İran’da bir çöl kenti;Yezd
Şiraz’ı ve Persepolis’i geride bırakıp çölün ortasına doğru ilerliyoruz. Tarihi İpek yolunun önemli duraklarından biri olan Yezd şehri , bugün Unesco dünya mirası listeleri arasında yeralan dünyanın en eski kentlerinden biri olarak kabul ediliyor.. Yezd, çok zengin bir tarihe sahip, bu nedenle de pek çok açıdan önem taşıyor. İpek yolunun geçtiği bir kent olmasının yanısıra bu tarihi şehrin önemli bir özelliği de, Zerdüştlerin yaşadığı bir kent olması..burası ayrıca bir çöl kenti olarak dikkat çekici mimari özelliklere sahip.. kentte doğal klima olarak yapılmış Badgirler (rüzgar kuleleri) , labirent sokaklar, su sistemleri başlıca merak ettiklerim arasında duruyor..
Yezd şehrinin tarihine bir göz attığımızda, önce Medler tarafından kurulduğunu sonrasında ise , Sasanilerin burada yerleştiklerini öğreniyoruz. Yezd kentine adını veren de, ..Sasani hükümdarı Yezdgir olmuş..Yezd , çölün ortasında bir kent olması nedeniyle çok fazla yıkıma uğramamış ve kültürel açıdan kendini korumuş bir kent olarak kalmış..ayrıca pekçok kültüre, entelektüel insana da sığınması için kucak açmış..
Yezd, tarihte Zerdüştlerin yaşadığı kent olarak biliniyor.. Kaynaklara göre, Arapların işgali sonrasında İranlılar Müslümanlığı kabul ederken , etmeyen Zerdüştler ise Yezd’e gelmişler..Burada Araplara vergi ödeyip yaşamaya devam etmişler.. ancak zamanla müslümanlığı kabul edenlerin artmasıyla sayıları giderek azalmış..
Zerdüştlük , ilk tek tanrılı din olarak ortaya çıkmış, bu dinin tanrısı ise, Ahura Mazdadır. Kaynaklara göre, ilk ortaya çıkışının İran ve Hint -Aryan din geleneklerinden içinden , Rig Veda ve diğer Yedik eserlerle ilişkili olduğu da belirtiliyor…Mazda ismi , Ahura Mazda’nın yaşadığı dönemde herkes tarafından bütün evrenin yaratıcısı ve düzen koruyucusu olarak bilinmektedir. Bu aynı zamanda Hint Aryalarının ‘Varuna’ adıyla taptıkları tanrıdır. Ancak bu tanrı daha sonra İranlı kabileler tarafından Ahura Mazda olarak kabul edilir.. Zerdüştler, tanrıya inananların ziraatle ve hayvancılıkla uğraşarak geçimlerini sağlamaları, temizlik, dürüstlük ve doğruluğu ilke edinmeyi, insanlara ve ziraate zararlı yaratıkları ortadan kaldırmayı, yalan yanlış işlerden uzak durmayı benimsemişler.. Zerdüştlük, İran’da göçebeliğin getirdiği karmaşadan uzaklaşmayı, yeni hayat şartlarını, yeni bir inanış sistemini , göçebe bir kültürden yerleşik bir kültüre geçişi kolaylaştıracak ahlak ilkeleri olarak ortaya çıkmıştır.. gerçek dindarın temel görevinin çiftçilik ve hayvancılık olduğu belirtilir.. ayrıca bir köşeye çekilip kendini toplumdan ayırma, çile yerine , toplumda yararlı işler yapma, eğitim, üretim gibi her tür yararlı işler üstün tutulur.
Zerdüştlüğün kitabı ise, hikmet bilgi anlamına gelen Avestadır.. temel ilkeleri, iyi düşün, iyi söyle ve iyi davrandır. Bu inanca göre, dünya , toprak, su, ateş , hava ve bitkiden oluşmuştur..bu elementler içinde ateşe özel bir önem verilir. Ateş, sevginin, sıcaklığın, saflığın, temizliğin temsilcisidir. Zannedildiği gibi Zerdüştler ateşe tapmazlar… Zerdüşt tapınakların hepsinde mutlaka ateş vardır. Ateşe doğru ibadet ederler. Kıbleleri ise güneştir. Ateş önünde yapılmasının nedeni, ateşin karanlığı önlemesidir. Kötülük karanlıkla özdeşleşmiştir. İnanca göre ateşe üflemek ölüm cezasını gerektirecek kadar ağır bir suçtur. Ateşle uğraşanlar ateşi kirletmemek için ağızlarını bir bezle kapatırlar.
