Alanya,[1] bugün en çok turist çeken ilçelerimizden biri olmakla beraber geçmişte Anadolu’yu Akdeniz’e bağlayan en önemli liman kentlerinden biriydi. Karadeniz’den Konya ovasına oradan da Akdeniz’e inen ticaret yolları Alanya limanına ulaşıyor buradan Kıbrıs, Girit ve Mısır ile ticaret yapılıyordu. Alanya’nın bu iştah açan konumu o kadar cezbediciydi ki, Alanya’yı ele geçirmek her zaman vazgeçilmez olmuştu.
Alanya’yı elinde tutanlar dik ve sarp bir yamaca sahip dağın üzerine yerleşip buraya ele geçirilmesi neredeyse imkansız olan bir kale inşa etmişler. Kalenin bulunduğu dağa , güzel dağ anlamına gelen Korakesion yada Kalonoros adı verilmiş. Bu ad daha sonra Selçuklular tarafından Alaiye olarak değiştirilmiş.
Alanya’nın kalesi ve limanına önceleri korsanlar yerleşmiş. Alanya’nın ele geçirilemez konumu sayesinde zenginleşip uzun bir süre hakimiyetlerini sürdürmüşler. Ancak Romalı general Pompeius tarafından Kilikya bölgesi başta olmak üzere Alanya’daki korsanlık faaliyetleri ortadan kaldırılmış. Sonrasında ise buraya yerleşen Ermeni beyliği de zenginliğine zenginlik katmış. Bundan sonrasında ise, buraya gelen Selçuklular önce kaleyi almakta zorlanmışlar ancak daha sonra kaledeki ermeni beyi ile anlaşıp hakimiyetlerini kurmuşlar ve Alaiye adını kullanmaya başlamışlar. Böylece Alanya kalesi Selçuklu idaresine geçmiş. Bundan sonrasında Selçuklular burada ticaretin gelişmesi için ellerinden geleni yapıp özellikle başkent olan Konya ile ulaşımı sağlamak için kervanyolları ve kervansarayları kurmuşlar. Selçuklular da Alanya limanı sayesinde büyük bir zenginlik elde etmişler.
Kalenin en görkemli yapısı, hiç şüphesiz tam limanın ağzına yapılmış Kızıl kule oluyor. Kızıl kulenin kırmızı tuğla ve taşlar ile yapılmış olması kırmızı bir kuleyi ortaya çıkarmış. Kırmızı tuğlaların arasında da antik kentlerden sağlanan sütun, sütun başlıkları gibi pekçok malzemeler gözümüze çarpıyor. Kuleden içeriye girince sekizgen bir mimari yapıyı görünce şaşırmamak elde değil. İçeride düz bir yuvarlak alan beklerken , ortasında etrafı dar bir koridorla çevrili silindir bir yapı ile karşılaşıyoruz. Bu ortadaki silindir yapı dev bir su sarnıcıymış. içi o kadar iyi yapılmış ki bugün hala içinde su bulunuyormuş. Alanya gibi sıcağın en dibinde yaşayanların hayatta kalması için kale öyle bir yapılmış ki sadece Kızıl kulede değil kalenin her tarafında dev sarnıçlar bulunuyor. Kızıl kulenin şaşırtıcı mimarisi bugün uluslararası karikatür sergisine evsahipliği yapıyor.
Kızıl kulenin biraz ilerisinde Alanya’nın tarihi limanının tersanesi bulunuyor. İçi, beş bölüm halinde büyük gemilerin güvenilir bir şekilde ve de gizli olarak yapılmasına elverişli bir şekilde yapılmış. Burası hala Alanya’nın gemi inşaat ticaretinin merkezi durumunda ve balıkçı gemilerinin suya indirildiği yerlerden biri oluyor. Tersaneyi savunmak için yapılmış Tophane kule yapısı da burada bulunuyor. Tersanenin içinde bilgi panolarını izlerken bir zamanların uluslararası ticaretin candamarı olan bu muhteşem limanı anlamaya çalışıyoruz.
Alanya kalesini görmek için yukarıya çıkmak gerek. Kaleye gitmek için arabayla yada teleferikle kolayca çıkmak mümkün ise de, eğer yaz sıcağı altında değilseniz size yürüyerek ve manzarayı seyrederek çıkmanızı tavsiye edeceğim. Kaleye çıkarken tek bir asfalt yoldan yukarıya çıkılıyor ancak aralarda gözüken ara yollar daha çekici duruyorlar. Evlerin arasından aşağıya inen merdivenlerin yanlarında portakal ağaçları ve yaseminlerle birbirine karışmış ve koridor olmuş yollar kıvrılarak yukarıya doğru çıkıyor. Bu kale yollarını keşfetmek ise ayrı bir zevk oluyor. Yürürken ödül sayacağım yollar belki de.. Kale yolunda ana asfaltın yanında kaleye çıkan gizli yolların yarı yıkılmış kaya merdivenleri de tırmanmayı sevenler için çok çekici gelebilir.
Kaleye çıkan yollar
Kaleye doğru yukarı tırmanırken tepenin üzerine zamanında yapılmış pekçok eski tarihi evler duruyor. Evlerin kimi yıkılmış kimi yeniden betona gömülmüş halde kale yerleşiminin dokusunu oluşturmuşlar. İçeriye kaleye girince daha sempatik gelen eski ahşap konak tipi evleri görmeye başlıyoruz. Evlerin bazılarını Alanya belediyesi onarıp turistik ziyarete açmış. Evlere konulan etnografik bilgi panoları ile de turistlere bilgi veriliyor. Bu evlerde bir zamanlar ipekböcekçiliği de yaygınmış ve Alanya’ya özgü ipek dokumalar yapılırmış. Kalenin içinde önemli yapılardan biri de, Ahmedek denilen başka bir içkale oluyor. Bu kısım düşmanın ele geçirmesi en zor kısımlardanmış. Kapının girişinde eski kitabeler gözümüze ilişiyor. Kalenin duvarlarında ise, Hellenistik döneme ait yuvarlak taşları görüyoruz. Ahmedek kısmında dik inen tepelerin üzerine yapılmış yine kuleler, sarnıçlar , surların dışına kazılmış hendekler ile kolayca düşmanın giremeyeceği şekilde yapılmış. İçeride bazı kısımların yıkılma tehlikesi nedeniyle sadece küçük bir kısım üzerine ahşap gezinti platformu yapılmış ve bilgi panoları da oldukça eksik durumda..
Kalenin içinde farklı dönemlere ait yapılardan bir başkası da, Selçuklu ve Osmanlı döneminden kalan Süleymaniye camisi ve sarnıcı oluyor. Süleymaniye camisinin hemen yanında ise, yine Selçuklulardan kalan bir arasta ,pazar yeri ile onarımı yapılmış bir han bulunuyor. Han şimdi bir çarşı gibi kullanılıyor ancak içinde Alanya’ya özgü pek fazla şey bulunmuyor. Han’ın ilerisinde ise, eski bir mescitten kalan izleri görüyoruz. Kalenin en önemli özelliğinin çok sayıda sarnıcın yapılmış olması verilen bilgilere göre, Kalede sayıları 500 bulan sarnıç varmış. Bunlardan büyük bir sarnıcın içi düzenlenerek ziyaret açılmış.
İç kale kısmına geçince burada sarp kayaların tepesinde yapılmış yerleşim kalıntılarının izleri duruyor. Selçuklu sarayından arta kalan izlerden, bir Bizans kilisesine, hamam kalıntılarına kadar duvar izleri ve çok sayıda sarnıçlarla karşılaşıyoruz. bu sarnıçların içleri düzgün çimento ile kaplandığından halen içlerinde su tutulduğu tahmin ediliyor. Ayrıca ahşap platformlar üzerinde ilerleyince altı sarnıç üstü kule olan balkondan aşağıya doğru baktığımızda, ensiz denize doğru uzanan kaya çıkıntısını görüyoruz. İşte buraya Adam Atacağı yeri deniliyormuş. İç kale ile Alanya kalesi gezimiz sona eriyor ancak buradaki tarih öyle katmanlı ki defalarca gezmeye değer..
[1] Alanya ve Alanya Kalesinin tarihi ile ilgili olarak burada çalışmalar yapan tarihçi Seton Llyod ve D.Storm Rıce’ın Alanya (Alaiyye) kitabı (TTK 1989), burayı gezerken anlamak için önemli çalışmalardan biridir.
Bu gezi , Levent Konyar ile birlikte 10 -18 Mayıs ve 11-15 ekim 2025 tarihlerinde yapıldı..
Akdeniz’in Kilikya olarak bilinen antik dönem coğrafyası, Adana’dan başlayarak Alanya’ya kadar uzanıyor..Kilikya’nın kıyılarından yukarılara dağlara doğru çıkınca farklı bir coğrafya ile karşılaşırsınız. Kıyılardaki düz ovaların yerini geçit vermez dağlar, nehirlerin oyduğu derin vadiler, kanyonlar, dağların içine oyulmuş mağaralar ve dağların arasından kıvrıla kıvrıla giden bazen dar bazen dik uçurumlarla çevrili yollar alır. Doğanın meydana getirdiği bu coğrafya sizi adeta içine çeker, ilerledikçe daha ötelerde neler olduğunu merak edersiniz. Bu coğrafyaların bir o kadar etkileyici olan tarafı da buradaki tarihtir. Kilikya’nın dağları arasında yaşamış Isauria halkları olarak bilinen antik dünya insanları korsanlıklarıyla bilinir. Dağlık Kilikya’daki korsan halklar, çok eski tarihlerden bu yana , bir zamanlar bu dağların arasında Karadeniz’den Konya ovasına oradan da Akdeniz’in sıcak limanlarına kadar uzanan gizli yolları biliyorlardı. Bu yollar üzerinde taşınan malları ve ticareti korsan baskınlarla, eşkıyalık yaparak, çeteler oluşturarak kontrol etmeye çalışmışlar, hakimiyetlerini uzun bir süre sürdürmüşlerdi. Taa ki Romalılar gelip bu korsanlığa , bu başıbozukluğa ve kanunsuzluğa son verene dek.. ancak Romalılardan sonra da bu coğrafya üzerinde çeteler, eşkiyalar hüküm sürmüş ticaretin ve zenginliklerin denetimi başka biçimlerde devam edip gitmiştir.. Eski krallıkların, haçlı şövalyelerin yaşadıkları kalelerden , Selçuklu beylerinin kurduğu kervanyolları ve kervansaraylarına kadar başıbozukluk, isyanlar kontrol edilmeye, bastırılmaya çalışılmıştır. Yakın zamana kadar ise, bu bölgede yaşayan konar göçer yörüklerin kendilerine has yaşam şekillerine, yerleşik hayata kolay kolay geçemeyen ,doğayla içiçe yaşamlarına baktığımızda, bu yörenin insanını daha iyi anlarız.
İşte keşif hikayemiz, Kilikya’nın dağları arasında bir yandan gizlenmiş mağaraları, kanyonları, gölleri keşfetmeye çalışırken, diğer yandan da, buralarda kendi başına buyruk yaşamış korsan halkların tekinsiz izlerini, eski krallıklardan kalan kaleleri, kervanyolları üzerinde kurulan kervansarayları ve yeni yeni yerleşik hayata geçen konar göçer yörüklerin izlerini takip etmekle başladı..
Antalya’dan Alanya’ya giderken Selçuklu Kervansarayları; Alara han ve Sarapsa han
Yolculuğumuza Antalya’dan sabahın erken saatlerinde çıkarak başladık. Mayıs ayında havaların yeni ısınmaya başladığı ve artık sıcakların kendini buralarda hissettirmeye başladığı bir dönemdeyiz. İlk durağımız Alanya’ya gelmeden önce göreceğimiz bir Selçuklu kervansarayı ile Kalesi olacak. Alanya yönüne giderken Alara çayı ve civarında bulunan kervansarayı görmek için Okurcalar beldesinden içeriye doğru 10 km gitmek gerekiyor. Alara çayının, eski adı, Ulugüney çayı imiş. Şu sıralarda da bahar ayı olduğundan gür bir akışı var. Yakın geçmişe kadar da üzerinde su değirmenleri bulunurmuş. Ancak artık su değirmenlerini bulmak imkansız onun yerine turistik kafeler yapılmış.
Alara çayının yanında Selçuklular tarafından 13. Yüzyılda yapılmış bir kervansaray olan Alara han bulunuyor. Selçuklular Alanya’yı aldıktan sonra başkentleri olan Konya ile Alanya’yı yakınlaştırmak için kervanların geçeceği anayollar yapmaya başlamışlar. Bu yollar üzerinde de o dönemin en önemli yapılarından olan, yolcuların dinlenmesi için kervansaraylar inşa etmişler. Böylece develerle taşınan yükler, bu güvenli anayollardan geçerek Alanya limanına varabilmiş. Alara hanın bulunduğu kervanyolu, Konya’dan çıkıp Karahöyük, Bozkır, Galesandra yaylası, Gündoğmuş, Alara han ve biraz daha ilerde duran Şarapsa hanı da içine alan bir güzergah oluyor. [1] Bunun önemli bir nedeni de, Selçuklu döneminde bile hala devam eden korsanlara karşı ticaret hayatını korumak ve elbette bu ticaretle birlikte zenginleşebilmekti.
Tarihin bu dönemine daha yakından bakmak için şimdi tam karşımızda duran Alara han kervansarayını gezmek için bilet alıp görmeye gidiyoruz. Açıkcası, 13 yüzyılda yapılmış ve günümüze gelene kadar pek fazla bir şey kalmamış olacağını düşünerek , kervansarayın yıkık dökük sadece duvarları kalmış olarak görmeyi beklerken karşımıza etrafı ışıklandırılmış ve özel bir işletmeye verilmiş sağlam bir yapı çıkması sevindirici oluyor. içerisinin bir kısmı alışveriş alanı olarak düzenlenmiş, diğer kısım ise müze olarak tasarlanmış ve içeriye balmumundan yapılmış yeniçeri askerlerinin heykelleri konulmuş..burası dışarıdan küçük gibi gözükse de içerisi oldukça geniş ve kalacak odalarıyla kervancıları rahat ettirecek şekilde yapılmış. kervansarayın dış duvarlarında ise yapım ustalarına ait olduğu söylenen bazı özel keski izleri duruyor. Açıklamalarda belirtildiğine göre bu izler, ustaların kaç tane taş yapmışlarsa o kadar ücret alacaklarını gösteriyormuş. Ayrıca bu taş izleri Anadolu kilimlerinde de kullanılırmış. İçerideki taş sütun duvarının üzerinde dikkatimizi çeken şey ise, kabartma şeklinde yapılmış bir aslan yüzü oldu. Bu aslanın başı küp gibi , şişkin sarkık yanaklı , iri gözlü, yassı burunlu , kaşların burunla birleştiği bir yüzü var.. yüzün hüzünlü bir ifadesi var. Bu tarz aslan figürünün Selçuklu hükümranlığını temsil ettiği söyleniyor. Ancak yerel inanışa göre de, bu hüzünlü aslan kervansarayda konaklayan seyyahların memleket hasreti çeken üzgün yüzünü temsil ediyormuş..
Kervansaraydan dışarıya çıkınca yukarıda dik bir tepenin üzerine yapılmış halen sur duvarları ayakta olan bir de kale duruyor. Bu kale, hem Alara hanı korumak ve hem de kervanların güvenli bir şekilde yollardan geçmesini sağlamak için yapılmış. Ancak kalenin Selçuklular tarafından kullanılmadan önce ilginç bir başka tarihini daha öğrendik ..Burası, Selçuklular tarafından ele geçirilmeden önce, Alanya ve civarı Ermenilerin idaresindeyken, Ermeni beyin kardeşinin keşiş olarak bu dağda yaşamış olduğu belirtiliyor. Daha sonra ise, Selçuklular buraya gelince kaleyi sağlamlaştırıp içine hamam gibi yapılar yapıp, aşağıya da Alara hanı inşa etmişler. [2]Kaleye çıkmanın güvenli olmadığını söylemek gerek. Kaybolmaya başlamış taş merdivenlerin ve çalıların kapladığı kaleden günümüze pek fazla şey kalmamış…
Alara hanı ve Alara çayını geride bırakıp Alanya yönüne doğru yola devam edince yine Alanya’yı Konya’ya bağlamak amacıyla yapılan anayol güzergahının ekseninde kalan bir diğer han olan Sarapsa yada Serapsu da deniliyor..hanını görmek için yoldan içeriye doğru sapıyoruz. Deniz seviyesinden biraz yukarıda Serapsu deresinin yanında olduğu belirtilen ancak dereyi şu sıralarda göremediğimiz bir yere yapılmış. Şarapsa han ,Alara han gibi aynı tarihlerde 13. Yüzyılda yapılmış. Çok yüksek olmayan bir tepe üzerinde gösterişli bir şekilde duruyor. Ancak Şarapsa han bir süredir farklı amaçlarla kullanılmış olduğundan içeriye girilemiyor. Sadece duvarlarına bakıp etrafını dolaşmakla yetinmek durumundayız. Duvarlarında bazı taşların çevredeki antik şehirlerden alınma oldukları belli oluyor. Şarapsa kervansarayından günümüze kalan sadece duvarlar olsa da görülmeye değer bir Selçuklu yapısı olduğunu söyleyelim ve yolumuza devam edelim. [3]
Yolumuzu yeniden Alanya’ya doğru çevirdiğimizde, zaman öğle olmuştu bile.. Akdeniz sıcağı da giderek artıyor.. Alanya sahilleri artık turistlerle dolup taşmaya çoktan başladı. Alanya sahilinin kenarında verdiğimiz yemek molası öğle sıcağını geçirmek ve biraz da dinlenmek için iyi bir fırsat olacak.. Sahilde yamaç paraşütü yapanlar rengarenk havada uçuyorlar ..deniz kıyısında kilometrelerce uzanan kıyı şeridi üzerinde düzenli bir şekilde yapılmış küçük plaj kafeleri, kıyıdaki yürüme alanları Alanya’yı benim için sevimli yapan küçük şeyler..
Alanya ile ilgili tarihi bilgi vermek için heyecan duyuyorum çünkü Alanya’nın da ilginç bir tarihi var. Alanya, eski bir Selçuklu kenti olarak bilinmekle birlikte daha öncesine giden tarihinde burası, Ermeni krallığına ait bir yer olarak geçiyor. Adı da Korakesion yada Kalonoros olarak biliniyormuş. Bugün Kızılkule’nin olduğu kale yerleşiminin, sarp bir dağın tepesinde , gayet korunaklı ve özel bir savunma sistemine sahip olması nedeniyle güzel dağ anlamına gelen bu ad verilmiş. Alanya’nın geçmişinde yerleştiği bu sarp dağ nedeniyle, Kilikya korsanlarının da uzun bir süre yerleştiği ideal bir sığınak yeri olmuş. Romalıların Kilikya korsanlarına karşı başlattığı mücadelede yenilmeyen tek yer burası olmuş. Ancak korsanlara karşı açılan savaşın son noktası da burada konulmuş. Korakesium savaşı ile yüzyıllardır süren kanunsuzluğa son verilmiş. Alanya, bir yandan çok korunaklı bir limana sahip olması, öte yandan da, Anadolu’nun içlerine kadar girebilecek şekildeki coğrafi yapısı sayesinde, Anadolu’nun Akdeniz’e açılan bir ticaret kapısı olmuş. Mısırlı Suriyeli tüccarlar Alanya’dan Karadeniz limanlarına kadar seyahat edebilmişler. [4]
Alanya’da oturup , Kızılkule’de tarihte yaşananları hayalimizde canlandırmaya çalıştık. Şimdi yeniden yola koyulmaya hazırız.
Alanya’dan kıyı şeridini takip ederek Akdeniz kıyılarının çok fazla girintili çıkıntılı olmayan uzun kumsallarını , denizle birleşen kayaya benzer kumsalları ve teraslar halinde düzenlenmiş muz bahçelerini görerek Gazipaşa’ya doğru yeniden yola çıkıyoruz. Gazipaşa, muz yetiştiriciliğinin yanında son zamanlarda tropikal meyve ve bitki yetiştiriciliği açısından da önem kazanan bir yer olmasına karşılık turizm açısından çok fazla bilinmiyor.
Alanya’dan yaklaşık 50 km kadar Gazipaşa yönüne gidince burada Akdeniz coğrafyasına özgü kaya oluşumlarının meydana getirdiği mağaralar arasında uzun zamandan beri görmeyi isteyip de bir türlü görmeye fırsat bulamadığımız Yalan Dünya mağarası bulunuyor.
Yalan Dünya mağarasına gitmek için, Gazipaşa’dan 15 km önce yol tabelalarının gösterdiği Beyrebucak köyüne doğru saptıktan sonra düzgün bir asfalt yoldan yaklaşık 1.5 km kadar yukarı çıkılıyor. Mağaranın tarihinin beş milyon yıl öncesine dayandığı belirtiliyor. Uzunluğunun 4 km olmasına karşın arada çöküntü olması nedeniyle sadece 450 metrelik kısmı gezilebiliyor. Mağaranın nemli ıslak bir havası var. Bilgilendirme tabelasında her mevsim 28 derece olduğu yazıyor. Nemli hava nefes almayı güçleştirdiğinden yavaş hareket etmek gerekiyor. Ayrıca kaygan zemini de dikkate almak gerek. Mağaranın dar ve alçak kimi yerlerinden eğilerek geçmek lazım. Kimi yerleri ise kocaman bir oda haline gelmiş . İnişli çıkış dönemeçli yollardan geçip son noktaya gittiğinizde taşlarla kapanmış bir oda ile karşılaşıyorsunuz..Mağaraya neden Yalan Dünya denildiğini merak edince halk arasında her mağara için yaratılan içinde define bulunduğu yada buradan geçen insanın zaman kapsülünde bir başka zamana geçtiği veya kavuşamayan sevgililerin aşklarının da yalan olduğu..v.b. pekçok efsane ve söylenceler gibi burası için de benzer söylenceler üretilmiş ancak akla en yakın olanın, mağara içindeki oluşumların gerçek olmayan yada gerçeküstü dünyaya ait olabileceği düşüncesiyle halk arasında Yalan Dünya denildiğini kabul etmek. Bu tanıma uygun olarak özel işletmeci de mağaranın içini renkli ışıklarla süsleyip gerçeküstü dünyaya katkıda bulunmuş adeta. Mağaranın içinde kurduğu ışıklandırma sistemiyle içindeki doğal oluşumları ne görebilmek ne de fotoğraf çekmek pek mümkün olamıyor. Yalan Dünya mağarasına gidiş, özel bir işletmeye ait olduğundan içeriye giriş biletine herhangi bir indirim yapılmıyor.
Yalan Dünya mağarasından ayrılıp Alanya’ya dönüyoruz. Yolumuzun üzerinde bulunan Syedra antik kenti son zamanlarda adını sıkça duymaya başladığımız antik kentlerden birisi. Özellikle Alanya’nın turizmine katkı sağlaması açısından da kazılarına hız verilmiş diye düşünüyorum..
Alanya’nın 20 km kadar güneydoğusunda bulunan Syedra antik kentine gelmek için ana yoldaki tabelaya bakıp Seki köyüne doğru sapılıyor. Köyün biraz yukarısında hummalı bir kazı faaliyetinin olduğu belli oluyor. Toz duman içinde traktörler toprak taşıyorlar. Burası, M.Ö.9 ile M.S. 13. Yüzyıllar arasında canlı bir Roma kentiymiş. Kazı ekibinden arkeolog öğrenciler , kentin adının buradaki Sedir ağaçlarından geldiğini belirtiyorlar. Kent, Pamphilia ve Dağlık Kilikya bölgelerini birbirinden ayıran Sedre Çayının batı tarafında bulunuyor. Yaşam ve kültür açısından Syedra kentinin daha çok dağlık Kilikya şehirlerinden biri olduğu düşünülüyormuş. Geç antik çağda, erken Bizans döneminde özellikle Limanı sayesinde Güneybatı Anadolu ve Batı Kıbrıs arasındaki ticaret ağında önemli bir role de sahipmiş. Bunlarla birlikte kentin önem taşıyan bir başka özelliği de, burasının piskoposluk merkezlerinden biri olması. Burada dini görevin yerine getirilmesi için içinde fresklerin de olduğu bir vaftiz mağarası bulunuyor. Ancak mağara ne yazık ki ziyarete kapalı. Ayrıca Hıristiyanlığın yayılma sürecinde yapılmış erken Hıristiyanlık dönemi bazilikasının kalıntıları da bulunmakta. Kente ait en önemli kalıntılar arasında içinde dikkate değer mozaik döşemesi ile birlikte bir Roma hamam kompleksinin olduğunu da söylemem gerek. Biraz daha ileride şehre giriş merdivenlerinden yukarıya çıkınca tepeye yerleşmiş yukarı şehir denilen kısmına çıktığımızda şehrin planını daha açık görebiliyoruz. Yukarı şehirde üstü kapalı içinde çarşıları olan sütunlu bir caddeyi ve döşeme taşlarını görmek ve üzerinde rahatça yürümek mümkün.. Yamaca yerleşmiş kentin planı aşağıya doğru bakınca belirginleşiyor. Kenti enine kesen iki büyük cadde ile bunlara dik inen merdivenli sokaklar görülebiliyor. Yamaçtan aşağıya doğru inmeye başlayınca Akdeniz mimari yapısına benzer dar ara sokaklar merdivenlerle birbirine bağlanıyorlar. Evlerin yıkılmış duvarlarının arasında renkli mozaiklerin bir kısmını üstü kapatılmış şekilde görüyoruz. Gördüğüm hemen her evin içlerine mozaik taban yapılmış. Zaten biraz ileride bir ekip mozaikleri çıkarmak için ince kazı işleri yapıyorlar. Syedra kentinin kısacık bir gezide görebildiğimiz bir başka tarafı da birçok evde zeytinyağı çıkarmak için kullanılan değirmentaşlarının, işliklerin, bulunması. Yamaçtan aşağıya doğru pekçok evde zeytinyağı çıkarmak için oldukça sistemli bir yaşamın olduğu açıkça belli oluyor. Kentin su ihtiyacı ise sarnıçlarla sağlanıyormuş. Kentin aşağı tarafındaki yerleşiminde ise kazı çalışmalarında bulunan mozaikler, Alanya müzesinde sergileniyormuş. Kentin görülmesi gereken diğer yerleşimlerini bir başka zamana bırakarak şimdilik gördüklerimizle yetinelim. [5]
Syedra antik şehrini gezdikten sonra yorulmuş ama memnun olarak Alanya’ya dönüyoruz. Şimdi denize girme zamanı. Akşam Alanya’da kalıp ertesi gün Ermeneğe doğru yola çıkacağız.
Sabah Alanya Arkeoloji müzesini gezmek için erkenden müzenin kapısına gidiyoruz. Müzede Syedra şehrinden çıkan mozaiklerin sergilendiğini kentteki bilgi panolarından öğrenmiştik. Bu nedenle biraz da heyecanla daha yakından bakmayı çok istiyordum. Müze binası Alanya’nın eski yapılarından biri olmalı. Geniş bir bahçe içinde küçük bir bina olmasına karşılık müze olarak çok iyi düşünülmüş bir yapı. Bahçesinde dolaşan dev bir Tavus kuşu tüylerini açıp dolaşıyor. İçeri girince müzede bir tuhaflık hissediyorum. Beklediğim müze biçiminden uzak olduğu biraz dolaşınca anlaşılmaya başlıyor. Müzede genel kültür bilgisini geliştirmek için yazılmış örneğin Çömlekçilik, takı kültürü, ölü gömme kültürü v.s. şeklinde genel bilgi veren panoların yanına nereden olduğu belirtilmemiş buluntular konulmuş..Syedra ile ilgili bilgi ve mozaikler ise çok yetersiz bir şekilde verilmiş..belki daha sonra bilgiler düzenlenir..
Alanya Arkeoloji Müzesi
Alanya- Ermenek arası Kilikya coğrafyasının virajlı yolları..
Alanya Arkeoloji müzesinden ayrılıp Ermeneğe doğru devam ediyoruz. Yolda yine Akdeniz coğrafyasına özgü suların zaman içinde oyarak meydana getirdiği derin vadiler olarak bilinen kanyon oluşumlarından biri olan Sapadere kanyonunu görmeden geçmeyelim diye düşündük. Yol tarifine bakarken arama motorunda kapalı olduğu yazıyor. Biz yine de görebiliriz umuduyla Sapadereye doğru gitmeye başlıyoruz. Bu bahar mevsiminde yol kıvrılarak ilerlerken yemyeşil ormanın içine giriyoruz. Ağaçlı yollar fotoğraf çekmek için çok çekici duruyor. Sapadere’nin girişini eğile büküle gittiğimiz yollardan sonra nihayet görebiliyoruz. İçeride tenha bir restoran kafe gözüküyor. Veee kanyona taş düştüğünden yürüyüş parkurunun gerçekten kapalı olduğunu öğreniyoruz. Ne zaman açılacağı da belli değilmiş.. Yani Sapadere kanyonunda yürüme hayalimiz suya düşüyor. burada görebileceğimiz başka bir şey olmadığından birkaç fotoğraf çekip geri dönmekten başka çaremiz kalmıyor. Şimdi Ermeneğe giden ana yolu bulmaya çalışacağız. Geri dönüş yolunda toprak yolu olan bir köye çıkıyoruz. Ancak kahvede oturan köylülere sorunca bize birazdan Ermeneğe giden asfalta , düzgün bir yola çıkacağımızı söylüyorlar. Biraz ilerleyince gerçekten de tek şeritli düzgün bir yola çıkıyoruz. Biraz daha ilerleyince de Ermenek ana yoluna giriyoruz. Ana yol denilince çiftyönlü gidiş gelişli bir yol anlaşılmasın. Ana yol öyle rahat bir yol değil.. gayet viraj dolu tek şeritli ve de dar bir yol. Yavaş ve temkinli sürmek gerekiyor. Şanslıyız ki yolda fazla gelen giden yok. Sollamak için kamyon da çıkmıyor önümüze.. yol kıvrılarak giderken, yavaş yavaş yükselmeye başlıyoruz. Etrafımız Akdeniz coğrafyasının dik, aşağısı uçurum olan dağlarıyla çevrilmeye başlıyor. Yol kenarında durup fotoğraf çekmek istesek de güvenli aralıklar pek fazla değil.. yola devam ediyoruz. Alanya’dan Ermeneğe gitmek için 100 km lik bir yol olmasına karşın yavaş gidince yol üç dört saat sürüyor. Türkiye’de buna benzer Karadeniz yollarında da gittik ama burası da insanı oldukça tedirgin eden yollardan biri..yollar bir müddet sonra dağların içinden geçen tünellerle daha güvenli hale gelmeye başlıyor. O kadar çok dağ tünelleri yapılmış ki , yedi sekiz bazen on tane tüneli ardarda geçerek hızla yol almaya başlıyoruz. Yine de yolların tamamlanmasına daha çok var. Ermeneğe oldukça yaklaştık. Etraftaki coğrafya da değişmeye başladı. Akdeniz coğrafyasının iç kesimlerine doğru yol aldığımız bu bölgenin kendine özgü bir yapısı var. Dik ve geçit vermez dağlar bir yandan yükselirken, aşağılarda derinleşen vadiler arasında akan sular görünmeye başlıyor. Çok sevdiğim Akdeniz coğrafyasına özgü karstik şekiller , düdenler, obruklar, mağaralar, yeraltı derelerini burada görmeyi çok istiyorum. Orta Akdeniz coğrafyasının ne kadar muhteşem olduğunu söylemek gerek.
Ermenek; Zeyve Pazarından , Turkuaz Renkli Ermenek Baraj Gölü Manzaralarına…
Bir benzincide verdiğimiz öğle yemeği molamızın ardından artık Ermeneğe girmeye hazırız. Aşağılara doğru bakınca turkuaz renkli Ermenek barajı görünüyor. Bu turkuaz rengini de sanırım etrafındaki beyaz kayalardan alıyor. Yaklaşık 10 km sonra şık bir asfalttan şehre girip doğruca kalacağımız otelimize gidiyoruz. Eşyalarımızı otele koyduğumuz gibi hemen çıkıyoruz. Çünkü, bugün günlerden Pazar ve Ermeneğin tarihi Zeyve Pazarı kuruluyor. Akşam olmadan pazara gitmek için acele etmeliyiz.
Ermenek Baraj Gölü
Zeyve Pazarı , Ermenek’ten 26 km uzaklıkta, İkizçınar ile Yayla pazarı köylerini ayıran Zeyve çayı üzerinde kuruluyor. Ancak aynı zamanda Mut, Karaman, Mersin, Gülnar, Kazancı, Anamur, Başyayla, Sarıveliler, Taşkent, Hadim, Konya ve Bucakkışla yollarının kavşak noktasında bulunduğundan oldukça önemli bir yerel Pazar olarak biliniyor. Akdeniz sahil bölgesinden yaylalara göç eden Yörükler ve Gülnar, Kazancı gibi civar köylerden gelenlerin kendi ürettikleri ürünleri sattıkları buraya gelenlerin de piknik yapıp eğlendikleri bir Pazar yeri burası..buraya gelince Zeyve çayının topraktan, duvarlardan fışkırarak gürül gürül aktığını görüyoruz. Çay, Göksu nehrinin suları ile besleniyormuş. Başka dere ve çaylarla birleşerek heryerden çıkan sular şelaleler halinde akıyor. burada bir zamanlar su değirmenleri de kurulurmuş.. şimdi ise artık su değirmenleri kalmamış elektrikle çekilen buğday hızlı bir şekilde un haline getiriliyormuş. Şimdi su değirmenlerinden kalan yıkık dökük harap haldeki küçük binalar duruyor. Zeyve pınarının etrafında beşyüzyılı aşan yaşlarıyla dev Çınar ve Ardıç ağaçları ise, suyun bolluğundan şekil değiştirip adeta birer heykele dönüşmüşler. Bazılarının içleri o kadar oyulmuş ki bir zamanlar içlerinin dükkan olarak bile kullanıldığı söyleniyor. Bir zamanlar burada ayakkabıcıdan, fırıncıya, terziye berbere kadar çok çeşitli esnaf da varmış.. pekçok ihtiyacın karşılandığı bir pazarmışanlaşılan.. [6]
Pazardaki erkekler kahvehanesinde çay içip dinlendikten sonra yolun başında durup bize yakınlık gösteren belediyeden emekli bir ürün satıcısı ile uzunca sohbete koyuluyoruz. Ahmet beyin hikayesinde neler yok ki.. Kazancı’dan geliyormuş. Emekli olunca pazarcılık yapmaya başlamış. O kadar çok yönlü biri ki, Kazancı’da yada etrafındaki köylerde herçeşit işe koşturuyormuş, düğünlerde anons işlerinden, nikah kıymaya , davul zurna çalmaya kadar herçeşit organizasyon işlerini yaparım diyor… bize Zeyve pazarının eski halini de anlatmayı ihmal etmedi.. eski un değirmenlerinin bir zamanlar burada ne kadar çok olduğunu ve ne kadar kaliteli , besin değeri kaybolmadan un çektiklerini anlattı. Ermeneğin üzümünün meşhur olduğunu ve elbette pekmezi ve tatlısını da yemeden gitmememizi söyledi. Tabii her satıcının yaptığı gibi kendi sattığı ürünler arasında pekmezinden tattırdı. Elbette almadan edemedik. Merak ettiğimiz bu bölgenin yerel obruk peynirini ise sonbaharda yeniden yapıldığı zaman almamızı tavsiye etti. Ahmet beyle daha otursak sohbetimiz sürüp gidecekti. Bize Ermenek , Zeyve pazarını anlatacak ondan daha iyi bir rehber olamazdı.. Zeyve pazarından bir çırpıda bir sürü şey alıp çıktık. burada yetişen susamdan, çörek otuna pekmezden nar ekşisine kadar gözümüze gönlümüze hoş gelen ürünlerdi.
Zeyve Pazarı
Akşam olmaya başladı artık , Zeyve pazarındaki satıcılar da toparlanmaya başladılar. Ermeneğe dönüp bütün gün süren yolculuktan sonra dinlenme zamanı geldi. Yolda giderken Ermenek coğrafyasını biraz daha yakından tanımaya çalışıyorum. Ermenek denilince hemen aklımıza gelen turkuaz renkli Ermenek baraj gölü olsa da asıl önemlisi bu bölgeyi ve barajı sularıyla besleyen Göksu nehrinden söz etmek gerek. Göksu nehri çıktığı yerden başka birçok derelerden, çaylardan , mağaralardan , kanyonlardan akan sular ve nehirlerle bazen yerin üstünde bazen yerin altında devam ederek bir vadi oluşturuyor ve Güney Akdeniz’den orta Akdeniz’e doğru geçişi sağlıyor. Bu nedenle de bu bölge, Bozkır coğrafyasından farklı olarak daha ılıman, ve verimli topraklara sahip durumda. Ermeneğin , Başyayla, Kazancı, Mut, Gülnar ve daha güneye doğru Anamur ilçelerine yakın olması , bir kavşak noktası olmasını sağlıyor. Geçmişte ise, kuzeyden güneyi , batıdan doğuyu birbirine bağlayan bir köprü işlevini görmüş. Diğer taraftan Ermenek coğrafyası, Antalya ve Mersin körfezleri arasında uzanan Taşeli platosunun da bir parçasını oluşturuyor.
Ermenek, Karaman Mut coğrafyasında dolaşırken Taşeli platosunun engebeli dağlı taşlı sert coğrafyasından Ermeneğin ılıman havzası arasında keskin çizgilerin olmadığını belirtelim. Bu birbiri içine girmiş coğrafyalar aslında tarihten bu yana bilinen Güney Akdeniz’deki Kilikya bölgesinin bir devamı olarak dağlık Kilikya olarak tanımlanıyor. Dağlık Kilikya denilince de, Akdeniz’i İç Anadolu’ya bağlayan Toroslardaki yollar ve geçitlerin pek fazla olmamasının yanısıra izini sadece burada yaşayanların bildiği gizli geçitlerin varlığı karşımıza çıkıyor. Gülek, Sertavul gibi bildiğimiz geçitlerin dışında , şimdiye dek izi silinmiş pekçok küçük yada gizli dağ geçitlerinin olduğu da biliniyor. Dağlık Kilikya bölgesinin , dağlık , engebeli olması nedeniyle, Bu zor coğrafyanın hakimiyeti, uzun bir süre eşkıyaların elinde kalmış. Buraları öteden beri korsan yatağı olarak bilindiğinden kimse buralara yaklaşamamış.[7] Bu coğrafyalarda tarihten bu yana yaşamış olanlar , Isaurialılar olarak biliniyorlar. Isaurialılar, dağlık, engebelik bu bölgede uzun bir süre korsanlık yaparak yaşamışlar. Ancak daha sonra Romalılar Isaurialılar ile savaşıp korsanlık faaliyetlerine son verip onları kendi hakimiyetleri altına almışlar. Romalıların eline geçen Ermenek, dağlık bölgedeki Isauria kentlerinin en büyüğü oluyormuş. Ermenek’in antik çağlardaki adı, Germenikopolis imiş. Bu ad, Roma imparatoru ünlü Caligula’nın Germanicus unvanından geliyor. Caligula’ya şükran sunmak için kente bu ad verilmiş. Ermenek bölgedeki korsanların yakalanmasında ve Romalılar ile barış yapılmasında arabulucu bir rol üstlenmiş. Romalılar dağlık kilikyada hakim olmaya başladıkça Ermeneğin etrafına diğer Isauria kentlerini de kurmuşlar. Bunlar arasında, Mut’da Claudiapolis, Gökçeseki’de Philedelphia, Yukarı Çağlar köyünde Sbide, Çatalbadem köyünde Eirenepolis gibi birçok Isauria kentleri kurulmuş. ..bütün bu savaşlara rağmen Isaurialıların korsanlık faaliyetlerinin tamamen durdurulamamış olduğunu da belirtelim..bu savaşlarla birlikte Roma kenti olarak kurulan Isauria kentlerinin de, daha çok askeri özellik taşıyan garnizon kentleri olarak şekillendikleri belirtiliyor.
Ermenek, geçmişte bir Isauria kenti olmasının sonrasında 13. Yüzyıldan itibaren Selçuklu hakimiyeti ile birlikte buralara gelen Türkmen aşiretlerinin yerleşim yerleri olarak da tarihte yerini almış ve daha sonra da içinde bulunduğu sert coğrafya özellikleri sayesinde, Karaman beyliğinin bölgeye yerleşmesiyle önemli bir kent haline gelmiş. Karaman beyliği ile Ermenek yeniden zengin ve önemli kent haline gelirken kentte 14. yüzyılda medreseden camilere pekçok imar faaliyetlerine girişilmiş. Bunlar içinde en önemlileri, Ermenek Tol medrese, Ulu cami, Sipas camii ve Mevlevihane sayılabilir.[8]
Ermenek’teki ilk günümüzde akşam olmaya başladı. Şehirde birşeyler yemek için bakınmaya başladık. Bugün Pazar olduğu için heryer kapalı yemek yemek için sadece tek bir yer açık. Yani tek seçenek burası oluyor. Şimdiye kadar gittiğimiz hemen bütün Anadolu kasabalarında Pazar günleri dükkanların kapalı olduğunu ve genellikle de sadece tost yapan birkaç dükkanın açık olduğunu bilmekte fayda var. Biz de burada açık bulduğumuz tek yere girip yöresel çorba olan Arapaşı çorbasını içip sonra da bu küçük kasabayı tanımak için sokaklarını geziyoruz.
Tepeden aşağıya doğru bakınca bütün bu bölgeye can veren Göksu nehriyle beslenen Turkuaz renkli Ermenek baraj gölü sayesinde, Ermeneğin Anadolu bozkırındaki sarı renkli kuru tozlu topraklı kasabalardan ne kadar farklı olduğunu görebiliyoruz. Tepedeki beyaz kayalardan aşağıya doğru baraj gölüne inen evleriyle , Akdeniz mimarisini aratmayacak şekilde birbiri içine girmiş dar ve dik sokaklarıyla Ermenek şirin bir kasaba görüntüsü oluşturuyor. Geleneksel ahşap mimarisi değişmeden kalmış evler, bir taraftan aşağıya doğru yayılarak inerken bir taraftan da ana caddeye paralel giden yatay eksende yanyana sıralanıyorlar. Sokakların arasında dolaşırken, herbiri birbirinden farklı evlere sahipleri kendi kişiliklerini katmış. Evlerin kimisinde renkli saksılar, kimisinde asılı çamaşırlar dururken , kimisinde de evin önünde plastik bidonlarda salatalar yetiştiriliyor.. İki katlı geleneksel ahşap Ermenek evlerinin önlerinde çıkma şeklinde yapılmış uzun balkonlar ile bu balkonlara sarılmış üzüm asmaları evlere güzellik katıyorlar. Ermenek’teki ılıman hava koşulları sayesinde yetişen üzümler burada özel lezzetlerin oluşmasını sağlamış. Yöresel lezzetler arasında pekmez ve pekmezden yapılan tatlılar olmazsa olmazlar arasında bulunuyor.. Elbette pekmez ve pekmezden yapılan pekçok şey turistikleşmiş ve kasabanın şık bir dükkanında satılıyor. Ermenek kasabasını keşfetmeyi yarına bırakıp dinlenmek için otele gidiyoruz.
Ermenek Evleri
Ertesi gün Ermenek baraj gölünde yapılan tekne gezilerine katılmak üzere Turkuaz mesire yerine gidip buradan kalkan belediyenin işlettiği teknelere bineceğiz. 9 km uzunluğundaki Nadire kanyonu turu , gidiş dönüş 3 saat sürüyor. Tekneler ise 6 kişilikten 45 kişiliğe kadar farklı fiyatları var. Teknelerin kalkması için dolmasını beklemek gerekiyor yada ücretini verip tekneyi özel kaldırmak da mümkün. Turkuaz mesire yerine pazartesi ve erken bir saatte geldiğimiz için şanslı değildik. Nadire kanyonu tekne gezisini bir başka gezide yapmak kararıyla Ermenek baraj gölünün turkuaz sularını geride bırakıp, Ermenek’teki tarihi yapılara yakından bakacağız. Ermenek , Roma dönemi kenti olarak önemini kaybettikten sonra Türkmen aşiretlerinin yavaş yavaş buralara göçedip yerleştiği şehir haline gelmiş.. daha sonra da Karamanoğulları beyliğine başkentlik yapmış. Bu süreçte ise, islami kültürün mimari yapıları ortaya çıkmaya başlıyor. Özellikle 14. Yüzyılda yapılmış Tol medrese ile Ulu cami İslami kültürün taşıyıcıları olarak önemli yapılar arasında bulunuyorlar.
Tol Medrese, Karamanoğlu beyliği zamanında yapılmış ilk büyük medreseymiş. Medresedeki detaylar arasında özellikle zengin mukarnas süslemeli taç kapı yada giriş kapısı ile içinde üzeri kubbeli öğrenci hücreleri, Selçuklu geleneksel sanatını yansıtan önemli detaylar olarak görülüyor. Ermenek Tol Medrese ile birlikte yine 14. Yüzyılda yapılmış Ulu cami de önemli İslami yapılar arasında sayılabilir. Ulu camide de özellikle caminin mihrabı önündeki kubbenin piramit şeklindeki külahı Selçuklu geleneği ile bağlantılıymış.
Tol Medrese
Karamanoğlu Beyliğinden kalanlar ile tarihi anlamaya çalışmak her ne kadar yetersiz kalsa da biran için de olsa tarihe gidip gelmeyi mümkün kılıyorlar. Ancak etrafta geçmişten izleri bulabileceğimiz daha pekçok şey duruyor. Bunlardan biri de, bir Isauria kenti olan ve Ermeneğin 20 km kadar yakınındaki Yukarı Çağlar köyündeki Sbide kenti olacak. Sbide antik kentinde 2020 yılındaki kazı çalışmalarında farklı form ve büyüklüklerde kaya mezarları , surlar, kilise yapısı gibi eserler ortaya çıkmış. kentte çok fazla kazı yapılmamakla birlikte önemli bir kent olduğu belirtiliyor.
Sbide antik kentini bulmak için girdiğimiz köy yolunda herhangi bir tabela olmadığını söyleyelim. Sadece GPS verileri ile gidiyoruz.. köyden içeri girip köy sokaklarının dar kambur kumbur yollarında kaybolmak üzere iken köyde sadece kahvede oturanlara rastladık başka kimseler yok belki de tarlada çapadalar. Köy kahvesindekilere sorduğumuzda ise ya biz derdimizi anlatamıyoruz ve bizi anlayamıyorlar yada onların tarif ettikleri yolu biz anlayamıyoruz. Neyse ki girdiğimiz yol bizi antik şehre epeyce yaklaştırmış o sırada arabayla geçmekte olan bir köylü kadına daha sorduğumuzda sorumuzu daha iyi anlayıp belirgin bir tarif verdi. Ancak yine epeyce bir yürüdükten sonra kazı evini ve Kültür bakanlığının bayrağını görünce burasının kazı evi olduğunu anladık. Kazı evi var ama ortada kent falan yok. Sadece çıkarılmış birtakım taşlar düzenli olarak bir tarafta duruyorlar bir de uzaktan mezar odası olduğunu anladığımız kayalarda oyuklar görünüyor. Ayrıca buraya bu kenti merak edip geldiğimizi köylülere anlatmak zor.. bize defineci olarak bakmaları daha olası..Yukarıçağlar köyünden tam çıkarken gözümüze bir camide kullanılan muhtemelen Sbide kentinden devşirilen sütun başlıkları ilişiyor..
Sbide antik kenti
Ermenek’deki son günümüzde buraya alışmaya başladık.. Dolaşırken bize meraklı gözlerle bakıp nereden geldiğimizi ne yapmaya çalıştığımızı soranlarla sohbet etmeye çalışıyoruz. Bize hararetle gezilecek görülecek yerleri tavsiye ediyorlar.. Akşam oldu, hava serinledi ve yağmur yağacak gibi bulutlar kararmaya başladı..
Mut yolunda masalsı coğrafyalar..
Sabah, dün geceden kararan hava yağmurla başladı. Karanlık ve serin bir günle tekrar yoldayız. Mut’a doğru giderken yolda görmeyi istediğimiz birkaç yer var. Önce Ermeneğin çok yakınlarındaki, Gökçeseki köyünde bulunan bir Isauria kenti olan Philedelphia kentini görmeyi planlamıştık. Ancak havanın gökgürültülü ve yağmurlu olması nedeniyle şehri gezip görmenin uygun olmayacağını anladık. Oysa bu kentte yapılan kazı çalışmalarıyla Roma ve Bizans dönemine ait buluntular ile Aslanlı mezar kapılarını görmeyi çok istiyorduk. Gezdiğimiz Isauria kentlerinin kazıları çok fazla yapılmamış olmakla birlikte bize bulundukları mevkiyi göstermesi açısından önemli kentler olarak görünüyorlar. Böylece yağmur altında Gökçeseki’ye sapmadan ana yoldan Mut’a devam ediyoruz. Ancak görülecek o kadar çok şey var ki, bir yandan da yolumuz üzerinde devam edip giden coğrafyayı takip ediyoruz. Karşımızda görünen sıradağlar ile dağların arasında kalan geniş ve çok yüksekteki yaylalar derin vadiler oluşturuyor. Yolun sağ tarafında dik bir şekilde inen vadinin dibinde Göksu nehri akıyor. biraz daha ilerleyince de , tıpkı Ermenek barajı gibi turkuaz renkli Gezende kanyonunu görüyoruz. Kanyona bu Turkuaz rengi verenin de yine beyaz kayalar olduğunu düşünüyorum. …Göksu nehri Gezende nehrine doğru akarken kayboluyor ve görünmez oluyor. Nehir kanyona doğru akarak derine iniyormuş ve yine yakınlardaki Adras dağının altına girip Yerköprü civarında ortaya çıkıyormuş. İşte tam da burada Yerköprü civarında akan sular büyük bir şelaleye dönüşüp görmeye değer bir doğal oluşum haline geliyor. Yolumuzun üzerinde görmeyi hedeflediğimiz önemli yerlerden biri de Yerköprü şelalesi… Burasıyla ilgili resmi kaynaklardaki bilgilerde, Türkiye’de Tabiat anıtı olduğu belirtiliyor. Milli parklar genel müdürlüğünce koruma altına alınmış yerlerden biriymiş. Yaklaşık 30 metre yükseklikten akan şelalenin uzunluğu ise 200 metreyi buluyormuş. Genişliği ise 10 metre olup, tabanı da 10-15 metre derinliğinde bir gölmüş. Burada doğallığı bozulmamış sarkıtlar ise zengin bir bitki örtüsü oluşturmuşlar. Şelalenin altında oluşan mağara ise, Gezende barajından gelen suyla besleniyormuş. Ayrıca burada kayanın dibindeki gözden çıkan sularla birlikte doğal harikalar yaratıyor.
Yerköprü doğal oluşumunu görmek için sabırsızlanıyoruz. Yağmurun giderek seyrelmesi ile ilerlediğimiz dar tek şeritli ancak düzgün Ermenek-Mut karayolundan Yerköprü şelalesi Milli Parkı yazan tabeladan içeriye doğru saparak toprak yolda ilerlemeye başladık. Parka giriş ücretli ve içeride arabanızı park ettikten sonra yaklaşık 3 km kadar yapılmış ahşap yürüme platformundan ilerleyerek şelaleye varılıyor. Bu yürüme platformunda ayağınızı korumak için spor ayakkabı giymenizi öneririm. Yürümek için platform üzerinde yüksek kayaları birbirine bağlayan bir asma köprü yapılmış. Burası, aşağıdan geçen Göksu nehrini seyretmeniz ve fotoğraf çekmeniz için harika bir nokta.. Nehrin içinde temiz ve berrak sularda dolaşan kırmızı alabalıkları da görmek mümkün.. şelaleyi seyretmek için yapılmış birkaç seyir platformu bulunuyor. Her seyir platformunda durup , şelaleyi farklı açılardan seyredip fotoğraf çekebilirsiniz. Son seyir noktasına varınca, buradan görülen manzara, kendinizden geçirecek kadar muhteşem..Gezende kanyonundan çıkan sular ileride bir şelale yaparak tepeden dökülüyor aşağıda ise dökülen suların altında içeriye doğru bir mağara oluşmuş. Mağaranın önünden akan sular ise bir tül perde gibi sarkıyor..kayaların üzerine akan sularla oluşmuş yosunlar ise kimbilir kaç zamandan bu yana şekillenmişler. Burada doğa kendini öyle saklamış ki yıllarca ve yıllarca işlediği bu doğal yapıyı kimselere göstermemiş anlaşılan..şelaleden dökülen suların etrafında oluşan yosunlardan yapılmış bir bahçe ortaya çıkmış.. Burası dokunulmaz bir kutsal alan bir zen bahçesi olabilir…
Şelaleye yürümek , seyretmek derken güneş geri geldi ve sıcak yeniden yanıbaşımızda..milli parktan çıkarak Mut yönünde giderken yağmurun dinmesi ile gitmeyi istediğimiz bir başka yer olan yine Isauria kentlerinden olan Balabolu yada diğer adıyla Adrassus kenti..burası özellikle coğrafi konumuyla önem taşıyor. Yerleşim yeri, Göksu nehrinin iki kolu arasındaki Yalnızcabağ köyü civarında olan Adras dağının etekleri üzerine kurulmuş. Oldukça zorlu bir coğrafya üzerinde kurulmuş olmasının nedeni, stratejik mevkisinin önemli olması..zira Balabolu yerleşimi Romanın garnizon kenti olarak biliniyor ve askeri açıdan savunma amaçlı bir yerleşim yeri seçilmiş olmalı..bulunduğu stratejik konum, özellikle antik dönemde Konya’dan başlayarak Akdeniz’e giden ulaşım ağlarının kontrol edilmesini sağlıyor. Bu ulaşım ağları, özellikle Konya’dan, Ermenek, Anamur’a , Yine Konya’dan Mut, Silifke’ye uzanan ve buradan da Mısır ve Kıbrıs’a giden bir ticaret ağını oluşturuyor. Balabolu, geç Roma ve Bizans döneminde de özel öneme sahip olmuş…yine bu dönemlerdeki Ermeni krallığı zamanında da bir baron tarafından idare ediliyormuş. Kentin bulunduğu tepede bir de kilise varmış.. Balabolu’dan günümüze kalan ise, tepede , bir açıkhava nekropolünün olması ve pekçok lahit, mezar taşları, sarnıçlar , su kanalları, kayalara oyulmuş mezarların hala duruyor olmaları … Adrassus şehrinin kazısı yapılmamış ancak buralara gidenler bu Açıkhava nekropünün görmeye değer olduğunu belirtiyorlar. [9]
Balaboluya giden yolu her zamanki gibi yol tariflerine bakarak gitmeyi deneyerek , Ermenek-Mut yolundan ayrılıp , Çamlıca sapağına giriyoruz. Bu yol , yayla yolu olarak tarif edilen çok dar ve giderek yükselen ara ara uçurumlarla virajların bol olduğu ama allahtan kimselerin olmadığı bir yolmuş..17 km kadar gidince ,virajlı ve çok dar toprak yolda ilerlemeye çalışıyoruz. Yol, giderek yükselmeye ve tehlikeli olmaya başlıyor. Ancak öyle bir dağ silsilesinin arasından geçiyoruz ki her dağ kümesi bir sürpriz oluyor. Torosların girintili çıkıntılı içleri sularla oyulmuş karstik yapısı nedeniyle mağara delikleriyle dolu yapısı ve bu yapının meydana getirdiği muhteşem sanat eserleri kafamızda ne hikayeler üretiyor…
Dar yolun her iki tarafında yükselen dağların tepelerindeki dev kaya delikleri ve doğal olarak oluşmuş sütunlarıyla bu dağların her biri bir krallık gibi geliyor bana. Balabolu krallığına giderken yolda başka krallıklar da varmış mesela..birisi geniş bir tepe üzerinde bir tapınak gibi kurulmuş ve kaya delikleri ile sanki orada hala yaşayan birileri varmış gibiydi. Başka bir tepede ise doğal kaya sütunlar öyle kalın ki önünde merdivene benzeyen bir kaya tıpkı sarayın kapısına benziyor. Bu da başka bir krallık olsa gerek.. yoksa burası efsaneler şehri olmasın. Uçan dev kuşların konduğu kayalar da evleri olabilir. Yada görmediğimiz bilmediğimiz yaratıklar burada mı yaşıyorlar acaba.. Bir başka kaya kompleksi ise tamamen deliklerle dolu ve toplu konut gibi de duruyor açıkçası..krallığın gecekondu semti belki de.. Dar yoldan giderken yola o kadar yakın olan dik kaya duvarlarının içindeki delikler oda gibi olmuşlar. İçlerinde yaşayanlar ağaç direklerinden yapılmış kat bile çıkmışlar oturdukları yere.. Balabolu şehrinde bulacağımız Açıkhava müzesinin kaya mezar kabartmaları ilgimizi çekmekle birlikte asıl heyecan şimdi bu vadi boyunca ilerlediğimiz dik kaya oluşumları arasında olmaya başladı. bir yandan bu kayaların büyüsüne kapılmıştık bir yandan da giderek kararmaya başlayan ve yağmur geleceği belli olan bir hava içine giriyorduk ..kilometrelerin bitmediği bir yolda daha fazla riske girmemek için geri dönmeye karar verdik.. Bu masal diyarından ayrılmak istememekle birlikte yol giderek ürkütüyor. Dibi uçurum olan virajlı yollardan ayrılarak normal dünyamıza dönüyoruz..ben neredeydim. Bir başka dünyanın kapılarını aralayıp delikli dağlar arasından masal dünyasına bakakaldım…Balabolu-Adrassus hala gitmek istediğimiz yerler arasında yerini aldı..
Buradaki coğrafya ve tarih üzerimizde o kadar etkili olmuştu ki, Ekim ayında yeniden gitmeye karar verdik. Ancak bu sefer daha ihtiyatla hareket etmeye ve sadece GPS’deki yol tariflerine bakmayıp gitmeden önce , Balabolu antik kenti yakınlarındaki Yalnızcabağ köy muhtarına, antik kentin yerini bize göstermesi için rehber olmasını rica ettik. Yalnızcabağ muhtarı çok memnun olacağını ancak yolu kendimizin de bulabileceğimizi, buradaki yol tabelalarını takip etmemiz gerektiğini belirtince içimiz rahatladı. Bu defaki geldiğimiz ikinci yol arayışımız, yine Mut’dan Ermenek yönüne giderken Çamlıca sapağına saparak başladı. Ancak bu sefer Yayla yoluna sapmadan Yalnızcabağ köyü tabelalarını takip etmeye başladık. Gerçekten burada Balabolu-Adrassus kenti tabelaları yol sapaklarına düzgün bir şekilde konulmuş . Önce doğruca Yalnızcabağ köyüne gidip muhtarı görelim dedik. Ancak Muhtar o gün köyde patlayan su borusunu tamir etmekle uğraştığından bize üzülerek rehberlik edemeyeceğini söyledi. Yolu kendimizin rahatlıkla bulabileceğimize bizi ikna etti. Yol, düzgün stabile edilmiş bir toprak yol olarak yavaş yavaş yükselmeye başladı. Etraftaki tarlalarda çalışanlar traktörleriyle geçip gidiyor ve bize bakıp selam veriyorlar. Adras dağının yukarılarına doğru çıkınca artık yerleşimler kaybolmaya başladı ve çıplak bir tepenin üzerine gelince, nihayet nekropolün lahit mezar taşları da göründü.. Etrafa yayılmış lahit taşlarının kenarındaki tabelada Balabolu antik kenti olduğu yazıyor. Balabolu-Adrassus antik kentinin nekropolünü bulmuştuk ancak daha önce geldiğimiz dar, dik uçurumlu masal diyarı dağların arasından geçmemiştik. Yol farklı bir şekilde bizi tepeye götürdü ve işte bu tepe üzerine yerleşmiş Adrassus Balabolu kentinin Nekropol alanı lahitler ve kapaklarıyla etrafa yayılmış duruyordu. Lahitlerin üzerlerinde hac işaretlerini görüyoruz. Lahitlerden bir tanesi ise daha anıtsal yapılmış. Yuvarlak bir kaide üzerinde bulunan lahit kapağına oturmuş bir aslan buradaki mezarın ne kadar önemli olduğuna işaret ediyor. Daha ötelerde de üzerlerinde kabartmalar bulunan lahitleri ve kapakları görüyoruz. Çoğunun içi boşaltılmış, üzerleri de artık silinmişler..daha uzakta ise kaya mezarları olduğu anlaşılan kayaların içine gömülmüş mağara gibi oyuklar görülüyor. Bazılarının içlerinde hala lahitler duruyor bazıları ise hayvan barınağı olarak kullanılıyorlar..Nekropol alanından dışarıya çıkıyoruz..geldiğimiz tepenin aşağılarına doğru bakınca derin bir vadi görünüyor. llk geldiğimiz iki tarafı dağlarla yükselen dar yolun olduğu vadiye benziyor. Sadece Adrassus harabelerinin yüksek bir tepe üzerinde olduğunu biliyorum artık.. burası Romanın garnizon yada askeri amaçlı kurulmuş Isauria kentlerinden biri..daha sonra ise, buraya Ermeni kralları, baronları, Haçlı Şövalyeleri ve Bizans güçleri gelerek birbirleriyle savaşmışlar ve bu bölgede hakimiyet kurmaya çalışmışlar.. Kilikyanın geçitvermez dağlarında Nekropolü gezerken bu çatışmaları, yaşanan savaşları düşünerek bıraktıkları izleri yakalamaya ve anlamaya çalışıyoruz..
