam Atacağı yeri deniliyormuş. İç kale ile Alanya kalesi gezimiz sona eriyor ancak buradaki tarih öyle katmanlı ki defalarca gezmeye değer..


[1] Alanya ve Alanya Kalesinin tarihi ile ilgili olarak burada çalışmalar yapan tarihçi Seton Llyod ve D.Storm Rıce’ın Alanya (Alaiyye) kitabı (TTK 1989), burayı gezerken anlamak için önemli çalışmalardan biridir.

29.12.2025 Antalya

HOMEROS’UN COĞRAFYALARINI KEŞFE DOĞRU BİR YOLCULUK ; MORA YARIMADASI

Mora yada Peloponnese yarımadası, Yunanistan’ın güneye doğru uzanmış , Akdeniz, Ege ve İyon denizleriyle çevrili beşparmak biçimindeki anakarası.  Burasının sıklıkla gidilen turistik destinasyonlardan olan  Yunan adalarından daha farklı bir coğrafya olduğunu belirteyim. Yarımadanın zeytin ağaçları ile kaplı alçak tepelerinin, inanılmaz derecede temiz ve bakir denizlerinin , bakımlı plajlarının ve birbirinden güzel koylarının olduğunu söyleyebilirim. Ancak Mora yarımadasının bu doyumsuz güzelliklerinin pekçoğunu Anadolu coğrafyasında görmüş olmanın tatmini içinde   bize daha fazla ilginç gelen, Anadolu coğrafyası ile olan ortak tarih ve kültürel geçmişin peşine düşmek oldu.

   Mora coğrafyası,  bir zamanlar Homeros’un destanlarında anlattığı gibi  Anadolu coğrafyası ile birlikte düşünülüyordu.  Homeros’un anlattığı coğrafyalar üzerinde özellikle Troya’yı gezerken İlk Yunan uygarlığı olan Mikenleri düşünmeden edememiştik. Anadolu ile Yunanistan ana karasındaki bu ortak tarih ve kültürün izleri hep karşımıza çıktı. Şimdi ise, Mora yarımadasında bu izleri takip etmeyi planlıyoruz. Homeros destanlarında anlatılan geçmişin saray hayatlarını , kahramanlarını, mitolojik hikayelerdeki yerleri arkeolojik alanlarda ve müzelerde görebilmeyi umuyoruz.  Mora yarımadasındaki  ortak  tarihten   Akdeniz kültürüne dek izlenecek görülecek pek çok şey var. Akdeniz’de bir zamanlar hem askeri hem ticari güç olarak ortaya çıkan Venediklilerin , Bizans ve Osmanlıların Mora’da bıraktıkları izler öylesine güçlü olmuş ki bu izleri hala görebilmek mümkün. Ortaçağın güçlü Venedik kalelerini , köyleri, dağlardaki Bizans manastır ve kiliseleri, muhteşem Osmanlı camilerini görmeyi hayal ederek   Mora yarımadasını gezmeye başlıyoruz.

   Yol güzergahımız Antalya’da yaşıyor olmamız nedeniyle sabahın erken saatlerinde hareketle Çeşmeye giderek başladı. yaklaşık 6 saatlik bir yolculukla öğle saatlerinde Haziran güneşinin yakıcılığı altında akşam Sakız adasına kalkacak Feribotumuzu beklemeye başladık. Bekleme ve Chekin işlemlerinin  ardından pasaport işlemlerinin sonrasında yaklaşık 40 dakikalık bir yolculukla Sakız adasına vardık. Burada da yine pasaport ve giriş işlemleri sonrasında akşam saat 11.00 de Pire’ye gidecek gemimizi beklemeye başladık.

   Yunanistan’ın denizci bir ülke olduğu tüm adalara düzenli gemi seferleri düzenlenmesinden belli oluyor. O kadar çok ada olmasına rağmen Atina’nın Pire limanından Yunan adalarına düzenli seferler yapılıyor. Sakız adasından da Pire limanına gece 11.00 de kalkan gemiye binip tüm gece yolculuk yapacağız. Daha önceki yıllarda yaptığımız gemi yolculuklarında kalabalık bir gruptuk ve  geminin güvertesinde Ağustos ayında sıcak gecelerde kalabiliyorduk. Ancak aylardan Haziran olunca içeride seyahat etmek çok daha iyi olacak.

  Sakız adasının limanında sıraya girip bekliyoruz. Gemimiz dev bir feribot. Arka arka yanaşıp kapaklarını açıp arabaları almaya başlıyor. Öyle hızlı ve seri bir şekilde bu işler yapılıyor ki dakika saniye sürmüyor içeri girmemiz ve otoparka yerleşmemiz. Günlerden pazartesi olmasının mı bir etkisi var bilmiyorum. Çok fazla yolcu görmüyorum. Zaten hemen kamaramıza çekilip günün yorgunluğunu atmaya çalışıyoruz. Tertemiz bir kamara, duş ve tuvaletler , dört kişilik yataklar ve klimaları ile gece güzel bir uyku uyuyoruz.

  Sabah Pire’nin ışıkları görünmeye başlıyor. Yavaş yavaş gemi Ege denizini geçiyor ve  limana yaklaşıyoruz. Limana yaklaşınca çıkış anonsu yapılıyor.  Saat  7.00’de gemi yanaşınca  alt kata inip arabalara biniyoruz ve gemi yine hızla boşalıyor.  Atina’nın Pire limanındayız. Sabahın bu erken saatinde yollarda pek kimse yok. Yolumuz Pire’den Korint’e doğru gidiyor. Yol üzerinde dinlenmek ve birşeyler yemek içmek için mola yerleri var.

   Ege denizini Adriyatik denizine bağlayan sonradan yapılmış Korint kanalını görmeyi dönüşe bırakarak yola devam etmeye karar verdik. Korint’den güneye doğru yaklaşık 50 km sonra  Mikenea’da ve Tiryns’de Miken uygarlığının arkeolojik alanı bulunuyor. Haziran ayındaki olağanüstü sıcaklar nedeniyle tercihimizi Mikenea’daki arkeolojik alana kaydırarak bir başka sefer Tiryns gezisini yapmaya kendimizi ikna edip  doğruca Mikenea’ya gittik.

MİKENEA ARKEOLOJİK ALANI

Arkeolojik alan , ’99 yılından bu yana Unesco dünya doğa ve kültürel miras koruması altında bulunuyor.  Buradaki Miken kültürünün, M.Ö. 15 yüzyıldan  12. Yüzyıla dek doğu Akdeniz’de klasik yunan kültürünün gelişmesinde önemli rol oynadığı, Homeros’un İlyada ve Odyssea destanlarıyla bağlantılı olduğu ve Avrupa sanatını ve kültürünü 3 bin yıldan daha fazla etkilediği belirtilmiş. 

  Yunan uygarlığının ve dolayısıyla batı uygarlığının başlangıç noktası kabul edilen Mikenlerin kazı araştırmasında Avrupa Birliğinden oldukça yardım sağlanmış. Bu nedenle de arkeolojik alanlar oldukça bilgi verici, düzenli, içlerindeki arkeoloji müzeleri ile gezmeye görmeye öğrenmeye değer tarihi yerler olduğunu belirtmek gerekiyor.

   Miken uygarlığının, Homeros’un anlattığı İlyada destanında Troya’yı  yokeden  Akhalar olduğu öne sürülüyor. Yine destanda adı geçen krallardan Agamemnon’un da burada yaşadığı söyleniyor.

    Bronz çağı uygarlığı olarak ortaya çıkan Miken uygarlığı diğer Bronz çağı uygarlıkları gibi bir saray etrafında şekillenmişler. Yapılan kazı çalışmaları ile   Miken uygarlığının ortaya çıktığı sarayın oldukça yüksek bir tepe üzerine inşa edildiği, ve aşağıda şehrin dışında halkın yaşadığı söyleniyor. Şehre girerken kapıda iki dev aslan kabartmasını gördük ve ister istemez Hititlerin yaşadığı saraydaki aslanlı kapıya benzetmeden edemedik. Girişin hemen yanında bulunan mezardan bahsetmek gerekirse, burası kraliyet ailesine ait mezarlar olduğu tespiti yapılmış. Mezarlar Troya’yı kazan H. Schlieman’ın 1876’da ilgisini çekiyor  ve burada Homeros destanı ile klasik Yunanistan’da hatırlanmaya değer yerlerin rehberini yazan Pausanias’ın metinlerine bakarak Mikenlerin efsanevi altın eserlerini bulmak tutkusuyla kazılar yapmaya başlıyor.  Mezarlarda, özellikle ölülerin altın örtülere sarılı oldukları ve altın malzemelerle gömüldükleri ortaya çıkarılmış. Bugün bu malzemelerin bir kısmı  Atina arkeoloji müzesinde sergileniyormuş.

  Yukarıya tepeye doğru çıkmaya başlıyoruz. Tepede  saraydan günümüze kalan birkaç sıra taş izleri görebiliyoruz. Saray denince bugün anladığımız anlamda saray binasını anlamamak gerekir. Megaron denilen  bir yapıdan bahsedilmekte, tepe üzerinde geniş bir terasta  kurulmuş. içinde bir kabul salonu ile birlikte çeşitli imalat atölyeleri , gıda saklama yerleri gibi bir dizi yapı bulunuyor. Saray binasında pekçok iş yani  ekonomi, yönetim siyaset işleri birlikte yapılıyormuş.  Miken saray uygarlığı korkunç depremler ve   yangınlar  sonucu yıkılmış.  M.Ö. 14. Yüzyılın geç bronz çağını hayal etmek çok zor olsa da bazı ilginç detaylar da var. Örneğin su saklamak için yapılmış sarnıçlar hala varlığını koruyorlar. Yağmur sularının depolandığı kuyular,  yeraltındaki sarnıçlar su sisteminden hala görebileceğimiz kalıntılar. Yine aşağıda şarap ticareti için yapılmış bir şarap evi binası da kalan izler arasında duruyor.

  Miken uygarlığının seramik sanatındaki güzel örneklerini ise arkeoloji müzesinde görebildik. Müzedeki buluntular ise, şimdiye kadar göremediğim zenginlikte ve renklilikteydiler. Bronz çağının altın eserleri, renkli boyalı keramiklerin yanında Homeros destanında adı geçen Agamemnon’un mezarından çıkarılmış altın maskenin replikası (aslı Atina arkeoloji müzesinde bulunuyormuş) ve mezarından çıkarılan altın objeler de sergilenen eserler arasında duruyor.

AGAMEMNON’UN ALTIN MASKI
MİKEN ÇÖMLEKLERİ

Mikenea arkeolojik alanı ziyaretinde önemli yerlerden biri de, Atreus’un yada Agamemnon’un mezarı olarak bilinen Tholos denilen kubbe mezar yeri.  Tholos mezarların özelliği, iki yanı dik magalit taşlardan örülmüş duvarlar koridor oluşturuyor. Giriş   koridorlarından  geçerek tepesi kubbe şeklinde olan örülmüş taşlardan mezara giriliyor.  Dışarıdaki sıcağa karşılık içerisi oldukça serin bir mezar . İçeride ise herhangi bir şey yok.

ATREUS YADA AGAMEMNON’UN THOLOS/MEZARI

  Mikenea arkeolojik alanında geçirdiğimiz 2-3 saat sonrasında buradan ayrılarak Mora yarımadasının önemli kentlerinden biri olan Nafplio’ya doğru yol almaya başladık. Nafplio kenti, tarihi bir liman kenti olarak, antik Argolis kentinin limanıydı. Ortaçağ’da ise, Venediklilerin ardından Osmanlı yönetiminin altına girmiş. Yunan bağımsızlık savaşı sonrasında da ilk başkent olmuş.

  Nafplio kentine girince kendimizi İtalya’da bir şehre girmiş gibi hissettik. Uzun süre Venedik hakimiyetinin altında kalması İtalyan kültürünün de buraya yerleşmesini sağlamış. Çok güzel adeta el yapımı  bir kent. dar ara sokaklarda demir ferforjeli  balkonlu  evler. Balkonlardan sarkan begonvillerle sokaklar keşfedilmeyi bekliyor.

NAFPLİO

   Nafplio kentinde kalacağımız stüdyo tarzı evleri ise ne kadar sevdiğimi anlatamam. Bu modern döşenmiş mini mutfaklı ve kendi evinizdeki kadar rahat edeceğiniz evler, otellerin soğukluğunu ortadan kaldırıyor. Kaldığımız eski bir İtalyan tipi evin yeniden restore edilmesiyle otele dönüştürülmüş bir stüdyo ev.  

   Mora yarımadasındaki gezimizi rahat esnek bir şekilde yapmak , yorulduğumuz zaman dinlenmek ve heryeri görme tutkusuna kapılmadan gezi yapmak düşüncesi ile yola çıktığımızdan kalacağımız yerlerdeki gün sayısını uzun tuttuk. Nafplio’da da dört gün kalmaya karar verdik. Şehrin hem içinde hem de dışında çevrede gezilecek görülecek pek çok şey var.    Ertesi gün sabah erkenden Nafplio  limanına inip şehri tanımaya çalıştık. Kentin içine araba parketmek yasak. Ancak limanın bir tarafına ücretsiz otopark yapılmış buraya arabanızı bırakabiliyorsunuz. Limanın etrafında ise restorantlar sıralanmış. Limanda görülecek en önemli tarihi yapı, Venedikliler tarafından 1471’de yapılmış  Bourtzi kalesi. Kale yukarıdaki Palamidi kalesinin cezaevi olduğu zamanlarda cellatların konakladığı yermiş. şimdi ise kalenin  sadece tur tekneleri ile etrafı gezdiriliyor. Sabahın erken saatlerinde sessiz limanda deniz suyu tertemiz ve içinde siyah renkli bir sürü balık oynaşıyor. Hayranlıkla denize ve balıklara bakıyoruz. 

BOURTZİ KALESİ

   Nafplio’nun  Arkeoloji müzesi , Miken uygarlığına ait buluntuları görmek için önemli müzelerden biri oldu benim için. Arkeoloji müzesine gitmek için kentin ana meydanı olan Plateia syntagmatos doğru yürüyüp burada tarihi bir yapı olan arkeoloji müzesi bulunuyor. Meydanda Osmanlı’dan kalan iki tane de cami ve çeşme gördük. Bunların biri kültür merkezi olmuştu. Arkeoloji müzesi ise, Venedikliler tarafından yapılmış ve cephanelik olarak kullanılmış sonra da askeri karargah binasıymış.  Arkeoloji müzesinde  bölgede yapılan  kazılardan çıkarılan seramik buluntular, gördüğüm en renkli örnekler oldu. Özellikle kahramanlık çağının sembolü olan atların  seramikler üzerindeki çizimleri Homeros destanlarını burada bir kez daha bize hatırlattı.

NAFPLİO ARKEOLOJİ MÜZESİ

  Arkeoloji müzesinden Nafplio’nun dar ara sokaklarına doğru yürüyüş yaparak bu İtalyan havalı şehri tanımaya çalıştık.

  Nafplio’daki 2. günümüzde Epidaurus / Epidavros antik şehri ve Asklepion şifa merkezi olan arkeolojik alanına gitmeye karar verdik. Burası antik dünyanın en önemli tıp merkezlerinden biri. Burada tıpla ilgili buluntuların sergilendiği bir de arkeoloji  müzesi  bulunuyor. Şehre girince Tiyatrosu ile karşılaşıyoruz. Asklepios’a adanan oyunlar tiyatro’da oynandığı gibi atletik oyunlar da stadyumda   oynanıyormuş.

  Şehrin şifa merkezine doğru geçtiğimizde  önce buraya gelen misafirlerin konaklaması için hostel benzeri bir yapıyı görüyoruz. Buraya gelen hastalar kurban etmeleri için yanlarında adaklarını da getiriyorlarmış.   Arkeolojik alanda şifalanma alanı olarak görülmesi gereken üç yapı bulunuyor.  Asklepion tapınağı, Abaton ve  Tholos denilen yapılar kült merkezinin ana binaları oluyor.

ABATON

  Arkeolojik alanın en önemli şifalanma yeri ise, Abaton denilen yapıymış. Buraya gelen hastalar tanrının şifa vermesi için çok önemli olan suyla temizlenme işini yapıyorlar. Bunun için su kaynakları ve hamamlar  oldukça önem taşıyor. Daha sonra hastalar kutsal uykuya yatırılıp görecekleri rüyada  tanrıların onlara nasıl bir şifa vereceği söyleniyormuş. Elde edilen buluntulardan birinde, bir kadının çocuğu olmuyormuş rüyasında yakışıklı bir erkeği görmüş ve çocuğu olmuş. Elde edilen buluntularda hastanın kişisel tarihi, özel hastalığı listelenmiş. Sonrasında tanrının mucizevi iyileştirme metodu kaydedilmiş. Metinde hastanın iyileşmek amacıyla bir ücret ödediği de belirtilmiş.

EPİDAURUS (EPİDAVROS) ŞİFA MERKEZİNDE HASTALARIN İYİLEŞTİRİLMESİ

  Abaton’un hemen yanında bulunan Tholos denilen yapı tanrılara kurbanın sunulduğu altar olduğu tespit edilmiş.  Burasının yuvarlak iç içe geçmiş  bir mezar anıt olduğu da söyleniyor.  Yeraltı dünyasının karanlıklarına geçişi hatırlatan bir labirente benziyor.  Burası Abatonla birlikte iyileştirme esnasında birlikte kullanılıyor.

 Epidaurus şifa merkezinde aynı zamanda gerçek tıp ilaçlarının kullanıldığı da çeşitli buluntularla ortaya çıkarılmış. Müzede ise kazılardan çıkarılan tıbbi aletler çoğunlukta olmak üzere pekçok buluntu sergileniyor.

   Arkeolojik alandan çıkarak Nafplion’a geri dönüyoruz. Karathona halk plajı çok yakın denize girmek zamanı geldi. Deniz çok temiz ve kalabalık değil. kumlu ve hemen derinleşmeyen sığ suları olan bir plaj. Güneşin yakıcılığı geçtikten sonra deniz keyfi başlıyor.

   Nafplio’da görülmesi gereken bir başka önemli yapı da, Palamidi kalesi . 18. Yüzyılda Venedikliler tarafından kentin tepesine Argolis körfezine bakar şekilde inşa edilmiş. Daha sonra Osmanlıların eline geçen kale cezaevi olarak kullanılmaya başlamış. Kalenin içindeki mahkum koğuşları, koğuşların açıldığı avlular ve hücreler hala görülebiliyor. Cezaevi, oldukça kötü şöhrete sahipmiş.  Kalenin  aşağıdan yukarıya doğru tam 913 merdiven basamağı olan kalenin turistikleşmesi için 999 basamağı olduğu söyleniyor.

PALAMİDİ KALESİ
PALAMİDİ KALESİ MERDİVENLERİ

Kale’ye çıkmak için merdivenleri tırmanmak yerine aşağıya doğru inmeyi tercih ederek aşağıdan bir taksiye binerek kaleye çıktık. Daha sonra aşağıya doğru manzarayı seyrederek 999 merdiveni inmeye başladık.

  Nafplio’daki günlerimiz sona erince Mora’nın Güneydoğusunda kalan Monemvasia’ya gitmek üzere ayrılıyoruz. Güneye doğru otoyollarda yol alırken ücretli ve düzgün yolların gayet rahat ve güvenli olduğunu söyleyelim. Yaklaşık üç saatte Monemvasiya’ya varıyoruz. Kısa bir yol olmasına karşılık mola yerlerinde duraklayarak gitmek yolu uzatıyor. Monemvasia’daki Stüdyo evimiz,  Nafplio’daki şık İtalyan eve göre pek fazla sempatik gelmese de konaklama fiyatının uygun olması bütçeyi rahatlatıyor.

MONEMVASİA

  Monemvasia , kaya üzerine yerleşmiş bir ortaçağ kasabası. Dağ görünümlü kaya parçası  bir depremle ana karadan ayrılmış. Anakaraya ince bir yolla bağlanıyor. Dağ kayanın güneydoğusuna  yerleşim yapılmış. Burası, Avrupa’nın en eski sürekli yerleşim yeri olarak tarihe geçmiş bunun da nedeni, çok önemli stratejik bir mevkide olması, Doğu Akdeniz’den Sicilya’ya bağlanan önemli ticari yolların kavşağında olması nedeniyle elde edilmesi için mücadele edilen bir yere dönüşmüş. Antikçağlardan ortaçağlara kadar önemli bir yer olmuş. Ticari ve kültürel bir merkez haline gelmiş. Korsan baskınların hedefi haline gelmiş.Bizans, Venedik ve Osmanlı burası için  mücadele etmişler. Monemvasia , dik kayalar üzerine bir kale olarak inşa edilmiş. İçinde Bizanslılardan kalma en önemli kilise olan Ayasofya kilisesi bulunuyor. Venedikliler zamanından kalan evler ilginç özellikler taşıyor. Su sağlamak için yapılmış sarnıçlar, iç içe geçen dar ara sokaklar ile şimdi otele dönüştürülmüş evler arasında dolaşmak keyif verici ve fotoğraf çekmeyi isteklendiriyor.  Monemvasia’da bir zamanlar şarap ticaretinin yapılması , Malvasia adıyla ünlenen şaraplarını da  ortaya çıkarmış.

MONEMVASİA

   Monemvasia kasabasını ziyeret etmek istediğinizde  otomobil ile içeri girilemiyor. Kalenin  giriş kapısına yakın bir yerde şans eseri arabayı koyacak bir yer bulunamazsa ana karadan kaleye bağlanan yolu yukarıya doğru yürümek gerekiyor. Kalenin yukarıdaki yerleşimleri yıkılmış ve gezilmesi sakıncalı olduğundan pek  önerilmiyor. Diğer taraflar onarılmış ve gezilecek yerler işaretlerle gösterilmiş. Kalabalık olmayan ve heryerde turistik hareketlerin olmadığı kalenin her tarafı görülmeye değer.

  Monemvasia ortaçağ kasabasını gördükten sonra, görmeyi istediğimiz bölge olan, Mora yarımadasının orta parmağı olarak şekillenmiş olan Mani yarımadasına doğru tekrar yola çıkıyoruz.  Burası aynı zamanda yolculuğumuzun ikinci etabı oluyor. Mani yarımadası gezilmesi görülmesi gereken yerlerin başında bulunuyor. Bu bölgeyi gezmek için Gytheio  kentinde kalacağız. Monemvasia’dan Gytheio’ya  gitmek için Sparta kentine doğru geçip buradan aşağıya ineceğiz. Sparta kentine doğru geçmemizin nedeni ise, burada bulunan eski Bizans yerleşimi olan Mystras harabelerini de görmek istememiz.

MYSTRAL

  Sparta şehrinin yakınlarında Taygetos dağının eteklerine doğru gelince dağın yamaçlarındaki eski taş yapıları seçmeye başlıyoruz. Burası, 14. Ve 15. Yüzyıllarda Bizans Mora despotluğunun başkenti olmuş. Bizans imparatorluğu İstanbul’un Osmanlılara teslimine kadar Mystra’da  despotluk kurmuş ve  burada ikamet edip Mora’yı yönetmiş. Mimari yapı ise, Konstantinopolis mimarisinden esinlenmiş. Dağ yamaçlarındaki terasın  esas kullanımı, despotlar sarayına ayrılmış. Sarayda yapılan değişiklikler ile son ana binanın Tekfur sarayının formunu takip ettiği belirtilmiş. Burada, sarayla birlikte tepede kale , diğer kiliseler ve manastırlar da bulunuyor. Kiliselerin içlerindeki fresklerin bazıları silinmekle birlikte hala renklerini koruyorlar. Bugün Bizans şehrinin en iyi korunmuş örneği olarak Unesco dünya mirası listesinde bulunuyor. Binaların hepsi gezilemiyor. Saray restorasyon sürecinde bulunuyor. St. Demetrios, Ayasofya, St. George ve Peribleptos manastırı gibi önemli kiliseler gezilebiliyor. Pantanassa manastırında ise bir grup rahibenin ikamet ettiği belirtilmiş.

BİZANS SARAYI

  Mystral harabeleri, tek bir alan içinde gezilemiyor. Önce aşağıdaki eski kilise ve kalıntıları görüp sonra yukarıdaki tepeye çıkarak yamaçlara yayılmış kale, kiliseler ve diğer kalıntılar görülebiliyor.

  Sparta şehri yakınlarındaki Mystral harabelerini gezdikten sonra sıcağın iyice arttığı öğle saatlerinde buradan ayrılarak Gytheio kentine doğru yola çıkıyoruz.    Gytheio ,  Mani yarımadasının doğu yakasında Lakonia bölgesinde bulunuyor. Aynı zamanda burası, antik Sparta’nın da limanı oluyormuş. Aklımıza hemen Homeros’un İlyada destanında anlatılan  Troya savaşındaki  hikayeler geliyor. Hikayede, Troyalı Paris’in  Sparta kralının karısı Helen’le başlayan aşkla birlikte  Sparta’dan kaçmaları ve  ardından Gytheio  limanına gelip burada limana çok yakın olan küçük Cranae adasında birlikte ilk gecelerini geçirdikleri anlatılır. İşte burası hikayede anlatılan liman ve adanın olduğu yer.

GYTHEİO

 Akşamüzeri Gytheio şehrindeyiz. Kalacağımız yer öncesinde şehir merkezine doğru bir gözatalım dediğimizde, İstanbul plakımızı gören esnaftan biri bize tezahürat yapmaya başladı. Futbol taraftarlığı muhabbeti her kapıyı açar düşüncesiyle restorana müşteri bulmaya çalışıyor. Bu samimi iltifatları görmeye alışık olmayan bizlere  yakınlık duygularını hissettirdi. Kalacağımız stüdyo eve  gelince de ayrı bir ilgi gördük. Evin sahibi eşine dönüp bak kimler gelmiş Türkler buraya gelmez onlar adalara gider diyordun işte bak geldiler diye bağırdı.

   Gytheio’da  şehrin dışında yine bir stüdyo evde kalıyoruz. Balkonundan Akdeniz’in mavisini gözün alabildiğine şöyle apaçık görebildiğim bir yer.  işte Akdeniz tam karşımda duruyor. Eşyalarımızı bırakıp doğruca upuzun kumsalın uzandığı Mavrovouni  plajına indik. Plajda akşamüzeri daha çok yerel halkın olduğunu ve  turist kalabalığının olmadığını gördük. Deniz ise  kumlu ama tertemiz ve berrak ..

   Burada kaldığımız sürede Mora’nın orta parmağı olan Mani yarımadasını keşfetmeye çalışacağız. Tabii sıcakların izin verdiği kadarıyla. Bugün Mani’nin doğu tarafına doğru uzanıyoruz. Gytheio’dan  çıkınca yakın bir konumda olan Vathie plajını görmeye gidiyoruz. Vathie plajının olduğu yerde bir kamping ve küçük bir otel var.  Plajda ise bizden başka kimseler yok. Arabayı parketme derdi olmuyor çünkü kimseler yok. Çok ilerdeki otel önünde  birkaç genç  denizde eğleniyorlar. Plaj henüz açılmamış ki şemsiyeler ve şezlongları kilitlemişler.  Turist kalabalığının olmadığı  bir yeri bulmak artık lüks olmaya başladı. Turist kalabalığına rastlamamak bir yana  zaten bu bölgeye geldiğimizden bu yana pek fazla turiste de rastlamadık. Vathi plajının  bakir ve tertemiz denizine  girip yüzmek inanılmaz bir duygu veriyor. Plajın kenarında asılan deniz kalite raporunda ise üç yıldız verilmiş yani çok iyi olduğu belirtilmiş. Bu raporların farklı derecelendirmeleri var. Mavi bayrak deniz kalitesi yerine yıldız veriliyor. İki yıldız iyi ama üç yıldız çok iyi yada mükemmel deniliyor. Sanırım etrafta otel v.s. tesis olmamasından bu derece verilmiş.

   Vathie plajından ayrılıp dar köy yollarından kıvrılarak ve kıyıyı seyrederek Mani yarımadasındaki başka köylere kasabalara doğru keşfe çıkıyoruz. haftaiçi olması nedeniyle yolların tenhalığı dikkatimizi çekmekle birlikte girdiğimiz yerleşimlerde de yaşama pek rastlamıyoruz. ortaçağda Bizans zamanından kalan tek yada iki çanlı taş kiliseler , terkedilmiş Bizans döneminden kalan kuleye benzer taş evler , Venedikler zamanında yapılmış kale surları, kuleler karşımıza çıkmaya başlıyor. Bazen bu terkedilmiş yerleşimler arasında birdenbire karşımıza mavi sandalyeleri ve renkli masa örtüleriyle şipşirin restoranlar yada kahvehaneler çıkıveriyor. Durup da fotoğraf çekmemek  mümkün değil.   Mani yarımadasını güneye doğru doğu yönünde katederken coğrafya zeytin ağaçlarıyla doluyor. Yükseltiler fazla değil alçak tepeler arasında kıvrılarak ilerliyoruz. Ne yazık ki çam ağacının gölgeliklerinin serinliğini bulamıyoruz. Yollar güvenli ve tenha olmakla birlikte yavaş ve dikkatli sürmek gerekiyor. Tek şeritten sağlanan yollarda bazen büyük araçla karşılaşmak mümkün. Yavaş sürerken zaman uzayabiliyor. Geçtiğimiz köylerin arasında plajlar uzanıyor. Skutari beach, Kotrona beach….ve daha pekçoğu  önümüzde keşfedilmeyi bekliyor. Yol boyunca koyların arasındaki ıssız plajlara hayranlıkla bakarak devam ediyoruz. Tepeden izlediğimiz kadarıyla koylar geniş olduğunda plajlar, güneşin kavurucu sıcağını daha fazla hissettiriyorlar.   Onun için bu denizleri hızla geçiyoruz. Koyların daralmaya başladığı yerlerde ise, çok daha güzel denizlerin olduğu görülüyor.  Maviden açık maviye kayaların  yeşiliyle buluştuğu denizler çok daha çekici duruyor.   Mani yarımadasının en güney ucuna kadar gitmek de ilginç ve güzel olabilir. Ancak bu uca kadar gitmek yerine dar koylar ve denizleri keşfetmek daha cazip geliyor ve  yolumuzu Gerolimanas köyüne çeviriyoruz.

GEROLİMENAS

  Gerolimenas kasabasına gelince karşımıza inanılmaz bir deniz çıkıyor. şimdiye kadar gördüğümüz koylardan daha farklı içeriye doğru daha dar ve sakin bir deniz girmiş. Koy sıcak güneş yerine etrafını çeviren yüksek kayalar arasında kalıyor. Denizin serinliği ve maviliği çekiciliği arttırıyor. Mavi renk kıyıda yeşil taşlarla birleşiyor. Ve kocaman iri yeşil renge dönmüş taşlar berrak mı berrak bambaşka bir deniz oluyor. Tabii  arabadan çıkar çıkmaz biranda kendimizi bu denize attık. Denizin rengiyle birlikte açıldıkça koyulaşan ve içindeki canlıların daha güzel göründüğü bir başka deniz görmedim.

  Gerolimenas köyü,  terkedilmiş eski kule tipi taş evlerle dolu bir köy yada kasaba iken gördüğümüz kadarıyla yavaş yavaş turistik bir yerleşime dönüştürülmeye başlanmış. Eski yıkık evler restore ediliyor..birkaç   otel açılmış bile. Kıyıdaki birkaç balıkçı restoran kafe gibi yerler günlük taze balığın pişirildiği tavsiye edilecek yerler. Öğle yemeği molasını burada günün balığı menüsünden yiyerek yaptık. fiyatların çok ucuz olmamakla birlikte makul düzeyde olduklarını söyleyebilirim.

  Gerolimenas’dan ayrılıp güneyden Mani’nin batı tarafına doğru kuzeye doğru çıkınca çok uzak olmayan bir başka doğal kaya oluşumu ile denizin birleştiği Mezapos denilen plajı görmeden geçmemek gerekir.  Kayaların doğal plaj yaptığı burada kayalar doğal bir mağara girintisi  oluşturmuşlar. Ayaklarımızı zar zor bastığımız kayaların üzerinden atlayarak yine yeşil kayalar ile mavi denizin birleştiği berrak denize hemen atladık. Bu arada denizin kaya ve taşlarla dolu olması deniz ayakkabısını da zorunlu kılıyor yada çok dikkatli girmek gerekiyor. Turistler için de favori bir yer olarak tespit edilmiş olduğundan çok tenha değil ama kalabalık hiç değil sadece birkaç turist olabiliyor.

  Buradaki deniz maceramızın ardından ,Mani yarımadasının keşfini ertesi güne bırakarak akşam Gytheio’ya  geri döndük.

  Ertesi gün Mani yarımadasının kuzeybatısındaki    Kardemyli şehrine gideceğiz. Sabah erkence hareket ettik. Burası, Gytheio’dan  bir buçuk saatlik bir mesafede Messina bölgesinde bulunuyor. Kıyı boyunca gideceğimiz en uzak mesafe burası olacak. Dün takip ettiğimiz kıyı şeridinin dar ve virajlı yollarını tekrar geçerek yola devam ediyoruz. Yol boyunca yine terkedilmiş eski köylerde yukarıya doğru çıktığımızda, kuleye benzer dikdörtgen şekilde yapılmış taş kule tipi evler, tek çanlı eski Bizans kiliselerini görüyoruz. Durup bu küçük kiliselerin içlerinde hala sağlam kalmış  rengarenk freskleri seyredip tekrar yola devam ederken   karşımıza çıkan köy meydanlarındaki şirin sandalyeli kahvehanelerin grek (türk) kahvesini de içmeyi ihmal etmedik.

BİZANS KİLİSESİ
KİLİSE DUVAR FRESKLERİ
KİLİSE DUVAR FRESKLERİ

   Kardemyli,  antik çağlardan beri  bilinen bir şehir.. Homeros’un İlyada destanlarında  adı geçiyor. Destanda, Agamemnon’un Aşil’e Troya savaşına katılma koşulu olarak vaad ettiği yedi şehirden biriymiş.   Sonrasında Venedikliler, Bizans ve Osmanlının  hakimiyeti altına girmiş ve son olarak da Osmanlı hakimiyetine karşı direniş ordusu burada toplanıp Kalamata’ya doğru yürüyüşe geçmiş.