Zerdüştlüğün en çok bilinen sembolü koruyucu melek Ferheverdir. Bu sembolü bütün Zerdüştlüğün kutsal mekanlarında görürüz. Persepoliste de daha önce görmüştük. Ayrıca Firdevsinin mezarı üzerinde de bu sembol vardır.. İran tarihinde Akamenidler döneminde Zerdüştlük hızla yayılmış, Sasaniler döneminde ise devletin resmi dini olmuştur. Araplarla birlikte İslamiyetin yayılması, Zerdüştlüğün yasaklanmasına ve büyük vergiler alınarak baskı altına girmelerine yol açmıştır. Bir kısmı da Hindistan’a göç ederek İran’dan ayrılmıştır..sayıları hızla azalan Zerdüştlerin sayıları 200.000 üzerinde olduğu tahmin ediliyor..
Sessizlik kulelerinde diğer adıyla Dakhme’de ölü gömme törenleri nasıl yapılıyordu..inanca göre, Avesta kitabında ölünün kirli, mundar olduğu söylenir. Bu nedenle, ateşi, suyu, havayı ve toprağı kirletmemelidir. Zerdüştler inançlarına göre ölülerini gömmüyorlardı. Yerleşim yerlerine uzak tepelerin üzerine kurdukları silindir biçimli kulelere bırakıyorlardı. Hindistan’daki sömürge yönetiminde tercüman olarak çalışan Robert Murphy buradaki mezarlar için Sessizlik Kuleleri ifadesini kullanmış ve adları böyle kalmıştır..
Yezd’in dışında birbirine yakın iki tepe üzerine kurulan iki tane Sessizlik Kuleleri ve aşağısında da ölülerini beklemek üzere yapılmış kerpiç kulübeler bulunuyor.. Bu kum toprağından yapılmış evlerde Zerdüşt geleneğine göre ölü bedenlerin bir süre bekletildiği bir mahzen ve onun üstünde cenaze törenlerine katılanlara verilecek yemeklerin hazırlandığı mutfak bölümü bulunmaktadır.


Ölü, özel görevliler tarafından yıkanıp kefenlendikten sonra Sessizlik kulelerinin merdivenlerinden 16 kişi tarafından ve dörder kişilik gruplar halinde taşınıp yukarıya çıkarılıyor, ölünün yakınları ise uzaktan bu merasimi izliyorlarmış ve ölüye hiçbir şekilde dokunmuyorlarmış. Ölünün başında bir rahip bekliyormuş..Sonra ölü beden buradaki yırtıcı kuşların parçalamasına bırakılıyormuş. Görevliler ölüyü çukurun etrafına yerleştiriliyor ve kefeni çıkartıyorlarmış..burada erkekler çukurun en dışına , kadınlar çukura bakacak şekilde , çocuklar ise çukura yakın yere yerleştirilirmiş, kısa bir sürede akbabalar ve diğer böcek v.s. ölünün etlerini yedikten sonra sadece kemiklerini geriye bıraktıklarında bu işlem birkaç saat sürüyormuş. Etlerinden arınan kemikler orada bir yıl bekledikten sonra güneş ve yağmur tarafından temizlenir sonrada temizlenen kemikler ortadaki çukura konulurmuş. İsteyenler kemikleri alıp istedikleri bir yere gömebiliyorlarmış.


‘70’li yıllardan sonra Dünya sağlık örgütü tarafından ölünün bedeninin yırtıcı kuşlara bırakılmasının insan sağlığı ve çevre açısından tehlikeli ve sağlıksız olacağı gerekçesiyle ölülerin kulelere bırakılması yasaklanmış. Bugün artık Zerdüştler ölülerini kendi törenleriyle ve kendilerine ayrılan mezarlıklarda toprağa gömüyorlar..yine inançları gereği, hava, su ve toprağı kirletmemek için ölülerini çok sağlam yaptıkları beton mezarlara gömüyorlarmış..
