AZULEJOS PEŞİNDE… MADRİD, LİZBON ve PORTO

Azulejos denilen mavi çinilerin cazibesine kapılmamak mümkün değil.. Arap dünyasının etkisiyle İber yarımadasına giren bu çiniler özellikle Portekiz’de , Lizbon ve Porto şehrinde çokca karşımıza çıkıyor..Mavi çinilerin peşindeki serüven, İran’dan başlıyor..İpekyolunda göğe uzanan camilerin mavi mozaik dünyasına kapılıp gitmişken , mozaiklerin rengarenk işlemelerine hayran kalmışken birden mavi çinilerin izdüşümlerini Porto’da bulmak adeta kendimce tarihin yeni bir parçasını bulmak gibi oldu..Bu macera 2020 yılının Mart ayında Korona öncesinde başladı..ama Azulejosları keşfetmek ve yazmak üç yıl sonrayı buldu..İran seyahatinden döndükten sonra kültürlerin ne kadar yakın olduklarının farkına vardım..

şimdi Madrid’den başlayan geziyi , sokakları yürüyerek keşfetmeye çalışarak, yeni kültürleri tanımaya çalışarak anlatmaya başlayalım..

Madrid’te tarihle yürümek…

  Kentin kültürel dokusuna yakından bakmak için yürüyerek şehri gezmek yorucu olsa da her zaman geçerli… Madrid, Paris, Londra v.d.   eski  Avrupa kentlerinden biri  olarak,  18. Yüzyıldan itibaren modernleşme süreciyle ortaya çıkan , yeni mimari uslupların hemen hepsini gerçekleştirmiş.. şehirde pekçok Avrupa kentlerinde gördüğümüz kent meydanlarına, 18. yüzyıldan kalan klasik, neoklasik, barok v.d. tarzlarda yapılmış pek çok tarihi binaya rastlayabiliyoruz. Madrid’in tarihi dokusunu öncelikle bu ana caddeleri, meydanları, tarihi yapıları görmeye başlayarak tanıyabiliyoruz.. şehrin merkezinden başlayarak ana caddelerine ve buradan meydanlarına  doğru yürüyoruz..

   Madrid’in merkezi denilince Puerto del Sol meydanını anlıyoruz. Bu Güneşin Kapısı anlamına geliyor. Meydan da zaten bir güneş gibi yapılmış.  Meydanın etrafında sokaklar güneş ışınları gibi düşünülmüş , her zaman kalabalık,  canlı ve hareketli olduğu da belli oluyor..ancak henüz tıka basa kalabalık değil,  kış ortasında geldiğimiz için turistik sezonun henüz başlamadığını yada  Korona salgını nedeniyle de  turist sayısının az olduğunu düşünüyorum..

  Puerto del Sol meydanı tarihi bir öneme sahip .. şehrin eski merkezi de buradaymış. Meydanın en önemli özelliği, ticari, kültürel ve ulaşım açısından merkez olması..yani şehrin kalbi burada atıyor dedikleri merkez.. meydan, 18. yüzyılda yapılmış ve etrafında yine 18. ve 19. Yüzyıldan kalma binalar bulunuyor. Bunlar arasında otonom yönetimi binası denilen bina eskiden Kraliyet Postahanesi olarak kullanılıyormuş. Binanın hemen önünde kaldırıma işlenmiş bir plaka duruyor. Meydanın İspanya’nın sıfır noktası olduğunu gösteren plakada ‘kilometre Cero’ yazıyor. Puerto Del Sol meydanının bir köşesinde  yine Madrid’in en eski tarihi pastahanesi olan Pastelleri Mallorquina  küçük bir dükkan olarak hala yıkılmamış duruyor.