   Kardemyl i‘deki Bizans ve Venediklilerden kalan yapılar ve terkedilmiş kule tipi evler eski şehir (old town) içinde kalıyor.  Şehre girince Old town yazan bir tabeladan içeriye doğru yürüyerek 500 metre kadar gittikten sonra Mourtzinos kalesinin savunma duvarının bir parçası olan büyük bir kemerden içeriye giriyoruz.  İçeride 18. Yüzyılda yapılmış Agios Spiridon kilisesi bulunuyor. Burası aynı zamanda ücretli bir müze olarak tasarlanmış. Kilisenin karşısında ise birkaç katlı Venedikliler zamanından kalan üç katlı taş kule ev duruyor. Tabelada Mourtzinos kulesi yazıyor. Kulenin içindeki dar merdivenlerinden   yukarıya çıkınca Kardemyli manzarasını görebiliyorsunuz.  Kardamyli’nin eski şehrini gezdikten sonra öğle sıcağının bastırmasıyla hemen yakındaki plaja kendimizi zor attık. Denizin yine iri taşları ile balıkların  arasından girip  serinleyebildik.

KARDEMYLİ OLD TOWN
KARDEMYLİ OLD TOWN KULETİPİ EV

  Öğleden sonra Kardemyli şehrini geride bırakıp , dönüş yolunda daha aşıdaki Limeni kasabasına uğradık. Limeni yine dar bir koyun içeriye doğru girdiği ve denizin beyaz kumlarla birleştiği efsane Turkuaz renkli denizi olan bir yer. Beyaz kumlar ile birlikte deniz, Karayip denizlerine benziyor. Limeni ise, küçük eski bir yerleşim yine taş kule ev mimarisi ve tek çanlı kilisesi ile küçük bir kasaba  iken şimdi tamamen  turistikleşmiş bir yer. Arabalar kasabanın içine giremiyor. Yakın bir yere bırakıp Limeni’ye girilebiliyor.

LİMENİ

  Limeni’deki deniz sefasından sonra Gytheio’ya  yorgun bir şekilde dönüyoruz. Masmavi Akdeniz manzaralı balkonda dinlenebiliriz.

   Mani yarımadası gezisinin son gününde Gytheio’dan yarım saat uzaklıktaki Areopoli kasabasını gezip gördük. Burası, Lakonia bölgesinde eski bir yerleşim yeri. Yunan bağımsızlık savaşının da başladığı yermiş. Burada bölgedeki tipik taş kule evler  bulunuyor. Bazıları ise onarılıp müze haline getirilmiş.  Bölgenin Bizanslılardan kalan eski    taş kule evleri ,  L şeklinde yukarıya doğru dikdörtgen şeklinde kuleye benzetilerek yapıldığından kule tipi evler deniliyor.  Eski taş evler de onarılıp otel ve yerleşime açılmış..Areopoli’nin  turistik bir kasabaya dönüştürüldüğünü ve görselliğe oldukça önem verildiğini görüyoruz.  Dükkanların  önlerinde herhangi bir şey sergilenmiyor.  Kafe mekanları görsel olarak göz okşayıcı ve eski kilisesinin de görkemli çan kulesiyle Areopoliye estetik ve güzellik katıyor. Areopoli’de sabah gördüğümüz kalabalık ve hareket,  kafelerdeki insanlar ve turistler öğle saatlerinde birdenbire ortadan kayboluyor , kafeler boşalıp siestaya başlıyorlar. Bizim için de buradan ayrılma zamanı geliyor. 

AREOPOLİ
AREOPOLİ
AREOPOLİ

  Sabah erken bir saatte Gytheio’dan  ayrılarak Kalamata’ya doğru yola çıkıyoruz. Kalamata, Yunanistan’da kalacağımız son durak olacak. Burada görmek istediğimiz yerler arasında, Pylos antik şehri ile Methoni kalesini gezmeyi düşünüyoruz. Zamandan kazanmak için kıyı şeridinin dar ve virajlı yolları yerine Kuzeye Sparta’ya doğru otoyoldan çıkıyoruz. yaklaşık üç saat sonrasında Pylos’a varıyoruz. Burası, Homeros’un İlyada destanında bahsettiği bilge insan yaşlı Nestor’un sarayının bulunduğu yer. Nestor’un sarayı, Yunanistan’daki Miken uygarlığının Messina bölgesinde M.Ö. 13. Yüzyıldaki en iyi korunmuş 2. önemli yerleşimi oluyor.

  Burasının bulunması da ilginç. H. Schelieman 1888’de Homeros destanı ile klasik Yunanistan’da hatırlanmaya değer yerlerin rehberini yazan Pausanias’ın metinlerine bakarak  bu yeri bulmak için çalışmalar yapmaya başlamış ancak bir sonuç elde edememiş. Sonra 1909 ile 1938 yılları arasında Carl Blegen çalışmalar yapıyor ve sarayı buluyor. Ancak ne yazık ki 2. Dünya Savaşı başlıyor.  Sarayın kazı çalışmaları, 1939’da başlamış. Sarayın arşivinde bulunan kil tabletlerin üzerindeki LinearB yazısı,  Yunan alfabesinin ilk örnekleri olarak kabul edilmiş. Bugüne kadar gelmesinin nedeni ise, sarayın çıkan bir yangınla  yanması sırasında pişmemiş olan tabletlerin pişmesi ile bugüne kadar korunarak gelmiş olmalarıymış.  Bulunan kil tabletler, önce Atina Arkeoloji müzesine konulmuşlar  ancak savaş nedeniyle tabletlerin korunması için daha güvenli bir yer olan  Yunanistan bankalarının kasaları daha uygun görülmüş. Tabletlerin ortaya çıkarılıp incelenmesi ancak  1950’den sonra olabilmiş.

 Pylos’daki kral Nestor’un sarayı,  Homeros’un destanlarında anlattığı  saray olduğu kabul ediliyor. Homeros’un anlattığı saraydaki zengin ve  gösterişli yaşamı gözümüzün önüne getirmeye çalışırken,   elde edilen  bölük pörçük de olsa arkeolojik buluntular ile de bu tabloyu iyice şekillendirmeye  çalışıyoruz. Destanda, Telemekhos babasından haber almak için Nestor’u ziyaret ettiğinde saray şöyle tasvir edilmiş: (odysseia III.31 v.d.) ‘vardılar Pylos erlerinin toplandığı yere , Nestor oturuyordu. Oğullarıyla ,şölen hazırlıyordu. Çevresinde adamları ,kimi et kızartıyor. Kimi şişlere geçiriyordu.Görünce yabancıları koştular. Hep birden elleriyle selam verip buyur edip oturttular. Nestoroğlu Nestoroğlu Piesistratos geldi yanlarına ilkin tuttu ikisini de elinden, oturttu şölene , deniz kıyısına serili yumuşak postların üzerine ..pay ayırdı onlara içeriklerden şarap doldurdu altın bir sağrağa Pallas Athena’ya sundu sağrağı kalkanlı Zeus’un kızına..’

 Destandaki bu anlatılar ile saraydan çıkan buluntular gerçekten buradaki yaşamın bir zamanlar ne kadar zengin ve görkemli olduğunu gösteriyor. İçeriyi gezmeye başladığımız zaman, verilen bilgilerle sarayı hayal etmeye başladım.

NESTORUN SARAYI ARKEOLOJİK ALANI AÇIKLAMA PANOSU

 Bu iki katlı büyük avlulu ve birçok depolama dükkanı ile yapılmış saray , özel bölümleri, hamamı, atölyeleriyle, direnaj sistemleriyle  büyük bir yapı oluşturduğu belli oluyor.    

  Sarayın en önemli yeri olan Taht odası, birçok törenin yapıldığı ve diğer Miken krallarının ağırlandığı bir kabul salonuydu. Burada ortada bir ateş yanıyor kenarlarında ise ahşap direkler bulunuyormuş.  Bugün hala bu ocağın ve sütunların yerlerini görebiliyoruz. Bu  ocaklı odada sağ taraftaki duvara dayalı ahşap bir kaidenin üzerinde bir taht bulunuyormuş. Taht odasının duvarları ve zemininde günümüze kalan fresklerden ve süslemelerden burasının ne kadar muhteşem bir şekilde döşendiğini hayal edebiliyoruz. Bu yapıdaki zemin ve duvarları kaplayan muhteşem süslemelerden günümüze sadece çok azı ulaşabilmiş. Bulunan  süsleme ve freskler buradaki arkeolojik alanda olmayıp Atina arkeoloji müzesinde duruyorlarmış.

TAHT ODASI

  Süsleme ve fresklerlerle ilgili  anlatımlarda neler yazmışlar diye baktığımızda, Taht salonundaki duvarlar ve taban etkileyici zigzag , alev ve  spiral desenlerle  boyanmış,  Diğer saraylarda olduğu gibi Miken sanatının karakteristikleriyle yapılmış.. Duvar süslemelerinden geriye kalan parçalardan birinde bulunan resmin ortasında bir kayanın üzerine oturmuş Lir çalan önemli bir karakterin muhtemelen kralın kendisi olduğu belirtilmiş.   Onun etrafında bir tören ziyafetinde, üç ayaklı küçük masaların çevresinde sedirler üzerinde oturan erkekler şarap kupalarını havaya kaldırmışlar ve bir masada da pişirilip yenmeye hazır bir boğa bulunuyor.  Bu süslemeler Griffon ve Aslan gibi mitolojik öykülerdeki bazı hayvanların tasviriyle tamamlanmış.  

  Saray kompleksini gezerken Freskleri ve süslemeleri göremedik ancak günümüze kadar gelen bazı ilginç buluntuları hala orada görebilmek oldukça heyecan vericiydi. Bu sarayın hamam kısmıydı. Burası oldukça iyi korunmuş bir alan, kraliyet ailesine aitmiş. Burada spiral dekorasyon yapılmış kilden bir çanağı hala görebilmek mümkün. Çanağın  yanında ise kolayca yıkanmak için  oturaklı bir merdiven yapılmış..burada yine hala yanında duran  iki kavanoz duruyor. Muhtemelen   birinden aromatik yağla yağlandıkları, diğerinden de  suyla temizlendikleri burada verilen bilgiler arasında bulunuyor.  Ayrıca bunların dışında etkileyici bir başka şey de, sarayın arşivi olduğu kabul edilen bir diğer odadan arkaik yunanca yazısı ile yazılmış çok sayıda tabletler bulunmuş ve bunlar Atina arkeoloji müzesinde duruyorlarmış.   Nestorun sarayını gezerken verilen bilgilerden etkilendiğim bir başka şey de , buradaki ekonomik hayat oldu. Sarayın ekonomisinde, adaçayı, gül gibi kokulu bitkilerden aromatik yağ üretimi yapılıyormuş. Homeros destanında da bu kokularla banyo yapıldığı yazılıyor. Aromatik yağ üretiminin yapıldığı biliniyor çünkü, cenaze merasimlerinde , dini ritüllerde  ve iyileştirme amaçlı kullanımları varmış. Aromatik yağ üretimi, sarayın en önemli ticaretini oluşturan üretim  işi oluyormuş. Yağlar o kadar önemliymiş ki, taht odasının etrafı sayısız büyük küplerle , kilden kavonozlarla çevrilmiş olarak hala görebilmek mümkün. Bütün bu kavanozlarda aromatik yağlar bulunuyormuş.

NESTORUN SARAYINDA BANYO KÜVETİ

 Pylos’da Nestorun sarayının yanında bir de  Tholos denilen mezar bulunuyor. Mezar antik dönemde soyulmuş ancak yapılan kazı çalışmalarında Miken kültürüne ait altın, bronz, yüzük, silah gibi olağanüstü zengin buluntular elde edilmiş. Mezarlığın bir savaşçıya ait olduğu anlaşılmış ve buraya Griffin savaşçısının mezarı denilmiş.

  Pylos’taki Nestorun sarayını geride bırakarak yolumuzun üzerindeki bir başka tarihi önemi olan,  Messinia bölgesinde Methon liman kentinde bulunan Methoni kalesine gitmek üzere yola koyulduk.

METHONİ KALESİ
METHONİ KALESİ

   Methoni kalesi,  1700 yıllarında Venediklilerin yaptığı  bir  ortaçağ kalesi. Venediklilerden sonra Bizans ve sonrasında Osmanlılar tarafından kullanılmış. Kale  savunma amaçlı olarak yapılmışsa da diğer kaleler gibi cezaevi olarak da kullanılmış. Venedikliler zamanında Koroni, Girit ve Kıbrısla birlikte Akdeniz’in önemli bir ticaret noktası olarak kabul edilmiş. Ayrıca seyahat edenlerin, hacıların kutsal yolu üzerinde olması nedeniyle de kaleden yiyecek konaklama gibi destekler de  almışlar. Osmanlılar ise, kaleyi aldıkları zaman   orduyu buraya yerleştirmişler.

   Kaleye girerken etrafına derin bir hendek kazılmış. Hendeğin üzerinde ise  14 kemerli güzel bir taş köprü inşa edilmiş. Kaleye girdikten sonra ikinci ve sonra üçüncü kapıdan geçilip içeriye yerleşim alanına giriliyor. Kalenin etrafında da kuleler yapılmış.  İçerisinde ise,  buradaki yerleşimlerden kalan hamam , kilise gibi hala sağlam duran bazı binalar bulunuyor. İçeride ayrıca   sarnıç olduğu ve 2.Dünya savaşında esir düşen İngiliz askerlere ait mezarların olduğu da belirtilmiş. Ayrıca osmanlı askeri tesislerine ait izlerin de olduğunu görebiliyoruz.

  Methoni kalesinden ayrılıp kalacağımız Kalamata şehrine doğru geçiyoruz. Burası, Messina bölgesinin başkenti oluyor. Mora yarımadasının da en kalabalık ikinci şehri oluyormuş. Kalamata, daha çok zeytinleriyle ve zeytinyağlarıyla bilinen bir şehir. Ayrıca şehir, Venedikliler ile Osmanlılar arasında sürekli ele geçirilmeye çalışılmış. Bu nedenle İtalyan ve Osmanlı kültüründen etkilenmiş. Şehire girdiğimiz zaman iki katlı yeşil pancurlu eski İtalyan evleriyle karşılaşıyoruz. Kalamata, Nafplion gibi İtalyan tarzını çok öne çıkarmıyor ve turistik bir şehir de değil. Burası orta halli Yunanlıların yaşadığı bir kent olarak aklımda kaldı. Kaldığımız eski bir İtalyan evi de otele dönüştürülmüş şirin bir otel olmuş. evsahibi hanımın ise Türkler konusundaki sempatik yaklaşımı da ayrıca burayı daha çok sevmeme sebep oldu.

KALAMATA

   Kalamata’da kaldığımız günleri şehri tanımaya ayırdık. Şehrin ana merkezinde bulunan eski bir Bizans kilsesi olan Kutsal havariler kilisesi tarihi bir yapı olarak önem taşıyan binalardan..Burada Messina bölgesi arkeoloji müzesinin de görülmesini tavsiye edeceğim. Messina bölgesinin arkeolojik bilgilendirmesi oldukça doyurucu bir şekilde yapılmış. Bölgedeki kazı alanları ile elde edilen bulgular sergileniyor.

TARİHİ BİZANS KİLİSESİ

   Göreceğimiz diğer önemli bir yer ise, şehirde cumartesi günleri kurulan yerel Pazar olacak. Kapalı Pazar yerine kurulan yerel ürünler pazarında neler var neler..bölgede yetişen sebze, meyveden, otlarına, kuru baharatlarına, akdeniz coğrafyasının  bildiğimiz  adaçayı, kekik, v.s. bütün otları burada da var. Yöreye özgü, elbette Kalamata zeytinleri, özel vakumlu ambalaj içinde satılıyor. Burada tadıp almak zor gözükse de bir tane kendi el yapımı zeytinlerini satan bir hanım görüyorum. Ve zeytinleri gerçekten güzel.. buranın bir de özel keçi sütünden yapılan peynirleri var. Ve çok lezzetli peynirlermiş alıp almamakta tereddüt ettikten sonra almaya karar verip sardırıyoruz. Pazarda balıklar ve başlarında kadınlar bulunuyor. Kadınlar satış, ayıklama gibi her türlü işi üstlenerek başarıyla bu işi sürdürüyorlar. Kadınların ayrıca önemli bir şekilde öne çıkarak her türlü işte görünür olduklarını da söylemek gerek. Benzin istasyonlarında  restoranlarda işlerin yürütülmesini, idaresini üstlenmişler.

KALAMATA HALK PAZARI

   Kalamata’dan Pazar günü yine sıcak bir günde ayrılıp Pire’ye dönüş yoluna geçtik. Pire’ye giderken yolumuzun üzerinde Korint ile Argolis arasında kalan Nemea kentinin arkeolojik alanı  görmeyi istediğimiz yerlerden biriydi. Nemea’da olimpik oyunlardan  önce, Tanrı Zeus’a adanan Nemea oyunları oynanırmış. Bu oyunlar ,   Panhellenik oyunlar olarak biliniyor. Nemea aynı zamanda Panhellenik dini bir merkez olarak ortaya çıkmış.  Nemea oyunları arasında arkeoloji müzesindeki bilgi ve buluntularda, yapılan  Pentatlon yarışmalarında, disk fırlatma, atlama, cirit atma, güreş, halter gibi alanlarda yarışmaların yapıldığı belirtilmiş.

ZEUS TAPINAĞI
NEMEA ARKEOLOJİ MÜZESİ

 Nemea , şarapları ile de tanınan bir  yer. Burada yetiştirilen özel bir üzüm çeşidi olan  Agiorgitiko koyu kırmızı üzümünden yapılan şarapları oldukça  ünlenmiş. Şarap ticareti yapan şirketler ve ailelerin üzüm bağlarının arasından geçerek Pazar günü açık olabilecekleri düşüncesiyle şarap almayı düşünürken  Yunanistan’da Pazar günleri  satış ofislerinin ne yazık ki kapalı olduğunu öğreniyoruz.  

  Nemea kasabasından Pire limanına giderken yolumuzun üzerindeki Korint kanalına tepeden bakacağız. Yunanistan’ın ana karası ile Mora yarımadasını birbirinden ayıran ve Ege denizi ile Adriyatik denizini birbirine bağlayan sonradan yapılmış bir kanal burası. Korint kanalını daha yakından görüp fotoğraflarımızı aldıktan sonra artık Pire limanına doğru  yol almaya başladık. Pire limanından kalkacak feribotumuzla Sakız adasına geçmek için kalkış saatini beklemeye başladık. Limanda pekçok feribot var ve Yunan adalarına düzenli seferler yapılıyor. Pire limanı ana merkez oluyor. Gemiye girdikten sonra yerlerimizi bulup geminin kalkmasını bekliyoruz. Tam yanımızda self servis restoran ve koltuklarımızın önünde de dev ekran Tv duruyor. Akşam futbol maçı yayını var. Self servis restoranının yemek gürültüleri ile futbol maçı gürültülerinin birbirine karıştığı salonda yorgunluktan uyuyakaldığımızı itiraf etmeliyim..

Antik Yunan Tarihiyle İlgili ve Mora Yarımadasını Anlatan  Kaynaklar

www.gezginbilgin.net

Wikipedia

Umberto Eco,  Antik Yunan

George Thomson, Eski Yunan Toplumu üzerine incelemeler cilt1

Lonely Planet, Greece.

Robert Drews, Tunç Çağının Sonu.

RAVENNA; MOZAİKLER ŞEHRİ

Öne çıkan

Ravenna şehri, İtalya’nın kuzey doğusunda bulunan küçük mütevazi bir şehir. Şehrin önemi, İlk Hıristiyan mimari örneklerine sahip olması.. bu kutsal yapıların hemen hepsi  bugün   Unesco dünya mirası listesinde bulunuyor. Bu yapıları değerli kılan önemli bir şey de, Roma Pagan geleneğinde sıklıkla gördüğümüz mozaik sanatının Hıristiyanlık inancını eşi benzeri görülmeyen bir sanatsal anlatıma dönüştürmüş olması. Ayrıca Ravenna’nın hem tarihsel ve hem de sanatsal açıdan öne çıkan tarihi yapıları arasında, Bizans imparatorluğunun da bir zamanlar şehri ele geçirerek, Constantinople şehri ile benzer mimari yapıları kurması olduğunu belirtelim.. Ravenna’daki bu muhteşem mozaikler bugün bu şehrin mozaik şehir olarak adlandırılmasını sağlamış. Ayrıca mozaik sanatının burada yapılan etkinlilerle, seminer, atölye sergi ve bienal çalışmaları ile de güncel hale getirilmesi sağlanmış. Ravenna, halen mozaik sanatının en güzel örneklerine ve çalışmalarına öncülük eden bir şehir..

   Ravenna’nın tarihsel geçmişine bakıldığında önemli bir stratejik konuma sahip olduğu görülüyor. Roma imparatorluğunun zayıflamaya başladığı ve kuzeyden gelen barbar akınlarla giderek sarsılmaya başladığı bir zamanda, Ravenna, o zamanlar sahip olduğu limanı sayesinde başkentliği bir dönem üstlenmiş.. sonrasında ise, şehir  Batı Roma ile Doğu Roma arasında tam sınırda bulunması nedeniyle  Romalılar ile Barbarlar arasındaki mücadelenin de ortasında kalmış.. Ravenna, bir yandan Barbarların     hakimiyet kurması, diğer yandan Doğu Roma imparatorluğu olan Bizans’ın hakim olma istekleri arasında kalmış. Bütün bu mücadeleler içinde giderek yayılan Hıristiyanlık inancı ile birlikte ilk kutsal mimari yapılar da ortaya çıkmış..

   Hıristiyanlığın ilk kutsal mekanları yapılırken, mozaik sanatının bu yapılarda kullanılmasıyla birlikte bugün her birinin Unesco dünya mirası listesine girdiği muhteşem yapılar ortaya çıkmış. Yapılan ilk kiliseler oldukça büyük binalar. Yanlarında şimdiye kadar görmediğim silindir biçimli tuğladan yapılmış üzerinde pencereleri bulunan çan kuleleri bulunuyor. İçlerinde ise Roma kültüründe sıkça gördüğümüz renkli mozaiklerdeki pagan inancına ait çok tanrıların yerini, Hristiyanlık inancını anlatan kutsal metinler almış.  Ayrıca mozaik resimlerde Hristiyanlık uğruna mücadele verirken şehit düşmüş olanlara da yer verilmiş..yine  İsa’nın mucizelerinin anlatıldığı sahneler de yer alıyorlar.  Bu amaçla pek çok sahne arasında, Hıristiyan azizlerin, rahibelerin hikayelerinin de anlatıldığı mozaik resimlerle de karşılaşıyoruz. Yine Ortadoğu’ya ait bitki motiflerine yer verildiğini görüyoruz. Bu kiliseler arasında, The Basilica of Saint Apollinare in Classe kilisesi, mozaik sanatının en etkileyici örneklerinden biri durumunda..en dikkat çeken mozaikler, apsisin içinde yemyeşil çiçeklerle dolu  bir dünyanın ortasında,  duran  Aziz Apollinare ve etrafındaki kuzu simgesiyle İlk Hıristiyanların toplanması ve Hıristiyanlaşması anlatılıyor.  

Ravenna’da mozaikleriyle etkileyici bir başka kilise de, Saint Apollanarie Nouvo kilisesi oluyor.. burası, Barbarlar ile Bizans Roma arasındaki mücadeleye tanıklık etmiş bir saray kilisesi..Kilise Ostrogotların kralı olan Theodorik tarafından yapılır ancak Bizans şehre hakim olunca Bizans kralı Justinianus kilisede düzenlemeler yaparak barbarlara ait izleri siler. İşte bu mücadelenin de mozaiklerde anlatıldığını simgesel olarak görebiliyoruz.  Burası, kilise olarak hem tarihsel olarak önem taşıyor ve hem de mozaik sanatının en güzel örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor.

Kiliselerden sersemlemiş olarak çıkıp kendimizi sokaklara atınca sokak başlarında tabelalara gözümüz takılıyor. Mozaikten yapılma tabela adları ayrıca görülmeye değer … Tabelalarda mozaikten yapılmış tarihi kişilerin adlarına ve resimlerine hayran kalıyoruz. Birden karşımıza Bizans kralı Justinianus ile eşi Theodora’nın mozaik resimleri çıkıyor.. sokaklar sürprizlerle dolu..

  Mozaik sanatının en güzel örneklerini ilk Hristiyan kiliselerinden izlemeye çalışırken, San Vitale kilisesinin görkemli mimarisi ile içindeki muhteşem mozaikleri görmenin öneminden bahsedeceğim.

Ravenna’nın tarihi geçmişinde Romalılar ile barbarlar arasındaki savaşta, Doğu Roma imparatorluğu olan Bizans’ın Ravenna’yı barbarların elinden alarak yeniden Romanın bir eyaleti yapma isteği içinde aldığı biliniyor. Bizanslılar Ravenna’yı alınca burada sekizgen olarak bazilika formunda ilk kilise yapılarından birini inşa etmişler. Yapı, bulunduğu yerde ihtişamla kollarını yana doğru atmış, desteklenmiş payandalarıyla devasa bir görünüm sergiliyor.  Ayrıca dışardan bakıldığında muhteşemliği pek de anlaşılmıyor. Çünkü dışardan siyahlaşmış tuğlalı bir bina olarak görünüyor. Kilise , Roma saray mimarisini örnek alarak yapılmış. Bizans imparatoru Justinianus, yapının bütün malzemelerini ve ustalarını Constantinople’dan getirmiş. Bazilika, mimari yapısı ve içindeki mozaiklerle çok  etkileyici görünüyor…  içine doğru girince dikey bir mimari olduğunu görüyoruz. Kat kat yükselen sütunlar yukarıya doğru çıkıyor ve en tepesinde rengarenk fresklerle dini motiflerin anlatıldığı bir yapıyla karşılaşıyoruz. Başımız yukarılarda hayranlıkla bakakalıp duruyoruz. Her yer tabandan tavana, geometrik desenli mozaiklerle döşenmiş, en çarpıcı olanlar ise, apsisin içindeki  çok değerli mermer ve mozaik süslemeler..Bu mozaikler, bedenselleşme, ölüm ve diriliş yoluyla İsa’nın kurtuluşunu konu ediniyor.  Mozaiklerin bir kısmının altın yaldızlarla yapılmış olması kutsallık düşüncesini ortaya çıkarmak içinmiş..apsisin içinde özellikle kutsal metin anlatıları ile Bizans kral ve kraliçesinin bulunması da önem taşıyor. Duvarın bir tarafta soyluların giydiği mor renkli giysiler içinde diğerlerinden ayırt edilen Justinianus ve korteji duruyor. Karşı tarafta ise, yine mor renkli soylu giysileri içinde Theodora ile nedimeleri bulunuyor. Burada kralların gösterilmesinin nedeni, özellikle Bizans ayinlerinde etkin bir role sahip olmaları nedeniyle cemaatin ruhunu tanrıya yaklaştırmak içinmiş.

San Vitale kilisesinde Bizans kralı Justinianus ile eşi Theodora yani Constantinople kuran Romalılarla, geçmişimizle  tanışıyoruz. İstanbul’da artık görmeyeceğimiz bu anlatıları bu bazilikada görebilmek ve geçmişimizden izleri yakalayabilmek burada bize başka bir kimlik katıyor.

   San Vitale bazilikasının biraz ilerisinde yine Unesco Dünya mirası listesinde yer alan bir başka tarihi anıt, Ravenna’nın geçmişinde bir kadın yönetici olarak tarihe geçmiş ve bilgisi ve mücadelesi ile şehri idari etmiş bir kişilik olan Galla Placidia’nın mozelesi yada gömüldüğü yer oluyor.  Rehberimiz burasının eski bir pagan tapınağı olduğunu söylüyor. Burası da dışarıdan bakıldığında, kahverengi tuğlalardan yapılmış hiç ilgi çekmeyen haç şeklinde bir anıt. Ancak içine girince mozaiklerin ne kadar güzel olduğunu görüyoruz. Muhteşem bir mozaik şemsiyesi altındayız. İçinde rengarenk yıldızlarla dolu alçak bir tavan, etrafında kutsal metinden anlatılar ve yine renkli geometrik desenlerle etkileyici desenleri görüyoruz. Tıpkı Mısırdaki firavun mezarlarının içleri gibi..burada günlerce kalıp bu mozaiklere bakabilirim.

  Ravenna’daki Hıristiyanlığa ait etkileyici dini mozaiklerden bir başkası da, Pispokoposluk müzesinde bulunuyor. Müzede hıristiyan azizlere ait bilgiler, hikayeler ve türlü çeşit kutsal kabul edilen eşyalarla birlikte bir de mozaikli bir şapel odası bulunuyor. Burasının iki parça halinde yapılmış. Biri, çok küçük apsisli bir hücre ile girişte fıçıya benzer şekilde yapılmış üstü eğimli küçük bir oda şeklinde yapılmış. Üstünde ise, mozaik mavi kırmızı sarı yaldızlı kuşlar ve desenler bulunuyor.

 Paleo hıristiyanlık mimari örneklerinden bir başkası da,  Neonian vaftizhanesi..burada da  oldukça etkileyici dini içerikli mozaikler  bulunuyor.  İçeri girince kocama mermer bir havuz olduğunu görüyoruz. Bu dönemde insanların sonradan hıristiyan olmaları nedeniyle büyük insanlara göre yapılmış bir havuz bu.. havuzun tam tepesinde ise, kutsal metinlerdeki vaftiz sahnesinin canlandırıldığını  görüyoruz.

  Ravenna mozaikler şehri olarak çok etkileyici bir şehir. Mozaikleri takip ederken kendimizi kütüphane binasının içinde buluyoruz. Burası bir manastır binası olarak yapılmış sonrasında ise, kütüphaneye dönüştürülmüş ancak içeride tabandaki mozaiklerin geometrik desenleri görülmeye değer.

   Ravenna’da mozaiklerin izinde son durağımız, bir Fransisken kilisesi olan St. Francis kilisesi oluyor. Kilisenin önemi, hemen yakınında mezarı bulunan Dante’nin cenaze törenini burada yapılmış olması. Burada bulunan mozaikler kilisenin daha önce yıkılması nedeniyle kaybolmuş ancak kilise daha sonra yeniden yapılmış. Kilisenin bir de ayazması var. İşte bu ayazmanın tabanında Romalılarda gördüğümüz desenli mozaikleri ve içinde kırmızı sarı balıkları görüyoruz. 

 Ravenna, mozaikler şehrinde, Hıristiyanlar , Roma Pagan kültüründen devraldığı bu mozaik geleneğini yaşatarak mozaiklerin etkileyici gücünü kullanmaya devam etmişler. Hıristiyanlığın dini temalı mozaikleri estetik, sanat ve inanç ile birlikte hala etkileyiciliğini koruyor. 

Kaynak kitaplar: Umberto Eco; Ortaçağ cilt 1

#1001istanbultur # ErkanEseroğlu , #AhmetFaikÖzbilge    

AZULEJOS PEŞİNDE… MADRİD, LİZBON ve PORTO

Öne çıkan

Azulejos denilen mavi çinilerin cazibesine kapılmamak mümkün değil.. Arap dünyasının etkisiyle İber yarımadasına giren bu çiniler özellikle Portekiz’de , Lizbon ve Porto şehrinde çokca karşımıza çıkıyor..Mavi çinilerin peşindeki serüven, İran’dan başlıyor..İpekyolunda göğe uzanan camilerin mavi mozaik dünyasına kapılıp gitmişken , mozaiklerin rengarenk işlemelerine hayran kalmışken birden mavi çinilerin izdüşümlerini Porto’da bulmak adeta kendimce tarihin yeni bir parçasını bulmak gibi oldu..Bu macera 2020 yılının Mart ayında Korona öncesinde başladı..ama Azulejosları keşfetmek ve yazmak üç yıl sonrayı buldu..İran seyahatinden döndükten sonra kültürlerin ne kadar yakın olduklarının farkına vardım..

şimdi Madrid’den başlayan geziyi , sokakları yürüyerek keşfetmeye çalışarak, yeni kültürleri tanımaya çalışarak anlatmaya başlayalım..

Madrid’te tarihle yürümek…

  Kentin kültürel dokusuna yakından bakmak için yürüyerek şehri gezmek yorucu olsa da her zaman geçerli… Madrid, Paris, Londra v.d.   eski  Avrupa kentlerinden biri  olarak,  18. Yüzyıldan itibaren modernleşme süreciyle ortaya çıkan , yeni mimari uslupların hemen hepsini gerçekleştirmiş.. şehirde pekçok Avrupa kentlerinde gördüğümüz kent meydanlarına, 18. yüzyıldan kalan klasik, neoklasik, barok v.d. tarzlarda yapılmış pek çok tarihi binaya rastlayabiliyoruz. Madrid’in tarihi dokusunu öncelikle bu ana caddeleri, meydanları, tarihi yapıları görmeye başlayarak tanıyabiliyoruz.. şehrin merkezinden başlayarak ana caddelerine ve buradan meydanlarına  doğru yürüyoruz..

   Madrid’in merkezi denilince Puerto del Sol meydanını anlıyoruz. Bu Güneşin Kapısı anlamına geliyor. Meydan da zaten bir güneş gibi yapılmış.  Meydanın etrafında sokaklar güneş ışınları gibi düşünülmüş , her zaman kalabalık,  canlı ve hareketli olduğu da belli oluyor..ancak henüz tıka basa kalabalık değil,  kış ortasında geldiğimiz için turistik sezonun henüz başlamadığını yada  Korona salgını nedeniyle de  turist sayısının az olduğunu düşünüyorum..

  Puerto del Sol meydanı tarihi bir öneme sahip .. şehrin eski merkezi de buradaymış. Meydanın en önemli özelliği, ticari, kültürel ve ulaşım açısından merkez olması..yani şehrin kalbi burada atıyor dedikleri merkez.. meydan, 18. yüzyılda yapılmış ve etrafında yine 18. ve 19. Yüzyıldan kalma binalar bulunuyor. Bunlar arasında otonom yönetimi binası denilen bina eskiden Kraliyet Postahanesi olarak kullanılıyormuş. Binanın hemen önünde kaldırıma işlenmiş bir plaka duruyor. Meydanın İspanya’nın sıfır noktası olduğunu gösteren plakada ‘kilometre Cero’ yazıyor. Puerto Del Sol meydanının bir köşesinde  yine Madrid’in en eski tarihi pastahanesi olan Pastelleri Mallorquina  küçük bir dükkan olarak hala yıkılmamış duruyor.