Sessizlik kulelerinden aşağıya inip bu sefer Ateşgede denilen Zerdüşt tapınağına doğru yola çıkıyoruz.. Burası, Zerdüşt dininin en önemli tapınağı olarak kabul ediliyor. Tapınak mimarisi Hindistan’daki Zerdüşt tapınaklarına benzemektedir. Binanın projesi de Mumbai’de çizilmiş..Tapınak için gereken parayı da Hindistan’daki Zerdüştler sağlamışlar.. İçeriye girince bütün dinlerde olduğu gibi dingin huzur verici bir müzik sizi karşılıyor. Binanın içinde kapalı bir bölümde devamlı yanan kutsal bir ateş duruyor..bu ateşin Sasanilerden bu yana hiç sönmeden yanan 1547 yıllık bir ateş olduğunu öğreniyoruz..ayrıca içeride duvarlara Zerdüştlüğün kutsal kitabı Avesta’dan alınan öğretiler asılmış.. Binanın yan tarafında ise bir Zerdüşt müzesi var.. burada Zerdüştlerin Nevruz bayramı kutlamalarında adı ‘s’ ile başlayan yedi çeşit yemeğin olması, evlilik ritüelleri, giyimleri gibi Zerdüşt inancının, yaşam şeklini , adet ve geleneklerini açıklayan fotoğraflar, resimler çeşitli objeler bulunuyor.. İçeriye girenlerin sadece Zerdüştler olmadığı turistlerin yada başka inançta olanların da girip zerdüştlük inancını anlamaya çalıştıklarını görüyoruz..


Böylece Zerdüştlükle ilk tanışmamız Yezd şehrinde oldu..ancak Yezd şehrinin tarihi değeri o kadar fazla ki bunu keşfetmek için tarihin derinlerine doğru gitmek gerekiyor.. bunun için de önce çölde kurdukları tarihi mimari yapılardan ve mühendislik harikalarından bahsedelim.. Yezd şehrinde çöl iklimine uygun şekilde evlerin sokakların yapıldığı anlaşılıyor. Dar ve gölge bırakacak şekilde yapılmış sokaklar , labirente benzer şekilde yapılmış..içiçe geçmiş bir sokaktan diğerine farklı geçişlerin olduğu, kolayca kaybolacağınız biçimde yapılmış.. Evlerin çöl kumundan sarı kerpiçten yapıları yüksek duvarlarla çevrilmiş avluları var.. ahşap kapılarında biri erkeğe diğeri kadına ait tokmaklarla kapıyı çalıp içeri giriyorsunuz..evlerin dışarıya bakan pencereleri de yok çünkü kum fırtınaları pencere olmasına izin vermiyor.. içeriden merdivenlerle yukarıya çıkılan ve evin en tepesinde kocaman bir teras bulunuyor.. Buraları bizim güneydoğu gibi gece yatmak için ideal olmalı.. şimdilerde ise turistik kafelere dönüştürülmüş.. elinize safranlı çayınızı alıp mindere geçip uzun uzun terastan Yezd manzarasını , çölü seyredebilirisiniz.. bir de bu mimari içinde yukarıya doğru çıkan kule görünümlü Badgir denilen doğal klimalar yapılmış..bu kuleler rüzgar girmesi için yapılmış havalandırma sistemleriymiş.. Burada ilk kez gördüğüm bu sistemin bir mühendislik harikası olarak tanımlamak daha iyi olur. Etrafta klimaların kirli görüntülerini görmediğimiz Yezd’de bu doğal klimalar çok iyi iş görüyorlarmış.. Bad, rüzgar anlamına geliyor Gir ise tutmak demekmiş..bu kuleler rüzgar tutan anlamına geliyorlar.. bununla evler, mescitler, su depoları, v.s. heryer serinletilebiliyor..Badgir sistemi, çölün sıcak rüzgarını belli bir açıyla içeri alıp evin alt bölümlerine gelene kadar soğutan bir yüksek baca sistemi oluyormuş..evin içine giren rüzgar bacadan aşağıya inerken baca içindeki levhalara çarparak biraz soğuyor.. Bu arada rüzgara ters yöndeki baca egzos etkisi yaparak evdeki sıcak havayı dışarıya atıyor.. evin içindeki basıncı da azaltarak vakum etkisini arttırıyor..Bu Badgirlerin hava ile çalışanı olduğu gibi su ile de çalışanı varmış..Rüzgar esintisi olmadığında bile, Badgirler sayesinde bir hava akımı sağlanabiliyormuş.. Yezd şehrinin her tarafına bu Badgirler yapıldığından kente Badgirler kenti de denilmiş.. tek taraflı rüzgar tutana, Erdekani, iki taraflı rüzgar tutana, Kirmani, dört taraflı rüzgar tutana ise, Yezdi deniliyormuş..