  Sol meydanının güneş ışığına benzeyen sokaklarından  yukarıya doğru çıkınca Gran Via caddesine giriyoruz.  Cadde geniş modern mimari yapının bir özelliği olan bulvar şeklinde yapılmış. Caddenin her tarafında ise Barok’tan Rokoko’ya  , Art deco’dan  , Neoklasiklere kadar çok çeşitli  tarzlarda yapılmış binaları görüyoruz. Caddenin üzerinde büyük alışveriş merkezleri, mağazalar, butikler, restorantlar, tapas barlar v.s. herşey var. Bu caddeyi İstanbul’da istiklal caddesinin eski haline benzetmek de mümkün..Sol meydanı da  Taksim meydanına benzetilebilir..

 Caddenin bir tarafı, Madrid’in en büyük ve ünlü meydanlardan biri olan Plaza de Espagne  meydanına doğru uzanıyor. Bu meydan,  İspanyol diktatörü Franco’nun ülkeyi modernleştirme projeleri ile birlikte yapılmış.. Meydan’da  Don Kişot’un ve Cervantes’in  anıtları da bulunuyor. 

  Yolumuz Plaza Orient meydanına doğru yönelince burada bulunan Kraliyet sarayını da görmeden geçmemek gerekiyor. 18. Yüzyılda yapılmış saray bugün artık kullanılmıyormuş. Sadece resmi toplantı  ve bazı seremonilerde kullanılıyormuş.

  Grand Via caddesini ters yöne doğru gidince daha eski tarihi ve Madrid’in simgesi haline gelmiş popüler  binalarla karşılaşıyoruz.. Bu binalar arasında,  Avrupa’nın ilk gökdeleni olarak bilinen Edificio Telecom binasını görüyoruz. Burası, İspanya’nın resmi internet ve telefon binasıymış. Yine bir başka simgesel bina olan , neoklasik tarzda yapılmış Metropolis olarak bilinen binayı görüyoruz. Burası, 1911’de bir sigorta şirketi tarafından yapılmış. İlgi çeken tarafı ise, kubbesinin 24 ayar 30.000 altın yaldız levha ile kaplı olması. Metropolis binasının tam tepesinde ise bir Nike /Zafer heykeli duruyor. Bugün bu bina işmerkezi olarak kullanılıyormuş. Cadde boyunca 1800’lere kadar inen  erken modern döneme ait pekçok yüksek ve süslü binalarla karşılaşıyoruz.  Caddenin genişliği ile  binaların da görkemli hale geldikleri görünüyor. Grand Via caddesinden aşağıya doğru yürürken bir başka gösterişli meydanla daha karşılaşıyoruz. Burası Cibeles meydanı ve çeşmesi ..çeşmenin etrafında Cibeles sarayı, İspanya merkez bankası ve Lineras sarayı ve eski posta idaresine ait olan gösterişli bir neoklasik beyaz bir binayı görüyoruz.  Burası Madrid’in merkez postahanesiymiş. 1919 yılında yapılmış. İçinde eski pirinçten yapılma posta kutuları görülmeye değer..

 Buradan aşağıya doğru Madrid’in büyük ve önemli parklarından biri olan El Retiro parka doğru yürüyoruz. Parkın tarihi 17. Yüzyıla kadar iniyor. Park sadece yeşil alandan oluşmuyor içinde çok çeşitli tarihi binalar ve aktiviteler de yapılıyor. Bu bölgenin de turistik bir bölge olduğunu buradaki kalabalık turist gruplarından da anlıyoruz. Retiro Parkın, etrafı büyük binalarla çevrili orman alanı gibi duruyor. Çok büyük ve yaşlı ağaçlarla dolu . Ancak havanın soğuk ve rüzgarlı olması burada çok fazla kalmamıza engel oluyor. Parkta oturmak pek mümkün değil. Parkın özelliği, çok çeşit etkinlik  ve sokak satıcılarının burada olmasıymış.. Parkın etrafı kırmızı bantlarla çevrilmiş çoğu yere girmek yasaklanmış. Burada çok fazla kalmadan yola ve yürümeye devam ediyoruz. Parkın içinde çeşitli yapılar arasında astronomik bir gözlemevinin, sanat galerilerinin ve daha pekçok ilgi çeken yapıların da   bulunduğunu söyleyelim. Ayrıca  görmeyi istediğimiz ancak kapalı olması nedeniyle görmediğimiz Kristal saray, 1887’de cam ve metalden yapılmış ve Filipinlerden getirilen tropik bitkiler için bir sera olarak kullanılıyormuş. Ancak şimdi bir sanat galerisi durumunda..