  Sol meydanının güneş ışığına benzeyen sokaklarından  yukarıya doğru çıkınca Gran Via caddesine giriyoruz.  Cadde geniş modern mimari yapının bir özelliği olan bulvar şeklinde yapılmış. Caddenin her tarafında ise Barok’tan Rokoko’ya  , Art deco’dan  , Neoklasiklere kadar çok çeşitli  tarzlarda yapılmış binaları görüyoruz. Caddenin üzerinde büyük alışveriş merkezleri, mağazalar, butikler, restorantlar, tapas barlar v.s. herşey var. Bu caddeyi İstanbul’da istiklal caddesinin eski haline benzetmek de mümkün..Sol meydanı da  Taksim meydanına benzetilebilir..

 Caddenin bir tarafı, Madrid’in en büyük ve ünlü meydanlardan biri olan Plaza de Espagne  meydanına doğru uzanıyor. Bu meydan,  İspanyol diktatörü Franco’nun ülkeyi modernleştirme projeleri ile birlikte yapılmış.. Meydan’da  Don Kişot’un ve Cervantes’in  anıtları da bulunuyor. 

  Yolumuz Plaza Orient meydanına doğru yönelince burada bulunan Kraliyet sarayını da görmeden geçmemek gerekiyor. 18. Yüzyılda yapılmış saray bugün artık kullanılmıyormuş. Sadece resmi toplantı  ve bazı seremonilerde kullanılıyormuş.

  Grand Via caddesini ters yöne doğru gidince daha eski tarihi ve Madrid’in simgesi haline gelmiş popüler  binalarla karşılaşıyoruz.. Bu binalar arasında,  Avrupa’nın ilk gökdeleni olarak bilinen Edificio Telecom binasını görüyoruz. Burası, İspanya’nın resmi internet ve telefon binasıymış. Yine bir başka simgesel bina olan , neoklasik tarzda yapılmış Metropolis olarak bilinen binayı görüyoruz. Burası, 1911’de bir sigorta şirketi tarafından yapılmış. İlgi çeken tarafı ise, kubbesinin 24 ayar 30.000 altın yaldız levha ile kaplı olması. Metropolis binasının tam tepesinde ise bir Nike /Zafer heykeli duruyor. Bugün bu bina işmerkezi olarak kullanılıyormuş. Cadde boyunca 1800’lere kadar inen  erken modern döneme ait pekçok yüksek ve süslü binalarla karşılaşıyoruz.  Caddenin genişliği ile  binaların da görkemli hale geldikleri görünüyor. Grand Via caddesinden aşağıya doğru yürürken bir başka gösterişli meydanla daha karşılaşıyoruz. Burası Cibeles meydanı ve çeşmesi ..çeşmenin etrafında Cibeles sarayı, İspanya merkez bankası ve Lineras sarayı ve eski posta idaresine ait olan gösterişli bir neoklasik beyaz bir binayı görüyoruz.  Burası Madrid’in merkez postahanesiymiş. 1919 yılında yapılmış. İçinde eski pirinçten yapılma posta kutuları görülmeye değer..

 Buradan aşağıya doğru Madrid’in büyük ve önemli parklarından biri olan El Retiro parka doğru yürüyoruz. Parkın tarihi 17. Yüzyıla kadar iniyor. Park sadece yeşil alandan oluşmuyor içinde çok çeşitli tarihi binalar ve aktiviteler de yapılıyor. Bu bölgenin de turistik bir bölge olduğunu buradaki kalabalık turist gruplarından da anlıyoruz. Retiro Parkın, etrafı büyük binalarla çevrili orman alanı gibi duruyor. Çok büyük ve yaşlı ağaçlarla dolu . Ancak havanın soğuk ve rüzgarlı olması burada çok fazla kalmamıza engel oluyor. Parkta oturmak pek mümkün değil. Parkın özelliği, çok çeşit etkinlik  ve sokak satıcılarının burada olmasıymış.. Parkın etrafı kırmızı bantlarla çevrilmiş çoğu yere girmek yasaklanmış. Burada çok fazla kalmadan yola ve yürümeye devam ediyoruz. Parkın içinde çeşitli yapılar arasında astronomik bir gözlemevinin, sanat galerilerinin ve daha pekçok ilgi çeken yapıların da   bulunduğunu söyleyelim. Ayrıca  görmeyi istediğimiz ancak kapalı olması nedeniyle görmediğimiz Kristal saray, 1887’de cam ve metalden yapılmış ve Filipinlerden getirilen tropik bitkiler için bir sera olarak kullanılıyormuş. Ancak şimdi bir sanat galerisi durumunda..

      Parktan aşağıya doğru inince  Eski tren istasyonu olan Attocha istasyonunu görüyoruz. Bu tren istasyonu da 20. Yüzyılın başında inşa edilmiş. İstasyon sadece hızlı trenler ve şehiriçi banliyö trenlerine hizmet veriyor. Attocha istasyonu bu yürüyüş esnasında görmeden geçemeyeceğimiz bir yerdi. İçerisi botanik bahçesi olarak düzenlenmiş adeta yeşil bir vaha oluşturulmuş..

Madrid’te kültür,  sanat ve yaşama dair..

 Madrid, önemli sanat kültür müzelerine sahip bir kent. Modern sanat müzesi olan Reina Arte Sofia doğru gidiyoruz.  Bu arada Madrid’in diğer sanat müzesi Prado ile Thyssen Bornemisza müzelerinin de önemli müzeler olduğunu söyleyelim..

  Müzede görülecek çok şey var. Güncel sergilerin yanısıra müzenin diğer sergi salonlarında Picasso, Dali gibi sürrealist ressamların özellikle Picasso’nun Guernica adlı tablosu  da burada duruyor.

   Madrid’in önemli müzelerinden bir diğeri de, Amerika müzesi. İspanya’nın  Kolomb öncesi Amerika dönemine  uzanan uygarlıkların kültürel tarihinin izlerini Amerika müzesinde görebildik. Müzede bu döneme ait orta ve güney amerika uygarlıklarının kültürel dünyasına ait pekçok şey bulunuyor. Özellikle de İspanyolların yok olmasına neden olduğu Maya uygarlığına ait bilgiler var… Maya uygarlığından günümüze ulaşan 56 ağaç kabuğu sayfadan oluşan ‘Madrid Kodeksi’ denilen belgenin de burada olduğunu söyleyelim.

  Amerika müzesine gitmek için Moncloe bölgesine gidiyoruz. Metrodan çıkınca karşımıza üzerinde atları ile bir zafer takı çıkıyor. şehrin en büyük zafer Takı olarak   1939 yılında general Franco tarafından yapılmış. Müzenin hemen yakınında bir iletişim kulesi olarak 100 metre yüksekliğinde camdan yapılmış Faro de Moncloa kulesi karşımıza çıkıyor. Kuleye cam bir asansörle çıkılıyor etrafı seyretmek için ideal bir seyir kulesi..

 Amerika müzesini uzaktan görmeye başlıyoruz oldukça büyük bir müze binasına sahip.  Latin Amerika’ya ait kültüre bakmaya çalışarak müzeyi bütün bir öğleden sonrasında gezmeye başlıyoruz.  

   Müze üç katlı giriş ücreti çok ucuz olan, içinde Latin Amerika ülkelerine göre bazen de bölgelerine göre tasniflenmiş kültürel eşyalar bulunuyor. Müzede üç bölüm halinde kültürü tasniflemişler, ilkinde, kültürel alana ilişkin bilgi ve belgeler , ikincisinde toplumsal ilişkiler ve son olarak da iletişim biçimleri bulunuyor. Her bölümde, yerli kabilelerin kültürlerine ait eşyalar ve ritüeller , din, kutsal eşyalar, vücut boyama biçimleri, giyimlerini görebiliyoruz. Amazon yerlilerinden Mayalara , Azteklerin kültürlerine kadar çok çeşitli yerlilerin kültürüne ait herşeyi bulabiliyoruz. Bölgenin kültürel ve toplumsal ilişkilere ait pekçok ilginç belgeyi burada buluyoruz.  Koka yaprağı yiyen yerliler, toplumdaki sınıfları gösteren küçük heykeller, cinsel organları belirgin kadın figürleri, erkek figürlerinde ise kafalar daha büyüyor. Kuş tüylerinden yapılmış bir halı v.b. pekçok kültüre ait değerli eşyaları görebiliyoruz. Bu eşyaların değerli olmaları sadece elişi yada altın gibi eşyalar olmasından çok, tarihi ve kutsal olma değerlerinin daha önemli olduğunu söylemek gerekiyor. Müzenin en değerli parçaları olarak Madrid Kodeksi denilen, 56 ağaç kabuğuna yazılmış olan Maya kültürüne ait tarihi yazılar oluyor. Bu kodekslerde, Maya toplumuna ait tüm medeniyet kültürü , resimler, simgesel yazılar, ilk yazılar, rakamların simgesel olarak yazılması, onluk, birlik sistemleri resimlerle ifade etmelerini görebiliyoruz. Ancak yazdıklarını anlamıyoruz tabiiki.. Müzenin içindeki diğer bölümlerde, Hıristiyanlığın yayılması ile ilgili ilk inançların da nasıl ortaya çıktığına ilişkin belgeler de görüyoruz. görkemli , ışıltılı ve yaldızlı kutsal ikonlar, İsa resimleri bize İspanyollar ile Latin Amerika yerlilerinin sömürge ilişkilerinde Hristiyanlığın giderek nasıl yerleşmeye başladığını da  gösteriyor.

Yemek kültüründen aklımızda kalanlar…

 Bir şehri tanımak için sokaklarını yürümek, lezzetlerini tatmak gerektiği hep söylenir. Bunun için kendimize  Lonely Planet’den  bir rota seçip yürümeye başlıyoruz.  Yolumuzun üzerinde görmeyi istediğimiz bir yer olan, boğa güreşlerinin yapıldığı arena olan Toros var.. buraya gelmek ,  şehrin bir diğer ucuna gitmek oluyormuş.. onun için sabah erkenden başlangıç noktası olarak metroya binip arenanın olduğu istasyona geliyoruz. Arena, 1931 yılında yapılmış,  oldukça büyük ve  25.000 seyirci kapasiteli.. Arenanın mimarisini Faslı bir mimar çizmiş ve kapılar mağrip mimarisinin özelliklerini taşıyor. Ön cephe kahverengi çinilerle kaplanmış.

  Arenadan çıkıp  yürüyerek Madrid’in lüks semtlerinden biri olan Salamanca bölgesine geçiyoruz. Yolun turistik kalabalıklardan  uzak, daha çok Madridli ailelerin güzel bir cumartesi günü çoluk çocuk alışverişe çıktıkları , sokakların kalabalıklaştığı , çeşitli aktivitelerle dolmaya başladığını görüyoruz.. bölgenin  daha rafine zevklerle dolu, kahve dükkanlarıyla, şık marka dükkanlarıyla dikkat çekiyor.. yolumuzun üzerine çıkan dar ara sokaklar, köşelerdeki kahveler, Tapas dükkanları en fazla ilgimizi çeken yerler … Yürüyüş, Cologne De Plazaya kadar sürüyor.. meydanda bir de ünlü Katalan heykeltraş, Jaume Plensa’nın gözleri kapalı duran Julia adlı 12 metrelik dev heykelini karşıdan görüyoruz..bu ilginç beyaz taş heykel dinginlik ve huzuru simgeliyormuş..Öğle yemeği için yine Lonely Planetin önerisi olan ,  eski bir sinemadan bozma Plazada yemek yemek için mola verip dinleniyoruz.. Burası iki katlı bir sinema salonunda aşağı kat restoran olarak tasarlanmış , yukarı kat ise hafif , atıştırmalık yiyeceklerin bulunduğu  bir yer.

   İspanya yemekleri denilince akla hemen Tapas yemekleri geliyor. Tadına bakmaya doyamadığımız Tapas yemeklerini Madrid’in her tarafında bulmak mümkün .. bizim gibi yürüyerek şehri tanımaya çalışanlar için karın acıkınca öğle saatlerini geçiştirmeye en uygun yerlerden biri ,  hafif atıştırmalıklar yiyebileceğiniz açık büfe usulü kurulmuş çarşısı olan, Mercado san Miguel  çarşısı.. Burası camlı bir bina içinde türlü çeşitli kanape yada sandviç şeklindeki hafif yemeklerin, atıştırmalıkların  ayakta yenilip içildiği bir yer. Öğlenleri oldukça kalabalık ve yer bulmak oldukça zorlaşıyor. Burası, çalışanların , turistlerin ayaküstü gelip birşeyler yiyip içtikleri çok fazla rağbet gören bir yer .. İçerideki küçük dükkanlarda Sangrialardan Empenadalara, Tortilladan Sopalara kadar çok çeşitli İspanyol,  Latin Amerika yemekleri yapılıyor..

  Tapas yemekleri denilince Madrid’de yürürken bulduğumuz hoş bir restorandan sözetmeden de  geçmemeliyiz. Plaza Del Mayor’a doğru yürüyüşümüz devam ederken daha Toledo kapısına varmadan önce Latina mahallesinden geçerken sokağın iki tarafında yeralan Tapasçılar, Madrid’in en güzel sokağını oluşturuyorlar.. Bunların arasında küçük mü küçük ama bir o kadar capcanlı içinden yeşil kırmızı Flamenko renklerinin çıktığı , içinde bir sürü ıvır zıvırı olan bir restoran , günün bu ölü saatinde bile dolu durumda . Buraya kadınlar barı demişler. Sangria , Tortillalar, balıklı mezeler ve daha saymakla bitmeyecek çok çeşitte tapasların tadına bakmadan geçmek imkansız…

   Madrid’de tatlı ve pastahane kültürünün de çok yaygın olduğu görülüyor.. Madrid’in en eski pastanesi olan Pastelleri Mallorquina  bir yana, başka şık ve turistikleşmiş popüler pastanelerden de bahsetmek gerekir çeşitli pastalar öğleyin taze ve  sıcak çıkınca dayanılmaz oluyorlar..  

  Madrid’de çikolatanın da ayrı bir önemi var.. Chicoletaria Des Gines çok popüler bir tatlı ve çikolata dükkanıymış.. Madridin dar ara sokakları arasında yeşil ve kahverengi renklerle dekor yapılmış  bir dükkan. Tabii çok eskilere giden bir tarihi var. İçerisine girince her yer yeşil beyaz dekorlu ve sarı ışıklı yine yeşil ufak koltuklar ve masaları olan kalabalığın her daim bulunduğu bir dükkan . içeride bildiğimiz gevrek yuvarlak halka tatlısı  çubuklarının   yanında çikolata bardağı bulunuyor.. bu çubuklar çikolataya banıp yeniliyor.içeriye kuyrukta giriliyor ama az bir kuyruk olunca sıra hemen geliyor. içeriye girince  tatlımızı kapıdaki kasadan ısmarlayıp  sonra ayaktaki garsonun bir müddet bizi oturtmasını  bekliyoruz. Sonra uygun bir yer çıkınca gidip garsonun getirdiği gevreğimizi çikolata sosuna banarak yemeye başlıyoruz.

   Madrid’den ayrılmadan önce Latin müzikleri  dinlemek için Lonely Planet’in önerdiği şehir merkezindeki küçük bir bar harika bir seçenek oldu.. Akşam burada güzel bir topluluk, La Cubana Syndecate var. Rezervasyonu online yaptırıp erkenden yerimizi almaya küçük bara gidiyoruz iyiki de erken gitmişiz. Biranda kalabalık olmaya başlayınca küçük barda oturacak yer kalmadı. Kübalı piyanist , saksafon, gitar ve basdan oluşan topluluk canlı iyi bir performansla geceyi güzel kapatmamızı sağladı.  Madrid’de gece de sokaklar kalabalık, canlı telaşlı .. küçük butik restoranların  burun buruna masalarında  sohbet ve kahkaha dolu..

  Madrid’i tanımak için iki gün elbette yeterli değil. kentin bizi şaşırtacak kimbilir daha ne çok şeyi vardır. Kaldığımız sürede İnsanları daha yakından gözlemeye, ispanya ve İspanyolların başına buyrukluğunu canlılığını ve dostluğunu, içtenliğini sanata yansıyan taraflarını görmeye çalıştık.. Madrid’de artık sadece İspanyollar değil, Latin Amerika’dan gelenler, Meksika, Peru ve daha pekçok ülkeden gelen göçmenler var artık. Kendi kültürlerini de beraberlerinde getirmişler. Yemeklerini, sanatlarını, renklerini, baharatlarını , çikolatalarını ve daha pekçok şeyin kökleri  Latin Amerika’ya bağlanıyor. Dışarıdan gelen pekçok kültür burada süzülmüş, Avrupalılaşmış seçkin bir kültür haline gelmiş ..

Lizbon’a gece Treni..

  Madrid’den ayrılma zamanı geldi. Lizbona gitmek için gece trenini bekleyeceğiz.   Trenimiz gece 22.00 de kalkacak. Tren biletimiz kalkıştan yarım saat önce chekin yapılıyor. Tren yol numarası belli olunca trene geçtik ancak kadınlar ve erkekler ayrı ayrı kalıyorlar. Bu kurala aileler de dahil.. kadınlar  vagonunda, bir alman ve iki rus kız kalıyoruz. İki rus kız kıkır kıkır gülüyorlar alman kız ise durmaksızın  telefonla konuşuyor. Erkekler vagonunda ise, sohbet artmış… Trende bizden başka kimse olmamasına rağmen , herkes yine yerinde boş bir kompartımana geçemiyor. Herkes yerine yerleşip yatınca düzen kuruldu. Tuvaletler temiz. Lizbona sabah erkenden geldik ..trenin geçtiği bir göl yada nehir üzerinde sıcak sarı bir güneş doğuyor ve  gölün sularını  buharlaştırıyordu ..

Sabahın erken bir saatinde  8.30’da Lizbon’dayız. Trenden inip Lizbon’da kalacağımız şehir merkezine gitmek için metroya biniyoruz..Metrodan inince  Pazar günü ve erken bir saat olması nedeniyle sokaklar oldukça tenha…sıcak güneş daha şimdiden bunaltıyor. Ancak saatler biraz daha ilerleyince    Pazar günü şehirden ayrılan turistlerin yerini yeni gelenler alacak ve  şehir yeniden kalabalıklaşacak.. Eski şehirler turist kalabalığını kaldıramıyor artık.Sokakların  cilalıymış gibi duran küçük kare parke taşları üzerinde , eğri büğrü ve içiçe geçmiş karışık sokaklardan yürüyerek kalacağımız yeri arıyoruz.. Sokaklar dar ve dik yokuşlardan oluşuyor. Aklımızda en fazla Lizbon’un bu yokuşlu, dik ve dar sokakları kalacak. Düzgün olmayan kare mozaik döşeme yollar yürümeyi de zorlaştırıyor. Ayrı ve dar kaldırımlar bir yana arabaların yoğunluğu ve trafik kurallarını ortadan kaldıran durumlar da ayrı bir dert durumunda..Yokuştaki evlerde  yerel  insanların oturduğu anlaşılıyor.. Nihayet dar ve dik küçük bir sokakta yerin dibine girmiş bir fare evi buluyoruz..sokaktaki evlerin küçük sokak kapılarının üzerinde  küçük bir bölme var.. buradan kapıyı açmadan dışarıdan kimin geldiğine bakılıyor… yokuştan aşağıya doğru inerken evlerin manzarası çok hoş..dar ara sokaklardan demir balkonlu  seramik evlerin bazıları  yokuşta duruyor bazılarına da merdivenle iniliyor.

  Lizbon’da görmek istediğimiz yerlerin başında Belem’deki kültür adasındaki müzeler geliyor.  Belem’e gitmek için 15 No’lu tren/ Tramvay’a bindik. Belem, bir kültür adası olarak tasarlanmış küçük bir kasaba. Burada, arkeoloji, Jeronimos manastırı, deniz müzesi bulunuyor. Jeronimos manastırı, Unesco Dünya mirası listesinde yeralan en önemli manastırlardan biriymiş…manastırın pazartesi günü kapalı olması nedeniyle önce deniz müzesine giriyoruz. Portekiz, denizcilikteki başarıları  ile tarihe geçmiş bir ülke.. ortaçağda baharat, ticaret yollarının keşfedilmesi Portekizli denizciler sayesinde olmuş.. baharat yollarını keşfeden denizciler,  biri Hindistan’a , diğeri de Brezilya’ya giden iki ana yolu keşfetmişler.. üstelik bu yolları ,Akdenizin dışında Atlantik üzerinden Afrika’dan giderek keşfetmişler. Ve dolayısıyla ticarete hakim olmuşlar. Dönemin kralı ise bu keşifleri desteklemiş. Astroloji ve gemi yapım tekniklerini de öğrenip  geliştirerek denizciliklerini daha ileri seviyeye taşımışlar ve sömürgeler elde etmişler. Müzede Vasco de Gama’nın İngiliz yapımı gemisi Amelia ‘nın maketini de görüyoruz.

  Deniz müzesi çok açıklayıcıydı. Buradan Portekiz’in ve  Lizbon’un sembolik anıtlarından biri olan kıyıdaki keşifler anıtını görmeye gittik. Anıt üzerinde, Vasco de Gama , Portekiz kralı,  dönemin kaşifleri, din adamları, askerler ve tüm ileri gelenler bir taş heykel şeklinde  bir gemi pruvası gibi öne uzanmışlar.. Denize açılmaya hazırlanıyorlar. Anıt ilk kaşifin yola çıktığı yere konulmuş. Kıyının sonunda Belem kulesi denilen( Torre de Belem) yada Vincent Kulesi olarak da bilinen bir kule bulunuyor. Bu kule de 16. Yüzyılda yapılmış. Öncesinde bir deniz feneri olarak yapılmış daha sonraları ise savunma amaçlı bir kule olarak  kullanılmış.. yine Portekiz’in sembolik yapılarından biri durumunda..

  Belem’de birkaç  durak ötede 2016 ‘da yapılmış sanat, mimarlık ve teknoloji müzesi olan Matt duruyor..burası,  kanbur bir balina gibi yapılmış. ön cephesinin  ağzı denize bakıyor.

  Lizbon’un deniz tarihiyle ilgili müze gezimizin ardından Lizbon’u yürüyerek gezmek için yine Lonely planet’in önerdiği Alfama bölgesi şehir turunu uygulayacağız.. Önce 28 No’lu Tramvay’a binmek  için aşağıdaki durağa yürüyoruz. Tramvay hiç teklemeden yukarıya çıkıyor..içinde bütün pencereler açık ve içeriye rüzgar doluyor.. Greça durağında iniyoruz. Buradaki  seyir tepesinden aşağıya doğru bakıyoruz. Burası, Miradouroda Sen hora de Monte olarak biliniyor.. tepeden aşağıya doğru Lizbon’u seyretmek, fotoğraf çekmek için ideal bir yer..daha sonra aşağıya doğru yürüyüşümüz başlıyor.  Aşağıda Salı günleri kurulan Hırsızlar pazarı yada Bit pazarı ile karışık turist pazarı var.. turistler akın akın buraya geliyorlar.. pazarda  2. El giysiler, seramikler, antikalar v.s. sokak çalgıcıları, sokak yemekleri ne ararsan var. Eğlenceli bir Pazar….

Pazarın hemen yanında yolumuzun üzerinde Panteon National bulunuyor. Buraya biletle giriliyor. yine hemen yakında , depremden zarar görüp sonra onarılan De Sao Vicente de Fora manastır ve kilisesi bulunuyor. Kiliseler yukarıya doğru kemerlerle etkileyici hale getirilmiş.

 Lonely planet’in Alfama bölgesine doğru çizdiği yürüyüş güzergahı Graça durağından başlayıp, Castelo ve Alfama’ya doğru uzanan birbiri içine giren dar ara merdivenlerle bağlanmış sokaklardan oluşan  eski bir mahalle. mahallenin en tepesinde Sao Jorge kalesinin içinden geçip aşağıya doğru iniliyor. Kaleden Lizbona kuş bakışı bakabiliyorsunuz..kalenin etrafında ise turistik kafeler, hediyelik eşyalar gibi pekçok şey bölgeyi kalabalıklaştırıyor..Tam turistik bölgenin içinden geçmiş oluyorsunuz. Aşağıya doğru inerken bir başka kiliseyle karşılaşıyoruz. Igreja de Sao Mıguel..burası her zaman açık olmadığı için içeriye girme şansımız olmuyor. sokaklardan geçerken her yerde kafeler,  restorantlar ve hüzünlü fado müziğini duyuyoruz. evlerin çini boyamaları ise ilgi çekici güzellikte..3-4 saati bulan yürüyüşümüz Lizbon katedralinde sona eriyor.

  Yürüyüş esnasında karşımıza çıkan Lizbon lezzetlerinin başında Lizbon’un ünlü tatlısı olan Nata ile tanışıyoruz. Nata’nın dışı milföy hamuru içinde de muhallebiye benzer bir tatlı var.. sıcak sıcak fırından çıkınca dayanılmaz oluyorlar..

 Lizbon kenti küçük ama Portekiz’in  tarihi ve  kültürüyle tanışmak için önemli bir kent.. seramikli evleriyle döşeme parke taşlı caddeleri ve tramvayları ile  oya gibi bir şehir..ancak artık  zamanlarını doldurmuş ve giderek eskiyen bir şehir durumunda…

Azujelos peşinde.. Porto…

  İki gece Lizbon’da kaldıktan sonra Porto’ya gitmek için  Tren istasyonuna geldik. 9.30’da kalkan trenle 3.5 saatte Porto’ya varıyoruz. Küçük  sevimli ve Lizbon gibi kalabalık olmayan bir istasyon. Campanha istasyonundan metroyla şehir içine gelip , kalacağımız eski bir porto evine yerleşiyoruz. Korona nedeniyle evde bizden başka kimse yok..

  Porto, Portekiz’in ikinci büyük şehri oluyor. Ayrıca dünyanın en eski şarap yetiştiriciliğinin olduğu bölge..18. yüzyıldan bu yana bilinen en eski şarap mahzenleri de burada bulunuyormuş..Porto’nun bu ilgi çekici yönleri bir yana en çok ilgimizi çeken tarafı ise, burasının bir ortaçağ kenti olması ve Barok, Rokoko tarzında yapılmış pekçok kilise , manastır gibi tarihi yapıların halen bozulmadan duruyor olmaları da daha da cazip hale gelmesine neden oldu..tabii bir de daha fazla ilgimizi çeken Porto’daki bu kiliselerin özellikle dış duvarlarının Cilalı taş denilen Azujelos , mavi çinilerle kaplanmış olması..Azujeloslar , Portekiz ve İspanya’ya Arap etkileriyle yerleşmiş.. özellikle Portekiz’de çini üretimi yerleştiğinden çini boyamaları Unesco dünya miras listesinde yeralıyor….Porto küçük bir yer olmasına karşılık, Hıristiyan azizlerine , tarikatlerine adanmış pekçok kilise ve manastırların olması, ayrıca dünyaca ünlü hac yolunun da buradan geçmesi , bu şehrin ortaçağın Hıristiyanlık tarihi açısından ne kadar önemli olduğunu gösteriyor..Porto’daki bu önemli kilise ve manastırların Azujeloslarla donatılması burasını bir açıkhava müzesi haline getirmiş..bu çini işlerini ise dönemin çini ustası Jorgo Colaco tarafından yapıldığını da belirtelim..şimdi şehri yürüyerek gezmek ve bu muhteşem çini boyalı kiliseleri keşfetmek gerekiyor..

   Porto’yu biran önce görmek için  metroya binip şehir merkezine iniyoruz.. şehrin merkezinde Unesco mirası listesinde korunan duvarları mavi seramik (Azujelos çinileri deniliyor..kelime,nin anlamı, küçük cilalı taş demekmiş ..) kaplı eski tren istasyon binası Sao Bente tren istasyonuna giriyoruz..burası bir sanat müzesi adeta..tren istasyonu 1903’de Jorgo Colaco tarafından yapılmış. İstasyonun masal alemi çini resimleri 20.000 parçaymış..bu resimlerde  ,  tarihi savaşlar ve  taşımacılık ile ilgili sahneler anlatılmış..

şehrin çoğu yerindeki binaların  mavi seramiklerine hayran kalmamak elde değil.. duvarları muhteşem mavi Azujelos çinileriyle kaplanmış İgreja De Santo Antonio dos Congredos kilisesinin önünden geçerken içeri girip dua edenleri görüyoruz. 17. yüzyılda Barok tarzda yapılmış ve Fransiskenlere adanmış kilisenin çini işçiliği de yine Colaco tarafından yapılmış.. yürüyerek aşağıya nehir kıyısına doğru inmeye başlıyoruz. Eski caddelerden aşağıya doğru inerken evlerin çoğunun eski ve önlerinin güzel seramiklerle  kaplı olması fotoğraf çekmek için heyecan uyandırıyor.. Sokaklar bizi bir başka yapıya doğru yönlendiriyor..karşımıza şık bir Mercado çıkıyor..İlginç bir bina aslında, dökme demirden yapılmış eski bir bina Pazar olarak kullanılıyormuş ancak yeniden düzenlenerek kültürel faaliyetlerin yapıldığı bir yer haline getirilmiş.. yolun üzerinde yine görmeden geçilmeyecek bir başka kilise , yine 17. yüzyılda Barok tarzda yapılmış zarif çini işleriyle Saint Nicolas kilisesi çıkıyor..kilisenin yan duvarındaki resmi ise kaçırmamak gerekiyor..

  Kıyıya inince tam önümüzde demir bir köprü olan Ponte Luis 1 karşımıza çıkıyor. 1886’da yapılmış hem metro hem de yayalar geçecek şekilde yapılmış.  Köprünün karşı tarafı ise Gaia bölgesi olarak biliniyor..nehir kıyısında dünyaca ünlü Porto şarapları ve tadım yapılan pekçok mağaza  bulunuyor.. Nehir kenarı boyunca balıkçı restoranları da var..bu restoranlarda Portekiz’in popüler balığı Bachaulorya balığı da yapılıyor.. ayrıca çok çeşit ve kalitede olan  Porto’nun ünlü şarapları da burada tadılabilir..

 

Porto’da kaldığımız ikinci gün Balhao’ya gidiyoruz. Balhao’nun tarihi yerel çarşısında taze ürünler satılıyormuş sebze, meyve, yerel şaraplar, peynirler ,  balık özellikle Atlantik balık çeşitlerini burada görebilirmişiz. Ancak Mercado’nun yeniden yapıldığını ve bu sürede kapalı olduğunu görüyoruz.. Balhao bölgesi   yine çarşı ve kiliselerin içiçe geçtiği sokaklar ve sanatsal yapılarla  dolu..   hemen metronun çıkışında bulunan mavi seramik duvarlarıyla  gözkamaştıran  bir başka kilise, Capela Das Almas yada diğer adıyla Chapel of Souls  görüyoruz..kilisenin bütün duvarları büyüleyici resimlerle dolu..çeşitli azizlerin hayatından hikayeler  anlatılıyormuş..

  Kiliseden Rua Santa Catarina sokağını yürüyerek geçiyoruz. Sokakta Porto’nun en şık kafe dükkanları bulunuyor..bunlardan biri de, Majestic kafe.. Önünde çok fazla kalabalık olmayan turist gruplar sıra bekliyorlar.. ancak çok fazla turist gruplarının olmaması nedeniyle sıra hızla ilerliyor ve içeri çok beklemeden girebiliyoruz..pastahanenin içi aynalarla dekore edilmiş tarihi bir kafe. Popüler bir kafe olduğu için de oldukça pahalı bir yer durumunda.

 

Pastahaneden çıkınca sokağın ucunda yine Azujeloslarla kaplı bir başka kilise gözüküyor.. merakla buraya doğru yürüyoruz.. Burası, 17. yüzyılda yapılmış Saint Ildefonso Kilisesi ..bu kilisenin çini boyamalarını da aynı usta Colaco yapmış..yürüyerek sokakları ve çini boyalı kiliseleri keşfetmeye çalışırken , çan kulesiyle birlikte farklı bir kilise olan Clerigos kilisesini görüyoruz.. Üzerindeki  resimli  seramikler  ile  kilise kıvrım kıvrım oymalı taşlarla tepesinde çan kulesiyle süzülen bir gelin misali duruyor. 18. yüzyılda ve Barok tarzda yapılmış kilisenin çan kulesi Porto’nun manzarasını seyretmek için idealmiş..buradan yürümeye devam ederek  yakınlardaki Carmelitlerin manastırı olan Igreja do Carmo’ya  doğru gidip yine dışındaki mavi seramiklere kapılıp gidiyoruz. Burası, 18. Yüzyılda Rokoko tarzında yapılmış bir manastırmış..

 

 Hedefimizde Porto’daki ünlü kitapçı Livrero Lella da var. Bu kitapçının ünü, Harry Potter romanını yazan J.K.Rowling’in Porto’da İngilizce öğretmenliği yaptığı sıralarda bu kitapçıya gidip romanın bazı bölümlerini  yazdığı söyleniyor.. bina 1906’da yapılmış  Neogotik bir yapı..tavan pencerelerinin ise vitray süslemelerine hayranlıkla bakıyorum..

  Kitapçının önünde 50-60 kişilik bir grup olmasına rağmen içeriye girmek için uzun bir kuyruk oluşmuş ve yaklaşık 1-1.5 saat gibi beklemek gerekiyor. Buraya girmek için ayrıca bilet de gerekiyor. İçeriden çıkan kişi sayısına göre dışarıda kuyruktan bekleyenlerden alınıyor. İçerisi ise oldukça tenha… isteyenler saatlerce bir kitaba bakabilir.. satın alabilir .. dışarı çıkması için acele ettirilmiyor.  İçerisi gerçekten çok hoş yapılmış. Ahşap merdivenlerle üst kata çıkılıyor. 2. Kat merdivenlerin döner şekli herkesin ilgisini çekiyor. Selfiler, fotolar durmadan çekiliyor.

  Porto’yu yürüyerek keşfetmeye çalışırken en güzel yerlerden birisi de seyir tepesi olan Miradouro da Vittoria tepesi oluyor.. yürüyerek geldiğimiz bu noktadan Porto’ya tepeden bakılıyor..Porto şehrini, sokaklarını yürüyerek geldiğimiz bu noktadan sonra tekrar merkeze dönerek Porto’daki keşfedeceğimiz yerleri  şimdilik sonlandırıyoruz..