Balabolu-Adrassus antik nekropolü, bir nekropol alanı olarak örneklerini çokça gördüğümüz bir alan olmakla birlikte burasının özellikle Kilikya bölgesinin tarihini anlamak için görmeyi istediğimiz yerlerden biri oldu..ve buraya ikinci kez gelmemize neden oldu…şimdi yeniden Mut’a dönebiliriz.
Mut ve dağların arasındaki muhteşem Sason Kanyonu..
Geldiğimiz yoldan geri dönüp yeniden Mut- Karaman yoluna giriyoruz.. öğleyin Mut’dayız artık. Mersin’in ilçesi olan Mut, ilk kez gelmiş olmamıza rağmen baharatlı sıcak yemekleri, sıcak ve tozlu havası, ve rahat insanlarıyla sempatik ve sevecen geliyor. Güneydoğunun Künefecileri ile Mersinin Tantunicileri bir araya gelmiş burada.. Ermenek’e göre daha hareketli ve yörük yerleşiminin daha fazla olduğu bir yer burası..
Zaman yemek zamanı olunca ,ana cadde üzerinde toplanan bütün yemek dükkanları arasında gittiğimiz en kaliteli restoran Lale restoran oldu. Öğle, akşam her zaman kalabalık olan restoran sıcak ve lezzetli yemekleriyle iyi bir esnaf lokantası. Ana cadde üzerine sıralanan Tantunuciler arasında seçim yapacak kadar deneyime sahip olmamakla birlikte akşam tantunisinin bitirmiş erkenden dükkanını kapatmış Alibaba’nın tantunisinin tadına bakmayı isterdim bir dahaki sefere artık. Mut’un ortasından geçen geniş ana cadde , Mut’un hayat damarı gibi adeta..herşey burada toplanmış. Karacaoğlan parkı, Laalpaşa camisi, Mut Kalesi…kısaca tarihten , alışverişe hemen herşey bu cadde üzerinde bulunuyor.. Mut da fastfood kültürü de gelişmiş görünüyor. Gençlerin yoğun bir şekilde gittiği , özellikle Tantuniciler ile pastahaneler cadde üzerinde sıralanmışlar.
Mut, antik dönemdeki adıyla Claudiopolis , Kilikya bölgesinin dağlık kısmında yeralan bir yer. Sertavul geçidinin güneyinde bulunuyor. Burada da korsanların bir müddet hakim olduğunu ancak daha sonrasında Romalılar tarafından korsan hakimiyetine son verildiğini öğreniyoruz. Mut da Ermenek gibi daha sonrasında Orta Asya ve İran’dan gelen Türkmen aşiretlerinin yerleşim yeri olmuş. Kilikya Ermeni prensliği de buralara yerleşenler arasında bulunuyormuş. Karamanoğlu beyliğinin hakimiyeti ile beraber yeni bir dönem başlamış. Mut ve çevresinde türk aşiret ve beyleri hakim olmaya başlamış. Karamanoğullarından sonra Osmanlı hakimiyeti altına giren bölgeye , son 300 yıl içinde de Yörük göçebe oymakları Güneyden Çukurova, Mersin, Adana üzerinden gelip yerleşmişler.. Böylece Mut’un tarihinde, sert geçit vermez coğrafyasına uygun olarak yerleşik bir toplum görmek zor.. Roma’dan Osmanlı hakimiyetine kadar korsanlardan konar göçer topluluklara kadar sürekli hareket halinde olan yerleşik olmayan topluluklar buralarda biri diğerinin üzerinde hakimiyet kurarak yaşamışlar.
Mut’da görülecek tarihi yapılar arasında, Mut kalesinden söz edilebilir. Kale, şehrin ortasında bulunuyor. Kale ile ilgili tarihler bilgi verici değil. Karamanoğulları ve sonrasında Osmanlıların kullandığı bir yapıymış. Surlarla çevrili yapının içinde bir iç kale denilen yapı daha bulunuyor. Gözetleme kulesi ve bir de kıtlık kapısı denilen kalenin güneyinde bulunan bir kapıdan bahsediliyor. Bu kapı, 17. Yüzyılda Anadolu’da Celali isyanlarının bastırıldığı sırada kalenin tamiriyle yapılmış bir kapıymış. Kapı yapıldığı zaman kıtlık ortaya çıkmış bu nedenle de kapının uğursuzluk getirdiğine inanılmış. Kalenin üzerindeki tepede ise bir kilise kalıntısına rastlanılmış. İçinde ayrıca Milli eğitim Müdürlüğüne ait bir bina ve bahçesi ilgimizi çekti. Bahçesinde özellikle çevre kazılardan bulunan birkaç buluntuyu görünce keşke burada bir müze olsa diye söylenmeden geçemedik.
Mut’da tarihi binalardan bir diğeri de, Osmanlı imparatorluğu zamanında 18. Yüzyılda yapılmış tarihi Taşhan hanı. Han, katırlık ve han olarak iki bölüm halinde yapılmış. İçinde 40 oda ve her odanın içinde bir ocak bulunuyormuş. Hanın günümüzdeki kullanımı ise, Mut belediyesi tarafından Kadın el emeği ürünlerinin satıldığı sadece kadınların işletmelerine izin verilen bir yer olarak tahsis edilmiş.
Tarihi Taşhan hanı
Tarihi Taşhan’da kadınların işlettiği çay ocağında bir yorgunluk kahvesi içip hemen bir iki sokak ötedeki Laalpaşa camini de görmeden geçmiyoruz. Karamanoğulları Beyliği zamanında yapılmış caminin minberindeki mukarnas işçilik dikkate değer özellikler arasında bulunuyor. Laalpaşa caminin yanında ise halk ozanı Karacaoğlanın mezarının olduğu bir de park var.
Mut’daki ilk günümüzü bitirdik.. buradaki otelimize gidip dinlenmek ve ertesi güne hazırlanmak istiyorum. Ertesi günün programında ilk kez göreceğim ve bu gezide en çok görmeyi istediğim yerlerden biri olan Sason Kanyonu bulunuyor. Sason Kanyonu, bu bölgeyi araştırırken gördüğüm ve görür görmez de gidip gezmeyi istediğim bir yer oldu. Bu kanyon, jeolojik açıdan Türkiye’nin en önemli kanyonlarından biri olması nedeniyle 1. Derece sit alanı olarak ilan edilmiş. Denizden 1300 metre yükseklikte bulunan kanyon, 50 milyon yıl önce buzulların erimesiyle oluşan basıncın, sular altındaki Anadolu yarımadasını kuzey ve güneyden sıkıştırarak yükselmesiyle meydana gelmiş.. Deniz canlıları da fosilleşerek kaybolmuşlar ancak hala kanyonun içinde pembe taşların arasında rastladığımız deniz kabukları fosillerini görebiliyoruz. Duvarlarının yüksekliği 300 metreyi bulan kanyon, mağaralarla dolu..kanyonun duvarlarında bulunan kaya mezarları ile Roma döneminde bir nekropolis alanı olarak kullanıldığını anlaşılıyor. Bazı mezarlar ise, kanyon duvarlarının tapınak şeklinde oyulmasıyla oluşmuş..belli ki önemli kişilere aitmişler..
Kanyonun jeolojik yapısıyla birlikte tarihi geçmişi de çok etkileyici.. Mut Belediyesinin hazırladığı turizm afişinde anlatılan Sason kanyonu, hem jeolojik hem de tarihsel olarak o kadar eskiye dayanıyor ki heyecan verici bir özelliğe sahip, Sason ve biraz daha ilerde olan Göğden kanyonlarının duvarlarında 2400 yıllık tarih saklandığı yazılmış. Buradaki derin kalkerlerde ilkönce Isaurialılar yaşam bulmuşlar. Geç Romalılarda toplu mezarlara dönüşmüş, Ermeni krallığı ile birlikte 13. Yüzyıla kadar süren mağara hayatı yeniden dirilmiş. Isaurialıların merdiven izleri engel tanımayıp her yöne gidermiş. Kanyonun 200-300 metreye kadar yükselen duvarlarının içinde Toroslardan inen yağmur sularıyla oluşmuş kalker sütunlar, köprüler, yüzlerce mağara ve aralarında geçitler, odalar oluşmuş.. tarihten bu yana gelen binlerce kaya mezarlarının olduğu da biliniyor. Kanyonun içinden de Sason deresi akıyor. Kanyon 12 km uzunlukta devam ediyormuş. Çevredeki köylüler bu kaya mezarları, kaya merdivenleri kullanarak kanyonun tabanına ulaşıp tarım yaparak geçimlerini sağlıyorlarmış. Kanyondaki mağaralar ise şimdilerde hayvanların barındığı ağıl olarak kullanılıyormuş. Mağaraların içlerinde yırtıcı kuşların barındığı da belirtiliyor. [10]
Sabah erkenden Sason kanyonu için yola çıkmaya hazırız. Yol tarifinde gideceğimiz yönü Dereköy olarak gösteriyor. Yollar yine toprak , dar ve virajlı ağır aksak ilerlememize neden oluyor. Yaklaşık 1 saat sonra Dereköydeyiz. Köyün kahvehanesinde oturan köylülere yaklaşıp Sason kanyonuna gitmek istediğimizi söyleyip bilgi almak istiyoruz. Ancak kahvehanede oturan köylüler GPS in yanlış yönlendirdiğini ve herkesin buraya gelip geri döndüğünü kanyonun Çömelek köyünden başladığını söylediler . Tekrar yol kaydımıza Çömelek köyünü işaretleyip yeniden yola çıkıyoruz. Sason kanyonu, çok fazla popüler olmadığından genellikle buraya yürüyüş grupları geliyor. buraya tek başına gelenlerin yaptıkları yorumlarda da, kanyonun yerini bulmakta zorlandıkları, kimisinin ise, yolu bulamadığı belirtmiş….Kanyonun özellikle önemli noktalarının görülmeye değer manzaraları olduğu için yol tarifine önem veriyoruz.
Verilen tarife göre, bir süre toprak yoldan gidince yol bizi düzgün bir asfalta çıkarıyor. Çömelek köyüne girince biraz daha gelişmiş bir köy olarak bir market ve önünde duran birkaç insan ve bir genç gördük. Onlara kanyona nasıl gideceğimizi sorduk. genç olan yolun sol tarafını tutup sonuna kadar gitmemizi söyledi. Yol tarlalar arasından giderek kanyonun kenarına kadar getirdi bizi.. Evet Dereköyde söyledikleri gibi bir mermer ocağı ve bir tarihi köprü karşımızda duruyordu. Ve tabii Sason Kanyonunun dik duvarları yükseliyordu..sonunda kanyonu bulmuştuk . Tam aşağıda kanyonun içinde eski bir Roma taş köprüsünü, kanyonun etrafındaki duvarların ilerde yükseldiğini görmek , kanyonun kıvrılarak akan yapısı, içinde gördüğümüz pembe deniz kabuklarının olduğu fosiller ne kadar etkileyici bir coğrafyada olduğumuzu sürekli gösteriyordu.. Fotoğraflarda gördüğüm ve mutlaka buraya gidip görmek istiyorum dediğim seyir terasını ise ne yazıkki göremedik.. bir süre burada dolaşıp , kanyonun duvarlarından aşağıya doğru inilecek yeri bulmaya çalıştık. Ama etraftaki bitki ve ağaçlar çok fazla olduğundan herhangi bir inişe olanak vermiyordu. ..ve kanyonun teras yada balkonlarından görünen o müthiş manzaraları göremedik.. Sason kanyonuna tekrar ve tekrar gelmekten başka çare yok.. Kanyonun muhteşem olduğunu ve bizi ne kadar etkilediğini söylemem gerek önceki günden Balabolu macera rotasından etkilenmiştik..şimdi ise kanyonu görmek heyecanımızın daha da artmasına neden olmuştu..
Heyecanımızı Ekim ayına kadar sürdürdük..ve Balabolu gibi Sason Kanyonunun da bizi tekrar buralara çektiğini itiraf etmeliyim.. Ekim ayında yeniden yola çıkıp göremediğimiz ama görmeyi çok istediğimiz yerlerden biri olan Sason kanyonuna doğru yola çıktık. Yine Mut’da kalıp ertesi gün Sason kanyonunu görmek üzere Çömelek köyüne geldik. Yollar Ekim ayında tenhalaşmış hava biraz daha soğumuştu. Çömelek köyüne girince yine daha öncesinde gördüğümüz kahvehaneyi ve önünde her zaman oturan kadınlar bize meraklı gözlerle baktılar ve muhtemelen kanyona gitmek istediğimizi anlayıp yine kendi işlerine döndüler. Bizi gören kahveci ise, dışarı çıkarak uzaktan bize bakıp ne olduğumuzu anlamaya çalıştı. Yanına gidip hal hatır sorduktan sonra kanyona gitmek istediğimiz manzara seyir teraslarını görmek istediğimizi ve birisinin bize yardımcı olmasını istediğimizi söyledik. Kahveci hemen orada duran motorsikletli bir gence gösteriver merdivenli inişi dedi..genç çocuk motosikletine atladı ve arkadan beni takip edin dedi. Biz arkada çocuk önde kayısı ağaçları ekilmiş tarlaların arasından gitmeye başladık..Çömelek köyünden aşağıya doğru inen yol, önce düz gidip sonra sola doğru girerek yol bitene kadar devam ettik. Yol bitince genç çocuk geldik dedi. Aşağıya doğru inen patikanın manzara seyir noktalarına götürdüğünü , kanyonun içine giden merdivenlerin ise, karşıda olduğunu gösterdi. Kanyonda görmek istediğimiz manzara teraslarına aşağıya doğru inerek çalıların arasından geçerek gidiliyor…dar keçi yoldan geçip çalıların arasından ilerleyince kayaların arasına hayvanların kaçmaması için yapılan tahta kapıyı aralayıp içeriye girince yükselen kaya duvarları, oyulmuş kayalar arasında aşağıdaki derin duvar yarıkları görünüyor. İşte şimdi tam istediğim yere gelmiş bulunuyorum. Fotoğraflarda gördüğümüz tepeden kanyona bakan teraslar önümüzde duruyorlar. Bir tarafta geriye doğru başımızı çevirince birbirine yaklaşmış içinden ağaçların çıktığı duvarların kıvrıla kıvrıla giden manzarası , diğer tarafta da ileriye doğru giderek yükselerek kale surlarına dönüşen kanyon duvarları ve arasından gözüken uçsuz bucaksız bir gezegen manzarasını seyre daldık.. önümüzde uzanan doğa harikası bu kanyonun her tarafında ayrı bir doğal oluşum, ve seyredilecek masalsı manzaralar duruyor..dikkatlice kayaların üzerinde hareket ederek yüksek noktalara kadar çıkarak keyifle etrafı seyrettik. aşağılara doğru dik inen kayaların dibini görmeye çalıştık.. karşımda giderek yükselen içi mağara oyuklarıyla dolu, şimdi binbir çeşit hayvana evsahipliği yapan duvara bakıp içinde tarihin bir döneminde yaşayan insanları hayal etmeye çalıştım..Kanyonu bulmuş, içinden tüm manzarayı içime çekerek seyretmiş ve adeta sarhoş olmuştum. Şimdi artık Çömelek köyüne dönme zamanı gelmişti..
Çömelek köyüne geri dönünce bir müddet kahvehanede oturup yaşlılarla sohbet ettik. Köyün geçmişini anlatıp konuşmak onların da anlatmayı sevdikleri şeyler… Burası, yörüklerin zamanla yerleştikleri köylerden birisiymiş. Köyde özellikle yetiştirilen üzümlerden pekmez yapılıyormuş. Ermenekten bu yana üzüm yetiştiriciliği ve üzüm çeşitlerinin öne çıkması nedeniyle pekmez de yöresel ürünlerden biri oluyor. Burada yetişen üzümlerden sadece pekmez değil, bölgede şarapçılık üretiminin de yapıldığını öğrendik. Çömelek köyünün yakınında bulunan Tasheli şarapçılık gitmeyi ve görmeyi planladığımız yerlerden biriydi. Yukarıya doğru 1-2 km kadar çıkınca , İmalathanenin önünde asmadan yapılmış bir çardak altında gelirken rastladığımız iki bisikletli kız ile şaraphanedekiler oturmuş sohbet ediyorlardı. Gidip biz de sohbete katılmaya çalıştık.. Tasheli şarap üretiminin burada yetişen Patkara cinsi üzümlerden yapıldığını öğreniyoruz. Şarap yapımı, bir yandan buradaki üzümlerin kalitesi diğer yandan da uzun yıllar verilen uğraşlar sonucunda , Çin’deki yarışmada altın madalya ödülünü almalarını sağlamış. Tasheli şaraplarından beğendiklerimizi de alıp yeniden yola koyuluyoruz.
Çömelek köyünden ayrılıp, kıvrıla kıvrıla Mut’a doğru giderken yolumuzun üzerinde uğrayacağımız bir başka köy daha var. Burası, Hacı Ahmedli köyü. Burası bir zamanlar Ecevit zamanında başlayan KöyKoop kooperatif hareketi ile Obruk tulum peyniri üreten bir köymüş. Bu üretim, Mersin Valiliği tarafından, obruk peynirini markalaştırma ve butik üretim tesisi çalışmaları kapsamında desteklenmeye başlamış . Obruk peyniri üretimine, Hacıahmedli mahallesinde kullanılmayan sağlık ocağı binasının onarılmasıyla başlanmış. Bu bölgede yıllardır yapılan obruk peyniri üretimi , markalaştırma çalışmaları ile birlikte gurme bir ürün olarak daha ciddi yapılmaya başlanmış. Kızılova obruk peyniri adıyla , muhtarın yerindeki markette satılıyor. Kooperatif sayesinde üretilen peynir ve tereyağları ile köylüler para da kazanabiliyorlarmış. Marketin önünde oturan Hacıahmetli köylüleri konuşmak için hevesliler. Nereden geliyorsun, ne yapıyorsun en belli başlı soruları oluyor..Obruk peynirlerinden almak isteyenler için kargo ile gönderim de yapılabiliyormuş. Obruk tulumlardan da alıp yolumuza devam ediyoruz.
Akşam olmadan ve Mut’a tekrar girmeden önce görmeyi istediğimiz bir başka tarihi yapı, Mavga kalesiydi. Mut’un 16 km uzağında, Sertavul geçidinin yanında bulunuyor. Mavga kalesi, Karstik yapıdaki sarp ve dik , mağara deliği ile dolu ve dağa benzeyen bir kayanın üzerine inşa edilmiş . Kale, dağın üzerinde o kadar küçük kalıyor ki, adeta bir minyatür gibi duruyor. Bu kale Kilikya bölgesinde bulunan pekçok kale gibi, Ermeni krallığı döneminden kalan savunma kalelerinden biriymiş..burasının da diğer kaleler gibi haçlı orduları tarafından da kullanıldığı düşünülüyor ancak daha sonrasında 13. Yüzyılda , kale Selçukluların idaresine geçmiş..ve Alaattin Keykubat tarafından yeniden inşa edilmiş.. kalede bulunan mağaraların , korunmak için işlevsel yapılar oldukları görülüyor.. bu bölgedeki çoğu kalede olduğu gibi burasının da erzakları saklamak, barınmak ve savaş zamanlarında da çevredeki insanlara sığınak olma işlevini yerine getiren kalelerden biri olduğu belirtiliyor. [11]
Mavga kalesi/Mut
Mut-Karaman yolunda erken Hristiyan manastırı :Alahan..
Akşam olmaya başladı Mut’a geri döndük. Burada son bir gece daha kaldıktan sonra ertesi gün yeniden yola çıkıp Karaman’a doğru devam ediyoruz. Mut-Karaman karayolu üzerinde 20 km gittikten sonra, sağdaki yoldan içeriye girerek yukarıya doğru arabayla tırmanmaya başlıyoruz. 1300 metrelik bir tepenin üzerinde muhteşem Alahan Manastırı bulunuyor. Buraya 2. Kez geliyorum. İlk geldiğimde şiddetli bir yağmur ve dolu altında manastırı çok da iyi gezememiştim. Şimdi daha dikkatli gezeceğim.
Unesco Dünya mirası listesinde yeralan Alahan Manastırının sabahın erken saatinde henüz daha kimselerin olmadığı bir zamanda güneşin ışıkları altında puslu bir görüntüsü var.. bu görüntü manastırın yıkılmış görüntüsü ile birlikte kutsal bir ruh halini çağrıştırıyor..
Hıristiyan dünyası için Alahan manastırının bir zamanlar ne kadar önem taşıdığını söylemeliyim. Burası, erken Hristiyanlığın ilk kutsal mekanlarından birisi ve hala buraya gelen Hristiyan inançlı kişiler için de kutsal bir hac yeri olarak görünüyor. Alahan manastırının geçmişine baktığımızda, Geç Roma imparatorluğu döneminde yapıldığını öğreniyoruz. Bu dönem bilindiği gibi Hıristiyanlığı yayılması için azizlerin yolculuklar yaptığı bir dönem..Bu azizler arasında, Saint Paul ve Aziz Barnabas ayrı önem taşıyan azizler.. İşte bu azizler özellikle gözlerden uzak yerlerde yaşayıp fazla rahatsız edilmeden Hristiyanlığı yaymaya çalışıyorlardı. Alahan manastırının olduğu tepe de böyle gözlerden uzak uygun bir yer oluyormuş. Azizlerin gittikleri bu yerler daha sonra onların anısına yapılmış manastırlar olarak düzenlenmiş. Alahan manastırı, ayrıca hac yolları üzerinde bulunması nedeniyle de kutsal mekanlardan biri olarak kabul ediliyor. Uzun yıllar Hıristiyan hacıların uğrak yerlerinden biri olmuş. Manastır, Batı ve Doğu kilisesi, manastır bölümü, keşiş odaları ile kaya mezarlarından oluşan bir yapı olarak inşa edilmiş. Manastırın içinde Hristiyanlığın erken döneminde görülen haç biçimli bir vaftiz havuzu, sütunların üzerinde kutsal kitaba ait olduğunu düşündüğüm taş kabartmaları yapılmış. Alahan manastırının yapılmasından sonra İstanbul’da yapılan Ayasofya kilisesi de benzer mimari özelliklerle inşa edilmiş. Buraya Mersin’in Ayasofyası da deniliyormuş.
Alahan Manastırı, ziyaret edenlerin giderek artmasıyla birlikte kalabalıklaşmaya başladı.. buradan ayrılıp yeniden Karaman’a doğru yola devam ediyoruz.
Karaman’dan Bozkır’a giderken Zengibar kalesi..
Önümüzdeki coğrafya da yavaş yavaş değişmeye başladı. artık o muhteşem delik deşik dağlık yapıların kaybolup Bozkır coğrafyasının düz ovaları ve kıvrımsız yolları önümüzde uzanıyor. Karamandayız artık..Karaman, hafta ortasında sessiz sakin ve daha çok kasaba görünümlü bir şehir. Buraya daha önce gelip, tarihi yerleri gezip gördüğümüzden şimdi sadece arkeoloji müzesini gezmek için gelmiştik. Ancak müze geçici olarak kapalı olduğundan , burasını bir başka sefer gezmeyi düşüneceğiz. Karaman’da öğle molasının ardından tekrar yola çıkıp Karaman’ın bir ilçesi olan Bozkır’a doğru yol almaya başladık. Bozkır kasabası da aslında eski bir Isauria kenti olan Zengibar kalesinin hemen yakınında olması nedeniyle Zengibar olarak da biliniyor. Zengibar kalesi ise, bugünkü Bozkır kasabasından birkaç km uzakta bir tepenin üzerinde inşa edilmiş.
Zengibar kalesini görebilmek heyecanı içinde ilerlerken kaleye giden yolun 4 km olduğunu gösteren tabelalar ile karşılaştık..ancak akşam olmaya başlayınca Zengibar kalesini görmeyi ertesi güne bırakmanın daha iyi olacağı düşündük ve tekrar yola koyulup Bozkır kasabasına girdik.
Bozkır , birçok defa gelip geçerken pek fazla aklımızda kalan bir yer olmamıştı. Bu defa kasabayı gezip görünce , biraz daha anlam kazandı. Sokak aralarındaki asmalı eski evleriyle, küçük çarşısıyla , tarihi cami ve akan Uluçay deresinin kenarında dinlenen insanlarıyla şirin Anadolu kasabalarından biri olarak hatırlayacağız..
Ertesi gün ise, dinlenmiş olarak kalktığımızda, kasabanın yerel pazarının olduğunu öğreniyoruz. Pazar, camiden okunan dua ile açılıyor. Günün ilk işi bu yerel pazarı kalabalık olmadan görmek olacak… Bozkır kasabasına yayılmış yerel pazar sabahın erken saatlerinde açılmaya başlarken yavaş yavaş etraftan gelenlerle dolmaya başlıyor. Otobüsler insan taşıyor öğlene doğru burası tam bir curcuna olacak..
Bozkır yöresel pazarı, çevredeki köylerden gelen köylülerin, yöresel ürünlerini sattıkları bir Pazar.. Beyşehir gölünden gelen taze Sazan balıklarından , Konya’nın yeşil küflü peynirlerine , obruk , çökelek peynirlerine , kadar birçok yöresel ürünü burada görmek mümkün. Pekmez ve Bozkırın Tahini olmazsa olmaz ürünler arasında. Burada artık yerleşik hale gelen yörük kadınlarının da pazarda ürünlerini sattıkları görülüyor. öncelikle görmeyi çok istediğim Odun ateşinde kavrulan susamlardan yapılan tahin değirmenleri olacak. Pazarın hemen yanıbaşındaki taş değirmene gittiğimizde fırınlara atılan susamların ateşin karşısında yavaş yavaş nasıl kavrulduklarını görüyoruz. Susamlar önce yıkanıp elekten geçiriliyor ve tozu toprağı gittikten sonra ateşin karşısında kavrulmaya başlıyorlar . çok kavrulursa koyu kahverengi olarak çifte kavrulmuş , az kavrulursa çiğ beyaz tahin deniliyor. Değirmen ustası hemen bize tahin üzerine pekmez dökülmüş bir tabak getirip tadına bakmamızı söylüyor. Susamlar eskiden burada yetişirmiş ancak şimdi Manavgat’tan geliyormuş. Burada tahin ve tahinden yapılan pekçok ürünü birarada görebiliyoruz. Taş fırın Tahin değirmenleri Bozkır’ın pekçok köyünde de bulunuyormuş.
Yerel Bozkır pazarı , civar köylerden gelenler, otobüslerle gelen turistlerle epeyce kalabalık olmaya başladı. Şimdi artık Zengibar kale kentine gitmek üzere Bozkır’dan ayrılıyoruz. Anayoldan giderken 20 km gerideki Hacılar köy sapağından içeriye giriyoruz. Kaleye yaklaşık 500 metre bir mesafeye gelene kadar düzgün bir toprak köy yolundan kale görününceye kadar ilerliyoruz. sonrasında yukarıya doğru yürüyerek çıkılıyor. Çok dik olmayan 1816 m. yüksekliğinde bir tepe üzerine kurulmuş Zengibar kale kenti.. Torosların bu kesiminde tahkimli bir kent kurmaya yönelik en uygun zirve burasıymış. Ayrıca burasının büyük ihtimalle en eski Isauria kenti olduğu da düşünülüyor. Isauria kentlerinin savunma yada koruma amaçlı garnizon askeri kentler olarak inşa edilmelerinde , özellikle yolların geçtiği kavşak noktalarını iyi görebilen tepelere, dağların üzerine yapılmış olmalarına dikkat ediliyormuş.. Isaurialılar korsanlık, eşkıyalık ile geçinen kentler olduğunu içinden geçtiğimiz dağlık Kilikya bölgesinden de biliyoruz. Buradaki Isaurialılar da aynı şekilde korsanlık yaparak geçimlerini sağlamışlar. Burada bir dönem bölgeye o kadar hakim olmuşlar ki, sonunda Roma imparatorluğu bu korsan toplumu yenilgiye uğratınca bölgede korsanlığa ve eşkıyalığa son verilmiş. Ancak mücadeleler kolay olmamış. Isaurialılar çetin bir mücadele vermişler bu uğurda kendilerini bile yakmaktan çekinmemişler. Yine de bölgenin kaderinde korsanlık ve eşkıyalık devam etmiş. Kurtuluş savaşına kadar bu bölge eşkıyalıktan, korsanlardan bölgenin coğrafi koşulları nedeniyle kurtulamamış. Bozkır, Konya 20. Yüzyılda da Delibaş isyanı ile sarsılmış. [12]
Zengibar kalesinden içeriye girince burada henüz ciddi bir kazı çalışması yapılmamış olduğu görünüyor. Dağınık bir şekilde etrafta taşlar duruyor. Şehirden kalan bir iki kale duvarı ve bir zamanlar güçlü olduğunu gösteren surların sadece bir parçası kalmış.. Daha ilerde ise, kapıya benzer bir giriş , tiyatronun yıkılmış taşları ile ilerde ayakta kalmış olabilecek bir kemer görünüyor. [13]
Zengibar kalesinden aşağıya inip tekrar ana yola giriyoruz. Yeni rotamız, Beyşehir’e doğru gitmek olacak. Ancak yolumuzun üzerinde yine Akdeniz coğrafya yapısını daha iyi anlayacağımız , Türkiye’nin en uzun mağarası, Dünyanın ise 3. Büyük mağarası olarak bilinen Tınaztepe mağarası bulunuyor. Uzun zamandan beri merak edip de gitmeyi çok istediğimiz bir mağara burası..buraya kadar gelip Tınaztepe mağarasını görmeden geçmek olmazdı. İçeriye girince yemyeşil uzun sedir ve ardıç ağaçlarını görüyoruz. Mağara da daha ilerde yükselen dağların arasında bulunuyor. Mağaranın uzunluğu, 22 km olmasına karşılık gezilebilen yeri sadece 1500 metreymiş. İçine girince dar platformlar üzerinde yürünüyor ancak biraz ilerleyince aşağıya doğru inmeye başlayan merdivenler yapılmış. Bu merdivenler, giderek dik uzun merdivenlere dönüşüyor. Çok dikkatli bir şekilde ayağın kaymasından korkarak yavaş hareket ediyoruz. Uzunca bir yürüyüş yolu giderek tedirginliğe neden oluyor. ..aman kaymayayım, takılmayayım dikkati ile yürüyüşten biran vazgeçmeyi bile düşünüyorum.. Ama sonunda indiğimiz dik merdivenlerin aşağısında küçük ve güzel bir sürpriz var. Masmavi derin mi derinde göle benzer bir suyu görüyoruz. Yürürken mağaranın tavanları da çok ilginç bir şekilde oluşmuş.. katman katman üstüste gelmişler.. tavanlar sanki çatlamış yarılmış gibi görünüyor. kesinlikle görülmeye değer mağaralardan olduğunu söylemeliyim..
Tınaztepe mağarası
Tınaztepe mağarasından çıktığımızda günün ortasına gelmiştik. Buradaki kafede öğle molasının ardından yeniden Beyşehir yönüne doğru yola koyulduk. Beyşehir’a geldiğimizde sıcak ve bunaltıcı bir hava içinde kalacağımız üniversite misafirhanesine yerleştik. Misafirhaneler genelde iyi işleyen konaklama yerleri değil. idare edebilir demek daha iyi olur. Güzel olan tarafı ise, Beyşehir gölüne tepeden bakan manzaraya sahip olması..
Orta Anadolu’dan Akdenize inen bir geçiş noktası ;Beyşehir
Beyşehir’e gelince Kilikya’nın geçitvermez dağlarından farklı bir coğrafyaya geçmiş olduk. Göl ve nehirlerin arttığı, sulak ovaların uzandığı yeni bir coğrafyanın içindeyiz. Zengin coğrafyası nedeniyle Beyşehir, tarihin ilk dönemlerindeki Hititlerden, Roma dönemine daha sonrasında da Selçuklu beylikler döneminde Eşrefoğulları beyliğinin hakim olduğu dönemlerde önemli yerleşimlerden biri olduğu biliniyor. Beyşehir’de bu dönemlere ait çok sayıda eser bulunuyor ve bunların herbirisi de görülmeye değer.
Ertesi sabah, Beyşehir gezimize , Beyşehirdeki tarihi yerleri gezmekle başlıyoruz. Yolumuzu Eşrefoğlu cami ve külliyesine doğru çevirmişken, tam yolun ortasında görmeden geçilmeyecek bir taş köprü olan Alman köprüsü duruyor. Bu köprü, 1908-1914 yılları arasında Almanlarla Anadolu-Osmanlı demiryolu ortaklığı içinde yapılmış. Osmanlı imparatorluğunun ilk sulama projesi olarak, Çarşamba kanalı ile Konya ovasını sulamak amacıyla bir regülatör olarak, yani suların düzenli olarak akmasını sağlayacak bir sistem olarak yapılmış. Uzunluğu 42 metre genişliği de, 6.35 m. olan köprüde 15 adet de gözlü köprü kemeri bulunuyor. Alman taş köprü, şimdi yolun arasında kalmış küçük bir yapı olarak duruyor.
Beyşehir Alman Köprüsü
Yolumuzu yeniden Eşrefoğlu cami ve külliyesine doğru çevirip kısa bir sürede kendimizi caminin yanında serin ağaç gölgeleri arasında buluyoruz. Sabah gelmenin faydası, kalabalıklar camiye girmeden rahatça dolaşabilmek imkanının olması..
Eşrefoğlu cami, Selçuklu döneminde Beyşehir ve Seydişehir civarında hüküm süren Eşrefoğlu beyliği döneminde yapılmış 13. Yüzyılın Selçuklu dönemi ve kültürünü gösteren en büyük ve orijinal eserlerinden birisi olarak biliniyor. Cami, Beyşehir gölünün hemen kıyısında, bir külliye olarak yapılmış. Hemen yanında türbesi, bedesteni, hamamı, medresesi, su sebili ve kütüphanesiyle birlikte inşa edilmiş. Bugüne gelene dek birçok tadilat geçirmiş olmakla beraber orijinalliğini hala koruyan önemli ahşap direkli camilerden birisi oluyor. Eşrefoğlu caminin Selçuklu döneminin en önemli özelliğini gösteren anıtsal nitelikteki Taç kapısı, üzerindeki mukarnaslarıyla, taş işlemeleriyle bezeli olarak caminin girişindeki dikkate değer yerlerinden biri olduğu görülür. Caminin içine girince bir kar kuyusunun olduğu görülür. Bu kuyu, ahşap direklerin günümüze kadar ulaşmasında kullanılan önemli bir detaydır. Kışın yağan karlar caminin paravan şeklinde açılır kapanır tavanından bu kuyuya atılır ve üzeri samanla örtülürmüş. Daha sonra yaz gelince kuyunun üzerindeki saman ara ara açılarak ahşap direklerin nem ihtiyacı karşılanırmış. Ancak bir yandan da yaz sıcağında caminin serinlemesi sağlanırmış. Caminin içini gezmeye devam ederken en önemli ve dikkate değer güzelliklerden biri de, üzerleri kalemişi boyamalı ahşap direklerin olduğunu söylemek gerek. camide 39 ahşap direk kullanılmış. Bu ahşap direklerin üzerleri, kırmızı, mavi ve krem renkli kalem işleri ile süslenmiş. Tavan süslemelerinde ise, kıvrım dal, Rumi yaprak, Davut yıldızı motifleri yapılmış. Eşrefoğlu caminin mihrabından bahsetmeden geçmek imkansız. Selçuklu çini işlemelerinin en güzel örneğinden birisi olduğu söyleniyor. Minber ise, Kündekari tekniği kullanılarak binlerce yıldız ve geometrik parçadan oluşturularak yapılmış. [14]
Eşrefoğlu cami ve külliyesinin diğer dikkat çeken yapılarına doğru geçtiğimizde, hemen yanıbaşında yapılmış bir bedestenin olduğunu görürüz. Eşrefoğlu cami ile birlikte 13. Yüzyılda inşa edilmiş, Taş işçiliğinin en güzel örneklerinden biri olarak Anadolu’daki en eski bedestenlerden biridir. Şimdi sanat sergileri, toplantılar yapılan bir mekan olarak kullanılıyormuş.
Eşrefoğlu caminin yine hemen yanıbaşında bulunan Eşrefoğlu hamamının tadilatı yapılarak kullanıldığını söyleyebiliriz. Selçuklulara özgü taş işçiliği ile yapılan hamam çifte veya büyük hamam olarak da biliniyor.
Eşrefoğlu cami ve külliyesinin bulunduğu yerden biraz ilerde ise 13. Yüzyılda yapılmış Beyşehir kale kapısı aslına uygun şekilde onarılarak yeniden yapılmış. Kale kapısının üzerinde eşrefoğulları dönemine ait kitabeler bulunuyormuş. Kapının yüksekliği 7 m, eni ise 2,8 m olarak tespit edilmiş. Selçuklu mimarisine göre inşa edilen kapının her iki tarafında da koruma amaçlı burçların kalıntıları görülmektedir. Günümüzde kalenin sadece kapısının tadilatı yapılarak korunmaya çalışılıyor.
Beyşehir’deki Eşrefoğlu beyliği dönemi eserlerinin rengarenk kalemişleri dünyasından ayrılıp Beyşehir’deki Hitit krallıklarından kalan etkileyici eserleri görmeye gidiyoruz. Hititlerin Beyşehir’de neden bulunduklarını anlamaya çalışırken, Beyşehir ve Konya bölgesinin Akdeniz’e inen yolun üzerinde bulunduğu gerçeğini bir kez daha farkediyoruz. Beyşehir ve Konya ovası, Orta Anadolu ile Akdeniz’i birbirine bağlayan bir köprü olarak tarihten bu yana çalışmış. Konya ovalarından Güneye Akdeniz’e inen ticaret yolları, Kilikya’nın geçitvermez dağları arasından geçip, Akdeniz’e, Kıbrıs’a Mısır’a doğru uzanıp gidiyor. Bu yol ağının kolaylığı, Hititlerin kuzeydeki merkezinden güneye doğru yayılmalarına neden olmuş. Hititler için bu yolların önemi ise, özellikle Kıbrıs ve Toroslardaki maden yataklarına sahip olma isteğinden geliyormuş.[15]bu amaçla,Beyşehir ve civarında kurdukları krallıklar ile bu bölgede uzun bir süre Hitit kültürünü yaşatmışlar.
Beyşehir ve civarında Hititlere ait pekçok eser bulunuyor. Bunlardan Eflatunpınar Anıtı ilk gideceğimiz yer olacak. Burası, Beyşehir merkezden 22 km uzaklıkta, Sadık Hacı mahallesinde bulunuyor. M.Ö. 13. yüzyılda bir anıt havuz olarak yapılmış. Bu anıtın kazısı, Hamilton tarafından 1840’lı yıllardan itibaren yapılmaya başlanıyor. Anıtın buradan çıkan su kaynağını kutsamak için yapılmış olabileceği de söylenilmiş. Anıtın üzerinde ise, çok tanrılı Hititlerin Fırtına tanrısı ile güneş tanrıçasına ait kabartmaları yapılmış. Anıtın önünde 40×30 boyutunda bir de havuz yapılmış.. Havuzun duvarlarındaki yatay su kanalları ile suyun havuza dolması sağlanıyormuş. [16]
Eflatunpınar Hitit su anıtı
Eflatunpınar anıtının etrafındaki çay bahçesi gelenlerin kalabalığı selfi çekmeleri ile oldukça hareketli bir ziyaret yeri haline gelmiş. Burada kısa bir mola verip Beyşehir gölünün kıyısındaki Kıreli kasabasındaki balık restorantlarına doğru yola devam ediyoruz. Burada bulunan pekçok balık restoranı gölden çıkan taze sazan balığını uygun bir fiyatla servis ediyorlar.
Öğleden sonra, Kıreli kasabasına bağlı Çavuş köyüne doğru yola çıktık. Burada görmeyi istediğimiz bir başka şey daha var. Eşrefoğlu camine benzer şekilde yapılmış yine ahşap direkli kalem işlemeleri olan Çavuş köyü Merkez camisi olacak. Camiyi köye girer girmez görüyorsunuz. Caminin içine girince de bambaşka bir dünyaya girmiş gibi oluyoruz. Rengarenk kalem işleri ahşap direklerin üzerinde duruyor. Duvarlarda ise renkli çiçek desenleri, dini temalı resimler camiyi ne kadar güzelleştiriyorlar..fotoğraf çekmeye doyamıyorum..
Camiden ayrılıp , köyün biraz yakınlarında bulunan ve çoğu kişinin görmemizi tavsiye ettiği Sonsuz Şükran köyü denilen bir köy varmış buraya doğru gidiyoruz. Burası yazar ve yönetmen olan Mehmet Taşdiken tarafından tasarlanıp yapılmış ve köye benzetilmiş bir mahalleymiş. Sanatçıların inşa ettiği köy geleneksel köy mimarisine uygun saz damlı iki katlı kerpiçten evler şeklinde yapılmış. Burada ayrıca bir de film çekilmiş ancak o kadar tenha ki sanki kimse yaşamıyor gibi duruyor.
Beyşehir’de henüz gidip göremediğimiz diğer Hitit eserlerinden bir başkası da Fasıllar köyündeki Kurtbeşiği anıtı ve kaya kabartmalarıydı. Yolumuzu Beyşehir’in fasıllar köyüne çevirdik. Yaklaşık 18 km uzaklıktaki Fasıllar köyünün yamacında yere yatmış ağırlığı 72 ton olan dev bir kaya kütlesi görünüyor. Bu dev kütle, 8 m yüksekliğinde ve kalkerden yapılmış tek parça olarak duruyor. Bu anıt, Kurt beşiği anıtı olarak da biliniyor. Hititlere ait ve M.Ö. 13. Yüzyıla tarihlenen bu anıtın genişliği ise, 2.75 m. Bu kaya anıtı, üst üste iki tanrı ile iki yanında bulunan bir çift aslan kabartmasından oluşuyor. Tanrının bir ayağı aslanın, diğer ayağı ise, dağ tanrısının üzerinde duruyor. Bu tanrı heykelinin bazı kısımları daha detaylı yapılmışken bazı kısımları daha kabataslak şekilde yapılmış. Bunun nedeni ise uzaktan görülebilecek şekilde bir yere dikilmek üzere hazırlanmış olabileceğiymiş. Bu dev anıt, dünyanın en büyük kaya anıtları arasında gösteriliyormuş.[17]
Beyşehir Fasıllar köyü Kurtbeşiği Hitit anıtı
Fasıllar köyünün yamaçlarındaki kayalar üzerinde ise Roma döneminden kalan kaya kabartmaları içinde atlı kaya kabartmasının da oldukça popüler olduğunu ve görmeden geçilmemesi gerektiğini belirtelim. Fasıllar Kurtbeşiği anıtının 100 m. ilerisinde yerden yüksekliği 10 metre olan kayaların üzerine kabartma olarak resmedilmiş at kabartması yapılmış kabartmanın altında bir de kitabesi var..Kitabede , genç yaşta ölen Romalı süvari, Lukuyanus’un hatırasını yaşatmak için yapıldığı yazılmış.
Beyşehir Fasıllar köyü Romalı süvari anıtı
Atlı kaya kabartmasını izlerken karşımızda kayanın üzerine oturmuş yaşlı bir teyzeye gözümüz ilişiyor. Bize çok yorulduğunu söyleyince arabaya alıp aşağıda fasıllar köyündeki evine bırakıyoruz. Beyşehir’de akşam oldu .. güneş, Beyşehir gölü üzerinden yanan bir alev gibi battı..
Geziyi bitirirken aklımızda , Orta Anadolu’dan Akdeniz’e inen yol ağları içinde bitmek bilmez yol hikayeleri birikti.. Kilikyanın geçit vermez dağları arasında, kanyonlarda, Kalelerde Isaurialı korsanların, Ermeni kralların, Haçlı şövalyelerin savaş hikayelerinin tekinsiz seslerini, izlerini takip ettik. Kanyonların içindeki mezarlarını gördük. Korsanların mağaralarında kaybolduk. Kalelere çıkıp nereleri gözlediklerini anlamaya çalıştık. Yaşadıkları şehirleri gezdik. Kilikyanın dağları arasındaki yolların hala aman vermez dik ve uçurumlarla dolu kıyılarından giderken, heyecanla Torosların aldığı şekillere baktık. Dağların arasına gizlenmiş turkuaz renkli göllerin, nehirlerin renkleriyle ruhumuz doydu. Dağların içine oyulmuş mağaraların güzelliklerini keşfettik. Hristiyanlığın ilk izlerini dağların üstündeki manastırlarda bulduk. Bu yol ağları bizi antik coğrafyalardan alıp Selçuklu beylerinin yaşadığı yerlere götürdü. Rengarenk kalem işlemeleriyle hayran kaldığımız cami süslemeleri , kervansaraylar ve kervanyolları bu gezinin bir başka alemiydi. Kuzeyden Güneyin sıcak limanlarına inen bu yol ağı üzerinde tarihin ilk uygarlıklarından olan Hititlere ait izleri görebildik. Gezdiğimiz yollar boyunca kurulan yörük pazarları renkli, canlı ve satılan taptaze ürünlerle doluydu.. her zaman görmeyi istediğimiz el emeği ürünlerin ise tadına doyamadık..
[6]Alaattin Uca, ‘Zeyve Pazarı’, Ermenek Araştırmaları I. Arkeoloji, Sanat tarihi, Tarih,Palet yay. 2018.
[7]Mutlu Adak, ‘Coğrafya’nın Karamanoğullarının Siyasi Hayatına Etkisi’, 2021.
[8]Osman Doğanay, Germenikapolis (Ermenek) çevresinin tarihi coğrafyası ve eserleri, Yüksek Lisans tezi, 2003.Selçuk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü.
Yahya Başkan, ‘Karaman Türkmenleri ve Ermenek:İskan ve şehirleşme, (13. ve 14. Yüzyıllar) ErmenekAraştırmaları 1, Arkeoloji, Sanat tarihi, Tarih, Palet yay.2018.
[9]Ali Gezen, MS 2.-7 yüzyıllar arasında Adrassus(Balabolu) Kenti, Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi, Tarih Anabilimdalı.
[11] Semavi Eyice, ‘Bibliyografya’Edessa Kontluğu ve Küçük Ermenistan’da Haçlıseferleri devrine ait kaleler.1976.
[12]Bkz. Suavi Aydın,Aydın Yağcı, ‘ Sarıkeçililerin “Eşkıyalığı” ve Konya Delibaş İsyanı Üzerine Değinmeler’Kebikeç,2013/35
[13] Geniş bilgi için bkz. İsmail Baytak, ‘Lykaonia Bölgesi Tarihi Coğrafyası ve Lykaonia Adının kökeni üzerine değerlendirme’, Dicle Üniversitesi Sosyal bilimler dergisi. 2022.
[14]Geniş bilgi için bkz. Beyşehir Araştırmaları Erdemir Yaşar, ‘Beyşehir Yöresinde Eşrefoğlu Geleneğini Sürdüren Ahşap Camiler’,Palet yay. 2021.
[15] Hasan Bahar, Bozkır Çevresinin Erken Çağları, Edebiyat Dergisi, 2006:15
[16]Mustafa Arslan, Simge Şalvarcı, Esra Bulut, ‘Konya Ve Beyşehir’de Yer Alan Hitit Eserlerinin Alternatif Turizm Türleri Kapsaminda Değerlendirilmesi’Avrasya Bilimler Akademisi, Sosyal Bilimler Dergisi, 2017.
Etiyopya ülkesine gitmeden önce en çok cazibesine kapıldığım, Omo vadisinde yaşayan ve bozulmamış Afrika kabile kültürleriydi. Ancak Etiyopya’nın görülesi yerleri arasında, sadece renkli kabileler değil, olağanüstü coğrafyasının da çok önemli olduğunu söylemek gerek. Afrika kıtasını iki levhaya ayıran ve Büyük Rift Vadisi olarak geçen yarılma, Etiyopya’ nın doğası içinde çok önemli bir yere sahip. Büyük Rift’in Etiyopya’dan geçen kısmı Afar üçgeni olarak biliniyor. Bölgede , jeolojik oluşumlar dünyada eşi benzeri olmayan doğal harikalar oluşturmuş. Burada halen faaliyette olan Arte Ale yanardağının olması, bölgeye ayrı bir önem verirken, Danakil Çöküntüsü olarak bilinen Tuz ve Soda karışımıyla meydana gelmiş bir doğa ise, muhteşem manzaralar ortaya çıkarıyor. Volkanik patlamalarla oluşan Simien dağları ise diğerleri gibi dünya mirası alanında tutuluyor. Etiyopya’daki Büyük Rift Vadisinin diğer önem taşıyan tarafı da, ilk insana ait oluşumların meydana geldiği bir bölge olması , ilk insana ait kemik parçalarının bulunmasının da Etiyopya’yı ı görme isteğimizi ne kadar etkilediğini belirteyim.
Etiyopya’ya ilgimiz bu doğayı keşfetme arzusuyla başladı ancak dokunulmamış doğasından öte, Etiyopya’nın dünyada görülmesi gereken ülkeler arasında en ön sıraya koyan başka bir özelliği ise, Yahudi, Hıristiyan, Pagan ve İslam gibi inançları ve kültürleri kendi coğrafyasında öğüterek bambaşka bir kültür yaratmış olmasıydı. İşte Etiyopya’da etkilendiklerim arasında en cezbedeci olanı da buydu..
Etiyopya , Afrika boynuzunda yeralan bir Doğu Afrika ülkesi olarak Türkiye’den neredeyse iki misli büyük bir ülke oluyor. Geçmişinde Kızıldeniz’e kıyısı olan bir ülkeymiş.. Etiyopya’nın kuzeyinde bulunan Aksum krallığı ile Arap yarımadasındaki özellikle de Yemen’deki Arap kavimleriyle İslamiyet öncesinde kurulan yakın ilişkiler sonucunda, bir yandan zengin ticaret hayatı , diğer yandan da kültürel yakınlaşmalar yeni kültürler ortaya çıkarmış. Bu coğrafyaların yakınlaşması, kutsal mitolojik efsaneler içinde de anlatılmış. Kutsal kitaplarda, anlatılan bu hikayeler, Etiyopya’nın tarihini anlamak için kulak verilmesi gereken hikayelerdir.
Kutsal efsanede anlatılanlara göre, Kudüs’de yaşayan, zenginliği ve bilgeliği ile tanınan kral Süleyman ile Etiyopya’da Aksum’da yaşayan ve güzelliği ile dillere destan olan kraliçe Saba arasında aşk başlar. Etiyopya’da yaşayan Saba kraliçesi, Süleyman’ın bilgeliğinden ve sarayının ihtişamından etkilenerek Kudüs’e Süleyman’ı görmeye gelir. Kutsal kitapta , Saba kraliçesinin kral Süleyman’la buluşmasının ardından, artık Güneş’e değil, İsrail’in tanrısına tapmaya karar verdiği anlatılır. Ayrıca Süleyman ile Saba kraliçesi arasında yaşanan gerçek bir sevgi ilişkisinden sonra , ‘Bilgenin Oğlu’ anlamına gelen Menelik’in doğduğu söylenir. Menelik, kökü Süleyman’a uzanan soyun ilk atası olduğu kabul edilmiş. Kutsal kitap efsanelerinde yeralan, Kudüs’deki Süleyman mabedinde duran ve içinde 10 Emir’in bulunduğu söylenen Ahit sandığının da, Menelik tarafından babası Süleyman’ı ziyaret ederken alındığı ve yerine ahşap bir kopyasını bırakarak , Saba kraliçesinin yaşadığı yerde Aksum şehrinde Ahit sandığının saklandığı anlatılır. Bu nedenle Aksum, Etiyopya’nın ilk krallığı olarak tarihe geçmiş önemli ve kutsal bir şehir olarak bilinir.
Bu efsaneler içinden Etiyopya’nın Yahudi kültürü ile kurduğu yakınlaşmayı daha iyi yakalarız. Bugün Etiyopya imparatorluğu, Yahuda aslanı sembolü ile temsil edilir. Etiyopya bayrağının ortasında bir de Süleyman mührü durmaktadır. Etiyopya’da Yahudi kültürünün izlerine , erkeklerin sünnet edilmesinden, belli günlerde perhiz yapmaya, domuz etinden kaçınmaya dek pekçok gelenek, adet , ritüelleri birarada görmek mümkündür. Öte taraftan Etiyopya’da Yahudi kültürünün ötesinde, Hıristiyanlığın Kopt inancının yerleştiği özellikle Mısır’dan gelen etkilerle Hıristiyanlık kültürünün farklı yorumlanmasına dayanan Koptların Etiyopya’da derin izler bıraktıklarını söyleyebiliriz. Uzun yıllar Koptların Katolik Hıristiyanlara karşı verdikleri mücadeleler ile kendi görüş ve yorumlarını sürdürmeleri ve bütün bu inançlarını kendi usluplarına göre yaptıkları kilise ve manastırlar içinde yaşattıkları görülür. Etiyopya’da biraraya gelen bu inançların içine elbette islamiyeti de dahil etmek gerekir. İslamiyet’in yayılması sürecinde, İslami kültür ve gelenekler de diğer inançlar arasında yerini almıştır.. Etiyopya’nın kültürü içinde halen yaşayan Pagan inanışları ise, bir yandan Hıristiyan inancı ile birlikte ortaya çıkmış, özellikle, kiliselerin içinde çalınan davulların, yapılan dansların köklerinde Pagan inançların yattığını söylemek yanlış olmaz. Diğer taraftan da, Afrika kimliği içinde yaşayan kabile topluluklarının halen Pagan inanışlarını sürdürdükleri görülür. Kısacası, Etiyopya, Afrika kültürlerinin, Arap kültürleri ile karıştığı bir coğrafyada, içinde bulunduğumuz küresel dünyadan farklı bir kültürü ortaya çıkartan bir ülke olarak ilgimizi fazlasıyla çekmişti.
Etiyopya hakkındaki önyargılar ve önemli bilgiler.
Etiyopya gibi uzak Afrika ülkelerine gitmek öyle kolay göze alınacak bir gezi değil. herşeyi ayrıntıları ile düşünmek gerektiriyor. Çünkü burası dünyanın en yoksul 4. ülkesi olması nedeniyle sağlık koşullarından, hijyen sorunlarına, yerel yemeklerden, bölgesel hastalıklara , etnik çatışmalara kadar pekçok sorunu kapsıyor. Gezinin en çok cazibesine kapıldığımız yerleri, sadece en çok ilgiyi çeken Omo vadisi ve yerli kabileleri değildi. Etiyopya’nın kuzeyindeki 4500 metre yüksekliğinde muhteşem manzaralara sahip Simien dağlarında trekking yapmak, Kuzeyde Lalibela’daki kaya kiliselerini görmek ayrı heyecan veriyordu. Ancak gideceğimiz yerlerde sağlık risklerinin yanısıra bölgesel yerel çatışmaları da düşünmeden edemiyorduk.
Öncelikle geziye katılacak diğer arkadaşların da macerasever olduklarını ve bu geziyi gerçekten istediklerini gözlemledim. Geziye katılan arkadaşlar olarak 11 kişiyiz ve hepimiz neler yaşayacağımızı merak ediyoruz.
Etiyopya’ya gitmeden önce dünya sağlık örgütünün istediği aşı belgesi olan Sarı Humma aşısını yine bir Afrika ülkesine gitmek için beş yıl önce olduğumuzdan bu aşıyı yapmamıza gerek yoktu. Ancak Sınır Hudut ve sahil merkezinde Sıtma için ilaç verdiler. Gideceğimiz güne göre sayılı verilen ilaçları yola çıkmadan bir gün önce almaya başlayıp, gezi bittikten sonra da ilaç bitene kadar almaya devam edecektik. Bu ilaç ve aşıların yanısıra kendi sağlımız için Tetanoz, Menenjit aşılarını da yaptırmayı ihmal etmedik. Gideceğimiz Kasım ayı, Ekvatora yakın olan Etiyopya’da sıcaklık açısından iyi bir ay oluyordu. yağışlar azalmış kurak mevsim başlamış olacaktı. Yola çıkarken yanımıza tedbir olarak aldığımız ilaçlar olsa da, Etiyopya’daki eczanelerde antibiyotik ilaçlarının reçetesiz olarak satıldığını da belirtelim..
Etiyopya’ya uçak bileti almaya sıra gelince, kullanacağımız pekçok iç hat olması ve Etiyopya havayollarının da %50 indirim uygulaması nedeniyle İstanbul-Addisababa biletlerini Etiyopya havayollarından aldık. Biletlerin alınması Etiyopya havayollarının çok iyi işlemeyen web sayfası ile zorluk içerse de sonunda iç hat biletlerini de %50 indirimle almayı başardık. Etiyopya havayollarıyla ilgili yapılan yorumlarda hiç de iyi şeyler söylenmediğini okudum. Fazla bilet satılması, parasını alamayanların olması ,teknik arızaların yaşanması gibi pekçok olumsuz yorumları da okudum..ama bütün bu yorumlara fazla takılmamak gerek diye düşündüm. Yaşadığımız sorun olabilecek tek şey, uçuş saatlerinin sıklıkla değiştirilmesi oldu. Bu durum da transfer uçuşlarımızı etkilemedi..
Etiyopya’ya gidecekler için dikkat edilmesi gereken durumlardan birisi de, buradaki takvim ve zaman ölçüsünün kullandığımız zamandan farklı olması. Bu fark Gregorian takvimi yerine Julien takvimini kullanmaktan kaynaklanıyor. İsa’nın ölümünden 7 yıl sonra takvimlerini düzenlemeye başlamaları sonucu Gregorian takvimine göre yedi yıl geriden geliyorlar. örneğin şu anda 2017 yılında yaşıyorlar. Ancak bu zaman ölçüsü sadece bazı yerel adet, tören işleyişinde kullanılıyor. uluslararası işleyiş içinde kullanılmadığını ,tedirgin olanların sadece bu durumu da gözönüne almaları konusunda bir uyarı olarak almaları gerektiğini belirtelim.