      Parktan aşağıya doğru inince  Eski tren istasyonu olan Attocha istasyonunu görüyoruz. Bu tren istasyonu da 20. Yüzyılın başında inşa edilmiş. İstasyon sadece hızlı trenler ve şehiriçi banliyö trenlerine hizmet veriyor. Attocha istasyonu bu yürüyüş esnasında görmeden geçemeyeceğimiz bir yerdi. İçerisi botanik bahçesi olarak düzenlenmiş adeta yeşil bir vaha oluşturulmuş..

Madrid’te kültür,  sanat ve yaşama dair..

 Madrid, önemli sanat kültür müzelerine sahip bir kent. Modern sanat müzesi olan Reina Arte Sofia doğru gidiyoruz.  Bu arada Madrid’in diğer sanat müzesi Prado ile Thyssen Bornemisza müzelerinin de önemli müzeler olduğunu söyleyelim..

  Müzede görülecek çok şey var. Güncel sergilerin yanısıra müzenin diğer sergi salonlarında Picasso, Dali gibi sürrealist ressamların özellikle Picasso’nun Guernica adlı tablosu  da burada duruyor.

   Madrid’in önemli müzelerinden bir diğeri de, Amerika müzesi. İspanya’nın  Kolomb öncesi Amerika dönemine  uzanan uygarlıkların kültürel tarihinin izlerini Amerika müzesinde görebildik. Müzede bu döneme ait orta ve güney amerika uygarlıklarının kültürel dünyasına ait pekçok şey bulunuyor. Özellikle de İspanyolların yok olmasına neden olduğu Maya uygarlığına ait bilgiler var… Maya uygarlığından günümüze ulaşan 56 ağaç kabuğu sayfadan oluşan ‘Madrid Kodeksi’ denilen belgenin de burada olduğunu söyleyelim.

  Amerika müzesine gitmek için Moncloe bölgesine gidiyoruz. Metrodan çıkınca karşımıza üzerinde atları ile bir zafer takı çıkıyor. şehrin en büyük zafer Takı olarak   1939 yılında general Franco tarafından yapılmış. Müzenin hemen yakınında bir iletişim kulesi olarak 100 metre yüksekliğinde camdan yapılmış Faro de Moncloa kulesi karşımıza çıkıyor. Kuleye cam bir asansörle çıkılıyor etrafı seyretmek için ideal bir seyir kulesi..

 Amerika müzesini uzaktan görmeye başlıyoruz oldukça büyük bir müze binasına sahip.  Latin Amerika’ya ait kültüre bakmaya çalışarak müzeyi bütün bir öğleden sonrasında gezmeye başlıyoruz.  