 Ertesi gün Porto’dan ayrılıp dönüş yoluna geçiyoruz. Önce Lizbon’a yine trenle gidip oradan gece treni ile Madrid’e gitme telaşı içindeyiz.  Sabah uyandığımızda yine kaldığımız evin sessiz olduğunu , diğer odalarda da kimsenin olmadığı   ve hatta Porto’nun da metroların da daha tenha olduğunu gördük.. Elimizde Bavulumuzla Porto tren istasyonu Campanha’ya geldik. Trene binişimiz ve Lizbon’a gidişimiz 3.5 saat kadar oldu. Trende haberlere bakarken Türkiye’ye altı ülkeden uçuşların yasaklandığını öğrendik. İspanya Madrid uçuşları da buna dahildi. Madrid uçuşu iptal edilmişti. Trende acilen bilet aramaya başladık. Lizbon’dan İstanbul’a uçuş bulup bilet almayı başardık. Uçuş hemen ertesi gündü.. Öğle uçağı dolmuştu bile. Bu arada panik yapmaya başladık ama sakin kalmaya çalışıyoruz. Akşam kalacağımız yeri ayarlarsak sorun olmayacaktı. Trenimiz akşam 7.30 da Lizbon’daydı. Yorgun ve endişeli bir günün ardından gece otelde dinlenip ertesi gün saatinde kalkan uçağımızla İstanbuldaydık..

 

https://doktorungezirehberi.wordpress.com/

http://www.erhanozturk.com

Lonely Planet, Spain.

Lonely planet, Portugal.

‘ DOĞU’NUN KRALİÇESİ, ANTAKYA’

  2022 yılı Mart ayında Antakya’ya yaptığımız gezide buralarını son kez göreceğimi hiç düşünmemiştim.. gezdiğim bu yerlerin hafızalarımızda daha uzun bir süre eski haliyle kalmasını hatırlanmasını umut ederek yazıyorum..Antakya’nın Arkeoloji müzesindeki duvarda yazıldığı gibi , Doğu’nun Kraliçesi Antakyadır…

   Antakya gezimiz, 1001 İstanbul tur organizasyonuyla , Ahmet Faik Özbilge ile Erkan Eseroğlu’nun rehberliğinde Adana’dan Hatay’a doğru giden  bir yolculukla başladı.. önce sabahın oldukça erken bir saatinde Adana havaalanındaydık.. sabah Adana’da olunca kahvaltı olarak ciğer yemeden güne başlamak olmazdı. Adana’nın meşhur Birbiçer ciğer salonunda kendimizi bulduk..  

 Adana’yı gezmek için zamanımız kısıtlı ama Adanalı eski bir rehber olan Gülay Çamurdanoğlu, bize kısa bir tarihi Adana gezisi yaptırdı..

  Adana’da görülmesi gereken önemli yerler arasında Adana sinema müzesinin olduğunu söyleyebilirim..Sinema müzesinde  Adana’nın sinema endüstrisine yaptığı katkılar,  sinema sanatçıları, edebiyatçılarına yer verilmiş..müzenin hazırlanmasında,  bu kişilerin sinemaya verdikleri katkılar gözönüne alınmış…sinema müzesi çok yeni ve henüz çok küçük bir müze..tarihi  bir evin müzeye dönüştürülmesiyle oluşturulmuş.. İçinde Yılmaz Güney’den Orhan Kemal, Yaşar Kemal’e  kadar  Türkiye’nin en önemli sinema sanatçıları ve edebiyatçılarının afiş, film malzemelerinin, eski film makinalarının  bulunduğu bir yer olarak tasarlanmış.

  Sinema müzesinin olduğu caddeden karşıya geçince Roma köprüsünü ve Seyhan nehrinin etrafında bulunan parkı görüyoruz.

  Buradan Adana’nın tarihi camisi olan Ulucami’ye doğru gidiyoruz. Ulucami minaresinin dantelli işleme balkonunu , tipik tarihi camii minarelerinden biri olarak kaydediyoruz.. Caminin kalın duvarları ve revaklı avlusu, yığma taş yapısı, yaz sıcağında nasıl bir serinlik verdiğini bize anlatıyor. İçi daha güzel, çinilerinin masmavi güzelliği, camların renkli işlemeleri ayrı bir güzellik katıyor camiye. Caminin planı , Güney Doğu’ya özgü şekilde ,cemaatin yatay toplanmasına  göre  dikdörtgen olarak yapılmış. İçinde ise caminin küçük bölmeleri var. Bu bize caminin  farklı bir tipte plana sahip olduğunu gösteriyor.

  Ulucamiden çıkıp bir başka cami olan Yağcamiye gidiyoruz. Adana’nın eski alanındayız. Tarihi yapıların olduğu bölgede. Ancak Kazancılar çarşısını gezemiyoruz. Kenarından hızla geçip tarihi camiye doğru yürüyoruz. Burası eski bir kilise, Vaftizhanesini kadınlar mahfili yapmışlar, ayazmasını da şadırvan yapmışlar Şadırvan, yeraltında ve merdivenle iniliyor..içerisi  büyükçe bir mağara gibi.. Caminin içine girince kilise olduğu belli oluyor. Kilisenin apsisi yuvarlak bir şekilde duruyor.

  Sokaklarda yürürken öğle zamanı yemek telaşının da olduğunu gözlemliyoruz. Sokak lahmacuncuları, simitçiler , tatlıcılar hepsi  sokakta, kebapçılar sokağa yayılan müşterilerine servis yapıyorlar.

  Yağ caminden çıkıp yakındaki eski bir ermeni kilisesi olan Bebekli kiliseye geliyoruz.. İçeri giremesek de  dışardan kilisenin oldukça büyük yapısına bakıyoruz..

  Cami ve kiliseleri günün sakin bir saatinde,  caminin içinde kalabalık olmadığı  bir zamanda gezmenin çok rahat olduğunu söyleyelim.. Adana gezmekle bitmeyecek tarihi bir kent ancak öğleye doğru karnımız acıkmaya başlıyor.. yemek yeme arayışı içindeyiz.. sokakta rastladığımız ve yemek kalitelerinin düzgün olduğunu söyleyen müşterilerin  yanına kalabalık bir grup olarak yerleşip gerçekten de güzel bir Adana kebabı yiyoruz..

Adana’dan öğleden sonra ayrılıp, İskenderun’a gitmek üzere yola çıkıyoruz.. Küçük bir servis minibüsü olan  şoförümüz Hataylı İlhan bizi Hatay’a götürecek.

  İskenderun’a gelmeden önce Hatay’ın Payaslı ilçesine uğruyoruz. Burada Sokullu Mehmet Paşa’nın yaptırdığı büyük bir külliye var. Bu külliyenin yapılış amacı, İstanbul-Şam-Halep-Hicaz yolu üzerinde Doğu’dan gelen ticareti kontrol etmekmiş. Kilikya kapısı olarak önemli bir geçit kapısı  durumunda. Haç ve kervan yolu üzerinde burayı kurması ise,  güvenliği sağlamak  ve ticaretten de vergi almak amacını taşıyor. Burada Sokullu ,  derbent sistemi denilen eskiden kalma bir geleneği devam ettiriyor. Bir gözetleme sistemi kuruyor. Yanındaki kalede de bir gözetleme kulesi bulunuyor. Bu sistemle limana odaklı ticaret yollarını denetim altında tutuyorlar. Aslında Sokullu’nun buradaki amacına bakarken , daha büyük projeleriyle bağlantılı olarak bakmak yararlı olur. Sokullu, 2. Selim devrinin önemli sadrazamlarından biri olarak, Doğu’ya İran’a karşı yaptığı seferlerle biliniyor. esas amacı ise, doğu ticaretindeki akışı engelleyen İran’ı devredışı bırakmak,  bunun için de projeler geliştiriyor..ancak kış mevsimi ve coğrafi şartlar nedeniyle başarılı olamıyor.. Payaslı’daki bu kervansarayı görünce  16. Yüzyılda Sokullu’nun tümüyle ticaret yollarını ele geçirmeyi amaçladığını anlıyoruz.

 Kervansaray öyle muhteşemki , devasa bir Külliye olarak  çok büyük bir yapı  ve sapasağlam bir şekilde ayakta duruyor.. İçinde kapalıçarşısı, camisi, hamamı, devasa bir kalesi, etrafında konaklayacak odaları ile ve cenneti andıran bahçeleri ile bir kervansaray külliye olarak inşa edilmiş. Camiyi Mimar Sinan’ın yapmış olması ve ustalık eseri olarak adlandırması boşuna değil, cami, hokka gibi tüm ölçüleri yerli yerinde göze batırılmadan yapılmış, camiye hayran olmamak elde değil. Yine cami planı yatay olarak yapılmış. Kalenin etrafına ise derin bir hendek açılmış.

  Payaslı ilçesini geride bırakarak İskenderun’a doğru  yola çıktık. Perla Otelde kalıyoruz. Burası eski bir taş ev.. işlemeli demirleri ile yeniden yapılmış Küçük bir butik otel herşeyi özenle seçilmiş, eskitilmiş eşyalar ile süslü bir oteldeyiz. Kendi ev yapımı şaraplarından ikram ediyorlar. Otelin arkası barlar sokağı, rock müzik barları gençleri ağırlıyor.

  İskenderun’a daha önce hiç gelmemiştim.. Burası uzaktan geçilen bir kasaba gibiydi. Ama burada keşfedecek çok şey var. İskenderun , demir çelik endüstrisi ile bilinir. Ancak aynı zamanda Akdeniz’e açılan önemli bir liman ve balığın da bol olduğu bir yer akşam yemeğini bir balıkçı çarşısında balık pişiricilerinin olduğu bir pasajda  oturarak geçiriyoruz. Taze ve lezzetli, Kalamar, Barbun, Levrek, Mezgit,  Dil gibi Akdeniz balıklarının usta hanımların elinden çıktığını söyleyelim. Balıkçılarının lezzetli balıklarının yanında tarihi Petek pastanesinin de tatlı konusunda uzman olduğu anlaşılıyor. Halep işi baklavalardan havuç dilimine kadar bu yöreye özgü türlü değişik tatlıların denenmesini tavsiye edeceğim.

  İskenderun’da  gün biterken hava deniz kenarı olması nedeniyle de yavaş yavaş soğuyor.. yorgun bir günü kapatmanın zamanı geldi..

 Ertesi gün ise, fazla çeşidi olmayan ancak doyurucu bir kahvaltı ile İskenderun sokaklarını keşfe çıktık. Oldukça eski taş binalar ve demir işlemeler bize tarihin peşinden gitmemizi söylüyor. İskenderun  bir zamanlar Ermeni ve Rum nüfusun yoğun olduğu bir şehirmiş. O dönemde kiliseleri , okulları ile yaşayan bir gayri müslim nüfusa sahipmiş. Bu nedenle de etrafta birçok kilise ve eski papaz okulu görmek mümkün…sokaklarda ilerlerken yakınlarda Katolik Rum kilisesine doğru gidiyoruz. İçeriye nasıl gireriz bakarız derken rehberimiz Ahmet sayesinde kilisedeki  din görevlisinden içeriye girme izni çıkıyor ve kilisenin içini görme ve tarihini öğrenme şansını yakalıyoruz.. Din görevlisi bir hanım. Buradaki kiliselerin eskiden çok büyük cemaatleri olduğunu ancak şimdi oldukça az olduğunu söylüyor. Yakınlardaki Latin Ermeni kilisesini de gidip görme imkanımız oluyor. Burası daha büyük bir kilise , Karmelitlere ait olduğu ve Karmelit papaz okullarının olduğunu öğreniyoruz..

  İskenderun’un sahili kış günlerinde haftaiçi ıssız görünüyor. Kısa bir mola ve tarihi yakalamaya çalışmanın ardından Hatay’a doğru yola çıkıyoruz.

  İskenderun’dan Belen geçidine oradan da  Hatay’a 1.5 saatlik bir yolculuk yapıyoruz.. Öğle yemeği için Sultan Sofrasında küçük bir şehir lokantasında lezzetli mi lezzetli fırından yeni çıkmış lahana sarmaları, mumbar dolmaları, oruk  ve meze çeşitlerinden hangisini seçeceğimizi bilemediğimiz yemeklerin tadına varıyoruz. Yemek sonrasında künefe tatlısı için Ragıp ustanın Bizim Künefeci’nin yerine gidiyoruz. Künefeleri bakır tepsi de ve çok az şekerli olarak yapması şerbetinin ağır olmaması hepimizin hoşuna gidiyor.

   Öğleden sonraki Hatay’ın tarihine doğru yaptığımız keşif gezisinde  önce Saint Pierre kilisesine gidiyoruz. Burası bir mağara içine oyulmuş ilk Hıristiyanlık kilisesi olarak tarihe geçmiş..

  Burasının ardından Hatay arkeoloji müzesine doğru yola çıkıyoruz.. Müze, özellikle mozaikleriyle dünyanın ikinci  önemli müzesi durumunda. Burada rehberli bir gezinin özellikle Roma dönemi rehberi Erkan Eseroğlu’nun açıklamalarının ne kadar önem taşıdığını bir kez daha vurgulamak gerekiyor.. tarihi mozaiklerin bir diğer önemi de, Roma dönemi gündelik hayatı aktarması….Müzedeki mozaikler içinde  ilginç olanlarından bahsedelim, ‘Güneş saati Mozayiği’ , burada bir güneş saati üzerinde Theta harfi eski Yunancada 9 rakkamını gösterir. Saatin 9’u geçtiğini göstermektedir. Bunun anlamı, çalışma gününün bitmesi ve akşam yemeği saatinin gelmesidir. Mozaikteki genç erkek figürü ayağından sandaletler fırlamış bir haldedir. Başının üzerinde eski yunanca yemeğe koş yazmaktadır. Antik Yunan edebiyatında yeni komedya yazarları tarafından bu durum yemeğe koşan beleşçiler için de kullanılırmış..

  Müze sonrasında ise, Hatay’ın Fransızlardan alınarak Türkiye’ye dahil edilişinin ilk oylamasının yapıldığı tarihi meclis binasına giriyoruz. Burası şimdi bir kültür merkezi olarak çeşitli etkinliklerde kullanılıyor. Meclis binasının ardından Fransızların yaptığı parka doğru yürüyoruz. Ancak parktan günümüze kalan fazla bir şey yok. İçinde ağaçlandırma yapılmakla beraber sadece mevki olarak bize birşeyler anlatıyor.

  Günün sonuna doğru Hatay lezzetlerini tatmaya devam ediyoruz.. Maho’nun yeri olarak bilinen bir başka yere gidiyoruz. Bir gastronomi merkezindeyiz. Çok çeşitli lezzetler tatmak gerekiyor. Kocaman düğün salonu gibi bir yer. Ama tabii mezeler çok lezzetli , meze tabağında Muhammara, Babagannüs, Humus ve tuzlu yoğurt vazgeçilmezler arasında bulunuyor.

 Hatay’da ertesi güne  valilik binasının önünden başlayarak şehiriçi turu yapıyoruz.. Yürüyerek Kurtuluş caddesine doğru çıkıyoruz. Caddede tahtanın üzerini yakarak tablolar yapan Hataylı bir ustanın elişleme tahtalarını inceleme fırsatımız oluyor… bu tablolara bakarken bize üzerinde isimlerimizi yazan kitap ayraçları hediye ediyor.. Bu cadde üzerinde tarihi Hatay evlerini görüyoruz. İki katlı eski evlerin herbiri estetik açıdan gözokşayıcı.. Buradan çıkarak biraz ilerdeki Yahudi havrasına doğru geçiyoruz.. Bizi içeriye alan sinagog görevlisi , çok misafirperver , bizi Havraya alıyor.. Burası, küçük bir oda şeklinde  yapılmış ..odanın  etrafına U şeklinde oturarak görevlinin bize Yahudi dini hakkındaki  anlattığı bilgileri dinliyoruz.. Bir Yahudi’nin doğuştan Yahudi olduğunu ve kayıt altına alındığını ve nereye giderse gitsin Yahudiliğinin kaybolmayacağını başka bir dine girse de bunun değişmediğini , Yahudi dininin on emiri esas aldığını ve bu emirlerin neler olduğunu açıklıyor..

  Yahudi havrasından çıkıp yıllar önce geldiğimizde karşımıza çıkan bir öğretmen emeklisinin açtığı hediyelik eşya dükkanını görüyoruz.. Bize her zaman olduğu gibi kendi ev yapımı şaraplarından ikram etmesi Hataylıların sevdiğim bir başka tarafı oluyor..

   Dükkandan çıkıp hemen yakındaki Rum Katolik kilisesine yöneliyoruz.. Bu bölgenin ne kadar çok dini inancı birarada tuttuğu burada çok rahatlıkla görülebiliyor.. Kilisesinin içine girince yine bambaşka bir ortamdayız. İçi portakal ağaçlarıyla dolu bir cennet bahçesi. Bahçedeki çan ve minarenin birlikte görüntüsünü almak  ise  artık  dini hoşgörünün simgesi haline gelmiş durumda..hepbirlikte bu simgeyi yeniden ve yeniden fotoğraflıyoruz..

Buradan aşağıya  Hatay sokaklarına doğru inerek dar sokak aralarını görmek , karşımıza çıkan Hataylılarla sohbet etmek  ve fotoğraf çekmenin tadına doyulmuyor.. aşağıya inince Hatay’ın Uzun çarşısı yıllar önce geldiğimiz gibi duruyor. Böyle aynı kalması ne güzel koyduğumuz gibi bulduk.

 Çarşının hemen yanıbaşındaki Ulucamii ise, eski bir Pagan tapınağının ardından yapılan kilise ve sonrasında da camii olmuş bir mevkide bulunuyor. Camiinin ortasında yine bir sütün bulunuyor. Bu sütünün bir güneş saati olduğu söyleniyor. Camiiden çıkarak karşıdaki Uzun çarşıya doğru geçiyoruz. Uzun çarşının içinin tenha olduğunu ve alışverişin fazla olmadığını gördük. Çarşının içi fırınlarla dolu ve fırından çıkan sıcak sıcak simitlere, üzeri salçalı biberli ekmeklere, kömbelere ve daha birçok poğaçalara bakarak geçtik, baharat çarşısının içinde değişik baharatlar, bitki çayları, renk renk sabunlar , şifalı bitkiler ve daha aklımıza gelen gelmeyen pekçok çeşit şeyle doluydu.

   Uzun çarşının içindeki Pöç kebapçısı ise büyüyerek genişlemişti. Ama lezzeti aynı kalmıştı. Pöç kebapçısının ardından çarşı içindeki Yusuf Künefecinin mangal ateşi üstündeki künefesinin tadının  başka yerde olmadığını söyleyebilirim.. Yusuf ustaya yıllar önce geldiğimizde küçük bir dükkânı varken şimdi bütün avluyu kaplamış durumda.

  Öğle yemeği molasını bitirdikten sonra yeniden sokak yürüyüşüne geçiyoruz..  Tekrar Kurtuluş caddesine doğru yürüyüp burada Affan kahvecisinde süvari kahvelerimizi içip buradaki Haytalı tatlısının da tadına bakmayı ihmal etmeden yorgunluğumuzu atmaya çalışıyoruz..  İçinde su muhallebisi , üstüne de  gülsuyu ve dondurma dökülmüş , görünümü çok renkli bir tatlı Haytalı..

  Affan kahvesinden çıkarak Habib-i Neccar camiine doğru yürümeye başladık. Camii planı yine yatay olarak yapılmış yani  cemaati kıbleye doğrultmak üzere planlanmış. İçi kalın taşlı güneş geçirmez. Caminin kiliseden çevrilme olduğu biliniyor.

  Camiiden aşağıya doğru inince Hatay’ın Rum Ortadoks kilisesine girdik. İçerisi yeni yapılmış ve oldukça büyük bir kilise olarak etkileyiciydi. Buradaki din görevlisi de bize bu kilisenin tarihini, hikayesini anlattı. Ahlak ve dürüstlüğün öneminden bahsedip , on emir kurallarına çok dikkat ettiklerini  , dini hoşgörünün , sabrın öneminden bahsetti.

  Hatay’ın görülecek çok tarihi değeri var. Bunlardan birisi de, burada bir otel yapılırken altından Roma ve Helenistik dönem mozaiklerinin ve yeraltı şehir kalıntılarının çıkmasıyla otelin zemininin bir müzeye dönüştürülmesi olmuş.. Hatay şehrinin  altının tümüyle bir Roma şehri olduğu biliniyor. Ve daha birçok mozaik eserin günyüzüne çıkması gerekiyor. Müzeye müze kartımızla giriyoruz. Müzenin altı bir hazine gibi …bir yeraltı şehri yatıyor. Hamamlar, yollar, dev mozaikler görülmeye değer kalıntılar. Müze otel, üstü bir otel  olarak yapılmış..dev demir çubukların üzerine inşa edilmiş ve ilginç bir yapı olarak ortaya çıkmış.

  Günün sonuna yaklaşırken Hatay’ın Altınözü köyüne doğru yola çıkıyoruz. Burada soğuksıkım zeytin yağı yapan bir ailenin müze haline getirdiği ve geleneksel zeytin sıkma makinalarının ve havuzlarının bulunduğu zeytin müzesi  evini  gezme şansımız oluyor. Bu zeytin müzesinin içinde kendi imal ettikleri zeytinyağı ve zeytin ürünlerini de satıyorlar.

 Zeytin müzesinin yanında küçük bir kiliseyi ve içindeki dua ayinini de izleme şansımız  oluyor. İçerideki derin duygu yüklü duaları izleyerek sessizce dışarı çıkıyoruz. Akşam oldu hava karardı ve bugün epeyce yorulduk. Otele dönüp dinlenme zamanı artık. Otelin bulunduğu yer Harbiye’de..burasının  eski adı ise  Defne. Burası  Defne ağaçlarının ve suların bol olmasıyla biliniyor. Defne tanrıçasının saçlarının bir ırmak gibi aşağıya aktığı mitolojisi varmış..

Mitolojiye göre, Defne perisi ile Apollon tanrısı arasında başlayan kaçma ve kovalamaca arasında Defne’nin kaçarken kendini defne ağacına çevirip uzun kokulu saçlarını bir ağacın dallarına dönüştürdüğü söyleniyor.. Defne ağacı Harbiye’de en çok bulunan ağaç olarak biliniyor . Defne’nin gözyaşları da bir şelale olarak akmaya başlamış.  Harbiye’de eskiden sular Şelaleler  şeklinde akan bir yermiş şimdi azalmış olmasına rağmen halen bu şelaleler akıyor.

    Ertesi gün, Hatay’ın Samandağ köylerine doğru yola çıktık. Yol üzerinde eski bir Roma köprüsünün üzerinden geçip Hıdırbey köyüne geldik. Burada kutsal olduğu kabul edilen bir çınar ağacı, Musa ağacı var. Hemen karşısında ise, Ab-ı hayat denilen bir çeşme akıyor. Çınar ağacının yaşı yüzyılları alabilecek uzunlukta. Çınarın etrafında ise, çay ocakları dinlenme yerleri ile suların akışını izleyebilirsiniz. Musa ağacı inancına gelince, Samandağ sahilinde buluşan Hızır ile Musa peygamber bu dağa çıkar ve ağacın olduğu yere gelirler…Musa elindeki asayı toprağa saplar ve buradan su içer… Asa yeşerir… Buradaki suya Ab-ı hayat suyu adı verilir. Bu öykünün üçbinlik yıllık bir geçmişi olduğu söyleniyor.

  Hıdırbey köyünü geride bırakıp Yoğunoluk köyüne doğru ilerliyoruz. Burası eski bir Ermeni köyü, sonradan Türkmenlerin gelip yerleştiği bir köy olmuş. Ermeni ustaların yaptığı taş evlerden bazıları hala duruyor… Üzerinde bazılarının tarihleri bile var. Kimisinde 1930 kimisinde 1928 yazıyor. Köyün ortasında yine taştan yapılmış güzel bir mühendislik yapısı olan çeşme var. Suların bol olması yoğunoluk adını almasına neden olmuş. Çok yağış alan bir köy. Köyün bir diğer özelliği de, tarihi kilisenin üzerine yapılmış camisinin olması. Camiyi yapmak için  maddi imkansızlıklar olunca , camiyi , ilkönce kilisenin bir tarafına   , sonradan da kilisenin üzerine yapmışlar…. Altı kilise üstü cami olan bu yapı ilginç duruyor. Kilise duvarları üzerinde hala duran taş işlemeler , sütunlar var. Köylerin arasından geçerken portakal, limon ağaçları, defne, yaban mersini ve daha bir sürü kokulu ağaçların olduğunu görüyoruz.. portakalların , limonların da   tatlarının korkunç şekilde güzel olduğunu da söylemek gerekir.

  Yoğunoluktan çıkıp yine bir başka Ermeni köyü olan Vakıflı köyüne doğru yola devam ediyoruz.. Burada tamamen Ermeni nüfus yaşıyor. Kendi dinlerini ve yaşam biçimlerini yaşayan tek etnik köy olarak geçiyor. Vakıflı köyü Ermenileri  kiliseleriyle ve kadınların kurduğu kooperatif ile dünyaya açılan bir kapı yaratmışlar. Vakıflı köyü, Kurtuluş savaşından sonra Fransızların idaresinde kalan köy olmuş. Daha sonra Türkiye’nin idaresi altına girmiş.. Köyde her yıl Ağustos ayının 2. Pazar günü Meryem Ana Yortusu yapılıyor ve dünyanın pekçok yerinden bu yortuya gelen oluyormuş.. Buradaki köyün kilisesi ise, Surp Asdvadzadzin yani Aziz Meryem ana kilisesi….

  Samandağ’ın Ermeni köylerini geride bırakıp dağdan aşağıya doğru Çevlik plajına doğru inişe geçtik. Aşağıya inerken, tepede bir Dor tapınağı olarak adı geçen kalıntıları gördük. Burası bir tapınakmıydı yoksa aşağıdaki limana bakan bir gözetleme kulesimiydi diye kendimize sormadan geçemedik.. Çünkü, kıyıda sur duvarlarının olduğu biliniyor. Bu ise limanın olduğunu gösteren önemli bir ipucu. Öte yandan Samandağın tepesinde yeralan ilk Hristiyanlık azizlerinden olan Saint Simon manastırının da tepede bulunması bir tesadüf olmasa gerek. Burası Anadolu’nun içlerindeki belli başlı ticaret şehirlerine ulaşmayı sağlayan bir liman olarak düşünülebilir. Bu limanın oluşumu ise, Asi nehrinin taşıdığı toprakların güneyden gelen akıntılarla kuzeye doğru taşınarak kumsal oluşturmuş olabilir. liman kentini  kıyıda güvenlik amaçlı gözetleme kulesi ile sağlıyor olabilirler. Bu soruları ve tahminleri açıklamayı sonraya bırakıp yolumuza devam ediyoruz..

  Aşağıda devasa bir Roma su yolunu göreceğiz. Romalıların  dağlardan inen sel ve taşkınlardan korunma amacıyla elle kazdıkları Titus tüneli bir mühendislik harikası. Tünel bu mevsimde içinde yürünecek kadar rahat değil. Yer yer su ile dolu. Titus tünelindeki  büyük bir yürüyüş yolunu, defneler, yaban mersinleri arasından geçerek izlemek de ayrıca zevkli. Burada bir de Beşik mağara denilen mezarların olduğu yerler var. Bu kaya mezarları, tapınak giriş denilen kemerlerle  gösterişli bir şekilde yapılmış. Belliki önemli kişilerin gömüldüğü yerler.

  Titus tünelinin içinden dönüş yolunu izleyerek yürüdük. Aşağısı Çevlik plajı. Bu kış mevsiminde deniz de soğuk ve dalgalı gözüküyor. Burada kıyıda deniz ürünleri restorantları taze balık pişiriyorlar.. Taze balık ve mezeler öğle yemeği molası için ideal.

 Kıyıda bulunan Nusayrilerin ibadet yeri de görülmesi gereken önemli ibadet yerlerinden biri oluyor.. Küçük yuvarlak bir türbenin içine giriyoruz..içinde dönerek dua edilen beyaz alçıdan bir kaseye benzeyen bir türbe duruyor.. Gelenler kapının iki kenarını üçer kez öptükten sonra içeri girip dönüyorlar. İçeride dilek tutup beyaz alçıya yapıştırmak isteyenler oluyormuş. Bir de  bahur denilen tütsünün kokusu etrafa yayılmış..

  Çevlik bölgesinden ayrılıp Samandağ’ının ilk Hristiyanlık zamanlarına ait manastır ve sütun içinde ömrünü tamamlayan azizin hikayesini dinlemeye ve görmeye doğru yukarıya doğru çıkmaya başladık.

  Burası  Saint Simon manastırı. Etrafta Samandağ’ına yapılmış elektrik üreten çelikten rüzgar gülleri dönüyor. Ancak manastır geç bir saat olduğu için kapalı ve geri dönmek zorunda kalıyoruz. Manastırın öyküsüne gelince, Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde kendini dine adamış olan bu aziz, sütunun içinden hiç çıkmadan yaşamış. Zamanla aziz mertebesine erişmiş. Gelen gidenler ile haberleşmiş ve inancını pekiştirmiş. Saint Simon’un inancı mal ve mülke karşı olarak şekillenmiş. Azizin içinde yaşadığı sütun ve sonrasında bu bölgenin bir manastıra dönüşmesiyle dağ kutsal bir karakter kazanmış.

Saint Simon manastırından biraz daha aşağıya inildiğinde Samandağ’ın bir başka kesiminde bugün Nusayri inancının yaşatıldığı bir başka türbeye doğru gidiyoruz. Burası da az önceki gibi bir ibadet ve toplanma yeri olma özelliğinde.. özellikle bayramlarda kendi özel günlerinde burada adakların kesildiği, buraya gelenlerin yanlarında getirdikleri kişileri doyurup özel yemekler verdikleri bir toplanma yeri bir kutsal bir mekan oluyormuş.. yoksullara yardım edilen yemek yedirilen, yemek yapılan bir yer. Belki Hatayın bu meşhur mutfak lezzetinin bu dini inançlarla da ilgisi vardır. Burası bir Şıh adına düzenlenmiş bir paylaşım yeri , burayı yaparken kollektif bir şekilde yapmışlar, kimisi, evi, kimisi halıları, beyaz eşyaları yapmış. Bayramlarda özellikle Hırisi denilen bir yiyecek yani keşkek kutsal yemek gibi olmazsa olmazlardan.

Hatay’daki gezimiz burada sona eriyor.. ertesi gün buradan ayrılıyoruz.. bir daha bu kültürel dokuyu göremeyeceğimiz Hatay’dan 6 Şubat 2023’de kara haber geliyor..bu coğrafyalar kendi kültürel dokularını kurmuş, kendi sınıf, din farklılıklarını, ayrılıklarını hissettirmeden uyumlu dengelerini kurmayı becermişlerdi..eminim bundan sonrasında da kendi yaralarını sarmada,  kendi dengelerini kurmada en önemli sözleri yine onlar söyleyeceklerdir..

DOĞU’NUN KALBİ; İRAN 6

Öne çıkan

Hacıların  şehri Meshed’den Tebriz’e , İpekyoluna doğru…

   Tahran havaalanından  İran hava yolları ile Meshed’e gidiyoruz.. önce    kadınların ve erkeklerin ayrı bölümlerde aranması ile yolculuğumuz başlıyor..  güvenlik memurları rahat sakin bir arama içindeler..kadınlar çantaları ortayerde bırakıp kabinlere aranmaya gidiyorlar..genel olarak birbirine güven havasını görüyorum..herzaman olduğu gibi başı açık bir kadına rastlamıyoruz..ancak şık giyimli İranlı hanımlar başlarını hafif örtüyorlar .. yine kız çocuğu olan bir aileye gözüm takılıyor..kızlarının ergen yaşta olmasına karşılık başına pembe  bere şeklinde örtü takmışlar… örtüyü zorunlu olarak takmak ile herzaman başını açabileceğini düşünerek takmanın başka şeyler olduğunu düşünüyorum..zorunluluk insanı daha fazla yoruyor.. buna karşı neler yapılabileceği düşünülmeye başlanıyor kendine göre farklı örtünme pratiklerini geliştiriyorlar..

  Meshed’e akşam saatlerinde indik.. buraya gelen çoğu ziyaretçinin  Türbe ziyaretleri ile ilgili oldukları anlaşılıyor..bunlar arasında özellikle de yeni evlenmiş çiftlerin yeni hayatlarına bu türbeyi ziyaret ederek başlamaları  İran’da bir gelenekmiş..

   Meshed şehri, kutsal şehirler arasında en önemli yeri alıyor.. çünkü burada daha önce söylediğimiz Sünni ve Şii çatışmasında öldürülen imam Rızanın türbesi bulunuyor.. Şiilik tarihinde çok önemli bir yere sahip olan İmam Rıza’nın burada türbesinin bulunması ile Meshed,  kutsal kentler arasında çok önemli bir yere sahip oluyor..burası, müslümanların kutsal Mekke’sinden   sonra ikinci kutsal yer oluyormuş..Meshed’e gelenler de hacı oluyorlarmış..

 Meshed’in  Şii inancının kutsal bir merkezi haline gelmesi , Safevi imparatorluğunun   Şiiliği devletin resmi dini olarak kabul etmesiyle olmuş…burada daha öncesinde Abbasiler tarafından öldürülen Şii imam Rıza’nın kabri bulunuyormuş zamanla kabrin etrafına ziyaret ve türbe yapılmış..  asıl türbe haline gelmesi 15. Yüzyılda Selçukluların buraya gelmeleri ile başlıyor..Timur’un oğlu Şahruh’un karısı Gevherşad  türbeye büyük bir saygı göstererek burayı genişletip  bir de kendi adına camii yaptırmış.. Safeviler gelince de burası kutsal bir yerleşim olarak kabul edilmiş . Meshed doruk noktasına Nadir Şah döneminde erişiyor.. Nadir şah ise, şiilerin kutsal merkezini  , Irak’taki Kerbela şehrinden alarak Meshed’e getiriyor.. Kerbela’nın Osmanlı imparatorluğu’nun hakimiyeti altına girmesiyle İmam Rıza’nın mezarı her yıl 100.000 kişinin ziyaret ettiği kutsal yer olarak öne çıkıyor..bundan sonra da  Meshed kutsallığın merkezi oluyor..1928’de bu kutsal yerin alanı 180 metre genişlikte iken 1979 devrimi ile burası 320 metreye çıkartılmış…islam cumhuriyeti boyunca da en büyük mimari yapılar ortaya çıkmış.. sürekli genişleyerek büyük bir yerleşkeye dönüşmüş..içinde müzeler, camiiler, kitabevleri, postahane ,içiçe geçen avlular gibi birbiriyle bağlantılı yapılar bulunuyor.. Türbenin kapladığı alan itibariyle dünyanın en büyük, insan kapasitesi olarak da dünyanın ikinci büyük mescidi ve türbesiymiş..