Etiyopya vize uygulaması ise, ayırt etmeksizin herkesi kapsıyor yani yeşil pasaport sahibi olanlar da online başvuru yaparak ve belirtilen miktarda ücreti yatırarak hemen vize alabiliyorlar. Online vize başvurusuna 62 dolar ücret ödenerek alınıyor ve kısa bir sürede vize veriliyor. Etiyopya’nın para birimi Birr oluyor. 1 dolar yaklaşık 130 Birr ediyor ama bazı yerlerde bu fiyat değişebiliyor.
İstanbul’dan Addisaba’ya…
Etiyopya’ya gidiş zamanı geldikçe heyecanımız da artmaya başladı. Etiyopya havayolları İstanbul havalimanında yapılan güvenlik aramasından ayrı olarak kapıya gittiğimizde bir kez daha güvenlik aramasından geçtik. Etiyopya havayollarına ait çok da kalabalık olmayan uçağımız gece yarısı havalanıp altı saatlik bir uçuşla Addisababa’ya indi. Ekvator çizgisine yaklaştıkça yıldızların ve ayın ne kadar yakınlaştığını görmeye başladım. Kuzeyde çok uzakta duran Büyükayı yıldız kümesiyle Ay’ın parlaklığı şimdi çok yakındılar. Addisababa’ya inince 2000 metre yükseklik nedeniyle öyle sıcak, bunaltıcı şehirlerden olmadığı belli oluyordu.
Dış hatlardan çıkınca burayı daha önce gezen ve bize burada rehberlik yapacak olan arkadaşımız Ersin Demirel ile buluştuk. Ersin ve diğer arkadaşlar ile birlikte iç hatlara geçip Kuzeyde bulunan Bahir Dar kentine gideceğiz. Dış hatlardan çıkıp dışarıdaki iç hatlar binasına geçiyoruz. Etiyopya’nın havalimanlarında güvenlik açısından farklı uygulamalar yapılıyor. Uçaklara binişte kontrol üstüne kontrol yapılıyor. Güvenlik araması, mutlaka ayakkabılar çıkarılarak yapılıyor. Havalimanında farklı insan kültürüyle karşılaşmanın şaşkınlığı içindeyim. Siyah insan kalabalığı, kokular, farklı giysiler, paketler v.s. ile Etiyopyalı insan kalabalığına alışmaya çalışıyorum.
Bineceğimiz uçak, pervaneli küçük bir uçak olduğundan yürüyerek uçağa biniyoruz. Pervaneler çalışmaya başlıyor ve hızla havalanıyoruz. Gökyüzü açık , yukarıdan aşağısının manzarasını seyrederek uçuyoruz. Aşağıda ise, Nil nehri altımızda akıp gidiyor. Yorgunluktan dalıp gitmişken Bahir Dar’a gelmişiz bile..
Küçük bir havalimanındayız. Uçağın merdivenlerinden kolayca inip bavullarımızı alıp çıkıyoruz. Çıkış kapısında Etiyopya gezimizin büyük bir bölümünde bizlere rehberlik yapacak Grand Ethiopia turun rehberi Samuel bekliyor. Şunu hemen söyleyebilirim ki, Samuel baştan sona rehberliğimiz boyunca çok iyi performans gösterdi. Şiddetle tavsiye edeceğim bir rehber oldu. Tur arabamıza binip otelimize eşyalarımızı bıraktık. Hemen hareketle Bahir Dar’ın 30 km ötesindeki Tis Issat köyüne Mavi Nil şelalesini görmeye gidiyoruz. Amharca Mavi Nil şelalesinin adı, Dumanlı Su anlamına gelen Tis Issat oluyormuş. Mavi Nil nehri, 6650 km uzunluğuyla dünyanın en uzun nehri oluyor. Nil nehrinin güneyden kuzeye doğru akan üç ana kolu var. Uganda’daki Beyaz Nil, Viktorya gölünden çıkıyor. Mavi Nil ise, Etiyopya’dan, çıkıyor sonra Sudan’da bu iki nehir birleşerek Mısır’a doğru gidiyor ve Kahire yakınlarında Nil deltasını oluşturuyor. İskenderiye ile Dimyat’dan Akdeniz’e dökülüyor. Nil nehrinin Uganda’daki Beyaz Nil kolunu geçtiğimiz yıllarda buraya gittiğim zaman görmüştüm şimdi ise Mavi Nil’i görme şansına sahip olacağım.
Mavi Nil Şelalesi
Araba toprak yoldan giderken Afrika kıtasında olduğumuz gerçeğini farkediyorum. Hiç yabancı turist görmüyorum. Herkes Etiyopyalı yani Afrikalılar.. Yoksul mahallelere doğru geçince üzerleri toprakla sıvanmış ağaç direklerinden yapılma evleri görüyoruz. Yollarda sarı benzin bidonlarıyla su taşıyan kızlar gidiyor. Okuldan yeni çıkmış durmaksızın el sallayan öğrenciler ve incecik ıslık benzeri sesleriyle ‘mani mani’ diye bağırıyorlar. Turist gördüklerinde fotoğraf çektirmek için bahşiş almak için ‘mani mani’ diye bağırmak artık adet haline gelmiş. Tuktuk arabaların burasının en önemli aracı olduğu belli. Cadde boyunca sıralanmışlar ve çok fazlalar. Bunların yanısıra yük taşımak için de eşekler var. Mavi Nil kıyısına gidince , bugün herhalde çamaşır yıkama günü olmalı..hemen tüm kadınlar çamaşır yıkıyorlar. Kıyıda , çocuklar, gençler lastikten yaptıkları kanoların içindeler. Arabadan inince çocuklar bir anda etrafımızı sarıyorlar. O kadar ısrarlı ve geri çekilmez halleri var ki anlatılamaz. Çocuklara para verilse de çekilmiyorlar. Hediye satın alsanız da çekilmiyorlar. Hediye verseniz de çekilmiyorlar ve daha da kalabalık olarak yanınıza geliyorlar. Çocuklar için yanınızda getirdiğiniz hediye varsa veya herhangi bir şey almak yada vermek isterseniz arabanıza bindiğinizde vermek yada satın almak en iyisi olacaktır. Yardım etmek onları sevmek isteseniz bile Bu tüm gezi boyunca karşılaşacağınız bir manzara olacağı için tavrınızı korumak gerekiyor. Ellerinde incik boncuk satmak isteyenler, para dilenenler İngilizceleri ile pazarlık edip satış derdindeler. Gelen diğer çocuklar ise, bizim sandala binmemize yardım ediyorlar. Mavi Nil’e gitmek için her tarafına ekler yapılmış yıpranmış bir sandalla karşıya geçip biraz yürüdükten sonra şelaleyi görüyoruz. Bu yürüyüşte bize eşlik eden onlarca genç ve çocuk var. Hepsi bize yardım etmek için ne yapacağını şaşırmış durumda. Kimisi elimden tutuyor düşmeyeyim diye.. kimisi çamura bulanmış ayakkabımı elindeki su şişesiyle temizlemeye çalışıyor. Bütün bu gayretler gezi sonunda iyi bir bahşiş koparmak için. Bahşişler rehberimizi tarafından veriliyor tabii ..biz bahşiş vermeye kalktığımızda beğenilmiyor az bulunuyor. Hemen pazarlık etmeye başlıyorlar. Rehberimiz kamuda çalışan işçinin ortalama aylığının 50 dolar olduğunu söylüyor. 1 dolar bahşişin onlar için ne kadar önemli olduğunu anlamaya çalışıyoruz.
Pencereden dışarıya bakıyorum. Ağaç direkli eğreti evlerin önlerinde oturmuş, yoksul mu yoksul insanlar duruyor. Toprak yolda sırtında su taşıyan çocuklar , ellerinde birşeyler satmaya çalışanlar, sokaklarda, caddelerde sürüyle peşimizden gelen ‘mani mani’ diyen çocuklar geçiyor. Hepsi bir şeyler yapıyor. Hayatta kalmak için birşeyler yapmak zorundalar. Çocukların sokakta oyun oynadıklarını görmüyorum. 2-3 yaşlarında bir çocuk su birikintisinde çamaşır yıkamaya çalışıyor. Belli ki oyun oynuyor.. sırtında bir demet şeker kamışı taşıyan çocuklar çıplak ayaklarıyla uzun mesafeler yürüyorlar.. kadınlar da başları üzerinde taşıdıkları eşyalarıyla daimi yürüyorlar. Araç, otobüs yok. TukTuk’a bile binilmiyor.
Bugün ayrıca Mavi Nil’in doğduğu yer olan Tana gölünü de görmeye gidiyoruz. Tana gölü, Viktorya ve Tanganika gölünden sonra Afrika kıtasının 3. büyük gölü oluyormuş. Tana gölünde bulunan adacıklardan bazıları üzerinde bulunan kilise ve manastırlarda inzivaya çekilmiş keşişler yaşıyorlar. Bunlardan sadece ikisini görme şansını elde ettik. İçleri, rengarenk resimli roman gibi Hıristiyanlık anlatıları ile doluydu.
Tana Gölü üzerindeki manastırın içindeki resimler
Akşamı Tana gölünde güneşin batışıyla yaptık. Ertesi güne dinlenip hazırlanmak için Bahir Dar’daki otelimize döndük. Gezimiz boyunca özellikle küçük kasaba gibi yerlerde oteller çok iyi değiller. Beklentiyi yüksek tutmamak gerek. Temiz bir yatacak yer, duş ve suyun olduğu bir otel beklentisinde olmak en iyisi olur sanırım. Buradaki ilk gecemizde ise, gece yarısından itibaren ilahiye benzer okumalar duyulmaya başladı ve hava aydınlanana kadar da susmaksızın devam edip gitti. Sabah ise, ekvatora yakın olmamız nedeniyle hava erken aydınlanıyor.
Ertesi gün günlerden Cumartesi ve Gonder’e gitmek üzere otobüsümüze biniyoruz. Yol mesafesi 130 km olmasına karşılık yolun bozuk ve toprak yol olması nedeniyle 4-5 saat süren bir yolculuk bizi bekliyor.
Yolda beyaz başörtülerine sarılmış kadın erkek, çoluk çocuk herkesin dua ve ayine , kiliselere doğru akın akın gitmekte olduklarını görüyoruz… bu arada görmekten keyif aldığımız hayvanlardan hippolar (Hippopotam), Nil nehrinin içinde ailecek oturmuş suyun keyfini çıkarıyorlar. Biraz ilerde ise, yuvarlak bir kulübeye benzeyen kilisenin önüne beyaz başörtüleri ile kuşlar gibi yayılmış insanlar kiliseden verilen vaazı dinlemeye gelmişler ve hala gelmeye devam ediyorlar. Hemen yanlarına gidip bu dini günü yaşayanları daha yakından görmeye çalışıyoruz.
Otobüsümüz yola devam ediyor. Geçtiğimiz pekçok yerde yerel pazarlar bulunuyor. Yollar oldukça kalabalık. Tuktuk arabalar tıkabasa dolmuş. İçlerine bakınca üstüsteler ve içinde kaç kişi olduğu belli olmuyor. Otobüsümüz yolda giderken bir sağa doğru bir sola doğru kıvrılıyor çünkü yollar bozuk ve sarhoş gibi araba sürülüyor. Karşıdan gelenler de aynı şekilde bir sağa bir sola kıvırıyorlar. Yolun devamında çayhaneye benzer yıkık dökük bir yerde durup tuvalet molası yapıyoruz. Sonra da buradaki yerel pazara girip, meyve, sebze satıcılarına bakıp vakit geçiriyoruz. Neyse ki çok fazla insan peşimize takılmıyor. Yine de yanımıza gelip sessizce ‘mani mani’ diyenler var . Pazarda ise kadınlar neşeli hatta fotoğraf çekmemiz için bize poz bile veriyorlar. Pazarda , Kahve çekirdeğinden naylon terliğe, domatese, aile fotoğrafçısına kadar ne ararsan var. Sabah kahvaltısında yemek üzere Avakado alıp çantamıza atıyoruz. Çünkü kahvaltılarda yiyebileceğimiz omlet dışında pek bir şey yok. Peynir hiçbir yerde yok. Sadece İnjera hamuruyla birlikte baharatlı sebzeler ve bal bulunuyor.
Pazardan kalabalık bir şekilde ayrılıp güvenli bir şekilde otobüse biniyoruz. Bu tür pazarlara girerken kalabalık olmanın faydası çalınacak eşyalara karşı da bir tedbir oluyor. Öğleye doğru hava iyice ısınıyor. Yüksekte olmamıza rağmen öğle sıcakları bunaltıcı oluyor. Bu bölgenin önemli bir tarafı da, hükümet adamları ile özgürlük savaşçısı denilen silahlı adamlar arasında çatışmaların yaşanıyor olması. Kuzeyde Tigray bölgesinde çok daha ciddi çatışmalar yaşanıyormuş. İktidarın buralarda söz sahibi olmadığı, özgürlük savaşçılarının bölgeye hakim olduğu söyleniyor ancak Gonder’e giden yol üzerinde eli silahlı, kalaşnikoflu sakallı adamlar sakin görünüyorlar. Rehberimiz Samuel fotoğraf çekmememiz için uyarıda bulunuyor..Samuel bunlardan bazılarını da tanıyor. Hatta içlerinde kardeşi de bulunuyormuş. onlarla şakalaşıyor. Özgürlük savaşçılarının ellerinde tuttuğu köylerden geçip giderken bir tanesi Samuel’i tanıdığı için arabamıza binip bizle birlikte aşağıdaki köye geldi. Bu adamlar köyleri hakimiyetleri altına alıp geleni geçeni kontrol ediyorlarmış. Tabii köylerden gelir de elde ediyorlarmış..Hükümet adamlarının ise, üzerlerinde askeri üniforma var ve askeri arabalar üzerinde dolaşıyorlar. Geldiğimiz gün bazı köyleri özgürlük savaşçılarının elinden almışlar aralarında uzlaşma yapılmış ve bir bayram havası esiyordu.
Sıcak çatışma bölgesinden ayrılıp Gondar’a doğru yola devam ediyoruz. Yolumuzun üzerinde ilginç bir kaya oluşumu, Tanrının parmağı olarak adlandırılmış. Burada durup fotoğraf çektirmeye kalkınca etrafımız yine bir dolu çocukla çevrildi. Hepsi ‘mani mani’ diye bağırıyorlar. Birkaç arkadaş yanlarında getirdikleri çukulata, kalem, okul malzemelerinden vermeye kalkınca kalabalık daha da arttı ve sesler iyice yükseldi. Elimizdeki hediyeler bitmesine rağmen ve pekçok şey verilmesine rağmen peşimizi bırakmıyorlar. Otobüsün gittiği yere kadar peşimizdeler..bir bakıyorsunuz bir tepenin üzerine çıkmış size ‘mani mani’ diye bağırıyorlar..
Gondardayız…
Akşama doğru yol ve araba sarsıntısından epeyce yorulmuş olarak Gondar’a geliyoruz. Gondar, Gon, (büyük) ve Dar(şehir) kelimeleriyle Büyükşehir anlamına geliyormuş. Gondar şehrinde görülmesi gereken önemli tarihi yerleri gezmeden önce buranın tarihi önemine bakalım.
Gondar, Etiyopya’nın tarihinde önemli merkezlerden biri olarak yerini almış. Etiyopya’nın Kızıldeniz kıyılarındaki zengin ticaret yollarını elinde tutan ilk uygarlıklarından olan Aksum krallığının yıkılmasının ardından Gondar şehri Aksum’dan sonra ikinci başkent olmuş..burası da Aksum gibi önemli ticaret yolları üzerinde , zengin doğal kaynaklara sahip olması, özellikle de altın ticaretinin yapıldığı stratejik bir konumda olması nedeniyle tarihte önem taşıyan yerlerden biri olmuş. Buradan köle, altın, kahve gibi ürünler Nil Nehri sayesinde Kızıldeniz’e gidiyormuş. Gelgelelim Gondar şehri, Etiyopya tarihinde ortaya çıkan İslamiyet ile Hıristiyanlar arasında başlayan çatışmalara, İslamiyet’in yayılması sırasında Hıristiyanların uğradığı zulüm ve işkencelere tanıklık eden bir şehir olarak da tarihe geçiyor. Gondar , bu çatışmaların ortasında kalan manastır ve kiliselerin İslami güçler tarafından yakılıp yıkıldığı , Hıristiyan inancının baskı altına alınmaya çalışıldığı dönemde mücadele veren bir şehir olmuş..bu çatışmalar bir yana Etiyopya’daki Kopt hıristiyanları, kendilerini savunmak ve mücadele etmek için Batı Hristiyanlarından yardım almayı umut ettikleri bir süreçte karşılarına Katolik ve Cizvit inançları da çıkmış. bu inançların burada yayılmasına karşı da mücadele etmişler ve bu süreçte mücadeleyi kazanan taraf olmuşlar. Gondar’da 1635 yılında kral olan Fasilidas bu zorlu süreçte mücadeleyi yürütmüş ve zaferi kazanılmasında önemli rol oynamış . Özellikle keşifler çağının en önemli aktörü olan Portekizlilere karşı yıllar süren bir mücadele verilmiş..
Gondar şehrini tarihteki bu mücadelelerin izlerini görmeyi umarak, gezmeye başlıyoruz. Öncelikle göreceğimiz tarihi yerlerden biri olan Fasilidas’ın sarayı var.
Kral Fasilidas’ın saray binaları
Gondar’daki Fasilidas sarayı kompleksine girdiğimiz zaman yapılar, Arap, Hint etkileri taşımakla birlikte daha sonra Cizvitlerin getirdiği Barok tarzın da etkilerini taşıdığı görülüyor. Sarayın içinde kalesinden kütüphanesine, hamamına ve daha birçok yapının yeraldığını öğreniyoruz. Ayrıca Kral Fasilides Etiyopya’nın köklerinin dayandığına inanılan Yehuda kabilesinin simgesi Yehuda aslanı için bahçede bir demir kafes yaptırmış. Bununla birlikte saraydan günümüze pek bir şey kalmamış durumda.. sanki Roma devrinden kalan binaların duvarlarına bakıyoruz gibi hissediyorum. Saray, 19. Yüzyılda depremle büyük ölçüde yıkılmış. Bugün sarayın bazı kısımları restorasyondan geçmesi nedeniyle ziyarete kapalı durumda.. Fasilidas sarayı, Dünya Unesco mirası listesinde yeralan önemli eserlerinden biri..
Kral Fasilidas’a ait hamam ise Gondar’da görülmesi gerekli yapılardan biridir. Hamam binasının önünde boş olarak duran bir su havuzu bulunuyor. Ancak her yıl 19 Ocak’da bu havuz doldurularak burada Ortadoks kilisesi tarafından Timkat festivali yapılıyormuş. Havuzda Ürdün nehrinde İsa’nın vaftiz olma sahnesi canlandırılıyormuş. Havuzun etrafında ise, asırlık Banyan ağaçları taşların içine köklerini salmışlar fotoğraf çekmek için güzel dekor oluşturuyorlar.
Fasilidas’ın Hamamı
Gondar şehrinde bulunan önemli kiliselerden birisi olan Debre Birhan Selassie kilisesi ziyaret edeceğimiz önemli tarihi yapılar arasında sayılıyor. Kilise de yine 17. Yüzyılda kurulmuş. İçeriye girerken kadınlar ayrı bir kapıdan giriyor ve ayakkabılar çıkarılıyor. İçerisinde ise duvarlara yapılmış rengarenk fresklerde, Yahudilik ve Hıristiyanlığa ait dini temalar anlatılmakla birlikte tarihte, İslami güçlerin Hristiyanlara yaptığı baskı ve zulümler, özellikle Gran Ahmet adında bir türkün gerçekleştirdiği eziyetler karşısında, Hristiyanların gerçekleştirdikleri mücadeleler de anlatılmış. Duvarlardaki renklerin solmadan günümüze kadar varolması tavanlarda da ahşap üzerine resmedilmiş renklerle çizimler şimdiye kadar görmediğim güzellikteler. Fresklerin dışında ise mutlaka her kilisede göreceğimiz üç tane davul bulunuyor. Üzerleri kırmızı kağıtla kaplanmış. Davulun sesi İsa’nın çarmıhtaki sesi oluyormuş, davul ise İsa’nın bedenini simgeliyormuş. Davulun üzerindeki kırmızı kağıt ise bedeninden akan kanı gösteriyormuş. Kilise de ayrıca kenarda duran T biçimli bastonların da , İsa’nın çarmıhını simgelediğini öğreniyoruz. Her keşişin elinde bu bastonları görüyoruz..
Simien Dağlarına doğru çıkıyoruz.
Sabah Simien dağlarının eteklerindeki Gondar şehrinden hareket edip dağlara doğru yol almaya başladık. Yol boyunca düzgün bir yemek restoranının olmaması nedeniyle rehberimiz bize yol için paket yemek yaptırdı. Ayrıca yolda giderken açlığımızı bastırması için de Muz aldık.
Dağ eteklerindeki kasabaya gelince buradaki bir otelden dağda çadırlarımızı ve yiyeceklerimizi yapmak üzere arabaya 7-8 kişi bindi . Arabaya bir sürü kapkacak, yatacak malzemeleri de yüklediler araba tıklım tıklım doldu..O arada etraftaki bütün çocuklar arabaya hücum edip ‘mani mani’ demeye başladılar. Arabadaki arkadaşlar yanlarında getirdikleri bir bavul kalem, defter ve çukulata gibi hediyeleri dağıtmaya başlayınca çocukların kalabalıklaşması kaçınılmaz hale geldi. Arabaya bir sağdan bir soldan , pencerelerden ,kapıdan arılar gibi girmeye çalışıyorlar. Zorbela ellerine pekçok şey verip , araba hareket etmeye başlayınca geride kalmaya başladılar ama halen gelmeye devam ediyorlar. Hemen hepsi dağlara doğru arabanın peşinden km lerce yürüyerek koşarak geliyorlar. Etiyopya’nın maraton yarışlarında birinci gelmelerinin nedenini şimdi daha iyi anlıyorum.
Simien dağlarının eteklerine gelince, dağlara giriş izni için araçtan inip form doldurmak gerekiyor. Kısa süren bu işlemden sonra yanımıza bizi korumaları için ellerinde , kalaşnikof tüfekleriyle iki güvenlik görevlisi ve bir dağ rehberini de verdiler. Dağ rehberinin İngilizcesi harika ve oldukça bilgili..bize yol boyunca dağları, dağların nasıl korunduğunu ve dağlardaki endemik bitkileri anlatıp durdu. Ayrıca bu endemik bitkilerin kesinlikle korunması gerektiğini sürekli vurguladı. Aracın içinde sıkış tepiş eli silahlı adamlarla gitmeye başladık. Başlangıçta biraz ürksek de rehberimiz bize korkmamamız gerektiğini, sadece bizi korumak için burada olduklarını açıkladı.
Simien dağlarında trekking yapmak çeşitli şekillerde olabiliyor. Dört günlük zirveye çıkış parkurlarından günübirlik yürüyüşlere kadar istediğiniz şekillerde trekking yapılabiliyor. Biz tek gece çadır konaklamalı ve iki günlük yürüyüş olarak planlama yaptık. Bu yürüyüşün araç, gereç kısımlarını rehberimiz Samuel temin ederken, yürüyüş teknik ekibimiz ise, Türkiye’de pekçok defa yürüyüşlerine katıldığımız ve Türkiye’deki yürüyüş rotalarının çoğunu çizen ve yürüyüşlerimizin performansını iyi bilen Ersin Demirel ile yine Türkiye’de yürüyüş gezilerine katıldığımız Trekkin Turkey grubu lideri olan Argun Baydan rehberliğinde yapılacak. Ayrıca Simien dağlarını bilen dağ rehberi de bize yol gösterecek.
Otobüsümüz dağların arasından ilerlerken bizi takip eden çocuklar hala koşturuyorlar. Hepsi birden el sallıyor ve ‘mani mani’ diye bağırıyor ellerindeki örgü sepetleri satmaya çalışıyorlar.Kalacağımız alana geldiğimizde arabadan inip yürüyüşe geçtik. Bize rehberlik yapan dağ rehberi buradaki endemik ağaç ve bitkileri gösterdi. O arada çocuk kalabalığı satış yapmak için biraraya gelmiş bize şarkılar söyleyip danslar yapmaya başladılar. Omuzlarını birbirine vurup dans ediyorlar. Öyle şekerler ki şu anda herşeyi unutturdular. Şarkıları ise Afrika şarkıları..birkaç hediyelik eşya almaya başladık. Ve sonra rehberin de onları uzaklaştırmasıyla gittiler. Yürüyüş yapacağımız alana gelince çok şanslı olduğumuzu çünkü bulut denizinin olmadığını güneşle birlikte uzakları görebileceğimizin farkına vardık.
Etiyopya’nın kuzeyinde bulunan Simien dağları, Dünya mirası listesinde bulunan ve özel olarak korunan Etiyopya’nın en önemli Milli parkı olarak biliniyor. Etiyopya’daki ünlü Rift vadisinin oluşumundan da öncesine dayanan volkanik bir oluşumla meydana gelmiş bir coğrafya oluyor. Yüksekliği en yüksek tepesi olan Ras Dajen olup, 4550 metreye kadar çıkıyor. Jeolojik oluşumu nedeniyle benzersiz bir coğrafi bölge olarak tanımlanıyor. Ayrıca Etiyopya’da kar yağan tek yer olarak da biliniyor. Simien dağlarında milyonlarca yıl öncesinde oluşan dik uçurumlar, derin geçitler olağanüstü manzaralar oluşturuyor.
İşte şimdi bu manzaraya bakma zamanıydı.. bulunduğumuz yerden aşağıya bakınca sanki bir düş ülkesine, bir ütopik ülkeye , vaadedilmiş topraklara bakıyorduk..belki de Yüzüklerin efendisi romanında kurgulanan Orta Dünya burasıydı.. yukardan aşağıya doğru dik inen yemyeşil dağların ortasından akan şelaleler ayrı bir coğrafya kurmuşken, onun daha da aşağısında yeryüzünde oluşan yarıklar başka bir coğrafya kuruyordu…tarif etmesi zor güzelliklerdi..bir rüya görüyordum..
Simien dağları Simien Dağları
Dağlarda uzun yemyeşil çimenlerin üzerinden bazen çıkarak bazen inerek yola devam ediyoruz. Aşağıdaki manzara farklı güneş ışıkları altında değişiyor. Hayran olmamak elde değil. biraz ilerleyince burada yaşayan Galeda maymunu denilen , Babon cinsi maymun sürüsüne rastlıyoruz. Bir topluluk halindeler ve otları karıştırıp karıştırıp bir şeyler yiyorlar. Sakin sessizler. Saldırmıyor yiyecek istemiyorlar. Önlerinde kırmızı göğüsleri sarkıyor. Bu kırmızı göğüsleri nedeniyle kanayan kalp maymunları olarak da biliniyorlar. Büyük olmayan Galeda maymunlarının yanlarına kadar yaklaşıyoruz ve fotoğraflarını rahatça çekiyoruz. Dünyada sadece otla beslenen maymun türü oluyorlarmış ve insana en yakın özelliklere sahip olmaları nedeniyle de önem taşıyorlar.
Galeda Maymunları
Kampa dönünce artık akşam olmaya başladı. mutfak ve çadırlar kurulmuş. yemekler yapılıyor. Çadırların içlerine yepyeni hiç kullanılmamış matlar ve uyku tulumları konulmuş. O kadar çok giyiniyorum ki içinde hareket etmek zorlaşıyor. Gecenin sıfırın altına inecek soğuğunu önlemek için içlikler, yün çoraplar ne varsa giymeye çalışıyorum. Hava kararmadan çadırın içini ve kendimizi hazırlarken diğer arkadaşlar da aynı şekilde hazırlanma telaşındalar. Hazırlık işi bitince yemek çadırına gidiyoruz. Hepimizin merak ettiği geceyi nasıl geçireceğimiz..
Yemek çadırında tepsi tepsi gelen yemekler hepsi birbirinden güzeller. Yemeklerin hepsini bir çırpıda bitirip yatmadan önce bir parça daha ısınmak için ateşin başına geçiyoruz. Ama yavaş yavaş üzerimize karanlık ve soğuk çökmeye başlıyor. Çadırlarımızın yanında bizi koruma görevi verilen silahlı adamlar , dışarıda soğuk ve ayaz altında bir battaniye ile yatıyorlar.
Yatmadan önce tepemizdeki gökyüzüne bakıyorum. bir daha göremeyeceğim parlaklıkta ve yakınlıktaki yıldızlar, sanki elimi değecek kadar yakınlar. Gökyüzü o kadar yaldızlı ve parlak ki tek siyah nokta yok. Yaldızlanmış gibi..Ateşin başında biraz daha ısınıp kat kat giydiğimiz giysiler ve battaniyeler altında içeri girip ısınmaya ve uyumaya çalışıyoruz. Rehberimiz Argun Baydan’ın tavsiyeleriyle, Uyku tulumunun içine iyice girip nefesimle ısınmak başarılı oluyor. Uykuya yeniliyorum.
Sabah çadırdan , uyku tulumundan çıkmak kolay değil. dışarısı buz gibi soğuk. Tuvalet ihtiyacı için yapılan iki duvar arasındaki delik fazlasıyla yeterli oluyor. Zaten burada doğal ortamda fazla şeyler beklememek gerek. Sabah kahvaltısının ardından rehberimizle birlikte gelen teknik ekibe teşekkür olarak, bahşiş ve hediyelerini dağıttık. Hepsi çok memnun kaldılar..hatıra fotoğrafları çektirmeyi ihmal etmedik tabii. Teşekkür faslından sonra yeniden yürüyüşe geçerek bu sefer Jinbar şelalesine doğru 5 km lik bir yürüyüş yapıyoruz. İniş çıkışı bol olan bu parkurun sonunda volkanik dik dağların içinden aşağılara doğru fışkırarak akan şelaleler çıkıyor. Çıktığımız tepeden aşağıya doğru baktığımızda, tamamen dik uçurumlarla çevrilmiş halde ve oldukça tehlikeli görünüyorlar. Dağların arasındaki vadide kanatlarını açmış özgürce uçan yırtıcı kuşların uçuşunu seyrediyoruz. Bu doğal dev kayaların arasından doğayı izlemenin ne kadar heyecan verici olduğunu anladıktan sonra fotoğraf çekmek yeterli gelmiyor ne yazık ki..
Simien dağlarındaki trekking programını tamamlamış olarak geri dönüşe geçiyoruz. Yeniden otobüsümüze binerek artık dağlardan çıkış yoluna doğru ilerlemeye başladık. Yol boyunca gördüğüm insan manzaraları arasında, çocuklar hayvanların peşinde km lerce dolaşıp duruyorlardı. Küçük bebeler büyümeleri için biraz daha büyüğünün sırtına verilmişler. Çocukların kimisi okula gidiyor ama çoğu okuldan haberdar bile değil..yol boyunca dağların içinde bir o yana bir bu yana hayvan bakıyor, ot topluyor, kamış taşıyor hayatta kalmak için gereken işleri yapıyorlar. Kadınlar ise, evlerin önlerinde, arpa kurutup, kahve kavuruyor.. erkekler, atlarına yük taşımak için ağaç dallarından ve lastikten araba yapmışlar. Bir anda okuldan çıkmış, ellerinde kitaplarıyla çocukları görüyorum..
Dönüşte ormandan, dağlardan çıkarken rehberi ve silahlı korumaları bıraktık. Aşağıdaki kasabada ise gece için bize çadır ve yemek hazırlayan elamanları da bıraktık. Yola devam ederek Gondar’a geri dönerken, Rehberimizin tanıdığı bir arkadaşının evine kahve seromonisine davet edildik. Henüz yaşı onlu yaşlarda olduğunu tahmin ettiğimiz ve sorulunca yaşını bilmeyen genç hanım yerel kıyafetleriyle bize güzel bir kahve ile yanında mutlaka verilen patlamış Mısır , İnjera ekmeği ve baharatlı sebze ikramında bulundu.. kulübelerinde ise sadece yatacak yerleri ve içinde İnjera yemeği pişirecek kap kacakları bulunuyordu. İçtiğimiz kahvenin ne kadar güzel olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Bu güzel Etiyopyalı genç hanıma bahşişlerimizi bırakıp artık Gondar’a geri dönüyoruz.
Gondar’a gelince hayal ettiğimiz sıcak suya ne yazık ki kavuşamıyoruz. Etiyopya’nın bu bölgelerinde oteller iyi değil. suyun sıcak olmaması da ayrı bir sorun oluşturuyor. Gondar’daki son gecemizde , bir restoranda yer ayırtıp mini bir kutlama yapacağız. Ancak Etiyopya’nın bu bölgesindeki silahlı çatışmalar, çeteler ve askeri nedenlerle Gondar ve çevresinde akşam saat 8’den sonra sokağa çıkma yasağı getirilmiş. Bu yüzden de geldiğimiz bahçeli Restoran’da çok fazla kalmadan otelimize dönmek zorunda kalıyoruz.
Ertesi gün uykumuzu almış ve dinlenmiş olarak yeniden Gondar havaalanına Addisababa’ya gitmek üzere yola çıkıyoruz. Gondar havalimanı, küçük minik bir yer. Hemen üstbaş aramasının ardından yürüyerek bindiğimiz küçük pervaneli uçaklar tam zamanında kalkıyor. 1 saatlik manzaralı bir uçuştan sonra Addisababa’ya iniyoruz. Burada bizi, şehri gezdirecek olan Tesfaye adlı bir rehber karşıladı. Tur otobüsüne binip Addisababa’yı gezmeye ve bilgi almaya başladık. Addisababa kelimesinin Etiyopya dilinde, Yeni Çiçek anlamına geldiğini öğreniyoruz. Tur otobüsüyle şehiriçinde dolaştıktan sonra , şehrin panoramik manzarasını göreceğimiz tepeye çıkıp fotoğraf çektik.
Addisababa’nın Arkeoloji müzesinde ise, Etiyopya’nın volkanik Rift vadisinde bulunan 3 milyon 200 bin yıl öncesine ait Lucy adındaki ilk insansının kemiklerini görme şansını bulduk. Ayrıca Arkeoloji müzesinde Addisababa ve Etiyopya’da ele geçen tarihi buluntular ve önemli tarihi bilgiler de panolarda verilmiş.
Müzede Etiyopya’nın geçmişine ait bilgiler, bu bölgenin tarihteki önemini anlamamıza neden oldu. Etiyopya coğrafyasında özellikle tarihin ilkçağlarına ait ilk insanla ilgili fosil kalıntılarına erişilmesi bu bölgeyi insanlık tarihi açısından çok önemli hale getirmiş. Bilindiği gibi Afrika’da pekçok ülkede ilk insana ait fosiller ortaya çıkarılmış ancak bunlar arasında en zengin fosiller Etiyopya’da bulunmuş.. Bunların içinde müzede 1974 yılında çıkarılan ve 3.2. milyon yaşında olan Lucy (Etiyopya dilinde ise, Dinknesh) adı verilen insansı fosile ( Australopithecus Afarensis) ait kemikler sergileniyor. Bu insansı fosile Lucy adının verilmesi ise, çıkartıldıktan sonra yapılan kutlamalar boyunca Beatles’ın ünlü Lucy adlı şarkısının çalınması ile ortaya çıkmış. Bu insansı fosile ait kemik buluntularından bu tür ilk insan türünün modern insan ölçülerine göre daha kısa ve küçük olduğu tespiti yapılmış. Boyunun uzunluğu 105 cm olarak ölçülmüş.. kemiklerinin de, genç yetişkin bir kadına ait olduğu, yüzünün ise, modern insandan daha çok maymunsu türe daha yakın olduğu belirlenmiş.
Bu küçük arkeoloji müzesinde Etiyopya’nın tarihi çağlarına ilişkin bilgilere de gözatıyoruz. Etiyopya coğrafyasında antik dönemde, Kızıldeniz kıyılarında uygarlıkların gelişmesi için elverişli ortamdan sözedilebilir. M.Ö.1000 yıllarında Güney Arabistan’dan Kızıldeniz boyunca Kuzey Etiyopya’ya gelen insanlar Etiyopya-Sebean denilen yeni bir kültür, medeniyet kurmuşlar. Sabian yada Saba krallıkları geleneğini ortaya çıkarmışlar.
Etiyopya’nın en eski uygarlığı olarak bilinen Aksum krallığı ise, M.S.1 ve 7 yüzyıllar arasında, Etiyopya’nın kuzeyindeki Tigray bölgesinden Kızıldeniz kıyılarındaki Eritre’ye doğru yayılan bir coğrafya’da Roma yada Persler kadar büyük bir imparatorlukmuş.. Bu bölgenin ticarete elverişli stratejik konumundan dolayı Akdeniz, Hint okyanusu, Kızıldeniz, Afrika ile Arabistan arasında yaptıkları ticaret ile zengin olmuşlar. Getirdikleri köle, fildişi, altın, vahşi hayvanları baharat yada lüks eşyalarla değiştirmişler. Hintli, Romalı, Araplarla yaptıkları ticaret Aksum krallığının büyümesine zengin ve güçlü bir krallık olmasını sağlamış. Ancak İslamiyet’in yayılması, ticaret yollarının Müslümanların eline geçmesiyle Aksum krallığı da çöküşe geçmiş. Hıristiyanlığın yayılmaya başlaması ile Etiyopya’da yeni bir dönem başlamış. Hıristiyanlık, kral Lalibela’nın başta olduğu Zagve hanedanlığı ve daha sonra da Süleyman’ın soyundan gelenler ile M.S. 7. Ve 8. Yüzyıllarda yayılmaya başlamış. Ancak İslamiyetin baskısı karşısında ilk Hristiyanlar kiliseler ve manastırlar yaparak gizlenmeye inançlarını sürdürmeye zorlanmışlar…Ortaçağ dönemi boyunca Hıristiyanlık inancı ile birlikte Etiyopya’da farklı bir kültürün temelleri atılmış..
Arkeoloji müzesinden sonra gideceğimiz önemli kiliselerden biri olan Holy Trinity Katedral ne yazık ki bugün içinde bulundukları uzun oruç ve saat 12-13.00 arasında da hergün ayin yapmaları nedeniyle kapalıydı. Kapıdan geri çevrildik.
Addisababa’da modern binalar, caddeler olduğu kadar, yeni yapılan cadde ve binalar nedeniyle inşa halinde bir şehir olarak görünüyor. Bu nedenle de, toz toprak ve bakımsızlık hakim.. Addiababa’nın en eski kahvecisi olan Tomaco önünde duruyoruz. Burasının kahvesi gerçekten çok güzelmiş. Ancak oturup kahve içecek zaman yok. Rehberimiz Samuel buradan herbirimize birer kahve alıp hediye ediyor. bu hediyeler öylesine makbule geçiyor ki sonradan marketten aldığımız kahve yerine keşke buradan hepsini almalıymışız diye hayıflanmadan edemedik.
Addisababa’nın tüm turistik turlarda görülmesi tavsiye edilen yerlerden birisi de, Mercado yani yerel pazarıydı. Pazarda hırsızlık olaylarının çok olması nedeniyle Rehberimiz bize çanta, cüzdan kıymetli eşyalarımızı önümüze alıp gezmemizi sıkı sıkı tembihliyor. Biz de para v.s. en derin yerlerimize koyarak nispeten daha az kalabalık olan bir caddeden aşağıya doğru yürüyerek inmeye başladık. Grup olarak ayrılmadan yürümek daha güvenli oluyor.
Çarşının hengamesinde bir insanın ihtiyacı olan herşey var. Halıdan baharata, iğneden ipliğe kadar herşey var.. önlerindeki çuvallarda taze çekirdek kahve satıcılarını görüyoruz. Kavrulmamış kahve çekirdekleri bembeyaz çuvallar dolusu önümüzde duruyor.
Pazarın gürültüsü kalabalığından sıyrılıp nihayet arabamıza yeniden biniyoruz. Pazardan geçerken kavrulmamış beyaz çekirdek kahvelerden almak ve denemek için de tereddüt etmiyoruz. Bakalım nasıl çıkacaklar…
Omo vadisine doğru..
Addisaba’yı bir günlük turla gezmeye çalıştık ancak tekrar geri döneceğiz. Şimdi başka bir bölge ve macera bizi bekliyor. Etiyopya’da en çok görmeyi istediğim yerler arasında Omo vadisi ve burada yaşayan yerli kabilelerdi. Burası, Etiyopya’nın güneyinde bulunan Omo nehrinin geçtiği bir bölge ve burada yaşayan 16 tane yerli kabile bulunuyor…Ancak biz bunlardan sadece birkaçını görebileceğiz.
Sabah çok erken bir saatte uçağa binip Jinka’ya uçmak için havaalanına hareket ediyoruz. Addisababa’nın iç hatlarını artık iyice öğrenmiş durumdayız. Yeniden ayakkabılar çıkarılıp iki kez kontrolden geçtikten sonra pervaneli uçağımıza binip, uçsuz bucaksız coğrafyada uçmaya başladık. Yemyeşil bir halı var altımızda. Bezen yarılmış vadiler ile göller oluşuyor. Yine yaklaşık 1 saatte Jinka’ya varıyoruz. Jinka da 2000 metreye varan yüksekliğinin olması nedeniyle çok sıcak bir bölge değil ancak geldiğimiz yerlere göre biraz daha sıcak oluyor. Ayrıca burası daha fazla turist çeken bir bölge olmaya başlaması ile yeni bir havaalanının yapılmasını da sağlamış.
Uçaktan inince buradaki bölge rehberimiz bembeyaz dişleri ile sürekli gülen şeker mi şeker Bona ile tanışıyoruz. Toz toprak bir caddede kahve molası verip tekrar yola çıkıyoruz. yakınlarda göreceğimiz yerli kabile olan Ari kabilesi bizi bekliyor.
Ari kabilesinin yaşadığı yere gidince yine kalabalık bir çocuk sürüsü bizi karşılıyor. Toprakların içinden çıkan sanki binlerce çocuk gibiler. İki yaşındakilerden 10 yaşına kadar hepsi karşımızdalar. Kabile bize yaptıkları işleri gösterecek. Önce kilden mutfak eşyaları yapan bir hanımın çamurları el becerisiyle nasıl yuvarlak hale getirdiğini seyretmeye başladık. topladığı toprakları hamur yoğurur gibi yoğurup sonra şekil veriyor. Daha sonra ise bu tabakları 3 gün güneşte kurumaya bırakıyormuş. İsteyenlerle bu işi birlikte yaptılar. Bu arada güzel giysiler giymiş genç kızlar etrafımızda ısrarla dolaşıp saçlarımızı örmek istiyorlar. Tabii bunun için bahşiş bekliyorlar. Saçları uzun olan kadın arkadaşlara yaklaşıp hemen örmeye başladılar bile..izlediğimiz çömlek yapımından sonra kabilede yerel bira yapımının nasıl olduğuna da bakacağız. Kullandıkları imbik sistemini gördükten sonra biraz da demir işleriyle uğraşan ateşin başındaki kişiyi izlemeye geçiyoruz. Demircinin demiri ateşte kızdırıp iyice yumuşatmasının ardından becerikli bir şekilde kıvırıp kazma, bıçak gibi aletler yapmasını izlerken Neolitik dönemin toplumuna benzer, kendine yeterli ve üretken bir yapıda olduklarını söylemek abartı olmasa gerek. Kabilenin bu üretken becerikli insanları aileden gelen yeteneğe sahiplermiş. Yani bu beceriler babadan oğula geçiyor..
Modern hayata yavaş yavaş uyum sağlamaya çalışan ve turistlere karşı yumuşak ve güleryüzlü olan Ari kabilesinde kızların da okula gittiklerini gözlemliyorum. Daha fazla gözlem yapma imkanı bulamadan Peşimizde yine ‘mani mani’ diye bağıran kalabalık bir çocuk sürüsü bırakarak buradan yola devam ediyoruz.
Yolda akşama dek görülecek çok şey var. Öncelikle öğle yemeğimizi yemeklerinin güzel olduğu bir restorantta yiyerek mutlu oluyoruz. Burada yöresel baharatlı yemeklerin yanısıra Pizza makarna ve çorba gibi seçeneklerin olması menüyü biraz daha genişletiyor.
Yemek sonrasında yola devam ederken karşılaştığımız sırıklar üzerinde yürüyen çocuklar hepimizin ilgisini çekerek bol bol fotoğraf çekmemize neden oldu. Bu çocuklar ormanın börtü böceğinden , yılan v.s. gibi hayvanından korunmak için artık gelenekselleşmiş olan sırık üzerinde yürümeyi öyle kolaylıkla yapıyorlar ki hiç düşmeden sırıklar üzerinde koşturup duruyorlar. Çocukların üzerlerinde pekbir şey yok ancak hayalet gibi vücutlarını küle benzer beyaz bir toz sürünmüşler. bunun da bir şekilde doğada koruyuculuk sağladığını düşünüyorum..Doğanın içinde yalnız başlarına sırıklar üzerinde dolaşan bu çocuklara yanımızda getirdiğimiz hediyeler dağıtarak tekrar yola devam ediyoruz.
Sırıklar üzerinde Yürüyen Çocuklar
Yolda göreceğimiz bir başka kabile ise bu sefer, Hamarlar olacak. Hamar kabilesine girince kitaplardaki yada belgesellerdeki gibi tam bir Afrika kabilesi içinde olduğunuzu anlıyorsunuz. Merakla etrafımıza bakıyoruz. Köyde kadınlar, genç kızlar ve çocukları görüyoruz. Yuvarlak ağaç evleri etrafa yayılmış keçi ve boynuzlu inekleriyle köy öyle temiz ve düzenli ki hayret ediyorum. İçeriye girince başlarında bocuklarla süslenmiş genç kızların kız çocuklarının saçları ayrı güzel, evli ve daha yaşı büyük olan kadınların hayvan yağı ile yağladıkları ve kırmızı boya ile boyadıkları saçları daha güzel görünüyor gözüme.. genç kızlığa yeni girenler ve bazı genç kadınların bellerinden yukarısı çıplak, bebeklerine meme veriyorlar. Bazılarının ise belki biz yabancılar gelecek diye üzerlerinde tişört giymişler. Ama hayvan kokusu insanların üzerinde ve alışık olmadığımız ağır bir koku tabii ki.. Erkekler ise çobanlık yaptıklarından hayvanları ile beraberler ve köyde değiller..
Hamar köyüne girince kadınların güzelliği ile karşılaştığımı söylemeliyim. Çok genç gözükmelerine karşılık evli kadınların kucaklarında çocukları var. Bu çocuklar ise temiz görünüyorlar. Altlarına yapan çocukların güzelce temizlendiği belli oluyor ama temizlik işi bireye bağlı olduğundan bebekleri pis tutanlar da var.. Herhalde toprak bu iş için en uygun malzeme.. ayrıca kadınların da saçlarına uyguladıkları yağ ile vücutlarındaki toprak kaplama ile yıkanmadıkları ancak belli bölgelerini yıkadıklarını öğreniyoruz. Hijyen konusunda modern dünyadan çok farklı uygulamaları olduğu anlaşılıyor.
Hamar kadınlarının kendilerine bakan ve giysileri ile dikkat çeken özen içinde oldukları görülüyor. kadınların tek eşli olmalarına karşılık erkeklerin poligami/çokeşli oldukları biliniyor. Ayrıca birçok eşe sahip olan erkeklerin ilk eşleri boyunlarına topuzlu bir halka takarak bu ilk eş simgesini taşıyorlar. İkinci gelen eşler ise sade bir halka ile boyunlarında simgeleri bulunuyor. Tabii ki ilk eş olanların mağrur bir şekilde olduklarını ve gerçekten de güzel olduklarını söylemek gerekir. ayrıca kızlar okula gönderilmiyormuş sadece erkekler gidebiliyormuş. Kadınlar zaten ergen olunca evlenip çocuk yapmaya başlıyorlar ve ne kadar çok çocuk olursa o kadar zenginlik sayılıyormuş. Kızlar evlenirken aldıkları hayvanlar nedeniyle makbul sayılıyorlar.. yani kız çocuk doğunca seviniliyormuş. Evlenme törenlerine rastlamak ayrı bir şans olsa gerek ancak şiddetin dozunun çok yüksek olduğu törenler yapılıyormuş. Kızlar evlenirken ne kadar acıya dayanıklı olduklarını göstermek için kendilerini erkek adaylara özellikle kamçılattırıyormuş. Vücutlarında açılan kamçı yaralarına sonradan bastırdıkları küllerle desenler yaparak bir tür dövme oluşturuyorlarmış. Erkeklerin ise üzerlerinden düşmeden atlayarak geçmeleri gereken boğalar ile sınavları oluyormuş.. kabilelerde bu şiddet dolu tören sahnelerini göremesek de şiddetin, kullanımının çok yaygın olduğu günlük hayatın içinde de kolayca görülebiliyor. Fotoğraf çekerken birden üzerimize öldürecekmiş gibi belki de gerçekten orada öldürebilecek insan tipiyle ilk kez karşılaştım. Kafamızdaki insanı duygularla dolaştığımız kabile yerlilerinin bu duygulardan yoksun oldukları rahatlıkla görülebiliyor. Yetişkin bir erkek kendisini lafla kızdırdığı için genç kıza öylesine güçlü bir tekme savurdu ki kızın gözleri doldu ama sesi çıkmadı..
Kabileye gittiğimiz zaman kabile şefi bizi gezdirip bilgi veriyor. Buradaki insanları idare ediyor. rehberimizle beraber bize kabileyi gezdirip tanıttı. Köylerinde su olmadığını ve su getirmek için 7 km öteden su taşıdıklarını belirtiyor. Ayrıca rehberimiz kabile şefine bizim adımıza para verip bizim rahatça fotoğraf çekmemize izin veriliyor. Para almayan kabile şefleri fotoğraf çekilmesine izin vermiyorlar. Daha sonra bu paraları kabile insanlarına veriyorlarmış..
Hamarları gezerken yanımızdan ayrılmayan gençkızlar yeni ergenler bize yaptıkları boncuk işlerini satma derdine düştüler. Israrla peşimizde dolanıp istedikleri para verilinceye kadar pazarlık yapmaya, fiyatlarını yükseltmeye çalışıyorlar. Yanımda getirdiğim birkaç tane bandanayı bir iki kişiye hediye edince tahmin etmediğim bir taleple karşılaştım bütün genç kız ve kadınlar bandana peşine düşüp benden sürekli istemeye başladılar. İşin burasında yanlış yaptığımı anlıyorum ama ne yazık ki çok geç ..ya hepsine vermek yada hiç vermemek gerektiğini anladım. Yerlilere ne verilse hiçbir zaman yeterli olmadığı ve üzerinizdeki tişört’e kadar isteyeceklerini de anladım.
Hamar kabilesinin kendine özgü yaşamını modern insanın yaşamına bakarak değerlendirmemek gerek diye düşünüyorum. Kendilerine özgü hijyenik koşulları, düzeni sağlamaya çalışmaları, kadın erkek ilişkileri v.s. yaşamlarını sürdürmelerinde önemli olduğunu anlayarak bakmak gerek.. yapacakları bir değişim hayatlarını sürdüremez hale getirir.
Hamarlar dünyasından ayrılıp kalacağımız Ekolodge kampına geliyoruz. Burası, Kanadalı bir hanım tarafından yapılan bir proje çerçevesinde özellikle Hamar köyünü eksene alan onların yaşamlarını iyileştirmek adına yapılmış bir kamp oluyor. Kampı kurması için Kanadalı hanıma Hamar kabile şefi tarafından ortada büyükçe duran bir ağaç ile etrafındaki alan verilmiş. Projeye göre burası Hamar köyündeki kulübelere benzer şekilde inşa edilmek istenmiş. Önce gelen mimar işi yapamamış ve sonra Hamarlardan destek almışlar, eşeklerle buraya su taşımışlar. İlk binanın yapımı zor olsa da zamanla hızlanmışlar..öyle ki son bina bir ayda ortaya çıkmış..sonuçta yaptıkları kulübeleri kusursuz bir şekilde Hamar köyündeki evlere benzetmişler ve 18 ayda kampın inşasını tamamlayıp ortaya çıkarmışlar. Binalarla birlikte yaşamak için herşey düşünülmüş. Bir su deposu inşa edilmiş. Mutfak yapılmış. Güneş enerjisinden yararlanmışlar. Kampta akşam 22.00 den sonra elektrikler kesiliyor. Sabah veriliyor. Hamarlardan gelen aşçı çeşit çeşit yemek yaparken Hamar kızlarının da en azından 3 yıl okuması İngilizce öğrenmesi için çaba sarfediyorlar..
Kampta karanlık birdenbire çökünce kampın dışındaki geniş çayırlara bakıp tepemizdeki muhteşem yıldız dünyasının seyrine daldık. Akşam yemeğini yedikten sonra ise öğretmenleriyle birlikte kampa gelip uykuları gelmiş kapkara çıplak ayaklarıyla bize şarkılar söyleyip danslar eden, sonrada gidip bir şilte yada ot yığının üzerinde uyuyacak olan küçük çocukları izleyip onlara eksiksiz bir şekilde hediyeler vermenin mutluluğunu yaşadık..
Hamar Çocuklarının Şarkısı
Biz de yuvarlak bir çadır şeklinde olan kulübelerimize çekildik. İçlerinde genişçe bir yatak ve üzerinde cibinlik bulunuyor.. her ne kadar etraf kapalı gibi gözükse de pekçok börtü böcek dolaşıyor sağda solda.. o yüzden cibinliğin olmasına çok seviniyorum .. Sabah güzel bir gündoğumu ile uyanıp sabah kahvaltısı için mutfak önündeki büyük masanın etrafına geçiyoruz. Mutfağın önündeki Hamarlı aşçının hazırladığı kahvaltı sofrasına büyük bir iştahla oturuyoruz. Ecolodge kampını gerçekleştirenlere Kahvaltıdan sonra teşekkür edip ayrılıyoruz. Güzel bir güne daha başladık Omo vadisinde görmeyi istediğimiz başka kabileler de var..
Üzerinde bulunduğumuz coğrafyanın doğasında ilerlerken, çukurlarla dolu toprak bir yol üzerinde ilerliyoruz. Etrafımızda herhangi bir yerleşim yok. Bir orman içinden geçiyoruz. Eğrelti ağaçlarıyla, sık çalılıklarla dolu toprak yolda kısa Aloevera kaktüs bitkileri heryere yayılmışlar.. bazen tuvalet molası vermek için duruyoruz. Doğanın içinde çamur birikintilerinin üstüste yükseldiği inşa edildiği boyları 2-3 metreyi bulan toprak bacaların beyaz karıncalara ait yuvalar olduğunu öğreniyoruz. Sadece bu coğrafyada bulunan bu toprak bacalarda beyaz karıncalar yaşıyormuş.. otobüsümüz insanın yada başka hayvanların olmadığını gördüğümüz bir doğada ilerliyor. Akasya ağaçları dallarını gölgelemek için yanlara doğru öyle güzel açmış ki gölgelikler oluşturmuş ve üzerlerinde de kara kovanlar duruyor. Geleneksel kara kovanlar ağaçların üzerindeler..doğada dolaşan farklı kuş türlerine de rastladık. Sülüne benzer kuşlar, Peç tavukları, antiloplar ve küçük yabani hayvanlar çalıların arasında dolaşıyorlar.
Beyaz karıncaların bacaları
Toprak yol üzerinde otobüsümüz çukurlara düşmemek için sağa sola menevra yaparken bazen de çukurlara girip çıkarak sarsıla sarsıla Omo nehri kıyısındaki Karo/Kara kabilesine geldik. Karolar hakkındaki bilgiler henüz arabada iken verildi..
Karo kabilesi de Hamarlar’a benzer bir hayat içindeler. Hayvancılığın yanısıra balıkçılık da yaparak geçiniyorlar. Karo kabilesinin Hamarlar’da olmayan bir özelliği, kız çocuklarının da okumasına izin verilmiş olması. Burada da erkekler Poligami yani çok eşli evlilik yapıyorlar. Kadın ise yine tek eşli. Burada da kadın sünnetinin yapılmadığı söylense de kadınların sadece çocuk doğurmak için önemli olduğu anlaşılıyor. Sünnet kocasına sadık kalmasını da sağlıyor. Eğer ihanet ederse cezası kırbaçlanma oluyormuş. Kadınlar kendileri sünnet olmak istiyorlarmış Çünkü sünnet edilen parçanın erkeğe ait olduğunu ve kadını hayvanlaştırdığına inanıyorlarmış. Karoların kabile şefi bize kabilenin yaşadığı evleri, alanı göstermeye başladı. şef, güzel İngilizce konuşan bir rehber gibi bize bilgi veriyor. Karoların en belirgin özellikleri, yüzlerini ve vücutlarını doğal boyalarla çeşitli desenler yaparak boyamaları .. Bu doğal boyaları etraftaki kayalık bölgelerden çıkararak elde ediyorlarmış. Karoların yaşadığı yere gidince evlerin yuvarlak, kuru çalılardan yapılmış olduğunu görüyoruz. İçlerinde ise, yatacak yerler ve evlerin yanlarında yuvarlak örülmüş büyükçe sepetlere erzaklarını koyuyorlarmış. Karoların arasına girince yine bir dolu çocuk bizi bekliyordu. Ancak diğer kabilelerde gördüğümüz kadar ısrarcı değiller. Kabile şefinden korkuyorlar. Çocuklar yanımıza gelip bizim de yüzlerimizi boyayacaklarını söylüyorlar. Tabii bütün bu boyamaların bir para ücreti oluyor. Önlerine aldıkları arkadaşların yüzlerini boyamaya girişince bize de kabile içindekilerin fotoğraflarını çekmek kalıyor. Karolu kadınlar Hamarlı kadınlar kadar estetik ve güzel olmasa da bize güzel pozlar veriyorlar. Rehberimiz tarafından kabile şefine ücret ödendiği için bizlerden ayrıca para istemiyorlar. Bir kadına yaklaşıyorum ve fotoğrafını çekerken biraz İngilizce öğrendiğini anlayarak kaç yaşında olduğunu soruyorum. Bilmiyorum diyor ama altı tane erkek iki tane kız çocuğum var diyor. Kadınların hepsi çok genç, açıkta olan göğüsleri emzirmekten iyice küçülmüş ve pörsümüş görünüyor. Fotoğrafını çektikten sonra nasıl çektiğime bakmak istiyor makinayı gösteriyorum. Bir şey anlamıyor belki tuhafına gidiyor niye böyle bir şey yaptığımı anlaması..belki de onu çirkin yada gülünç kılığa soktuğumu düşünüyor..
Köy meydanındaki çocuklar , gençler ise yere yatmışlar birbirlerini boyuyorlar..dikkatle nokta nokta renk renk yüzlerine maske gibi bir desen çiziyorlar. Boyunlarında ise, kocaman dev mavi boncuklar dizmişler. adeta günün makyajını yapıyorlar. Herbirinin yüzünde güzel desenler var..Bu boyamaların , yüzleri ve bedenlerini süslemelerinin nedenleri arasında, kendilerini diğer kabilelerden ayırdetmek istekleriymiş.. gerçekten bu halleriyle öyle güzeller ki fotoğraf çekmemek çok zor.. kadınlara özellikle genç kızlara aldığım bandanaları hediye edeceğim. Arabaya gidip pencereden vermek istiyorum. Çünkü çılgın gibiler. Bir hediye görünce hepsi birbirinin üzerindeler. Nitekim öyle oluyor. Ama elimden geldiğince genç kızlara uzatmaya çalışıyorum bazıları yine de küsüyor..hepsini memnun etmek zor..Herkes ufak tefek birşeyler alıp çocuklara veriyorlar. Ama bunlar ihtiyaçları olan şeyler değiller. Oysa daha çok ihtiyaç duydukları arasında sabun olduğunu söylüyorlar.. üzerimizdeki tişörtleri istiyorlar. Ve gerçekten giysi satılmıyor. Çocukların üzerinde yırtılmış eski tişörtleri görünce keşke daha ayrıntılı düşünseydim diyorum.