Yezd şehrinde Badgirler kadar Kanat denilen su sisteminin de nasıl bir mühendislik harikası olduğunu anlatalım..Burada akarsu olmadığı için yeraltından akan suyun tutulması ve kullanılması için Kanat sistemi denilen bir su sistemi geliştirilmiş.. etraftaki dağlardan gelen yeraltı sularının çölün içinde kaybolup gitmesi karşısında, bu suyu tutmak ve yerleşim yerlerine getirmek için yapılan bir kanal sistemi yada Arapçasıyla kanat sistemi yapılmış..bu kanat sistemi 3000 yıl öncesine kadar gidiyor..bu sistem İranlılar tarafından geliştirilmiş ve dünyanın her tarafına dağılmış..
Kanat sisteminin oluşturulması için önce suyun bulunması gerekiyor..etraftaki dağlarda yada yeraltında bulunan suyun yerleşim merkezinin yukarısında , yüksekte olması gerekiyor.. bu suyun yerleşim alanına taşınması yeraltından kazılan tünellerle yerleşim yerlerine getiriliyormuş.. zira üstten açılan kanallarla olması durumunda suyun buharlaşacağı ve kaybolup gideceği biliniyor.. ancak kaynaktan yani yerüstünden boru yerine yeraltından tüneller yapılarak getiriliyor.. bu tüneller yapılırken ilkönce ana kuyu (maderi- çeh) kazılıyormuş.. sonra yeraltı suları bu kuyuda toplanıyormuş..bu kuyunun derinliği en az 10-20 metre , ortalama ise, 30- 40 metre civarında oluyormuş..yaklaşık 2700 yıl önce inşa edilen ve 27 km uzunluğunda olan kanat sistemi bugün hala aktif olarak kullanılıyor.. Kanat sistemi yapılmasına önce suyun gideceği yerleşimin tespit edilmesiyle başlanıyor.. sonra yerleşimden ana kuyuya doğru gidecek tüneller kazılmaya başlanıyormuş..güzergah belli olduktan sonra güzergah üzerinde 20- 30 metre aralıklarla dikey kuyular açılıyormuş..kazılan tünellerle bu dikey kuyular birbirine bağlanıyormuş..sonra kazılan bu kuyuların üzerleri bir kapakla kapatılıp tünellerin havalandırması için de kullanılıyormuş..ayrıca arıza gibi durumlarda içine girip kolayca düzeltilebiliyormuş..tüneller yapılırken belli bir eğim verilerek suyun ne çok fazla akması ne de az akması önlenebiliyormuş..kanat sisteminde çalışanlara Mukanni denilirmiş..bu meslek babadan oğula geçermiş..bir anlamda madencilik gibi bir durum oluyor..Mukanniler, çeşitli toprak kazma, temizleme aydınlatma gibi aletlere de sahipmişler..tünel kazma işi yeraltında çökme gibi tehlikeleri de kapsıyor..kanat sisteminin yeraltından kazılması kolay bir iş değil..bir yılda ancak bir km kazılabiliyormuş..kanatların çok büyük bir kısmının uzunluğu 5 km altında kalıyormuş..Yezd civarındaki kanatların uzunluğu 30-45 km arasındaymış..suyun dağıtılması da belli kurallar içinde oluyormuş, kamusal kullanım için kuyular varmış..bu kuyulara dik merdivenle iniliyormuş.. bugün ise çoğunda su bulunmuyormuş.. daha zengin olanlar ise, suyu depolayarak kullanıyorlarmış. Bu depolara ise Ab-ı Anbar denilirmiş..
Kanat sistemini çok daha yakından görmek için Su müzesi olarak yapılmış 150 yıllık bir Yezdli tüccarının evine giriyoruz..Burası tam bir çöl evi olarak düzenlenmiş .içinde iki tane kanatın kurulduğunu görüyoruz.bugün bir tanesi aktif olarak kullanılıyormuş..kanatlara merdivenle iniliyor..ayrıca kanat sisteminin yapılması için gereken malzemeler, kovalar, kazanlar, deri tulumlar gibi malzemeler de sergileniyor..çeşitli su ölçme ve dağıtım aletleri bulunuyor..dünyanın ilk su saatini de burada buluyoruz..Müzede eski kanat yollarını gösteren harita bilgileri de bulunuyor..