   Akşam Meshed’e inip otelimize geçtiğimizde  İmam Rıza’nın kutsal türbesini ziyaret etmek için oldukça geç bir saat olması nedeniyle türbeyi ertesi akşam ziyaret etmenin çok daha iyi olacağını düşündük.. Ertesi gün sabahtan Meshed’e 130 km uzaklıktaki Nişabur kentine gitmeyi planlıyoruz..

   Nişabur    , Abbasilerden Moğol istilasının kenti yakıp yıkmasına  kadar geçen dönemde, islam dünyasının entelektüel seviyesi oldukça yüksek bilim, kültür ve ticaret merkezlerinden biri olmuş..ayrıca Anadolu ve Akdeniz’i, Çin’e bağlayan ipek yolu üzerinde bulunduğu için de şehrin refah düzeyi oldukça yüksekmiş..şehir yüksek bir kültür seviyesine ve zenginliğe sahip olması nedeniyle burada pekçok düşünürün felsefecinin ortaya çıkmasını sağlamış..bunlar arasında özellikle ziyaret etmek istediğimiz tasavvufla ilgili düşünceleriyle bilinen Feridüddin Attar ile Matematik ve Astronomi alanında önemli çalışmaları olan ama bizim daha çok onu şiirleri ile tanıdığımız Ömer Hayyam’ın mezarları olacak..

   İran’a yolculuğumuzda en çok  ilgimi  çeken konulardan biri de,  tasavvuf düşüncesinin izlerini sürmekti..bu nedenle Feridüddin Attar’ın mezarı bizi tasavvufa bağlayan bir bağ oldu..

  İran’da tasavvuf ile fikirler, dönemin  sınıf ayrılıklarına, seçkinci düşüncelere, ayrıcalıklı olma anlayışlarına karşı ortaya çıkmış.. Tasavvuf düşüncesinde, ahlaki üstünlük düşünceleri, manevi yücelikler , nefis ile kötülüklerle mücadele temeline dayanan bazı kurallar benimsenmeye başlanıyor.. bunlara göre bu yolun daha başlarında bile bulunan kişi belirli birtakım ibadetleri düzenli olarak yaptığında en yüce makamlara yükselebilmekteydi..bütün bu yolculuğun hedefi ise gerçeğe marifete erişmekti..

   Tasavvuf düşüncesinin ilk şekillerini ortaya koyan Feridüddin Attar, Mantıku’t- Tayr kitabında kuşları sembol alarak Vahdet-i Vücud’u yani Allah’a ulaşmayı anlatır.. anlattığı Simorg kuşunun hikayesinde  çok şey saklıdır..Si Farsça’da otuz demek, Murg ise, kuş demektir.. Simurg , otuz kuş demektir.. Otuz kuşun Simurg’e yaptığı  yolculuk , olgunluğa erişmek için insanın geçirdiği sıkıntılı yedi aşamadan geçerek sonunda Allah katına erişmesi,  bir başka deyişle   insanın olgunlaşması ,  ergin insan haline gelmesidir..

  Attar’ın kitabında hikaye şöyle anlatılır.. binlerce kuş toplanıyor ve bizim de bir öncüye ihtiyacımız var diyorlar..Hudhud kuşu Hz Süleymanla birlikte gezdiği için çok fazla şey bildiğinden ona soruyorlar…Hudhud kuşu Kaf dağlarının arkasında Simurg diye bir kuş var ona gidelim kuşların hepsi ondan doğduğu için onu öncümüz yapalım diyor..kuşlar önce Simurg’e gitmekte tereddüt ediyorlar ve sürekli bahaneler öne sürüyorlar. Ancak yavaş yavaş Simurg’e gitmeyi kabul etmeye başlıyorlar. Simurg’a gitmek için yola çıkan binlerce kuştan  sadece otuz tanesi tehlikelerle dolu yedi şehri geçiyor.. bu otuz kuş tehlikeli yolları aşıp geldiğinde canları çıkmış bedenleri yorgun, bezgin bir halde Simurg’un sarayına ulaşıyorlar.. Karşılarına çıkan  görevliye , çok uzun bir yoldan geldiklerini ve Simurg’u görmek ve kendilerine padişah yapmak istediklerini söylüyorlar..Görevli, kuşların herbirinin önüne bir kağıt koyuyor , kağıtlarda kuşların başından geçen olaylar bütün detayları  ile anlatıldığından  kuşlar bu duruma çok şaşırıyorlar.. sonra Simurg ortaya çıkıyor.. kuşlar Simurg’u görünce daha da şaşırıyorlar.. çünkü her kuş Simurg’de kendisini görüyor.. Yada başka bir ifadeyle Simurg otuz kuşun hem herbiri hem de hiçbiri oluyor.   Attar’ın Mantıku’t-Tayr kitabında, Simorg,‘Allah’ı yada‘insan-ı Kamil’i’ simgeler..kuşların hükümdarı olarak kabul edilir.. Simorg, Tasavvuf metinlerinde de simgesel bir yaratık olarak ‘İnsan-ı Kamil:ergin insan’ yada Allah’ın zatını temsil eder..

  Attar’ın tasavvuf düşüncesinden etkilenen Mevlana ise kendi yolculuğunda daha yolun başında olduğunu şu şözlerle söyler.. ‘..Attar aşkın yedi şehrini gezmişken  biz ilk sokağın ilk dönemecindeyiz’…

  Attar’ın mezar anıtına bakınca bir kuş simgesinin olduğunu görürüz. bu kuşun kanatları üzerinde de mavi binlerce kuş gizlidir.. Türbesi ise,  türkçe şiirleri ile bilinen Ali Şir Nevai tarafından yapılmış..Türbesi de  Attar’ın alçakgönüllüğünü ifade eden bir şekilde yapılmış..türbeye normal zeminden birkaç basamak aşağıda giriliyor.  Attar’ın mezarı bizi tasavvuf dünyasının içine uzaktan da olsa bakmamıza olanak verdi..az ilerdeki Ömer Hayyam’ın mezarı ise bizi daha farklı bir dünyaya soktu..

  Hayyam’ı ise, daha çok, yazdığı Rubai tarzındaki şiirleri ile tanırız.. Rubai Arapça dörtlük anlamına gelir.. Gündelik hayatla ilgili şiirlerdir. Hayyam  da rubailerinde haksızlığı, tutuculuğu, ikiyüzlülüğü , taassubu , bağnazlığı eleştirmiştir.. ancak şiirlerinde hayatın güzelliğinden özellikle şarabın faydalarından bahseder..hayattan mümkün olduğunca zevk alınmasından yana şiirler yazmıştır.. Hayyam’ın asıl önemi ise,  11. Yüzyıl islam dünyasında  Matematik ve Astronomi alanında dünyanın güneş etrafındaki döngüsünü hesaplamasıyla ortaya çıkar..  yaptığı hesaplamalar ile güneş takvimini ortaya çıkarır.. Bu takvime göre bir yılın hesaplanması, Gregoryan takviminden daha hassas ve doğru olarak yapılmıştır..Hayyam’ın bu takvimine Celali takvimi denir.. bu ad, takvimin yapılmasını isteyen Selçuklu sultanı Sultan Melikşah’ın isimlerinden biri olan Celaleddin isminden alınmış.. Güneş takvimi 20. Yüzyılın başına kadar İran’da kullanılıyormuş..

 Hayyam’ın anıt mezarı büyük bir alan içinde 10 tane ayağı olan ters dönmüş bir şarap kadehine benzemektedir. Anıt mezarın mimarı ise Mimar Huşeng Seyhun tarafından yapılmış.  

 

Nişabur’da Ömer Hayyam’ın anıt mezarından ayrılıp Firuze dünyasının içine giriyoruz..Nişabur’da  dünyanın en kaliteli mavi Firuze taşının çıkarıldığını öğreniyoruz.. ticari değerini de bugüne kadar  korumaktaymış.. buradan çıkarılan Firuze taşları ile bir zamanlar İran saraylarının kubbe kaplamaları da yapılıyormuş ayrıca camilerin minarelerinde de sıklıkla kullanılan mavi rengin nereden geldiğini de anlamış olduk..Firuze taşını ilk kez Selçuklular keşfetmiş ve başka yerlere götürülmesinde de öncü olmuşlar…Firuzenin koyu mavi rengi yeryüzündeki cenneti simgeliyormuş..savaşlarda da savaşanların yanlarında Firuze taşı taşırlarsa  savaşı kazanacaklarına inanıyorlarmış.. bu nedenle Firuze taşının bir diğer ismi de zafer taşıymış..ayrıca halk arasında da pekçok şeye iyi geldiğine dair inancın oluştuğu da söyleniyor..çocuğu olmayanlara, şifa isteyenlere de iyi geleceği düşünülüyor..Firuzenin rengi mavi görünmesine karşılık , taşın içinde bulunan demir, alüminyum ve bakır elementlerinin hangisinin oranı daha fazla ise taşın renginin de ona göre değiştiği söyleniyor.. Firuze satan dükkanlarda taş  işlenip mücevher olarak satılıyor..

Nişabur’dan ayrılıp yeniden Meshed’e dönüyoruz.. akşam İmam Rıza’nın türbesini ziyaret edeceğiz..

  Akşam türbeye doğru giderken sokaklar siyah çadorlarını giymiş kadın ve erkek Şii hacı adayları ve hacılarla dolu .. daha çok kadınları kalabalık gruplar halinde görüyoruz.. sokaklarda hacı malzemelerini satan pekçok dükkan geceleyin ışıl ışıl parlıyor..sokak kalabalığının arasında ilerlerken üzerimizde siyah çador olmadığı için gelen geçenin dikkatini çekiyoruz..nihayet türbenin giriş kapısına geldik..kadınlar grubu olarak erkeklerden ayrılıp kontrol alanına giriyoruz..fotoğraf makinası yasak ,sadece yanımızda cep telefonlarımızı alıyoruz.. burada bize temiz naylon içindeki  çadorlarımızı veriyorlar.. siyah çadorlarımızın acemisi olduğumuzdan üzerimizden kayıp gidiyor..çarşaf kadar büyük çadorları  tekrar tekrar örtünüyoruz.. yas dünyasına uygun kapkara bir örtü içindeyiz.

  İçeri girdikten sonra yerler halılarla kaplı ve tertemiz …ayakkabılarımızı naylon torbalara koyup türbeye doğru  kalabalığın ardından ilerlemeye başlıyoruz..içerisi ayna sanatının incelikleri ile kaplanmış durumda aynalardan yansıyan  ışıklar içinde gözlerimizi etraftan alamıyoruz..türbenin içindeki üst kısımların altın kaplama olduğunu öğreniyorum..buradaki kaplamaları,  Nadir Şah   Hindistan seferinde ele geçirdiği altınlarla yaptırmış .. ilerde türbenin önüne doğru gelmeye başlıyoruz..Türbenin üzerindeki örtü kafes şeklinde altın ipliklerle örülmüş… sürekli öpülmesi nedeniyle yıpranıp eskidiğinden değiştiriliyormuş..kadınlar ellerindeki dua kitaplarını okuyor..kimileri ise oturmuş kendinden geçmiş dua ediyorlar.. namaz kılanlar var..üstüste yığılmış kadın kalabalığı ise türbenin etrafını çevirmiş.. ellerini, yüzlerini türbeye sürmeye çalışıyorlar..isteklerinin gerçekleşmesi için dua ediyorlar..kalabalığın içine girmeden geçiyoruz..siyah çadorlu görevli kadınlar ellerinde dua kitaplarını dağıtıyorlar.. dua edip çıkanların  kapının kenarını üç kez öptüklerini görüyoruz..namaz kılanların önünde namazlarının gelip geçenler tarafından  bozulmaması için koydukları yuvarlak küçük kıble taşları duruyor.. dışarı çıkınca   halıların üzerinde bir müddet oturup hızla akıp giden kalabalığı gözlemliyoruz.. yas tutmak ve ağlamak burada çok fazla görülen bir durum.. içinden geçenlerle yas ve gözyaşı birlikte ortaya çıkıyor.. başka bir tanesi de elinde bir kumaş yada suyu türbeye sürmeye çalışıyor..Türbenin altından yapılmış kubbesi gecenin karanlığında gözalıcı bir şekilde parlıyor..üzerinde hat sanatı ustalarından Ali Reza Abbasinin yaptığı Kur’andan sureler işlenmiş..

  Türbeden çıkarak dışarıda çadorlarımızı teslim edip sokaklardaki siyah çadorlu kadın ve erkeklerin arasına karışıyoruz.. burada Türbenin ziyaretinin bitmesi sözkonusu değil, kutsal şehir sokaklarda da devam ediyor.. alışveriş, kalabalık, çeşitli hediyelik malzemeler, kokular hep bu kutsal mekanı hatırlatıyor..

  Meshed’in kutsal havasını soluduktan sonra  ..akşamın çöken karanlığında otelimize dönerken buranın şiiler için olduğu kadar bu kültüre yabancı bizler için de ne kadar önemli olduğunu ve gidilmesi görülmesi gereken kısaca yaşanması gereken bir yer olarak aklımızın bir köşesinde durması gerektiğini söyliyeyim..

  Ertesi gün akşam Tebriz’e geçeceğiz..ancak uçağın kalkış saatine kadar görmeyi istediğimiz bir başka yer de İran’ın en büyük şairlerinden olan ve Şehname adıyla bilinen tarihi destanı yazmış Firdevsi’nin mezarıydı.. Firdevsi’nin mezarı, Meshed’den 24 km uzaklıkta Tus şehrinde bulunuyor..

  Firdevsi 10. Yüzyılda yaşamış bir şair ancak halen İran edebiyatında çok  önemli bir yere sahip bulunuyor..Firdevsi, kendi döneminde İran tarihine meraklı birisi olarak biliniyor.. bu dönemde Arap akınlarının İran coğrafyasında hakim olmasıyla başlayan siyasi ve kültürel baskılara karşı endişe duymaya başlıyor.. bir yandan da İranlı yöneticilerin acizliklerine karşı da isyan duyuyor…işte bu siyasi ortam içinde Firdevsi ünlü Şehname’yi yazıyor..

  Şehname, ‘Şahların kitabı’ demekmiş..yaklaşık 35 yılda eserini bitiriyor.. Firdevsi, Şehname ile İran halkının  İslamiyet öncesindeki eski İran değerleriyle bağının  kopmasını önlemek ister..varolan bağların da alabildiğine güçlenmesinden yanadır.. milli duyguları yeniden canlandırıp, halka eski görkemli günlerini hatırlatmak ve bağımsızlığını kazanmaları için harekete geçirmeyi amaçlar..

Şehname’de bu amaçla , İran’ın milli hikayeleri, mitolojik kahramanları anlatılır.. mitoloji , kahramanlık anlatıları, tarih, efsane, hikaye, gerçekler hepsi içiçe geçmiştir.. Şehnamede anlatılan pekçok kahraman vardır.. ancak bunlar arasında en önemli kahraman Rüstemdir..yada diğer bildiğimiz adıyla Zaloğlu Rüstemdir..  İran’ın milli kahramanıdır..Firdevsi, Rüstem’i çoşkulu ifadelerle anlatır.. Rüstemi babası onu Elburz dağlarına bırakır..çünkü Rüstem farklı bir bebektir..bir albinodur..  Rüstem’i Simurg büyütür.. Simurg bilgin bir kuştur..Rüsteme tehlikede olduğu zaman yardım edebileceğini söyler… Rüstem’in kötülüklerle savaşı başlar ve yedi aşamadan geçen savaşı anlatılır.. Şehname, İran milletinin bir kültür ve medeniyet ansiklopedisi olarak tanımlanmıştır.. 

  Firdevsi, Pehleviler döneminde milliyetçiliğin ön plana gelmesi nedeniyle önem kazanmış.. şiirleri öne çıkarılmış ve Pehleviler Firdevsi’ye görkemli bir Mezar anıt yapmışlar..Mezar anıtı beyaz bir mermerden yapılmış ve İran’ın ilk imparatorluğu olan Ahamenişlerin kurucusu Kiros’un Pasargat’daki mezarına benzer şekilde yapılmış..ayrıca mezarın üzerinde de yine Şehname’den bazı kısımlar bulunuyor..  Mezar anıtının yanında bir de müze bulunuyor..burada Firdevsi’nin gömülü olduğu   mezarı bulunuyor..müzenin duvarlarında   Şehname’nin anlatıldığı alçı kabartmadan  panolar yapılmış..görsel duvar panosunda kahraman olan Rüstem’in nasıl doğduğu , onu büyüten Simurg kuşuyla olan beraberliği, devlerle, cadılarla ve pekçok kötülüklerle mücadelesi burada anlatılıyor…ancak buradan izlediklerimizle kalmayıp  bize bilgi veren resmi görevlinin okuduğu şiirler hikayeyi   daha iyi canlandırdı…Görevli,  Şehname’deki kahraman  Rüstem’in mağaranın içindeki devle savaşının anlatıldığı  şiiri okudu..şiirde, Rüstem uyuyan devi öldürmek için onun uyandırır. Çünkü uyuyanla savaşılmaz.. şiiri okurken, Rüstemin devle savaşında onun devi nasıl öldürdüğünü, Hamasi tarz denilen insanları çoşturmayı hedefleyici bir şekilde okumaya başladı..  Şehname biran için sesli hale geldi…Görevlinin Rüstem’in kahramanlık hikayelerini okurken kullandığı bu Hamasi tarz aslında eskiden kahvehanelerde anlatılan hikayelerin canlandırılmasında kullanılırmış.. halen bu tür şiir okuma geleneğinin devam etmesi de İran’da şiire duyulan ilginin geleneklerin nasıl hala yaşadığını bize gösterdi..

 

 Tus şehrinden İran’ın kültür hazinelerinden bir parça da olsa görmüş olmanın hazzını yaşayarak yeniden Meshed’e dönüyoruz..

    Meshed’den yine İran havayolları ile yolculuk yapıp Tebriz’e gideceğiz..havaalanında ise Tebriz yolcularının  Azerbeycanlılara benzediklerini  görüyorum.. yanımızda oturan birçok kişi yarı Türkçe konuşuyor..biz onları anlamaya başladık. Tabii onlar da bizim konuştuklarımızı anlıyorlar..ve birazdan sohbet başlıyor.. Hoşgeldiniz..nereden geliyorsunuz..Tebriz güzeldir..ve daha pekçok şey yakınlık kurmak için yeterli oluyor.. Uçağın manken gibi hosteslerinde  kahverengi pantolon ve üzerine uzun tunikleri, başlarına başı kapatan bir başörtüsü ile üzerinde hostes şapkası takmışlar.. hosteslerin adeta robota benzer duruşları var.. silikonlanmış dudaklar, gerilmiş yüzler hiçbir ifade vermiyorlar ..boylarının ise oldukça uzun olması da dikkatimi çekti..Uçağımız biraz geç kalkmasına ve  Tebriz’e uzun bir yolculuk olmasına rağmen zamanında , rahat ve güvenli bir yolculuk yaptık..

  Tebriz havaalanında yeni bir otobüsle kalacağımız otele gidiyoruz. İran’daki turist otobüslerinin ne kadar konforlu olacağını düşünmemişim. Adeta uçakla yarışıyorlar..turist transfer otobüsleri , tek kişilik koltukları, geniş rahat ve her türlü yayılmaya müsait.. ayrıca çölden geçiyor olsak bile , yolların da  iyi yapılmış olması nedeniyle konforu arttırdığını söyleyelim..

  Tebriz’e akşamın geç bir saatinde iniyoruz.. burada yaşayanların çoğu Azeri.. dilleri de Azeri Türkçesi oluyormuş..artık havaalanından beri konuşulanları birkaç kelime de olsa yakalayıp anlayabiliyoruz..burada derdimizi anlatacak soruları cevaplayacak olmamız bizi rahatlatıyor..ayrıca Türkiye’den gelen Türklere de ayrı bir sempatileri var..Türklerin de turist olarak sayıları burada daha fazla…

  Tebriz İran’ın tarihinde önemli şehirlerden biri olmuş..burasının tarihte önemli bir üretim ve dokuma merkezi olması, İpekyolu ticaretinin buradan geçmesini sağlamış..buradan tüm dünyaya dokunan kumaşlar kervanlarla gitmiş..tarihten bu yana Tebriz, ticaretin merkezi olmuş.. ayrıca özellikle Türkiye açısından da önem taşıyan bir şehir.. Kafkasya üzerinden Rusya’dan gelen yol ile Trabzon üzerinden Türkiye ve batı Avrupa’dan gelen yolun Tebriz’de birleşmesi sayesinde  buradan 10. Yüzyılda müslüman ülkelere Grek malları getiriliyormuş.. bunların büyük bir kısmı da Trabzon yolundan geliyormuş.. Tebriz ticaretin kavşak noktası olduğundan aynı zamanda farklı kültürlerin , inançların  birarada yaşadığı kozmopolit  bir şehir olmuş.. Nasturiler, Ermeniler, Yakubiler, Gürcüler ,İranlılar Müslümanlar hepsi birarada yaşayabiliyorlarmış..

   Tebriz’in ticari açıdan önem taşıması aynı zamanda askeri açıdan da  stratejik bir konumda bulunmasını sağlıyordu.. tarih boyunca 8. Yüzyıldan bu yana kurulan imparatorlukların başkenti olmuş ve Tebriz için mücadele edilmiş..Tebriz kentinin kurulması,   Abbasiler dönemiyle başlıyor.. Moğollar, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safeviler ve Osmanlılarla devam etmiş..Osmanlılar Yavuz Sultan Selim’in yaptığı Çaldıran savaşından sonra şehri ele geçirmişler ve kısa bir süre ile Tebriz Osmanlıların idaresine geçmiş..ancak daha sonrasında Safeviler yeniden Tebriz’i almışlar Safevi hanedanlığından sonra ise, Kaçar hanedanlarına mensup şehzadelerin de burada büyüdüğü, Tebriz’in bir sancak şehri olarak kullandıkları biliniyor..  Tebriz tarihte pekçok mücadele geçirdiği için, 19. Yüzyılda meşrutiyet hareketinin de önemli kentlerinden biri olmuş..ayrıca Pehlevilere karşı yapılan mücadele de önsaflarda yerini almış..kısacası Tebriz aynı zamanda  muhalefet hareketlerinin ortaya çıktığı bir kent olmuş..

  Tebriz’deki ilk günümüz Cuma günü olduğundan bugün Tebriz’in ünlü kapalıçarşısı ve tüm esnaf kapalı ..ancak şehrin görmemiz gereken müze ve diğer anıtlarının açık olduğu şanslı bir gündeyiz.. sabahın erken saatlerinde görmeyi çok istediğimiz şairler mezarlığı ve şiir müzesine doğru yola çıkıyoruz..

  Tebriz kentinin en önemli özelliği, bir şiir kenti olması..şairlerine ve onların şiirlerine verdikleri önem onlar için yaptıkları müzede cisimleşmiş.. daha önce de İranlıların Hafız’ın mezarında onun şiirlerini nasıl bir saygıyla okuduklarına tanık olurken bu saygıyı ve sevgiyi iyice hissetmiştik. Şimdi de bu şairler müzesinde aynı duyguları hissettik.. Şairler müzesinde 409’dan fazla şairin mezarı ve bir de şairler için yapılmakta olan bir anıt bulunuyor…henüz tamamlanmamış bu anıt içiçe geçmiş kitaplar şeklinde düşünülmüş..müzede pekçok şairin fotoğrafı, şiirleri, heykeli duruyor..bu şairler arasında Tebriz’li olan ve Tebrizliler tarafından çok sevilen Şehriyar da var..Şehriyar İranlılar için önemli şairlerden biri, günümüzün Hafız’ı Sadi gibi bir öneme sahip..20. yüzyılın başlarında yaşamış bu şairin hüzünlü öyküsünü de anlatmadan geçmeyelim..Şehriyar, bir tıp öğrencisiyken bir kıza aşık oluyor. Ancak sevdiği kızın babası kızını Şehriyar’a vermiyor..üst makamlardan bir devlet görevlisiyle de evlendiriyor…bunun ardından üzüntüsünden Şehriyar hem tıp eğitimini bırakıyor hem de sevdiğine kavuşamıyor..hikayesi Tebriz halkını çok etkilemiş olmalı ki onun ölümünde hiçbir dükkan açılmamış ve ölüm günü İran’da milli şiir günü ilan edilmiş..

Şiir müzesinden çıkıp arkeoloji müzesine doğru gidiyoruz.. Burası arkeoloji müzesi olarak oldukça küçük olmakla birlikte içinde önemli eserlerin olduğu bir müze..özellikle Tebriz’in tarihinde Osmanlıların izlerini bulmak bizim tarihimiz açısından da önemliydi.. burada Kaçar hanedanlığı döneminde Sultan Abdulmecid’in ısmarladığı üç ton ağırlığında bir Bismillah taşı bulunuyor.. Sultan, İranlı bir taş ustasına dünyada tek olabilecek  bir şekilde taşa işlenmiş bir Bismillah taşını ısmarlamış..usta , Mısır’da işlediği bu mermer taşı  8 yılda bitirmiş….ancak Sultan taşın üzerinde 12 tane ayet ve şiir görünce, taşın Şiiliği hatırlattığını söyleyerek almaktan vazgeçmiş.. Bu bismillah taşı da Tebriz’de kalmış.. Arkeoloji müzesinde ayrıca Kaçar hanedanlarına ait çeşitli porselen eşyalar, Tebriz’de Neolitik döneme ait tütsü kapları gibi çeşitli bulgular ve eşyaların olduğunu da belirtelim..

  Tebriz’in tarihi geçmişinden günümüze kalan yapıları arasında en önemlisi, 15. Yüzyılda Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah’ın yaptırdığı ve adını üzerindeki çinilerin renginden alan Mescid-i Kebud yada diğer adıyla Gök Mescidi… Karakoyunlu hükümdarı Cihan şah ile karısı Can Begüm hatun tarafından yaptırılmış.. Mescid ilk Türk islam eserlerinden biri olarak tarihe geçmiş..Mescid, içinde medrese, kütüphane, hamam gibi yapıların olduğu büyük bir külliye olarak yapılmış..içinin ve dışının mavi çinilerle süslenmiş olması nedeniyle buraya Gök Mescid denilmiş..ayrıca içinde Cihan Şah ve Begüm Hatun’a ait bir mescid daha bulunuyor.. her ikisinin mezarları da burada duruyor..Bu mescidin içinde mavi çiniler üzerine  altın yaldızla süslemeler yapılmış..bugün bu süslemelerin ancak bir kısmı görülebiliyor.. mescid depremle yıkılmış daha sonra yeniden inşa edilmiş..

   Tebriz’de girdiğimiz kafe yada dolaştığımız sokaklarda Türkçe kelimeler duymak, esnafla birkaç kelime sohbet burada yaşayanlarla yakınlaşmamızı sağladı.. kolayca uyum sağlayabileceğimiz düşüncesi oluştu.. Cuma günü olması nedeniyle tatil gününü yaşayan Tebriz halkı yakınlardaki parklarda eğlenmek dolaşmak dinlenmek istiyordu.. Bu parklardan Şah Goli parkına gidip hem biraz dinlenmek hem de etrafı seyretmek istedik.. Şah Goli parkı, Şehrin dışında kalıyor ..burada daha önceden bir gölet varmış…Safevi hanedanları göleti bir havuza çevirmişler daha sonra gelen Kaçar hanedanlığı ise havuzun içine bir yazlık saray yapmışlar ve saray günümüze gelene kadar iktidarların elinde değişim geçirmiş.. önce yıkılmış yerine islam mimarlığına uygun yeni bir bina yapılmış bugün ise bu bina kafe restoran olarak kullanılıyormuş..parkta gezinirken gençlerin kendi aralarında topla oynadıklarını, genç kızların ailelerin yanında isyankar pozlarını ve başörtüsünü açma girişimlerini izleme fırsatımız oldu.. bize turist olarak laf atanlarla sohbet edip fotoğraf çektirdik.. kızların başörtüsüne karşı geliştirdikleri dayanışma pratiklerinden biz de nasibimizi aldık ve kadınların ellerine de birer şeker ve kağıt verildi..

  Tebriz’deki üçüncü günümüzdeyiz.. bugün Cumartesi ve Ortadoğunun en büyük çarşısı olan kapalıçarşıyı merak ediyoruz.. esnafın kepenk kapatma uygulaması olacak mı acaba diye sormadan edemiyoruz.. Cumartesi günü Tebriz metrosuna binip çarşıda iniyoruz..metro çok kalabalık değil.. bir vagon sadece kadınlara ayrılmış birine de aile olarak binilebiliyor..sadece erkeklere ayrılmış vagon da bulunuyor..biz aile vagonuna hepbirlikte bindik..

   Tebriz Kapalıçarşısı, Tebriz’in İpekyolunun üzerinde olması nedeniyle tarih boyunca çok önemli bir ticaret merkezi olmuş.. çarşının yapımı 9. Yüzyıla kadar iniyor..ancak ilk planlı yapılaşma 13. Yüzyıldan itibaren başlamış..burada pekçok han ve kervansarayların yapılmasıyla ilk yapılar ortaya çıkıyor çünkü Tebriz’i ellerinde tutan hanedanlar, hükümdarlar ticaretin gelişmesi için yol ,han, kervansarayların yapımına önem veriyorlar.. yolların güvenliğini sağlayarak tüccarların dolaşımını kolaylaştırıyorlar..bir yandan da tüccarlara vergi muafiyeti ve teşvik politikaları da uygulamışlar..kapalıçarşı daha sonraları yıkıcı depremlerle tahrip olsa da yeniden ve yeniden yapılmış.. İpekyolu geçtiği sürece de önemini korumuş. Alternatif ticaret yolları bulununcaya kadar Kapalıçarşı şehrin ve bölgenin en önemli ticaret merkezi olmuş.. özellikle Ortadoğu’nun en eski Kapalıçarşılarından biri olan çarşı , 2010 yılında Unesco Dünya Mirası listesine de alınmış..

  Kapalıçarşı, içiçe geçmiş pekçok han ve kervansaraylar, camiler, okul, hamam ve diğer başka yapılardan  meydana geldiğini söyledik bu yapılar tuğladan yapılmış..ve sonradan birbirine bağlanmış..tahminen 7 km lik bir alanı kaplıyormuş..içinde İstanbul’daki Kapalıçarşı gibi pekçok kapısı da bulunuyor.. Çarşının içinde kuyumcuların bulunduğu kısıma Emir Pazarı deniliyormuş, halıcıların kısmına da Muzafferiye pazarı deniliyormuş ve çarşının en yüksek kubbeli pazarı da burasıymış..çarşıda baharatçılardan, giyime, süs eşyalarına , iğneden ipliğe, kafelere, restoranlara kadar türlü çeşit eşya satıldığını gördük..çarşı içinde yürürken kalabalıkta iki tekerlekli çekçek arabaları çeken hamalların yol almak için ‘ya allah’ diye bağırtıları arasında çarşıyı dolaştık..

Çarşının özellikle halıcılar kısmına bir göz atalım..halıcılar kısmında etrafında halı dükkanlarının olduğu büyük bir avlunun ortasında halılar ortada duruyor ve üzerinde de halı onarıcıları işlerini yapıyorlar.. halı satın almak için dükkanlara girip bakmanın ötesinde size yardımcı olabilecek kişiler de ortaya çıkıyor..çarşıyı bilen bu kişiler sizin ne alacağınızı ve ne kadar fiyat vermek istediğinize göre de dükkan dükkan gezdiriyorlar..halıyı aldıktan sonra uzun uzun pazarlık sonrası yapılan el sıkma  ritüeli ise  sağlam kol gerektiriyor..

 

  İran gezisinin sonuna geldik ve ertesi gün THY tarifeli uçağı ile Tebriz’den istanbul’a gideceğiz.. şimdiye kadar İran’dan aklımda kalanlar…en güzel sanat eserleriyle karşılaştığımız tarihin dibini gördüğümüz ,ahlak felsefesinin ,tasavvufun doğduğu topraklar …islamiyetin görmediğimiz bilmediğimiz inançlarını , ritüellerini , törenlerini gördüğümüz ,kutsalını yaşadığımız , sanatla yoğurulmuş islamiyetin ülkesi..gökyüzü ile yeryüzü arasında bağlantılar kurduğumuz , kutsal dünyasının içine girip çok ama çok yakından insanların ağlamalarına, kapılarına yüz sürenlere, öpenlere, dua edenlere tanık olduğumuz , şiirlerini doyasıya okuyup içtiğimiz sanatıyla, renkleriyle ,mozaikleriyle başımızın döndüğü kendimizden geçtiğimiz bir ülke..islamiyeti bir başka tanıdığımız, bir kadın olarak katı kurallarıyla yakından gördüğümüz ..tarihten bu yana gelen kültürüyle cana yakın misafirsever insanları ile tanıştığımız ülke…uçsuz bucaksız çöllerini İpekyolu üzerinden giderek izlediğimiz sarı sapsarı çölleriyle susuz yollarda develerin geçtiğini hayal ettiğimiz bir ülke..ekonomik hayatın canına tak ettiği artık katlanılmaz hayata isyan edenlerin ülkesi..doğu masallarının diyarı , ipekyolunun ülkesi İran…

Kaynaklar:

1001 istanbul tur, Rehber Pembe Özdemir

İran Rehberi, Nazlı Elmi

Zafer bozkaya- İran gezi rehberi

Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül  ve Şiir Ülkesi.

Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.

V.V.barthold- İran tarihi Coğrafyası.