Karo kabilesinin bir de tek katlı eski bir ilkokulu var. Sınıfı görmek için girdiğimizde içeride oturan sayıları 10’u geçmeyen öğrencileri ve başlarındaki öğretmeni görüyoruz. İngilizceyi öğreniyorlar.
Karoların zevkli makyajlarını daha çok bilmek, izlemek ayrı bir uzmanlık alanı olmalı. Köyün yanındaki Omo nehrinin fotoğraflarını da çekip dönüşe geçiyoruz. Karolar, Afrika’nın Sudan, Kenya’ya kadar yayılmış olarak yaşıyorlar. İstedikleri zaman buralara gidip geliyorlarmış..
Karoların dünyasından çıkıp başka bir kabile olan Nyangatom kabilesini görmeye gidiyoruz. Yoldan Nyangatom kabilesinin kabile şefini de otobüse alıp yola devam ettik. İngilizceyi iyi konuşan genç bir adam var karşımızda..Nyangatom kabilesi ise, gösterişsiz, zengin olmayan bir kabile..burada daha fazla yaşlı görüyorum. Hepsi süslü, boncuklu takılar takmışlar ellerinde yaptıkları boncuk işi bilezikler ince işlenmiş ve oldukça güzel görünüyorlar. Keçi derisi üzerine işlenmiş deniz kabukları da güzel görünüyorlar.. Elimize aldığımız işlerin fiyatını öğrenmek istediğimizde şef bu işi havaya kaldırıp bunun fiyatı nedir diye soruyor.. kimin yaptığı belli olmayan işin fiyatını yaşlı bir kadın söylüyor. Fiyatlar oldukça fazla söyleniyor. Pazarlık yapmak için elinize aldığınız şeye siz de bir fiyat söylemelisiniz. Ama bu oldukça zaman alan bir pazarlık..Nyangatom kabilesindeki kadınlarla fotoğraflar çektirip oradan ayrılıyoruz..
Omo vadisinde en çok ilgiyi çeken kadınların dudaklarına tabak takıp dolaştıkları Mursi kabilesi..ancak Mursiler oldukça agresif, saldırgan bir kabile. Özellikle çok içki içtiklerinden gün boyu saldırgınlıkları artabiliyormuş. Sadece sabahları biraz daha sakin oluyorlarmış. Mursiler ile diğer kabileler arasında da savaş ve çatışma yaşanırken şimdilerde barış ve uzlaşı hakimmiş. Bu kabileler giderek turistikleşmeye başlayınca paraya daha fazla alışıp alışkanlıklarını da kaybedecekleri düşünülebilir. Mursi kabilesine de gitmeyi planlamışken gelen haberle gitmekten vazgeçildi. Aynı gün Mursiler bir İspanyol turiste saldırarak kan revan içinde bırakmışlar ve hastanelik etmişler. Bu durumda ertesi gün Mursilere gitme planımızdan vazgeçip Jinka’da vakit geçirme kararı aldık..
Böylece Omo vadisinden Jinka’ya doğru dönüş yoluna geçtik. Dönüş yolunda karşılaştığımız 8-9 yaşlarındaki ve daha büyük çocuklar sığır çobanları olarak hayvanlarıyla birlikte yürüyüp onları otlatıp km lerce gidiyorlar. Yanlarında su, yemek var mı bilmiyoruz. Bizden su istiyorlar. İçmek için bir kapları bile yok. Etrafta ise yabani eşek dolu ..neden eşeklerle su taşımazlar diye düşünmeden edemiyoruz. Neden bir depo yapılmaz..içinden geçip gittiğimiz topraklar yemyeşil, ot, keçi, koyunlarla dolu..yiyecek, et, sebze bol görünüyor. Ama yemek çeşidi olarak İnjera hamuruyla birlikte yenen keçi eti ile sebzeden başka seçenek görünmüyor.
Bölgede görülen en fazla hastalık, Sıtma, Tifo, Parazit hastalığıymış. Öğle yemeği için güvenilir bir restorant olarak yine bir Lodge(Konukevi) bulup burada makarna, çorba yemeğini yemeği tercih ediyoruz.
Yemek sonrasında ise, hemen yakındaki Hamarların geldiği pazara gidip , turistik Afrika işlerinden birkaç şey satın alıyoruz. Neler neler var..maskeler, boncuktan kolyeler, bilezikler ve daha bir sürü şey..pazarda fotoğraf çekmeye başladığım zaman hepsi çok kızıyorlar. Sinirleniyor para istiyorlar. Kimileri de taş atıyor.. bu itirazları ciddiye almak gerek..şiddet bu insanlar için çok doğal bir davranış. size bir şey olması onlar için bir şey ifade etmiyor.. zarar verirlerse yapabileceğiniz bir şey yok..ancak kalabalık olunca fazla üstümüze gelmiyorlar. Pazarda daha önce ziyaret ettiğimiz Hamar kadınları biraraya gelmiş önlerinde saçlarına sürdükleri hayvani yağı şişelere doldurmuşlar satıyorlar. Ağızlarında , dişlerinde döndürdükleri Misvak ağacından çubuklarla muhabbet ediyorlar. Kadınlar arası bir dedikodu kaynatma hali var. Saçlarını da yeni kırmızı kille düzlemişler,
Omo Vadisi turunu bitirip Jinka’ya geri dönüyoruz. Yol uzun sürüyor. Sarı tozlu toprak asfalt üzerinde rahat olmayan bir yolculuk yapıyoruz. Sarsılan otobüs içinde güneşin yakıcı sıcaklığı içinde akşam güneşi batarken yorgun bir şekilde Jinka’daki otelimize geldik. Bu sefer otelin sıcak suyu vardı. Otel yine iyi olmamakla beraber yatak, sıcak su ihtiyacımızı karşıladı..
Ertesi gün gideceğimiz Mursi köyünü iptal ettiğimiz için zamanı, buradaki etnografya müzesinde geçirmeye karar verdik. İyi ki de böyle yapmışız.
Etnografya müzesine gitmek için, kaldığımız otelin önünde yeni yapılmaya başlanan tozlu topraklı yoldan yukarıya doğru çıkmaya başlıyoruz. Müze hafif bir yürüyüşle tırmandığımız bir tepede bulunuyor. Jinka, Omo vadisini görmeye gelenlerin çoğalması ile turistik bir güzergah haline gelmiş. Burada da yol yapımı başlamış haliyle..Yollar hallaç pamuğu gibi atılmış. Her taraf toz duman içinde..
Etnografya müzesi, Omo vadisindeki kabileleri araştıran bir enstitüymüş. küçük bir müze olmasına rağmen, bölge hakkında , kabileler hakkında, yaşamları, adetleri, folklorik bilgileri bilgi panolarında anlatılıyor. Müzenin rehberi ise iyi İngilizcesi ile ciddi bir şekilde bize bilgi veriyor. İçerde her kabileye ait giysiler, adetler, folklorik malzemeler sergileniyor. En çok ilgimizi çeken ve gidip göremediğimiz kabilelerden olan Mursilere ait adetler arasında , kadınlarının dudaklarına tabak yerleştirerek dudaklarını genişletmeleri oldu..bu adetlerinde , kullandıkları tabaklar özellikle değişiyor..küçük tabaktan büyüğe doğru dudakların genişletilmesi amaçlanıyor. en büyük tabağı taşıyan dudağa sahip olanın statüsünün de yüksek olduğunu öğreniyoruz. müze dönüşünde kamyonların üzerinde alkış, kıyamet içinde Hristiyanlar için kutsal olan bir aziz gününün kutlandığını görüyoruz.
Jinka’daki Omo vadisi gezimizi burada sonlandırarak yeniden küçük pervaneli uçağa binip Addiababa’ya dönüyoruz. Akşam için Addisababa’nın ünlü African Jazz Village kulübünde rehberimiz Samuel yer ayırttı. bu akşam Afrika jazz melodilerini dinleyeceğiz.. ayrıca İspanyol Konsolosluğunun daveti ile gelen İspanyol Flamenko ekibi özel bir performans sergileyecek. Jazz village klübü, ünlü jazz sanatçısı Mulatu Astatke‘ye aitmiş. burada haftasonları düzenlenen jazz performansları Addisababa’da yaşayan zengin Afrikalıları biraraya getiriyor sanırım.. kulübün mimari yapısı da Omo vadisinde yaşan kabilelerin yuvarlak evlerine benzetilerek yapılmış..İspanyol ekibinin Flamenko gösterisinin ardından sahne alan jazz sanatçıları birbirinden güzel parçalarla Afrika yorgunluğumuzu üzerimizden aldılar..
Lalibela’da Kaya kiliseleri..
Etiyopya gezimizde görmek istediğimiz son bir yer de Dünya mirası listesinde yeralan Lalibela şehri ve buradaki kaya kiliselerdi. Etiyopya’nın kuzeyinde ve Addisababa’dan yaklaşık 650 km kadar uzakta bulunan Lalibela’ya gitmek için yine uçağı kullanmak durumundayız. Etiyopya’da mesafelerin oldukça fazla ve yolların da kötü olması bir yana güvenli olmaması da uçak kullanmayı gerekli kılıyor. Şimdi tekrar Addisababa iç hatlardayız. İki kez yapılan aramadan sonra bindiğimiz küçük pervaneli uçak tıklım tıklım dolu.. Lalibela’nın dini bir kent olması ve günlerden de Pazar olduğunu düşününce kalabalığın ayin için gelmiş olabileceğini düşünüyorum..
Uçak kuzeye doğru giderken yeniden Simien dağlarını, yarılmış vadilerdeki dik inen coğrafyaları görmeye başlıyorum.. Afrika kıtasının oluşturduğu derin vadilerle, yükselen dağların oluşturduğu coğrafyada, muhteşem manzaralar üzerinden gidiyoruz..yaklaşık bir saat sonra 2500 metre yükseklikteki Lalibela’ya iniyoruz. Lalibela’daki rehberimiz bize bugün yerel pazarın olduğunu ve öğleden sonra kapanacağı için biran önce gidip görmemiz için hızlı hareket etmemizi söylüyor.
Tam da öğle saatlerinde kalabalık bir pazara giriyoruz. Aşağıya doğru iki tarafı da satıcılarla dolmuş dar bir yoldan aşağıya doğru inmeye başladık. Yolun her iki tarafına dizilmiş derme çatma tezgahlarda gözüme çarpanlar arasında baharat olduğu anlaşılan kurumuş bitkileri görüyorum. Ama herşey var pazarda kahve çekirdeklerinden lastik ayakkabıya , dokumalardan, domates, patlıcana, uyuşturucu chat yapraklarına, kuru bezelyeden, nohut ve fasulyeye kadar…birdenbire bu daracık yoldan yukarıya doğru tırmanan eşekler gelmeye ve yolumuzu kesmeye başlıyorlar.. Bir yandan eşek sürüsünden kaçalım derken öte taraftan da ayaklarımızın dibindeki eşek pisliklerine basmamak ve yürümek maharet istiyor.. insanlar ise yoksul ötesindeler..burası köy pazarına da benzemiyor. insan ve hayvanları ayırmak bazen zorlaşıyor. pislik, kokular hepsi içiçe geçmiş durumda..bizim için ise yerel dokuya çok yabancı kaldığımız bir pazar, tam bir cangıl durumunda…ancak bir müddet sonra bu kalabalık ve yabancı ortama alışmaya ve adımlarımı yavaşlatmaya başlıyorum..
Yerel pazar, adeta bir film setinde gibi hissettiren sahnelerle dolu.. yada zamana yolculuk yapıp 9. yüzyıldaki ortaçağ kasabalarından birine geldik..gördüğümüz kaos içinde mutlaka bir düzen var tabii.. Yerlerde hayvan pislikleri, üstbaş perişan çıplak çocuklar da peşimizden merakla gelerek ve durmaksızın dileniyorlar.. Pazarı bir uçtan diğerine hızla dolaştıktan sonra peşimizdeki kalabalık çocuk ordusundan sıyrılarak buradan çıkmaya çalışıyoruz.
Bugünün programında öğleden sonra sabırsızlıkla görmeyi beklediğimiz kaya kiliseleri bulunuyor. Kaya kiliselerini bir rehber eşliğinde gezmeye başlıyoruz. İlkönce vadinin kuzey tarafındaki kiliseleri görmeye gideceğiz. Burada labirente benzeyen bu kiliselerin arasında hangisinin neresi olduğunu anlamak biraz zaman alıyor.. şimdi tekrar oturup sakince düşünüp yeniden bu yerleri nasıl dolaştığımı anlatacağım..Ama önce kaya kiliselerin nasıl yapıldığının hikayesi ile başlamak istiyorum..
Bu kiliseler, buradaki volkanik püskürmelerle meydana gelmiş Monoblok kaya oluşumlarının derine doğru kazılmasıyla yapılmışlar. Yapılacak kilise için belirlenen taş bloğunun ayrılmasıyla başlayan çalışma, taşların kolayca aşağıya doğru kazılması ve kilise formu verilmesiyle yapılıyor…Onbir tane kaya kilise, 12. yüzyıla (1181-1221) tarihleniyor. Bu monolitik kayalar önce büyük kayalardan yontularak ayrıştırılmış sonra da oyularak kapılar, pencereler, sütunlar,çeşitli zeminler, çatılar ile kiliseleri birbirine bağlayan yeraltı geçitleri ,keşiş mağaraları yapılmış. Böylesi bir mimari yapının ortaya çıkmasının nedeni ise, O dönemde Kopt Hristiyanlarının kutsal toprakları olan Kudüs’e hacı olmak için yaptıkları ziyaretlerin, Kudüs’ün Müslümanlar tarafından fethi ile birlikte durdurulması ve Hristiyanlara yönelik baskı ve eziyetlerin artması olmuş.. İşte bu dönemde inancı güçlü Zagwe hanedanından olan kral Lalibela hac yolculuklarının imkansız hale gelmesi üzerine kutsal toprakların bir sembolünü inşa etmeye başlıyor. Kopt ve Süryani mimarları Etiyopya’ya davet ederek 24 yılda kiliseleri inşa ettiği söyleniyor. Elbette dini efsanelerde bu kiliselerin bir gecede melekler tarafından yapıldığı da söylenmekte… sonuçta bu kiliseler dini mimari örneğinin en ince işlenmiş örnekleri olarak tarihe geçmişler..kiliselerin Mısır^daki antik tapınaklarla, Nübye’de kaya içine oyulmuş Abu Simmel tapınaklarıyla yada Ürdün’deki Petra tapınağıyla eşdeğer bir önemde olduğu kabul ediliyor.. Böylece Lalibela şehri, Kudüs ve Beytüllahim kutsal yerlerinin yerine geçiyor ve Etiyopya Hıristiyanlığı üzerinde önemli bir etkiye sahip oluyorlar. bu olağanüstü kiliseler 12. Yüzyıldan bu yana Kopt Hristiyanları için bir hac merkezi olmuş ve hala olmaya devam ediyor.. Kaya kiliselerin içlerinde oyularak yapılmış kemerler , dehliz gibi bağlantı ve ara yollarla daha da karmaşık hale getirilmiş. İçlerine girince bambaşka bir dünyaya girdiğimizi hissediyoruz.
Kiliseleri gezmeye Ürdün nehri olarak kabul edilen vadinin Kuzey tarafında olanlardan başlıyoruz. Önce Bete Medhani Alem kilisesine gidiyoruz. Bu kilisenin adı aynı zamanda Dünyanın Kurtarıcısının Evi olarak da geçiyor. Diğer kiliselerin içinde en büyük kilise burasıymış..Kilisenin etrafı sütunlarla çevrili ve akla hemen antik yunan tapınaklarını getiriyor..Kilisede yedi kg ağırlığında altın kutsal haç bulunuyormuş. Pazar günleri şifalanmak isteyenler bu haçı görmeye geliyormuş.
Bu kiliseden sonra ikinci kilise olan Bete Mariam yani Meryem’in evi kilisesine gidiyoruz. Kilise, Meryem Ana’ya adanmış ve halk arasında da popüler bir kiliseymiş… Buraya gelince avluda vaftiz yapmak amacıyla kayaya kuyu gibi kazılmış bir çukur görünüyor. Kilisenin yine avlusunda içinde yosunlu su olan bir havuz bulunuyor.. Burası, hamile kalmak isteyen kadınların girdiği doğurganlık havuzuymuş. Kilise binasının dışında Hıristiyanlığa ait sembolik delikler görüyoruz. Bunlardan üstteki üçlü, Hıristiyanlığın Baba, Oğul ve kutsal ruh denilen üçlü teslis sembolünü anlatıyormuş. Alttaki üçlü ise, İsa ve onunla birlikte iki günahkarı temsil ediyormuş.. sağ üstte bulunan küçük bir delik, günahlarını kabul ederek İsa’nın yardımını istediği için cennete kabul edilen günahkarı temsil ederken, diğer taraftaki soldaki deliğin ise, cehenneme giden günahkarı gösterdiği anlatılıyormuş..
Bete Meryem kilisesinin dışardaki sembollerine baktıktan sonra içeriye giriyoruz.. İçerde diğerlerinde olmayan sütun, duvarlar ve tavanda resimler bulunuyor. duvarlar fresklerle süslenmiş.. taş kemerler üzerinde renkli geometrik desenler bulunuyor.
Kilisenin içinde çok önemli bir şey de, ortada, kumaşla kaplı bir sütunun bulunması.. Bu sütun, inanç birliğinin simgesiymiş. İnanışa göre, Kral Lalibela’ya görünen İsa Peygamber, bu sütuna dokunmuş ve o zamandan beri dünyanın geçmişi ve geleceği bu sütunun üzerine yazılmış ancak insanoğlu, Tanrı’nın açığa çıkardığı gerçekler karşısında çok zayıf kaldığı için sütunun üzeri kapatılmış. Bu sütunun üzerinde Geez, İbranice ve Yunanca yazılar bulunuyormuş. ayrıca içerde tavandan aşağıya doğru sarkan bir Davut yıldızı ve yine tavanda renklerle boyanmış bir Davut yıldızı freskinin durduğunu görüyoruz.
Bete Meryem kilisesinin avlusunda Kuzey duvarına oyulmuş bulunan bir başka kilise ise, Bete Meskel denilen küçük bir kilise olan Kutsal Haç evi kilisesi bulunuyor. Bu kilisenin dış duvarına oyulmuş ve kapısının üstünde 12 Havariyi temsil eden 12 kemer bulunuyor. Yine Meryem’in evi kilisesinin avlusunda bulunan Bete Denegel denilen Bakireler evi kilisesi bulunuyor. Burası ise güney duvarına oyulmuş küçük bir kilise ve 4. Yüzyılda Roma imparatoru Julian’ın emriyle yargılanıp işkenceye uğrayan 50 rahibenin anısına inşa edilmiş ..
Meryemin evi kilisesinin güney tarafındaki kazılmış dar bir tünele benzer hendekten geçerek başka bir kilise grubuna gidiyoruz. Burada önce, Sina dağını temsil eden Bete Mikhale kilisesini görüyoruz. Bunun yanında Bete Golgotha kilisesi duruyor. Ancak buraya sadece erkekler girebiliyor. Ve son olarak da, çok dar olan Sillase şapel olarak geçen Trinity şapel’e sadece görevliler girebiliyor.
Önce Bete Mikael’e giriliyor, burası Bete Golgoto’ya girmek için bir geçit işlevini görüyor. daha sonra ise, kadınların giremediği ve Lalibela’daki diğer kiliseler arasında en önemli ve kutsal olarak kabul edilen Bete Golgota kilisesine giriliyor. Sadece erkeklerin ve rehberin girdiği Bete Golgota kilisesinde 12 havarinin duvar nişlerine oyulmuş gerçek boyutlu tasvirleri bulunuyor. Ayrıca Kral Lalibela’nın mezarı da buradaymış. Bu mezar, ziyaretçilere ve hacılara kapalı tutuluyor. Mezarın üzerinde çok ağır ve kaldırılması imkansız bir taş bulunuyormuş . buraya gelen hacılar şifalanmak için taşın ortasında bulunan bir deliği kazıyarak tozları çıkarıyorlarmış. Ayrıca Lalibela’nın mezarının yanında demir bir kapıyla korunan İsa’nın mezarının bir replikası da bulunuyormuş. Kadın olarak içeriye giremediğimiz için , rehberimiz bizim için burasının fotoğraflarını çekti.
Kuzey kiliselerini bitirdikten sonra biraz yürüyerek az ilerde tüm görkemi ile bizi bekleyen bir başka önemli kilise olan Bete Giorgis kilisesi oldu.. Burası yukarıdan bakınca Yunan haçı şeklinde yapılmış 15 metre yüksekliğinde olan bir taş yapı…Adeta Lalibela’nın simgesi olmuş bir kilise. Rehberimiz, kilisenin etrafındaki duvarlardaki boşlukların bazılarında da mumyalanmış cesetler ve kemikler olduğunu söylüyor. İçeride ise, Aziz George’un 16. Yüzyılda yapılmış ejderhayı öldürme sahnesini gösteren bir resimle karşılaşıyoruz. Ayrıca içerde bütün kiliselerin yapımında kullandıkları ve kral Lalibela’nın da kullandığı bütün alet edavatların tutulduğu zeytin ağacından yapılmış 800 yıllık sandık bulunuyor.
Bete Giorgios Kilisesi
Kiliselerin içlerinde , Tevrat ve Hristiyanlık inancındaki anlatılar, Meryem’in doğuşu , azizlerin hayatlarıyla ilgili renkli resimler, çizgi roman misali heryere asılmışlar.. Bu arada kiliselere girerken mutlaka ayakkabı çıkarılıyor. Ayakkabılarımızı koruması için rehberin stajyer öğrencisine günlük 200 Birr veriyoruz. Biz çoraplarımızla kiliseleri geziyoruz.
Bugünkü kaya kiliseleri turumuz kapanma saati nedeniyle sona eriyor..ertesi gün yeniden bu sefer vadinin güney tarafındaki kiliseleri gezmeye devam edeceğiz..otelimize gidip dinlenmek gerekiyor. Gece esen soğuk rüzgarla birlikte ısı giderek düşmeye başlıyor. Soğuk tıpkı Simien dağlarındaki gibi bir yorgan gibi üzerimize çöküyor. Lalibela’nın bulunduğu yükseklik 2500 metre olması, gecenin soğuğunu açıklamak için yeterli sanırım..
Ertesi gün Pazar olduğu için Ayin saati erkenden başlıyor. Sabah 3’den itibaren okunan dua seslerini duymaya başlıyoruz. Otelin çok yakınında bulunan kiliselerden gelen seslerle başka bir dünyanın içine giderek daha fazla giriyoruz. Sabah kaya kiliselerinin diğer tarafına geçmeden önce tekrar Bete Giorgios kilisesine gidip buraya gelen beyaz başörtülü hacıları , kalabalığı , kiliseye girenleri, dua edenleri görmek, ilahi seslerini işitmek etkileyici bir hava içine girmemize neden oluyorlar..
Kaya kiliselerinin Ürdün vadisi olarak kabul edilen nehrin Güney tarafındaki kiliselerini gezmeye Bete Gabriel ve Raphael kilisesinden başlıyoruz.
Burası içiçe geçmiş iki yapı halinde duruyor..içeriye girmek için derin bir hendeğin üzerinden kayaya oyulmuş köprüyü geçmek gerekiyor. Bu köprüye cennet yolu deniliyor hendek ise, cehennem olarak tanımlanıyor. Hendek yağmur yağdığı zaman suyla doluyormuş. Buradan geçerek önce Bete Gabriel kilisesine giriliyor. Buradan da Bete Rufael’e giden başka bir kapı görüyorsunuz.
Güney kiliselerini gezmeye devam ederek , başka bir kilise olan Bete Mercurios yani Aziz Mercareos evi kilisesine gidiyoruz. Bu kiliseden aklımızda kalanlar, burasının içinde tarihi değere sahip resimlerin olduğu ve ayrıca duvarda bir pencere gibi yapılmış bir haç boşluğu bulunuyor. Bu boşluk günün belli saatlerinde gelen güneş ile üç boyutlu bir görünüm alarak birkaç haç üstüsteymiş gibi mistik bir anlam kazanıyormuş. Bu üç boyutlu hali görenlerin de özel kişiler olarak kabul edilmeye başlandığını söylemeye gerek yok.. Aziz Mercoruis kilisesinden çıkınca rehberimiz isteyenleri karanlık cehennem yolundan geçireceğini söylüyor. Kapkaranlık cehennem yoluna girince 35 metre kadar ilerliyoruz. Yürürken sağ el yordamıyla sağ duvarı yoklayarak yürüyoruz rehberimiz sol el kullanılmamasını, çünkü sol günahkarlık ve cehenneme gidişi açabilirmiş.. bir de yukarıdaki kayaya kafamızı çarpmamak için sürekli yukarı tavanı yoklayarak yürüdükten sonra ışık görünmeye başlıyor.. inanışa göre cennete erişiyoruz..ve ahşap bir merdivenle hendekten yukarıya çıkıyoruz.
Buradan sonra karşımıza çıkan 13 metre yüksekliğindeki Bete Emanuel kilisesini görmeye gidiyoruz. Kilisenin etrafında hendek duvarlarına gömülmüş keşiş hücreleri ve mezarlar bulunuyormuş.. kiliseler, beyaz başörtüleri ile dua eden, yerlere kapanıp secde eden, kucağında çocukları ile gelmiş dilenen , duvarları defalarca öpen, yüzlerce kadın, hasta yaşlılar ve çocuklarla dolu.. İçeride ise sırmalı giysileri ile rahip elinde kutsal haçla önüne gelenleri kutsuyor.. iyileştirmek amaçlı haçı sırtına karnına dokunduruyor.. Kimileri ise ellerinde dua kitaplarını okuyorlar..
Güney kısmı kiliseleri arasında Bete Lehem evi kilisesi, kutsal ekmek yapan kilise olarak biliniyor. Pazar ayini sırasında bu kutsal ekmek buradan yapılarak dağıtılıyor. Yol boyunca tepelerin üzerine oturmuş beyaz başörtüleri ile vaazı dinleyen kadınlara, çocuklara kiliseden bir görevli, eksiksiz bir şekilde sepette ekmek dağıtıyordu.
En son gittiğimiz kilise ise, başrahip Libanos’un evi yani Bete Libbanos kilisesi oldu. Ürdün Petra’daki kaya oyma kilisesine benzetilerek yapılan bu kilisenin ön yüzü mağaranın ön tarafının oyulmasıyla arka tarafı da mağaranın içinin oyulmasıyla yapılmış. Dıştan bakınca kilise içine girince bir mağara şeklinde yapılmış. bütün bu kiliselerde gördüğümüz rahip efendiler büyük bir kumaş parçasına sarılmış ellerinde İsa’nın asasını tutarak kilisede oturuyorlar. Fotoğraf çekmemize alışkın gibiler pek etkilenmiyorlar..
Kaya kiliselerini gezmeye başladığımız sabah saatlerinden bu yana peşimizden gelen yine bir sürü çocukla beraberiz. Nereye gidersek gidelim sürekli bizi takip ediyorlar. En çok istedikleri , bizimle temas kurmak..herbirimize, ‘How are you’, you are beautiful’, ‘where are you from’ gibi sorular sorunca ve bizden cevap alınca temas kurulmuş oluyor. Artık bundan sonra devamlı sizinleler. Sorularını cevaplamaya başladığınız zaman okula gittiklerini, ihtiyaçları olan kitap, defter gibi şeyleri, sıralamaya başlıyorlar. Kimisi, sözlük, kimisi para pekçok şey isteniyor.. bazılarıyla güzel sohbet edilebiliyor..bunlar genellikle okullu çocuklar oluyorlar.. bizi takip ederek tur bitene kadar ve hatta otelimize gelene dek takip ediyorlar..bazıları email alıp haberleşmek istiyor. Ancak otelin kapısına gelip otobüsümüze bindiğimiz zaman onlardan ayrılabiliyoruz.
Lalibela’da görmeyi çok istediğimiz bu muhteşem kaya kiliseleriyle turumuz sona erdi. Yeniden Addisababa’ya dönmek üzere havalimanının yolunu tutarken geçirdiğimiz iki gün bizi başka bir dünyaya götürdü. Hem yerel pazarda yaptığımız gezi ve hem de kaya kiliseleri ortaçağ dünyasının hala yaşayan canlı kanıtlarıydı. Etkisi altında kalmamak imkansız..tarihe tanıklık etmenin sessizliğini yaşıyorum..
Mora yada Peloponnese yarımadası, Yunanistan’ın güneye doğru uzanmış , Akdeniz, Ege ve İyon denizleriyle çevrili beşparmak biçimindeki anakarası. Burasının sıklıkla gidilen turistik destinasyonlardan olan Yunan adalarından daha farklı bir coğrafya olduğunu belirteyim. Yarımadanın zeytin ağaçları ile kaplı alçak tepelerinin, inanılmaz derecede temiz ve bakir denizlerinin , bakımlı plajlarının ve birbirinden güzel koylarının olduğunu söyleyebilirim. Ancak Mora yarımadasının bu doyumsuz güzelliklerinin pekçoğunu Anadolu coğrafyasında görmüş olmanın tatmini içinde bize daha fazla ilginç gelen, Anadolu coğrafyası ile olan ortak tarih ve kültürel geçmişin peşine düşmek oldu.
Mora coğrafyası, bir zamanlar Homeros’un destanlarında anlattığı gibi Anadolu coğrafyası ile birlikte düşünülüyordu. Homeros’un anlattığı coğrafyalar üzerinde özellikle Troya’yı gezerken İlk Yunan uygarlığı olan Mikenleri düşünmeden edememiştik. Anadolu ile Yunanistan ana karasındaki bu ortak tarih ve kültürün izleri hep karşımıza çıktı. Şimdi ise, Mora yarımadasında bu izleri takip etmeyi planlıyoruz. Homeros destanlarında anlatılan geçmişin saray hayatlarını , kahramanlarını, mitolojik hikayelerdeki yerleri arkeolojik alanlarda ve müzelerde görebilmeyi umuyoruz. Mora yarımadasındaki ortak tarihten Akdeniz kültürüne dek izlenecek görülecek pek çok şey var. Akdeniz’de bir zamanlar hem askeri hem ticari güç olarak ortaya çıkan Venediklilerin , Bizans ve Osmanlıların Mora’da bıraktıkları izler öylesine güçlü olmuş ki bu izleri hala görebilmek mümkün. Ortaçağın güçlü Venedik kalelerini , köyleri, dağlardaki Bizans manastır ve kiliseleri, muhteşem Osmanlı camilerini görmeyi hayal ederek Mora yarımadasını gezmeye başlıyoruz.
Yol güzergahımız Antalya’da yaşıyor olmamız nedeniyle sabahın erken saatlerinde hareketle Çeşmeye giderek başladı. yaklaşık 6 saatlik bir yolculukla öğle saatlerinde Haziran güneşinin yakıcılığı altında akşam Sakız adasına kalkacak Feribotumuzu beklemeye başladık. Bekleme ve Chekin işlemlerinin ardından pasaport işlemlerinin sonrasında yaklaşık 40 dakikalık bir yolculukla Sakız adasına vardık. Burada da yine pasaport ve giriş işlemleri sonrasında akşam saat 11.00 de Pire’ye gidecek gemimizi beklemeye başladık.
Yunanistan’ın denizci bir ülke olduğu tüm adalara düzenli gemi seferleri düzenlenmesinden belli oluyor. O kadar çok ada olmasına rağmen Atina’nın Pire limanından Yunan adalarına düzenli seferler yapılıyor. Sakız adasından da Pire limanına gece 11.00 de kalkan gemiye binip tüm gece yolculuk yapacağız. Daha önceki yıllarda yaptığımız gemi yolculuklarında kalabalık bir gruptuk ve geminin güvertesinde Ağustos ayında sıcak gecelerde kalabiliyorduk. Ancak aylardan Haziran olunca içeride seyahat etmek çok daha iyi olacak.
Sakız adasının limanında sıraya girip bekliyoruz. Gemimiz dev bir feribot. Arka arka yanaşıp kapaklarını açıp arabaları almaya başlıyor. Öyle hızlı ve seri bir şekilde bu işler yapılıyor ki dakika saniye sürmüyor içeri girmemiz ve otoparka yerleşmemiz. Günlerden pazartesi olmasının mı bir etkisi var bilmiyorum. Çok fazla yolcu görmüyorum. Zaten hemen kamaramıza çekilip günün yorgunluğunu atmaya çalışıyoruz. Tertemiz bir kamara, duş ve tuvaletler , dört kişilik yataklar ve klimaları ile gece güzel bir uyku uyuyoruz.
Sabah Pire’nin ışıkları görünmeye başlıyor. Yavaş yavaş gemi Ege denizini geçiyor ve limana yaklaşıyoruz. Limana yaklaşınca çıkış anonsu yapılıyor. Saat 7.00’de gemi yanaşınca alt kata inip arabalara biniyoruz ve gemi yine hızla boşalıyor. Atina’nın Pire limanındayız. Sabahın bu erken saatinde yollarda pek kimse yok. Yolumuz Pire’den Korint’e doğru gidiyor. Yol üzerinde dinlenmek ve birşeyler yemek içmek için mola yerleri var.
Ege denizini Adriyatik denizine bağlayan sonradan yapılmış Korint kanalını görmeyi dönüşe bırakarak yola devam etmeye karar verdik. Korint’den güneye doğru yaklaşık 50 km sonra Mikenea’da ve Tiryns’de Miken uygarlığının arkeolojik alanı bulunuyor. Haziran ayındaki olağanüstü sıcaklar nedeniyle tercihimizi Mikenea’daki arkeolojik alana kaydırarak bir başka sefer Tiryns gezisini yapmaya kendimizi ikna edip doğruca Mikenea’ya gittik.
MİKENEA ARKEOLOJİK ALANI
Arkeolojik alan , ’99 yılından bu yana Unesco dünya doğa ve kültürel miras koruması altında bulunuyor. Buradaki Miken kültürünün, M.Ö. 15 yüzyıldan 12. Yüzyıla dek doğu Akdeniz’de klasik yunan kültürünün gelişmesinde önemli rol oynadığı, Homeros’un İlyada ve Odyssea destanlarıyla bağlantılı olduğu ve Avrupa sanatını ve kültürünü 3 bin yıldan daha fazla etkilediği belirtilmiş.
Yunan uygarlığının ve dolayısıyla batı uygarlığının başlangıç noktası kabul edilen Mikenlerin kazı araştırmasında Avrupa Birliğinden oldukça yardım sağlanmış. Bu nedenle de arkeolojik alanlar oldukça bilgi verici, düzenli, içlerindeki arkeoloji müzeleri ile gezmeye görmeye öğrenmeye değer tarihi yerler olduğunu belirtmek gerekiyor.
Miken uygarlığının, Homeros’un anlattığı İlyada destanında Troya’yı yokeden Akhalar olduğu öne sürülüyor. Yine destanda adı geçen krallardan Agamemnon’un da burada yaşadığı söyleniyor.
Bronz çağı uygarlığı olarak ortaya çıkan Miken uygarlığı diğer Bronz çağı uygarlıkları gibi bir saray etrafında şekillenmişler. Yapılan kazı çalışmaları ile Miken uygarlığının ortaya çıktığı sarayın oldukça yüksek bir tepe üzerine inşa edildiği, ve aşağıda şehrin dışında halkın yaşadığı söyleniyor. Şehre girerken kapıda iki dev aslan kabartmasını gördük ve ister istemez Hititlerin yaşadığı saraydaki aslanlı kapıya benzetmeden edemedik. Girişin hemen yanında bulunan mezardan bahsetmek gerekirse, burası kraliyet ailesine ait mezarlar olduğu tespiti yapılmış. Mezarlar Troya’yı kazan H. Schlieman’ın 1876’da ilgisini çekiyor ve burada Homeros destanı ile klasik Yunanistan’da hatırlanmaya değer yerlerin rehberini yazan Pausanias’ın metinlerine bakarak Mikenlerin efsanevi altın eserlerini bulmak tutkusuyla kazılar yapmaya başlıyor. Mezarlarda, özellikle ölülerin altın örtülere sarılı oldukları ve altın malzemelerle gömüldükleri ortaya çıkarılmış. Bugün bu malzemelerin bir kısmı Atina arkeoloji müzesinde sergileniyormuş.
Yukarıya tepeye doğru çıkmaya başlıyoruz. Tepede saraydan günümüze kalan birkaç sıra taş izleri görebiliyoruz. Saray denince bugün anladığımız anlamda saray binasını anlamamak gerekir. Megaron denilen bir yapıdan bahsedilmekte, tepe üzerinde geniş bir terasta kurulmuş. içinde bir kabul salonu ile birlikte çeşitli imalat atölyeleri , gıda saklama yerleri gibi bir dizi yapı bulunuyor. Saray binasında pekçok iş yani ekonomi, yönetim siyaset işleri birlikte yapılıyormuş. Miken saray uygarlığı korkunç depremler ve yangınlar sonucu yıkılmış. M.Ö. 14. Yüzyılın geç bronz çağını hayal etmek çok zor olsa da bazı ilginç detaylar da var. Örneğin su saklamak için yapılmış sarnıçlar hala varlığını koruyorlar. Yağmur sularının depolandığı kuyular, yeraltındaki sarnıçlar su sisteminden hala görebileceğimiz kalıntılar. Yine aşağıda şarap ticareti için yapılmış bir şarap evi binası da kalan izler arasında duruyor.
Miken uygarlığının seramik sanatındaki güzel örneklerini ise arkeoloji müzesinde görebildik. Müzedeki buluntular ise, şimdiye kadar göremediğim zenginlikte ve renklilikteydiler. Bronz çağının altın eserleri, renkli boyalı keramiklerin yanında Homeros destanında adı geçen Agamemnon’un mezarından çıkarılmış altın maskenin replikası (aslı Atina arkeoloji müzesinde bulunuyormuş) ve mezarından çıkarılan altın objeler de sergilenen eserler arasında duruyor.
AGAMEMNON’UN ALTIN MASKIMİKEN ÇÖMLEKLERİ
Mikenea arkeolojik alanı ziyaretinde önemli yerlerden biri de, Atreus’un yada Agamemnon’un mezarı olarak bilinen Tholos denilen kubbe mezar yeri. Tholos mezarların özelliği, iki yanı dik magalit taşlardan örülmüş duvarlar koridor oluşturuyor. Giriş koridorlarından geçerek tepesi kubbe şeklinde olan örülmüş taşlardan mezara giriliyor. Dışarıdaki sıcağa karşılık içerisi oldukça serin bir mezar . İçeride ise herhangi bir şey yok.
ATREUS YADA AGAMEMNON’UN THOLOS/MEZARI
Mikenea arkeolojik alanında geçirdiğimiz 2-3 saat sonrasında buradan ayrılarak Mora yarımadasının önemli kentlerinden biri olan Nafplio’ya doğru yol almaya başladık. Nafplio kenti, tarihi bir liman kenti olarak, antik Argolis kentinin limanıydı. Ortaçağ’da ise, Venediklilerin ardından Osmanlı yönetiminin altına girmiş. Yunan bağımsızlık savaşı sonrasında da ilk başkent olmuş.
Nafplio kentine girince kendimizi İtalya’da bir şehre girmiş gibi hissettik. Uzun süre Venedik hakimiyetinin altında kalması İtalyan kültürünün de buraya yerleşmesini sağlamış. Çok güzel adeta el yapımı bir kent. dar ara sokaklarda demir ferforjeli balkonlu evler. Balkonlardan sarkan begonvillerle sokaklar keşfedilmeyi bekliyor.
NAFPLİO
Nafplio kentinde kalacağımız stüdyo tarzı evleri ise ne kadar sevdiğimi anlatamam. Bu modern döşenmiş mini mutfaklı ve kendi evinizdeki kadar rahat edeceğiniz evler, otellerin soğukluğunu ortadan kaldırıyor. Kaldığımız eski bir İtalyan tipi evin yeniden restore edilmesiyle otele dönüştürülmüş bir stüdyo ev.
Mora yarımadasındaki gezimizi rahat esnek bir şekilde yapmak , yorulduğumuz zaman dinlenmek ve heryeri görme tutkusuna kapılmadan gezi yapmak düşüncesi ile yola çıktığımızdan kalacağımız yerlerdeki gün sayısını uzun tuttuk. Nafplio’da da dört gün kalmaya karar verdik. Şehrin hem içinde hem de dışında çevrede gezilecek görülecek pek çok şey var. Ertesi gün sabah erkenden Nafplio limanına inip şehri tanımaya çalıştık. Kentin içine araba parketmek yasak. Ancak limanın bir tarafına ücretsiz otopark yapılmış buraya arabanızı bırakabiliyorsunuz. Limanın etrafında ise restorantlar sıralanmış. Limanda görülecek en önemli tarihi yapı, Venedikliler tarafından 1471’de yapılmış Bourtzi kalesi. Kale yukarıdaki Palamidi kalesinin cezaevi olduğu zamanlarda cellatların konakladığı yermiş. şimdi ise kalenin sadece tur tekneleri ile etrafı gezdiriliyor. Sabahın erken saatlerinde sessiz limanda deniz suyu tertemiz ve içinde siyah renkli bir sürü balık oynaşıyor. Hayranlıkla denize ve balıklara bakıyoruz.
BOURTZİ KALESİ
Nafplio’nun Arkeoloji müzesi , Miken uygarlığına ait buluntuları görmek için önemli müzelerden biri oldu benim için. Arkeoloji müzesine gitmek için kentin ana meydanı olan Plateia syntagmatos doğru yürüyüp burada tarihi bir yapı olan arkeoloji müzesi bulunuyor. Meydanda Osmanlı’dan kalan iki tane de cami ve çeşme gördük. Bunların biri kültür merkezi olmuştu. Arkeoloji müzesi ise, Venedikliler tarafından yapılmış ve cephanelik olarak kullanılmış sonra da askeri karargah binasıymış. Arkeoloji müzesinde bölgede yapılan kazılardan çıkarılan seramik buluntular, gördüğüm en renkli örnekler oldu. Özellikle kahramanlık çağının sembolü olan atların seramikler üzerindeki çizimleri Homeros destanlarını burada bir kez daha bize hatırlattı.
NAFPLİO ARKEOLOJİ MÜZESİ
Arkeoloji müzesinden Nafplio’nun dar ara sokaklarına doğru yürüyüş yaparak bu İtalyan havalı şehri tanımaya çalıştık.
Nafplio’daki 2. günümüzde Epidaurus / Epidavros antik şehri ve Asklepion şifa merkezi olan arkeolojik alanına gitmeye karar verdik. Burası antik dünyanın en önemli tıp merkezlerinden biri. Burada tıpla ilgili buluntuların sergilendiği bir de arkeoloji müzesi bulunuyor. Şehre girince Tiyatrosu ile karşılaşıyoruz. Asklepios’a adanan oyunlar tiyatro’da oynandığı gibi atletik oyunlar da stadyumda oynanıyormuş.
Şehrin şifa merkezine doğru geçtiğimizde önce buraya gelen misafirlerin konaklaması için hostel benzeri bir yapıyı görüyoruz. Buraya gelen hastalar kurban etmeleri için yanlarında adaklarını da getiriyorlarmış. Arkeolojik alanda şifalanma alanı olarak görülmesi gereken üç yapı bulunuyor. Asklepion tapınağı, Abaton ve Tholos denilen yapılar kült merkezinin ana binaları oluyor.
ABATON
Arkeolojik alanın en önemli şifalanma yeri ise, Abaton denilen yapıymış. Buraya gelen hastalar tanrının şifa vermesi için çok önemli olan suyla temizlenme işini yapıyorlar. Bunun için su kaynakları ve hamamlar oldukça önem taşıyor. Daha sonra hastalar kutsal uykuya yatırılıp görecekleri rüyada tanrıların onlara nasıl bir şifa vereceği söyleniyormuş. Elde edilen buluntulardan birinde, bir kadının çocuğu olmuyormuş rüyasında yakışıklı bir erkeği görmüş ve çocuğu olmuş. Elde edilen buluntularda hastanın kişisel tarihi, özel hastalığı listelenmiş. Sonrasında tanrının mucizevi iyileştirme metodu kaydedilmiş. Metinde hastanın iyileşmek amacıyla bir ücret ödediği de belirtilmiş.
Abaton’un hemen yanında bulunan Tholos denilen yapı tanrılara kurbanın sunulduğu altar olduğu tespit edilmiş. Burasının yuvarlak iç içe geçmiş bir mezar anıt olduğu da söyleniyor. Yeraltı dünyasının karanlıklarına geçişi hatırlatan bir labirente benziyor. Burası Abatonla birlikte iyileştirme esnasında birlikte kullanılıyor.
Epidaurus şifa merkezinde aynı zamanda gerçek tıp ilaçlarının kullanıldığı da çeşitli buluntularla ortaya çıkarılmış. Müzede ise kazılardan çıkarılan tıbbi aletler çoğunlukta olmak üzere pekçok buluntu sergileniyor.
Arkeolojik alandan çıkarak Nafplion’a geri dönüyoruz. Karathona halk plajı çok yakın denize girmek zamanı geldi. Deniz çok temiz ve kalabalık değil. kumlu ve hemen derinleşmeyen sığ suları olan bir plaj. Güneşin yakıcılığı geçtikten sonra deniz keyfi başlıyor.
Nafplio’da görülmesi gereken bir başka önemli yapı da, Palamidi kalesi . 18. Yüzyılda Venedikliler tarafından kentin tepesine Argolis körfezine bakar şekilde inşa edilmiş. Daha sonra Osmanlıların eline geçen kale cezaevi olarak kullanılmaya başlamış. Kalenin içindeki mahkum koğuşları, koğuşların açıldığı avlular ve hücreler hala görülebiliyor. Cezaevi, oldukça kötü şöhrete sahipmiş. Kalenin aşağıdan yukarıya doğru tam 913 merdiven basamağı olan kalenin turistikleşmesi için 999 basamağı olduğu söyleniyor.
PALAMİDİ KALESİPALAMİDİ KALESİ MERDİVENLERİ
Kale’ye çıkmak için merdivenleri tırmanmak yerine aşağıya doğru inmeyi tercih ederek aşağıdan bir taksiye binerek kaleye çıktık. Daha sonra aşağıya doğru manzarayı seyrederek 999 merdiveni inmeye başladık.
Nafplio’daki günlerimiz sona erince Mora’nın Güneydoğusunda kalan Monemvasia’ya gitmek üzere ayrılıyoruz. Güneye doğru otoyollarda yol alırken ücretli ve düzgün yolların gayet rahat ve güvenli olduğunu söyleyelim. Yaklaşık üç saatte Monemvasiya’ya varıyoruz. Kısa bir yol olmasına karşılık mola yerlerinde duraklayarak gitmek yolu uzatıyor. Monemvasia’daki Stüdyo evimiz, Nafplio’daki şık İtalyan eve göre pek fazla sempatik gelmese de konaklama fiyatının uygun olması bütçeyi rahatlatıyor.
MONEMVASİA
Monemvasia , kaya üzerine yerleşmiş bir ortaçağ kasabası. Dağ görünümlü kaya parçası bir depremle ana karadan ayrılmış. Anakaraya ince bir yolla bağlanıyor. Dağ kayanın güneydoğusuna yerleşim yapılmış. Burası, Avrupa’nın en eski sürekli yerleşim yeri olarak tarihe geçmiş bunun da nedeni, çok önemli stratejik bir mevkide olması, Doğu Akdeniz’den Sicilya’ya bağlanan önemli ticari yolların kavşağında olması nedeniyle elde edilmesi için mücadele edilen bir yere dönüşmüş. Antikçağlardan ortaçağlara kadar önemli bir yer olmuş. Ticari ve kültürel bir merkez haline gelmiş. Korsan baskınların hedefi haline gelmiş.Bizans, Venedik ve Osmanlı burası için mücadele etmişler. Monemvasia , dik kayalar üzerine bir kale olarak inşa edilmiş. İçinde Bizanslılardan kalma en önemli kilise olan Ayasofya kilisesi bulunuyor. Venedikliler zamanından kalan evler ilginç özellikler taşıyor. Su sağlamak için yapılmış sarnıçlar, iç içe geçen dar ara sokaklar ile şimdi otele dönüştürülmüş evler arasında dolaşmak keyif verici ve fotoğraf çekmeyi isteklendiriyor. Monemvasia’da bir zamanlar şarap ticaretinin yapılması , Malvasia adıyla ünlenen şaraplarını da ortaya çıkarmış.
MONEMVASİA
Monemvasia kasabasını ziyeret etmek istediğinizde otomobil ile içeri girilemiyor. Kalenin giriş kapısına yakın bir yerde şans eseri arabayı koyacak bir yer bulunamazsa ana karadan kaleye bağlanan yolu yukarıya doğru yürümek gerekiyor. Kalenin yukarıdaki yerleşimleri yıkılmış ve gezilmesi sakıncalı olduğundan pek önerilmiyor. Diğer taraflar onarılmış ve gezilecek yerler işaretlerle gösterilmiş. Kalabalık olmayan ve heryerde turistik hareketlerin olmadığı kalenin her tarafı görülmeye değer.
Monemvasia ortaçağ kasabasını gördükten sonra, görmeyi istediğimiz bölge olan, Mora yarımadasının orta parmağı olarak şekillenmiş olan Mani yarımadasına doğru tekrar yola çıkıyoruz. Burası aynı zamanda yolculuğumuzun ikinci etabı oluyor. Mani yarımadası gezilmesi görülmesi gereken yerlerin başında bulunuyor. Bu bölgeyi gezmek için Gytheio kentinde kalacağız. Monemvasia’dan Gytheio’ya gitmek için Sparta kentine doğru geçip buradan aşağıya ineceğiz. Sparta kentine doğru geçmemizin nedeni ise, burada bulunan eski Bizans yerleşimi olan Mystras harabelerini de görmek istememiz.
MYSTRAL
Sparta şehrinin yakınlarında Taygetos dağının eteklerine doğru gelince dağın yamaçlarındaki eski taş yapıları seçmeye başlıyoruz. Burası, 14. Ve 15. Yüzyıllarda Bizans Mora despotluğunun başkenti olmuş. Bizans imparatorluğu İstanbul’un Osmanlılara teslimine kadar Mystra’da despotluk kurmuş ve burada ikamet edip Mora’yı yönetmiş. Mimari yapı ise, Konstantinopolis mimarisinden esinlenmiş. Dağ yamaçlarındaki terasın esas kullanımı, despotlar sarayına ayrılmış. Sarayda yapılan değişiklikler ile son ana binanın Tekfur sarayının formunu takip ettiği belirtilmiş. Burada, sarayla birlikte tepede kale , diğer kiliseler ve manastırlar da bulunuyor. Kiliselerin içlerindeki fresklerin bazıları silinmekle birlikte hala renklerini koruyorlar. Bugün Bizans şehrinin en iyi korunmuş örneği olarak Unesco dünya mirası listesinde bulunuyor. Binaların hepsi gezilemiyor. Saray restorasyon sürecinde bulunuyor. St. Demetrios, Ayasofya, St. George ve Peribleptos manastırı gibi önemli kiliseler gezilebiliyor. Pantanassa manastırında ise bir grup rahibenin ikamet ettiği belirtilmiş.
BİZANS SARAYI
Mystral harabeleri, tek bir alan içinde gezilemiyor. Önce aşağıdaki eski kilise ve kalıntıları görüp sonra yukarıdaki tepeye çıkarak yamaçlara yayılmış kale, kiliseler ve diğer kalıntılar görülebiliyor.
Sparta şehri yakınlarındaki Mystral harabelerini gezdikten sonra sıcağın iyice arttığı öğle saatlerinde buradan ayrılarak Gytheio kentine doğru yola çıkıyoruz. Gytheio , Mani yarımadasının doğu yakasında Lakonia bölgesinde bulunuyor. Aynı zamanda burası, antik Sparta’nın da limanı oluyormuş. Aklımıza hemen Homeros’un İlyada destanında anlatılan Troya savaşındaki hikayeler geliyor. Hikayede, Troyalı Paris’in Sparta kralının karısı Helen’le başlayan aşkla birlikte Sparta’dan kaçmaları ve ardından Gytheio limanına gelip burada limana çok yakın olan küçük Cranae adasında birlikte ilk gecelerini geçirdikleri anlatılır. İşte burası hikayede anlatılan liman ve adanın olduğu yer.
GYTHEİO
Akşamüzeri Gytheio şehrindeyiz. Kalacağımız yer öncesinde şehir merkezine doğru bir gözatalım dediğimizde, İstanbul plakımızı gören esnaftan biri bize tezahürat yapmaya başladı. Futbol taraftarlığı muhabbeti her kapıyı açar düşüncesiyle restorana müşteri bulmaya çalışıyor. Bu samimi iltifatları görmeye alışık olmayan bizlere yakınlık duygularını hissettirdi. Kalacağımız stüdyo eve gelince de ayrı bir ilgi gördük. Evin sahibi eşine dönüp bak kimler gelmiş Türkler buraya gelmez onlar adalara gider diyordun işte bak geldiler diye bağırdı.
Gytheio’da şehrin dışında yine bir stüdyo evde kalıyoruz. Balkonundan Akdeniz’in mavisini gözün alabildiğine şöyle apaçık görebildiğim bir yer. işte Akdeniz tam karşımda duruyor. Eşyalarımızı bırakıp doğruca upuzun kumsalın uzandığı Mavrovouni plajına indik. Plajda akşamüzeri daha çok yerel halkın olduğunu ve turist kalabalığının olmadığını gördük. Deniz ise kumlu ama tertemiz ve berrak ..
Burada kaldığımız sürede Mora’nın orta parmağı olan Mani yarımadasını keşfetmeye çalışacağız. Tabii sıcakların izin verdiği kadarıyla. Bugün Mani’nin doğu tarafına doğru uzanıyoruz. Gytheio’dan çıkınca yakın bir konumda olan Vathie plajını görmeye gidiyoruz. Vathie plajının olduğu yerde bir kamping ve küçük bir otel var. Plajda ise bizden başka kimseler yok. Arabayı parketme derdi olmuyor çünkü kimseler yok. Çok ilerdeki otel önünde birkaç genç denizde eğleniyorlar. Plaj henüz açılmamış ki şemsiyeler ve şezlongları kilitlemişler. Turist kalabalığının olmadığı bir yeri bulmak artık lüks olmaya başladı. Turist kalabalığına rastlamamak bir yana zaten bu bölgeye geldiğimizden bu yana pek fazla turiste de rastlamadık. Vathi plajının bakir ve tertemiz denizine girip yüzmek inanılmaz bir duygu veriyor. Plajın kenarında asılan deniz kalite raporunda ise üç yıldız verilmiş yani çok iyi olduğu belirtilmiş. Bu raporların farklı derecelendirmeleri var. Mavi bayrak deniz kalitesi yerine yıldız veriliyor. İki yıldız iyi ama üç yıldız çok iyi yada mükemmel deniliyor. Sanırım etrafta otel v.s. tesis olmamasından bu derece verilmiş.
Vathie plajından ayrılıp dar köy yollarından kıvrılarak ve kıyıyı seyrederek Mani yarımadasındaki başka köylere kasabalara doğru keşfe çıkıyoruz. haftaiçi olması nedeniyle yolların tenhalığı dikkatimizi çekmekle birlikte girdiğimiz yerleşimlerde de yaşama pek rastlamıyoruz. ortaçağda Bizans zamanından kalan tek yada iki çanlı taş kiliseler , terkedilmiş Bizans döneminden kalan kuleye benzer taş evler , Venedikler zamanında yapılmış kale surları, kuleler karşımıza çıkmaya başlıyor. Bazen bu terkedilmiş yerleşimler arasında birdenbire karşımıza mavi sandalyeleri ve renkli masa örtüleriyle şipşirin restoranlar yada kahvehaneler çıkıveriyor. Durup da fotoğraf çekmemek mümkün değil. Mani yarımadasını güneye doğru doğu yönünde katederken coğrafya zeytin ağaçlarıyla doluyor. Yükseltiler fazla değil alçak tepeler arasında kıvrılarak ilerliyoruz. Ne yazık ki çam ağacının gölgeliklerinin serinliğini bulamıyoruz. Yollar güvenli ve tenha olmakla birlikte yavaş ve dikkatli sürmek gerekiyor. Tek şeritten sağlanan yollarda bazen büyük araçla karşılaşmak mümkün. Yavaş sürerken zaman uzayabiliyor. Geçtiğimiz köylerin arasında plajlar uzanıyor. Skutari beach, Kotrona beach….ve daha pekçoğu önümüzde keşfedilmeyi bekliyor. Yol boyunca koyların arasındaki ıssız plajlara hayranlıkla bakarak devam ediyoruz. Tepeden izlediğimiz kadarıyla koylar geniş olduğunda plajlar, güneşin kavurucu sıcağını daha fazla hissettiriyorlar. Onun için bu denizleri hızla geçiyoruz. Koyların daralmaya başladığı yerlerde ise, çok daha güzel denizlerin olduğu görülüyor. Maviden açık maviye kayaların yeşiliyle buluştuğu denizler çok daha çekici duruyor. Mani yarımadasının en güney ucuna kadar gitmek de ilginç ve güzel olabilir. Ancak bu uca kadar gitmek yerine dar koylar ve denizleri keşfetmek daha cazip geliyor ve yolumuzu Gerolimanas köyüne çeviriyoruz.
GEROLİMENAS
Gerolimenas kasabasına gelince karşımıza inanılmaz bir deniz çıkıyor. şimdiye kadar gördüğümüz koylardan daha farklı içeriye doğru daha dar ve sakin bir deniz girmiş. Koy sıcak güneş yerine etrafını çeviren yüksek kayalar arasında kalıyor. Denizin serinliği ve maviliği çekiciliği arttırıyor. Mavi renk kıyıda yeşil taşlarla birleşiyor. Ve kocaman iri yeşil renge dönmüş taşlar berrak mı berrak bambaşka bir deniz oluyor. Tabii arabadan çıkar çıkmaz biranda kendimizi bu denize attık. Denizin rengiyle birlikte açıldıkça koyulaşan ve içindeki canlıların daha güzel göründüğü bir başka deniz görmedim.
Gerolimenas köyü, terkedilmiş eski kule tipi taş evlerle dolu bir köy yada kasaba iken gördüğümüz kadarıyla yavaş yavaş turistik bir yerleşime dönüştürülmeye başlanmış. Eski yıkık evler restore ediliyor..birkaç otel açılmış bile. Kıyıdaki birkaç balıkçı restoran kafe gibi yerler günlük taze balığın pişirildiği tavsiye edilecek yerler. Öğle yemeği molasını burada günün balığı menüsünden yiyerek yaptık. fiyatların çok ucuz olmamakla birlikte makul düzeyde olduklarını söyleyebilirim.
Gerolimenas’dan ayrılıp güneyden Mani’nin batı tarafına doğru kuzeye doğru çıkınca çok uzak olmayan bir başka doğal kaya oluşumu ile denizin birleştiği Mezapos denilen plajı görmeden geçmemek gerekir. Kayaların doğal plaj yaptığı burada kayalar doğal bir mağara girintisi oluşturmuşlar. Ayaklarımızı zar zor bastığımız kayaların üzerinden atlayarak yine yeşil kayalar ile mavi denizin birleştiği berrak denize hemen atladık. Bu arada denizin kaya ve taşlarla dolu olması deniz ayakkabısını da zorunlu kılıyor yada çok dikkatli girmek gerekiyor. Turistler için de favori bir yer olarak tespit edilmiş olduğundan çok tenha değil ama kalabalık hiç değil sadece birkaç turist olabiliyor.