Yezd’in bir çöl coğrafyasında olması ilginç mimari çözümlerin geliştirilmesine neden olmuş. Bunlardan bir diğeri de, buz ihtiyacını karşılamak için Buzhane yapmışlar..Buzhane yapısı dev bir küp’e benziyor. Topraktan yapılan tavan yukarıya doğru uzayıp koni şeklini alıyor.. bu havanın serin tutulması için ve buzların erimemesi için böyle yapılmış.. aşağıya doğru da dev bir küpün gövdesi gibi karnı genişleyerek iniyor.. bu gövdenin içine merdivenle giriliyor.. Buzlar kışın dışardaki havuzlarda tahta kalıplar kullanılarak gece suyun dondurulmasıyla elde edildikten sonra kalıptan çıkarılıp bu havuza konuluyormuş sonra buzların üzeri samanla kapatılıp hava almaması sağlanıyormuş ve buzlar belli kurala göre ahaliye veriliyormuş..Bu Buzhaneye de Yeğçal deniliyormuş.. şimdi ise buzhanede artık buz üretilmiyor turistik olarak gezilebiliyor ..

Yezd’de tarihe yolculuk yaparken önemli yapılardan bir diğeri de, Mescid-i Cuma yani Cuma Mescidi oldu..Mescit, 14. Yüzyıl İran mimarisinin en etkileyici eserlerinden biri oluyor.. Mescidin bulunduğu yerde bir Zerdüşt tapınağı varmış.Bu tapınağın yerine 12. Yüzyılda bir mescit yapılmış..ancak zamanla mescit yıkılmış ve 14. Yüzyılda ilhanlılar tarafından Cuma mescidi yapılmış..daha sonrasında gelen Muzafferiler döneminde de mescid genişletilmiş..bu mescidin 700 yıllık bir geçmişe sahip olduğu belirtiliyor..Mescidin tarihi önemi bir yana, sanatsal ve estetik olarak da önem taşıyor.. İran mimarisinin Azeri tarzının en nadide örneklerindenmiş..



Cuma mescidinin girişinde yeralan 6 metre çapında ve 52 metre yüksekliğinde iki tane uzun minaresi bulunuyor.. Bu minareler İran’ın en yüksek minareleriymiş..Minareler, Şah Tahmasp döneminde yapılmış..Girişin sol tarafında mescid kalıyor ortada ise bir avlu bulunuyor. Avlunun ortasında yine bir su kanadı var. Üstü kapalı bir şekilde duruyor..mescide girildiğinde namaz kılınan alanın tavanında Hezarbal denilen süsleme tekniğiyle ve kufi yazıyla Allahın ismi yüzlerce kez yazılmış..ilk bakıldığında geometrik desen izlenimi veriyor.. Mescidin iki katmandan yapılmış yüksek bir kubbesi bulunuyor..kubbenin içinde ve alt taraflarında Svastika şeklinde süslemeler var..Gamalı haç olarak bildiğimiz bu süslemeye İranlılar Gerduniye Mehr diyorlarmış.. bu işaret, doğuda sonsuzluğun, zamansızlığın, doğumun ve ölümün sembolü olarak kabul ediliyor.. Mescidin uzun kubbesinin de bir hikayesi var.. bir zamanlar bekar kızlar Cuma günleri sabahtan öğlene kadar başörtülerine bir asma kilit bağlayıp mescidin minaresine çıkıyorlarmış buradan asma kilidin anahtarını mescidin avlusuna atıyorlarmış . anahtar bir erkek tarafından alındığında minaredeki bekar kız aşağı inip erkeğin yanına gidiyor ..erkek elindeki anahtarla genç kızın başörtüsüne asılı asma kilidi açıyor , genç kız da erkeğe tatlı ikram ediyormuş..tanışan genç çiftlerin en kısa sürede evlendikleri hikaye edilmiş..
Yezd şehrinde tarihe yolculuk yaptıran mekanların başında Mescid-i Cuma geliyordu ama bir diğeri de, Emir Çakmak mekanının olduğunu söyleyebiliriz.. burası bizi 14. Yüzyıla götürdü. Emir çakmak kompleksi, Timurlulardan kalma bir yapı. Burada daha önce mescit, kervansaray, hamam, su deposu gibi pekçok yapı varmış ama bugün en önemli yapısı, Tekiye denilen bina oluyor..burası da 19. Yüzyılda yapılmış.