   Müze üç katlı giriş ücreti çok ucuz olan, içinde Latin Amerika ülkelerine göre bazen de bölgelerine göre tasniflenmiş kültürel eşyalar bulunuyor. Müzede üç bölüm halinde kültürü tasniflemişler, ilkinde, kültürel alana ilişkin bilgi ve belgeler , ikincisinde toplumsal ilişkiler ve son olarak da iletişim biçimleri bulunuyor. Her bölümde, yerli kabilelerin kültürlerine ait eşyalar ve ritüeller , din, kutsal eşyalar, vücut boyama biçimleri, giyimlerini görebiliyoruz. Amazon yerlilerinden Mayalara , Azteklerin kültürlerine kadar çok çeşitli yerlilerin kültürüne ait herşeyi bulabiliyoruz. Bölgenin kültürel ve toplumsal ilişkilere ait pekçok ilginç belgeyi burada buluyoruz.  Koka yaprağı yiyen yerliler, toplumdaki sınıfları gösteren küçük heykeller, cinsel organları belirgin kadın figürleri, erkek figürlerinde ise kafalar daha büyüyor. Kuş tüylerinden yapılmış bir halı v.b. pekçok kültüre ait değerli eşyaları görebiliyoruz. Bu eşyaların değerli olmaları sadece elişi yada altın gibi eşyalar olmasından çok, tarihi ve kutsal olma değerlerinin daha önemli olduğunu söylemek gerekiyor. Müzenin en değerli parçaları olarak Madrid Kodeksi denilen, 56 ağaç kabuğuna yazılmış olan Maya kültürüne ait tarihi yazılar oluyor. Bu kodekslerde, Maya toplumuna ait tüm medeniyet kültürü , resimler, simgesel yazılar, ilk yazılar, rakamların simgesel olarak yazılması, onluk, birlik sistemleri resimlerle ifade etmelerini görebiliyoruz. Ancak yazdıklarını anlamıyoruz tabiiki.. Müzenin içindeki diğer bölümlerde, Hıristiyanlığın yayılması ile ilgili ilk inançların da nasıl ortaya çıktığına ilişkin belgeler de görüyoruz. görkemli , ışıltılı ve yaldızlı kutsal ikonlar, İsa resimleri bize İspanyollar ile Latin Amerika yerlilerinin sömürge ilişkilerinde Hristiyanlığın giderek nasıl yerleşmeye başladığını da  gösteriyor.

Yemek kültüründen aklımızda kalanlar…

 Bir şehri tanımak için sokaklarını yürümek, lezzetlerini tatmak gerektiği hep söylenir. Bunun için kendimize  Lonely Planet’den  bir rota seçip yürümeye başlıyoruz.  Yolumuzun üzerinde görmeyi istediğimiz bir yer olan, boğa güreşlerinin yapıldığı arena olan Toros var.. buraya gelmek ,  şehrin bir diğer ucuna gitmek oluyormuş.. onun için sabah erkenden başlangıç noktası olarak metroya binip arenanın olduğu istasyona geliyoruz. Arena, 1931 yılında yapılmış,  oldukça büyük ve  25.000 seyirci kapasiteli.. Arenanın mimarisini Faslı bir mimar çizmiş ve kapılar mağrip mimarisinin özelliklerini taşıyor. Ön cephe kahverengi çinilerle kaplanmış.

  Arenadan çıkıp  yürüyerek Madrid’in lüks semtlerinden biri olan Salamanca bölgesine geçiyoruz. Yolun turistik kalabalıklardan  uzak, daha çok Madridli ailelerin güzel bir cumartesi günü çoluk çocuk alışverişe çıktıkları , sokakların kalabalıklaştığı , çeşitli aktivitelerle dolmaya başladığını görüyoruz.. bölgenin  daha rafine zevklerle dolu, kahve dükkanlarıyla, şık marka dükkanlarıyla dikkat çekiyor.. yolumuzun üzerine çıkan dar ara sokaklar, köşelerdeki kahveler, Tapas dükkanları en fazla ilgimizi çeken yerler … Yürüyüş, Cologne De Plazaya kadar sürüyor.. meydanda bir de ünlü Katalan heykeltraş, Jaume Plensa’nın gözleri kapalı duran Julia adlı 12 metrelik dev heykelini karşıdan görüyoruz..bu ilginç beyaz taş heykel dinginlik ve huzuru simgeliyormuş..Öğle yemeği için yine Lonely Planetin önerisi olan ,  eski bir sinemadan bozma Plazada yemek yemek için mola verip dinleniyoruz.. Burası iki katlı bir sinema salonunda aşağı kat restoran olarak tasarlanmış , yukarı kat ise hafif , atıştırmalık yiyeceklerin bulunduğu  bir yer.