Buradaki deniz maceramızın ardından ,Mani yarımadasının keşfini ertesi güne bırakarak akşam Gytheio’ya geri döndük.
Ertesi gün Mani yarımadasının kuzeybatısındaki Kardemyli şehrine gideceğiz. Sabah erkence hareket ettik. Burası, Gytheio’dan bir buçuk saatlik bir mesafede Messina bölgesinde bulunuyor. Kıyı boyunca gideceğimiz en uzak mesafe burası olacak. Dün takip ettiğimiz kıyı şeridinin dar ve virajlı yollarını tekrar geçerek yola devam ediyoruz. Yol boyunca yine terkedilmiş eski köylerde yukarıya doğru çıktığımızda, kuleye benzer dikdörtgen şekilde yapılmış taş kule tipi evler, tek çanlı eski Bizans kiliselerini görüyoruz. Durup bu küçük kiliselerin içlerinde hala sağlam kalmış rengarenk freskleri seyredip tekrar yola devam ederken karşımıza çıkan köy meydanlarındaki şirin sandalyeli kahvehanelerin grek (türk) kahvesini de içmeyi ihmal etmedik.
Kardemyli, antik çağlardan beri bilinen bir şehir.. Homeros’un İlyada destanlarında adı geçiyor. Destanda, Agamemnon’un Aşil’e Troya savaşına katılma koşulu olarak vaad ettiği yedi şehirden biriymiş. Sonrasında Venedikliler, Bizans ve Osmanlının hakimiyeti altına girmiş ve son olarak da Osmanlı hakimiyetine karşı direniş ordusu burada toplanıp Kalamata’ya doğru yürüyüşe geçmiş.
Kardemyl i‘deki Bizans ve Venediklilerden kalan yapılar ve terkedilmiş kule tipi evler eski şehir (old town) içinde kalıyor. Şehre girince Old town yazan bir tabeladan içeriye doğru yürüyerek 500 metre kadar gittikten sonra Mourtzinos kalesinin savunma duvarının bir parçası olan büyük bir kemerden içeriye giriyoruz. İçeride 18. Yüzyılda yapılmış Agios Spiridon kilisesi bulunuyor. Burası aynı zamanda ücretli bir müze olarak tasarlanmış. Kilisenin karşısında ise birkaç katlı Venedikliler zamanından kalan üç katlı taş kule ev duruyor. Tabelada Mourtzinos kulesi yazıyor. Kulenin içindeki dar merdivenlerinden yukarıya çıkınca Kardemyli manzarasını görebiliyorsunuz. Kardamyli’nin eski şehrini gezdikten sonra öğle sıcağının bastırmasıyla hemen yakındaki plaja kendimizi zor attık. Denizin yine iri taşları ile balıkların arasından girip serinleyebildik.
KARDEMYLİ OLD TOWN KARDEMYLİ OLD TOWN KULETİPİ EV
Öğleden sonra Kardemyli şehrini geride bırakıp , dönüş yolunda daha aşıdaki Limeni kasabasına uğradık. Limeni yine dar bir koyun içeriye doğru girdiği ve denizin beyaz kumlarla birleştiği efsane Turkuaz renkli denizi olan bir yer. Beyaz kumlar ile birlikte deniz, Karayip denizlerine benziyor. Limeni ise, küçük eski bir yerleşim yine taş kule ev mimarisi ve tek çanlı kilisesi ile küçük bir kasaba iken şimdi tamamen turistikleşmiş bir yer. Arabalar kasabanın içine giremiyor. Yakın bir yere bırakıp Limeni’ye girilebiliyor.
LİMENİ
Limeni’deki deniz sefasından sonra Gytheio’ya yorgun bir şekilde dönüyoruz. Masmavi Akdeniz manzaralı balkonda dinlenebiliriz.
Mani yarımadası gezisinin son gününde Gytheio’dan yarım saat uzaklıktaki Areopoli kasabasını gezip gördük. Burası, Lakonia bölgesinde eski bir yerleşim yeri. Yunan bağımsızlık savaşının da başladığı yermiş. Burada bölgedeki tipik taş kule evler bulunuyor. Bazıları ise onarılıp müze haline getirilmiş. Bölgenin Bizanslılardan kalan eski taş kule evleri , L şeklinde yukarıya doğru dikdörtgen şeklinde kuleye benzetilerek yapıldığından kule tipi evler deniliyor. Eski taş evler de onarılıp otel ve yerleşime açılmış..Areopoli’nin turistik bir kasabaya dönüştürüldüğünü ve görselliğe oldukça önem verildiğini görüyoruz. Dükkanların önlerinde herhangi bir şey sergilenmiyor. Kafe mekanları görsel olarak göz okşayıcı ve eski kilisesinin de görkemli çan kulesiyle Areopoliye estetik ve güzellik katıyor. Areopoli’de sabah gördüğümüz kalabalık ve hareket, kafelerdeki insanlar ve turistler öğle saatlerinde birdenbire ortadan kayboluyor , kafeler boşalıp siestaya başlıyorlar. Bizim için de buradan ayrılma zamanı geliyor.
AREOPOLİAREOPOLİAREOPOLİ
Sabah erken bir saatte Gytheio’dan ayrılarak Kalamata’ya doğru yola çıkıyoruz. Kalamata, Yunanistan’da kalacağımız son durak olacak. Burada görmek istediğimiz yerler arasında, Pylos antik şehri ile Methoni kalesini gezmeyi düşünüyoruz. Zamandan kazanmak için kıyı şeridinin dar ve virajlı yolları yerine Kuzeye Sparta’ya doğru otoyoldan çıkıyoruz. yaklaşık üç saat sonrasında Pylos’a varıyoruz. Burası, Homeros’un İlyada destanında bahsettiği bilge insan yaşlı Nestor’un sarayının bulunduğu yer. Nestor’un sarayı, Yunanistan’daki Miken uygarlığının Messina bölgesinde M.Ö. 13. Yüzyıldaki en iyi korunmuş 2. önemli yerleşimi oluyor.
Burasının bulunması da ilginç. H. Schelieman 1888’de Homeros destanı ile klasik Yunanistan’da hatırlanmaya değer yerlerin rehberini yazan Pausanias’ın metinlerine bakarak bu yeri bulmak için çalışmalar yapmaya başlamış ancak bir sonuç elde edememiş. Sonra 1909 ile 1938 yılları arasında Carl Blegen çalışmalar yapıyor ve sarayı buluyor. Ancak ne yazık ki 2. Dünya Savaşı başlıyor. Sarayın kazı çalışmaları, 1939’da başlamış. Sarayın arşivinde bulunan kil tabletlerin üzerindeki LinearB yazısı, Yunan alfabesinin ilk örnekleri olarak kabul edilmiş. Bugüne kadar gelmesinin nedeni ise, sarayın çıkan bir yangınla yanması sırasında pişmemiş olan tabletlerin pişmesi ile bugüne kadar korunarak gelmiş olmalarıymış. Bulunan kil tabletler, önce Atina Arkeoloji müzesine konulmuşlar ancak savaş nedeniyle tabletlerin korunması için daha güvenli bir yer olan Yunanistan bankalarının kasaları daha uygun görülmüş. Tabletlerin ortaya çıkarılıp incelenmesi ancak 1950’den sonra olabilmiş.
Pylos’daki kral Nestor’un sarayı, Homeros’un destanlarında anlattığı saray olduğu kabul ediliyor. Homeros’un anlattığı saraydaki zengin ve gösterişli yaşamı gözümüzün önüne getirmeye çalışırken, elde edilen bölük pörçük de olsa arkeolojik buluntular ile de bu tabloyu iyice şekillendirmeye çalışıyoruz. Destanda, Telemekhos babasından haber almak için Nestor’u ziyaret ettiğinde saray şöyle tasvir edilmiş: (odysseia III.31 v.d.) ‘vardılar Pylos erlerinin toplandığı yere , Nestor oturuyordu. Oğullarıyla ,şölen hazırlıyordu. Çevresinde adamları ,kimi et kızartıyor. Kimi şişlere geçiriyordu.Görünce yabancıları koştular. Hep birden elleriyle selam verip buyur edip oturttular. Nestoroğlu Nestoroğlu Piesistratos geldi yanlarına ilkin tuttu ikisini de elinden, oturttu şölene , deniz kıyısına serili yumuşak postların üzerine ..pay ayırdı onlara içeriklerden şarap doldurdu altın bir sağrağa Pallas Athena’ya sundu sağrağı kalkanlı Zeus’un kızına..’
Destandaki bu anlatılar ile saraydan çıkan buluntular gerçekten buradaki yaşamın bir zamanlar ne kadar zengin ve görkemli olduğunu gösteriyor. İçeriyi gezmeye başladığımız zaman, verilen bilgilerle sarayı hayal etmeye başladım.
NESTORUN SARAYI ARKEOLOJİK ALANI AÇIKLAMA PANOSU
Bu iki katlı büyük avlulu ve birçok depolama dükkanı ile yapılmış saray , özel bölümleri, hamamı, atölyeleriyle, direnaj sistemleriyle büyük bir yapı oluşturduğu belli oluyor.
Sarayın en önemli yeri olan Taht odası, birçok törenin yapıldığı ve diğer Miken krallarının ağırlandığı bir kabul salonuydu. Burada ortada bir ateş yanıyor kenarlarında ise ahşap direkler bulunuyormuş. Bugün hala bu ocağın ve sütunların yerlerini görebiliyoruz. Bu ocaklı odada sağ taraftaki duvara dayalı ahşap bir kaidenin üzerinde bir taht bulunuyormuş. Taht odasının duvarları ve zemininde günümüze kalan fresklerden ve süslemelerden burasının ne kadar muhteşem bir şekilde döşendiğini hayal edebiliyoruz. Bu yapıdaki zemin ve duvarları kaplayan muhteşem süslemelerden günümüze sadece çok azı ulaşabilmiş. Bulunan süsleme ve freskler buradaki arkeolojik alanda olmayıp Atina arkeoloji müzesinde duruyorlarmış.
TAHT ODASI
Süsleme ve fresklerlerle ilgili anlatımlarda neler yazmışlar diye baktığımızda, Taht salonundaki duvarlar ve taban etkileyici zigzag , alev ve spiral desenlerle boyanmış, Diğer saraylarda olduğu gibi Miken sanatının karakteristikleriyle yapılmış.. Duvar süslemelerinden geriye kalan parçalardan birinde bulunan resmin ortasında bir kayanın üzerine oturmuş Lir çalan önemli bir karakterin muhtemelen kralın kendisi olduğu belirtilmiş. Onun etrafında bir tören ziyafetinde, üç ayaklı küçük masaların çevresinde sedirler üzerinde oturan erkekler şarap kupalarını havaya kaldırmışlar ve bir masada da pişirilip yenmeye hazır bir boğa bulunuyor. Bu süslemeler Griffon ve Aslan gibi mitolojik öykülerdeki bazı hayvanların tasviriyle tamamlanmış.
Saray kompleksini gezerken Freskleri ve süslemeleri göremedik ancak günümüze kadar gelen bazı ilginç buluntuları hala orada görebilmek oldukça heyecan vericiydi. Bu sarayın hamam kısmıydı. Burası oldukça iyi korunmuş bir alan, kraliyet ailesine aitmiş. Burada spiral dekorasyon yapılmış kilden bir çanağı hala görebilmek mümkün. Çanağın yanında ise kolayca yıkanmak için oturaklı bir merdiven yapılmış..burada yine hala yanında duran iki kavanoz duruyor. Muhtemelen birinden aromatik yağla yağlandıkları, diğerinden de suyla temizlendikleri burada verilen bilgiler arasında bulunuyor. Ayrıca bunların dışında etkileyici bir başka şey de, sarayın arşivi olduğu kabul edilen bir diğer odadan arkaik yunanca yazısı ile yazılmış çok sayıda tabletler bulunmuş ve bunlar Atina arkeoloji müzesinde duruyorlarmış. Nestorun sarayını gezerken verilen bilgilerden etkilendiğim bir başka şey de , buradaki ekonomik hayat oldu. Sarayın ekonomisinde, adaçayı, gül gibi kokulu bitkilerden aromatik yağ üretimi yapılıyormuş. Homeros destanında da bu kokularla banyo yapıldığı yazılıyor. Aromatik yağ üretiminin yapıldığı biliniyor çünkü, cenaze merasimlerinde , dini ritüllerde ve iyileştirme amaçlı kullanımları varmış. Aromatik yağ üretimi, sarayın en önemli ticaretini oluşturan üretim işi oluyormuş. Yağlar o kadar önemliymiş ki, taht odasının etrafı sayısız büyük küplerle , kilden kavonozlarla çevrilmiş olarak hala görebilmek mümkün. Bütün bu kavanozlarda aromatik yağlar bulunuyormuş.
NESTORUN SARAYINDA BANYO KÜVETİ
Pylos’da Nestorun sarayının yanında bir de Tholos denilen mezar bulunuyor. Mezar antik dönemde soyulmuş ancak yapılan kazı çalışmalarında Miken kültürüne ait altın, bronz, yüzük, silah gibi olağanüstü zengin buluntular elde edilmiş. Mezarlığın bir savaşçıya ait olduğu anlaşılmış ve buraya Griffin savaşçısının mezarı denilmiş.
Pylos’taki Nestorun sarayını geride bırakarak yolumuzun üzerindeki bir başka tarihi önemi olan, Messinia bölgesinde Methon liman kentinde bulunan Methoni kalesine gitmek üzere yola koyulduk.
METHONİ KALESİMETHONİ KALESİ
Methoni kalesi, 1700 yıllarında Venediklilerin yaptığı bir ortaçağ kalesi. Venediklilerden sonra Bizans ve sonrasında Osmanlılar tarafından kullanılmış. Kale savunma amaçlı olarak yapılmışsa da diğer kaleler gibi cezaevi olarak da kullanılmış. Venedikliler zamanında Koroni, Girit ve Kıbrısla birlikte Akdeniz’in önemli bir ticaret noktası olarak kabul edilmiş. Ayrıca seyahat edenlerin, hacıların kutsal yolu üzerinde olması nedeniyle de kaleden yiyecek konaklama gibi destekler de almışlar. Osmanlılar ise, kaleyi aldıkları zaman orduyu buraya yerleştirmişler.
Kaleye girerken etrafına derin bir hendek kazılmış. Hendeğin üzerinde ise 14 kemerli güzel bir taş köprü inşa edilmiş. Kaleye girdikten sonra ikinci ve sonra üçüncü kapıdan geçilip içeriye yerleşim alanına giriliyor. Kalenin etrafında da kuleler yapılmış. İçerisinde ise, buradaki yerleşimlerden kalan hamam , kilise gibi hala sağlam duran bazı binalar bulunuyor. İçeride ayrıca sarnıç olduğu ve 2.Dünya savaşında esir düşen İngiliz askerlere ait mezarların olduğu da belirtilmiş. Ayrıca osmanlı askeri tesislerine ait izlerin de olduğunu görebiliyoruz.
Methoni kalesinden ayrılıp kalacağımız Kalamata şehrine doğru geçiyoruz. Burası, Messina bölgesinin başkenti oluyor. Mora yarımadasının da en kalabalık ikinci şehri oluyormuş. Kalamata, daha çok zeytinleriyle ve zeytinyağlarıyla bilinen bir şehir. Ayrıca şehir, Venedikliler ile Osmanlılar arasında sürekli ele geçirilmeye çalışılmış. Bu nedenle İtalyan ve Osmanlı kültüründen etkilenmiş. Şehire girdiğimiz zaman iki katlı yeşil pancurlu eski İtalyan evleriyle karşılaşıyoruz. Kalamata, Nafplion gibi İtalyan tarzını çok öne çıkarmıyor ve turistik bir şehir de değil. Burası orta halli Yunanlıların yaşadığı bir kent olarak aklımda kaldı. Kaldığımız eski bir İtalyan evi de otele dönüştürülmüş şirin bir otel olmuş. evsahibi hanımın ise Türkler konusundaki sempatik yaklaşımı da ayrıca burayı daha çok sevmeme sebep oldu.
KALAMATA
Kalamata’da kaldığımız günleri şehri tanımaya ayırdık. Şehrin ana merkezinde bulunan eski bir Bizans kilsesi olan Kutsal havariler kilisesi tarihi bir yapı olarak önem taşıyan binalardan..Burada Messina bölgesi arkeoloji müzesinin de görülmesini tavsiye edeceğim. Messina bölgesinin arkeolojik bilgilendirmesi oldukça doyurucu bir şekilde yapılmış. Bölgedeki kazı alanları ile elde edilen bulgular sergileniyor.
TARİHİ BİZANS KİLİSESİ
Göreceğimiz diğer önemli bir yer ise, şehirde cumartesi günleri kurulan yerel Pazar olacak. Kapalı Pazar yerine kurulan yerel ürünler pazarında neler var neler..bölgede yetişen sebze, meyveden, otlarına, kuru baharatlarına, akdeniz coğrafyasının bildiğimiz adaçayı, kekik, v.s. bütün otları burada da var. Yöreye özgü, elbette Kalamata zeytinleri, özel vakumlu ambalaj içinde satılıyor. Burada tadıp almak zor gözükse de bir tane kendi el yapımı zeytinlerini satan bir hanım görüyorum. Ve zeytinleri gerçekten güzel.. buranın bir de özel keçi sütünden yapılan peynirleri var. Ve çok lezzetli peynirlermiş alıp almamakta tereddüt ettikten sonra almaya karar verip sardırıyoruz. Pazarda balıklar ve başlarında kadınlar bulunuyor. Kadınlar satış, ayıklama gibi her türlü işi üstlenerek başarıyla bu işi sürdürüyorlar. Kadınların ayrıca önemli bir şekilde öne çıkarak her türlü işte görünür olduklarını da söylemek gerek. Benzin istasyonlarında restoranlarda işlerin yürütülmesini, idaresini üstlenmişler.
KALAMATA HALK PAZARI
Kalamata’dan Pazar günü yine sıcak bir günde ayrılıp Pire’ye dönüş yoluna geçtik. Pire’ye giderken yolumuzun üzerinde Korint ile Argolis arasında kalan Nemea kentinin arkeolojik alanı görmeyi istediğimiz yerlerden biriydi. Nemea’da olimpik oyunlardan önce, Tanrı Zeus’a adanan Nemea oyunları oynanırmış. Bu oyunlar , Panhellenik oyunlar olarak biliniyor. Nemea aynı zamanda Panhellenik dini bir merkez olarak ortaya çıkmış. Nemea oyunları arasında arkeoloji müzesindeki bilgi ve buluntularda, yapılan Pentatlon yarışmalarında, disk fırlatma, atlama, cirit atma, güreş, halter gibi alanlarda yarışmaların yapıldığı belirtilmiş.
ZEUS TAPINAĞINEMEA ARKEOLOJİ MÜZESİ
Nemea , şarapları ile de tanınan bir yer. Burada yetiştirilen özel bir üzüm çeşidi olan Agiorgitiko koyu kırmızı üzümünden yapılan şarapları oldukça ünlenmiş. Şarap ticareti yapan şirketler ve ailelerin üzüm bağlarının arasından geçerek Pazar günü açık olabilecekleri düşüncesiyle şarap almayı düşünürken Yunanistan’da Pazar günleri satış ofislerinin ne yazık ki kapalı olduğunu öğreniyoruz.
Nemea kasabasından Pire limanına giderken yolumuzun üzerindeki Korint kanalına tepeden bakacağız. Yunanistan’ın ana karası ile Mora yarımadasını birbirinden ayıran ve Ege denizi ile Adriyatik denizini birbirine bağlayan sonradan yapılmış bir kanal burası. Korint kanalını daha yakından görüp fotoğraflarımızı aldıktan sonra artık Pire limanına doğru yol almaya başladık. Pire limanından kalkacak feribotumuzla Sakız adasına geçmek için kalkış saatini beklemeye başladık. Limanda pekçok feribot var ve Yunan adalarına düzenli seferler yapılıyor. Pire limanı ana merkez oluyor. Gemiye girdikten sonra yerlerimizi bulup geminin kalkmasını bekliyoruz. Tam yanımızda self servis restoran ve koltuklarımızın önünde de dev ekran Tv duruyor. Akşam futbol maçı yayını var. Self servis restoranının yemek gürültüleri ile futbol maçı gürültülerinin birbirine karıştığı salonda yorgunluktan uyuyakaldığımızı itiraf etmeliyim..
Antik Yunan Tarihiyle İlgili ve Mora Yarımadasını Anlatan Kaynaklar
Latmos dağlarının kaya resimlerinden Antik dünyaların mitolojilerine, Osmanlı kuleli konaklardan Tasavvuf ehlinin kalemişli camilerine…
Anadolu tarihinin katmanlaştığı coğrafyalar üzerinde gezinmek, her bir tarih katmanında tarihten bir parça bulmak, bulunmaz keyif veriyor. Bu sefer antik dönemin Karia bölgesini de içine alan geniş bir coğrafya üzerindeyiz. Karacasu’dan Aydın’a, Çine Gökbel vadisinden, Milas’a, Kapıkırı ve Latmos Beşparmak dağlarına, Bafa gölünden Didim’e ve Dilek Yarımadasına doğru uzanıyoruz. Görülecek çok şey varmış dediğimiz kaya resimlerinden antik kentlere, mitolojilere, Osmanlı kuleli evlerinden kalemişli camilere, kaleler ve müzelere, doğal kaya oluşumlarına, baharın yeni açan çiçeklerine dek şimdiye dek fırsat bulup göremediğimiz ne varsa görmeye ve anlamaya çalışarak geziyoruz..
Ticaretin zenginleştirdiği topraklar..
Üzerinde gezindiğimiz coğrafya, Anadolu’nun en zengin tarihsel kaynaklarına sahip bölgelerinden biri.. Bunun nedeni, tarihsel çağlardan bu yana zengin ticaret yollarının geçmesi oluyor… yapılan üretim pek çok pazara ulaştırılabilmiş.. En başta dokunan pamuk ipliği, Venedik ve İspanya pazarlarına gidiyordu. Daha sonraları ise, XV. Yüzyılda da denizcilerin önemli duraklarından olan Rodos, Thasos, Foça, İzmir, Seferihisar, Milet gibi adalar ile kıyı yerleşimleri arasındaki devamlı bağlantı sayesinde bölgedeki ticari hayat devam etmiş.. Ayrıca Mısır, Anadolu sahili, Selanik, Eğriboz gibi önemli ticaret merkezleri arasındaki ilişkiler ile de bu bölgedeki ticaret hep canlı kalmış.. Diğer taraftan bölgenin verimli coğrafi alana sahip olması da burasını her tarihsel dönemde önemli hale getirmiş. Özellikle küçük Menderes ovası ve Aydın dağlarının arasında kalan bölgede hanlar, kervansaraylar ve büyük pazarların oluşmasını sağlayarak, Osmanlı devletinin pek çok bölgesinden gelen tüccarlar için de çok çekici bir bölge olmuş.. (Bircan Kayacan-Aydın’da Mevlevilik)
Bölgedeki ticaret ağlarının daha iyi örülmesinde canlanmasında kervansaraylar, hanlar gibi yapılar her zaman önemli rol oynamışlar. Yolumuzun üzerinde ticaret yollarının kesiştiği kavşaklardan biri olan Denizli/Tavas’da da çarşı içinde harap halde duran ve 19. Yüzyıla tarihlenen taş yapı olan Mestanağa Hanı ile karşılaştık. Tavas’dan Aydın’a geldiğimizde ise yine ticaretin gelişmesi için yapılmış bir başka yapı, Nasuhpaşa külliyesini gördük. Osmanoğlu Nasuhpaşa tarafından 18. Yüzyılda yapılmış. Nasuhpaşa külliyesi de, yolcuların konaklaması ve ticaretin gelişmesi için inşa edilmiş yapılardan bir diğeri.. medrese, mescit ve hamamdan oluşan külliyenin bir tarafı bugün otel olarak kullanılıyor, medrese kısmı ise erkekler yurdu olarak kullanılmakta… Nasuhpaşa külliyesinin bulunduğu sokak ise, turistik bir havaya sahip.. Eskiciler, kafeler eski taş binalarla ilgi çekici hale getirilmiş…
Ticaret hayatının kervansaraylar, külliyeler ile kurulan örgüsünün daha sonraları sanayileşme fabrikaları ile kurulduğunu söylememiz gerekir. Bölgenin Cumhuriyet yönetimi açısından da taşıdığı değer önemlidir… Yolumuz Aydın/Nazilli’den geçerken gözümüz şimdi Adnan Menderes üniversitesinin bir kampüsü haline getirilmiş ancak bir zamanların Sümerbank Nazilli basma fabrikasına takıldı. Tabi bu sanayi fabrikasından bahsetmeden geçmek, bölgedeki zenginliğin anlaşılması için yeterli olmaz. Burada devlet eliyle kurulan sanayi fabrikaları ülkenin sanayileşme hamlesinde çok önemli rol oynuyordu. Bunlar içinde Nazilli Sümerbank basma fabrikası, Aydın’ın antik dönemden bu yana süregelen dokuma geleneğini Cumhuriyet dönemine taşımış ve tekstil alanında modern tesislerin yapılması ile sanayileşmenin dinamiklerinden birini oluşturmuş.. Sümerbank’ın modern bir tesis olmasında dikkat edilen, burada sanayi fabrikası ile birlikte yeni bir yaşamın da kurulması olmuş.. Kurulan fabrikayla birlikte lojmanlar, okul, kreş sosyal tesisler modern tesisi tamamlamış.. Yine devlet eliyle kurulan Tariş işletmesi ile de pamuk, incir, üzüm gibi ürünlerin işlemesi yapılmış.. Ancak devlet eliyle başlatılan bu sanayileşme, ‘80’li yıllara gelince verimsiz oldukları gerekçesi ile kapatılıp özel şirketlere devredilmiş.. arazileri de başka şekilde değerlendirilmeye açılmış. Bugün önünden geçip gittiğimiz Nazilli basma fabrikası (Sümerbank) terkedilmiş bir park gibi duruyor.
Sanayileşme hamlelerinde, demiryolları da çok önemli olduğundan hemen İzmir-Aydın hattında işleyen demiryolunun devletleştirilmesi gerçekleştirilmiş.. Aydın’ın bir sanayi kentine doğru olan serüveninde cumhuriyetin ilk yıllarında önem taşıyan tren garına da bir göz atmadan geçemedik. Gar binası artık küçük kasaba garı olarak kalmış .. bayram öncesi öğrencilerin eve dönme telaşı içindeydi.
Osmanlı döneminin önemli aileleri; Kuleli evleri
Denizli/Tavas’dan Aydın’a uzanan yolda ticaret hayatının ne denli canlı olduğunu gözümün önüne getirebiliyorum. Yolun içinde daha görülmesi gereken bir dolu tarihi yapı ve hikayeler var. Bölgedeki yolculuğu ilginç kılan ise, burada yaşamış önemli ailelere ait geçmişin izlerine rastlamak oldu.
Yola devam ederken, Aydın/Arpaz’da gördüğümüz kuleli konak denilen ev tipinin farklı tarihi hikayeleri gösterdiği anlaşılıyordu… Arpaz’a girince hemen bir köy kahvesi ile karşılaştık. Kahvede oturanlar bize Arpaz kulesini ve yanındaki konağı gösteriyorlar. Arpaz konağı, Antik Karia kenti Harpassa kalesinin olduğu Hisar tepesinin eteklerinde bulunuyor. Yukarıya çıkınca yıkılmış duvarları ile hala ayakta durmaya çalışan ve etrafını yeşil otlar sarmış yarı yıkılmış ahşap bir konağın olduğunu görüyoruz. Ahşap evin hemen önünde ise taştan yapılmış şato kulelerine benzeyen sağlam bir kule duruyor. Bu tarz ev yada konakların ne amaçla yapıldığını anlamaya çalışırken öncelikle bu tarz evlere sahip olanların Osmanlı döneminde ortaya çıkan önemli aileler oldukları ve yerel yönetimlerde önemli rollere sahip olduklarını söyleyelim. Hikayeye daha yakından bakalım..
Osmanlı dönemi Anadolu’sunda ticaret hayatının zenginliği ile beraber bölgede yaşanan iktidar savaşlarının ve isyanların uzun yıllar devam etmesi, buralardaki yaşamı bir hayli etkilemiş.. Özellikle Osmanlı döneminde yaşanan bölgedeki isyan hareketleri, Celali isyanları olarak bilinen şiddetli çatışmalar ile buralarda önemli eşraf aileler ortaya çıkarak buraları yönetmeye, savunmaya başlamışlar. Kendi özgün yapılarını inşa etmişler.
Arpaz konağı olarak bilinen bu ev, Osmanlı ayanlarından Arpaz ailesine aitmiş. Arpaz ailesi, 18. Yüzyılda Osmanlı devleti içindeki Ayan sistemindeki ailelerden biri oluyor. Ayanlar, bu bölgede çıkan isyanların bastırılmasında devletin güçsüz kaldığı zamanlarda önemli rol oynamış kimseler. Devlet adına bölgede güç kullanarak asayişi, bölgedeki nüfuzlu aileler üstlenmişler. Devlet ile yerel halk arasında güveni ve düzeni yeniden kurmuşlar. Bir anlamda yerel ağalar olarak güçleri ellerinde toplamışlar. Bölgenin ileri geleni anlamına gelen Ayan sıfatını almışlar.
Bu kişiler, topladıkları vergileri Osmanlı idaresine vererek burada devletin iktidarını sürdürmesinde aracı rolü oynamışlar. Ayan aileler zenginliklerini ve güçlerini devam ettirmek için bölgede gösterişli, güvenli, askeri donanıma sahip konaklar inşa ediyorlar. O dönemde eşkıyalığın yaygın olması nedeniyle de güvenliğe ayrı bir önem veriliyor. Kendilerini korumak için de gözetim ve savunma amaçlı kuleler yapıyorlar. Bu tür kuleler Batı Anadolu’da yaygın olarak yapılmaya başlanıyor. Batıdaki şato kulelerine benzer şekilde yapılmasının nedeni ise, hem o dönemde bu kule tiplerinin batıda moda olması hem de bu kule tipinin güvenliği sağlayıcı en iyi yapı olmasıymış… Arpaz Kulesi, 19. Yüzyılda Arpaz ailesinden Hacı Hasan tarafından Rodos’dan gelen ustalara yaptırılmış… Arpaz ailesine ait konağın kulesinde konakla bağlantılı açılıp kapanan asma köprüsü de varmış. Kulenin içinde ise, tuvalet ve hamamın olduğu ve hatta yaygın eşkıyalık olayları nedeniyle de bir de zindanı bulunuyormuş.
Ayan aileler arasında, Karaosmanoğulları ve Cihanoğulları önemli rol oynamışlar. Özellikle Cihanoğullarının kimler olduğuna baktığımızda, 18. ve 19. yüzyıllarda Aydın ve çevresinde etkin olan bir Ayan ailesi.. 18. Yüzyılda Aydın, Koçarlı, Nazilli, Cincin, Sobuca çevresinde bölgenin ticari hayatında, etkin olduğu gibi devletin üst bürokrat kadrosunda da yer almış. Siyaset ve ekonominin yanısıra sanat alanında da pek çok imar faaliyetlerini gerçekleştirmiş. Çok sayıda cami, çeşme, hamam okul gibi yapılar inşa etmişler. Ayrıca deniz ötesi faaliyetleri nedeniyle de farklı kültürlerden etkilenmiş..
Cihanoğlu ailesinin de Koçarlı’da Arpaz’daki kuleli konağa benzer kuleli evlerinin olduğunu öğreniyoruz. Ama ne yazık ki kule halen ayakta olmasına karşılık bağlı olduğu konaktan geriye bir şey kalmamış. Kulenin gösterişli bir şekilde Barok ve Rokoko tarzında taştan yapılmış olduğunu içinin ise özenli bir işçilikle yapıldığı yazılıyor. Ayrıca kuleye bir de hamam ilave edilerek konforlu hale getirildiği ve kulenin en üst katında da bir gözetleme kulesinin bulunduğu söyleniyor. (Kaynak; Olcay Pullukçuoğlu Yapucu, Büyük Menderes Bölgesinde Kuleli Yapılar ve Arpaz Kalesi)
Koçarlı’nın Cincin köyünde Cihanoğlu ailesine ait bir de kale bulunuyormuş. Kaleye ait sadece duvar temellerini görebiliyoruz. O dönemde Cihanoğlu ailesinin zeytin ve zeytinyağı işleriyle uğraştıkları da biliniyor. Kalenin aşağılarında ise halen yağhanelere ait olduğunu tahmin ettiğimiz ve zeytin sıkmak için taş değirmenleri etrafta dağınık bir şekilde durduğunu görebiliyoruz. (Kaynak; Olcay Pullukçuoğlu Yapucu, Büyük Menderes Bölgesinde Kuleli Yapılar ve Arpaz Kalesi)(Bircan Kayacan-Aydın’da Mevlevilik)
Cihanoğlu ailesi gibi bu bölgede daha sonraki tarihlerde önemli eşraf ailelerden biri olan Adnan Menderes’in ailesinin de cumhuriyet siyasetinde önemli rol oynadıklarını yakın tarihimizden biliyoruz. Bugün bu kişiliği hafızalarda tutmak için Koçarlı’da onun adına Aydın İl, Kültür ve Turizm müdürlüğü tarafından Adnan Menderes adıyla bir müze yapılmış. Müze binasının yine bölgedeki kuleli yapılara benzer şekilde yapıldığını görüyoruz. Bina, ‘40’lı yıllarda Adnan Menderes’e ait olan ve Macar ustalar tarafından yapılan gençlik yıllarının evi örnek alınarak yapılmış. Müzede Adnan Menderes’in dramatik hayat öyküsünden başlayarak, geçmişi, çocukluğundan başlayan öyküsü, siyasete atılması, siyaset hayatında yaşadığı gerçekleştirdiği gelişmeler ve sonrasında siyaset sahnesinden düşmesi, yargılanması süreçleri eldeki verilere göre aktarılmış. Menderes’in , Türkiye’deki siyasete yön vermiş bir kişilik olarak gerçekleştirdikleri bugün hala tartışılıyor. Ancak müzede verilen bilgiler bizi bir kez daha geçmişin siyasetlerine götürüp yeniden o dönemi düşünmemize olanak sağlıyor.
Duvar resimli, kalemişli tarihi camiler
Bu coğrafyalarda karşımıza çıkan siyasi meseleleri bir tarafa bırakarak, yolumuza çıkan tarihi camilerdeki rengarenk kalem işlemelerine, ahşap süslemelere içlerindeki duvar resimlerine takılıp kalıyoruz.
Yolda giderken ilk olarak Aydın Karacasu’daki Hacı Ali Ağa camisinden bahsedebiliriz. 18. Yüzyılda yapılmış ahşap tavanlı ve ahşap direkli camilerden…İçeride sadece pencere üstlerinde gördüğümüz renkli çiçeklerle yapılmış duvar resimlerinin olduğunu görüyoruz. caminin dışına ise renkli süslemeler yapılmış. Camideki sadeleştirilmiş süslemeler ve ahşap tavan desenleri ile ne kadar güzel göründüğünü söyleyelim. Caminin yeni restorasyondan geçmiş olduğu belli oluyor.
Koçarlı’da ise Cihanoğlu ailesine ait 18. yüzyılda yapılmış bir camide ise, klasik camilerde göremediğimiz duvar resimleriyle karşılaşıyoruz. Camideki renkli duvar resimlerinin bozulmadığı ve hatta korunmaya çalışıldığını caminin imamı söylüyor. Bu resimler arasında, çiçek motifleri, meyve sepetleri, günlük hayattan resimler olarak buharlı gemiler, yarı açık perde tasvirleri, Kabe tasvirleri bulunuyor..
Camilerdeki bu duvar resimleri, Osmanlı yönetiminin batı ile kurduğu yakın ilişkilerle birlikte, 15. yüzyıldan itibaren ama özellikle 18. yüzyılda görülmeye başlanmasıymış. Çeşitli meyve, çiçek gibi resimler, önce saray duvarlarında, konaklarda yapılmaya başlanıyor.. Giderek İstanbul gibi büyük bir şehirden kırsal alana doğru popüler olmaya başlıyor. Özellikle de Anadolu’nun kıyı Ege tarafında İzmir, Aydın gibi yerlerde yapılmış. Duvar resimleri önceleri sivil mimaride, evlerde, konaklarda yapılmaya başlanırken giderek dini alanda, camilerde de yapılıyor..özellikle de ayan ailelerin yaptırdıkları cami, külliye, konak gibi yerlerde yapılıyor.
Koçarlı’da Cincin köyünde yine Cihanoğullarına ait eski cami adıyla bir başka camide daha duvar resimleri yapılmış. Burada minber ve pencere üstleri gibi bazı yerler dışında kalanların ne yazık ki beyaza boyanmış olduğunu görüyoruz.
Aydın’da ise şehrin merkezinde Cihanoğullarına ait Cihanoğlu cami ve külliyesi yapılmış. Caminin farklı bir tarzda yapıldığını görünce anlıyorsunuz. Cami, tonozlu bir altyapının üzerine yerleştirilerek zemini yükseltilerek bir platform üzerine oturtulmuş ve çevreye hakim duruma getirilmiş. Külliyenin bulunduğu platformun istinat duvarına sırtını dayamış olan sivri beşik tonozlu bir revak yapılmış. Revak, birer kemerle batı ve doğu yönlerine, üç kemerle de güneye açılıyor. Şimdiye kadar herhangi bir camide görmediğimiz bu revakın camiye mi ait olduğu yoksa başka bir yapı mı olduğu aklımızdan geçen sorular oluyor. Ancak bu beşik tonozlu revak kullanımının, haçlı seferlerinden sonra Doğu Akdeniz kıyılarında Kıbrıs’ta, Rodos ve Girit başta olmak üzere bazı Ege adalarında ortaya çıkan 14. Yüzyılda güneybatı Anadolu’da beylikler dönemindeki bazı yapılarda da görülebilen gotik mimari tarzla bağlantılı olabileceği düşünülüyor. Cihanoğlu camisinde bu tür gotik tarzın kullanılmasının bir nedeni de, 18. yüzyılda iyice güçlenmiş olan zengin ayanların Osmanlı hükümdarlarını taklit etmek isteyerek, camide kendi güçlerini zenginliklerini bu tür gösterişli üsluplarla sergilemeye çalışmaları oluyormuş..
Cihanoğlu camisi, 18. yüzyılda Cihanoğulları’ndan Abdülaziz Efendi tarafından kurulmuş. Cami, medrese, çeşme, sebil ve sarnıçtan oluşan bu külliye, Cihanoğullarından kalan tek külliye olma özelliğindeymiş. Camide klasik Osmanlı tarzının hakim olmakla beraber şadırvandaki süslemeleri Osmanlı Baroku denilen süslemeli tarzın en muhteşem örneklerinden birini oluşturuyor. Ayrıca bazı ayrıntılarda da gotik üslubun etkilerini taşıdığı görülüyor. Bu özellikleriyle özel cami ve külliye olarak karşımıza çıkıyor. Külliyenin merkezinde ise, medresenin dershaneleri olarak kullanılan medrese hücrelerini görüyoruz.
Aydın’da yapılmış tarihi camilerde bu gösterişli tarzların kullanıldığı görülüyor. Bunlardan bir başkası da 16. yüzyıla tarihlenen ve süslemeleri ile dikkatimizi çeken Ramazan Paşa camisi oldu. Caminin içinin karmaşık üslupta yapıldığı belirtilmekle birlikte Barok tarz öne çıkartılacak şekilde yapılmış. Ayrıca camide görülmesi gereken işlerden alçı kabartmalar, renkli cam işçiliği ve ağaç oymacılığı işleri camide kullanılmış. Kare planlı cami olarak yapılmış.
Genelde 18. Yüzyıla tarihlenen bu gösterişli duvar resimleriyle süslü tarihi camilerin yanında 15. Yüzyıla tarihlenen ve Anadolu Beylikler dönemi Menteşoğlularından İlyas Bey tarafından yapılmış bir başka camiden de bahsetmek gerekir. Aydın/Söke’de Balat köyünde Milet antik şehrinin içinde bulunan İlyas Bey Cami ve Külliyesi, cami, medrese ve hamamdan oluşuyor. Yeniden restorasyonu yapılan caminin kubbesi oldukça ilgi çekici.. Geleneksel cami kubbelerinden farklı olarak orta Asya camilerine benzer şekilde yukarıya doğru dikleşerek kümbet şeklinde yapılmış bir kubbe bulunuyor.
İlyas bey caminin tarzının Anadolu’da beylikler döneminde yapılmış olması, özellikle bu dönemde Anadolu’da Türk İslam kültürünün kurulması için gösterilen çabalarla ilişkili olduğunu düşündürüyor.
Bu çabaların gerçekleşmesinde ise, Selçukluların özellikle Aydın ve civarına yerleştirdikleri Türkmen grupları içindeki Horasanlı dervişler yoğun bir çaba göstererek önemli rol oynamışlar ve buralarda orta Asya gelenekleri ile İslamiyeti sentezlemişler. (Bircan Kayacan-Aydın’da Mevlevilik)
Yol boyunca karşılaştığımız camilerden bizi en çok etkileyeni ise, yolculuğumuzun son gününde görmeyi çok istediğimiz renkli kalemişli camilerin en güzelini Aydın’ın Kuyucak ilçesindeki Kayran köyünde buluyoruz. Burası, Kayran köyünün tarihi kalem işlemeli camisi. Kayran köyüne çıkmak için, kıvrıla kıvrıla virajlı yollardan geçtikten sonra jeotermal enerji tesislerinin yemyeşil doğada kurulmuş çelik borularını takip ederek yukarıya çıktık. Her taraf sakin ve yeşil bir görüntü içinde köyün ortasında yine gölgelikler içinde bir kahve ve karşısında tarihi Kayran cami mavi renklerin hakim olduğu rengarenk resimleriyle bizi karşılıyor. İçerisini yeniden restore edip caminin daha da güzelleşmesini sağlamışlar.
Kayran cami, 19. Yüzyılda yapılmış ahşap tavanlı ve direkli camilerden. Burada ahşap süsleme yerine, kalemişi süslemeler yapılmış. Süslemelere baktığımızda, çiçek motifleri, selvi ağaçları, cennet, cehennem, mizan terazisi, Kâbe, Mevlevi sikkesi, tüfek ve barutlu silah gibi resimleri görüyoruz. Burasının duvar resimli Aydın camilerinden ayrılıp daha çok Denizli’deki kalemişi resimli camilere benzediği görülüyor. (Geç dönem kalem işi süslemeli bir eser; Kuyucak Kayran Cami, Kadir Pektaş-Erbil Cömertler Aktuğ.) Kayran caminde diğer camilerde gördüğümüz duvar resimlerinden farklı resimlerle karşılaştık.Duvar resimlerinde görülen bitki, meyve gibi resimlere ilaveten Kâbe, cennet, cehennem, adaleti temsil eden Mizan terazisi gibi dini resimler yada semboller de yapılmış.
Kayran cami gibi özellikle Denizli ve çevresinde de çok defa gördüğümüz bu rengarenk kalem işlemeleri her zaman ilgimizi çekmişti. Şimdi bir başka örnekle daha karşılaşınca biraz tarih bilgisine başvurarak sorgulamaya çalıştık. Bu camilerde birbirine benzer şekilde yapılan resimler olduğu gibi farklı resimler ve özellikle semboller de yapılmış. Camideki resim geleneğinin kalemişi süslemelerin tasavvuf düşüncesiyle ve tarikat sembolleriyle bağlantılı olduğu yapılan araştırmalarda anlatılmaktadır. (Bkz. Doğu Karadeniz Camilerindeki Tasavvufi Tasvirler, Muhammed Aslan) Her camide yapılan sembollerin yada resimlerin özellikle bu camilerin temsil ettiği tasavvuf ehline ait semboller oldukları belirtiliyor. Örn. Bektaşi tarikatına mensup olanların kendi tekke sembollerini buraya çizmişler.. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Tekke Eşyalarına Sahip bir Cami; Afyonkarahisar Başmakçı Recep Bey Cami, Şeyda Algaç) Duvar resimleri, bani-usta- cemaat üçlüsünün tasavvufi görüşlerini , mensup oldukları tarikatın mesajlarını sanatsal ifadelerle aktardıkları da söyleniyor. Kayran caminde de gördüğümüz kalemişlemeli resimlerde tasavvufla ilişkilendirilebilecek Mevlevi sikkesi, Mizan terazisi gibi resimleri gördük.
Anadolu coğrafyasının bu bölgesindeki Kalemişlemeli camilerdeki tasavvuf hikayelerinden çıkıp biraz da antik Karia bölgesindeki mitolojilerine, Hellenistik dünyanın hikayelerine doğru geçelim..
Karia coğrafyasının antik dünyasında, kentler, mitolojiler ve kutsal dünyalar …
Karia coğrafyası, tarihin ilk dönemlerinden bu yana zengin verimli toprakları içine alması ile pek çok yerleşime evsahipliği yapmış. Zengin alüvyonlu toprakları taşıyan Büyük Menderes nehrinin geçtiği bu topraklarda Hellenistik ve Roma dönemine ait Nysa, Tralles, Magnesia, Alinda, Alabanda gibi birçok önemli kent ortaya çıkmış.. Bu kentlerde ortaya çıkan felsefe, sanat, teoloji, mitoloji dünyası ve düşünürler günümüzde hala tartışılmakta ve önemini korumaya devam etmektedir.
Gezinin antik şehirler kısmına Aydın arkeoloji müzesindeki şehirlerden çıkan özellikle de Nysa şehrinden çıkan buluntulara bakarak başlamak heyecan verici oldu. Karia bölgesinde yer alan önemli kentlerden biri olan Afrodisias gezilerimiz daha öncesinde olduğundan bu defa bilinmeyen kentleri görmek isteğindeydik. Nysa kentinin önemli tarafı, şarap ve eğlence tanrısı Dionysos’un burada doğmuş ve büyütülmüş olduğu mitolojisinin ortaya çıkmasıydı.. Mitoloji elbette bölgede yetişen üzüm, zenginlik bolluk bereket dünyasının getirdiği bağ bozumu ve ardından yapılan şenlikler ile ilişkili durumda.. Nysa kentinden biraz bahsedecek olursak, Menderes nehrinin kuzeyinde kalan Nysa antik kenti, öncelikle Anadolu’dan gelen yolların kavşağında bulunması nedeniyle önemli ve zengin kentlerden biri olmuş. Ayrıca Karia ve İyonya bölgeleriyle de bağlantı noktasını oluşturmuş.. Ancak aynı zamanda Nysa önemli bir eğitim ve kültür merkezi de.. Amasyalı Tarihçi Strabon bile eğitimini burada almış. Kentin ilgimizi çeken tarafı, Burada yetişen üzüm ile birlikte yapılan şarapçılık ve ardından bağ bozumu sonrası yapılan eğlenceler ile birlikte Dionysos kültünün belirginleşmesinde önemi bulunuyor. Dionysos tanrısı, Hellenistik dünyada bağ ve şarap tanrısı olarak biliniyor. Aynı zamanda eğlence dünyası içinde tiyatro tanrısı olarak da kabul edilmiş. Dionysos, diğer tanrılardan farklı olarak soylu değil, halkın desteklediği benimsediği tanrı olarak kabul ediliyor. Mitolojik hikayesinde anlatılanlar oldukça ayrıntılı olsa da, anlatıda Dionysos’un Tanrı Zeus’un gayrimeşru ilişkisiyle dünyaya gelme çabası ve bu ilişkiyi kabul etmeyen tanrıçaların Dionysos’u yok etme çabaları, Zeus’un bütün bu saldırılar karşısında Dionysos’u baldırında olsa bile yaşatma azmi hikayesi devam edip gidiyor..
Tiyatro ve eğlence dünyası içinde Dionysos eğlenceleri, şarap ile birlikte gerçeklerden uzaklaşma, iktidarın baskısından uzaklaşma gibi bir anlamda özgürlük hissi sağladığı da söylenebilir. İşte bu özgürlük hissini sağladığı için de Dionysos tanrısı eğlence, tiyatro, özgürlükle birlikte ele alınıyor.
Dionysos mitoloji anlatısı, Nysa antik tiyatrosundaki duvar frizlerinde kabartmalar olarak işlenmiş. Bu kabartmalar özgün yerlerinden çıkarılmış ve Aydın Arkeoloji müzesinde sergileniyor. Sergideki frizlerde, öncelikle kentin coğrafyası gösteriliyor. Menderes nehrini anlatan tanrı Melandros kabartması yapılmış. Sonrasındaki bir başka kabartmada ise, bebek Dionysos’un Nympheler tarafından yıkanması gösterilmiş. Yine bir başka kabartmada ise, Dionysos şenlikleri anlatılmış. Dionysos kültüne/inancına ait araştırılması gereken çok şey var. Ancak şimdilik Arkeoloji müzesinden edindiğimiz bilgiler ile yetinmek durumundayız..
Müzede, Nysa kentinden başka antik döneme ait pek çok kentten çıkarılan arkeolojik buluntu sergileniyor. Bunlar arasında, dikkatimizi çekenler, Arkaik Karia geleneğine uygun Panionion tapınağının bir örneği bulunuyor. Ayrıca kilden yapılmış antik dönemin çocuk oyuncakları, Eros ve Nike heykelcikleri, Roma dönemine ait altın süsleme ve takıları v.b. pekçok tanrı, tanrıça, süs, takı gibi gündelik eşyalar, günlük ve dini objeler sergileniyor.
Antik dönemin dünyalarına daha yakından bakmak için başka şehirlere de gideceğiz. Aydın’daki antik dünyalardan çıkıp yolumuzu Çine’nin kıvrımlı yollarından yavaş yavaş Yatağan’a doğru çevirdik. Yatağan’da görülmesi gereken önemli antik kentleri daha önceki gezilerimizde gördüğümüz için şimdiye kadar gidip bakamadığımız önemli yerlerden biri olarak Lagina kutsal alanını kısa bir bakışla da olsa gidip görmeye çalışıyoruz. Burası, bir yerleşim alanı değil. Yatağan’daki Stronekia antik kentinin dini merkezi oluyor. Buraya kutsal bir yolla dini törenlere katılmak yada seyretmek için geliniyormuş. Lagina’da Hakate kutsal tapınağı bulunuyor. Kara kraliçe olarak da bilinen Hakate, daha çok karanlık, gece, büyüler gibi alanlar ile ilişkilendiriliyor. Hakete adına sunular, şenlikler yapılırmış. Burası, kurbanların sunulduğu sunaklar, rahiplerin yaşadığı yerler, diğer kutsal alanlar ile birlikte önemli bir dini mekan oluyor. Lagina’da ilk kazıları yapanlardan biri de Osman Hamdi Bey olmuş.
Gezi boyunca antik kentlerin kutsal dünyalarına daha fazla girmeye ve burada neler yaşandığını öğrenmeye çalışacağız. Bunun için Lagina’dan çıkıp Milas’tan 700 metre yukarıdaki Labraunda kutsal alanına doğru gitmeye karar verdik. Milas ise, Karia bölgesinin en eski başkenti olarak biliniyor. Eski adı, Mylasa iken sonra Milas olmuş. Labraunda ise, Mylasa şehrinin en iyi korunmuş tapınak alanıymış. Bu alandan başka tapınaklar da varmış ancak bunlar yıkılıp günümüze kadar sadece Zeus Labraundası kalmış. Böylece kutsal alanlardan bir diğerine doğru gidiyoruz..
Yukarıya çıkınca Milas ovasına, Çomak dağlarına kadar uzanan bir manzara ile karşılaşıyoruz. Bu manzarası ile Labraunda, çok etkileyici bir konumda bulunuyor. Labraunda isminin kökenleri de tartışılan bir konu olmuş.. Ancak bize ilginç gelen bu köken hikayesinde, bu adın, Yunan mitolojisinde savaşçı kadınlar olan Amazonlarla özdeşleştirilerek ‘çift taraflı Balta’ anlamına gelen Labris sözcüğünden türetilmiş olması.. Buna göre Labraunda, ‘labris’in korunduğu yer anlamına geliyormuş… Elbette farklı yorumların da olduğunu söylemek gerek.
Labraunda, Karya uygarlığı döneminde daha küçük bir kutsal alan iken, daha sonraları Karyalılar için önemli bir kutsal alana dönüşmüş. Karya halkı, tanrıları Zeus Labraundos onuruna yapılan ve beş gün süren şenlikler için yılda bir kez buradaki Zeus Labraundos tapınağını ziyaret etmişler. Milastan Labraunda’ya kadar yürüyerek gelip hacılık sıfatını kazanmışlar… Düzenledikleri festivallerde ibadet edip, sunakta kurbanlarını kesiyorlarmış.. Ayrıca stadionda atletizm yarışlarına da katılıp, şölenleri seyrederek kutlamalara eşlik ederlermiş. (Kaynak; Elifnaz Durusoy, Tarihi Yoldan Kültürel Rotaya, Milas ile Labraunda Arasındaki Yolun Korunması ve Yönetimi. ss. 83-85)
Zeus Labraunda’sının kutsal alanından çıkarak artık akşam güneşini batırmak için Latmos dağlarına doğru yol alıyoruz. Kapıkırındaki Bafa gölüne doğru devam edince müthiş bir akşam güneşi manzarası bizi karşılaştık. Gölün ortasındaki adanın üzerinden yavaş yavaş kızıl bir güneş batışı görülmeye değer manzaralardan biri…birazdan ay çıkacak ve gölü ışıklarıyla bir başka aydınlatacak.. Ay ışığı derken, Bafa Gölünde bulunan antik Heraklia kentinin de mitolojik öyküsünü anlatmadan geçmeyelim. Heraklia kentinin kuruluşu, Endymion adında bir çobana dayandırılmaktadır. Endymion Latmos dağlarında flüt çalarak yaşayan genç ve yakışıklı bir çoban iken, Ay tanrıçası Selena Endymion’a aşık olmuş .. Ay tanrıçası Selena’nın arasındaki aşk öyle güçlüymüş ki tanrı Zeus bu aşktan etkilenmiş ve bu aşkı ölümsüz kılmak için çoban Endymion’u sonsuz bir uykuya yatırmış ve ay tanrıçası Selena her akşam uyuyan sevgilisini ışıklarıyla sevmeye ve Bafa gölünü de sonsuz bir şekilde aydınlatmaya devam etmiş. Mitolojik öykünün gerçek tarafı, Bafa gölünün ayın ışıltısı ile ne kadar güzel olacağıdır şüphesiz. Belki çobanın flütünün sesi de suyun sesine karışıyordur. Heraklia kentinin en önemli kalıntılarından biri, elbette Endymion tapınağı oluyor. Endymion kutsal alanı olarak yapılmış yapının en önemli özelliğinin mağaraya benzer olması. Bu nedenle Cella Apsis biçimli arka duvarla yapılarak ana kayada yapının içine dahil edilmiş.
Sabah Bafa gölünden ayrılıp yolumuzu daha batıya doğru yöneltip Didime doğru yol alıyoruz. Didim, Antik kentlerin kutsal dünyaları açısından oldukça önemli kentlerden biri..burasını görmeden geçmenin imkansızlığını belirteyim.. Görülmesi gereken listelerin başında geliyor.
Kahinlik merkezi, Apollon tapınağındayız..
Didyma Apollon tapınağına bakınca etkisi altında kalmamak mümkün değil. Tapınağın etkileyici görselliği, merdivenleri ile devasa sütunlarında ortaya çıkıyor. Tapınağın insanı küçülten gücünü gösteren bir yapıyla karşılaşıyorsunuz. Ayakta kalmış devasa iki sütun tapınağın muhteşemliğini anlatmaya yetiyor. Girişte merdivenlerden yukarıya doğru çıkınca yarısı kalmış gövdeleri çok geniş devasa sütunlar arasında kayboluyorsunuz.
Didyma Apollon tapınağı, kahinlik merkezi olarak biliniyor. Dönemin Hellenistik dünyasında Delfi bilicilik merkezi ile birlikte en önemli bilicilik kahinlik merkezi oluyormuş. Hellenistik dünyada kahinlik çok önem taşıyor. En alttaki insandan krala kadar kahinlere danışmayan yokmuş. Gelecekte ne olacağı kahine sorulurmuş. Kahinler ise kadın rahiplermiş. Bunlar suya bakarak geleceği görmeye çalışırlarmış. Apollon tapınağı, gelecekte bazı olacakları öngörmüş olarak önem taşımakla birlikte, Delfi rahiplerinin kehanetleri daha güçlü olduğundan burası ikincil bir öneme sahipmiş. Kehanete başvurma Helenistik dönemde o denli yaygınmış ki sıradan bir insan herhangi bir şey için kahinlere başvurabilirmiş. Ancak bu her zaman kahinlerin doğru bilecekleri anlamına gelmiyor bazen tavsiye şeklinde yorumlar da yapabiliyorlarmış. Kahin, kehanetini yaptıktan sonra bunun aktarılması şiirler şeklinde olurmuş. Bir başka kadın görevli dışarda bekleyen istekliye şiirsel bir dille kehaneti aktarırmış.
Apollon tapınağında esas olarak pek çok dini tören yapılıyormuş. Burada kişinin yurttaş olması için yapılan törenlerden kurban adamaya kadar çeşitli dini törenler yapılırmış. Apollon tapınağı, yakındaki Miletos kentinin kutsal alanı oluyor ve Milet’ten Apollon tapınağına kutsal bir yolla geliniyormuş. Tıpkı daha önce Milas’ta gördüğümüz Labraunda kutsal alanının Mylasa(Milas) kentine bağlanan kutsal yolu gibi burası da dini ritüellerin , törenlerin yapıldığı bir alan olarak biliniyor. Bu kutsal yolun iki tarafında ise aslan heykeller bulunuyormuş. Tapınağın arka kısmına doğru ilerleyince kahinlerin tek başlarına kaldıkları tahmin edilen dipteki kısım, suya baktıkları kutsal kuyu izleri görülebiliyor.
Kahinlerin geleceği bu kadar net olarak görmeleri için bu işe hazırlandıkları ve sezgi güçlerini eğittikleri anlaşılıyor. Kahinliğe hazırlanmak için üç gün oruç tutmak, suya bakarken buhar solumak vs. gibi ritüeller yapılarak tahmin güçlerini geliştirdikleri tahmin ediliyor.
Didyma’da kahinlik işlerinden ayrı olarak bir de dört yılda bir büyük Didyma şenlikleri düzenleniyormuş. Bu şenliklerde yapılan spor yarışmalarının yanısıra hitabet, müzik ve tiyatro gibi alanlarda da yarışmalar yapılırmış. (George Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi,)
Didyma Apollon tapınağının etkileyici gücünden zor sıyrılıyoruz. Yolumuza devam etmek diğer etkileyici tarihi kentleri de görmek isteği baskın çıkıyor ve yine antik dünyanın en önemli kutsal merkezlerinden biri olan Magnesia kentine doğru yola çıkıyoruz.
Bir hac merkezi olarak Magnesia..