Tekiye, Kerbala’da şehit edilen İmam Hüseyin’i anma törenlerinin düzenlendiği yer oluyor..Tekiye, Hüseyniye olarak da biliniyor..burası üç katlı bir bina ancak sadece meydana bakan bir cepheden oluşuyor..Cephesinde kemerli localar var..ayrıca iki tane uzun minaresi bulunuyor.. burası bir mescide benzese de mescid değil, bir seyir terası oluyor.. imam Hüseyin’in Muharrem ayının 10. Gününde şehit edilmesiyle başlayan yas tutma geleneği burada yapılıyormuş…locaların ön tarafına kentin önde gelen şahısları oturuyor.. Burada bir de Nehl denilen 12 metre yüksekliğinde kafes biçiminde yapılmış tahtadan kocaman iki yaprağın birleşmesinden meydana gelmiş bir araç duruyor.. Nehl, imam Hüseyinin tabutunu temsil ediyormuş.. tahtadan yapılmış bu araç Aşure günü süsleniyormuş..üzeri aynalarla donatılıyor…bu aynaların da Hüseyin’in şehit edilen bedenini aydınlattığına inanılıyormuş..bu tahta yaprağın bir yüzü acı, üzüntü ve yası temsil eden siyah kumaşlarla kaplanıyormuş..siyah örtünün üzerine yüzlerce kılıç, hançer ve pala asılırmış..bunlar ise imam Hüseyin’in yaralanmasını temsil ediyormuş..Aşure günü 20 kadar kişi, çıplak ayaklı paçalarını dizlerine kadar sıvamış gençler tarafından omuzlarda taşınırmış.. Nakhl aracına binip ellerinde davullar ve zillerle ritmik bir şekilde ağıtlar yakıp Kuran’dan ayetler okurlar, ağlayıp dövünenler olurmuş..

Yezd şehrinin Zerdüşt inancına, tarihine , mimari yapılarına yaptığımız yolculuktan sonra geleneksel kültürü içinde yeretmiş önemli bir oyununa sıra geldi..bunun Zurhane dedikleri mekanda sadece erkeklerin yaptığı geleneksel spor olduğunu söyleyebiliriz..
Zurhane’nin kelime anlamı, kuvvet evi demekmiş.. burası akşam olunca erkeklerin gelip geleneksel kahramanlık sporlarını yaptıkları bir yermiş. her yaştan erkek var. Küçük bir erkek çocuk da var yaşlı birisi de var.. Kadınlar ise bu işi yapmıyorlar..Tarihi ise oldukça eskiye, İslamiyet öncesine kadar gidiyor..bu sporun amacı, gençleri savaşa hazırlamak, kuvvet ve dayanıklılıklarını arttırmakmış..İranlıların islamiyeti kabulü ile birlikte zurhaneler dini bir nitelik de kazanmışlar..kısaca burada geleneksel İran sporu yapılıyor.. bunun bizdeki karşılığı ise güreşler olabilir.. Buraya önceden kadınlar alınmıyormuş şimdi ise bazı yerlerde kadınlar da girebiliyor başka yerlerde yine giremiyorlar.. içeriye girince merdivenlerden aşağıya doğru iniyoruz.. ayakkabılarımızı çıkarıp çoraplarımızla yuvarlak salonun etrafındaki yerlere oturuyoruz..Halılarla kaplı salonun ortasında aşağıya doğru yuvarlak bir çukur salon bulunuyor. bizden başka gelen turistler de var.. salonun yukarısında Bendir ve zil çalan bir köşe var.. çukur salonda ise yedi sekiz erkek altlarına kispete benzer uzun şortlar giymişler. üzerlerinde de yarım kollu tişörtleri var..önce ellerinde lobutlarla müzik eşliğinde sahneye çıkıp bu lobutları çeviriyorlar.. yine Kebbade denilen zincirli bir demiri kaldırıp sağa sola sallıyorlar bu aletler çok ağır ve kaldırması güç havada birkaç defa çevirenler oluyor. …sonra çeşitli atletik gösteriler yapıp , zor beden hareketlerini ve tabii ki kuvvetlerini gösterdiler…. gösteri yaklaşık bir saat kadar sürüyor.. erkek göstericiler epeyce ter döktükten sonra bitiriyorlar.

Kaynaklar:
Rehber, Penbe Özdemir, 1001 istanbul Tur
İran Rehberi, Nazlı Elmi
Zafer bozkaya- İran gezi rehberi
Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül ve Şiir Ülkesi.
Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.
V.V.barthold- İran tarihi Coğrafyası.
Lonely Planet-İran
Nimet yıldırım- iran Kültürü