   İspanya yemekleri denilince akla hemen Tapas yemekleri geliyor. Tadına bakmaya doyamadığımız Tapas yemeklerini Madrid’in her tarafında bulmak mümkün .. bizim gibi yürüyerek şehri tanımaya çalışanlar için karın acıkınca öğle saatlerini geçiştirmeye en uygun yerlerden biri ,  hafif atıştırmalıklar yiyebileceğiniz açık büfe usulü kurulmuş çarşısı olan, Mercado san Miguel  çarşısı.. Burası camlı bir bina içinde türlü çeşitli kanape yada sandviç şeklindeki hafif yemeklerin, atıştırmalıkların  ayakta yenilip içildiği bir yer. Öğlenleri oldukça kalabalık ve yer bulmak oldukça zorlaşıyor. Burası, çalışanların , turistlerin ayaküstü gelip birşeyler yiyip içtikleri çok fazla rağbet gören bir yer .. İçerideki küçük dükkanlarda Sangrialardan Empenadalara, Tortilladan Sopalara kadar çok çeşitli İspanyol,  Latin Amerika yemekleri yapılıyor..

  Tapas yemekleri denilince Madrid’de yürürken bulduğumuz hoş bir restorandan sözetmeden de  geçmemeliyiz. Plaza Del Mayor’a doğru yürüyüşümüz devam ederken daha Toledo kapısına varmadan önce Latina mahallesinden geçerken sokağın iki tarafında yeralan Tapasçılar, Madrid’in en güzel sokağını oluşturuyorlar.. Bunların arasında küçük mü küçük ama bir o kadar capcanlı içinden yeşil kırmızı Flamenko renklerinin çıktığı , içinde bir sürü ıvır zıvırı olan bir restoran , günün bu ölü saatinde bile dolu durumda . Buraya kadınlar barı demişler. Sangria , Tortillalar, balıklı mezeler ve daha saymakla bitmeyecek çok çeşitte tapasların tadına bakmadan geçmek imkansız…

   Madrid’de tatlı ve pastahane kültürünün de çok yaygın olduğu görülüyor.. Madrid’in en eski pastanesi olan Pastelleri Mallorquina  bir yana, başka şık ve turistikleşmiş popüler pastanelerden de bahsetmek gerekir çeşitli pastalar öğleyin taze ve  sıcak çıkınca dayanılmaz oluyorlar..  

  Madrid’de çikolatanın da ayrı bir önemi var.. Chicoletaria Des Gines çok popüler bir tatlı ve çikolata dükkanıymış.. Madridin dar ara sokakları arasında yeşil ve kahverengi renklerle dekor yapılmış  bir dükkan. Tabii çok eskilere giden bir tarihi var. İçerisine girince her yer yeşil beyaz dekorlu ve sarı ışıklı yine yeşil ufak koltuklar ve masaları olan kalabalığın her daim bulunduğu bir dükkan . içeride bildiğimiz gevrek yuvarlak halka tatlısı  çubuklarının   yanında çikolata bardağı bulunuyor.. bu çubuklar çikolataya banıp yeniliyor.içeriye kuyrukta giriliyor ama az bir kuyruk olunca sıra hemen geliyor. içeriye girince  tatlımızı kapıdaki kasadan ısmarlayıp  sonra ayaktaki garsonun bir müddet bizi oturtmasını  bekliyoruz. Sonra uygun bir yer çıkınca gidip garsonun getirdiği gevreğimizi çikolata sosuna banarak yemeye başlıyoruz.