Lonely Planet-İran

Nimet yıldırım- iran Kültürü

DOĞU’NUN KALBİ;İRAN 5

Şiiliğin Kutsal kenti ; Kum’dan Tahran’a doğru…

İsfahan’ı arkamızda bırakarak rotamızı Kum’a doğru çevirdik.. ancak yolumuzun üzerinde Unesco Dünya Mirası Listesinde yeralan Abyenah köyüne uğramadan geçmeyeceğiz..Kum’dan sonra ise Kaşhan ve ardından Tahran bugünün son hedefi  olacak..

 Abeyenah köyü , turistlerin sevdiği ve sıklıkla uğradığı  yerlerden biri ..ancak şu anda İran’ın siyasi durumu nedeniyle ortalarda pek fazla turist gözükmüyor..

  Abeyenah köyü, yüksekliği 2000 metreye çıkan bir dağ köyü …köyün kırmızı killi topraktan yapılma evleri ,simetrik olmayan evlerin üstüste binmesiyle doğal bir görünüm oluşturuyorlar.. dar ara sokakları film seti gibi duruyor..fotoğraf çekmeye doyamıyoruz.. köyde daha çok yaşlılar bulunuyor, gençler çoktan köyü bırakıp gitmişler..köyün insanlarının giysileri ise daha muhteşem kendi özgün giysilerini terketmemişler..köyde erkekler , kadınlar fotoğraf çekmemize izin veriyorlar..  erkeklerin pantolonları şalvara benziyor.. siyah renkte bol bir pantolon şalvarın üstüne ceket ve kasket takıyorlar.. kadınlarda da başlarında geleneksel çiçekli beyaz başörtüleri var..  ve bol bir etek giyiyorlar..

   Abeyenah köyü eski bir köymüş..1500 yıllık bir köy..dilleri ise eski Farsça olan Pehlevi dilini konuşuyorlar.. kadınlar turistlere alışık olduklarından kapılarının önlerinde tezgahlarında kurumeyve, yemiş, eşarp, geleneksel renkli  giysiler gibi şeyler satıyorlar..kadın ve erkek ilişkileri de öyle kaç-göç şeklinde değil.. kadınlar daha fazla satışın içinde görünüyorlar..   Abeyenah köyünde bir de Zerdüştlerin ateş tapınağı varmış..ancak bugüne bir şey kalmamış..

  Köyün güzel safranlı çayını içtikten sonra  Kaşhan’a devam ediyoruz.. yolumuzun üzerindeki ikinci durak, yine Unesco dünya mirası listesindeki İran bahçelerinin bir örneği olarak Fin bahçelerini göreceğiz..  Kaşhan’a birkaç km mesafede Fin denilen yerde bulunuyor..Burası, içeriye girince yemyeşil servi ağaçlarının , Portakal ağaçlarının olduğu, altından kanallarla suların aktığı çölün ortasında adeta bir cennet gibi tasarlanmış geleneksel İran bahçelerinin bir başka örneği oluyor.. Burasını Safevi hükümdarı Şah Abbas yaptırmış.. daha sonra Kaçarlar döneminde  yenilenmiş..

   Fin Bahçeleri, dört dairesel kuleli duvarlarla çevrili 23.000 metrekarelik bir alanı kaplıyor..bu tür bahçelerin yapımı İran’ın en eski uygarlığı olan Ahamenidlere kadar iniyormuş.. Pers İmparatoru büyük Kiros bu bahçeleri Zerdüştlük inancına göre yapmış..En belirgin özellikleri dört bahçe ilkesiymiş.. yani, kare bahçe, su yolları ile dörde ayrılmış..Dört Zerdüşt unsurun  Gökyüzü, toprak, su yolları ve bahçenin birbirleriyle uyumunu temsil ediyor..ancak daha sonra islamiyetin gelmesiyle birlikte Fin bahçeleri geleneksel islam mimarisinin içinde yeralmaya başlamış…bu geleneksel islami bahçe tasarımı, bir cennet bahçesi şeklinde yapılıyor.. İspanya’da Endülüs bahçelerinde, Hindistan’da Tac Mahal gibi pekçok yerde yapılmış.. buradaki Fin bahçeleri de (Bagh-e Fin) tarihte en eski vaha bahçesi olarak biliniyor.

  Fin Bahçeleri çölün dönüştürülerek bir vaha bir cennet haline getirilmesiyle oluşmuş..bu aynı zamanda dönemin iktidarlarının kendi ihtişamlarını , zenginliklerini, bolluklarını , güzelliklerini yada entrikalarını göstermek için de yapılıyor..    Fin bahçesi tasarlanırken , Süleyman Pınarı denilen bahçenin yanındaki bir yamaçta bulunan yeraltı suyundan yararlanılmış..buradan gelen suyun basıncı kanat sistemiyle ayarlanıyor..  suyun doğal kaynağından etraftaki küçük çeşmelere getirilmesi , havuzların fıskiyelerinin çalışması yada havuzların dolması, kanallardaki su akışının ayarlanması gibi bahçedeki bütün su sistemi mekanik pompalar olmaksızın çalışıyor..Bahçede yedi tane çeşitli boylarda havuz var..havuzların en büyüğü olan Havuz-u Çuş’un altında 160 tane delik varmış..bu deliklerin 80 tanesinden havuza su geliyormuş..diğer 80 tanesinden de su boşalıyormuş.. Bahçenin girişinde ise, iki katlı Safevi köşkü bulunuyor.. eğlence köşkü olarak bilinen kısımda ise köşkün resimlerle süslü kubbesi görmeye değer…ayrıca köşkün zemin katında da bir havuz var buraya dilek dileyenler para atıyorlar..   Bahçede iki tane de hamam bulunuyor..ilk yapılan hamam küçük ve Safeviler döneminde yapılmış daha büyük olan hamam ise Kaçarlar döneminde yapılmış..eski hamam ise burada çalışanlara tahsis edilmiş..yeni olan hamam da şah ve ailesi tarafından kullanılmış..Buradaki hamamın hikayesinde bir de suikast gizli.. 19. Yüzyılda İran’ın eski devlet adamlarından olan ve eğitim ve idari alandaki reformlarıyla gündemde olan Amir Kabir  Fin Bahçesine sürgüne gönderilmiş..tecritde tutulmuş..ve Fin hamamının bahçesinde Nasıreddin Şah’ın emriyle bir suikastla öldürülmüş..

   Kaşhan’da gördüğümüz diğer islami yapılardan biri de,  Aga Bozerg medresesi oldu.. burası  19. Yüzyılda yapılmış bir camii medrese…Medresesi hala kullanılıyormuş.. Kaşan’daki en iyi islami külliye olarak biliniyor..  simetrik bir mimariye sahip ..İçeriye girince ortada altta kalan içinde abdest alma havuzlu bir avluyu görüyoruz.. tuğla minareleri ile Badgir denilen rüzgar bacalarının da olduğu bir  medrese olarak kayıt ediyoruz..

    Kaşhan’dan ayrılıp yolumuzu Kum kentine doğru çeviriyoruz. Kum kenti, kutsal şehirlerin içinde önemli bir yere sahip.. Meşhed’den sonra ikinci büyük kutsal şehir olarak kabul ediliyor.. Şiraz’da gördüğümüz kutsal türbenin bir benzerinin de burada olması ve şiilerin tarihinde aldıkları derin yaraların unutulmaması adına bu türbeler yapılıyor..

    Kum şehrinden önce kutsal yer olarak Kerbela’da öldürülen Hüseyinin türbesi Şiiliğin önemli kutsal yeri olarak kabul ediliyordu..hala  her yıl bu olayın yıldönümünde Aşure’de derin bir yas içine girilir..kitlesel dini gösteriler ve dini bir keder tutulur.. Safevi hükümdarı Şah Abbas, o zamanlar Osmanlıların hakimiyeti altında bulunan Necef ve Kerbela şehirlerine karşı Kum’u Şiiliğin merkezi olarak önplana çıkarmış..daha sonra gelen şahlar da aynı politikayı devam ettirmişler..Kum’da Havza-i İlmiyye denilen pekçok medrese kurulmuş..çok sayıda öğrenci ve ulema yetişmiş..bu nedenle de Kum-e Mukaddes olarak bilinmeye başlanmış..İran islam devriminin lideri olan İmam Humeyni de ve diğer yöneticiler de Kum’daki medreselerde yetişmişler..İran islam devriminin gerçekleşmesinde Kum’daki ulema ve medreselerin önemi büyükmüş..Kum kenti halen bu önemini koruyor..

  Kum kentindeki türbenin hikayesine geçmeden önce Şiilik meselesi üzerinde biraz duralım.. Çünkü buradaki kutsallığı, yası, ağlamaları  daha iyi anlamak için biraz daha Şii meselesine yakından bakmak gerekiyor..       Geçmişte Şiilerle Sünniler arasında başlayan ayrılıklar ve bu ayrılıkların meydana getirdiği iktidar kavgaları, derin acılar, günümüze dek gelen yasların tutulmasına neden olmuş… Şiilerin bir mezhep olarak Sünnilerden ayrılması , islamiyetin yayılması döneminde ortaya çıkıyor.. iktidarı kimin elinde tutacağı konusunda başlayan fikir ayrılıkları, mezhep ayrılıklarına buradan da   büyük katliamlara yol açıyor.. Şii mezhebinden olanlar iktidarın Hz. Muhammedin akrabası olan Ali ve onun oğlu olan Hüseyin’in soyundan gelenlere ait  olması gerektiğini söylüyorlar..  Dönemin sünni hanedanları olan Emeviler ve sonra Abbasiler ise,  iktidarın belli ailelerden gelenlere verilmesini savunuyorlar.. islamiyetin yayılması sürecinde başlayan görüş ayrılıkları mezhep ayrılıklarını oluşturmuş gözüküyor.. Bundan sonrasında. Hüseyin’in Kerbela’da öldürülmesi olayı ile başlayan acılar unutulmayacak bir şekilde yerleşmeye başlıyor.. Şiiler , Emevi ve Abbasi halifelerine karşı iktidarın meşru sahiplerinin Şii imamlar olduğunu savunuyorlar.. ve kendilerini haksızlığa uğramış olarak görmeye başlıyorlar.. Şiiler, İmam geleneğine bağlı olarak inançlarını geliştiriyorlar. sünnilikten daha farklı olarak Şii imamların söylemlerine ve eylemlerini  dikkate alıyorlar.. çeşitliliğe daha açık, esnek ve özgür iradeyi daha fazla benimsiyorlar..ancak  şiilik mezhebinin kendi içinde de çatışmalar eksik olmuyor..  farklı görüş ayrılıkları ile ayrı gruplar ortaya çıkıyor..  Şiiler ve sünniler arasında devam eden çatışmalar 9. Yüzyılda yedinci imamın öldürülmesiyle yeni ve daha derin bir ayrılığı da ortaya çıkartıyor… öldürülen bu imamdan sonra  Şiiler , vakti gelince yerine geçecek olan ve Alinin soyundan olacak olan  12.  imamın geleceğine inanıyorlar..

 Kutsal Kum şehrindeki türbe ise,  Abbasi halifesi tarafından Bağdat’da zindana atılarak öldürülen yedinci İmam Musa Kazımın kızı  Fatıme-i Masumenin  oluyor..Fatime-ı Masume aynı zamanda sekizinci  İmam olan Rıza’nın  kardeşi oluyormuş..Abbasi halifesi Memun tarafından  Fatime-i Masume zehirlenerek acılar içinde öldürülmüş..  daha sonra Memun’un imam Rıza’nın da ölmesi için de gereken hazırlıkları yapmış ve zamanı gelince onu da acımadan öldürmüş.. hikaye anlatısının ardındaki çatışmaların derin olduğunu görmemek mümkün değil..

 Kum şehrine akşam hava kararırken vardık.. şehrin içine güvenlik nedeniyle turist otobüslerini sokmuyorlar..otobüsümüzü otoparkta bırakıp orada bekleyen ve akşam vakti içinde kimsenin olmadığı belediye otobüsüne binip kutsal mekana gidiyoruz..profesyonel fotoğraf makinasının yasak olması nedeniyle sadece cep telefonlarımızı yanımıza aldık….  otobüse kadınların arkadan  ve erkeklerden ayrı  binmesi kuralına uymadık tabii.. Otobüs bizi büyük bir meydanda bıraktı..ve kadınlar ile erkekler ayrılıp kadınlar özel arama ve çador giymek üzere güvenliğe girdik.. kadınların hareketini kısıtlayan ve hiç alışık olmadığımız bu çadorlarla rahat hareket etmek imkansız..

  Türbeye girerken masanın önünde görevli beyaz sarıklı bir molla duruyor.. biz kadınlar olarak içeri giriyoruz.. erkeklere ise rehberleri sorulmuş ancak türküz ve müslümanız deyince  geçin demişler.. burası daha sakince ve dini inancın daha içten yaşandığı bir türbe.. içeride Fatıma-ı Masume’nin türbesine doğru yürüyoruz türbenin üzerinde parlak  altın işlemeler olduğu görülüyor.. siyah çadorlu kadınlarla etrafı çevrilmiş durumda..bu kalabalığın içine girmeye cesaretim yok.. kimisi okuyor.. kimisi el sürüyor.. kimisi ağlıyor..kimisi türbeyi öpmeye çalışıyor.. dev  bir alanda halıların üzerinde ellerinde dua kitapları ile sessizce okuyorlar, ağlıyorlar..çocukları da yanlarında.. etraflarıyla ilgili değiller… türbenin içindeki altın işlemeler ihtişamlı.. yine Şiraz’da olduğu gibi tavanlar, duvarlar heryer ayna işlemelerle  kaplanmış.. türbe şıkır şıkır parlıyor.. Fotoğraf çekmemize izin verilmiyor. Görevli kadınlar uyarıyor..bu uhrevi dünyayla uyumlu olmamız isteniyor.. Türbenin dışının da yine diğer yerlerde olduğu gibi altından bir kubbesi akşamın karanlığında sarı ışıklar altında parıldıyor.. gelen giden dua edenlerin hiç eksilmediği bu türbeden kadın olarak daha fazla etkilendiğimi söyleyebilirim..

  Kutsal Kum şehrini geride bırakıp Tahran’ın şehir ışıklarını uzaktan görmeye başladık.. Tahran’da trafiğin yoğun olması nedeniyle oldukça geç bir saatte Tahran’a girdik..İran’da benzinin çok ucuz olması herkesin araba sahibi olmasını sağlıyor.. bu da trafik sorununu beraberinde getiriyor..saatlerce trafikte kalabilirsiniz..   

Tahran, önceleri Selçukluların başkenti olan Rey şehrinin yanında çöl kenti görünümünde küçük bir yerleşimken , Rey şehrinin Moğollar tarafından yıkılması ile yavaş yavaş gelişmeye başlamış..Tahran’ın bir kent olarak ortaya çıkması 18. Yüzyılda kurulan Kaçar hanedanlığı döneminde olmuş.. Daha önce İsfahan, Şiraz gibi kentlerin gelişmesinde hanedanların kurulması ne kadar önemli olmuşsa Tahran’ın da gelişmesinde Kaçar hanedanlığı önemli rol üstleniyor…Kaçar hanedanlığını  Ağa Muhammed han kurar. Zalimliği ile bilinen ve düşmanını işkenceler içinde öldürmektan zevk alan Ağa Muhammed han   ,hanedanlığın kurulması sırasında rakiplerine karşı öyle acımasız ve intikam içindeymiş ki  egemenliği altına aldığı insanlara işkence yapmaktan çekinmemiş.. kadınları ve çocukları askerlere köle yaparken, erkeklerin de gözlerinin oyulmasını emretmiş ve sepete atılan gözleri dahi görmek istemiş.. Ağa Muhammed’den sonra 19. Yüzyılda iktidarı gelen Nasureddin Han, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşma serüvenine benzer şekilde, İran’ın da Avrupalı devletler tarafından sömürgeleştirilmesinde  önemli rolü olmuş.

  Tahran’ın görkemli bir kent olmasında Nasureddin Şah’ın etkisi büyük olduğu belirtiliyor.. Tahran, önceki haliyle dörtgen şekildeymiş ve bu dörtgen şeklin her iki yanının ortasında birer kapı bulunuyormuş..şehrin kuzeyinde bir kale ve şahın ikamet ettiği bir de saray bulunuyormuş..Nasureddin şah, 19. Yüzyılın ortalarından itibaren şehri, Napolyon’un Paris’te yaptığı yeniliklerden etkilenmiş ve Tahran’ı yeniden inşa etmeye başlamış. Tahran sekizgen biçimli olarak genişletilmiş..ve 12 kapı yapılmış..şehrin savunma sistemi de Fransa- Prusya savaşı öncesi Paris modeline göre yapılmış..şehre yeni caddeler, meydanlar ,modern binalar da yapılmış .. Nasureddin şah, şehri inşa ederken Doğu  mistisizminin çekiciliğini zedelemeden bunu yaptığı belirtiliyor..   

   Akşamın karanlığında biraz da trafiğin rahatlamasıyla Tahran’a giriyoruz.. İran’da başlayan yönetim karşıtı protestoların Tahran’da da devam ettiğini öğreniyoruz..Aldığımız haberlere göre Tahran’da esnaf üç günlük kepenk kapatma kararı almış..böylece  İran’da başlayan  protestoları da  yavaş yavaş hissetmeye başladık..Tahran’da gezmek için çok fazla zamanımız yok. Ertesi akşam Meshed’e gideceğiz.. Tahran’daki tek günümüzde göreceğimiz yerlerin başında Mücevher Müzesi geliyordu.. ancak müzenin korona salgınından bu yana kapalı olduğunu öğrendik..müzeyi göremeyeceğiz..bunun yerine Tahran’a çok yakın bir uzaklıkta bulunan ve Selçukluların ilk başkenti olan Rey şehrindeki  Tuğrul bey’in  mezar anıtını  görmeye gideceğiz..Tuğrul bey, Selçukluların kurucusu ve ilk sultanı olarak tarihe geçmiş..

  Rey şehrine girince küçük bir kasaba gibi görünüyor..bir zamanlar ihtişamlı bir başkent havası ne yazık ki yok..Rey şehri, Selçuklular döneminde başkent yapılmış..imar faaliyetleri ile camiler , medreseler saraylar , kütüphaneler yapmışlar..burada görmeyi istediğimiz Tuğrul Bey’in mezar anıtının ise  1000 yıllık olduğu biliniyor..anıt  silindir biçimli olup tuğladan yapılmış ancak görevli buradaki harcın , yumurta akı, devetüyü, alçı, granit taşları gibi malzemelerin karılarak yapıldığını ve tuğlaların arasına harç olarak konulduğunu belirtiyor….yapı, duvar boşluk, duvar boşluk şeklinde yapılarak sağlam bir şekilde günümüze kadar gelmiş büyük depremlerde bile bir şey olmamış..

  Mezarın içine girdiğimizde silindir şeklinde yukarıya doğru çıkan duvarlar ve en tepede genişçe gökyüzünü gören bir yuvarlak bir deliğin  olduğunu görüyoruz..  buradaki görevli bize burasının özelliklerini anlatıyor..anıtın mükemmel bir ses akustiğine sahip olduğunu gösteriyor.. ses çok güzel yankı yapıyor..bu silindir yapının bir başka ilgi çekici özelliği de, ayın belli zamanlarda yılda iki kez yukarıdaki yuvarlak deliğin üstüne gelerek tam bir görüntü vermesiymiş..yani burasının bir rasathane gibi kullanılabildiğini söylüyor.. Ayın yılda iki kez bu yuvarlağın üzerine gelmesi, İran’da kullanılan Hicri takvime göre oluyormuş..buna göre   ikinci ayın 14. Günü ile 10. Ayın 14. Gününde bu olay gerçekleşiyormuş.. silindir kuleyi yapanlar nasıl yapmışlarsa ayın tam görüntüsü de alınabiliyormuş..burasının bir diğer önemi de güneş saati olarak kullanılabilmesiymiş.. silindirin dışında etrafını çevreleyen  duvarlar 24 adet dilimler  şeklinde yapılmış. Dışarıya çıkıp güneş saatinin nasıl işlediğine baktığımızda, güneşin kaç tane dilimin üzerine geldiğini sayıyoruz.. 10 tane dilimin üzerine güneşin geldiğini sayıyoruz.. birine ise daha az gelmiş.. saate baktığımızda, 10.04 olduğunu gördük.. sistemin doğru çalıştığına tanık olduk.. mevsimlere göre de güneşin duvarda kalma zamanı ya kısalıyor yada uzuyor elbette..

  Anıtın dışındaki dilimlere bir kez daha aşağıdan yukarıya doğru baktığımızda ise, bir aslan görüntüsünü yakalıyoruz. Burnu ağzı ve dişleri olan bir aslan duruyor.. Tuğrul beyin mezarının ise bu anıtın içinde kapının üzerinde dikdörtgen bir alana gömülü olduğunu da öğreniyoruz..

  Tuğrul Bey’in anıt mezarını bize gezdiren görevli ise çok dikkat çekici, bizim Türk olduğumuzu duyunca zaten buradaki anıtın bizi doğrudan ilgilendirdiği düşüncesini edindiğini ve şevkle bize buranın özelliklerini anlatmaya başladığını hissettik.. diğer yandan bu müze görevlilerinin buradaki ölü şahsiyete de duygusal bağlandıkları ve bir ayaklı tarih görevi gördüklerini söyleyebilirim.. şimdiye kadar gördüğümüz pekçok müzede olduğu gibi buradaki görevlinin de görevine bir yabancılaşma hissetmediğini ve hayatının bir parçası gibi bunu hissettiğini gözlemleyebiliyorum. En son kapıdan çıkarken emekli olacağını ve kendisinin de bizim gibi gezmeyi istediğini söylüyor..

  Rey şehrinden ayrılıp Tahran’a dönüyoruz..tam da öğleyin otobüsün içinde çarşı civarından geçerken etrafa dizilmiş insanların giderek kalabalıklaştığını farkettik…. birden ortalık hareketlenip çöp kovaları devrilmeye ve içleri yakılmaya başlanıyor.. sloganlar atılıyor ve uzaktan polislerin sesleri duyulmaya başlandı.. evet protestoların tam ortasındayız. Otobüs çok yavaş ilerliyor.. fotoğraf çekmemeye çalışıyoruz.. yada kendimizi göstermeden çekmeye çalışıyoruz.. otobüs ilerleyip kalabalığın ortasından geçip gidiyoruz..

  Tahran’daki bir günlük gezi programında Arkeoloji müzesini gezme fırsatımız da oluyor ancak bu bir müze gezisi için yeterli değil elbette..çünkü müzede görülecek çok şey var..  Müze binası, Fransız Mimar Godart tarafından tasarlanmış..Bina, Sasani dönemindeki  eyvanları hatırlatıyor.. yığma tuğla işçiliği ile yapılmış..müzede yeralan dikkatimi çeken buluntular arasında Ahamenidlere ait kabartmalar oldu.. daha önceki günlerde gezdiğimiz Persepolis şehrindeki saray kabartmaları içinde, I. Darius’un Persepolis’ten getirilmiş paneli de var.. panelde , I. Darius tahtında oturuyor..arkasında oğlu, I. Artaxerkes duruyor…Darius’un sağ elinde otoritesini gösteren bir asa ve sol elinde ise adaleti sembolize eden yeni açmış bir çiçek bulunuyor.. Krala gelen delegasyon yuvarlak başlı olup  Med ülkesini temsil ediyorlar.. Bir elini ağzına götürüş şeklinden saygı içinde olduğu anlaşılıyor..diğer kişinin elinde  ise getirdiği hediyeler vardır. En arkada bulunan iki Persli askerin ellerinde mızrak ve tütsü kabı bulunmaktadır.. Darius’un kısa boylu olduğu tahta oturmak için ayaklarının altında yükselti yerleştirildiği de dikkati çekiyor.. Müzede ilgimi çeken ilginç bir buluntu da Tuz adam heykeli.. M.S. 3. Yada 4. Yüzyılda yaşamış olan bir madenci öldüğünde tuzlu bir ortamda kalmış ve günümüze kadar fazla bozulmadan gelmiş.. Tuz adam isimli bu kişinin kafası ve bir çizmesi burada bulunuyor..yine önemli buluntular arasında gösterilen Kiros silindirinin taklidi Müzenin girişinde duruyor..aslı ise British Museumdaymış.. Kiros silindirinde Ahamenidlerin kurucusu Kral Kiros’un hükümdarlık ölçütlerini, Ahamenidlerin yönetim sistemini göstermesi açısından kendisinden sonra kimin geleceğini soy sırasını göstermesi açısından önem taşıdığı bilinmektedir.. Müzenin diğer kısımlarında ise, tarihleri 10. 11. Yada 12. Yüzyıllara kadar inen eşi benzeri olmayan Mihraplar, üzerlerinde Kufi yazılar olan islami ahşap eşyalar  gibi pekçok eserin   olduğunu görüyoruz.. müzede uzunca kalıp eserleri dikkatle incelemek tarihin tozlu sayfalarını aralamak olacaktır..

  Müze çıkışı öğle yemeğini yemek için sokak yemekleri iyi bir alternatif olacak.. Tahran’da müzenin hemen yan tarafında bir sokak baştan başa küçük renkli kulübelerden oluşan sokak yemekleriyle dolu.. ancak protestolar ve kepenk  kapatma nedeniyle sadece birkaç tanesi açık..köfte ,lavaş gibi malzemeler ile harikalar ortaya çıkıyor ancak İranlıların özenle bir işi yapma alışkanlıkları var sanırım hızlı yapma alışkanlıklarının olmaması kuyruk oluşmasına neden oluyor doğal olarak..yarım saat bekledikten sonra sonuç güzel oluyor..   Tahran’daki bu kısa bir günlük geziye çok şey sıkıştırdık…ancak en güzelini günün son saatlerine ayırdık..  son müze ziyaretimiz ise Gülistan sarayını  gezmek olacak.. Gülistan sarayının bahçesinde güller olması nedeniyle buraya Gülistan denilmiş. Sarayın dışardan rengarenk çini desenlerle görünümünün güzelliğine hayran kalmamak elde değil.. Kaçar hanedanlığının Tahran’ı başkent yapmasıyla Gülistan sarayının önemi artmış..daha öncesinde içinde  saray olan  bir kale  iken Kaçar hanedanlığının hem yönetim merkezi hem de içinde yaşadıkları mekan olmaya başlamış.. Gülistan sarayı, Kaçar mimarisinin en iyi örneği olarak ortaya çıkmış. Unesco Dünya mirası listesinde yerini çoktan almış bile.. Pehleviler zamanında ise, Gülistan Sarayı,  şehrin ortasında ve kamu binaları arasında sıkışıp kalmış.. bahçesinin  bir kısmı küçültülmüş ancak hala güzelliğini ve ihtişamını koruyor.. sarayın birkaç bölümü var ve her birine de ayrı biletlerle  giriliyor..

  Sarayın terasında Mermer Taht avlusu  bulunuyor.. burada bulunan Mermer taht 1806’da Feth Ali şah tarafından yapılmış.  Mermer bir taht ve tahtın altında mermerden insan heykelleri tahtı omuzlamış olarak duruyorlar..Avlunun etrafındaki duvarlar çini süsleme sanatının en güzel örnekleri olarak yapılmış…yine bu avluda Mermer Taht’dan daha küçük bir başka avlu daha var..buranın ortasında bir havuz duruyor..Nasureddin şahın mezarı ve mezarın üzerinde de mermere Nasureddin şahın heykeli kazınmış..

  Gülistan sarayının içine girildiğinde burası Doğu egzotikliğini insana hissettiriyor.. göz kamaştıran aynalar ile saraya girilmesi etkileyici olmaya başlıyor.. Nasureddin şahın Avrupa’ya gittiği zaman oradaki müzelerden etkilenerek saraya da müze kurulması yönünde başlattığı çabalar Tahran’da Gülistan sarayında  pekçok alanın müze olarak tasarlanmasını sağlamış..bu müzelerde  hanedana ait mücevherleri, resimleri sergilemeye başlamış.. Sergilenenler arasında, Kaçar hanedanlarına gelen hediyeler , kişisel eşyalar,  yabancı ülkelerden gelen hediyeler, Porselen mutfak eşyaları  gibi pekçok hanedana ait eşya bulunuyor..Gülistan sarayındaki bu salonlar Pehleviler zamanında da  kullanılmış.. Şah Rıza Pehlevi’nn tahta çıkış merasimi , Resmi yemeklerin yapılması gibi birçok şekilde vazgeçilmeyen mekanlar olmuşlar..

  Sarayda sergilenenlerin dışında diğer  etkileyici olan tarafı, sanatsal tasarımları oluyor.. ayna sanatı, çini işlemeler, alçı, mermer oyma ve işlemeleri sarayda yapılan en güzel örnekler olarak karşımıza çıkıyor..sarayın en çok etkilendiğim kısmı ise, tam bir 1001 gece masallarını hatırlatan Doğu egzotikliğini yaşatan kısmı olan Güneş sarayı oldu.. buraya Şems-ül İmare de denilirmiş..Nasureddin şah burayı Avrupa’daki yüksek binalardan etkilendiği için yüksek katlı olmasını istemiş ve beş katlı olarak yapmış.. burada birbirine eşit iki kule, kulelerin arasında ise bir saat kulesi duruyor… sarayın bir de balkonu da var. Nasureddin şah, buradan Tahran’ı seyredermiş..Güneş sarayının dış cephesi diğer bölümlerden farklı..dışında renkli çiniler olağan bir şekilde dururken bunların arasında renkli vitraylar, ahşap kafesli pencerelerle süslenmiş.. içine girince, hafif loş bir ortamda tavanın ayna işlemeleri pırıldıyordu. Pencerelerde de   renkli vitraylardan  ışığın renkli ve loş olarak süzüldüğünü görüyorsunuz.. duvarlardaki boyama sanatı görülmeye değer masal havasını veriyor..sarayın bu bölümü bana  İran’ın nasıl bir sanat ve estetik kültürüne sahip olduğunu anlattı…bu bölümün sarayın diğer taraflarından ayrı bir ücretle girildiğini belirtelim..

  Tahran’daki  Azadi meydanını protestolar nedeniyle gezmek mümkün olamadı..sadece giderken fotoğrafını çekebildik.. Özgürlük anıtının farsça adı, Burce Azadi. Ancak asıl adı özgürlük değil, Şahyad anıtıymış..İran islam devriminden sonra Şah’a ait herşey değiştirildiği gibi bu anıtın da adı değiştirilmiş..Anıt ters Y şeklinde bu tasarım ile İran’ın İslamiyet öncesi dönemine ait Ahameniş ve Sasani mimarisinden esintiler taşıyormuş.. İsfahan’dan getirtilen beyaz mermerle yapılmış.. Şahyad anıtı Pers imparatorluğunun kuruluşunun 250.. yılı kutlamaları kapsamında ’71 de açılmış..anıtın yapılış amacı ise, ülkenin yeniden dirilişinin sembolü olması ve modern İran’ın Pehleviler döneminde sağladığı başarıların gelecek kuşaklara hatırlatılmasıymış.. ancak İran islam cumhuriyetinin kurulmasıyla anıtın adı özgürlük anıtı olarak değiştirilmiş..

  Tahran’dan ayrılıyoruz. İran havayolları ile Meshed’e gitmek üzere Tahran havaalanına gidiyoruz..

Kaynaklar:

Rehber; Pembe Özdemir, 1001 istanbul Tur

İran Rehberi; Nazlı Elmi.

Zafer bozkaya- İran gezi rehberi

Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül  ve Şiir Ülkesi.

Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.

V.V.barthold- İran tarihi Coğrafyası.

Lonely Planet-İran

Nimet yıldırım- iran Kültürü

Nurullah Turan-Selçuklu Başkenti;REY

https://apochi.com/attractions/kashan/fin-garden/

DOĞU’NUN KALBİ; İRAN 4

İsfahan; Dünyanın yarısı

   Yezd’den İsfahan’a doğru yolculuğumuzda , Unesco dünya mirası listelerinde yeralan Meybod şehrine ve buradaki İpekyolu üzerindeki kervansarayı görmeye gidiyoruz..

 Meybod ,Yezd’in  50 km kadar kuzeyinde,  1800 yıllık eski bir kentmiş..kervansaray yapılmadan önce Çaparhane dedikleri küçük bir bina yapılmış..buraya gelen atlı postacılar atlarını su içip dinlendiriyorlarmış..bina atlı posta taşıyıcılarının ihtiyacını karşılarken, daha sonraları buraya gelen kervanların dinlenip güvende kalmaları için bir kervansaray  haline getirilmiş.. Kervansarayın içinde suyun temin edildiği aşağıya merdivenle inilen ve halen düzgün bir şekilde işleyen bir yapıyı görüyoruz. Burada aklımıza hemen eski çeşmelerin etrafında çöp yada kırık dökük yapılarla karşılacağımız gelir.. böyle olmadı ve düzgün işleyen bir sistemin olduğunu gördük.. Kervansarayın içi ise çeşitli dokuma atölyelerine tahsis edilmiş küçük dükkanlar şeklinde duruyor..burada el işleri dokumalar, ipek şal, kilim gibi oldukça değerli ve zarif işler satılıyor..  Meybod şehri aynı zamanda seramik eşyaların, tabak çanak atölyelerinin de olduğu tarihi bir yer.. üzerleri zarif işlerle boyanmış tabak , çanak v.s. atölyelerin satış dükkanları var..Buraya girince çıkmak bir hayli zor oluyor..ayrıca yine yol üzerinde bir başka atölye de ise, deve tüyünden yapılan renkli kilimlerin yapıldığını görüyoruz.. Yolun tarihi İpek yolu olduğunu ve halen devam eden dokuma işlerinin günümüzde de sürüp gitmesini olağan karşılıyorum.