Kentle ilgili pek çok sunum dinlemekle birlikte gelip görme fırsatına ancak erişebildik. Üstelik burada kazı çalışmalarında bulunan Ankara üniversitesindeki bir doktora öğrencisinden de Magnesia hakkında bilgi almak şansına sahip olduk. Verilen bilgilere göre, Magnesia , Menderes nehrinin yakınında bir dini merkez oluyor. Magnesia antik kenti adıyla bilinen Yunanistan’da iki tane Anadolu’da da biri burada diğeri de Manisa’da olmak üzere dört adet kent varmış. Magnesia, Girit’den gelen ve kendilerine Magnet denilenler tarafından kurulmuş bir kent. Yerleşilen topraklar ne denize çok yakın ne de çok içerde olmayıp tam istenilen bir yerde verimli bir yerde olması nedeniyle tercih edilmiş. Aristo bir kente verilecek en güzel adın Magnesia olması gerektiğini söylemiş. Magnesia, geç bronz çağında Troya’daki hikayeye benzer şekilde bir kadın tarafından yıkılmış. Magnesia’nın asıl önemi, burasının dini hac merkezi olmasıymış. Tanrıça Artemisin burada kendini insanlara gösterdiği kabul edilerek Magnesia, Delphi Apollonun onaylaması ile de kutsal topraklar olarak kabul edilmeye başlanmış. Magnesia’daki en önemli tapınak olan Artemis tapınağı normalden birkaç kat büyük olarak yapılmış. Tapınağın ortasında bulunan kurban sunağı, burada kurbanların kesildiğini gösteriyor. Burada kurbanların bağlı oldukları çengeller de bulunmuş. Şenliklerde yirmiden fazla hayvan kurban edilirmiş. Magnesia, kutsal olarak kabul edildikten sonra dini tapınma ritüellerinin ardından bir hafta süren şenlikler yapılırmış. Ayrıca bu şenliklere katılması için ve Magnesia’nın kutsallığını kabul etmesi için de Yunan dünyasına çağrı yapılır ve pek çok Yunan kenti katılırmış.. Şenlikler için çok önemli devasa bir stadyum yapılmış. Boks, gladyatör dövüşlerinin yapıldığını stadyumun üzerindeki taşlarda görebiliyoruz. Stadyumun yanında biri büyük diğeri küçük tiyatroların olması buradaki dini şenliklerin ne kadar canlı olduğunu anlatıyor. (George Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi,) Magnesia kenti denilince akla hemen devasa stadyumu geliyor. Bugüne kadar sadece Türkiye’de değil dünyada da en iyi korunmuş stadyum olarak biliniyor. Stadyumun 30.000 kişilik olduğu, oturma sıralarının üzerinde yazıtların bulunduğu, podyumda da kabartmaların olduğuna dikkat çekiliyor. Ayrıca yapılan şenliklerin bir hafta boyunca olduğu ve çok çeşitli oldukları düşünüldüğünde, stadyum ve 2 adet tiyatronun yapılmasının normal olduğunu söyleyebilirim..
Kentlerin etkileyiciliği ile birlikte bir o kadar da gezme ve anlamanın yorgunluğu üzerimize çöküyor. Bölgedeki önemli kentlerin dünyalarını anlamak sadece gezmekle ve bakmakla mümkün değil.. Aynı zamanda kentlerle ilgili bilgileri de edinmek gerekiyor.. Bu nedenle önemli bir dinlenme arası verip ertesi güne yeniden şehirleri gezmek ve anlamakla işe başlıyoruz.
Didim’i şehirleri gezmek için merkez olarak kullandığımızdan sabah yeniden Didim’den hareket edip, Güllübahçe’ye doğru geçip buradan Priene antik kentine çıkıyoruz.
Hellenistik şehir Priene kentinin gösterişli sokak merdivenlerinin etkileyiciliği …
Karia coğrafyasındaki önemli Hellenistik kentlerden bir başkası da Priene antik kentiymiş.. George Bean, Priene kentini, Hellenistik dönemin özelliklerini en iyi gösteren kent olduğunu söylüyor. Yine kentin daha orijinal bir Yunan kenti olma özelliği gösterdiğini de söylüyor. Kent, o dönemde denizin kıyısında bulunuyormuş. Ancak zamanla Menderes nehrinin çamurları ile toprağın altına gömülmüş. Priene kentinden etkilendiğim yapılarla ilgili bazı bilgileri paylaşmalıyım.
Öncelikle şehrin ilginç bir şekilde bazı kısımları çok belirgin bir şekilde ayakta kalmış.. Kentin girişinden başlayarak yukarıya doğru uzanan taş döşeme merdivenlerin ve birbirini dikine kesen sokakların görünür ve gezinebilir bir şekilde durduğunu görüyorum.. Kentin girişindeki taş döşeme merdivenlerinden yavaş yavaş yukarıya Athena tapınağına doğru çıkınca burada karşımıza turistik kartpostallarda gördüğümüz tapınağın ayakta kalmış dört sütunu duruyor. Athena tapınağında diğer sütunlar da yerine konulsa sanki tapınak tamamlanacak gibi belirgin şekilde duruyor. Athena tapınağının diğer şehirlerdeki tapınaklardan farklı bir yanı da, tanrının evi gibi kabul edilmiş olması ve cemaatin buraya girmesine izin verilmemesi oluyormuş.. Cemaat dışarıda toplanıyormuş ve sadece görevli rahipler içeri girebilirmiş. Tapınaktan aşağıya doğru inmeye başlayınca, Agora, çarşı kısmı da belirgin bir şekilde karşımıza çıkıyor… Hellenistik dönemi yansıtan en iyi yapının Tiyatro olduğu belirtilmiş. Burada önemli kişilere ait locada onur koltukları, yine tiyatroda yapılan etkinlikler öncesinde Dionysos’a adanmış bir sunak bulunuyormuş.
Priene’deki en iyi korunmuş yapılardan bir başkası da, Bouleuterion olmuş.. Burası, şimdiye dek gördüğüm antik kentler içinde bir kent/polis devletinin yönetiminin yapıldığı kamusal binayı en iyi gösteren yapı olduğunu söyleyebilirim. Boulleterion binası, senato binası olarak kullanılmış ve dikdörtgen biçimli küçük bir tiyatro şeklinde yapılmış. Ortada bir sunak bulunuyor. Burada her toplantı öncesinde bir kurban sunulurmuş. (Ayrıntılı bilgi için bkz. George Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi)
Priene kentini gezdikten sonra aşağıda bir kazı evini görüyoruz. Burası 1895’de başlayan Alman arkeolog Wiegard ve ekibine ait tarihi bir bina … Binanın üzerindeki fotoğrafta ise, Türkiye’de ilk müzenin kurulmasına öncülük eden Osman Hamdi Beyi görüyoruz. Buradaki kazı evinin halen duruyor olmasının da ayrı bir tarihi öneme sahip olduğunu belirtmek gerekir.
Priene kentinin en çok etkilendiğim kısmı hala sağlam duran taş merdivenleri oldu. Yukarıya doğru ve sağa sola giden merdivenler şehre bütünlük hissini veriyor..
Priene şehrinden ayrılıp Güllübahçe’yi indikten sonra, Akköy üzerinden Balat köyü yakınındaki Milet şehrine doğru gidiyoruz. Karia bölgesinin dışında İyonya bölgesine giren en ünlü Hellenistik kentlerimizden biri olan Milet şehrini sanırım dünyada gezmeyen kalmamıştır. Şimdiye kadar yaptığım gezileri hiç saymadan başka bir gözle şehri yeniden gezmeyi istiyorum.
Muhteşem Roma tiyatrosu, Faustina hamamları ve kutsal yolundan etkilendiğim Milet şehrine doğru yola çıkıyorum…
İyonya denilen bölgedeki Hellenistik kentler arasında Milet Batı Anadolu’nun en büyük ve en zengin, gösterişli kenti olma özelliğini gösteriyor. Şehir mimarisi, ticaret, sanat kültür alanında diğer kentlerden çok üstün olmuş. Tarihi geçmişinde ise, geç bronz çağına ait buluntuları ile önce Minos sonrasında Mikenlerin eline geçmiş.. Bu dönemden izler bırakmış. Milet, bir kıyı ve liman kenti olarak ticaret ilişkileri ile güçlü bir kent olmuş. Zengin bir kent olarak kültür ve sanat hayatı oldukça gelişmiş. Daha sonraları da İyonya bölgesinin en muhteşem uygarlığı olarak geçmeye başlıyor. Miletli Thales, Anaksimender gibi ünlü düşünürler tarihe katkı sağlamışlar. Pozitif bilimlerin temeli Milet okulunda atılmış. Milet daha sonra Roma döneminde ihtişamını korumakla birlikte Efes kenti giderek daha önemli hale gelmiş.
Milet şehri, bugün artık Menderes nehrinin taşıdığı toprak nedeniyle deniz kenarındaki konumundan çok uzakta içerde bir kent haline gelmiş. Ne kadar görkemli bir kent olduğu önce tiyatrosunu görünce anlıyorsunuz. Şimdiye kadar gördüğüm pek çok antik kent tiyatrosu Milet tiyatrosunun yanında sönük kalıyor. Ancak Hellenistik dönemden sonra Roma döneminde bu görkemi iyice artmış. Hellenistik dönemde 5300 kişilik olan tiyatro Roma döneminde 15000 kişilik yapılmış. Tepeye yerleşmiş tiyatro haşmetli bir şekilde merdivenleri çıkmakla bitmeyen üç katlı anıtsal yükseklikte yapılmış. Tiyatroya girişler ise görebildiğim iki girişin içinde dörde ayrılan ve halen sapasağlam olarak duran dev tünel girişleri yükseliyor. İçinde merdivenleri halen çok sağlam bir şekilde yukarıya doğru tıpkı bir stadyumdaki gibi tırmanıp en tepe koltuğa çıkılıyor. Tiyatronun en üst yatay geçişleri de sağlam bir şekilde uzanıyor. İçindeyken dönemi hissetmemek mümkün değil. İşte şimdi zengin bir Hellenistik kentin tiyatrosundasınız.
Tiyatronun sağlam bir şekilde durmasının yanında meşhur Faustina hamamları da her ne kadar yıkık dökük olsa da, işleyişini hayal edebileceğiniz kadar sağlam kalmışlar.. Bu hamamlar, Roma dönemindeki en büyük hamam ve spor tesisi olarak yapılmış. Faustina hamamlarının Türk hamamlarının ilk biçimlerinden biri olduğu da söyleniyor. Girişte soyunma odalarıyla başlayan hamam yapısı, soğuk havuz, sıcak yıkanma bölümlerinin olduğu bölümler ve içlerindeki havuz duvarlar ile birbirlerinden ayrılmış kısımları ve ısınma sistemlerini rahatça görebiliyorsunuz. Soğuk havuzda nehir tanrısının replikası bulunuyor. Aslı Milet müzesinde duruyor.
Kentte bir zamanlar limanın bulunduğu yerde liman anıtı yapılmış. Bugün bu anıtın yerine replikası yapılarak konulmuş. Anıt ne yazık ki bu anıt da British Museumda. Anıtın etrafında duran sütunlar ile yerini görebiliyorsunuz..
Milet’in kutsal alanı, Apollon Didyma tapınağı oluyor. Buraya gitmek için Milet’ten Didime 17 km olan kutsal bir yol yapılmış. Yolun etrafında aslan heykelleri varmış. Dört gün süren kutsal yolda giderken belirli ara duraklarda durup ilahilerle kurban kesilirmiş. Apollon tapınağında ise ziyaretçileri kahin kadınlar karşılarmış. Gelen ziyaretçilere altı mısralık gelecekten haber verilirmiş.
Milet’deki güney çarşısının depo yapısının da önemli olduğunu söylemek gerek. Güney pazarı, antik dönemin en büyük çarşılarından biriymiş. Depo alanında da çarşının malları depolanırmış. Buradaki depo ile güney çarşısı arasına ise umumi tuvaletler yapılmış. Buradaki güney agora giriş kapısı ise olduğu gibi alınıp Berlin’deki Pergamon müzesine götürülmüş. Burada duvarın olmamasına rağmen ben duvarın burada olduğunu hayal ettim.
Milet kenti yakınlarında çıkan kazı buluntularının sergilendiği bir de Milet müzesi bulunuyor. Müzenin bu ihtişamlı kentin az sayıdaki buluntusunu barındırmasını yadırgamakla birlikte çok iyi çalışılmış bilgiler bulunuyor.
Karia bölgesinin zengin ve etkileyici Hellenistik kentlerinin kutsal dünyalarından, mitolojilerinden büyülenmiş gibiyim. Kutsal dünyalara ait bilmediğim pek çok şey öğrendim.. ve bu dünyalar yeniden kafamda canlandı hayat buldu..
Mitolojiler, zengin antik kentler, kutsal yollar, hacılar dünyasından ayrılıp, Karia bölgesinin eşsiz doğasını daha yakından tanımaya sıra geldi..
Karia’nın doğasında keşif dolu ve maceralı yürüyüşler..
Buradan itibaren Karia coğrafyasındaki tarihi izleri bir tarafa bırakalım ve doğal güzelliklerinin derinlerine doğru yola çıkalım. Yolumuzu Aydın’dan eski Çine üzerinden Muğla Yatağan’a doğru çeviriyoruz. Yolumuzun üzerinde Gökbel vadisi var. Vadi boyunca bize farklı bir gezegendeymiş hissini veren Gnays adı verilen kaya oluşumlarının içinden geçiyoruz. Rüzgarın ve yağmurun bu coğrafyadaki farklı hareketleri ile oluşturduğu bu Jeolojik kaya tasarımlarını bir ustanın elinden çıkmış gibi pek çok şeye benzetmek mümkün. Heykel kayaların arasından geçip yukarıda Konuşan kayalar denilen tepeye doğru yöneliyoruz. Dar ve virajlı köy yollarının doyumsuz manzarasında üst üste binmiş düşecekmiş gibi kayaların arasından çıktığımız tepe bize tam bir manzara şöleni veriyor. Buradan aşağıya doğru Çine çayı üzerine yapılmış Adnan Menderes baraj gölüne bakıyoruz. Ve aklımıza Çine çayına ait Marsyas mitolojisi geliyor. Mitolojiye göre, çoban Marsyas çok güzel flüt çalan bir çobandır. Ancak tanrı Apollon da flütü iyi çalmaktadır. Aralarında yarışma yapılır ve Marsyas kazanmasına rağmen Apollon bunu kabullenemez ve çeşitli hilelerle Marsyas’ı yenik gösterip cezalandırır. Marsyas bir zeytin ağacına asılır çeşitli işkenceler görerek öldürülür. Marsyas’ın gözyaşları ile Marsyas nehri oluşur. Bugün bu ırmağın Muğla ve Aydın arasında akan ve Büyük Menderes nehrine dökülen Çine çayı olduğu söylenmektedir. Belki de nehrin akışı bir zamanlar ağlamaya benzetilmiş …
Çine çayı üzerindeki doğanın güzelliğinden başımız döndü adeta…ama daha güzeli bizi Bafa gölü coğrafyasında bekliyor olacak.. Uzun zamandan beri yapmayı tasarladığımız doğa yürüyüşünü burada yaparak hem bu bölgenin doğasını yakından tanımış olacağız hem de yürüyüş boyunca görmeyi hedeflediğimiz Latmos dağları ve içlerindeki kayalara yapılmış ve 8000 yıl öncesine ait olan kaya resimlerini de yakından göreceğiz.
Yürüyüşümüzün ilk günü, Bağarcık köyünden başlayarak Stylos manastırına doğru çıkmaya başlıyoruz. Yağmurlu bir günde etrafta mor mor açmış yabani lavanta Karabaşotları arasından ve dev kaya kütlelerinin aralıklarından yolumuzu bularak çıkıyoruz. Çevre yine heykel kayalarla dolu.. Girdiğimiz karmaşık yollardan kırmızı beyaz çizgileri takip ederek çıkıyoruz. Bazen de yol iyice çıkmaz hale geliyor ve tekrar geri dönüp işaretlere bakmak gerekiyor. Çıkış yavaş ve uzun sürüyor. 420 metre yükseliş yapıyoruz. Ancak manastıra inen yolun başına gelince aşağıya doğru inilmesi gereken yol, kayalarla geçit vermez durumda.. Yoldan aşağı inişin uzun süreceğini hesaplayıp dönüşe geçmenin daha uygun olacağına karar veriyoruz. Dönüş iniş olduğu için daha kolay oluyor. Toplam 10 km yürüyüşü tamamlamış olduk. Stylos manastırındaki kaya resimlerini göremedik ancak diğer yürüyüşlerde göreceğiz.
Ertesi günkü yürüyüşümüz Kapıkırından başlayarak Bafa gölü çevresinde ve İkizadalar’a doğru oldu. Yine 10 km yürüyüş yapıyoruz. İkizadalar yan yana duruyor. Kumsalla ana karaya bağlanıp hoş bir manzara oluşturuyorlar. Üzerlerinde Heraklia kentine ait duvar kalıntıları duruyor. Bafa gölünün kenarında isteyenler soğuk suya rağmen göle girdiler. Yürüyüş boyunca peşimizi bırakmayan köpekçiği sandala binerken bırakmak zorunda kaldık ama baktık ki tekrar kaldığımız köye geri dönmüş.. Yürüyüş boyunca tepeden izlediğimiz Bafa gölünün etrafını çevreleyen Latmos dağlarının manzaraları doyumsuzdu. Buradaki Heraklia antik şehrinin kayalar üzerindeki surlarından Bafa gölü boyunca gözlerimizi ayıramadık. İlkbaharla birlikte kayaların üzerinde Kayakoruğu denilen ve mercana benzeyen kırmızı çiçekler ise Karabaş otlarından sonra en çok sevdiğim çiçeklerden oldu. Yol boyunca yapılmış antik dönemin taşlı yollarında yürümek ise oldukça rahatlık sağladı. Aşağıya merdivenden iner gibi indik.
Ertesi günkü yürüyüşümüz ise, Kargıcak köyünden başladı. Köyden yukarıya doğru tırmanışa geçtik. 400 metre yükselerek 6km çıkışla nefesimiz kesildi. Sonraki gün ise, Karahayıt ve Yediler Manastırını görmeyi hedefliyoruz. Bafa Gölünün kıyısında bulunan Karahayıttan başlayan yürüyüş yine tırmanışlarla devam ediyor. Yolumuzun üzerinde Kerdemelik mağarasında kaya resimlerinin olduğunu biliyoruz. Ancak her taraf mağara olduğu için Kerdemelik mağarasını bulmak, rehberimizin daha önce çizilmiş rotayı takip etmesiyle mümkün oluyor. Mağaranın girişinin herkes tarafından bilinmemesi ve oldukça dar olması şimdiye kadar resimlerin korunmasını da sağlamış. İçeri girince taş duvarlarda insana benzer pek çok resim görüyoruz.
Latmos kaya resimleri, Beşparmak kaya sanatının oluşumunun M.Ö. 5 yada 6 bin yıl öncesine kadar gidiyor.. Kaya resimlerinde daha çok aile resimleri, kalabalık insan grupları çizilmiş. Nadiren hayvan resimlerine de rastlanmış. Gördüğümüz figürler ise sembolik çizimler olarak yapılmış. Kerdemelik mağarasında gördüğümüz şekillerden başka pek çok mağarada da resim var ancak hepsini görmek için zamanımız yeterli değil. Kerdemelik mağarasında çizilmiş resimlerde çok net bir şekilde hayvan figürünün yanında insan figürleri görülüyor.. Elimizdeki kaynağa göre bu insan figürlerinin başında T harfine benzeyen başların olması bunların erkek olduğunu gösteriyormuş.. Özetle karşımızda duran resmin bir av sahnesi mi olduğu bilinmemekle birlikte burada bir hayvanın ve karşısında da erkeklerin çizildiğini söyleyebiliriz. İçinde olduğumuz mağaranın resimlerine bakarken heyecan duymamak imkansız, binlerce yıldır duran resimlere bu kadar yakından bakabilme şansına sahip olduk. (Kaynak; İlhan Çağdaş Dönmez, Latmos Bölgesi Kalkolitik Dönemi ve Tarih Öncesi Resimleri, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, Fen-Edebiyat fakültesi Arkeoloji Bölümü Seminer Ödevi)
Bölgedeki yürüyüşümüz Yediler manastırına doğru devam ediyor. Manastır Bizans döneminde yapılmış. Freskler ve mozaiklerin Bizans sanatına ait oldukları saptanmış. Manastır yapısı etrafı surlarla çevrili ve içinde, kiliseler, şapel, vaizhane, mezarlar, sarnıçlar bulunuyormuş. Manastırın biraz ilerisinde yediler mağarası olarak geçen içi fresklerle dolu bir kaya kütlesini görüyoruz. 12-13. Yüzyılın başlarında yapılmış bu freskler İsa’nın yaşamına ait sahnelerle dolu. İsa’nın çocukluk, yetişkinlik, mucizeleri çarmıha gerilişi gibi yaşamından kesitlere yer verilmiş. (https://kulturenvanteri.com/tr/yer/yediler-magarasi/#17.1/37.498771/27.557172)
Yediler Manastırından çıkarak yeniden Kapıkırı’na doğru dönüşe geçiyoruz. Bulunduğumuz coğrafyanın kaya yapısından dolayı artık kayalar üzerinde dans etmeye başladık desem yeridir. Kayaların üzerinde yürümeye alıştık belki de.. Ama şimdiye kadar bu kadar büyük kayalara tırmanabileceğimi düşünmezken yüksek kayalar üzerinde dolaşmanın heyecanını yaşıyorum.. Bugün oldukça yorulmuş bir şekilde dönüyoruz. Ertesi günün yürüyüşünde ise, Balıktaş mağarasına gidip bir başka kaya resimlerini göreceğiz. Mağarayı biraz aradıktan sonra buluyoruz. İçeriye vücudumuzu eğip bükerek giriyoruz. İki kaya kütlesinin birbirine eğilmesi ile oluşmuş önünde kayalardan mağara olduğu pek görülmeyen bir girişi var. İçerisi iki kişinin daha rahat dolaşabileceği şekilde bir hücre biçiminde. Duvar resimleri ise oldukça fazla. Burada kaynaklara göre toplam 14 adet resim bulunuyormuş. Resimlerin bazıları insan figürü, eller şeklinde yapılmış. Yine kalabalık insan resimlerinin aile yaşamından sahneler oldukları belirtiliyor. Ayrıca kadın ve erkekten oluşan bir resim ile anne ve kız olarak yapılan resimlerden bahsediliyor. Bu resimlerin hangisinin ne olduğunu ayırt etmenin zor olduğunu ancak çok bakıldığında uzmanların bilebileceğini de belirtelim. (Kaynak; İlhan Çağdaş Dönmez, Latmos Bölgesi kalkolitik Dönemi ve Tarih öncesi resimleri, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, Fen-Edebiyat fakültesi Arkeoloji bölümü seminer ödevi)
Balıktaş mağarasından sonra bugünkü Rotamız, Karahayıt’tan başlayarak Sakarköyüne doğru 9km sürekli tırmanarak tepeye eriştik. Yine nefesimiz kesildi. Güzel manzaralara bakarak yürüdük. Sakarköyünde damlara fıstık kozalaklarını sermişler. Köylerde çam fıstıkları toplanıp satılıyor. Yürüyüşümüzün son gününde.. Yolumuz Karpuzlu’dan başladı. Rahat bir yoldayız çıkış olmadan hafif aşağıya doğru iniş yapıyoruz. Bu rahatlatıcı yürüyüş yolunda etraf zeytin ağaçları ve yemyeşil uzanan vadileri görüyoruz. Yolumuzun üzerinde taştan antik kent yolları uzanıyor.. Yüksek bir tepe üzerine kurulmuş Alinda antik kentine doğru yürüyoruz ancak sıcak yavaş yavaş artmaya başlıyor.. Alinda kenti ise Hellenistik dönem öncesinde kurulmuş ancak Hellenistik dönemin önemli Karya kentlerden biri olmuş. Alinda’da hemen gözümüze çarpan çok iyi korunmuş bir su kemeri oluyor. Tepeden aşağıya Karpuzlu’ya doğru inerken tiyatrosu ve yine iyi korunmuş bir kale burcu ile karşılaşıyoruz. Kesme taşları oldukça sağlam duruyor. Aşağıda ise Agora çarşının kesme taş duvarlarının sağlam bir şekilde durduğunu görüyoruz. Karpuzlu’ya inince eski bir taş evin duvarlarına bakınca duvarın üzerindeki farklı döneme ait antik dönemden Osmanlı dönemine kadar giden farklı taşların aralara konulduğunu görüyoruz. Tarih burada da karşımıza çıkıyor.
Bafa gölündeki Latmos dağları yürüyüşümüz sona erdi. Karia coğrafyasının heykele benzeyen Gnays kayalarını adım adım dolaştık.. Ancak görmeden geçemeyeceğimiz köylerden, kasaba ve özellikle köy kahvehanelerinden de bahsetmeden geçemeyeceğiz.
Turistik köyler, kasabalar ve kahvehaneler..
Aydın’dan Yatağan Milas’a doğru giderken yol Çomakdağ, İkiztaş, Ketendere köylerine doğru ayrılır.. Çomakdağ özellikle son zamanlarda turizmin popüler köylerinden biri olmuş durumda..Bu popülerlikleri, kadınlarının ipekten taktıkları rengarenk başörtüleri, başlarına taktıkları çiçekler, altınlar ile turistlerin fotoğrafçıların ilgisini çekmeleri oluyor.. Ayrıca Çomakdağ’a ilginin yoğunlaşmasında, köye özgü düğünlerin 4 güne yayılmasının ve turistik bölgelerden giderek bu düğünlere ilgi duyulmaya başlanmasıymış. Köyde artık tur şirketleri için temsili düğünler yapılıyor. Fotoğraf çekimleri için geziler düzenleniyor.
Köye gidince girişteki tabelada Çomakdağ köyünün 500 yıl önce Türk boylarından oğuzlara dayandığı belirtilmiş.. Tabelada köyün kayrak taşından yapılmış evleri, kaya bacaları, evlerin üzerindeki ahşap işlemelerinin olduğu, köyde ipek böcekciliğinin bir zamanlar yaygın geçim aracı olduğu, giyilen giysilerin de doğal ipek olduğu anlatılmış. Ancak Çomakdağ köyü ile benzer özellikle gösteren İkiztaş, Kızılağaç ve Ketendere köylerini de belirtmek gerek.
Çomakdağlı köylülerle de yaptığımız sohbette kendilerinin Karakeçi Yörüklerinden olduklarını söylüyorlar. Yaz gelince Sarıkeçili Yörükler gibi yaylalara göç etmediklerini yerleşik olduklarını da söylüyorlar. Çomakdağda köy kahvesinde yenilen otlu gözlemelerin tadına doyulmazken yavaş yavaş köy kadınlarından yaptıkları el işlemelerini gösterme satma telaşının başladığını görüyoruz. Market denilen satış yerlerinde bez bebekler renkli işlemeler gözümüze çarpan hediyelik eşyalar oluyor. Sokak aralarında taş evleri görmeye çalışırken bir kadın can havliyle kapalı kapıdan çıkıp aradığınız geleneksel ev burası diye bizi içeri sokuyor. Öyle bir can havliyle bizi içeri sokup tek bir odaya sıkışmış geleneksel evi göstermeye ve hediyelik eşyalarını satmaya çalışıyor ki ayrılamıyoruz. Geleneksel evin tek odasında nasıl her şeyin birarada yapıldığından çocuğun beşiğine bağlanarak burada büyütülmesinden, eviçi mutfağın banyonun işleyişine kadar bütün geleneksel hayatı biranda özetliyor. Aşağıda avluda fotoğraflarının çekilmesine karşı çıkmayan iki yaşlı Çomakdağlı nineyi görüyoruz. Başları çok süslü olmasa da altın zincirle renkli bezlerle sarılmış.. Bize doğru gülümsüyorlar. Çomakdağ köyündeki taş evlerin birer birer kaybolduğunu yerine daha çok apartmanların yapıldığını görerek yavaş yavaş buradan hareket etmeye başlıyoruz.
Yolumuz üzerinde rastladığımız güzel bir kasaba olan Güllübahçe, Didim’den Söke’ye giden Güllübahçe karayolu üzerinde bulunuyor. Otoyoldan çıkıp Güllübahçe istikametine sapınca yol sakinleşip güzelleşiyor. Bu bölgenin denizin kenarında olduğu dönemi düşünüyorum.. Menderes nehrinin taşıdığı topraklarla dolan kıyılar oldukça geride kalmış.. Bugün yaklaşık 8 km içeriye doğru toprakla dolmuş durumda.. Menderes nehri hala toprak taşımaya devam ediyor ve kıyılar devamlı denizden uzaklaşıyor. Menderes gibi nehirlere çalışan nehir adını vermişler.
Güllübahçe kasabasında fıstıkçamı ağaçlarının sıralandığı yol tepeye doğru çıkıyor. Çok katlı yapıların olmadığı sakinlikte bir kasaba.. Burasının eski bir yerleşim olduğu belli oluyor. Tarihi evler cadde boyunca görülebiliyor. Yukarıya doğru çıkarken yolculuğumuz boyunca karşılaştığımız güzel kahvehaneleri burada da buluyoruz. Bu kahvehane kültürünü anlatmak çok güzel olur. Yöresel bir kültür olarak kahvehaneler, şirin köşebaşlarında tenekeden saksılara konulmuş ve rengarenk sardunyalarla süslü.. Tahta masa ve iskemleli yerler. Genelde erkekler için olmakla birlikte artık herkesin oturup çok ucuza çay kahve içtiği yerler olmuşlar. İçeri girince size merakla bakan yaşlılar konuşmaya can atıyorlar. Nereden geldiniz nereye gidersiniz. Tabii buna karşılık biz de buraların hikayelerini çaylarımızı içerek rahat rahat dinleme şansına sahip oluyoruz.
Güllübahçe kasabasının tepedeki serin havasını geride bırakıp yolu devam ederek yönümüzü Dilek Yarımadası Büyük Menderes Milli parkına doğru çeviriyoruz. Menderes nehrinin binlerce yıldır denize doğru taşıdığı ve halen taşımaya devam ettiği toprağın delta oluşturduğunu yer yer toprak adalarına dönüştürdüğünü görebiliyoruz.
Burada görülmesi gereken eski Rum köylerinden olan Doğanbey köyü bulunuyor. Eski adı, Domatia/Doğanbey köyünden bahsetmeden geçilmez. Menderes nehrinin batıya doğru giderek daha fazla toprak taşıdığı ve sivri bir delta oluşturduğunu daha rahatlıkla görebildiğimiz buralarda Rumların mübadele sonrasında terk ettiği Doğanbey köyü, taş evleri ile dokunulmadan kalmayı başarmış nadir köylerden biri.. Köyün taş evleri, Arnavut kaldırımlı dar ara sokaklarının güzelliği başımızı döndürdü. Taş evlerin ve Arnavut kaldırımların bozulmamış kaldığı bu köyün eski sahiplerinin yerine şimdi turistik misafirler ve haftasonu ziyaretçileri köyü ziyaret ediyor. Köye girince kilisesini, şimdi tanıtım merkezi olan okulunu hemen seçebiliyoruz. Tanıtım merkezi çok iyi bir amaçla Dilek yarımadasının coğrafyasını tanıtan bir müze olarak tasarlanmış ancak müze olabilmesi için daha çok yol kat etmesi gerek.. Konak tipindeki eski taş evleri hala sağlam bazıları da yeniden yapılmış..
Karia bölgesinin doğasından, tarihine, mitolojilerine, antik kentlerine yaptığımız yolculuk boyunca şimdiye dek fırsat bulup göremediğimiz pek çok şey gördük.. Doğayı adımlayarak deneyimledik..
Kaynaklar:
Latmos Dağları Yürüyüş Rehberi: Ersin Demirel
Bircan Kayacan-Aydın’da Mevlevilik. Türkiye Sosyal araştırmalar Dergisi, Yıl:25 sayı:3 2021.
Kadir Pektaş-Erbil Cömertler Aktuğ. Geç Dönem Kalem İşi Süslemeli bir Eser; Kuyucak Kayran Cami. İMÜ Sanat, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Dergisi, cilt: 2 sayı: 2.Medeniyet Sanat, İMÜ Sanat, Tasarım ve Muhammed Aslan, Doğu Karadeniz Camilerindeki Tasavvufi Tasvirler. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 2021 sayı: 100.
Şeyda Algaç, Tekke Eşyalarına Sahip bir Cami; Afyonkarahisar Başmakçı Recep Bey Cami. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 2023. Sayı:106.
Elifnaz Durusoy, Tarihi Yoldan Kültürel Rotaya, Milas ile Labraunda Arasındaki Yolun Korunması ve Yönetimi. ODTÜ Yayıncılık.
George Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi. Arion Yayınevi.
İlhan Çağdaş Dönmez, Latmos Bölgesi Kalkolitik Dönemi ve Tarih öncesi Resimleri, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, Fen-Edebiyat fakültesi Arkeoloji Bölümü Seminer Ödevi.
Not: Gezi 5-15 Nisan 2024 tarihleri arasında yapılmıştır.
Ravenna şehri, İtalya’nın kuzey doğusunda bulunan küçük mütevazi bir şehir. Şehrin önemi, İlk Hıristiyan mimari örneklerine sahip olması.. bu kutsal yapıların hemen hepsi bugün Unesco dünya mirası listesinde bulunuyor. Bu yapıları değerli kılan önemli bir şey de, Roma Pagan geleneğinde sıklıkla gördüğümüz mozaik sanatının Hıristiyanlık inancını eşi benzeri görülmeyen bir sanatsal anlatıma dönüştürmüş olması. Ayrıca Ravenna’nın hem tarihsel ve hem de sanatsal açıdan öne çıkan tarihi yapıları arasında, Bizans imparatorluğunun da bir zamanlar şehri ele geçirerek, Constantinople şehri ile benzer mimari yapıları kurması olduğunu belirtelim.. Ravenna’daki bu muhteşem mozaikler bugün bu şehrin mozaik şehir olarak adlandırılmasını sağlamış. Ayrıca mozaik sanatının burada yapılan etkinlilerle, seminer, atölye sergi ve bienal çalışmaları ile de güncel hale getirilmesi sağlanmış. Ravenna, halen mozaik sanatının en güzel örneklerine ve çalışmalarına öncülük eden bir şehir..
Ravenna’nın tarihsel geçmişine bakıldığında önemli bir stratejik konuma sahip olduğu görülüyor. Roma imparatorluğunun zayıflamaya başladığı ve kuzeyden gelen barbar akınlarla giderek sarsılmaya başladığı bir zamanda, Ravenna, o zamanlar sahip olduğu limanı sayesinde başkentliği bir dönem üstlenmiş.. sonrasında ise, şehir Batı Roma ile Doğu Roma arasında tam sınırda bulunması nedeniyle Romalılar ile Barbarlar arasındaki mücadelenin de ortasında kalmış.. Ravenna, bir yandan Barbarların hakimiyet kurması, diğer yandan Doğu Roma imparatorluğu olan Bizans’ın hakim olma istekleri arasında kalmış. Bütün bu mücadeleler içinde giderek yayılan Hıristiyanlık inancı ile birlikte ilk kutsal mimari yapılar da ortaya çıkmış..
Hıristiyanlığın ilk kutsal mekanları yapılırken, mozaik sanatının bu yapılarda kullanılmasıyla birlikte bugün her birinin Unesco dünya mirası listesine girdiği muhteşem yapılar ortaya çıkmış. Yapılan ilk kiliseler oldukça büyük binalar. Yanlarında şimdiye kadar görmediğim silindir biçimli tuğladan yapılmış üzerinde pencereleri bulunan çan kuleleri bulunuyor. İçlerinde ise Roma kültüründe sıkça gördüğümüz renkli mozaiklerdeki pagan inancına ait çok tanrıların yerini, Hristiyanlık inancını anlatan kutsal metinler almış. Ayrıca mozaik resimlerde Hristiyanlık uğruna mücadele verirken şehit düşmüş olanlara da yer verilmiş..yine İsa’nın mucizelerinin anlatıldığı sahneler de yer alıyorlar. Bu amaçla pek çok sahne arasında, Hıristiyan azizlerin, rahibelerin hikayelerinin de anlatıldığı mozaik resimlerle de karşılaşıyoruz. Yine Ortadoğu’ya ait bitki motiflerine yer verildiğini görüyoruz. Bu kiliseler arasında, The Basilica of Saint Apollinare in Classe kilisesi, mozaik sanatının en etkileyici örneklerinden biri durumunda..en dikkat çeken mozaikler, apsisin içinde yemyeşil çiçeklerle dolu bir dünyanın ortasında, duran Aziz Apollinare ve etrafındaki kuzu simgesiyle İlk Hıristiyanların toplanması ve Hıristiyanlaşması anlatılıyor.
Ravenna’da mozaikleriyle etkileyici bir başka kilise de, Saint Apollanarie Nouvo kilisesi oluyor.. burası, Barbarlar ile Bizans Roma arasındaki mücadeleye tanıklık etmiş bir saray kilisesi..Kilise Ostrogotların kralı olan Theodorik tarafından yapılır ancak Bizans şehre hakim olunca Bizans kralı Justinianus kilisede düzenlemeler yaparak barbarlara ait izleri siler. İşte bu mücadelenin de mozaiklerde anlatıldığını simgesel olarak görebiliyoruz. Burası, kilise olarak hem tarihsel olarak önem taşıyor ve hem de mozaik sanatının en güzel örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor.
Kiliselerden sersemlemiş olarak çıkıp kendimizi sokaklara atınca sokak başlarında tabelalara gözümüz takılıyor. Mozaikten yapılma tabela adları ayrıca görülmeye değer … Tabelalarda mozaikten yapılmış tarihi kişilerin adlarına ve resimlerine hayran kalıyoruz. Birden karşımıza Bizans kralı Justinianus ile eşi Theodora’nın mozaik resimleri çıkıyor.. sokaklar sürprizlerle dolu..
Mozaik sanatının en güzel örneklerini ilk Hristiyan kiliselerinden izlemeye çalışırken, San Vitale kilisesinin görkemli mimarisi ile içindeki muhteşem mozaikleri görmenin öneminden bahsedeceğim.
Ravenna’nın tarihi geçmişinde Romalılar ile barbarlar arasındaki savaşta, Doğu Roma imparatorluğu olan Bizans’ın Ravenna’yı barbarların elinden alarak yeniden Romanın bir eyaleti yapma isteği içinde aldığı biliniyor. Bizanslılar Ravenna’yı alınca burada sekizgen olarak bazilika formunda ilk kilise yapılarından birini inşa etmişler. Yapı, bulunduğu yerde ihtişamla kollarını yana doğru atmış, desteklenmiş payandalarıyla devasa bir görünüm sergiliyor. Ayrıca dışardan bakıldığında muhteşemliği pek de anlaşılmıyor. Çünkü dışardan siyahlaşmış tuğlalı bir bina olarak görünüyor. Kilise , Roma saray mimarisini örnek alarak yapılmış. Bizans imparatoru Justinianus, yapının bütün malzemelerini ve ustalarını Constantinople’dan getirmiş. Bazilika, mimari yapısı ve içindeki mozaiklerle çok etkileyici görünüyor… içine doğru girince dikey bir mimari olduğunu görüyoruz. Kat kat yükselen sütunlar yukarıya doğru çıkıyor ve en tepesinde rengarenk fresklerle dini motiflerin anlatıldığı bir yapıyla karşılaşıyoruz. Başımız yukarılarda hayranlıkla bakakalıp duruyoruz. Her yer tabandan tavana, geometrik desenli mozaiklerle döşenmiş, en çarpıcı olanlar ise, apsisin içindeki çok değerli mermer ve mozaik süslemeler..Bu mozaikler, bedenselleşme, ölüm ve diriliş yoluyla İsa’nın kurtuluşunu konu ediniyor. Mozaiklerin bir kısmının altın yaldızlarla yapılmış olması kutsallık düşüncesini ortaya çıkarmak içinmiş..apsisin içinde özellikle kutsal metin anlatıları ile Bizans kral ve kraliçesinin bulunması da önem taşıyor. Duvarın bir tarafta soyluların giydiği mor renkli giysiler içinde diğerlerinden ayırt edilen Justinianus ve korteji duruyor. Karşı tarafta ise, yine mor renkli soylu giysileri içinde Theodora ile nedimeleri bulunuyor. Burada kralların gösterilmesinin nedeni, özellikle Bizans ayinlerinde etkin bir role sahip olmaları nedeniyle cemaatin ruhunu tanrıya yaklaştırmak içinmiş.
San Vitale kilisesinde Bizans kralı Justinianus ile eşi Theodora yani Constantinople kuran Romalılarla, geçmişimizle tanışıyoruz. İstanbul’da artık görmeyeceğimiz bu anlatıları bu bazilikada görebilmek ve geçmişimizden izleri yakalayabilmek burada bize başka bir kimlik katıyor.
San Vitale bazilikasının biraz ilerisinde yine Unesco Dünya mirası listesinde yer alan bir başka tarihi anıt, Ravenna’nın geçmişinde bir kadın yönetici olarak tarihe geçmiş ve bilgisi ve mücadelesi ile şehri idari etmiş bir kişilik olan Galla Placidia’nın mozelesi yada gömüldüğü yer oluyor. Rehberimiz burasının eski bir pagan tapınağı olduğunu söylüyor. Burası da dışarıdan bakıldığında, kahverengi tuğlalardan yapılmış hiç ilgi çekmeyen haç şeklinde bir anıt. Ancak içine girince mozaiklerin ne kadar güzel olduğunu görüyoruz. Muhteşem bir mozaik şemsiyesi altındayız. İçinde rengarenk yıldızlarla dolu alçak bir tavan, etrafında kutsal metinden anlatılar ve yine renkli geometrik desenlerle etkileyici desenleri görüyoruz. Tıpkı Mısırdaki firavun mezarlarının içleri gibi..burada günlerce kalıp bu mozaiklere bakabilirim.
Ravenna’daki Hıristiyanlığa ait etkileyici dini mozaiklerden bir başkası da, Pispokoposluk müzesinde bulunuyor. Müzede hıristiyan azizlere ait bilgiler, hikayeler ve türlü çeşit kutsal kabul edilen eşyalarla birlikte bir de mozaikli bir şapel odası bulunuyor. Burasının iki parça halinde yapılmış. Biri, çok küçük apsisli bir hücre ile girişte fıçıya benzer şekilde yapılmış üstü eğimli küçük bir oda şeklinde yapılmış. Üstünde ise, mozaik mavi kırmızı sarı yaldızlı kuşlar ve desenler bulunuyor.
Paleo hıristiyanlık mimari örneklerinden bir başkası da, Neonian vaftizhanesi..burada da oldukça etkileyici dini içerikli mozaikler bulunuyor. İçeri girince kocama mermer bir havuz olduğunu görüyoruz. Bu dönemde insanların sonradan hıristiyan olmaları nedeniyle büyük insanlara göre yapılmış bir havuz bu.. havuzun tam tepesinde ise, kutsal metinlerdeki vaftiz sahnesinin canlandırıldığını görüyoruz.
Ravenna mozaikler şehri olarak çok etkileyici bir şehir. Mozaikleri takip ederken kendimizi kütüphane binasının içinde buluyoruz. Burası bir manastır binası olarak yapılmış sonrasında ise, kütüphaneye dönüştürülmüş ancak içeride tabandaki mozaiklerin geometrik desenleri görülmeye değer.
Ravenna’da mozaiklerin izinde son durağımız, bir Fransisken kilisesi olan St. Francis kilisesi oluyor. Kilisenin önemi, hemen yakınında mezarı bulunan Dante’nin cenaze törenini burada yapılmış olması. Burada bulunan mozaikler kilisenin daha önce yıkılması nedeniyle kaybolmuş ancak kilise daha sonra yeniden yapılmış. Kilisenin bir de ayazması var. İşte bu ayazmanın tabanında Romalılarda gördüğümüz desenli mozaikleri ve içinde kırmızı sarı balıkları görüyoruz.
Ravenna, mozaikler şehrinde, Hıristiyanlar , Roma Pagan kültüründen devraldığı bu mozaik geleneğini yaşatarak mozaiklerin etkileyici gücünü kullanmaya devam etmişler. Hıristiyanlığın dini temalı mozaikleri estetik, sanat ve inanç ile birlikte hala etkileyiciliğini koruyor.
Azulejos denilen mavi çinilerin cazibesine kapılmamak mümkün değil.. Arap dünyasının etkisiyle İber yarımadasına giren bu çiniler özellikle Portekiz’de , Lizbon ve Porto şehrinde çokca karşımıza çıkıyor..Mavi çinilerin peşindeki serüven, İran’dan başlıyor..İpekyolunda göğe uzanan camilerin mavi mozaik dünyasına kapılıp gitmişken , mozaiklerin rengarenk işlemelerine hayran kalmışken birden mavi çinilerin izdüşümlerini Porto’da bulmak adeta kendimce tarihin yeni bir parçasını bulmak gibi oldu..Bu macera 2020 yılının Mart ayında Korona öncesinde başladı..ama Azulejosları keşfetmek ve yazmak üç yıl sonrayı buldu..İran seyahatinden döndükten sonra kültürlerin ne kadar yakın olduklarının farkına vardım..
şimdi Madrid’den başlayan geziyi , sokakları yürüyerek keşfetmeye çalışarak, yeni kültürleri tanımaya çalışarak anlatmaya başlayalım..
Madrid’te tarihle yürümek…
Kentin kültürel dokusuna yakından bakmak için yürüyerek şehri gezmek yorucu olsa da her zaman geçerli… Madrid, Paris, Londra v.d. eski Avrupa kentlerinden biri olarak, 18. Yüzyıldan itibaren modernleşme süreciyle ortaya çıkan , yeni mimari uslupların hemen hepsini gerçekleştirmiş.. şehirde pekçok Avrupa kentlerinde gördüğümüz kent meydanlarına, 18. yüzyıldan kalan klasik, neoklasik, barok v.d. tarzlarda yapılmış pek çok tarihi binaya rastlayabiliyoruz. Madrid’in tarihi dokusunu öncelikle bu ana caddeleri, meydanları, tarihi yapıları görmeye başlayarak tanıyabiliyoruz.. şehrin merkezinden başlayarak ana caddelerine ve buradan meydanlarına doğru yürüyoruz..
Madrid’in merkezi denilince Puerto del Sol meydanını anlıyoruz. Bu Güneşin Kapısı anlamına geliyor. Meydan da zaten bir güneş gibi yapılmış. Meydanın etrafında sokaklar güneş ışınları gibi düşünülmüş , her zaman kalabalık, canlı ve hareketli olduğu da belli oluyor..ancak henüz tıka basa kalabalık değil, kış ortasında geldiğimiz için turistik sezonun henüz başlamadığını yada Korona salgını nedeniyle de turist sayısının az olduğunu düşünüyorum..
Puerto del Sol meydanı tarihi bir öneme sahip .. şehrin eski merkezi de buradaymış. Meydanın en önemli özelliği, ticari, kültürel ve ulaşım açısından merkez olması..yani şehrin kalbi burada atıyor dedikleri merkez.. meydan, 18. yüzyılda yapılmış ve etrafında yine 18. ve 19. Yüzyıldan kalma binalar bulunuyor. Bunlar arasında otonom yönetimi binası denilen bina eskiden Kraliyet Postahanesi olarak kullanılıyormuş. Binanın hemen önünde kaldırıma işlenmiş bir plaka duruyor. Meydanın İspanya’nın sıfır noktası olduğunu gösteren plakada ‘kilometre Cero’ yazıyor. Puerto Del Sol meydanının bir köşesinde yine Madrid’in en eski tarihi pastahanesi olan Pastelleri Mallorquina küçük bir dükkan olarak hala yıkılmamış duruyor.
Sol meydanının güneş ışığına benzeyen sokaklarından yukarıya doğru çıkınca Gran Via caddesine giriyoruz. Cadde geniş modern mimari yapının bir özelliği olan bulvar şeklinde yapılmış. Caddenin her tarafında ise Barok’tan Rokoko’ya , Art deco’dan , Neoklasiklere kadar çok çeşitli tarzlarda yapılmış binaları görüyoruz. Caddenin üzerinde büyük alışveriş merkezleri, mağazalar, butikler, restorantlar, tapas barlar v.s. herşey var. Bu caddeyi İstanbul’da istiklal caddesinin eski haline benzetmek de mümkün..Sol meydanı da Taksim meydanına benzetilebilir..
Caddenin bir tarafı, Madrid’in en büyük ve ünlü meydanlardan biri olan Plaza de Espagne meydanına doğru uzanıyor. Bu meydan, İspanyol diktatörü Franco’nun ülkeyi modernleştirme projeleri ile birlikte yapılmış.. Meydan’da Don Kişot’un ve Cervantes’in anıtları da bulunuyor.
Yolumuz Plaza Orient meydanına doğru yönelince burada bulunan Kraliyet sarayını da görmeden geçmemek gerekiyor. 18. Yüzyılda yapılmış saray bugün artık kullanılmıyormuş. Sadece resmi toplantı ve bazı seremonilerde kullanılıyormuş.
Grand Via caddesini ters yöne doğru gidince daha eski tarihi ve Madrid’in simgesi haline gelmiş popüler binalarla karşılaşıyoruz.. Bu binalar arasında, Avrupa’nın ilk gökdeleni olarak bilinen Edificio Telecom binasını görüyoruz. Burası, İspanya’nın resmi internet ve telefon binasıymış. Yine bir başka simgesel bina olan , neoklasik tarzda yapılmış Metropolis olarak bilinen binayı görüyoruz. Burası, 1911’de bir sigorta şirketi tarafından yapılmış. İlgi çeken tarafı ise, kubbesinin 24 ayar 30.000 altın yaldız levha ile kaplı olması. Metropolis binasının tam tepesinde ise bir Nike /Zafer heykeli duruyor. Bugün bu bina işmerkezi olarak kullanılıyormuş. Cadde boyunca 1800’lere kadar inen erken modern döneme ait pekçok yüksek ve süslü binalarla karşılaşıyoruz. Caddenin genişliği ile binaların da görkemli hale geldikleri görünüyor. Grand Via caddesinden aşağıya doğru yürürken bir başka gösterişli meydanla daha karşılaşıyoruz. Burası Cibeles meydanı ve çeşmesi ..çeşmenin etrafında Cibeles sarayı, İspanya merkez bankası ve Lineras sarayı ve eski posta idaresine ait olan gösterişli bir neoklasik beyaz bir binayı görüyoruz. Burası Madrid’in merkez postahanesiymiş. 1919 yılında yapılmış. İçinde eski pirinçten yapılma posta kutuları görülmeye değer..
Buradan aşağıya doğru Madrid’in büyük ve önemli parklarından biri olan El Retiro parka doğru yürüyoruz. Parkın tarihi 17. Yüzyıla kadar iniyor. Park sadece yeşil alandan oluşmuyor içinde çok çeşitli tarihi binalar ve aktiviteler de yapılıyor. Bu bölgenin de turistik bir bölge olduğunu buradaki kalabalık turist gruplarından da anlıyoruz. Retiro Parkın, etrafı büyük binalarla çevrili orman alanı gibi duruyor. Çok büyük ve yaşlı ağaçlarla dolu . Ancak havanın soğuk ve rüzgarlı olması burada çok fazla kalmamıza engel oluyor. Parkta oturmak pek mümkün değil. Parkın özelliği, çok çeşit etkinlik ve sokak satıcılarının burada olmasıymış.. Parkın etrafı kırmızı bantlarla çevrilmiş çoğu yere girmek yasaklanmış. Burada çok fazla kalmadan yola ve yürümeye devam ediyoruz. Parkın içinde çeşitli yapılar arasında astronomik bir gözlemevinin, sanat galerilerinin ve daha pekçok ilgi çeken yapıların da bulunduğunu söyleyelim. Ayrıca görmeyi istediğimiz ancak kapalı olması nedeniyle görmediğimiz Kristal saray, 1887’de cam ve metalden yapılmış ve Filipinlerden getirilen tropik bitkiler için bir sera olarak kullanılıyormuş. Ancak şimdi bir sanat galerisi durumunda..
Parktan aşağıya doğru inince Eski tren istasyonu olan Attocha istasyonunu görüyoruz. Bu tren istasyonu da 20. Yüzyılın başında inşa edilmiş. İstasyon sadece hızlı trenler ve şehiriçi banliyö trenlerine hizmet veriyor. Attocha istasyonu bu yürüyüş esnasında görmeden geçemeyeceğimiz bir yerdi. İçerisi botanik bahçesi olarak düzenlenmiş adeta yeşil bir vaha oluşturulmuş..
Madrid’te kültür, sanat ve yaşama dair..
Madrid, önemli sanat kültür müzelerine sahip bir kent. Modern sanat müzesi olan Reina Arte Sofia doğru gidiyoruz. Bu arada Madrid’in diğer sanat müzesi Prado ile Thyssen Bornemisza müzelerinin de önemli müzeler olduğunu söyleyelim..
Müzede görülecek çok şey var. Güncel sergilerin yanısıra müzenin diğer sergi salonlarında Picasso, Dali gibi sürrealist ressamların özellikle Picasso’nun Guernica adlı tablosu da burada duruyor.
Madrid’in önemli müzelerinden bir diğeri de, Amerika müzesi. İspanya’nın Kolomb öncesi Amerika dönemine uzanan uygarlıkların kültürel tarihinin izlerini Amerika müzesinde görebildik. Müzede bu döneme ait orta ve güney amerika uygarlıklarının kültürel dünyasına ait pekçok şey bulunuyor. Özellikle de İspanyolların yok olmasına neden olduğu Maya uygarlığına ait bilgiler var… Maya uygarlığından günümüze ulaşan 56 ağaç kabuğu sayfadan oluşan ‘Madrid Kodeksi’ denilen belgenin de burada olduğunu söyleyelim.
Amerika müzesine gitmek için Moncloe bölgesine gidiyoruz. Metrodan çıkınca karşımıza üzerinde atları ile bir zafer takı çıkıyor. şehrin en büyük zafer Takı olarak 1939 yılında general Franco tarafından yapılmış. Müzenin hemen yakınında bir iletişim kulesi olarak 100 metre yüksekliğinde camdan yapılmış Faro de Moncloa kulesi karşımıza çıkıyor. Kuleye cam bir asansörle çıkılıyor etrafı seyretmek için ideal bir seyir kulesi..
Amerika müzesini uzaktan görmeye başlıyoruz oldukça büyük bir müze binasına sahip. Latin Amerika’ya ait kültüre bakmaya çalışarak müzeyi bütün bir öğleden sonrasında gezmeye başlıyoruz.
Müze üç katlı giriş ücreti çok ucuz olan, içinde Latin Amerika ülkelerine göre bazen de bölgelerine göre tasniflenmiş kültürel eşyalar bulunuyor. Müzede üç bölüm halinde kültürü tasniflemişler, ilkinde, kültürel alana ilişkin bilgi ve belgeler , ikincisinde toplumsal ilişkiler ve son olarak da iletişim biçimleri bulunuyor. Her bölümde, yerli kabilelerin kültürlerine ait eşyalar ve ritüeller , din, kutsal eşyalar, vücut boyama biçimleri, giyimlerini görebiliyoruz. Amazon yerlilerinden Mayalara , Azteklerin kültürlerine kadar çok çeşitli yerlilerin kültürüne ait herşeyi bulabiliyoruz. Bölgenin kültürel ve toplumsal ilişkilere ait pekçok ilginç belgeyi burada buluyoruz. Koka yaprağı yiyen yerliler, toplumdaki sınıfları gösteren küçük heykeller, cinsel organları belirgin kadın figürleri, erkek figürlerinde ise kafalar daha büyüyor. Kuş tüylerinden yapılmış bir halı v.b. pekçok kültüre ait değerli eşyaları görebiliyoruz. Bu eşyaların değerli olmaları sadece elişi yada altın gibi eşyalar olmasından çok, tarihi ve kutsal olma değerlerinin daha önemli olduğunu söylemek gerekiyor. Müzenin en değerli parçaları olarak Madrid Kodeksi denilen, 56 ağaç kabuğuna yazılmış olan Maya kültürüne ait tarihi yazılar oluyor. Bu kodekslerde, Maya toplumuna ait tüm medeniyet kültürü , resimler, simgesel yazılar, ilk yazılar, rakamların simgesel olarak yazılması, onluk, birlik sistemleri resimlerle ifade etmelerini görebiliyoruz. Ancak yazdıklarını anlamıyoruz tabiiki.. Müzenin içindeki diğer bölümlerde, Hıristiyanlığın yayılması ile ilgili ilk inançların da nasıl ortaya çıktığına ilişkin belgeler de görüyoruz. görkemli , ışıltılı ve yaldızlı kutsal ikonlar, İsa resimleri bize İspanyollar ile Latin Amerika yerlilerinin sömürge ilişkilerinde Hristiyanlığın giderek nasıl yerleşmeye başladığını da gösteriyor.
Yemek kültüründen aklımızda kalanlar…
Bir şehri tanımak için sokaklarını yürümek, lezzetlerini tatmak gerektiği hep söylenir. Bunun için kendimize Lonely Planet’den bir rota seçip yürümeye başlıyoruz. Yolumuzun üzerinde görmeyi istediğimiz bir yer olan, boğa güreşlerinin yapıldığı arena olan Toros var.. buraya gelmek , şehrin bir diğer ucuna gitmek oluyormuş.. onun için sabah erkenden başlangıç noktası olarak metroya binip arenanın olduğu istasyona geliyoruz. Arena, 1931 yılında yapılmış, oldukça büyük ve 25.000 seyirci kapasiteli.. Arenanın mimarisini Faslı bir mimar çizmiş ve kapılar mağrip mimarisinin özelliklerini taşıyor. Ön cephe kahverengi çinilerle kaplanmış.
Arenadan çıkıp yürüyerek Madrid’in lüks semtlerinden biri olan Salamanca bölgesine geçiyoruz. Yolun turistik kalabalıklardan uzak, daha çok Madridli ailelerin güzel bir cumartesi günü çoluk çocuk alışverişe çıktıkları , sokakların kalabalıklaştığı , çeşitli aktivitelerle dolmaya başladığını görüyoruz.. bölgenin daha rafine zevklerle dolu, kahve dükkanlarıyla, şık marka dükkanlarıyla dikkat çekiyor.. yolumuzun üzerine çıkan dar ara sokaklar, köşelerdeki kahveler, Tapas dükkanları en fazla ilgimizi çeken yerler … Yürüyüş, Cologne De Plazaya kadar sürüyor.. meydanda bir de ünlü Katalan heykeltraş, Jaume Plensa’nın gözleri kapalı duran Julia adlı 12 metrelik dev heykelini karşıdan görüyoruz..bu ilginç beyaz taş heykel dinginlik ve huzuru simgeliyormuş..Öğle yemeği için yine Lonely Planetin önerisi olan , eski bir sinemadan bozma Plazada yemek yemek için mola verip dinleniyoruz.. Burası iki katlı bir sinema salonunda aşağı kat restoran olarak tasarlanmış , yukarı kat ise hafif , atıştırmalık yiyeceklerin bulunduğu bir yer.
İspanya yemekleri denilince akla hemen Tapas yemekleri geliyor. Tadına bakmaya doyamadığımız Tapas yemeklerini Madrid’in her tarafında bulmak mümkün .. bizim gibi yürüyerek şehri tanımaya çalışanlar için karın acıkınca öğle saatlerini geçiştirmeye en uygun yerlerden biri , hafif atıştırmalıklar yiyebileceğiniz açık büfe usulü kurulmuş çarşısı olan, Mercado san Miguel çarşısı.. Burası camlı bir bina içinde türlü çeşitli kanape yada sandviç şeklindeki hafif yemeklerin, atıştırmalıkların ayakta yenilip içildiği bir yer. Öğlenleri oldukça kalabalık ve yer bulmak oldukça zorlaşıyor. Burası, çalışanların , turistlerin ayaküstü gelip birşeyler yiyip içtikleri çok fazla rağbet gören bir yer .. İçerideki küçük dükkanlarda Sangrialardan Empenadalara, Tortilladan Sopalara kadar çok çeşitli İspanyol, Latin Amerika yemekleri yapılıyor..