   Madrid’den ayrılmadan önce Latin müzikleri  dinlemek için Lonely Planet’in önerdiği şehir merkezindeki küçük bir bar harika bir seçenek oldu.. Akşam burada güzel bir topluluk, La Cubana Syndecate var. Rezervasyonu online yaptırıp erkenden yerimizi almaya küçük bara gidiyoruz iyiki de erken gitmişiz. Biranda kalabalık olmaya başlayınca küçük barda oturacak yer kalmadı. Kübalı piyanist , saksafon, gitar ve basdan oluşan topluluk canlı iyi bir performansla geceyi güzel kapatmamızı sağladı.  Madrid’de gece de sokaklar kalabalık, canlı telaşlı .. küçük butik restoranların  burun buruna masalarında  sohbet ve kahkaha dolu..

  Madrid’i tanımak için iki gün elbette yeterli değil. kentin bizi şaşırtacak kimbilir daha ne çok şeyi vardır. Kaldığımız sürede İnsanları daha yakından gözlemeye, ispanya ve İspanyolların başına buyrukluğunu canlılığını ve dostluğunu, içtenliğini sanata yansıyan taraflarını görmeye çalıştık.. Madrid’de artık sadece İspanyollar değil, Latin Amerika’dan gelenler, Meksika, Peru ve daha pekçok ülkeden gelen göçmenler var artık. Kendi kültürlerini de beraberlerinde getirmişler. Yemeklerini, sanatlarını, renklerini, baharatlarını , çikolatalarını ve daha pekçok şeyin kökleri  Latin Amerika’ya bağlanıyor. Dışarıdan gelen pekçok kültür burada süzülmüş, Avrupalılaşmış seçkin bir kültür haline gelmiş ..

Lizbon’a gece Treni..

  Madrid’den ayrılma zamanı geldi. Lizbona gitmek için gece trenini bekleyeceğiz.   Trenimiz gece 22.00 de kalkacak. Tren biletimiz kalkıştan yarım saat önce chekin yapılıyor. Tren yol numarası belli olunca trene geçtik ancak kadınlar ve erkekler ayrı ayrı kalıyorlar. Bu kurala aileler de dahil.. kadınlar  vagonunda, bir alman ve iki rus kız kalıyoruz. İki rus kız kıkır kıkır gülüyorlar alman kız ise durmaksızın  telefonla konuşuyor. Erkekler vagonunda ise, sohbet artmış… Trende bizden başka kimse olmamasına rağmen , herkes yine yerinde boş bir kompartımana geçemiyor. Herkes yerine yerleşip yatınca düzen kuruldu. Tuvaletler temiz. Lizbona sabah erkenden geldik ..trenin geçtiği bir göl yada nehir üzerinde sıcak sarı bir güneş doğuyor ve  gölün sularını  buharlaştırıyordu ..

Sabahın erken bir saatinde  8.30’da Lizbon’dayız. Trenden inip Lizbon’da kalacağımız şehir merkezine gitmek için metroya biniyoruz..Metrodan inince  Pazar günü ve erken bir saat olması nedeniyle sokaklar oldukça tenha…sıcak güneş daha şimdiden bunaltıyor. Ancak saatler biraz daha ilerleyince    Pazar günü şehirden ayrılan turistlerin yerini yeni gelenler alacak ve  şehir yeniden kalabalıklaşacak.. Eski şehirler turist kalabalığını kaldıramıyor artık.Sokakların  cilalıymış gibi duran küçük kare parke taşları üzerinde , eğri büğrü ve içiçe geçmiş karışık sokaklardan yürüyerek kalacağımız yeri arıyoruz.. Sokaklar dar ve dik yokuşlardan oluşuyor. Aklımızda en fazla Lizbon’un bu yokuşlu, dik ve dar sokakları kalacak. Düzgün olmayan kare mozaik döşeme yollar yürümeyi de zorlaştırıyor. Ayrı ve dar kaldırımlar bir yana arabaların yoğunluğu ve trafik kurallarını ortadan kaldıran durumlar da ayrı bir dert durumunda..Yokuştaki evlerde  yerel  insanların oturduğu anlaşılıyor.. Nihayet dar ve dik küçük bir sokakta yerin dibine girmiş bir fare evi buluyoruz..sokaktaki evlerin küçük sokak kapılarının üzerinde  küçük bir bölme var.. buradan kapıyı açmadan dışarıdan kimin geldiğine bakılıyor… yokuştan aşağıya doğru inerken evlerin manzarası çok hoş..dar ara sokaklardan demir balkonlu  seramik evlerin bazıları  yokuşta duruyor bazılarına da merdivenle iniliyor.