  Yolumuzun üzerinde bizi yine tarihin derinlerine iten bir başka yer, Naein şehri oluyor.. burada  İlhanlılar zamanından günümüze kadar gelen mescid karşımızda duruyor..Mescide girdiğimizde,   zamanda yolculuğa başlıyoruz.. Mescidin  tarihi, 950 yılında yapıldığı biliniyor.. o zamandan bu yana 1070 senelik bir tarihle sapasağlam olarak karşımızda duruyor..burası önce küçük bir oda şeklinde kubbesiz tek minareli bir camiymiş minarenin boyu, 28 metre merdivenleri de 74 basamaklıymış….Selçuklular da burayı bir süre kullanmışlar ancak esas olarak mescid şiilerin eline geçmiş..avlunun arkasında kalan sütün ve mihraba yakından baktığımızda, sütünların üzerinde alçı oyma işlerinin olduğunu görüyoruz.. bu işlerin İsfahan’daki İlhanlılara ait Olcaytu türbesinde kullanılanlarla benzer oldukları ancak alçı oyma işlerinin burada 300 sene önce başladığını öğreniyoruz..mihrabın üzerinde ise, İlhanlılara ait olduğu bilinen mitraizm sembollerini, lotus ve nilüfer çiçeklerini, üzüm salkımlarını , svastika motiflerini  görüyoruz.. Mescid daha sonra büyütülmüş avlusunda 4 tane sütun ve her sütunun üzerinde farklı bir desen bulunuyor. ..burasının bir Zerdüşt tapınağı olduğu tahmin ediliyor.. alt kata inince yeraltında çok büyük bir alanda ateşin yandığı yerleri görebiliyoruz.. kadın ve erkeklerin daha o zamanlarda ayrı çıkışları olduğunu öğreniyoruz.. yeraltını aydınlatmak için yukarıya şeffaf , ışık geçiren mermerler konulmuş..aşağıda ışıkları kapatınca aydınlanmanın gayet iyi olduğunu gördük..ayrıca yeraltında çile odaları da bulunuyor..buraya inen kişinin devamlı olmasa da belli zamanlarda odaya girip tefekkür yaptığını öğreniyoruz.

   Bu tarihi Cuma mescidinden ayrılıp tekrar İsfahan’a gitmek üzere yola düşüyoruz..Akşam ışıklarında İsfahan’ın köprülerinin sarı ışıkları  gözüküyor.. parklarıyla, geniş caddeleriyle İran’ın en gösterişli ve tarihi şehirlerinden birini görmenin heyecanı içindeyiz..   İsfahan, Zagros dağlarının eteklerinde kurulmuş 2500 yıllık tarihe sahip  bir şehir..    İsfahan kenti denilince aklımıza muhteşem  camileriyle , Nakş-ı Cihan meydanı ve  köprüleri geliyor.. islami mimarinin en görkemli ve etkileyici örneklerinin bulunduğu bir şehir olarak fazlasıyla ilgiyi çekiyor..bu görkemli  şehri kuran , Safevi devletiydi.. Tarihe inip Safevileri ve İsfahan’ı nasıl inşa ettiklerine bir bakalım..    İsfahan kentinin tarihinde Safevi devletinin özellikle de Şah Abbas’ın önemli rolü vardır.. kentin bugüne kalan tarihi binalarının pekçoğunun 16. Yüzyılda kurulan Safevilere ait olduğu ve Şah Abbas tarafından inşa edildiğini öğreniyoruz.. bununla beraber İsfahan , tarihte ilkönce Sasaniler tarafından kurulmuş bir şehir.. daha sonra Arapların eline geçiyor.. 11. Yüzyılda ise Selçuklular tarafından ele geçirilmiş ve bu dönemde  parlak günler geçirmiş.. Selçuklu sultanı Melikşah ve veziri olan Nizam-ül mülk , şehirde medreseler, mescitler, çarşılar yaparak şehri  geliştirmişler.. İran’ın en güzel mescidlerinden  olan Cuma mescidi bu dönemde yapılmış..yine, ünlü şair, matematikçi ve astronom olan Ömer Hayyam için de bir rasathane yapılmış..Kısacası Melikşah döneminde İsfahan, bir bilim, sanat, kültür ve ticaret merkezi olmuş..Selçuklulardan sonra 13. Yüzyılda İsfahan Moğolların eline geçmiş ve yağmalanmış…. 16. Yüzyıl sonrasında ise Safevilerin hakimiyeti başlıyor ve Şah Abbas’la birlikte İsfahan başkent yapılarak    yeniden inşa edilir.. büyük bir şehre dönüştürülür..meydanlar, çarşılar, medreseler yapılır..ticaretin gelişmesi için Ermeniler başta olmak üzere gayrimüslimler desteklenir…Şah Abbas döneminde İsfahan’ın yeniden yapılmasıyla ortaya çıkan yeni şehir karşısında ‘İsfahan dünyanın yarısıdır’ ifadesi kullanılmaya başlanır..  Şah Abbas’la başlayan İsfahan’ın ticaret hayatının canlanması özellikle devlet tekelinde bulunan ipek dokuma atölyeleri ile doruğa çıkar..kumaşlar ve daha pekçok ürün İran’ın dışına gönderilir..diplomasi ile birlikte üretim ve ticaret hayatı yoğunlaşır..Avrupa’yla temas da büyük ölçüde artmaya başlar..Safevilerin kültür ve zenginliği , tüccarların, misyonerlerin ve gezginlerin sayılarının artmasıyla da  giderek  Avrupa’ya yayılır..

  Tarihin sayfalarını bir tarafa bırakıp , İsfahan’ın akşam görüntüsüne bakalım..

  İsfahan’ın gece en etkileyici görüntüsü Zayenderud nehri üzerinde duran sarı ışıklarla donatılmış köprüleri oldu.. Zayenderud  nehri dağlardan gelip daha ilerde Tuz bataklıklarında kayboluyor…nehir üzerinde 11 tane köprü yapılmış..en eskisi, Sasaniler döneminde yapılan Şehristan köprüsüymüş..diğer köprüler ise Safeviler döneminde yapılmış..köprüler aynı zamanda bir baraj görevini de görüyorlar..böylece Nehrin sularının biriktirilip gereken zamanda kullanılması mümkün olabiliyormuş..yine bazı önemli tören ve şenlikler de  köprülerin üzerinde düzenleniyormuş..diğer zamanlarda  şimdi olduğu gibi halk piknik, eğlence için köprüleri kullanıyorlar.. Yine de nehrin üzerine yapılmış köprüler gece sanki nehir akıyormuş hissini veriyor…Khaju köprüsünün fotoğrafını çekelim derken kendimizi köprünün alt katında şarkı söyleyip eğlenen insanların arasında buluyoruz. burada İnsanların sıcaklığı ve samimiyeti ile bizim onları belgelememiz hiçbir sorun olmuyor.. aileler gençler bir piknik havasında köprünün altında halılarını serip oturmuşlar gece eğlencesi yapıyorlar..  çok hoş bir ortam..gençler hafif isyankar, kızlar ve erkekler flört ediyorlar..ve kızlar başlarını açma , başörtüsünü indirme gayretleri içindeler.. Khaju köprüsü, İsfahan’daki güzel mimari yapılardan biri..bu köprü tarihin bir döneminde şehirde yaşayan Zerdüştlerin yaşadığı Khaju mahallesini karşıya bağlıyormuş..burası iki katlı olup üst katta yayaların yürüdüğü tavanlı koridorlar yapılmış.. bu koridorlarda  küçük odalar ve içinde erotik resimler de varmış..Şah Abbas köprünün ortasında kendisine ait bir bölüm yaptırarak buraya seyir odaları yaptırmış..buradan  nehir ve şehir manzarası seyredilirmiş..Khaju köprüsü aynı zamanda baraj işlevi de görüyor..köprünün altındaki bent kapakları kapatılıp biriktiriliyor sonra sulamada kullanılıyormuş..köprünün aşağıya doğru uzanan kısmında düz bir platform ve bu platformdan aşağıya doğru inen basamaklar yapılmış..sular azaldığında halkın çoğu burada oturup dinleniyormuş..   Zayenderud nehri üzerindeki diğer köprü ise, Si-o Se Pol köprüsü..İsfahan’ın en önemli köprüsü oluyor..köprü 17. Yüzyılda Şah Abbas döneminde yapılmış.. köprünün sağında ve solunda otuzüç tane kemer bulunduğundan 33 kemerli köprü de deniliyor..uzunluğu 298 , genişliği ise, 14 metreymiş..köprünün ortasından kervanların geçmesi için uygun genişlikte bir yol bulunuyor..burası trafiğe kapatılmış yayaların yürüyüş yolu olarak kullanılıyor..yayaların güneşten korunmaları için köprünün iki tarafını  üstü kapalı koridorlar şeklinde yapmışlar..bu koridorlarda nehre bakan cephelerinde yüksek kemerli önü açık, küçük odalara açılıyor..19.yüzyıla kadar bu odalar erotik resimlerle süslüymüş bugün erotik   resimler yok tabii ki..  köprüyü kalabalık modern genç erkek ve kızların  arasından bir baştan bir başa yürüyüp geçiyoruz…

   İsfahan’ın tarihine yolculuğumuz Ermeni Venk kilisesiyle başladı..İsfahan’da Ermeniler Yeni Culfa denilen bir mahallede oturuyorlar.. burada kiliseleri, müzeleri bulunuyor.. Venk Katedrali Yeni Culfa’da 13 Ermeni kilisesinin en büyüğü ve en etkileyici olanı..Burada kiliseye de Venk deniliyor..

 Ermenilerin burada nasıl bulundukları , hikayelerinin nasıl başladığı sorusunun cevabının, Safevi devleti ve Şah Abbas’ın politikalarında olduğunu  söyleyebiliriz..

  Safevi devletinin Osmanlı ile girdiği rekabet ve savaşında Şah Abbas her türlü stratejiyi denemeye kararlıdır. Bu stratejilerden biri de, Osmanlıların ekonomik olarak çökertilmesi için  Anadolu’da yaşayan Ermenileri İran’a göçe zorlamak olmuştur….yerlerinden edilen Ermeniler, İran sınırına yakın İpek yolu tacirlerinin elinde olan Culfa’ya yerleşip zamanla  iyi birer İpek  taciri olurlar..ancak Şah Abbas’ın Osmanlı ile rekabeti ve politikaları durmaz.. Osmanlı devleti ile savaşmanın bir başka yolu olarak  İpekyolu ticaretinin ele geçirilmesi gerektiği bilincindedir. Bu amaçla Culfa’daki  Ermenileri İsfahan’a yerleştirmeyi düşünür ve bu düşüncesini de gerçekleştirir. .. Şah Abbas bir yandan da İsfahan’ı güzelleştirme, yeni bir şehir kurmaya çalışmaktadır…bunun için de Ermeniler , ermeni zenaatkarlar özellikle önem taşırlar..  Ermenilerin  İsfahan’da yerleşmesi önem taşımaya başlar.. Şah Abbas ermenileri İsfahan’a yerleştirirken, hem ipek ticaretini iyi bildikleri için,  hem şehrin imar işlerinde çok iyi usta ve zenaatkar oldukları için ve hem de tarıma elverişli topraklarda hünerli oldukları için  tercih eder…Böylece Ermeniler yerleştikleri Culfa’dan çıkıp, Şah Abbas’ın emriyle İsfahan’a gelirler..geldikleri yere de Yeni Culfa derler..ancak yeni Culfa’ya yerleşenler  sadece İpek tacirleri olur diğerleri şehrin içinde kalırlar… Şah Abbas onlara geniş bir hoşgörü sağlar…dinlerinde özgür olmalarını,  kendi kilise ve manastırlarını kurmalarına izin verir..kısa sürede İpek piyasasına hakim olan ermeni tüccarlar İran’ın ipek ticaretinde rakiplerinin önüne geçerler..yeni Culfa mahallesi o zamandan günümüze gelene dek Ermeni mahallesi olma özelliğini korumuş.. İran’da ermeni  kadınlara başörtüsü zorunluluğu bulunmuyormuş.. Ermeniler kendi alfabelerini kullanabiliyorlar..kendilerine ait okulları da var..İran’da resmi azınlık olarak kabul ediliyorlar..

  Girdiğimiz Venk katedralinin tarihi de buraya yerleşme tarihleri olan  17. Yüzyıla kadar gidiyor..Kilisenin önünde bir çan kulesi duruyor..katedralin içinde ise rengarenk boyanmış resimlerle Hristiyanlık anlatılarını görüyoruz.. bu anlatılar içinde dikkatimizi çeken bir tablo da mahşer günüyle ilgili… burada öldükten sonra insanların mahşer gününde biraraya gelmeleri anlatılmış.. günahları olanların bir delikten aşağıya en alta gittiklerini , altta cehennem de ise, üst üste yığılmış insanlar bir kaos halinde duruyor..ortada ise arafta kalanlar bulunuyor..duvarlardaki renklerin güzelliğinden  başım dönüyor ve adeta sarhoş gibi duvarları izlemeye çalışıyorum..

  Kilisenin yanında Ermenilere ait bir etnografya müzesinde tarihten bu yana Ermenilerin günlük yaşamlarına ilişkin çeşitli nesneler, evlilik düğün törenleri , gibi adetler sergileniyor. Tanınmış sanatçı, iş adamı , siyasetçi gibi ermeni şahsiyetlerinin heykellerine de yer verilmiş..bir de kütüphanesi  bulunuyor..Bir diğer müzede soykırım müzesi, burada Anadolu’da soykırıma uğramış Ermeniler ve bulundukları yerlerin haritası yapılmış.. belgeler, fotoğraflar ve filmler sergileniyor..  

İsfahan şehrine islami kimliği  veren yapıların başında Cuma mescidi geliyor. Mescidin tarih boyunca İsfahan’da kurulan iktidarlarla birlikte geçirdiği değişimler,yıkılıp tekrar yapılması ile  mescidin adeta bir islam mimarlığı müzesi olarak kabul etmek yanlış olmaz..Moğollardan, Selçuklulara , Safevilere kadar gelen 900 yıllık tipik islami mimari özelliklerinin  ,geometrik, kufi  desenlerin bulunduğu büyük bir müzedeyiz..   Cuma mescidi İran’ın hem en eski hem de kapladığı 22.000 metrekarelik alanla en büyük mescidi olduğu biliniyor.. mescidin  diğer bir özelliği ise, tuğla ile yapılmış olması..

  Mescidin dört eyvanlı ana avlusunun ortasında Mekke ve Kabeyi temsil eden bir abdest alma  çeşmesinin durduğunu görüyoruz..burası, hacca gidecek olan hacıların gitmeden önce buraya gelip etrafında döndükleri ve bir nevi hac denemesi yaptıkları bir yermiş..

  Mescidin tarih içinde pekçok değişim geçirdiğini söyledik..  öncelikle mescidin bulunduğu yerde bir Zerdüşt tapınağının olduğunu söyleyelim..Arapların İran’ı istila etmelerinden sonra Zerdüşt tapınağının yerine bir mescid yapılmış..X. yüzyılda ise mescid genişletilmiş..zaman içinde değişen iktidarlarla birlikte yanıp yıkılan ve tekrar yapılan mescid bugüne kadar sağsalim gelebilmiş..Selçuklular burayı 11. Yüzyılda dört eyvanlı camii olarak yapmışlar ve uygulanan ilk islami mimari özelliğe sahip camii oluyor.. mescidin içine doğru girdiğimizde çok büyük bir alan içinde olduğumuzu adeta bir futbol sahası büyüklüğünde bir mescit içinde olduğumuzu görüyoruz..yer yer harap olmuş kısımlar var.. sütunlar bir orman gibi etrafımızda dönüp duruyor ve sütun sokaklarından geçip güney kısmına doğru ilerliyoruz.. içeride bir mescidin içinde olması gereken halı v.s. pek yok. Eski yapı olduğu için belli yerlerde ibadet yapılıyor olmalı..zaten mescidin içi oldukça harap ve ziyarete de pek izin verilmiyormuş ..rehberimiz ricalarla açtırdı..bir de fazla turist kalabalığının olmaması oldukça işe yaradı diyebilirim..

  Mescidin içinde Güney kısmına doğru geldiğimizde, Cuma mescidinin en büyük kısmına gelmiş oluyoruz.. burada tepemizde koni şeklinde dev bir kubbe duruyor..çok büyük olmayan ancak çok yüksek bir kubbe ile kendimizi içerde küçülmüş hissediyoruz.. içerisi Selçuklu mimarisinin sanatıyla yapılmış..işte şimdi burada Selçuklu veziri  Nizam-ül Mülk’ün mescidindeyiz.. sade kubbelerin 30 metre yükseklikleri ile Allah’a daha yakın olmayı isteyen bir mimarinin içindeyiz.. kubbenin diğer bir özelliği de islami mimaride ilk çift katmanlı kubbe olmasıymış..Nizam-ül mülk Cuma mescidinin içinde kendisi için yaptırdığı bu mescidi 1086-87 tarihlerinde yaptırmış..

   Mescidin kuzeyine doğru geçtiğimizde, burada daha gösterişli bir başka mescid daha bulunuyor..Burası Selçuklu veziri Tac-ül Mülk’e ait bir mescit..iki vezir arasında kıyasıya rekabetin olması , çekememezlikler ile başlayan savaş, Tac-ül Mülk’ün vezirliği eline geçirmesi ile sonuçlanıyor.. Tac-ül Mülk de kendine Cuma mescidi içinde bir mescid yaptırıyor ve Nizam-ül Mülk’ün mescidinden daha güzel olması için de özellikle uğraşıyor..ortaya çıkan mescid oldukça gösterişli ve bir sanat eseri oluyor..

   Cuma mescidinin batı tarafında bulunan ve mescidin en değerli tarih ve sanat hazinesi olan İlhanlılar döneminde sultan Olcaytu’nun türbesine giriyoruz.. Türbe, 14. Yüzyılda mescidin içine yapılmış bir mihrap şeklinde duruyor..Türbenin tarihi değeri nedeniyle Unesco Dünya mirası listesinde yeraldığını biliyoruz. Dünyada kalan çok nadir eserlerden biri olan türbenin üzerinde alçı kabartma olarak yapılmış  kurandan alınan alıntılar, tavandaki geometrik desenlerin  olduğu görülüyor..

  Mescidler ilk yapıldıklarında birbirlerinden ayrı duruyorlarmış ancak safeviler zamanında yeni yapılarla birleştirilmiş ve ortaya çok büyük bir avlusu olan bir mescid çıkmış..

    İsfahan’ın dünyanın yarısı olduğu tanımlaması, bir zamanlar şehrin kalbinin attığı Nakş-ı Cihan meydanı nedeniyle yapılmış..Meydan  tarihi özelliği ile bugün Unesco Dünya mirası listesinde bulunuyor..    Şah Abbas  İsfahan’ı yeniden inşa etme projesi kapsamında eskiden Cuma mescidinin yanında olan şehir meydanını buraya kaydırarak kendi gücünü, iktidarını bu meydanda  göstermek istemiş.. 16. Yüzyılda Nakş-ı Cihan   yapıldığı zaman el sanatları ve mücevhercilerin bulunduğu bir meydan olması nedeniyle bu ad verilmiş…meydanın bu ismi daha sonra Pehleviler zamanında şah meydanı , islam devrimi ile günümüzde İmam meydanı olarak değiştirilse de, daha çok Nakş-ı Cihan adı  kullanılıyormuş.. diğer bir yorumda ise, Nakş resim anlamına geldiğinden meydanın ismi dünyanın resmini temsil eden meydan demekmiş..

   Meydan çok büyük yapılmış, bugün Pekin’deki Tiananmen meydanından sonra dünyanın ikinci büyük meydanı oluyor.. dört tarafı  kemerli dükkanlarla çevrilmiş, dükkanlar, meydanın dışına taşmadan ve meydanda görüntü kirliliği oluşturmadan  zarif bir şekilde geleneksel sanatların satışının yapıldığı yerler…içeriden ise dar bir koridor etrafına dizilmiş karşılıklı dükkanlar şeklinde diziliyorlar..  Kapalıçarşının daha geleneksel kısmında atölyelerin de bulunduğunu ve diğer kısımlara göre daha ucuz satışın yapıldığı anlaşılıyor.. kapalı çarşı bir doğu çarşısının tipik özelliklerini gösteriyor.  Renkli ipekli dokumalar, halılar, bakırlar, seramikler, mozaikler, minyatürler  ve daha birçok şey..sıkı pazarlıkların yapıldığına da tanık oluyoruz..

  Meydana baktığımızda, büyük dikdörtgenin üzerinde bir tarafında üzerinde İran bayraklarının dalgalandığı  büyük bir havuz bulunuyor. ortada ise faytonlar müşteri bekliyor.. akşam üzerinin gençleri turistlerle İngilizce konuşmaya çalışıyorlar..fotoğrafçılar da son müşterilerini bulma savaşındalar.. bu manzaralar ile etrafını dolaştığımız meydan tarihten bu yana etkisini kaybetmemiş..

  Nakş-ı cihan meydanına daha yakından tarihe dönerek bakalım şimdi.. Safeviler dönemine gittiğimizde,  Şah Abbas Nakş-ı Cihan meydanını inşa ederken aynı zamanda kendi iktidarını da en ihtişamlı bir şekilde gösterecek şekilde saray, mescit ve dükkanlarla birlikte düşünmüş..

   Nakş-ı cihan meydanı, etrafı iki katlı kemerli binalarla çevrilmişti..dükkanlar ise o zamanlarda zemin katta bulunuyordu..Meydanın kapalıçarşısına giriş, uzak kuzey tarafından ihtişamlı bir kapı olan Kayseriyye kapısından yapılıyordu..

  Şah Abbas, meydanın dört bir tarafına da kendi ihtişamını gösteren anıtsal yapılar  inşa etmiş.. Meydanın güney kenarına dev kubbeli bir şah mescidini inşa etmiş..Mescidi meydanda simetri oluşturması için Kayseriyye kapısının karşısına yaptırmış..Mescidin özelliklerinden biri, doğal bir ses sistemine sahip olması..kubbenin hemen altına gelen bir yerde yapılan konuşmalar mescidin her tarafına yayılabiliyormuş..bu yer siyah bir mermerle işaretlenmiş..buradan çıkan  normal bir ses 49 defa yankılarmış insan kulağı ise bu yankıların sadece 12 tanesini duyabilirmiş. Mescidin içindeki mihrabın hemen yanında 14 basamaklı mermer bir minber bulunuyor..minberin basamak sayısı Hz. Muhammed, Hz Fatma ve 12 İmamı temsil ediyormuş..Mescidin içindeki çini desenlerin yapılmasında hızlı bir teknik kullanılmaya başlanmış.. çinilerin boyanmasında yedi renk olan, koyu İran mavisi, açık Türk mavisi, beyaz, sarı, yeşil ve altın sarısı rengi (heft rengi) işlenerek fırına verildikten sonra yerlerine yerleştiriliyor ve sonra gerekli renkler kazınarak istenen desen elde ediliyormuş.. bu teknik daha sonra İran mimarisinde yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmış..bu mescid de diğerleri gibi Unesco dünya mirası listesindedir..  

Şah Abbas, Nakş-ı Cihan Meydanının doğu kenarına ise, şeyh Lütfullah mescidini yaptırmış..Şeyh Lütfullah, Şah Abbas’ın kayınpederi yani eşinin babası oluyor. Lübnan’dan getirilmiş bir din adamı olan Şeyh, imam mescidindeki medreselerin başına geçiyor..ve onun adına bu mescidi inşa ettiriliyor. Mescidin özelliği, minaresinin ve avlusunun olmaması..Şah Abbas bu mescidi yaparken aynı zamanda saraydaki kadınların da namaz kılmaları için yaptırmış.. kadınların mescide gelip giderken meydandaki ahali tarafından görülmemeleri için Ali Kapu sarayından gizli bir tünel açtırmış..ancak bu tünel artık kullanılmıyor..Mescidin içi adeta bir kadın zarafetine uygun bir şekilde ince işleme çini süslemeler ve yüksek kubbe ile mimari detayların birleştiği bir mücevher kutusuna benzetilmiş.. mescidin inşaatının  17 yıl, süslemeleri ise 20 yıl sürmüş olması mescide ne kadar özenildiğini gösterir..

   Şeyh Lütfullah mescidinin   karşısında ise, güneybatıda bulunan imparatorluk sarayının eyvanı olan Ali Kapusu sarayı bulunuyor.. Ali Kapu, yüksek kapı yada yüce kapı anlamına geliyor..Osmanlılar da İranlılara özenerek 18. Ve 19. Yüzyıllarda Dersaadet’de devlet işlerinin görüldüğü yere Ali Kapu’yla aynı anlama gelen Babıali demişler..Ali Kapu’da 12 tane ahşap sütun ve ortada mermer bir havuz duruyor…Şah Abbas iktidar döneminde herkesten şüphe duyan biri olarak gizli dinleme sistemi geliştirmiş..bu kapıda özel bir  yankı sistemini kurarak gizlice Nevruz bayramında buraya gelen elçilerin kendi hakkında konuşmalarını dinleyebiliyordu.. Ali Kapu’nun saraya dönüşmesi uzun yıllar almış. Şah Abbas zamanında saray dördüncü kata kadar yapılmış ancak daha sonra da katlar arttırılmış.. en üst kat Nakş-ı cihan meydanına bakıyor.. Şah Abbas önemli misafirlerini bu balkonda ağırlayıp polo maçlarını da seyredermiş.

  Nakş-ı Cihan meydanındaki saray yerleşkesini tamamlayan  saraya ait binalar arasında Safevilerden günümüze kadar gelen Kırk Sütunlu Saray da önemli yapılardan biri.. Sarayın Kırk sütunlu olarak adı geçmesine karşılık verandada yirmi sütun  bulunuyor ..Kırk olmasının nedeni,  günün belli saatlerinde ve güneşin durumuna göre yirmi sütunun havuza yansımasıyla  kırk sütunlu olarak  görülmesiymiş ..binanın duvarları cam ve seramikle kaplanmış.. sarayın girişindeki  veranda, kakma sanatının  usta işleriyle dolu.. Ayna işlemeleri de yine her sarayda olduğu gibi olmazsa olmaz süslemelerden.. saray birkaç büyük salondan oluşuyor.. saltanat salonuna girildiğinde tavanın altın işlemelerle süslendiğini görüyoruz..altı büyük duvar resmi şahların hayatlarındaki bazı tarihi olayları konu ediniyor…Bir duvar resminde Yavuz Sultan Selimle yapılan Çaldıran savaşı resmedilmiş…saray şimdi müze olarak kullanılıyor ve Unesco Dünya Mirası Listesinde bulunuyor..

    Nakş-ı Cihan meydanı, İsfahan’ın yeniden inşasıyla birlikte Şah Abbas’ın istediği görüntüye de kavuşmuş.. pekçok ülkeden insanlar buraya ticaret için gelmeye başlamış.. Çinden, ortaasyadan, uzak doğudan gelenler, Arap, Hintliler gibi pekçok millet  meydana yüklerini indiriyor, kurdukları çadırlarda ürünlerini satıyorlarmış..akşamları ise burası bir eğlence merkezine dönüyormuş..şenliklerin, kutlamaların yapıldığı bir alanmış..Nevruz kutlamaları  gibi önemli törenler yapılıyormuş..meydanda Şah Abbas’ın çok sevdiği Polo oyunu da oynanırmış.. ayrıca  meydanda askeri gösteriler de yapılırmış.. Nakş-ı Cihan meydanı, herkeste hayranlık uyandıran bir meydan olmuş..

  İsfahan şehrinin Nakş-ı Cihan meydanını gördükten sonra İsfahan Dünyanın Yarısıdır sözünü daha iyi anlıyorum..

Kaynaklar:

Rehber; Pembe Özdemir, 1001 istanbul Tur

Yerel Rehber.Nazlı Elmi

Zafer bozkaya- İran gezi rehberi

Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül  ve Şiir Ülkesi.

Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.

V.V.barthold- İran tarihi Coğrafyası.

Lonely Planet-İran

Nimet yıldırım- iran Kültürü

DOĞU’NUN KALBİ; İRAN 3

İran’da bir çöl kenti;Yezd

Şiraz’ı ve Persepolis’i geride bırakıp çölün ortasına doğru ilerliyoruz. Tarihi İpek yolunun önemli duraklarından biri olan Yezd şehri   , bugün Unesco dünya mirası listeleri arasında yeralan dünyanın en eski kentlerinden biri  olarak kabul ediliyor..  Yezd, çok zengin bir tarihe sahip, bu nedenle de pek çok açıdan önem taşıyor. İpek yolunun geçtiği bir kent olmasının yanısıra bu tarihi şehrin önemli bir özelliği de, Zerdüştlerin yaşadığı bir kent olması..burası ayrıca bir çöl kenti olarak dikkat çekici mimari özelliklere sahip.. kentte doğal klima olarak yapılmış Badgirler (rüzgar kuleleri) , labirent sokaklar, su sistemleri başlıca  merak ettiklerim arasında duruyor..

    Yezd şehrinin tarihine bir göz attığımızda,    önce Medler tarafından kurulduğunu sonrasında ise  ,  Sasanilerin burada yerleştiklerini öğreniyoruz.  Yezd kentine adını veren de, ..Sasani   hükümdarı Yezdgir olmuş..Yezd , çölün ortasında bir kent olması nedeniyle çok fazla yıkıma uğramamış ve kültürel açıdan kendini korumuş bir kent olarak kalmış..ayrıca pekçok kültüre, entelektüel insana da sığınması için kucak açmış..

  Yezd, tarihte Zerdüştlerin yaşadığı kent olarak biliniyor..   Kaynaklara göre, Arapların işgali sonrasında İranlılar Müslümanlığı kabul ederken , etmeyen Zerdüştler ise  Yezd’e gelmişler..Burada Araplara vergi ödeyip yaşamaya devam etmişler.. ancak zamanla müslümanlığı kabul edenlerin artmasıyla sayıları  giderek azalmış..

  Zerdüştlük , ilk tek tanrılı din olarak ortaya çıkmış, bu dinin tanrısı ise, Ahura Mazdadır. Kaynaklara göre, ilk ortaya çıkışının  İran ve Hint -Aryan din geleneklerinden içinden ,  Rig Veda ve diğer Yedik eserlerle ilişkili olduğu da belirtiliyor…Mazda ismi ,  Ahura Mazda’nın yaşadığı dönemde herkes tarafından bütün evrenin yaratıcısı ve düzen  koruyucusu olarak bilinmektedir. Bu aynı zamanda Hint Aryalarının ‘Varuna’ adıyla taptıkları tanrıdır. Ancak bu tanrı daha sonra İranlı kabileler tarafından Ahura Mazda olarak kabul edilir.. Zerdüştler, tanrıya inananların ziraatle ve hayvancılıkla uğraşarak geçimlerini sağlamaları, temizlik, dürüstlük ve doğruluğu ilke edinmeyi, insanlara ve ziraate zararlı yaratıkları ortadan kaldırmayı, yalan yanlış işlerden uzak durmayı benimsemişler.. Zerdüştlük, İran’da göçebeliğin getirdiği karmaşadan uzaklaşmayı, yeni hayat şartlarını, yeni bir inanış sistemini  , göçebe bir kültürden yerleşik bir kültüre geçişi kolaylaştıracak  ahlak ilkeleri olarak ortaya çıkmıştır.. gerçek dindarın temel görevinin çiftçilik ve hayvancılık olduğu belirtilir.. ayrıca bir köşeye çekilip kendini toplumdan ayırma, çile yerine , toplumda yararlı işler yapma, eğitim, üretim gibi her tür yararlı işler üstün tutulur.

     Zerdüştlüğün  kitabı ise, hikmet bilgi anlamına gelen Avestadır.. temel ilkeleri, iyi düşün, iyi söyle ve iyi davrandır. Bu inanca göre,  dünya , toprak, su, ateş , hava ve bitkiden oluşmuştur..bu elementler içinde ateşe özel bir önem verilir. Ateş, sevginin, sıcaklığın, saflığın, temizliğin temsilcisidir.   Zannedildiği gibi Zerdüştler ateşe tapmazlar… Zerdüşt tapınakların hepsinde mutlaka ateş vardır. Ateşe doğru ibadet ederler. Kıbleleri ise güneştir. Ateş önünde yapılmasının nedeni, ateşin karanlığı önlemesidir. Kötülük karanlıkla özdeşleşmiştir. İnanca göre ateşe üflemek ölüm cezasını gerektirecek kadar ağır bir suçtur. Ateşle uğraşanlar ateşi kirletmemek için ağızlarını bir bezle kapatırlar.

  Zerdüştlüğün en çok bilinen sembolü koruyucu melek Ferheverdir. Bu sembolü bütün Zerdüştlüğün kutsal mekanlarında görürüz. Persepoliste de daha önce görmüştük. Ayrıca Firdevsinin mezarı üzerinde de bu sembol vardır..   İran tarihinde Akamenidler döneminde Zerdüştlük hızla yayılmış,  Sasaniler döneminde ise devletin resmi dini olmuştur. Araplarla birlikte İslamiyetin yayılması, Zerdüştlüğün yasaklanmasına ve büyük vergiler alınarak baskı altına girmelerine yol açmıştır. Bir kısmı da Hindistan’a göç ederek İran’dan ayrılmıştır..sayıları hızla azalan Zerdüştlerin sayıları 200.000 üzerinde olduğu tahmin ediliyor..

  Sessizlik kulelerinde diğer adıyla Dakhme’de  ölü gömme törenleri nasıl yapılıyordu..inanca göre, Avesta kitabında ölünün kirli, mundar olduğu söylenir. Bu nedenle, ateşi, suyu, havayı ve toprağı kirletmemelidir. Zerdüştler inançlarına göre ölülerini gömmüyorlardı. Yerleşim yerlerine uzak tepelerin üzerine kurdukları silindir biçimli kulelere bırakıyorlardı. Hindistan’daki sömürge yönetiminde tercüman olarak çalışan Robert Murphy buradaki mezarlar için Sessizlik Kuleleri ifadesini kullanmış ve adları böyle kalmıştır..

   Yezd’in dışında birbirine yakın iki tepe üzerine kurulan iki tane Sessizlik Kuleleri ve aşağısında da ölülerini beklemek üzere yapılmış kerpiç kulübeler bulunuyor.. Bu kum toprağından yapılmış  evlerde Zerdüşt geleneğine göre ölü bedenlerin bir süre bekletildiği bir mahzen ve onun üstünde cenaze törenlerine katılanlara verilecek yemeklerin hazırlandığı mutfak bölümü bulunmaktadır.