Tapas yemekleri denilince Madrid’de yürürken bulduğumuz hoş bir restorandan sözetmeden de geçmemeliyiz. Plaza Del Mayor’a doğru yürüyüşümüz devam ederken daha Toledo kapısına varmadan önce Latina mahallesinden geçerken sokağın iki tarafında yeralan Tapasçılar, Madrid’in en güzel sokağını oluşturuyorlar.. Bunların arasında küçük mü küçük ama bir o kadar capcanlı içinden yeşil kırmızı Flamenko renklerinin çıktığı , içinde bir sürü ıvır zıvırı olan bir restoran , günün bu ölü saatinde bile dolu durumda . Buraya kadınlar barı demişler. Sangria , Tortillalar, balıklı mezeler ve daha saymakla bitmeyecek çok çeşitte tapasların tadına bakmadan geçmek imkansız…
Madrid’de tatlı ve pastahane kültürünün de çok yaygın olduğu görülüyor.. Madrid’in en eski pastanesi olan Pastelleri Mallorquina bir yana, başka şık ve turistikleşmiş popüler pastanelerden de bahsetmek gerekir çeşitli pastalar öğleyin taze ve sıcak çıkınca dayanılmaz oluyorlar..
Madrid’de çikolatanın da ayrı bir önemi var.. Chicoletaria Des Gines çok popüler bir tatlı ve çikolata dükkanıymış.. Madridin dar ara sokakları arasında yeşil ve kahverengi renklerle dekor yapılmış bir dükkan. Tabii çok eskilere giden bir tarihi var. İçerisine girince her yer yeşil beyaz dekorlu ve sarı ışıklı yine yeşil ufak koltuklar ve masaları olan kalabalığın her daim bulunduğu bir dükkan . içeride bildiğimiz gevrek yuvarlak halka tatlısı çubuklarının yanında çikolata bardağı bulunuyor.. bu çubuklar çikolataya banıp yeniliyor.içeriye kuyrukta giriliyor ama az bir kuyruk olunca sıra hemen geliyor. içeriye girince tatlımızı kapıdaki kasadan ısmarlayıp sonra ayaktaki garsonun bir müddet bizi oturtmasını bekliyoruz. Sonra uygun bir yer çıkınca gidip garsonun getirdiği gevreğimizi çikolata sosuna banarak yemeye başlıyoruz.
Madrid’den ayrılmadan önce Latin müzikleri dinlemek için Lonely Planet’in önerdiği şehir merkezindeki küçük bir bar harika bir seçenek oldu.. Akşam burada güzel bir topluluk, La Cubana Syndecate var. Rezervasyonu online yaptırıp erkenden yerimizi almaya küçük bara gidiyoruz iyiki de erken gitmişiz. Biranda kalabalık olmaya başlayınca küçük barda oturacak yer kalmadı. Kübalı piyanist , saksafon, gitar ve basdan oluşan topluluk canlı iyi bir performansla geceyi güzel kapatmamızı sağladı. Madrid’de gece de sokaklar kalabalık, canlı telaşlı .. küçük butik restoranların burun buruna masalarında sohbet ve kahkaha dolu..
Madrid’i tanımak için iki gün elbette yeterli değil. kentin bizi şaşırtacak kimbilir daha ne çok şeyi vardır. Kaldığımız sürede İnsanları daha yakından gözlemeye, ispanya ve İspanyolların başına buyrukluğunu canlılığını ve dostluğunu, içtenliğini sanata yansıyan taraflarını görmeye çalıştık.. Madrid’de artık sadece İspanyollar değil, Latin Amerika’dan gelenler, Meksika, Peru ve daha pekçok ülkeden gelen göçmenler var artık. Kendi kültürlerini de beraberlerinde getirmişler. Yemeklerini, sanatlarını, renklerini, baharatlarını , çikolatalarını ve daha pekçok şeyin kökleri Latin Amerika’ya bağlanıyor. Dışarıdan gelen pekçok kültür burada süzülmüş, Avrupalılaşmış seçkin bir kültür haline gelmiş ..
Lizbon’a gece Treni..
Madrid’den ayrılma zamanı geldi. Lizbona gitmek için gece trenini bekleyeceğiz. Trenimiz gece 22.00 de kalkacak. Tren biletimiz kalkıştan yarım saat önce chekin yapılıyor. Tren yol numarası belli olunca trene geçtik ancak kadınlar ve erkekler ayrı ayrı kalıyorlar. Bu kurala aileler de dahil.. kadınlar vagonunda, bir alman ve iki rus kız kalıyoruz. İki rus kız kıkır kıkır gülüyorlar alman kız ise durmaksızın telefonla konuşuyor. Erkekler vagonunda ise, sohbet artmış… Trende bizden başka kimse olmamasına rağmen , herkes yine yerinde boş bir kompartımana geçemiyor. Herkes yerine yerleşip yatınca düzen kuruldu. Tuvaletler temiz. Lizbona sabah erkenden geldik ..trenin geçtiği bir göl yada nehir üzerinde sıcak sarı bir güneş doğuyor ve gölün sularını buharlaştırıyordu ..
Sabahın erken bir saatinde 8.30’da Lizbon’dayız. Trenden inip Lizbon’da kalacağımız şehir merkezine gitmek için metroya biniyoruz..Metrodan inince Pazar günü ve erken bir saat olması nedeniyle sokaklar oldukça tenha…sıcak güneş daha şimdiden bunaltıyor. Ancak saatler biraz daha ilerleyince Pazar günü şehirden ayrılan turistlerin yerini yeni gelenler alacak ve şehir yeniden kalabalıklaşacak.. Eski şehirler turist kalabalığını kaldıramıyor artık.Sokakların cilalıymış gibi duran küçük kare parke taşları üzerinde , eğri büğrü ve içiçe geçmiş karışık sokaklardan yürüyerek kalacağımız yeri arıyoruz.. Sokaklar dar ve dik yokuşlardan oluşuyor. Aklımızda en fazla Lizbon’un bu yokuşlu, dik ve dar sokakları kalacak. Düzgün olmayan kare mozaik döşeme yollar yürümeyi de zorlaştırıyor. Ayrı ve dar kaldırımlar bir yana arabaların yoğunluğu ve trafik kurallarını ortadan kaldıran durumlar da ayrı bir dert durumunda..Yokuştaki evlerde yerel insanların oturduğu anlaşılıyor.. Nihayet dar ve dik küçük bir sokakta yerin dibine girmiş bir fare evi buluyoruz..sokaktaki evlerin küçük sokak kapılarının üzerinde küçük bir bölme var.. buradan kapıyı açmadan dışarıdan kimin geldiğine bakılıyor… yokuştan aşağıya doğru inerken evlerin manzarası çok hoş..dar ara sokaklardan demir balkonlu seramik evlerin bazıları yokuşta duruyor bazılarına da merdivenle iniliyor.
Lizbon’da görmek istediğimiz yerlerin başında Belem’deki kültür adasındaki müzeler geliyor. Belem’e gitmek için 15 No’lu tren/ Tramvay’a bindik. Belem, bir kültür adası olarak tasarlanmış küçük bir kasaba. Burada, arkeoloji, Jeronimos manastırı, deniz müzesi bulunuyor. Jeronimos manastırı, Unesco Dünya mirası listesinde yeralan en önemli manastırlardan biriymiş…manastırın pazartesi günü kapalı olması nedeniyle önce deniz müzesine giriyoruz. Portekiz, denizcilikteki başarıları ile tarihe geçmiş bir ülke.. ortaçağda baharat, ticaret yollarının keşfedilmesi Portekizli denizciler sayesinde olmuş.. baharat yollarını keşfeden denizciler, biri Hindistan’a , diğeri de Brezilya’ya giden iki ana yolu keşfetmişler.. üstelik bu yolları ,Akdenizin dışında Atlantik üzerinden Afrika’dan giderek keşfetmişler. Ve dolayısıyla ticarete hakim olmuşlar. Dönemin kralı ise bu keşifleri desteklemiş. Astroloji ve gemi yapım tekniklerini de öğrenip geliştirerek denizciliklerini daha ileri seviyeye taşımışlar ve sömürgeler elde etmişler. Müzede Vasco de Gama’nın İngiliz yapımı gemisi Amelia ‘nın maketini de görüyoruz.
Deniz müzesi çok açıklayıcıydı. Buradan Portekiz’in ve Lizbon’un sembolik anıtlarından biri olan kıyıdaki keşifler anıtını görmeye gittik. Anıt üzerinde, Vasco de Gama , Portekiz kralı, dönemin kaşifleri, din adamları, askerler ve tüm ileri gelenler bir taş heykel şeklinde bir gemi pruvası gibi öne uzanmışlar.. Denize açılmaya hazırlanıyorlar. Anıt ilk kaşifin yola çıktığı yere konulmuş. Kıyının sonunda Belem kulesi denilen( Torre de Belem) yada Vincent Kulesi olarak da bilinen bir kule bulunuyor. Bu kule de 16. Yüzyılda yapılmış. Öncesinde bir deniz feneri olarak yapılmış daha sonraları ise savunma amaçlı bir kule olarak kullanılmış.. yine Portekiz’in sembolik yapılarından biri durumunda..
Belem’de birkaç durak ötede 2016 ‘da yapılmış sanat, mimarlık ve teknoloji müzesi olan Matt duruyor..burası, kanbur bir balina gibi yapılmış. ön cephesinin ağzı denize bakıyor.
Lizbon’un deniz tarihiyle ilgili müze gezimizin ardından Lizbon’u yürüyerek gezmek için yine Lonely planet’in önerdiği Alfama bölgesi şehir turunu uygulayacağız.. Önce 28 No’lu Tramvay’a binmek için aşağıdaki durağa yürüyoruz. Tramvay hiç teklemeden yukarıya çıkıyor..içinde bütün pencereler açık ve içeriye rüzgar doluyor.. Greça durağında iniyoruz. Buradaki seyir tepesinden aşağıya doğru bakıyoruz. Burası, Miradouroda Sen hora de Monte olarak biliniyor.. tepeden aşağıya doğru Lizbon’u seyretmek, fotoğraf çekmek için ideal bir yer..daha sonra aşağıya doğru yürüyüşümüz başlıyor. Aşağıda Salı günleri kurulan Hırsızlar pazarı yada Bit pazarı ile karışık turist pazarı var.. turistler akın akın buraya geliyorlar.. pazarda 2. El giysiler, seramikler, antikalar v.s. sokak çalgıcıları, sokak yemekleri ne ararsan var. Eğlenceli bir Pazar….
Pazarın hemen yanında yolumuzun üzerinde Panteon National bulunuyor. Buraya biletle giriliyor. yine hemen yakında , depremden zarar görüp sonra onarılan De Sao Vicente de Fora manastır ve kilisesi bulunuyor. Kiliseler yukarıya doğru kemerlerle etkileyici hale getirilmiş.
Lonely planet’in Alfama bölgesine doğru çizdiği yürüyüş güzergahı Graça durağından başlayıp, Castelo ve Alfama’ya doğru uzanan birbiri içine giren dar ara merdivenlerle bağlanmış sokaklardan oluşan eski bir mahalle. mahallenin en tepesinde Sao Jorge kalesinin içinden geçip aşağıya doğru iniliyor. Kaleden Lizbona kuş bakışı bakabiliyorsunuz..kalenin etrafında ise turistik kafeler, hediyelik eşyalar gibi pekçok şey bölgeyi kalabalıklaştırıyor..Tam turistik bölgenin içinden geçmiş oluyorsunuz. Aşağıya doğru inerken bir başka kiliseyle karşılaşıyoruz. Igreja de Sao Mıguel..burası her zaman açık olmadığı için içeriye girme şansımız olmuyor. sokaklardan geçerken her yerde kafeler, restorantlar ve hüzünlü fado müziğini duyuyoruz. evlerin çini boyamaları ise ilgi çekici güzellikte..3-4 saati bulan yürüyüşümüz Lizbon katedralinde sona eriyor.
Yürüyüş esnasında karşımıza çıkan Lizbon lezzetlerinin başında Lizbon’un ünlü tatlısı olan Nata ile tanışıyoruz. Nata’nın dışı milföy hamuru içinde de muhallebiye benzer bir tatlı var.. sıcak sıcak fırından çıkınca dayanılmaz oluyorlar..
Lizbon kenti küçük ama Portekiz’in tarihi ve kültürüyle tanışmak için önemli bir kent.. seramikli evleriyle döşeme parke taşlı caddeleri ve tramvayları ile oya gibi bir şehir..ancak artık zamanlarını doldurmuş ve giderek eskiyen bir şehir durumunda…
Azujelos peşinde.. Porto…
İki gece Lizbon’da kaldıktan sonra Porto’ya gitmek için Tren istasyonuna geldik. 9.30’da kalkan trenle 3.5 saatte Porto’ya varıyoruz. Küçük sevimli ve Lizbon gibi kalabalık olmayan bir istasyon. Campanha istasyonundan metroyla şehir içine gelip , kalacağımız eski bir porto evine yerleşiyoruz. Korona nedeniyle evde bizden başka kimse yok..
Porto, Portekiz’in ikinci büyük şehri oluyor. Ayrıca dünyanın en eski şarap yetiştiriciliğinin olduğu bölge..18. yüzyıldan bu yana bilinen en eski şarap mahzenleri de burada bulunuyormuş..Porto’nun bu ilgi çekici yönleri bir yana en çok ilgimizi çeken tarafı ise, burasının bir ortaçağ kenti olması ve Barok, Rokoko tarzında yapılmış pekçok kilise , manastır gibi tarihi yapıların halen bozulmadan duruyor olmaları da daha da cazip hale gelmesine neden oldu..tabii bir de daha fazla ilgimizi çeken Porto’daki bu kiliselerin özellikle dış duvarlarının Cilalı taş denilen Azujelos , mavi çinilerle kaplanmış olması..Azujeloslar , Portekiz ve İspanya’ya Arap etkileriyle yerleşmiş.. özellikle Portekiz’de çini üretimi yerleştiğinden çini boyamaları Unesco dünya miras listesinde yeralıyor….Porto küçük bir yer olmasına karşılık, Hıristiyan azizlerine , tarikatlerine adanmış pekçok kilise ve manastırların olması, ayrıca dünyaca ünlü hac yolunun da buradan geçmesi , bu şehrin ortaçağın Hıristiyanlık tarihi açısından ne kadar önemli olduğunu gösteriyor..Porto’daki bu önemli kilise ve manastırların Azujeloslarla donatılması burasını bir açıkhava müzesi haline getirmiş..bu çini işlerini ise dönemin çini ustası Jorgo Colaco tarafından yapıldığını da belirtelim..şimdi şehri yürüyerek gezmek ve bu muhteşem çini boyalı kiliseleri keşfetmek gerekiyor..
Porto’yu biran önce görmek için metroya binip şehir merkezine iniyoruz.. şehrin merkezinde Unesco mirası listesinde korunan duvarları mavi seramik (Azujelos çinileri deniliyor..kelime,nin anlamı, küçük cilalı taş demekmiş ..) kaplı eski tren istasyon binası Sao Bente tren istasyonuna giriyoruz..burası bir sanat müzesi adeta..tren istasyonu 1903’de Jorgo Colaco tarafından yapılmış. İstasyonun masal alemi çini resimleri 20.000 parçaymış..bu resimlerde , tarihi savaşlar ve taşımacılık ile ilgili sahneler anlatılmış..
şehrin çoğu yerindeki binaların mavi seramiklerine hayran kalmamak elde değil.. duvarları muhteşem mavi Azujelos çinileriyle kaplanmış İgreja De Santo Antonio dos Congredos kilisesinin önünden geçerken içeri girip dua edenleri görüyoruz. 17. yüzyılda Barok tarzda yapılmış ve Fransiskenlere adanmış kilisenin çini işçiliği de yine Colaco tarafından yapılmış.. yürüyerek aşağıya nehir kıyısına doğru inmeye başlıyoruz. Eski caddelerden aşağıya doğru inerken evlerin çoğunun eski ve önlerinin güzel seramiklerle kaplı olması fotoğraf çekmek için heyecan uyandırıyor.. Sokaklar bizi bir başka yapıya doğru yönlendiriyor..karşımıza şık bir Mercado çıkıyor..İlginç bir bina aslında, dökme demirden yapılmış eski bir bina Pazar olarak kullanılıyormuş ancak yeniden düzenlenerek kültürel faaliyetlerin yapıldığı bir yer haline getirilmiş.. yolun üzerinde yine görmeden geçilmeyecek bir başka kilise , yine 17. yüzyılda Barok tarzda yapılmış zarif çini işleriyle Saint Nicolas kilisesi çıkıyor..kilisenin yan duvarındaki resmi ise kaçırmamak gerekiyor..
Kıyıya inince tam önümüzde demir bir köprü olan Ponte Luis 1 karşımıza çıkıyor. 1886’da yapılmış hem metro hem de yayalar geçecek şekilde yapılmış. Köprünün karşı tarafı ise Gaia bölgesi olarak biliniyor..nehir kıyısında dünyaca ünlü Porto şarapları ve tadım yapılan pekçok mağaza bulunuyor.. Nehir kenarı boyunca balıkçı restoranları da var..bu restoranlarda Portekiz’in popüler balığı Bachaulorya balığı da yapılıyor.. ayrıca çok çeşit ve kalitede olan Porto’nun ünlü şarapları da burada tadılabilir..
Porto’da kaldığımız ikinci gün Balhao’ya gidiyoruz. Balhao’nun tarihi yerel çarşısında taze ürünler satılıyormuş sebze, meyve, yerel şaraplar, peynirler , balık özellikle Atlantik balık çeşitlerini burada görebilirmişiz. Ancak Mercado’nun yeniden yapıldığını ve bu sürede kapalı olduğunu görüyoruz.. Balhao bölgesi yine çarşı ve kiliselerin içiçe geçtiği sokaklar ve sanatsal yapılarla dolu.. hemen metronun çıkışında bulunan mavi seramik duvarlarıyla gözkamaştıran bir başka kilise, Capela Das Almas yada diğer adıyla Chapel of Souls görüyoruz..kilisenin bütün duvarları büyüleyici resimlerle dolu..çeşitli azizlerin hayatından hikayeler anlatılıyormuş..
Kiliseden Rua Santa Catarina sokağını yürüyerek geçiyoruz. Sokakta Porto’nun en şık kafe dükkanları bulunuyor..bunlardan biri de, Majestic kafe.. Önünde çok fazla kalabalık olmayan turist gruplar sıra bekliyorlar.. ancak çok fazla turist gruplarının olmaması nedeniyle sıra hızla ilerliyor ve içeri çok beklemeden girebiliyoruz..pastahanenin içi aynalarla dekore edilmiş tarihi bir kafe. Popüler bir kafe olduğu için de oldukça pahalı bir yer durumunda.
Pastahaneden çıkınca sokağın ucunda yine Azujeloslarla kaplı bir başka kilise gözüküyor.. merakla buraya doğru yürüyoruz.. Burası, 17. yüzyılda yapılmış Saint Ildefonso Kilisesi ..bu kilisenin çini boyamalarını da aynı usta Colaco yapmış..yürüyerek sokakları ve çini boyalı kiliseleri keşfetmeye çalışırken , çan kulesiyle birlikte farklı bir kilise olan Clerigos kilisesini görüyoruz.. Üzerindeki resimli seramikler ile kilise kıvrım kıvrım oymalı taşlarla tepesinde çan kulesiyle süzülen bir gelin misali duruyor. 18. yüzyılda ve Barok tarzda yapılmış kilisenin çan kulesi Porto’nun manzarasını seyretmek için idealmiş..buradan yürümeye devam ederek yakınlardaki Carmelitlerin manastırı olan Igreja do Carmo’ya doğru gidip yine dışındaki mavi seramiklere kapılıp gidiyoruz. Burası, 18. Yüzyılda Rokoko tarzında yapılmış bir manastırmış..
Hedefimizde Porto’daki ünlü kitapçı Livrero Lella da var. Bu kitapçının ünü, Harry Potter romanını yazan J.K.Rowling’in Porto’da İngilizce öğretmenliği yaptığı sıralarda bu kitapçıya gidip romanın bazı bölümlerini yazdığı söyleniyor.. bina 1906’da yapılmış Neogotik bir yapı..tavan pencerelerinin ise vitray süslemelerine hayranlıkla bakıyorum..
Kitapçının önünde 50-60 kişilik bir grup olmasına rağmen içeriye girmek için uzun bir kuyruk oluşmuş ve yaklaşık 1-1.5 saat gibi beklemek gerekiyor. Buraya girmek için ayrıca bilet de gerekiyor. İçeriden çıkan kişi sayısına göre dışarıda kuyruktan bekleyenlerden alınıyor. İçerisi ise oldukça tenha… isteyenler saatlerce bir kitaba bakabilir.. satın alabilir .. dışarı çıkması için acele ettirilmiyor. İçerisi gerçekten çok hoş yapılmış. Ahşap merdivenlerle üst kata çıkılıyor. 2. Kat merdivenlerin döner şekli herkesin ilgisini çekiyor. Selfiler, fotolar durmadan çekiliyor.
Porto’yu yürüyerek keşfetmeye çalışırken en güzel yerlerden birisi de seyir tepesi olan Miradouro da Vittoria tepesi oluyor.. yürüyerek geldiğimiz bu noktadan Porto’ya tepeden bakılıyor..Porto şehrini, sokaklarını yürüyerek geldiğimiz bu noktadan sonra tekrar merkeze dönerek Porto’daki keşfedeceğimiz yerleri şimdilik sonlandırıyoruz..
Ertesi gün Porto’dan ayrılıp dönüş yoluna geçiyoruz. Önce Lizbon’a yine trenle gidip oradan gece treni ile Madrid’e gitme telaşı içindeyiz. Sabah uyandığımızda yine kaldığımız evin sessiz olduğunu , diğer odalarda da kimsenin olmadığı ve hatta Porto’nun da metroların da daha tenha olduğunu gördük.. Elimizde Bavulumuzla Porto tren istasyonu Campanha’ya geldik. Trene binişimiz ve Lizbon’a gidişimiz 3.5 saat kadar oldu. Trende haberlere bakarken Türkiye’ye altı ülkeden uçuşların yasaklandığını öğrendik. İspanya Madrid uçuşları da buna dahildi. Madrid uçuşu iptal edilmişti. Trende acilen bilet aramaya başladık. Lizbon’dan İstanbul’a uçuş bulup bilet almayı başardık. Uçuş hemen ertesi gündü.. Öğle uçağı dolmuştu bile. Bu arada panik yapmaya başladık ama sakin kalmaya çalışıyoruz. Akşam kalacağımız yeri ayarlarsak sorun olmayacaktı. Trenimiz akşam 7.30 da Lizbon’daydı. Yorgun ve endişeli bir günün ardından gece otelde dinlenip ertesi gün saatinde kalkan uçağımızla İstanbuldaydık..
2022 yılı Mart ayında Antakya’ya yaptığımız gezide buralarını son kez göreceğimi hiç düşünmemiştim.. gezdiğim bu yerlerin hafızalarımızda daha uzun bir süre eski haliyle kalmasını hatırlanmasını umut ederek yazıyorum..Antakya’nın Arkeoloji müzesindeki duvarda yazıldığı gibi , Doğu’nun Kraliçesi Antakyadır…
Antakya gezimiz, 1001 İstanbul tur organizasyonuyla , Ahmet Faik Özbilge ile Erkan Eseroğlu’nun rehberliğinde Adana’dan Hatay’a doğru giden bir yolculukla başladı.. önce sabahın oldukça erken bir saatinde Adana havaalanındaydık.. sabah Adana’da olunca kahvaltı olarak ciğer yemeden güne başlamak olmazdı. Adana’nın meşhur Birbiçer ciğer salonunda kendimizi bulduk..
Adana’yı gezmek için zamanımız kısıtlı ama Adanalı eski bir rehber olan Gülay Çamurdanoğlu, bize kısa bir tarihi Adana gezisi yaptırdı..
Adana’da görülmesi gereken önemli yerler arasında Adana sinema müzesinin olduğunu söyleyebilirim..Sinema müzesinde Adana’nın sinema endüstrisine yaptığı katkılar, sinema sanatçıları, edebiyatçılarına yer verilmiş..müzenin hazırlanmasında, bu kişilerin sinemaya verdikleri katkılar gözönüne alınmış…sinema müzesi çok yeni ve henüz çok küçük bir müze..tarihi bir evin müzeye dönüştürülmesiyle oluşturulmuş.. İçinde Yılmaz Güney’den Orhan Kemal, Yaşar Kemal’e kadar Türkiye’nin en önemli sinema sanatçıları ve edebiyatçılarının afiş, film malzemelerinin, eski film makinalarının bulunduğu bir yer olarak tasarlanmış.
Sinema müzesinin olduğu caddeden karşıya geçince Roma köprüsünü ve Seyhan nehrinin etrafında bulunan parkı görüyoruz.
Buradan Adana’nın tarihi camisi olan Ulucami’ye doğru gidiyoruz. Ulucami minaresinin dantelli işleme balkonunu , tipik tarihi camii minarelerinden biri olarak kaydediyoruz.. Caminin kalın duvarları ve revaklı avlusu, yığma taş yapısı, yaz sıcağında nasıl bir serinlik verdiğini bize anlatıyor. İçi daha güzel, çinilerinin masmavi güzelliği, camların renkli işlemeleri ayrı bir güzellik katıyor camiye. Caminin planı , Güney Doğu’ya özgü şekilde ,cemaatin yatay toplanmasına göre dikdörtgen olarak yapılmış. İçinde ise caminin küçük bölmeleri var. Bu bize caminin farklı bir tipte plana sahip olduğunu gösteriyor.
Ulucamiden çıkıp bir başka cami olan Yağcamiye gidiyoruz. Adana’nın eski alanındayız. Tarihi yapıların olduğu bölgede. Ancak Kazancılar çarşısını gezemiyoruz. Kenarından hızla geçip tarihi camiye doğru yürüyoruz. Burası eski bir kilise, Vaftizhanesini kadınlar mahfili yapmışlar, ayazmasını da şadırvan yapmışlar Şadırvan, yeraltında ve merdivenle iniliyor..içerisi büyükçe bir mağara gibi.. Caminin içine girince kilise olduğu belli oluyor. Kilisenin apsisi yuvarlak bir şekilde duruyor.
Sokaklarda yürürken öğle zamanı yemek telaşının da olduğunu gözlemliyoruz. Sokak lahmacuncuları, simitçiler , tatlıcılar hepsi sokakta, kebapçılar sokağa yayılan müşterilerine servis yapıyorlar.
Yağ caminden çıkıp yakındaki eski bir ermeni kilisesi olan Bebekli kiliseye geliyoruz.. İçeri giremesek de dışardan kilisenin oldukça büyük yapısına bakıyoruz..
Cami ve kiliseleri günün sakin bir saatinde, caminin içinde kalabalık olmadığı bir zamanda gezmenin çok rahat olduğunu söyleyelim.. Adana gezmekle bitmeyecek tarihi bir kent ancak öğleye doğru karnımız acıkmaya başlıyor.. yemek yeme arayışı içindeyiz.. sokakta rastladığımız ve yemek kalitelerinin düzgün olduğunu söyleyen müşterilerin yanına kalabalık bir grup olarak yerleşip gerçekten de güzel bir Adana kebabı yiyoruz..
Adana’dan öğleden sonra ayrılıp, İskenderun’a gitmek üzere yola çıkıyoruz.. Küçük bir servis minibüsü olan şoförümüz Hataylı İlhan bizi Hatay’a götürecek.
İskenderun’a gelmeden önce Hatay’ın Payaslı ilçesine uğruyoruz. Burada Sokullu Mehmet Paşa’nın yaptırdığı büyük bir külliye var. Bu külliyenin yapılış amacı, İstanbul-Şam-Halep-Hicaz yolu üzerinde Doğu’dan gelen ticareti kontrol etmekmiş. Kilikya kapısı olarak önemli bir geçit kapısı durumunda. Haç ve kervan yolu üzerinde burayı kurması ise, güvenliği sağlamak ve ticaretten de vergi almak amacını taşıyor. Burada Sokullu , derbent sistemi denilen eskiden kalma bir geleneği devam ettiriyor. Bir gözetleme sistemi kuruyor. Yanındaki kalede de bir gözetleme kulesi bulunuyor. Bu sistemle limana odaklı ticaret yollarını denetim altında tutuyorlar. Aslında Sokullu’nun buradaki amacına bakarken , daha büyük projeleriyle bağlantılı olarak bakmak yararlı olur. Sokullu, 2. Selim devrinin önemli sadrazamlarından biri olarak, Doğu’ya İran’a karşı yaptığı seferlerle biliniyor. esas amacı ise, doğu ticaretindeki akışı engelleyen İran’ı devredışı bırakmak, bunun için de projeler geliştiriyor..ancak kış mevsimi ve coğrafi şartlar nedeniyle başarılı olamıyor.. Payaslı’daki bu kervansarayı görünce 16. Yüzyılda Sokullu’nun tümüyle ticaret yollarını ele geçirmeyi amaçladığını anlıyoruz.
Kervansaray öyle muhteşemki , devasa bir Külliye olarak çok büyük bir yapı ve sapasağlam bir şekilde ayakta duruyor.. İçinde kapalıçarşısı, camisi, hamamı, devasa bir kalesi, etrafında konaklayacak odaları ile ve cenneti andıran bahçeleri ile bir kervansaray külliye olarak inşa edilmiş. Camiyi Mimar Sinan’ın yapmış olması ve ustalık eseri olarak adlandırması boşuna değil, cami, hokka gibi tüm ölçüleri yerli yerinde göze batırılmadan yapılmış, camiye hayran olmamak elde değil. Yine cami planı yatay olarak yapılmış. Kalenin etrafına ise derin bir hendek açılmış.
Payaslı ilçesini geride bırakarak İskenderun’a doğru yola çıktık. Perla Otelde kalıyoruz. Burası eski bir taş ev.. işlemeli demirleri ile yeniden yapılmış Küçük bir butik otel herşeyi özenle seçilmiş, eskitilmiş eşyalar ile süslü bir oteldeyiz. Kendi ev yapımı şaraplarından ikram ediyorlar. Otelin arkası barlar sokağı, rock müzik barları gençleri ağırlıyor.
İskenderun’a daha önce hiç gelmemiştim.. Burası uzaktan geçilen bir kasaba gibiydi. Ama burada keşfedecek çok şey var. İskenderun , demir çelik endüstrisi ile bilinir. Ancak aynı zamanda Akdeniz’e açılan önemli bir liman ve balığın da bol olduğu bir yer akşam yemeğini bir balıkçı çarşısında balık pişiricilerinin olduğu bir pasajda oturarak geçiriyoruz. Taze ve lezzetli, Kalamar, Barbun, Levrek, Mezgit, Dil gibi Akdeniz balıklarının usta hanımların elinden çıktığını söyleyelim. Balıkçılarının lezzetli balıklarının yanında tarihi Petek pastanesinin de tatlı konusunda uzman olduğu anlaşılıyor. Halep işi baklavalardan havuç dilimine kadar bu yöreye özgü türlü değişik tatlıların denenmesini tavsiye edeceğim.
İskenderun’da gün biterken hava deniz kenarı olması nedeniyle de yavaş yavaş soğuyor.. yorgun bir günü kapatmanın zamanı geldi..
Ertesi gün ise, fazla çeşidi olmayan ancak doyurucu bir kahvaltı ile İskenderun sokaklarını keşfe çıktık. Oldukça eski taş binalar ve demir işlemeler bize tarihin peşinden gitmemizi söylüyor. İskenderun bir zamanlar Ermeni ve Rum nüfusun yoğun olduğu bir şehirmiş. O dönemde kiliseleri , okulları ile yaşayan bir gayri müslim nüfusa sahipmiş. Bu nedenle de etrafta birçok kilise ve eski papaz okulu görmek mümkün…sokaklarda ilerlerken yakınlarda Katolik Rum kilisesine doğru gidiyoruz. İçeriye nasıl gireriz bakarız derken rehberimiz Ahmet sayesinde kilisedeki din görevlisinden içeriye girme izni çıkıyor ve kilisenin içini görme ve tarihini öğrenme şansını yakalıyoruz.. Din görevlisi bir hanım. Buradaki kiliselerin eskiden çok büyük cemaatleri olduğunu ancak şimdi oldukça az olduğunu söylüyor. Yakınlardaki Latin Ermeni kilisesini de gidip görme imkanımız oluyor. Burası daha büyük bir kilise , Karmelitlere ait olduğu ve Karmelit papaz okullarının olduğunu öğreniyoruz..
İskenderun’un sahili kış günlerinde haftaiçi ıssız görünüyor. Kısa bir mola ve tarihi yakalamaya çalışmanın ardından Hatay’a doğru yola çıkıyoruz.
İskenderun’dan Belen geçidine oradan da Hatay’a 1.5 saatlik bir yolculuk yapıyoruz.. Öğle yemeği için Sultan Sofrasında küçük bir şehir lokantasında lezzetli mi lezzetli fırından yeni çıkmış lahana sarmaları, mumbar dolmaları, oruk ve meze çeşitlerinden hangisini seçeceğimizi bilemediğimiz yemeklerin tadına varıyoruz. Yemek sonrasında künefe tatlısı için Ragıp ustanın Bizim Künefeci’nin yerine gidiyoruz. Künefeleri bakır tepsi de ve çok az şekerli olarak yapması şerbetinin ağır olmaması hepimizin hoşuna gidiyor.
Öğleden sonraki Hatay’ın tarihine doğru yaptığımız keşif gezisinde önce Saint Pierre kilisesine gidiyoruz. Burası bir mağara içine oyulmuş ilk Hıristiyanlık kilisesi olarak tarihe geçmiş..
Burasının ardından Hatay arkeoloji müzesine doğru yola çıkıyoruz.. Müze, özellikle mozaikleriyle dünyanın ikinci önemli müzesi durumunda. Burada rehberli bir gezinin özellikle Roma dönemi rehberi Erkan Eseroğlu’nun açıklamalarının ne kadar önem taşıdığını bir kez daha vurgulamak gerekiyor.. tarihi mozaiklerin bir diğer önemi de, Roma dönemi gündelik hayatı aktarması….Müzedeki mozaikler içinde ilginç olanlarından bahsedelim, ‘Güneş saati Mozayiği’ , burada bir güneş saati üzerinde Theta harfi eski Yunancada 9 rakkamını gösterir. Saatin 9’u geçtiğini göstermektedir. Bunun anlamı, çalışma gününün bitmesi ve akşam yemeği saatinin gelmesidir. Mozaikteki genç erkek figürü ayağından sandaletler fırlamış bir haldedir. Başının üzerinde eski yunanca yemeğe koş yazmaktadır. Antik Yunan edebiyatında yeni komedya yazarları tarafından bu durum yemeğe koşan beleşçiler için de kullanılırmış..
Müze sonrasında ise, Hatay’ın Fransızlardan alınarak Türkiye’ye dahil edilişinin ilk oylamasının yapıldığı tarihi meclis binasına giriyoruz. Burası şimdi bir kültür merkezi olarak çeşitli etkinliklerde kullanılıyor. Meclis binasının ardından Fransızların yaptığı parka doğru yürüyoruz. Ancak parktan günümüze kalan fazla bir şey yok. İçinde ağaçlandırma yapılmakla beraber sadece mevki olarak bize birşeyler anlatıyor.
Günün sonuna doğru Hatay lezzetlerini tatmaya devam ediyoruz.. Maho’nun yeri olarak bilinen bir başka yere gidiyoruz. Bir gastronomi merkezindeyiz. Çok çeşitli lezzetler tatmak gerekiyor. Kocaman düğün salonu gibi bir yer. Ama tabii mezeler çok lezzetli , meze tabağında Muhammara, Babagannüs, Humus ve tuzlu yoğurt vazgeçilmezler arasında bulunuyor.
Hatay’da ertesi güne valilik binasının önünden başlayarak şehiriçi turu yapıyoruz.. Yürüyerek Kurtuluş caddesine doğru çıkıyoruz. Caddede tahtanın üzerini yakarak tablolar yapan Hataylı bir ustanın elişleme tahtalarını inceleme fırsatımız oluyor… bu tablolara bakarken bize üzerinde isimlerimizi yazan kitap ayraçları hediye ediyor.. Bu cadde üzerinde tarihi Hatay evlerini görüyoruz. İki katlı eski evlerin herbiri estetik açıdan gözokşayıcı.. Buradan çıkarak biraz ilerdeki Yahudi havrasına doğru geçiyoruz.. Bizi içeriye alan sinagog görevlisi , çok misafirperver , bizi Havraya alıyor.. Burası, küçük bir oda şeklinde yapılmış ..odanın etrafına U şeklinde oturarak görevlinin bize Yahudi dini hakkındaki anlattığı bilgileri dinliyoruz.. Bir Yahudi’nin doğuştan Yahudi olduğunu ve kayıt altına alındığını ve nereye giderse gitsin Yahudiliğinin kaybolmayacağını başka bir dine girse de bunun değişmediğini , Yahudi dininin on emiri esas aldığını ve bu emirlerin neler olduğunu açıklıyor..
Yahudi havrasından çıkıp yıllar önce geldiğimizde karşımıza çıkan bir öğretmen emeklisinin açtığı hediyelik eşya dükkanını görüyoruz.. Bize her zaman olduğu gibi kendi ev yapımı şaraplarından ikram etmesi Hataylıların sevdiğim bir başka tarafı oluyor..
Dükkandan çıkıp hemen yakındaki Rum Katolik kilisesine yöneliyoruz.. Bu bölgenin ne kadar çok dini inancı birarada tuttuğu burada çok rahatlıkla görülebiliyor.. Kilisesinin içine girince yine bambaşka bir ortamdayız. İçi portakal ağaçlarıyla dolu bir cennet bahçesi. Bahçedeki çan ve minarenin birlikte görüntüsünü almak ise artık dini hoşgörünün simgesi haline gelmiş durumda..hepbirlikte bu simgeyi yeniden ve yeniden fotoğraflıyoruz..
Buradan aşağıya Hatay sokaklarına doğru inerek dar sokak aralarını görmek , karşımıza çıkan Hataylılarla sohbet etmek ve fotoğraf çekmenin tadına doyulmuyor.. aşağıya inince Hatay’ın Uzun çarşısı yıllar önce geldiğimiz gibi duruyor. Böyle aynı kalması ne güzel koyduğumuz gibi bulduk.
Çarşının hemen yanıbaşındaki Ulucamii ise, eski bir Pagan tapınağının ardından yapılan kilise ve sonrasında da camii olmuş bir mevkide bulunuyor. Camiinin ortasında yine bir sütün bulunuyor. Bu sütünün bir güneş saati olduğu söyleniyor. Camiiden çıkarak karşıdaki Uzun çarşıya doğru geçiyoruz. Uzun çarşının içinin tenha olduğunu ve alışverişin fazla olmadığını gördük. Çarşının içi fırınlarla dolu ve fırından çıkan sıcak sıcak simitlere, üzeri salçalı biberli ekmeklere, kömbelere ve daha birçok poğaçalara bakarak geçtik, baharat çarşısının içinde değişik baharatlar, bitki çayları, renk renk sabunlar , şifalı bitkiler ve daha aklımıza gelen gelmeyen pekçok çeşit şeyle doluydu.
Uzun çarşının içindeki Pöç kebapçısı ise büyüyerek genişlemişti. Ama lezzeti aynı kalmıştı. Pöç kebapçısının ardından çarşı içindeki Yusuf Künefecinin mangal ateşi üstündeki künefesinin tadının başka yerde olmadığını söyleyebilirim.. Yusuf ustaya yıllar önce geldiğimizde küçük bir dükkânı varken şimdi bütün avluyu kaplamış durumda.
Öğle yemeği molasını bitirdikten sonra yeniden sokak yürüyüşüne geçiyoruz.. Tekrar Kurtuluş caddesine doğru yürüyüp burada Affan kahvecisinde süvari kahvelerimizi içip buradaki Haytalı tatlısının da tadına bakmayı ihmal etmeden yorgunluğumuzu atmaya çalışıyoruz.. İçinde su muhallebisi , üstüne de gülsuyu ve dondurma dökülmüş , görünümü çok renkli bir tatlı Haytalı..
Affan kahvesinden çıkarak Habib-i Neccar camiine doğru yürümeye başladık. Camii planı yine yatay olarak yapılmış yani cemaati kıbleye doğrultmak üzere planlanmış. İçi kalın taşlı güneş geçirmez. Caminin kiliseden çevrilme olduğu biliniyor.
Camiiden aşağıya doğru inince Hatay’ın Rum Ortadoks kilisesine girdik. İçerisi yeni yapılmış ve oldukça büyük bir kilise olarak etkileyiciydi. Buradaki din görevlisi de bize bu kilisenin tarihini, hikayesini anlattı. Ahlak ve dürüstlüğün öneminden bahsedip , on emir kurallarına çok dikkat ettiklerini , dini hoşgörünün , sabrın öneminden bahsetti.
Hatay’ın görülecek çok tarihi değeri var. Bunlardan birisi de, burada bir otel yapılırken altından Roma ve Helenistik dönem mozaiklerinin ve yeraltı şehir kalıntılarının çıkmasıyla otelin zemininin bir müzeye dönüştürülmesi olmuş.. Hatay şehrinin altının tümüyle bir Roma şehri olduğu biliniyor. Ve daha birçok mozaik eserin günyüzüne çıkması gerekiyor. Müzeye müze kartımızla giriyoruz. Müzenin altı bir hazine gibi …bir yeraltı şehri yatıyor. Hamamlar, yollar, dev mozaikler görülmeye değer kalıntılar. Müze otel, üstü bir otel olarak yapılmış..dev demir çubukların üzerine inşa edilmiş ve ilginç bir yapı olarak ortaya çıkmış.
Günün sonuna yaklaşırken Hatay’ın Altınözü köyüne doğru yola çıkıyoruz. Burada soğuksıkım zeytin yağı yapan bir ailenin müze haline getirdiği ve geleneksel zeytin sıkma makinalarının ve havuzlarının bulunduğu zeytin müzesi evini gezme şansımız oluyor. Bu zeytin müzesinin içinde kendi imal ettikleri zeytinyağı ve zeytin ürünlerini de satıyorlar.
Zeytin müzesinin yanında küçük bir kiliseyi ve içindeki dua ayinini de izleme şansımız oluyor. İçerideki derin duygu yüklü duaları izleyerek sessizce dışarı çıkıyoruz. Akşam oldu hava karardı ve bugün epeyce yorulduk. Otele dönüp dinlenme zamanı artık. Otelin bulunduğu yer Harbiye’de..burasının eski adı ise Defne. Burası Defne ağaçlarının ve suların bol olmasıyla biliniyor. Defne tanrıçasının saçlarının bir ırmak gibi aşağıya aktığı mitolojisi varmış..
Mitolojiye göre, Defne perisi ile Apollon tanrısı arasında başlayan kaçma ve kovalamaca arasında Defne’nin kaçarken kendini defne ağacına çevirip uzun kokulu saçlarını bir ağacın dallarına dönüştürdüğü söyleniyor.. Defne ağacı Harbiye’de en çok bulunan ağaç olarak biliniyor . Defne’nin gözyaşları da bir şelale olarak akmaya başlamış. Harbiye’de eskiden sular Şelaleler şeklinde akan bir yermiş şimdi azalmış olmasına rağmen halen bu şelaleler akıyor.
Ertesi gün, Hatay’ın Samandağ köylerine doğru yola çıktık. Yol üzerinde eski bir Roma köprüsünün üzerinden geçip Hıdırbey köyüne geldik. Burada kutsal olduğu kabul edilen bir çınar ağacı, Musa ağacı var. Hemen karşısında ise, Ab-ı hayat denilen bir çeşme akıyor. Çınar ağacının yaşı yüzyılları alabilecek uzunlukta. Çınarın etrafında ise, çay ocakları dinlenme yerleri ile suların akışını izleyebilirsiniz. Musa ağacı inancına gelince, Samandağ sahilinde buluşan Hızır ile Musa peygamber bu dağa çıkar ve ağacın olduğu yere gelirler…Musa elindeki asayı toprağa saplar ve buradan su içer… Asa yeşerir… Buradaki suya Ab-ı hayat suyu adı verilir. Bu öykünün üçbinlik yıllık bir geçmişi olduğu söyleniyor.
Hıdırbey köyünü geride bırakıp Yoğunoluk köyüne doğru ilerliyoruz. Burası eski bir Ermeni köyü, sonradan Türkmenlerin gelip yerleştiği bir köy olmuş. Ermeni ustaların yaptığı taş evlerden bazıları hala duruyor… Üzerinde bazılarının tarihleri bile var. Kimisinde 1930 kimisinde 1928 yazıyor. Köyün ortasında yine taştan yapılmış güzel bir mühendislik yapısı olan çeşme var. Suların bol olması yoğunoluk adını almasına neden olmuş. Çok yağış alan bir köy. Köyün bir diğer özelliği de, tarihi kilisenin üzerine yapılmış camisinin olması. Camiyi yapmak için maddi imkansızlıklar olunca , camiyi , ilkönce kilisenin bir tarafına , sonradan da kilisenin üzerine yapmışlar…. Altı kilise üstü cami olan bu yapı ilginç duruyor. Kilise duvarları üzerinde hala duran taş işlemeler , sütunlar var. Köylerin arasından geçerken portakal, limon ağaçları, defne, yaban mersini ve daha bir sürü kokulu ağaçların olduğunu görüyoruz.. portakalların , limonların da tatlarının korkunç şekilde güzel olduğunu da söylemek gerekir.
Yoğunoluktan çıkıp yine bir başka Ermeni köyü olan Vakıflı köyüne doğru yola devam ediyoruz.. Burada tamamen Ermeni nüfus yaşıyor. Kendi dinlerini ve yaşam biçimlerini yaşayan tek etnik köy olarak geçiyor. Vakıflı köyü Ermenileri kiliseleriyle ve kadınların kurduğu kooperatif ile dünyaya açılan bir kapı yaratmışlar. Vakıflı köyü, Kurtuluş savaşından sonra Fransızların idaresinde kalan köy olmuş. Daha sonra Türkiye’nin idaresi altına girmiş.. Köyde her yıl Ağustos ayının 2. Pazar günü Meryem Ana Yortusu yapılıyor ve dünyanın pekçok yerinden bu yortuya gelen oluyormuş.. Buradaki köyün kilisesi ise, Surp Asdvadzadzin yani Aziz Meryem ana kilisesi….
Samandağ’ın Ermeni köylerini geride bırakıp dağdan aşağıya doğru Çevlik plajına doğru inişe geçtik. Aşağıya inerken, tepede bir Dor tapınağı olarak adı geçen kalıntıları gördük. Burası bir tapınakmıydı yoksa aşağıdaki limana bakan bir gözetleme kulesimiydi diye kendimize sormadan geçemedik.. Çünkü, kıyıda sur duvarlarının olduğu biliniyor. Bu ise limanın olduğunu gösteren önemli bir ipucu. Öte yandan Samandağın tepesinde yeralan ilk Hristiyanlık azizlerinden olan Saint Simon manastırının da tepede bulunması bir tesadüf olmasa gerek. Burası Anadolu’nun içlerindeki belli başlı ticaret şehirlerine ulaşmayı sağlayan bir liman olarak düşünülebilir. Bu limanın oluşumu ise, Asi nehrinin taşıdığı toprakların güneyden gelen akıntılarla kuzeye doğru taşınarak kumsal oluşturmuş olabilir. liman kentini kıyıda güvenlik amaçlı gözetleme kulesi ile sağlıyor olabilirler. Bu soruları ve tahminleri açıklamayı sonraya bırakıp yolumuza devam ediyoruz..
Aşağıda devasa bir Roma su yolunu göreceğiz. Romalıların dağlardan inen sel ve taşkınlardan korunma amacıyla elle kazdıkları Titus tüneli bir mühendislik harikası. Tünel bu mevsimde içinde yürünecek kadar rahat değil. Yer yer su ile dolu. Titus tünelindeki büyük bir yürüyüş yolunu, defneler, yaban mersinleri arasından geçerek izlemek de ayrıca zevkli. Burada bir de Beşik mağara denilen mezarların olduğu yerler var. Bu kaya mezarları, tapınak giriş denilen kemerlerle gösterişli bir şekilde yapılmış. Belliki önemli kişilerin gömüldüğü yerler.
Titus tünelinin içinden dönüş yolunu izleyerek yürüdük. Aşağısı Çevlik plajı. Bu kış mevsiminde deniz de soğuk ve dalgalı gözüküyor. Burada kıyıda deniz ürünleri restorantları taze balık pişiriyorlar.. Taze balık ve mezeler öğle yemeği molası için ideal.
Kıyıda bulunan Nusayrilerin ibadet yeri de görülmesi gereken önemli ibadet yerlerinden biri oluyor.. Küçük yuvarlak bir türbenin içine giriyoruz..içinde dönerek dua edilen beyaz alçıdan bir kaseye benzeyen bir türbe duruyor.. Gelenler kapının iki kenarını üçer kez öptükten sonra içeri girip dönüyorlar. İçeride dilek tutup beyaz alçıya yapıştırmak isteyenler oluyormuş. Bir de bahur denilen tütsünün kokusu etrafa yayılmış..
Çevlik bölgesinden ayrılıp Samandağ’ının ilk Hristiyanlık zamanlarına ait manastır ve sütun içinde ömrünü tamamlayan azizin hikayesini dinlemeye ve görmeye doğru yukarıya doğru çıkmaya başladık.
Burası Saint Simon manastırı. Etrafta Samandağ’ına yapılmış elektrik üreten çelikten rüzgar gülleri dönüyor. Ancak manastır geç bir saat olduğu için kapalı ve geri dönmek zorunda kalıyoruz. Manastırın öyküsüne gelince, Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde kendini dine adamış olan bu aziz, sütunun içinden hiç çıkmadan yaşamış. Zamanla aziz mertebesine erişmiş. Gelen gidenler ile haberleşmiş ve inancını pekiştirmiş. Saint Simon’un inancı mal ve mülke karşı olarak şekillenmiş. Azizin içinde yaşadığı sütun ve sonrasında bu bölgenin bir manastıra dönüşmesiyle dağ kutsal bir karakter kazanmış.
Saint Simon manastırından biraz daha aşağıya inildiğinde Samandağ’ın bir başka kesiminde bugün Nusayri inancının yaşatıldığı bir başka türbeye doğru gidiyoruz. Burası da az önceki gibi bir ibadet ve toplanma yeri olma özelliğinde.. özellikle bayramlarda kendi özel günlerinde burada adakların kesildiği, buraya gelenlerin yanlarında getirdikleri kişileri doyurup özel yemekler verdikleri bir toplanma yeri bir kutsal bir mekan oluyormuş.. yoksullara yardım edilen yemek yedirilen, yemek yapılan bir yer. Belki Hatayın bu meşhur mutfak lezzetinin bu dini inançlarla da ilgisi vardır. Burası bir Şıh adına düzenlenmiş bir paylaşım yeri , burayı yaparken kollektif bir şekilde yapmışlar, kimisi, evi, kimisi halıları, beyaz eşyaları yapmış. Bayramlarda özellikle Hırisi denilen bir yiyecek yani keşkek kutsal yemek gibi olmazsa olmazlardan.
Hatay’daki gezimiz burada sona eriyor.. ertesi gün buradan ayrılıyoruz.. bir daha bu kültürel dokuyu göremeyeceğimiz Hatay’dan 6 Şubat 2023’de kara haber geliyor..bu coğrafyalar kendi kültürel dokularını kurmuş, kendi sınıf, din farklılıklarını, ayrılıklarını hissettirmeden uyumlu dengelerini kurmayı becermişlerdi..eminim bundan sonrasında da kendi yaralarını sarmada, kendi dengelerini kurmada en önemli sözleri yine onlar söyleyeceklerdir..
Hacıların şehri Meshed’den Tebriz’e , İpekyoluna doğru…
Tahran havaalanından İran hava yolları ile Meshed’e gidiyoruz.. önce kadınların ve erkeklerin ayrı bölümlerde aranması ile yolculuğumuz başlıyor.. güvenlik memurları rahat sakin bir arama içindeler..kadınlar çantaları ortayerde bırakıp kabinlere aranmaya gidiyorlar..genel olarak birbirine güven havasını görüyorum..herzaman olduğu gibi başı açık bir kadına rastlamıyoruz..ancak şık giyimli İranlı hanımlar başlarını hafif örtüyorlar .. yine kız çocuğu olan bir aileye gözüm takılıyor..kızlarının ergen yaşta olmasına karşılık başına pembe bere şeklinde örtü takmışlar… örtüyü zorunlu olarak takmak ile herzaman başını açabileceğini düşünerek takmanın başka şeyler olduğunu düşünüyorum..zorunluluk insanı daha fazla yoruyor.. buna karşı neler yapılabileceği düşünülmeye başlanıyor kendine göre farklı örtünme pratiklerini geliştiriyorlar..
Meshed’e akşam saatlerinde indik.. buraya gelen çoğu ziyaretçinin Türbe ziyaretleri ile ilgili oldukları anlaşılıyor..bunlar arasında özellikle de yeni evlenmiş çiftlerin yeni hayatlarına bu türbeyi ziyaret ederek başlamaları İran’da bir gelenekmiş..
Meshed şehri, kutsal şehirler arasında en önemli yeri alıyor.. çünkü burada daha önce söylediğimiz Sünni ve Şii çatışmasında öldürülen imam Rızanın türbesi bulunuyor.. Şiilik tarihinde çok önemli bir yere sahip olan İmam Rıza’nın burada türbesinin bulunması ile Meshed, kutsal kentler arasında çok önemli bir yere sahip oluyor..burası, müslümanların kutsal Mekke’sinden sonra ikinci kutsal yer oluyormuş..Meshed’e gelenler de hacı oluyorlarmış..
Meshed’in Şii inancının kutsal bir merkezi haline gelmesi , Safevi imparatorluğunun Şiiliği devletin resmi dini olarak kabul etmesiyle olmuş…burada daha öncesinde Abbasiler tarafından öldürülen Şii imam Rıza’nın kabri bulunuyormuş zamanla kabrin etrafına ziyaret ve türbe yapılmış.. asıl türbe haline gelmesi 15. Yüzyılda Selçukluların buraya gelmeleri ile başlıyor..Timur’un oğlu Şahruh’un karısı Gevherşad türbeye büyük bir saygı göstererek burayı genişletip bir de kendi adına camii yaptırmış.. Safeviler gelince de burası kutsal bir yerleşim olarak kabul edilmiş . Meshed doruk noktasına Nadir Şah döneminde erişiyor.. Nadir şah ise, şiilerin kutsal merkezini , Irak’taki Kerbela şehrinden alarak Meshed’e getiriyor.. Kerbela’nın Osmanlı imparatorluğu’nun hakimiyeti altına girmesiyle İmam Rıza’nın mezarı her yıl 100.000 kişinin ziyaret ettiği kutsal yer olarak öne çıkıyor..bundan sonra da Meshed kutsallığın merkezi oluyor..1928’de bu kutsal yerin alanı 180 metre genişlikte iken 1979 devrimi ile burası 320 metreye çıkartılmış…islam cumhuriyeti boyunca da en büyük mimari yapılar ortaya çıkmış.. sürekli genişleyerek büyük bir yerleşkeye dönüşmüş..içinde müzeler, camiiler, kitabevleri, postahane ,içiçe geçen avlular gibi birbiriyle bağlantılı yapılar bulunuyor.. Türbenin kapladığı alan itibariyle dünyanın en büyük, insan kapasitesi olarak da dünyanın ikinci büyük mescidi ve türbesiymiş..
Akşam Meshed’e inip otelimize geçtiğimizde İmam Rıza’nın kutsal türbesini ziyaret etmek için oldukça geç bir saat olması nedeniyle türbeyi ertesi akşam ziyaret etmenin çok daha iyi olacağını düşündük.. Ertesi gün sabahtan Meshed’e 130 km uzaklıktaki Nişabur kentine gitmeyi planlıyoruz..
Nişabur , Abbasilerden Moğol istilasının kenti yakıp yıkmasına kadar geçen dönemde, islam dünyasının entelektüel seviyesi oldukça yüksek bilim, kültür ve ticaret merkezlerinden biri olmuş..ayrıca Anadolu ve Akdeniz’i, Çin’e bağlayan ipek yolu üzerinde bulunduğu için de şehrin refah düzeyi oldukça yüksekmiş..şehir yüksek bir kültür seviyesine ve zenginliğe sahip olması nedeniyle burada pekçok düşünürün felsefecinin ortaya çıkmasını sağlamış..bunlar arasında özellikle ziyaret etmek istediğimiz tasavvufla ilgili düşünceleriyle bilinen Feridüddin Attar ile Matematik ve Astronomi alanında önemli çalışmaları olan ama bizim daha çok onu şiirleri ile tanıdığımız Ömer Hayyam’ın mezarları olacak..
İran’a yolculuğumuzda en çok ilgimi çeken konulardan biri de, tasavvuf düşüncesinin izlerini sürmekti..bu nedenle Feridüddin Attar’ın mezarı bizi tasavvufa bağlayan bir bağ oldu..
İran’da tasavvuf ile fikirler, dönemin sınıf ayrılıklarına, seçkinci düşüncelere, ayrıcalıklı olma anlayışlarına karşı ortaya çıkmış.. Tasavvuf düşüncesinde, ahlaki üstünlük düşünceleri, manevi yücelikler , nefis ile kötülüklerle mücadele temeline dayanan bazı kurallar benimsenmeye başlanıyor.. bunlara göre bu yolun daha başlarında bile bulunan kişi belirli birtakım ibadetleri düzenli olarak yaptığında en yüce makamlara yükselebilmekteydi..bütün bu yolculuğun hedefi ise gerçeğe marifete erişmekti..
Tasavvuf düşüncesinin ilk şekillerini ortaya koyan Feridüddin Attar, Mantıku’t- Tayr kitabında kuşları sembol alarak Vahdet-i Vücud’u yani Allah’a ulaşmayı anlatır.. anlattığı Simorg kuşunun hikayesinde çok şey saklıdır..Si Farsça’da otuz demek, Murg ise, kuş demektir.. Simurg , otuz kuş demektir.. Otuz kuşun Simurg’e yaptığı yolculuk , olgunluğa erişmek için insanın geçirdiği sıkıntılı yedi aşamadan geçerek sonunda Allah katına erişmesi, bir başka deyişle insanın olgunlaşması , ergin insan haline gelmesidir..
Attar’ın kitabında hikaye şöyle anlatılır.. binlerce kuş toplanıyor ve bizim de bir öncüye ihtiyacımız var diyorlar..Hudhud kuşu Hz Süleymanla birlikte gezdiği için çok fazla şey bildiğinden ona soruyorlar…Hudhud kuşu Kaf dağlarının arkasında Simurg diye bir kuş var ona gidelim kuşların hepsi ondan doğduğu için onu öncümüz yapalım diyor..kuşlar önce Simurg’e gitmekte tereddüt ediyorlar ve sürekli bahaneler öne sürüyorlar. Ancak yavaş yavaş Simurg’e gitmeyi kabul etmeye başlıyorlar. Simurg’a gitmek için yola çıkan binlerce kuştan sadece otuz tanesi tehlikelerle dolu yedi şehri geçiyor.. bu otuz kuş tehlikeli yolları aşıp geldiğinde canları çıkmış bedenleri yorgun, bezgin bir halde Simurg’un sarayına ulaşıyorlar.. Karşılarına çıkan görevliye , çok uzun bir yoldan geldiklerini ve Simurg’u görmek ve kendilerine padişah yapmak istediklerini söylüyorlar..Görevli, kuşların herbirinin önüne bir kağıt koyuyor , kağıtlarda kuşların başından geçen olaylar bütün detayları ile anlatıldığından kuşlar bu duruma çok şaşırıyorlar.. sonra Simurg ortaya çıkıyor.. kuşlar Simurg’u görünce daha da şaşırıyorlar.. çünkü her kuş Simurg’de kendisini görüyor.. Yada başka bir ifadeyle Simurg otuz kuşun hem herbiri hem de hiçbiri oluyor. Attar’ın Mantıku’t-Tayr kitabında, Simorg,‘Allah’ı yada‘insan-ı Kamil’i’ simgeler..kuşların hükümdarı olarak kabul edilir.. Simorg, Tasavvuf metinlerinde de simgesel bir yaratık olarak ‘İnsan-ı Kamil:ergin insan’ yada Allah’ın zatını temsil eder..
Attar’ın tasavvuf düşüncesinden etkilenen Mevlana ise kendi yolculuğunda daha yolun başında olduğunu şu şözlerle söyler.. ‘..Attar aşkın yedi şehrini gezmişken biz ilk sokağın ilk dönemecindeyiz’…
Attar’ın mezar anıtına bakınca bir kuş simgesinin olduğunu görürüz. bu kuşun kanatları üzerinde de mavi binlerce kuş gizlidir.. Türbesi ise, türkçe şiirleri ile bilinen Ali Şir Nevai tarafından yapılmış..Türbesi de Attar’ın alçakgönüllüğünü ifade eden bir şekilde yapılmış..türbeye normal zeminden birkaç basamak aşağıda giriliyor. Attar’ın mezarı bizi tasavvuf dünyasının içine uzaktan da olsa bakmamıza olanak verdi..az ilerdeki Ömer Hayyam’ın mezarı ise bizi daha farklı bir dünyaya soktu..
Hayyam’ı ise, daha çok, yazdığı Rubai tarzındaki şiirleri ile tanırız.. Rubai Arapça dörtlük anlamına gelir.. Gündelik hayatla ilgili şiirlerdir. Hayyam da rubailerinde haksızlığı, tutuculuğu, ikiyüzlülüğü , taassubu , bağnazlığı eleştirmiştir.. ancak şiirlerinde hayatın güzelliğinden özellikle şarabın faydalarından bahseder..hayattan mümkün olduğunca zevk alınmasından yana şiirler yazmıştır.. Hayyam’ın asıl önemi ise, 11. Yüzyıl islam dünyasında Matematik ve Astronomi alanında dünyanın güneş etrafındaki döngüsünü hesaplamasıyla ortaya çıkar.. yaptığı hesaplamalar ile güneş takvimini ortaya çıkarır.. Bu takvime göre bir yılın hesaplanması, Gregoryan takviminden daha hassas ve doğru olarak yapılmıştır..Hayyam’ın bu takvimine Celali takvimi denir.. bu ad, takvimin yapılmasını isteyen Selçuklu sultanı Sultan Melikşah’ın isimlerinden biri olan Celaleddin isminden alınmış.. Güneş takvimi 20. Yüzyılın başına kadar İran’da kullanılıyormuş..
Hayyam’ın anıt mezarı büyük bir alan içinde 10 tane ayağı olan ters dönmüş bir şarap kadehine benzemektedir. Anıt mezarın mimarı ise Mimar Huşeng Seyhun tarafından yapılmış.
Nişabur’da Ömer Hayyam’ın anıt mezarından ayrılıp Firuze dünyasının içine giriyoruz..Nişabur’da dünyanın en kaliteli mavi Firuze taşının çıkarıldığını öğreniyoruz.. ticari değerini de bugüne kadar korumaktaymış.. buradan çıkarılan Firuze taşları ile bir zamanlar İran saraylarının kubbe kaplamaları da yapılıyormuş ayrıca camilerin minarelerinde de sıklıkla kullanılan mavi rengin nereden geldiğini de anlamış olduk..Firuze taşını ilk kez Selçuklular keşfetmiş ve başka yerlere götürülmesinde de öncü olmuşlar…Firuzenin koyu mavi rengi yeryüzündeki cenneti simgeliyormuş..savaşlarda da savaşanların yanlarında Firuze taşı taşırlarsa savaşı kazanacaklarına inanıyorlarmış.. bu nedenle Firuze taşının bir diğer ismi de zafer taşıymış..ayrıca halk arasında da pekçok şeye iyi geldiğine dair inancın oluştuğu da söyleniyor..çocuğu olmayanlara, şifa isteyenlere de iyi geleceği düşünülüyor..Firuzenin rengi mavi görünmesine karşılık , taşın içinde bulunan demir, alüminyum ve bakır elementlerinin hangisinin oranı daha fazla ise taşın renginin de ona göre değiştiği söyleniyor.. Firuze satan dükkanlarda taş işlenip mücevher olarak satılıyor..
Nişabur’dan ayrılıp yeniden Meshed’e dönüyoruz.. akşam İmam Rıza’nın türbesini ziyaret edeceğiz..
Akşam türbeye doğru giderken sokaklar siyah çadorlarını giymiş kadın ve erkek Şii hacı adayları ve hacılarla dolu .. daha çok kadınları kalabalık gruplar halinde görüyoruz.. sokaklarda hacı malzemelerini satan pekçok dükkan geceleyin ışıl ışıl parlıyor..sokak kalabalığının arasında ilerlerken üzerimizde siyah çador olmadığı için gelen geçenin dikkatini çekiyoruz..nihayet türbenin giriş kapısına geldik..kadınlar grubu olarak erkeklerden ayrılıp kontrol alanına giriyoruz..fotoğraf makinası yasak ,sadece yanımızda cep telefonlarımızı alıyoruz.. burada bize temiz naylon içindeki çadorlarımızı veriyorlar.. siyah çadorlarımızın acemisi olduğumuzdan üzerimizden kayıp gidiyor..çarşaf kadar büyük çadorları tekrar tekrar örtünüyoruz.. yas dünyasına uygun kapkara bir örtü içindeyiz.
İçeri girdikten sonra yerler halılarla kaplı ve tertemiz …ayakkabılarımızı naylon torbalara koyup türbeye doğru kalabalığın ardından ilerlemeye başlıyoruz..içerisi ayna sanatının incelikleri ile kaplanmış durumda aynalardan yansıyan ışıklar içinde gözlerimizi etraftan alamıyoruz..türbenin içindeki üst kısımların altın kaplama olduğunu öğreniyorum..buradaki kaplamaları, Nadir Şah Hindistan seferinde ele geçirdiği altınlarla yaptırmış .. ilerde türbenin önüne doğru gelmeye başlıyoruz..Türbenin üzerindeki örtü kafes şeklinde altın ipliklerle örülmüş… sürekli öpülmesi nedeniyle yıpranıp eskidiğinden değiştiriliyormuş..kadınlar ellerindeki dua kitaplarını okuyor..kimileri ise oturmuş kendinden geçmiş dua ediyorlar.. namaz kılanlar var..üstüste yığılmış kadın kalabalığı ise türbenin etrafını çevirmiş.. ellerini, yüzlerini türbeye sürmeye çalışıyorlar..isteklerinin gerçekleşmesi için dua ediyorlar..kalabalığın içine girmeden geçiyoruz..siyah çadorlu görevli kadınlar ellerinde dua kitaplarını dağıtıyorlar.. dua edip çıkanların kapının kenarını üç kez öptüklerini görüyoruz..namaz kılanların önünde namazlarının gelip geçenler tarafından bozulmaması için koydukları yuvarlak küçük kıble taşları duruyor.. dışarı çıkınca halıların üzerinde bir müddet oturup hızla akıp giden kalabalığı gözlemliyoruz.. yas tutmak ve ağlamak burada çok fazla görülen bir durum.. içinden geçenlerle yas ve gözyaşı birlikte ortaya çıkıyor.. başka bir tanesi de elinde bir kumaş yada suyu türbeye sürmeye çalışıyor..Türbenin altından yapılmış kubbesi gecenin karanlığında gözalıcı bir şekilde parlıyor..üzerinde hat sanatı ustalarından Ali Reza Abbasinin yaptığı Kur’andan sureler işlenmiş..
Türbeden çıkarak dışarıda çadorlarımızı teslim edip sokaklardaki siyah çadorlu kadın ve erkeklerin arasına karışıyoruz.. burada Türbenin ziyaretinin bitmesi sözkonusu değil, kutsal şehir sokaklarda da devam ediyor.. alışveriş, kalabalık, çeşitli hediyelik malzemeler, kokular hep bu kutsal mekanı hatırlatıyor..
Meshed’in kutsal havasını soluduktan sonra ..akşamın çöken karanlığında otelimize dönerken buranın şiiler için olduğu kadar bu kültüre yabancı bizler için de ne kadar önemli olduğunu ve gidilmesi görülmesi gereken kısaca yaşanması gereken bir yer olarak aklımızın bir köşesinde durması gerektiğini söyliyeyim..
Ertesi gün akşam Tebriz’e geçeceğiz..ancak uçağın kalkış saatine kadar görmeyi istediğimiz bir başka yer de İran’ın en büyük şairlerinden olan ve Şehname adıyla bilinen tarihi destanı yazmış Firdevsi’nin mezarıydı.. Firdevsi’nin mezarı, Meshed’den 24 km uzaklıkta Tus şehrinde bulunuyor..
Firdevsi 10. Yüzyılda yaşamış bir şair ancak halen İran edebiyatında çok önemli bir yere sahip bulunuyor..Firdevsi, kendi döneminde İran tarihine meraklı birisi olarak biliniyor.. bu dönemde Arap akınlarının İran coğrafyasında hakim olmasıyla başlayan siyasi ve kültürel baskılara karşı endişe duymaya başlıyor.. bir yandan da İranlı yöneticilerin acizliklerine karşı da isyan duyuyor…işte bu siyasi ortam içinde Firdevsi ünlü Şehname’yi yazıyor..
Şehname, ‘Şahların kitabı’ demekmiş..yaklaşık 35 yılda eserini bitiriyor.. Firdevsi, Şehname ile İran halkının İslamiyet öncesindeki eski İran değerleriyle bağının kopmasını önlemek ister..varolan bağların da alabildiğine güçlenmesinden yanadır.. milli duyguları yeniden canlandırıp, halka eski görkemli günlerini hatırlatmak ve bağımsızlığını kazanmaları için harekete geçirmeyi amaçlar..
Şehname’de bu amaçla , İran’ın milli hikayeleri, mitolojik kahramanları anlatılır.. mitoloji , kahramanlık anlatıları, tarih, efsane, hikaye, gerçekler hepsi içiçe geçmiştir.. Şehnamede anlatılan pekçok kahraman vardır.. ancak bunlar arasında en önemli kahraman Rüstemdir..yada diğer bildiğimiz adıyla Zaloğlu Rüstemdir.. İran’ın milli kahramanıdır..Firdevsi, Rüstem’i çoşkulu ifadelerle anlatır.. Rüstemi babası onu Elburz dağlarına bırakır..çünkü Rüstem farklı bir bebektir..bir albinodur.. Rüstem’i Simurg büyütür.. Simurg bilgin bir kuştur..Rüsteme tehlikede olduğu zaman yardım edebileceğini söyler… Rüstem’in kötülüklerle savaşı başlar ve yedi aşamadan geçen savaşı anlatılır.. Şehname, İran milletinin bir kültür ve medeniyet ansiklopedisi olarak tanımlanmıştır..
Firdevsi, Pehleviler döneminde milliyetçiliğin ön plana gelmesi nedeniyle önem kazanmış.. şiirleri öne çıkarılmış ve Pehleviler Firdevsi’ye görkemli bir Mezar anıt yapmışlar..Mezar anıtı beyaz bir mermerden yapılmış ve İran’ın ilk imparatorluğu olan Ahamenişlerin kurucusu Kiros’un Pasargat’daki mezarına benzer şekilde yapılmış..ayrıca mezarın üzerinde de yine Şehname’den bazı kısımlar bulunuyor.. Mezar anıtının yanında bir de müze bulunuyor..burada Firdevsi’nin gömülü olduğu mezarı bulunuyor..müzenin duvarlarında Şehname’nin anlatıldığı alçı kabartmadan panolar yapılmış..görsel duvar panosunda kahraman olan Rüstem’in nasıl doğduğu , onu büyüten Simurg kuşuyla olan beraberliği, devlerle, cadılarla ve pekçok kötülüklerle mücadelesi burada anlatılıyor…ancak buradan izlediklerimizle kalmayıp bize bilgi veren resmi görevlinin okuduğu şiirler hikayeyi daha iyi canlandırdı…Görevli, Şehname’deki kahraman Rüstem’in mağaranın içindeki devle savaşının anlatıldığı şiiri okudu..şiirde, Rüstem uyuyan devi öldürmek için onun uyandırır. Çünkü uyuyanla savaşılmaz.. şiiri okurken, Rüstemin devle savaşında onun devi nasıl öldürdüğünü, Hamasi tarz denilen insanları çoşturmayı hedefleyici bir şekilde okumaya başladı.. Şehname biran için sesli hale geldi…Görevlinin Rüstem’in kahramanlık hikayelerini okurken kullandığı bu Hamasi tarz aslında eskiden kahvehanelerde anlatılan hikayelerin canlandırılmasında kullanılırmış.. halen bu tür şiir okuma geleneğinin devam etmesi de İran’da şiire duyulan ilginin geleneklerin nasıl hala yaşadığını bize gösterdi..
Tus şehrinden İran’ın kültür hazinelerinden bir parça da olsa görmüş olmanın hazzını yaşayarak yeniden Meshed’e dönüyoruz..
Meshed’den yine İran havayolları ile yolculuk yapıp Tebriz’e gideceğiz..havaalanında ise Tebriz yolcularının Azerbeycanlılara benzediklerini görüyorum.. yanımızda oturan birçok kişi yarı Türkçe konuşuyor..biz onları anlamaya başladık. Tabii onlar da bizim konuştuklarımızı anlıyorlar..ve birazdan sohbet başlıyor.. Hoşgeldiniz..nereden geliyorsunuz..Tebriz güzeldir..ve daha pekçok şey yakınlık kurmak için yeterli oluyor.. Uçağın manken gibi hosteslerinde kahverengi pantolon ve üzerine uzun tunikleri, başlarına başı kapatan bir başörtüsü ile üzerinde hostes şapkası takmışlar.. hosteslerin adeta robota benzer duruşları var.. silikonlanmış dudaklar, gerilmiş yüzler hiçbir ifade vermiyorlar ..boylarının ise oldukça uzun olması da dikkatimi çekti..Uçağımız biraz geç kalkmasına ve Tebriz’e uzun bir yolculuk olmasına rağmen zamanında , rahat ve güvenli bir yolculuk yaptık..
Tebriz havaalanında yeni bir otobüsle kalacağımız otele gidiyoruz. İran’daki turist otobüslerinin ne kadar konforlu olacağını düşünmemişim. Adeta uçakla yarışıyorlar..turist transfer otobüsleri , tek kişilik koltukları, geniş rahat ve her türlü yayılmaya müsait.. ayrıca çölden geçiyor olsak bile , yolların da iyi yapılmış olması nedeniyle konforu arttırdığını söyleyelim..
Tebriz’e akşamın geç bir saatinde iniyoruz.. burada yaşayanların çoğu Azeri.. dilleri de Azeri Türkçesi oluyormuş..artık havaalanından beri konuşulanları birkaç kelime de olsa yakalayıp anlayabiliyoruz..burada derdimizi anlatacak soruları cevaplayacak olmamız bizi rahatlatıyor..ayrıca Türkiye’den gelen Türklere de ayrı bir sempatileri var..Türklerin de turist olarak sayıları burada daha fazla…
Tebriz İran’ın tarihinde önemli şehirlerden biri olmuş..burasının tarihte önemli bir üretim ve dokuma merkezi olması, İpekyolu ticaretinin buradan geçmesini sağlamış..buradan tüm dünyaya dokunan kumaşlar kervanlarla gitmiş..tarihten bu yana Tebriz, ticaretin merkezi olmuş.. ayrıca özellikle Türkiye açısından da önem taşıyan bir şehir.. Kafkasya üzerinden Rusya’dan gelen yol ile Trabzon üzerinden Türkiye ve batı Avrupa’dan gelen yolun Tebriz’de birleşmesi sayesinde buradan 10. Yüzyılda müslüman ülkelere Grek malları getiriliyormuş.. bunların büyük bir kısmı da Trabzon yolundan geliyormuş.. Tebriz ticaretin kavşak noktası olduğundan aynı zamanda farklı kültürlerin , inançların birarada yaşadığı kozmopolit bir şehir olmuş.. Nasturiler, Ermeniler, Yakubiler, Gürcüler ,İranlılar Müslümanlar hepsi birarada yaşayabiliyorlarmış..
Tebriz’in ticari açıdan önem taşıması aynı zamanda askeri açıdan da stratejik bir konumda bulunmasını sağlıyordu.. tarih boyunca 8. Yüzyıldan bu yana kurulan imparatorlukların başkenti olmuş ve Tebriz için mücadele edilmiş..Tebriz kentinin kurulması, Abbasiler dönemiyle başlıyor.. Moğollar, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safeviler ve Osmanlılarla devam etmiş..Osmanlılar Yavuz Sultan Selim’in yaptığı Çaldıran savaşından sonra şehri ele geçirmişler ve kısa bir süre ile Tebriz Osmanlıların idaresine geçmiş..ancak daha sonrasında Safeviler yeniden Tebriz’i almışlar Safevi hanedanlığından sonra ise, Kaçar hanedanlarına mensup şehzadelerin de burada büyüdüğü, Tebriz’in bir sancak şehri olarak kullandıkları biliniyor.. Tebriz tarihte pekçok mücadele geçirdiği için, 19. Yüzyılda meşrutiyet hareketinin de önemli kentlerinden biri olmuş..ayrıca Pehlevilere karşı yapılan mücadele de önsaflarda yerini almış..kısacası Tebriz aynı zamanda muhalefet hareketlerinin ortaya çıktığı bir kent olmuş..
Tebriz’deki ilk günümüz Cuma günü olduğundan bugün Tebriz’in ünlü kapalıçarşısı ve tüm esnaf kapalı ..ancak şehrin görmemiz gereken müze ve diğer anıtlarının açık olduğu şanslı bir gündeyiz.. sabahın erken saatlerinde görmeyi çok istediğimiz şairler mezarlığı ve şiir müzesine doğru yola çıkıyoruz..
Tebriz kentinin en önemli özelliği, bir şiir kenti olması..şairlerine ve onların şiirlerine verdikleri önem onlar için yaptıkları müzede cisimleşmiş.. daha önce de İranlıların Hafız’ın mezarında onun şiirlerini nasıl bir saygıyla okuduklarına tanık olurken bu saygıyı ve sevgiyi iyice hissetmiştik. Şimdi de bu şairler müzesinde aynı duyguları hissettik.. Şairler müzesinde 409’dan fazla şairin mezarı ve bir de şairler için yapılmakta olan bir anıt bulunuyor…henüz tamamlanmamış bu anıt içiçe geçmiş kitaplar şeklinde düşünülmüş..müzede pekçok şairin fotoğrafı, şiirleri, heykeli duruyor..bu şairler arasında Tebriz’li olan ve Tebrizliler tarafından çok sevilen Şehriyar da var..Şehriyar İranlılar için önemli şairlerden biri, günümüzün Hafız’ı Sadi gibi bir öneme sahip..20. yüzyılın başlarında yaşamış bu şairin hüzünlü öyküsünü de anlatmadan geçmeyelim..Şehriyar, bir tıp öğrencisiyken bir kıza aşık oluyor. Ancak sevdiği kızın babası kızını Şehriyar’a vermiyor..üst makamlardan bir devlet görevlisiyle de evlendiriyor…bunun ardından üzüntüsünden Şehriyar hem tıp eğitimini bırakıyor hem de sevdiğine kavuşamıyor..hikayesi Tebriz halkını çok etkilemiş olmalı ki onun ölümünde hiçbir dükkan açılmamış ve ölüm günü İran’da milli şiir günü ilan edilmiş..
Şiir müzesinden çıkıp arkeoloji müzesine doğru gidiyoruz.. Burası arkeoloji müzesi olarak oldukça küçük olmakla birlikte içinde önemli eserlerin olduğu bir müze..özellikle Tebriz’in tarihinde Osmanlıların izlerini bulmak bizim tarihimiz açısından da önemliydi.. burada Kaçar hanedanlığı döneminde Sultan Abdulmecid’in ısmarladığı üç ton ağırlığında bir Bismillah taşı bulunuyor.. Sultan, İranlı bir taş ustasına dünyada tek olabilecek bir şekilde taşa işlenmiş bir Bismillah taşını ısmarlamış..usta , Mısır’da işlediği bu mermer taşı 8 yılda bitirmiş….ancak Sultan taşın üzerinde 12 tane ayet ve şiir görünce, taşın Şiiliği hatırlattığını söyleyerek almaktan vazgeçmiş.. Bu bismillah taşı da Tebriz’de kalmış.. Arkeoloji müzesinde ayrıca Kaçar hanedanlarına ait çeşitli porselen eşyalar, Tebriz’de Neolitik döneme ait tütsü kapları gibi çeşitli bulgular ve eşyaların olduğunu da belirtelim..
Tebriz’in tarihi geçmişinden günümüze kalan yapıları arasında en önemlisi, 15. Yüzyılda Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah’ın yaptırdığı ve adını üzerindeki çinilerin renginden alan Mescid-i Kebud yada diğer adıyla Gök Mescidi… Karakoyunlu hükümdarı Cihan şah ile karısı Can Begüm hatun tarafından yaptırılmış.. Mescid ilk Türk islam eserlerinden biri olarak tarihe geçmiş..Mescid, içinde medrese, kütüphane, hamam gibi yapıların olduğu büyük bir külliye olarak yapılmış..içinin ve dışının mavi çinilerle süslenmiş olması nedeniyle buraya Gök Mescid denilmiş..ayrıca içinde Cihan Şah ve Begüm Hatun’a ait bir mescid daha bulunuyor.. her ikisinin mezarları da burada duruyor..Bu mescidin içinde mavi çiniler üzerine altın yaldızla süslemeler yapılmış..bugün bu süslemelerin ancak bir kısmı görülebiliyor.. mescid depremle yıkılmış daha sonra yeniden inşa edilmiş..
Tebriz’de girdiğimiz kafe yada dolaştığımız sokaklarda Türkçe kelimeler duymak, esnafla birkaç kelime sohbet burada yaşayanlarla yakınlaşmamızı sağladı.. kolayca uyum sağlayabileceğimiz düşüncesi oluştu.. Cuma günü olması nedeniyle tatil gününü yaşayan Tebriz halkı yakınlardaki parklarda eğlenmek dolaşmak dinlenmek istiyordu.. Bu parklardan Şah Goli parkına gidip hem biraz dinlenmek hem de etrafı seyretmek istedik.. Şah Goli parkı, Şehrin dışında kalıyor ..burada daha önceden bir gölet varmış…Safevi hanedanları göleti bir havuza çevirmişler daha sonra gelen Kaçar hanedanlığı ise havuzun içine bir yazlık saray yapmışlar ve saray günümüze gelene kadar iktidarların elinde değişim geçirmiş.. önce yıkılmış yerine islam mimarlığına uygun yeni bir bina yapılmış bugün ise bu bina kafe restoran olarak kullanılıyormuş..parkta gezinirken gençlerin kendi aralarında topla oynadıklarını, genç kızların ailelerin yanında isyankar pozlarını ve başörtüsünü açma girişimlerini izleme fırsatımız oldu.. bize turist olarak laf atanlarla sohbet edip fotoğraf çektirdik.. kızların başörtüsüne karşı geliştirdikleri dayanışma pratiklerinden biz de nasibimizi aldık ve kadınların ellerine de birer şeker ve kağıt verildi..
Tebriz’deki üçüncü günümüzdeyiz.. bugün Cumartesi ve Ortadoğunun en büyük çarşısı olan kapalıçarşıyı merak ediyoruz.. esnafın kepenk kapatma uygulaması olacak mı acaba diye sormadan edemiyoruz.. Cumartesi günü Tebriz metrosuna binip çarşıda iniyoruz..metro çok kalabalık değil.. bir vagon sadece kadınlara ayrılmış birine de aile olarak binilebiliyor..sadece erkeklere ayrılmış vagon da bulunuyor..biz aile vagonuna hepbirlikte bindik..
Tebriz Kapalıçarşısı, Tebriz’in İpekyolunun üzerinde olması nedeniyle tarih boyunca çok önemli bir ticaret merkezi olmuş.. çarşının yapımı 9. Yüzyıla kadar iniyor..ancak ilk planlı yapılaşma 13. Yüzyıldan itibaren başlamış..burada pekçok han ve kervansarayların yapılmasıyla ilk yapılar ortaya çıkıyor çünkü Tebriz’i ellerinde tutan hanedanlar, hükümdarlar ticaretin gelişmesi için yol ,han, kervansarayların yapımına önem veriyorlar.. yolların güvenliğini sağlayarak tüccarların dolaşımını kolaylaştırıyorlar..bir yandan da tüccarlara vergi muafiyeti ve teşvik politikaları da uygulamışlar..kapalıçarşı daha sonraları yıkıcı depremlerle tahrip olsa da yeniden ve yeniden yapılmış.. İpekyolu geçtiği sürece de önemini korumuş. Alternatif ticaret yolları bulununcaya kadar Kapalıçarşı şehrin ve bölgenin en önemli ticaret merkezi olmuş.. özellikle Ortadoğu’nun en eski Kapalıçarşılarından biri olan çarşı , 2010 yılında Unesco Dünya Mirası listesine de alınmış..
Kapalıçarşı, içiçe geçmiş pekçok han ve kervansaraylar, camiler, okul, hamam ve diğer başka yapılardan meydana geldiğini söyledik bu yapılar tuğladan yapılmış..ve sonradan birbirine bağlanmış..tahminen 7 km lik bir alanı kaplıyormuş..içinde İstanbul’daki Kapalıçarşı gibi pekçok kapısı da bulunuyor.. Çarşının içinde kuyumcuların bulunduğu kısıma Emir Pazarı deniliyormuş, halıcıların kısmına da Muzafferiye pazarı deniliyormuş ve çarşının en yüksek kubbeli pazarı da burasıymış..çarşıda baharatçılardan, giyime, süs eşyalarına , iğneden ipliğe, kafelere, restoranlara kadar türlü çeşit eşya satıldığını gördük..çarşı içinde yürürken kalabalıkta iki tekerlekli çekçek arabaları çeken hamalların yol almak için ‘ya allah’ diye bağırtıları arasında çarşıyı dolaştık..
Çarşının özellikle halıcılar kısmına bir göz atalım..halıcılar kısmında etrafında halı dükkanlarının olduğu büyük bir avlunun ortasında halılar ortada duruyor ve üzerinde de halı onarıcıları işlerini yapıyorlar.. halı satın almak için dükkanlara girip bakmanın ötesinde size yardımcı olabilecek kişiler de ortaya çıkıyor..çarşıyı bilen bu kişiler sizin ne alacağınızı ve ne kadar fiyat vermek istediğinize göre de dükkan dükkan gezdiriyorlar..halıyı aldıktan sonra uzun uzun pazarlık sonrası yapılan el sıkma ritüeli ise sağlam kol gerektiriyor..
İran gezisinin sonuna geldik ve ertesi gün THY tarifeli uçağı ile Tebriz’den istanbul’a gideceğiz.. şimdiye kadar İran’dan aklımda kalanlar…en güzel sanat eserleriyle karşılaştığımız tarihin dibini gördüğümüz ,ahlak felsefesinin ,tasavvufun doğduğu topraklar …islamiyetin görmediğimiz bilmediğimiz inançlarını , ritüellerini , törenlerini gördüğümüz ,kutsalını yaşadığımız , sanatla yoğurulmuş islamiyetin ülkesi..gökyüzü ile yeryüzü arasında bağlantılar kurduğumuz , kutsal dünyasının içine girip çok ama çok yakından insanların ağlamalarına, kapılarına yüz sürenlere, öpenlere, dua edenlere tanık olduğumuz , şiirlerini doyasıya okuyup içtiğimiz sanatıyla, renkleriyle ,mozaikleriyle başımızın döndüğü kendimizden geçtiğimiz bir ülke..islamiyeti bir başka tanıdığımız, bir kadın olarak katı kurallarıyla yakından gördüğümüz ..tarihten bu yana gelen kültürüyle cana yakın misafirsever insanları ile tanıştığımız ülke…uçsuz bucaksız çöllerini İpekyolu üzerinden giderek izlediğimiz sarı sapsarı çölleriyle susuz yollarda develerin geçtiğini hayal ettiğimiz bir ülke..ekonomik hayatın canına tak ettiği artık katlanılmaz hayata isyan edenlerin ülkesi..doğu masallarının diyarı , ipekyolunun ülkesi İran…
Kaynaklar:
1001 istanbul tur, Rehber Pembe Özdemir
İran Rehberi, Nazlı Elmi
Zafer bozkaya- İran gezi rehberi
Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül ve Şiir Ülkesi.
Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.
İsfahan’ı arkamızda bırakarak rotamızı Kum’a doğru çevirdik.. ancak yolumuzun üzerinde Unesco Dünya Mirası Listesinde yeralan Abyenah köyüne uğramadan geçmeyeceğiz..Kum’dan sonra ise Kaşhan ve ardından Tahran bugünün son hedefi olacak..
Abeyenah köyü , turistlerin sevdiği ve sıklıkla uğradığı yerlerden biri ..ancak şu anda İran’ın siyasi durumu nedeniyle ortalarda pek fazla turist gözükmüyor..
Abeyenah köyü, yüksekliği 2000 metreye çıkan bir dağ köyü …köyün kırmızı killi topraktan yapılma evleri ,simetrik olmayan evlerin üstüste binmesiyle doğal bir görünüm oluşturuyorlar.. dar ara sokakları film seti gibi duruyor..fotoğraf çekmeye doyamıyoruz.. köyde daha çok yaşlılar bulunuyor, gençler çoktan köyü bırakıp gitmişler..köyün insanlarının giysileri ise daha muhteşem kendi özgün giysilerini terketmemişler..köyde erkekler , kadınlar fotoğraf çekmemize izin veriyorlar.. erkeklerin pantolonları şalvara benziyor.. siyah renkte bol bir pantolon şalvarın üstüne ceket ve kasket takıyorlar.. kadınlarda da başlarında geleneksel çiçekli beyaz başörtüleri var.. ve bol bir etek giyiyorlar..
Abeyenah köyü eski bir köymüş..1500 yıllık bir köy..dilleri ise eski Farsça olan Pehlevi dilini konuşuyorlar.. kadınlar turistlere alışık olduklarından kapılarının önlerinde tezgahlarında kurumeyve, yemiş, eşarp, geleneksel renkli giysiler gibi şeyler satıyorlar..kadın ve erkek ilişkileri de öyle kaç-göç şeklinde değil.. kadınlar daha fazla satışın içinde görünüyorlar.. Abeyenah köyünde bir de Zerdüştlerin ateş tapınağı varmış..ancak bugüne bir şey kalmamış..
Köyün güzel safranlı çayını içtikten sonra Kaşhan’a devam ediyoruz.. yolumuzun üzerindeki ikinci durak, yine Unesco dünya mirası listesindeki İran bahçelerinin bir örneği olarak Fin bahçelerini göreceğiz.. Kaşhan’a birkaç km mesafede Fin denilen yerde bulunuyor..Burası, içeriye girince yemyeşil servi ağaçlarının , Portakal ağaçlarının olduğu, altından kanallarla suların aktığı çölün ortasında adeta bir cennet gibi tasarlanmış geleneksel İran bahçelerinin bir başka örneği oluyor.. Burasını Safevi hükümdarı Şah Abbas yaptırmış.. daha sonra Kaçarlar döneminde yenilenmiş..
Fin Bahçeleri, dört dairesel kuleli duvarlarla çevrili 23.000 metrekarelik bir alanı kaplıyor..bu tür bahçelerin yapımı İran’ın en eski uygarlığı olan Ahamenidlere kadar iniyormuş.. Pers İmparatoru büyük Kiros bu bahçeleri Zerdüştlük inancına göre yapmış..En belirgin özellikleri dört bahçe ilkesiymiş.. yani, kare bahçe, su yolları ile dörde ayrılmış..Dört Zerdüşt unsurun Gökyüzü, toprak, su yolları ve bahçenin birbirleriyle uyumunu temsil ediyor..ancak daha sonra islamiyetin gelmesiyle birlikte Fin bahçeleri geleneksel islam mimarisinin içinde yeralmaya başlamış…bu geleneksel islami bahçe tasarımı, bir cennet bahçesi şeklinde yapılıyor.. İspanya’da Endülüs bahçelerinde, Hindistan’da Tac Mahal gibi pekçok yerde yapılmış.. buradaki Fin bahçeleri de (Bagh-e Fin) tarihte en eski vaha bahçesi olarak biliniyor.
Fin Bahçeleri çölün dönüştürülerek bir vaha bir cennet haline getirilmesiyle oluşmuş..bu aynı zamanda dönemin iktidarlarının kendi ihtişamlarını , zenginliklerini, bolluklarını , güzelliklerini yada entrikalarını göstermek için de yapılıyor.. Fin bahçesi tasarlanırken , Süleyman Pınarı denilen bahçenin yanındaki bir yamaçta bulunan yeraltı suyundan yararlanılmış..buradan gelen suyun basıncı kanat sistemiyle ayarlanıyor.. suyun doğal kaynağından etraftaki küçük çeşmelere getirilmesi , havuzların fıskiyelerinin çalışması yada havuzların dolması, kanallardaki su akışının ayarlanması gibi bahçedeki bütün su sistemi mekanik pompalar olmaksızın çalışıyor..Bahçede yedi tane çeşitli boylarda havuz var..havuzların en büyüğü olan Havuz-u Çuş’un altında 160 tane delik varmış..bu deliklerin 80 tanesinden havuza su geliyormuş..diğer 80 tanesinden de su boşalıyormuş.. Bahçenin girişinde ise, iki katlı Safevi köşkü bulunuyor.. eğlence köşkü olarak bilinen kısımda ise köşkün resimlerle süslü kubbesi görmeye değer…ayrıca köşkün zemin katında da bir havuz var buraya dilek dileyenler para atıyorlar.. Bahçede iki tane de hamam bulunuyor..ilk yapılan hamam küçük ve Safeviler döneminde yapılmış daha büyük olan hamam ise Kaçarlar döneminde yapılmış..eski hamam ise burada çalışanlara tahsis edilmiş..yeni olan hamam da şah ve ailesi tarafından kullanılmış..Buradaki hamamın hikayesinde bir de suikast gizli.. 19. Yüzyılda İran’ın eski devlet adamlarından olan ve eğitim ve idari alandaki reformlarıyla gündemde olan Amir Kabir Fin Bahçesine sürgüne gönderilmiş..tecritde tutulmuş..ve Fin hamamının bahçesinde Nasıreddin Şah’ın emriyle bir suikastla öldürülmüş..
Kaşhan’da gördüğümüz diğer islami yapılardan biri de, Aga Bozerg medresesi oldu.. burası 19. Yüzyılda yapılmış bir camii medrese…Medresesi hala kullanılıyormuş.. Kaşan’daki en iyi islami külliye olarak biliniyor.. simetrik bir mimariye sahip ..İçeriye girince ortada altta kalan içinde abdest alma havuzlu bir avluyu görüyoruz.. tuğla minareleri ile Badgir denilen rüzgar bacalarının da olduğu bir medrese olarak kayıt ediyoruz..
Kaşhan’dan ayrılıp yolumuzu Kum kentine doğru çeviriyoruz. Kum kenti, kutsal şehirlerin içinde önemli bir yere sahip.. Meşhed’den sonra ikinci büyük kutsal şehir olarak kabul ediliyor.. Şiraz’da gördüğümüz kutsal türbenin bir benzerinin de burada olması ve şiilerin tarihinde aldıkları derin yaraların unutulmaması adına bu türbeler yapılıyor..
Kum şehrinden önce kutsal yer olarak Kerbela’da öldürülen Hüseyinin türbesi Şiiliğin önemli kutsal yeri olarak kabul ediliyordu..hala her yıl bu olayın yıldönümünde Aşure’de derin bir yas içine girilir..kitlesel dini gösteriler ve dini bir keder tutulur.. Safevi hükümdarı Şah Abbas, o zamanlar Osmanlıların hakimiyeti altında bulunan Necef ve Kerbela şehirlerine karşı Kum’u Şiiliğin merkezi olarak önplana çıkarmış..daha sonra gelen şahlar da aynı politikayı devam ettirmişler..Kum’da Havza-i İlmiyye denilen pekçok medrese kurulmuş..çok sayıda öğrenci ve ulema yetişmiş..bu nedenle de Kum-e Mukaddes olarak bilinmeye başlanmış..İran islam devriminin lideri olan İmam Humeyni de ve diğer yöneticiler de Kum’daki medreselerde yetişmişler..İran islam devriminin gerçekleşmesinde Kum’daki ulema ve medreselerin önemi büyükmüş..Kum kenti halen bu önemini koruyor..
Kum kentindeki türbenin hikayesine geçmeden önce Şiilik meselesi üzerinde biraz duralım.. Çünkü buradaki kutsallığı, yası, ağlamaları daha iyi anlamak için biraz daha Şii meselesine yakından bakmak gerekiyor.. Geçmişte Şiilerle Sünniler arasında başlayan ayrılıklar ve bu ayrılıkların meydana getirdiği iktidar kavgaları, derin acılar, günümüze dek gelen yasların tutulmasına neden olmuş… Şiilerin bir mezhep olarak Sünnilerden ayrılması , islamiyetin yayılması döneminde ortaya çıkıyor.. iktidarı kimin elinde tutacağı konusunda başlayan fikir ayrılıkları, mezhep ayrılıklarına buradan da büyük katliamlara yol açıyor.. Şii mezhebinden olanlar iktidarın Hz. Muhammedin akrabası olan Ali ve onun oğlu olan Hüseyin’in soyundan gelenlere ait olması gerektiğini söylüyorlar.. Dönemin sünni hanedanları olan Emeviler ve sonra Abbasiler ise, iktidarın belli ailelerden gelenlere verilmesini savunuyorlar.. islamiyetin yayılması sürecinde başlayan görüş ayrılıkları mezhep ayrılıklarını oluşturmuş gözüküyor.. Bundan sonrasında. Hüseyin’in Kerbela’da öldürülmesi olayı ile başlayan acılar unutulmayacak bir şekilde yerleşmeye başlıyor.. Şiiler , Emevi ve Abbasi halifelerine karşı iktidarın meşru sahiplerinin Şii imamlar olduğunu savunuyorlar.. ve kendilerini haksızlığa uğramış olarak görmeye başlıyorlar.. Şiiler, İmam geleneğine bağlı olarak inançlarını geliştiriyorlar. sünnilikten daha farklı olarak Şii imamların söylemlerine ve eylemlerini dikkate alıyorlar.. çeşitliliğe daha açık, esnek ve özgür iradeyi daha fazla benimsiyorlar..ancak şiilik mezhebinin kendi içinde de çatışmalar eksik olmuyor.. farklı görüş ayrılıkları ile ayrı gruplar ortaya çıkıyor.. Şiiler ve sünniler arasında devam eden çatışmalar 9. Yüzyılda yedinci imamın öldürülmesiyle yeni ve daha derin bir ayrılığı da ortaya çıkartıyor… öldürülen bu imamdan sonra Şiiler , vakti gelince yerine geçecek olan ve Alinin soyundan olacak olan 12. imamın geleceğine inanıyorlar..
Kutsal Kum şehrindeki türbe ise, Abbasi halifesi tarafından Bağdat’da zindana atılarak öldürülen yedinci İmam Musa Kazımın kızı Fatıme-i Masumenin oluyor..Fatime-ı Masume aynı zamanda sekizinci İmam olan Rıza’nın kardeşi oluyormuş..Abbasi halifesi Memun tarafından Fatime-i Masume zehirlenerek acılar içinde öldürülmüş.. daha sonra Memun’un imam Rıza’nın da ölmesi için de gereken hazırlıkları yapmış ve zamanı gelince onu da acımadan öldürmüş.. hikaye anlatısının ardındaki çatışmaların derin olduğunu görmemek mümkün değil..
Kum şehrine akşam hava kararırken vardık.. şehrin içine güvenlik nedeniyle turist otobüslerini sokmuyorlar..otobüsümüzü otoparkta bırakıp orada bekleyen ve akşam vakti içinde kimsenin olmadığı belediye otobüsüne binip kutsal mekana gidiyoruz..profesyonel fotoğraf makinasının yasak olması nedeniyle sadece cep telefonlarımızı yanımıza aldık…. otobüse kadınların arkadan ve erkeklerden ayrı binmesi kuralına uymadık tabii.. Otobüs bizi büyük bir meydanda bıraktı..ve kadınlar ile erkekler ayrılıp kadınlar özel arama ve çador giymek üzere güvenliğe girdik.. kadınların hareketini kısıtlayan ve hiç alışık olmadığımız bu çadorlarla rahat hareket etmek imkansız..
Türbeye girerken masanın önünde görevli beyaz sarıklı bir molla duruyor.. biz kadınlar olarak içeri giriyoruz.. erkeklere ise rehberleri sorulmuş ancak türküz ve müslümanız deyince geçin demişler.. burası daha sakince ve dini inancın daha içten yaşandığı bir türbe.. içeride Fatıma-ı Masume’nin türbesine doğru yürüyoruz türbenin üzerinde parlak altın işlemeler olduğu görülüyor.. siyah çadorlu kadınlarla etrafı çevrilmiş durumda..bu kalabalığın içine girmeye cesaretim yok.. kimisi okuyor.. kimisi el sürüyor.. kimisi ağlıyor..kimisi türbeyi öpmeye çalışıyor.. dev bir alanda halıların üzerinde ellerinde dua kitapları ile sessizce okuyorlar, ağlıyorlar..çocukları da yanlarında.. etraflarıyla ilgili değiller… türbenin içindeki altın işlemeler ihtişamlı.. yine Şiraz’da olduğu gibi tavanlar, duvarlar heryer ayna işlemelerle kaplanmış.. türbe şıkır şıkır parlıyor.. Fotoğraf çekmemize izin verilmiyor. Görevli kadınlar uyarıyor..bu uhrevi dünyayla uyumlu olmamız isteniyor.. Türbenin dışının da yine diğer yerlerde olduğu gibi altından bir kubbesi akşamın karanlığında sarı ışıklar altında parıldıyor.. gelen giden dua edenlerin hiç eksilmediği bu türbeden kadın olarak daha fazla etkilendiğimi söyleyebilirim..
Kutsal Kum şehrini geride bırakıp Tahran’ın şehir ışıklarını uzaktan görmeye başladık.. Tahran’da trafiğin yoğun olması nedeniyle oldukça geç bir saatte Tahran’a girdik..İran’da benzinin çok ucuz olması herkesin araba sahibi olmasını sağlıyor.. bu da trafik sorununu beraberinde getiriyor..saatlerce trafikte kalabilirsiniz..
Tahran, önceleri Selçukluların başkenti olan Rey şehrinin yanında çöl kenti görünümünde küçük bir yerleşimken , Rey şehrinin Moğollar tarafından yıkılması ile yavaş yavaş gelişmeye başlamış..Tahran’ın bir kent olarak ortaya çıkması 18. Yüzyılda kurulan Kaçar hanedanlığı döneminde olmuş.. Daha önce İsfahan, Şiraz gibi kentlerin gelişmesinde hanedanların kurulması ne kadar önemli olmuşsa Tahran’ın da gelişmesinde Kaçar hanedanlığı önemli rol üstleniyor…Kaçar hanedanlığını Ağa Muhammed han kurar. Zalimliği ile bilinen ve düşmanını işkenceler içinde öldürmektan zevk alan Ağa Muhammed han ,hanedanlığın kurulması sırasında rakiplerine karşı öyle acımasız ve intikam içindeymiş ki egemenliği altına aldığı insanlara işkence yapmaktan çekinmemiş.. kadınları ve çocukları askerlere köle yaparken, erkeklerin de gözlerinin oyulmasını emretmiş ve sepete atılan gözleri dahi görmek istemiş.. Ağa Muhammed’den sonra 19. Yüzyılda iktidarı gelen Nasureddin Han, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşma serüvenine benzer şekilde, İran’ın da Avrupalı devletler tarafından sömürgeleştirilmesinde önemli rolü olmuş.
Tahran’ın görkemli bir kent olmasında Nasureddin Şah’ın etkisi büyük olduğu belirtiliyor.. Tahran, önceki haliyle dörtgen şekildeymiş ve bu dörtgen şeklin her iki yanının ortasında birer kapı bulunuyormuş..şehrin kuzeyinde bir kale ve şahın ikamet ettiği bir de saray bulunuyormuş..Nasureddin şah, 19. Yüzyılın ortalarından itibaren şehri, Napolyon’un Paris’te yaptığı yeniliklerden etkilenmiş ve Tahran’ı yeniden inşa etmeye başlamış. Tahran sekizgen biçimli olarak genişletilmiş..ve 12 kapı yapılmış..şehrin savunma sistemi de Fransa- Prusya savaşı öncesi Paris modeline göre yapılmış..şehre yeni caddeler, meydanlar ,modern binalar da yapılmış .. Nasureddin şah, şehri inşa ederken Doğu mistisizminin çekiciliğini zedelemeden bunu yaptığı belirtiliyor..
Akşamın karanlığında biraz da trafiğin rahatlamasıyla Tahran’a giriyoruz.. İran’da başlayan yönetim karşıtı protestoların Tahran’da da devam ettiğini öğreniyoruz..Aldığımız haberlere göre Tahran’da esnaf üç günlük kepenk kapatma kararı almış..böylece İran’da başlayan protestoları da yavaş yavaş hissetmeye başladık..Tahran’da gezmek için çok fazla zamanımız yok. Ertesi akşam Meshed’e gideceğiz.. Tahran’daki tek günümüzde göreceğimiz yerlerin başında Mücevher Müzesi geliyordu.. ancak müzenin korona salgınından bu yana kapalı olduğunu öğrendik..müzeyi göremeyeceğiz..bunun yerine Tahran’a çok yakın bir uzaklıkta bulunan ve Selçukluların ilk başkenti olan Rey şehrindeki Tuğrul bey’in mezar anıtını görmeye gideceğiz..Tuğrul bey, Selçukluların kurucusu ve ilk sultanı olarak tarihe geçmiş..
Rey şehrine girince küçük bir kasaba gibi görünüyor..bir zamanlar ihtişamlı bir başkent havası ne yazık ki yok..Rey şehri, Selçuklular döneminde başkent yapılmış..imar faaliyetleri ile camiler , medreseler saraylar , kütüphaneler yapmışlar..burada görmeyi istediğimiz Tuğrul Bey’in mezar anıtının ise 1000 yıllık olduğu biliniyor..anıt silindir biçimli olup tuğladan yapılmış ancak görevli buradaki harcın , yumurta akı, devetüyü, alçı, granit taşları gibi malzemelerin karılarak yapıldığını ve tuğlaların arasına harç olarak konulduğunu belirtiyor….yapı, duvar boşluk, duvar boşluk şeklinde yapılarak sağlam bir şekilde günümüze kadar gelmiş büyük depremlerde bile bir şey olmamış..
Mezarın içine girdiğimizde silindir şeklinde yukarıya doğru çıkan duvarlar ve en tepede genişçe gökyüzünü gören bir yuvarlak bir deliğin olduğunu görüyoruz.. buradaki görevli bize burasının özelliklerini anlatıyor..anıtın mükemmel bir ses akustiğine sahip olduğunu gösteriyor.. ses çok güzel yankı yapıyor..bu silindir yapının bir başka ilgi çekici özelliği de, ayın belli zamanlarda yılda iki kez yukarıdaki yuvarlak deliğin üstüne gelerek tam bir görüntü vermesiymiş..yani burasının bir rasathane gibi kullanılabildiğini söylüyor.. Ayın yılda iki kez bu yuvarlağın üzerine gelmesi, İran’da kullanılan Hicri takvime göre oluyormuş..buna göre ikinci ayın 14. Günü ile 10. Ayın 14. Gününde bu olay gerçekleşiyormuş.. silindir kuleyi yapanlar nasıl yapmışlarsa ayın tam görüntüsü de alınabiliyormuş..burasının bir diğer önemi de güneş saati olarak kullanılabilmesiymiş.. silindirin dışında etrafını çevreleyen duvarlar 24 adet dilimler şeklinde yapılmış. Dışarıya çıkıp güneş saatinin nasıl işlediğine baktığımızda, güneşin kaç tane dilimin üzerine geldiğini sayıyoruz.. 10 tane dilimin üzerine güneşin geldiğini sayıyoruz.. birine ise daha az gelmiş.. saate baktığımızda, 10.04 olduğunu gördük.. sistemin doğru çalıştığına tanık olduk.. mevsimlere göre de güneşin duvarda kalma zamanı ya kısalıyor yada uzuyor elbette..
Anıtın dışındaki dilimlere bir kez daha aşağıdan yukarıya doğru baktığımızda ise, bir aslan görüntüsünü yakalıyoruz. Burnu ağzı ve dişleri olan bir aslan duruyor.. Tuğrul beyin mezarının ise bu anıtın içinde kapının üzerinde dikdörtgen bir alana gömülü olduğunu da öğreniyoruz..
Tuğrul Bey’in anıt mezarını bize gezdiren görevli ise çok dikkat çekici, bizim Türk olduğumuzu duyunca zaten buradaki anıtın bizi doğrudan ilgilendirdiği düşüncesini edindiğini ve şevkle bize buranın özelliklerini anlatmaya başladığını hissettik.. diğer yandan bu müze görevlilerinin buradaki ölü şahsiyete de duygusal bağlandıkları ve bir ayaklı tarih görevi gördüklerini söyleyebilirim.. şimdiye kadar gördüğümüz pekçok müzede olduğu gibi buradaki görevlinin de görevine bir yabancılaşma hissetmediğini ve hayatının bir parçası gibi bunu hissettiğini gözlemleyebiliyorum. En son kapıdan çıkarken emekli olacağını ve kendisinin de bizim gibi gezmeyi istediğini söylüyor..
Rey şehrinden ayrılıp Tahran’a dönüyoruz..tam da öğleyin otobüsün içinde çarşı civarından geçerken etrafa dizilmiş insanların giderek kalabalıklaştığını farkettik…. birden ortalık hareketlenip çöp kovaları devrilmeye ve içleri yakılmaya başlanıyor.. sloganlar atılıyor ve uzaktan polislerin sesleri duyulmaya başlandı.. evet protestoların tam ortasındayız. Otobüs çok yavaş ilerliyor.. fotoğraf çekmemeye çalışıyoruz.. yada kendimizi göstermeden çekmeye çalışıyoruz.. otobüs ilerleyip kalabalığın ortasından geçip gidiyoruz..
Tahran’daki bir günlük gezi programında Arkeoloji müzesini gezme fırsatımız da oluyor ancak bu bir müze gezisi için yeterli değil elbette..çünkü müzede görülecek çok şey var.. Müze binası, Fransız Mimar Godart tarafından tasarlanmış..Bina, Sasani dönemindeki eyvanları hatırlatıyor.. yığma tuğla işçiliği ile yapılmış..müzede yeralan dikkatimi çeken buluntular arasında Ahamenidlere ait kabartmalar oldu.. daha önceki günlerde gezdiğimiz Persepolis şehrindeki saray kabartmaları içinde, I. Darius’un Persepolis’ten getirilmiş paneli de var.. panelde , I. Darius tahtında oturuyor..arkasında oğlu, I. Artaxerkes duruyor…Darius’un sağ elinde otoritesini gösteren bir asa ve sol elinde ise adaleti sembolize eden yeni açmış bir çiçek bulunuyor.. Krala gelen delegasyon yuvarlak başlı olup Med ülkesini temsil ediyorlar.. Bir elini ağzına götürüş şeklinden saygı içinde olduğu anlaşılıyor..diğer kişinin elinde ise getirdiği hediyeler vardır. En arkada bulunan iki Persli askerin ellerinde mızrak ve tütsü kabı bulunmaktadır.. Darius’un kısa boylu olduğu tahta oturmak için ayaklarının altında yükselti yerleştirildiği de dikkati çekiyor.. Müzede ilgimi çeken ilginç bir buluntu da Tuz adam heykeli.. M.S. 3. Yada 4. Yüzyılda yaşamış olan bir madenci öldüğünde tuzlu bir ortamda kalmış ve günümüze kadar fazla bozulmadan gelmiş.. Tuz adam isimli bu kişinin kafası ve bir çizmesi burada bulunuyor..yine önemli buluntular arasında gösterilen Kiros silindirinin taklidi Müzenin girişinde duruyor..aslı ise British Museumdaymış.. Kiros silindirinde Ahamenidlerin kurucusu Kral Kiros’un hükümdarlık ölçütlerini, Ahamenidlerin yönetim sistemini göstermesi açısından kendisinden sonra kimin geleceğini soy sırasını göstermesi açısından önem taşıdığı bilinmektedir.. Müzenin diğer kısımlarında ise, tarihleri 10. 11. Yada 12. Yüzyıllara kadar inen eşi benzeri olmayan Mihraplar, üzerlerinde Kufi yazılar olan islami ahşap eşyalar gibi pekçok eserin olduğunu görüyoruz.. müzede uzunca kalıp eserleri dikkatle incelemek tarihin tozlu sayfalarını aralamak olacaktır..
Müze çıkışı öğle yemeğini yemek için sokak yemekleri iyi bir alternatif olacak.. Tahran’da müzenin hemen yan tarafında bir sokak baştan başa küçük renkli kulübelerden oluşan sokak yemekleriyle dolu.. ancak protestolar ve kepenk kapatma nedeniyle sadece birkaç tanesi açık..köfte ,lavaş gibi malzemeler ile harikalar ortaya çıkıyor ancak İranlıların özenle bir işi yapma alışkanlıkları var sanırım hızlı yapma alışkanlıklarının olmaması kuyruk oluşmasına neden oluyor doğal olarak..yarım saat bekledikten sonra sonuç güzel oluyor.. Tahran’daki bu kısa bir günlük geziye çok şey sıkıştırdık…ancak en güzelini günün son saatlerine ayırdık.. son müze ziyaretimiz ise Gülistan sarayını gezmek olacak.. Gülistan sarayının bahçesinde güller olması nedeniyle buraya Gülistan denilmiş. Sarayın dışardan rengarenk çini desenlerle görünümünün güzelliğine hayran kalmamak elde değil.. Kaçar hanedanlığının Tahran’ı başkent yapmasıyla Gülistan sarayının önemi artmış..daha öncesinde içinde saray olan bir kale iken Kaçar hanedanlığının hem yönetim merkezi hem de içinde yaşadıkları mekan olmaya başlamış.. Gülistan sarayı, Kaçar mimarisinin en iyi örneği olarak ortaya çıkmış. Unesco Dünya mirası listesinde yerini çoktan almış bile.. Pehleviler zamanında ise, Gülistan Sarayı, şehrin ortasında ve kamu binaları arasında sıkışıp kalmış.. bahçesinin bir kısmı küçültülmüş ancak hala güzelliğini ve ihtişamını koruyor.. sarayın birkaç bölümü var ve her birine de ayrı biletlerle giriliyor..
Sarayın terasında Mermer Taht avlusu bulunuyor.. burada bulunan Mermer taht 1806’da Feth Ali şah tarafından yapılmış. Mermer bir taht ve tahtın altında mermerden insan heykelleri tahtı omuzlamış olarak duruyorlar..Avlunun etrafındaki duvarlar çini süsleme sanatının en güzel örnekleri olarak yapılmış…yine bu avluda Mermer Taht’dan daha küçük bir başka avlu daha var..buranın ortasında bir havuz duruyor..Nasureddin şahın mezarı ve mezarın üzerinde de mermere Nasureddin şahın heykeli kazınmış..
Gülistan sarayının içine girildiğinde burası Doğu egzotikliğini insana hissettiriyor.. göz kamaştıran aynalar ile saraya girilmesi etkileyici olmaya başlıyor.. Nasureddin şahın Avrupa’ya gittiği zaman oradaki müzelerden etkilenerek saraya da müze kurulması yönünde başlattığı çabalar Tahran’da Gülistan sarayında pekçok alanın müze olarak tasarlanmasını sağlamış..bu müzelerde hanedana ait mücevherleri, resimleri sergilemeye başlamış.. Sergilenenler arasında, Kaçar hanedanlarına gelen hediyeler , kişisel eşyalar, yabancı ülkelerden gelen hediyeler, Porselen mutfak eşyaları gibi pekçok hanedana ait eşya bulunuyor..Gülistan sarayındaki bu salonlar Pehleviler zamanında da kullanılmış.. Şah Rıza Pehlevi’nn tahta çıkış merasimi , Resmi yemeklerin yapılması gibi birçok şekilde vazgeçilmeyen mekanlar olmuşlar..
Sarayda sergilenenlerin dışında diğer etkileyici olan tarafı, sanatsal tasarımları oluyor.. ayna sanatı, çini işlemeler, alçı, mermer oyma ve işlemeleri sarayda yapılan en güzel örnekler olarak karşımıza çıkıyor..sarayın en çok etkilendiğim kısmı ise, tam bir 1001 gece masallarını hatırlatan Doğu egzotikliğini yaşatan kısmı olan Güneş sarayı oldu.. buraya Şems-ül İmare de denilirmiş..Nasureddin şah burayı Avrupa’daki yüksek binalardan etkilendiği için yüksek katlı olmasını istemiş ve beş katlı olarak yapmış.. burada birbirine eşit iki kule, kulelerin arasında ise bir saat kulesi duruyor… sarayın bir de balkonu da var. Nasureddin şah, buradan Tahran’ı seyredermiş..Güneş sarayının dış cephesi diğer bölümlerden farklı..dışında renkli çiniler olağan bir şekilde dururken bunların arasında renkli vitraylar, ahşap kafesli pencerelerle süslenmiş.. içine girince, hafif loş bir ortamda tavanın ayna işlemeleri pırıldıyordu. Pencerelerde de renkli vitraylardan ışığın renkli ve loş olarak süzüldüğünü görüyorsunuz.. duvarlardaki boyama sanatı görülmeye değer masal havasını veriyor..sarayın bu bölümü bana İran’ın nasıl bir sanat ve estetik kültürüne sahip olduğunu anlattı…bu bölümün sarayın diğer taraflarından ayrı bir ücretle girildiğini belirtelim..
Tahran’daki Azadi meydanını protestolar nedeniyle gezmek mümkün olamadı..sadece giderken fotoğrafını çekebildik.. Özgürlük anıtının farsça adı, Burce Azadi. Ancak asıl adı özgürlük değil, Şahyad anıtıymış..İran islam devriminden sonra Şah’a ait herşey değiştirildiği gibi bu anıtın da adı değiştirilmiş..Anıt ters Y şeklinde bu tasarım ile İran’ın İslamiyet öncesi dönemine ait Ahameniş ve Sasani mimarisinden esintiler taşıyormuş.. İsfahan’dan getirtilen beyaz mermerle yapılmış.. Şahyad anıtı Pers imparatorluğunun kuruluşunun 250.. yılı kutlamaları kapsamında ’71 de açılmış..anıtın yapılış amacı ise, ülkenin yeniden dirilişinin sembolü olması ve modern İran’ın Pehleviler döneminde sağladığı başarıların gelecek kuşaklara hatırlatılmasıymış.. ancak İran islam cumhuriyetinin kurulmasıyla anıtın adı özgürlük anıtı olarak değiştirilmiş..
Tahran’dan ayrılıyoruz. İran havayolları ile Meshed’e gitmek üzere Tahran havaalanına gidiyoruz..
Kaynaklar:
Rehber; Pembe Özdemir, 1001 istanbul Tur
İran Rehberi; Nazlı Elmi.
Zafer bozkaya- İran gezi rehberi
Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül ve Şiir Ülkesi.
Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.