   Ölü, özel görevliler tarafından yıkanıp kefenlendikten sonra Sessizlik kulelerinin merdivenlerinden 16 kişi tarafından ve dörder kişilik gruplar halinde taşınıp yukarıya çıkarılıyor, ölünün  yakınları ise uzaktan bu merasimi izliyorlarmış ve ölüye hiçbir şekilde dokunmuyorlarmış. Ölünün başında bir rahip bekliyormuş..Sonra ölü beden buradaki yırtıcı kuşların parçalamasına bırakılıyormuş. Görevliler ölüyü çukurun etrafına yerleştiriliyor ve kefeni çıkartıyorlarmış..burada erkekler çukurun en dışına , kadınlar çukura bakacak şekilde , çocuklar ise çukura yakın yere yerleştirilirmiş, kısa bir sürede akbabalar ve diğer böcek v.s. ölünün etlerini yedikten sonra sadece kemiklerini geriye bıraktıklarında  bu işlem birkaç saat sürüyormuş. Etlerinden arınan kemikler orada bir yıl bekledikten sonra güneş ve yağmur tarafından temizlenir sonrada  temizlenen kemikler ortadaki çukura konulurmuş. İsteyenler kemikleri alıp istedikleri bir yere gömebiliyorlarmış.

 ‘70’li yıllardan sonra Dünya sağlık örgütü tarafından ölünün bedeninin yırtıcı kuşlara bırakılmasının insan sağlığı ve çevre açısından tehlikeli ve sağlıksız olacağı gerekçesiyle ölülerin kulelere bırakılması yasaklanmış. Bugün artık Zerdüştler ölülerini kendi törenleriyle ve kendilerine ayrılan mezarlıklarda toprağa gömüyorlar..yine inançları gereği, hava, su ve toprağı kirletmemek için ölülerini çok sağlam yaptıkları beton mezarlara gömüyorlarmış..

   Sessizlik kulelerinden aşağıya inip bu sefer Ateşgede denilen Zerdüşt tapınağına doğru yola çıkıyoruz.. Burası, Zerdüşt dininin en önemli tapınağı olarak kabul ediliyor.  Tapınak mimarisi Hindistan’daki Zerdüşt tapınaklarına benzemektedir. Binanın projesi de Mumbai’de çizilmiş..Tapınak için gereken parayı da Hindistan’daki Zerdüştler sağlamışlar.. İçeriye girince bütün dinlerde olduğu gibi dingin huzur verici bir müzik sizi karşılıyor. Binanın içinde kapalı bir bölümde devamlı yanan kutsal bir ateş duruyor..bu ateşin  Sasanilerden bu yana hiç sönmeden yanan 1547 yıllık bir ateş olduğunu öğreniyoruz..ayrıca içeride duvarlara Zerdüştlüğün kutsal kitabı Avesta’dan alınan öğretiler asılmış.. Binanın yan tarafında ise bir Zerdüşt müzesi var.. burada Zerdüştlerin Nevruz bayramı kutlamalarında adı ‘s’ ile başlayan yedi çeşit yemeğin olması, evlilik ritüelleri, giyimleri gibi Zerdüşt inancının, yaşam şeklini , adet ve geleneklerini  açıklayan fotoğraflar, resimler çeşitli objeler bulunuyor.. İçeriye girenlerin sadece Zerdüştler olmadığı turistlerin yada başka inançta olanların da girip zerdüştlük inancını anlamaya çalıştıklarını görüyoruz..  

Böylece Zerdüştlükle ilk tanışmamız Yezd şehrinde oldu..ancak  Yezd şehrinin tarihi değeri o kadar fazla ki bunu  keşfetmek için  tarihin derinlerine doğru gitmek gerekiyor.. bunun için de önce çölde kurdukları tarihi mimari yapılardan ve mühendislik harikalarından bahsedelim..  Yezd şehrinde çöl iklimine uygun şekilde evlerin sokakların yapıldığı anlaşılıyor. Dar ve gölge bırakacak şekilde yapılmış sokaklar , labirente benzer şekilde yapılmış..içiçe geçmiş bir sokaktan diğerine farklı geçişlerin olduğu, kolayca kaybolacağınız biçimde yapılmış.. Evlerin çöl kumundan sarı kerpiçten yapıları yüksek duvarlarla çevrilmiş avluları var.. ahşap kapılarında biri erkeğe diğeri kadına ait tokmaklarla kapıyı çalıp içeri giriyorsunuz..evlerin dışarıya bakan pencereleri de yok çünkü kum fırtınaları pencere olmasına izin vermiyor.. içeriden merdivenlerle yukarıya çıkılan ve evin en tepesinde kocaman bir teras bulunuyor.. Buraları bizim güneydoğu gibi gece yatmak için ideal olmalı.. şimdilerde ise turistik kafelere dönüştürülmüş.. elinize safranlı çayınızı alıp mindere geçip uzun uzun terastan Yezd manzarasını , çölü seyredebilirisiniz.. bir de bu mimari içinde yukarıya doğru çıkan kule  görünümlü Badgir  denilen doğal klimalar yapılmış..bu kuleler rüzgar girmesi için yapılmış havalandırma sistemleriymiş.. Burada ilk kez gördüğüm bu sistemin bir mühendislik harikası olarak tanımlamak daha iyi olur. Etrafta klimaların kirli görüntülerini görmediğimiz Yezd’de bu doğal klimalar çok iyi iş görüyorlarmış.. Bad, rüzgar anlamına geliyor Gir ise tutmak demekmiş..bu kuleler rüzgar tutan anlamına geliyorlar.. bununla evler, mescitler, su depoları, v.s. heryer serinletilebiliyor..Badgir sistemi, çölün sıcak rüzgarını belli bir açıyla içeri alıp evin alt bölümlerine gelene kadar soğutan bir yüksek baca sistemi oluyormuş..evin içine giren rüzgar bacadan aşağıya inerken baca içindeki levhalara çarparak biraz soğuyor.. Bu arada rüzgara ters yöndeki baca egzos etkisi yaparak evdeki sıcak havayı dışarıya atıyor.. evin içindeki basıncı da azaltarak vakum etkisini arttırıyor..Bu Badgirlerin hava ile çalışanı olduğu gibi su ile de çalışanı varmış..Rüzgar esintisi olmadığında bile, Badgirler sayesinde bir hava akımı sağlanabiliyormuş..  Yezd şehrinin her tarafına  bu Badgirler yapıldığından kente Badgirler kenti de denilmiş.. tek taraflı rüzgar tutana, Erdekani, iki taraflı rüzgar tutana, Kirmani, dört taraflı rüzgar tutana ise, Yezdi  deniliyormuş..

  Yezd şehrinde Badgirler kadar Kanat denilen su sisteminin de nasıl bir mühendislik harikası olduğunu anlatalım..Burada akarsu olmadığı için yeraltından akan suyun tutulması ve kullanılması için Kanat sistemi denilen bir su sistemi geliştirilmiş.. etraftaki dağlardan gelen  yeraltı sularının  çölün içinde kaybolup gitmesi karşısında,  bu suyu tutmak ve  yerleşim yerlerine getirmek için yapılan bir kanal sistemi yada Arapçasıyla kanat sistemi yapılmış..bu kanat sistemi 3000 yıl öncesine kadar gidiyor..bu sistem İranlılar tarafından geliştirilmiş ve dünyanın her tarafına dağılmış..

  Kanat sisteminin oluşturulması için önce suyun bulunması gerekiyor..etraftaki dağlarda yada yeraltında bulunan suyun yerleşim merkezinin  yukarısında , yüksekte olması gerekiyor.. bu suyun yerleşim alanına taşınması yeraltından kazılan tünellerle yerleşim yerlerine getiriliyormuş.. zira  üstten açılan kanallarla olması durumunda  suyun buharlaşacağı ve kaybolup gideceği biliniyor.. ancak kaynaktan yani yerüstünden boru yerine yeraltından tüneller yapılarak getiriliyor.. bu tüneller yapılırken ilkönce ana kuyu (maderi- çeh)  kazılıyormuş.. sonra yeraltı suları bu kuyuda toplanıyormuş..bu kuyunun derinliği en az 10-20 metre , ortalama ise, 30- 40 metre civarında oluyormuş..yaklaşık 2700 yıl önce inşa edilen ve 27 km uzunluğunda olan kanat sistemi bugün hala aktif olarak kullanılıyor..   Kanat sistemi yapılmasına  önce suyun gideceği yerleşimin tespit edilmesiyle başlanıyor.. sonra yerleşimden ana kuyuya doğru gidecek tüneller kazılmaya başlanıyormuş..güzergah belli olduktan sonra güzergah üzerinde 20- 30 metre aralıklarla dikey kuyular açılıyormuş..kazılan tünellerle bu dikey kuyular birbirine bağlanıyormuş..sonra kazılan bu kuyuların üzerleri bir kapakla kapatılıp tünellerin havalandırması için de kullanılıyormuş..ayrıca arıza gibi durumlarda içine girip kolayca düzeltilebiliyormuş..tüneller yapılırken belli bir eğim verilerek suyun ne çok fazla akması ne de az akması önlenebiliyormuş..kanat sisteminde çalışanlara Mukanni denilirmiş..bu meslek babadan oğula geçermiş..bir anlamda madencilik gibi bir durum oluyor..Mukanniler, çeşitli toprak kazma, temizleme aydınlatma gibi aletlere de sahipmişler..tünel kazma işi yeraltında çökme gibi tehlikeleri de kapsıyor..kanat sisteminin yeraltından kazılması kolay bir iş değil..bir yılda ancak bir km kazılabiliyormuş..kanatların çok büyük bir kısmının uzunluğu 5 km altında kalıyormuş..Yezd civarındaki kanatların uzunluğu 30-45 km arasındaymış..suyun dağıtılması da belli kurallar içinde oluyormuş, kamusal kullanım için kuyular varmış..bu kuyulara dik merdivenle iniliyormuş.. bugün ise çoğunda su bulunmuyormuş.. daha zengin olanlar ise, suyu depolayarak kullanıyorlarmış. Bu depolara ise Ab-ı Anbar denilirmiş..

  Kanat sistemini çok daha yakından görmek için Su müzesi olarak yapılmış 150 yıllık bir Yezdli tüccarının evine giriyoruz..Burası tam bir çöl evi olarak düzenlenmiş .içinde iki tane kanatın kurulduğunu görüyoruz.bugün bir tanesi aktif olarak kullanılıyormuş..kanatlara merdivenle iniliyor..ayrıca kanat sisteminin yapılması için gereken malzemeler, kovalar, kazanlar, deri tulumlar gibi malzemeler de sergileniyor..çeşitli su ölçme ve dağıtım aletleri bulunuyor..dünyanın ilk su saatini de burada buluyoruz..Müzede eski kanat yollarını gösteren harita bilgileri de bulunuyor..

  Yezd’in bir çöl coğrafyasında olması ilginç mimari çözümlerin geliştirilmesine neden olmuş. Bunlardan bir diğeri de, buz ihtiyacını karşılamak için Buzhane yapmışlar..Buzhane yapısı dev bir küp’e benziyor. Topraktan yapılan tavan yukarıya doğru uzayıp koni şeklini alıyor.. bu havanın serin tutulması için ve buzların erimemesi için böyle yapılmış.. aşağıya doğru da dev bir küpün gövdesi gibi karnı genişleyerek iniyor.. bu gövdenin içine merdivenle giriliyor.. Buzlar kışın dışardaki havuzlarda tahta kalıplar kullanılarak gece suyun dondurulmasıyla elde edildikten sonra kalıptan çıkarılıp bu havuza konuluyormuş sonra buzların üzeri samanla kapatılıp hava almaması sağlanıyormuş ve buzlar belli kurala göre ahaliye veriliyormuş..Bu Buzhaneye de Yeğçal deniliyormuş.. şimdi ise buzhanede artık buz üretilmiyor turistik olarak gezilebiliyor ..

  Yezd’de tarihe yolculuk yaparken önemli yapılardan bir diğeri de, Mescid-i Cuma yani Cuma Mescidi oldu..Mescit, 14. Yüzyıl İran mimarisinin en etkileyici eserlerinden biri oluyor.. Mescidin bulunduğu yerde bir Zerdüşt tapınağı varmış.Bu tapınağın yerine 12. Yüzyılda bir mescit yapılmış..ancak zamanla mescit yıkılmış ve 14. Yüzyılda ilhanlılar tarafından Cuma mescidi yapılmış..daha sonrasında gelen Muzafferiler döneminde de mescid genişletilmiş..bu mescidin 700 yıllık bir geçmişe sahip olduğu belirtiliyor..Mescidin  tarihi önemi bir yana, sanatsal ve estetik olarak da önem taşıyor.. İran mimarisinin Azeri tarzının en nadide örneklerindenmiş..

  Cuma mescidinin girişinde yeralan 6 metre çapında ve 52 metre yüksekliğinde iki tane uzun minaresi  bulunuyor.. Bu minareler İran’ın en yüksek minareleriymiş..Minareler, Şah Tahmasp döneminde yapılmış..Girişin sol tarafında  mescid kalıyor  ortada ise bir avlu bulunuyor. Avlunun ortasında yine bir su kanadı var. Üstü kapalı bir şekilde duruyor..mescide girildiğinde namaz kılınan alanın tavanında Hezarbal denilen süsleme tekniğiyle ve kufi yazıyla Allahın ismi yüzlerce kez yazılmış..ilk bakıldığında geometrik desen izlenimi veriyor.. Mescidin iki katmandan yapılmış yüksek bir kubbesi bulunuyor..kubbenin içinde ve alt taraflarında Svastika şeklinde süslemeler var..Gamalı haç olarak bildiğimiz bu süslemeye İranlılar Gerduniye Mehr diyorlarmış.. bu işaret, doğuda sonsuzluğun, zamansızlığın, doğumun ve ölümün sembolü olarak kabul ediliyor..   Mescidin uzun kubbesinin de bir hikayesi var.. bir zamanlar bekar kızlar Cuma günleri sabahtan öğlene kadar başörtülerine bir asma kilit bağlayıp mescidin minaresine çıkıyorlarmış buradan asma kilidin anahtarını mescidin avlusuna atıyorlarmış . anahtar bir erkek tarafından alındığında minaredeki bekar kız aşağı inip erkeğin yanına gidiyor ..erkek elindeki anahtarla genç kızın başörtüsüne asılı asma kilidi açıyor , genç kız da erkeğe tatlı ikram ediyormuş..tanışan  genç çiftlerin en kısa sürede evlendikleri hikaye edilmiş..

     Yezd şehrinde tarihe yolculuk yaptıran mekanların başında Mescid-i Cuma geliyordu ama bir diğeri de, Emir Çakmak mekanının olduğunu söyleyebiliriz.. burası bizi 14. Yüzyıla götürdü. Emir çakmak kompleksi, Timurlulardan kalma bir yapı. Burada daha önce mescit, kervansaray, hamam, su deposu gibi pekçok yapı varmış ama bugün en önemli yapısı, Tekiye denilen bina oluyor..burası da 19. Yüzyılda yapılmış.

   Tekiye, Kerbala’da şehit edilen  İmam Hüseyin’i anma törenlerinin düzenlendiği yer oluyor..Tekiye,  Hüseyniye olarak da biliniyor..burası üç katlı bir bina ancak sadece meydana bakan bir cepheden oluşuyor..Cephesinde kemerli  localar var..ayrıca iki tane uzun minaresi bulunuyor.. burası bir mescide benzese de mescid değil,  bir seyir terası oluyor.. imam Hüseyin’in  Muharrem ayının 10. Gününde şehit edilmesiyle başlayan yas tutma geleneği burada yapılıyormuş…locaların ön tarafına kentin önde gelen şahısları  oturuyor.. Burada bir de Nehl denilen 12 metre yüksekliğinde kafes biçiminde yapılmış tahtadan kocaman iki yaprağın birleşmesinden meydana gelmiş bir araç duruyor.. Nehl, imam Hüseyinin tabutunu temsil ediyormuş.. tahtadan yapılmış bu araç  Aşure günü süsleniyormuş..üzeri aynalarla donatılıyor…bu aynaların da Hüseyin’in şehit edilen bedenini aydınlattığına inanılıyormuş..bu tahta yaprağın bir yüzü acı, üzüntü ve yası temsil eden siyah kumaşlarla kaplanıyormuş..siyah örtünün üzerine yüzlerce kılıç, hançer ve pala asılırmış..bunlar ise imam Hüseyin’in yaralanmasını temsil ediyormuş..Aşure günü 20 kadar kişi, çıplak ayaklı paçalarını dizlerine kadar sıvamış gençler tarafından omuzlarda taşınırmış.. Nakhl aracına binip ellerinde davullar ve zillerle ritmik bir şekilde ağıtlar yakıp Kuran’dan ayetler okurlar, ağlayıp dövünenler olurmuş..

  Yezd şehrinin Zerdüşt inancına, tarihine , mimari yapılarına yaptığımız yolculuktan sonra geleneksel kültürü içinde yeretmiş önemli bir oyununa sıra geldi..bunun  Zurhane dedikleri mekanda sadece erkeklerin yaptığı geleneksel spor olduğunu söyleyebiliriz..

    Zurhane’nin kelime anlamı, kuvvet evi demekmiş.. burası akşam olunca erkeklerin gelip geleneksel kahramanlık sporlarını yaptıkları bir yermiş. her yaştan erkek var. Küçük bir erkek çocuk da var yaşlı birisi de var.. Kadınlar ise bu işi yapmıyorlar..Tarihi ise oldukça eskiye, İslamiyet öncesine kadar  gidiyor..bu sporun amacı, gençleri savaşa hazırlamak, kuvvet ve dayanıklılıklarını arttırmakmış..İranlıların islamiyeti kabulü ile birlikte zurhaneler dini bir nitelik de kazanmışlar..kısaca burada geleneksel İran sporu yapılıyor.. bunun bizdeki karşılığı ise güreşler olabilir.. Buraya önceden kadınlar alınmıyormuş şimdi ise bazı yerlerde kadınlar da girebiliyor başka yerlerde yine giremiyorlar.. içeriye girince merdivenlerden aşağıya doğru iniyoruz.. ayakkabılarımızı çıkarıp çoraplarımızla yuvarlak salonun etrafındaki yerlere oturuyoruz..Halılarla kaplı salonun ortasında aşağıya doğru yuvarlak bir çukur salon bulunuyor.  bizden başka gelen turistler de var.. salonun  yukarısında Bendir ve zil çalan bir köşe var.. çukur salonda ise yedi sekiz erkek altlarına kispete benzer uzun şortlar giymişler. üzerlerinde de yarım kollu tişörtleri var..önce ellerinde lobutlarla müzik eşliğinde sahneye çıkıp bu lobutları çeviriyorlar.. yine Kebbade denilen zincirli bir demiri kaldırıp sağa sola sallıyorlar bu aletler çok ağır ve kaldırması güç havada birkaç defa çevirenler oluyor. …sonra çeşitli atletik gösteriler yapıp , zor beden hareketlerini ve tabii ki kuvvetlerini gösterdiler…. gösteri yaklaşık bir saat kadar sürüyor.. erkek göstericiler epeyce ter döktükten sonra bitiriyorlar.

Kaynaklar:

Rehber, Penbe Özdemir, 1001 istanbul Tur

İran Rehberi, Nazlı Elmi

Zafer bozkaya- İran gezi rehberi

Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül  ve Şiir Ülkesi.

Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.

V.V.barthold- İran tarihi Coğrafyası.

Lonely Planet-İran

Nimet yıldırım- iran Kültürü

DOĞUNUN KALBİ ;İRAN 2

Persepolis; Perslerin Şehrine doğru …

Tarihin geçmiş sayfalarına baktığımızda, Anadolu’da yenilmez güçlü orduları ile Perslerin karşımıza çıktığını görürüz. savaşlarda Yunan yada Roma uygarlıklarını ele geçiren Pers askerlerini İstanbul Arkeoloji Müzesinde İskender’in lahti üzerinde başları örtülü ,pijama gibi pantolonları ile savaşırken tanırız.. Şimdiye kadar Pers uygarlığının gücüyle ilgili çok az şey bildiğimi itiraf ediyorum.. bununla birlikte İran’da Pers imparatorluğunun Persepolis şehrindeki gücünü ve zenginliğini anlamaya çalışınca bugün İran’ın kendisini bir Pers ülkesi olarak tanımlaması daha iyi anlaşılıyor..

İran’ın bir Pers ülkesi olduğunu geçmişin izlerine bakarak anlatmaya çalışalım..İran ile Persia dediğimizde aynı ülkeyi ifade ederiz. İran’ın güneyinde bulunan Fars eyaletindeki çok etkileyici bir arkeolojik şehir olan Persepolis, İran’a Pers kimliğini kazandırmıştır.  Buraya yerleşen halklara da  Persler denilmiştir.

  İran’ın bir Pers ülkesi olarak tanınması, bilinmesi islamiyetle birlikte de korunmuştur..son dönemde devrilen İran şahı Rıza Pehlevi döneminde de ısrarla üzerinde durulan bir kimlik olmuş, İran’ın Pers kimliğini dünyaya tanıtmak hedeflenmiştir. Bu amaçla Pers imparatorluğunun kuruluşunun 2500. Yılı kutlamaları yapılmış. Persepolis kenti, büyük bir çadır kente dönüştürülmüştür. Çadır kent,  beş köşeli yıldız şeklinde yapılarak, yıldızın her kolu, Avrupa, Asya, Amerika gibi kıtaları temsil ettiği belirtiliyordu.. Bu kutlamalar için hiçbir masraftan kaçınmayan Şah, beş yıldızlı bir konfor sağlamıştı. Dünyanın her tarafından gelen konuklar arasında 60 ülkenin. Lideri , kralı, üst düzey yöneticileri ağırlanmıştı. Yemekler ise doğrudan Paris’ten uçakla getirilmişti.

  Perslik kimliğinin İranlılar için bu denli önemli olması bizi, Persepolis kentine doğru götürdü.. Şiraz’ın 60 km dışında kalan bu kutsal tören şehrine, İranlılar, Taht-ı Cemşid (Cemşid’in tahtı) adını vermişlerdir.. İranlılar da bu yerleşimin İranlılara ait olmasını istedikleri için bir İran kahramanı olan ve Şehname’de adı geçen efsanevi Cemşid’in tahtı olması gerektiğini düşünmüşler..

   Kendilerine Pers diyen , Persepolise de Persiya diyen Akamenidler, ilk Pers imparatorluğu olarak karşımıza çıkarlar. Zerdüştlük inancına bağlı olan imparatorluk, hükümdarın  tanrının yeryüzündeki vekili olduğunu kabul eder.   Zerdüştlükte, tanrı Ahura Mazda,  sadece evreni yaratmakla kalmayıp hükümdarlarını da seçiyordu. İmparatorluğun ilk kurucusu Kirostur. Kiros ve Pers imparatorluğu, Anadolu’da batıya kadar uzanıp Lidya’yı, ardından Likya’yı, Karya’yı ve Küçük Asya’da bazı Yunan şehirlerini topraklarına katmıştır. Kiros, Pasargat’da yerleşmiş buradan imparatorluğu idare etmiş..Pasargat, Persepolis inşa edildikten sonra bile önemini korumuş.. Kiros öldükten sonra onun adına Pasargat’da bir anıt yapılmıştır.

    Kirostan sonra ise Pers imparatorluğunda daha popüler olarak bilinen Darius gelir. Darius, Pers imparatorluğunu güçlü hale getirmiş ve Pasargat’dan 30 km uzaklıktaki Persepolis’i yapmaya başlamış, inşa süreci 150 yıl gibi bir zamanda bitmekle beraber , onun zamanında büyük ölçüde tamamlanmıştır. Persepolisin  bir  tören alanı, bir kült merkezi  olarak yapıldığı tahmin edilmekle birlikte ,  Akamenidlerin şimdiye kadar eşi benzeri olmayan güç ve zenginliğin temsil edildiği bir yer olarak  bilinmektedir..özel dini törenlerin yapılıp yapılmadığı ise,  sarayın girişindeki  rölyeflerde hediye sunan uyruklarından tahmin edilmektedir..Darius, özellikle Nevruz törenlerinin daha büyük ve ihtişamlı bir yerde düzenlenmesi için burayı inşa ettirmeye karar verdiği belirlenmiştir..

  Persepolis kentinin girişinin oldukça görkemli bir şekilde yapıldığı Mısır piramidlerinden esinlenerek Darius’un etkileyici bir giriş yaptığını görürüz..

  Persepolis antik kenti, Rahmet dağı (Kuh-i Rahmet)isimli bir tepeye arkasını yaslamıştır. Kent, devasa basamaklardan çıkılarak büyük bir taraça üzerine oturmuştur.  Buraya  birbirine simetrik iki merdivenli bir yoldan girilmektedir.  Bu merdivenlerin birinden İranlılar , diğer tarafından ise, imparatorluğun hakimiyeti altındaki diğer milletler çıkıyormuş.. merdiven basamakları , kentin en az zarar görmüş sağlam ve özgün halde kalan bölümünü oluşturuyor.. Bunlar  L şeklindedir.. basamak yükseklikleri çok iyi bir şekilde ayarlanmış olup, önemli ziyaretçiler kalabalık ve bir kortej halinde saraya geldiklerinde belli bir düzen içinde yürümeleri için basamakların bu şekilde yapıldığı rivayet olunuyor..ayrıca törene gelen yaşlı insanların da merdivenleri rahat çıkması için böyle alçak yapıldıkları zannedilmektedir.. Merdivenlerin üzerine çıkıldığında kapıdan geçmeden önce trompetçilerin bulunduğu avluya çıkılıyordu. Önemli ziyaretçilerin buraya gelişi borular çalınarak duyuruluyordu. Yukarıya çıkınca  Taraçanın iki tarafında Asur tarzında yapılmış insan kafalı ve kanatlı çok büyük boğaları görürsünüz. Boğa sembolü , Hükümdarı ve hükümdarın gücünü temsil ettiği gibi, refah ve bolluğu da temsil ediyor.. Burada  dört sütunla desteklenen  ‘bütün ülkeler’ kapısı vardır. kapının yanında bir sütunun üzerine yerleştirilmiş çift başlı , aslan gövdeli ve heybetli bir kartal heykeli vardır. Bu kartal için İranlılar hiç dinlenmeden ve yere inmeden çok yükseklerde uçan efsanevi ve uğurlu kuşları Homa olduğuna inanırlar..heykel, Homa kuşu heykeli olarak adlandırılmıştır. Hüma Kuşu da denilen bu kartal, devlet kuşu yada mutluluk kuşu olarak da bilinir.. Kapıdan geçtikten sonra Sağ tarafta ise Apadana sarayı bulunmaktadır. Sarayın bin kadar insanı aldığı tahmin edilmektedir. Apadana sarayı, Kral Darius’un halkı huzuruna kabul ettiği , gümüş ve altın işlemelerle süslüymüş..

   Saraya kuzey ve güneyden    merdivenlerle girilmektedir. Bu merdivenlerin iki yanında kabartma şeklinde rölyefler yapılmıştır. Kabartma rölyeflerde İmparatorluğun hakimiyeti altındaki 23 milletin temsilcilerinin ve bu temsilcilerin hükümdara getirdiği hediyeler ve burada yapılan törenler ayrıntılı olarak anlatılır.

  Bu tören alanına dönemin uygarlıkları olan, Susa, Babil ve Ekbatan şehir devletlerinden gelen ziyaretçiler , şimdi Nevruz kutlamaları ile aynı zamana rastlayan Noruz isimli dönemde krala çeşitli hediyeler getirmişlerdir. Krala saygılarını sunmuşlar.

 Bu merdivenleri üç bölümde incelemek gerekir. kuzeydeki panel, Perslerin ve Medlerin saraya kabul edilmelerini gösterir. Güneydeki panelde ise başka milletlerin saraya kabulleri anlatılmıştır. Ortadaki merdivenlerin Kuzey ucundan başlayarak kuzeye doğru giden basamaklarda Nevruz kabulü anlatılmaktadır.

   Saraya gelen her heyetin Perslerden ve medlerden oluşan teşrifatçıları varmış.. Bunlar persler (tüy Başlıklıdır) ve Medler (Yuvarlak takkelidir). Heyetler birbirilerinden servi ağaçları ve 12 yapraklı çiçeklerle ayrılmış. Ortadoğu ve Kuzey Afrikadan gelmiş çeşitli milletlerin , devletlerin ve toplulukların temsilcileri ikişerli sıra halinde yukarı doğru yürümektedirler. İmparatorlukta yaşayan çeşitli milletlerin farklı giyimleri, saç stilleri ve kültürleri bu sunum sırasında görünmektedir. Bu rölyefler o dönemin en önemli arşividir. bize  buradaki hayatı, törenleri gözler önüne sermektedir. Rölyeflerde buraya hediyeleri ile gelen imparatorluğun dört biryanından gelen ziyaretçilerin kendi özgün kıyafetlerini görmemizi sağladıkları gibi hükümdarın da ince ayrıntılı tasvir edildiğini görürüz. hükümdarın emperyal gücü ile  kutsal düzende manevi  önemi tasvir edilmiştir.

 Persepoliste gördüğümüz rölyeflerde hükümdarın Zerdüşt inancına bağlı olarak anlatıldığını görürüz. Ahura Mazda’nın bağışladığı üstün nitelikleri sayesinde hükümdar , düzeni ve adaleti temsil eder. Hükümdarın özünde, adil ödüllendirme ve cezalandırma vardır. Fiziksel olarak ise, rölyeflerde avcı, okçu, mızrakçı ve binici şeklinde tasvir edilir. Rölyeflerdeki Ahamenişler de Ahura mazda olduğu tahmin edilen kanatlı disk figürüyle birlikte anlatılırlar. Hükümdarlar Zerdüşt ritüelinin temel unsuru olan ateş sunağının önünde Ahura mazda’dan yüzük veya tacı aldıkları gösterilir. Yine rölyeflerde hükümdarların  tahtta otururken, tören alayından haraç /hediye alırken , yaylar ve atlarla, aslanlarla dövüşürken tasvir edildiklerini görürüz. Ahura Mazda’nın evrene hakim olması gibi hükümdarın doğa üstündeki egemenliği bir avcı şeklinde tasvir edilmiştir.

  Persepoliste gördüğümüz dikkat çekici bir başka Rölyef de, bir aslanın bir boğaya saldırmasıdır. Aslan Boğaya arkadan saldırmaktadır. Bunun sembolik anlamının, eski yılın tüm kötülükleriyle birlikte bir an önce gitmesini ve yeni yılın yani Nevruzun bir an önce gelmesini anlatmaktadır. Aslanın boğayı öldürmesi nevruza denk gelmektedir. Palmiye ve Servi ağaçları ise ölümsüzlüğü ve ebedi cömertliği temsil etmektedir.

  Rölyeflerde dışardan gelen milletlerin ellerinde taşıdığı hediyelerin neler olduğuna bazı örnekler verebiliriz…Örneğin,  Kapodokyalılar, omuzdan düğmeli cübbeler giymektedir. Şapkaları Ermeniler ve Sartiyalılar gibidir. Hediye olarak katlanmış, cübbeler ve pantolonlar ile bir at getirmektedirler.. Babilliler, konik şeklinde ve uzun püsküllü kepler giymekte, hörgüçlü deve , örme püsküllü kumaşlar ve kaplar getiriyorlardı..ve daha pekçok milletin elinde hediyeler ile kortejler halinde törende olduklarını görüyoruz..

  Persepolis şehri bu büyük zenginliklerin gücün şehri,  Mekadonyalı büyük İskender tarafından ele geçirilir. İskender ,  Zerdüştlüğü yasaklar bütün Avesta kitaplarını toplar yaktırır.  Ancak iskender’in de buradaki iktidarı sadece yedi yıl sürer. İlk Pers imparatorluğu Akamenidlerin yıkılmasının ardından kurulan Sasaniler de yine büyük ve zengin bir imparatorluk kurarlar. Sasanileri ise yıkıma uğratanlar, Araplar olur. Müslüman Arap iktidarı kurulur ancak yine de ilk Pers imparatorluğu Akamenidlerin bürokratik modeli , hükümdarlık kavramı devam etmiştir.

 Tarihin peşinde ilerlerken, Akamenid hükümdarlarının gömüldüğü muhteşem kaya mezarları ve üzerindeki kabartma rölyefleri de görmeden geçemeyiz..  Persopolisten biraz uzaklaşınca  Akamenid hükümdarı büyük Darius ve diğer hükümdarlardan  II. Darius, I. Artakserkses, ve Kserkses ‘e ait   mezarlarının kayalara gömülü olduğu Nakş-ı Rüstemdeyiz. Bu kayalara Rüstem denilmesinin nedeni, yine Şehname’deki kahraman Rüstemden geliyor. Kaya mezarları sadece Likya uygarlığında görülmeyip  burada da ortaya çıktılar.. Mezarlar yüksek kayalara oyulmuş bir haç şeklinde duruyorlar. Buna İran haçı deniliyormuş.. Haçın tam ortasında mezar girişi bulunuyor. Bu girişin ötesinde mezar odası var..Mezarların girişi çok yüksekte bu nedenle oraya çıkmak mümkün olamıyor..Mezarların altında ise, Sasanilere ait yedi tane kabartma resim bulunuyor.. Sasani Hükümdarları Akamenidlerin devamı olduklarına dair bir inanış oluşturmak için  bunları Akamenid hükümdarlarının mezarlarına yapmışlar.. Nakş-i Rüstem de Persepolis gibi Sasanilerin Nevruz törenlerinin  ve kutlamaların  alanı olmuş..

  Kaya mezarlarının önünde ise Kabe-i Zerdüşt denilen eski bir Zerdüşt tapınağı olduğu zannedilen bir yapı duruyor.. bu yapının dört bir tarafında penceresi var. İçinde ateş yanınca ateşin ışığı mezarları aydınlattığı söyleniyor..

  Pasargat ise, Persepolis gibi Unesco dünya Miras listesine girmiştir. Burada  eski İran bahçeleri de bulunuyormuş.. Tam karşımızda imparatorluğunun kurucusu olan Kiros’un mezarıyla karşılaşıyoruz. Bu da bir Likya lahidine benzer şekilde tanıdık geliyor. Likyalılardan etkilenmiş olabileceklerini düşünüyorum.. Burası daha sonra gelen Araplar tarafından Süleyman peygamberin annesinin mezarı olarak rivayet edilmesine karşılık Kiros’un mezarı olduğu  kabul edilmektedir.

Kaynaklar:

Rehber; Penbe özdemir, 1001 İstanbul Tur

İran rehberi, Nazlı Elmi

Zafer bozkaya- İran gezi rehberi

Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül  ve Şiir Ülkesi.

Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.

V.V.barthold- İran tarihi Coğrafyası.

Lonely Planet-İran