  Lizbon’da görmek istediğimiz yerlerin başında Belem’deki kültür adasındaki müzeler geliyor.  Belem’e gitmek için 15 No’lu tren/ Tramvay’a bindik. Belem, bir kültür adası olarak tasarlanmış küçük bir kasaba. Burada, arkeoloji, Jeronimos manastırı, deniz müzesi bulunuyor. Jeronimos manastırı, Unesco Dünya mirası listesinde yeralan en önemli manastırlardan biriymiş…manastırın pazartesi günü kapalı olması nedeniyle önce deniz müzesine giriyoruz. Portekiz, denizcilikteki başarıları  ile tarihe geçmiş bir ülke.. ortaçağda baharat, ticaret yollarının keşfedilmesi Portekizli denizciler sayesinde olmuş.. baharat yollarını keşfeden denizciler,  biri Hindistan’a , diğeri de Brezilya’ya giden iki ana yolu keşfetmişler.. üstelik bu yolları ,Akdenizin dışında Atlantik üzerinden Afrika’dan giderek keşfetmişler. Ve dolayısıyla ticarete hakim olmuşlar. Dönemin kralı ise bu keşifleri desteklemiş. Astroloji ve gemi yapım tekniklerini de öğrenip  geliştirerek denizciliklerini daha ileri seviyeye taşımışlar ve sömürgeler elde etmişler. Müzede Vasco de Gama’nın İngiliz yapımı gemisi Amelia ‘nın maketini de görüyoruz.

  Deniz müzesi çok açıklayıcıydı. Buradan Portekiz’in ve  Lizbon’un sembolik anıtlarından biri olan kıyıdaki keşifler anıtını görmeye gittik. Anıt üzerinde, Vasco de Gama , Portekiz kralı,  dönemin kaşifleri, din adamları, askerler ve tüm ileri gelenler bir taş heykel şeklinde  bir gemi pruvası gibi öne uzanmışlar.. Denize açılmaya hazırlanıyorlar. Anıt ilk kaşifin yola çıktığı yere konulmuş. Kıyının sonunda Belem kulesi denilen( Torre de Belem) yada Vincent Kulesi olarak da bilinen bir kule bulunuyor. Bu kule de 16. Yüzyılda yapılmış. Öncesinde bir deniz feneri olarak yapılmış daha sonraları ise savunma amaçlı bir kule olarak  kullanılmış.. yine Portekiz’in sembolik yapılarından biri durumunda..

  Belem’de birkaç  durak ötede 2016 ‘da yapılmış sanat, mimarlık ve teknoloji müzesi olan Matt duruyor..burası,  kanbur bir balina gibi yapılmış. ön cephesinin  ağzı denize bakıyor.

  Lizbon’un deniz tarihiyle ilgili müze gezimizin ardından Lizbon’u yürüyerek gezmek için yine Lonely planet’in önerdiği Alfama bölgesi şehir turunu uygulayacağız.. Önce 28 No’lu Tramvay’a binmek  için aşağıdaki durağa yürüyoruz. Tramvay hiç teklemeden yukarıya çıkıyor..içinde bütün pencereler açık ve içeriye rüzgar doluyor.. Greça durağında iniyoruz. Buradaki  seyir tepesinden aşağıya doğru bakıyoruz. Burası, Miradouroda Sen hora de Monte olarak biliniyor.. tepeden aşağıya doğru Lizbon’u seyretmek, fotoğraf çekmek için ideal bir yer..daha sonra aşağıya doğru yürüyüşümüz başlıyor.  Aşağıda Salı günleri kurulan Hırsızlar pazarı yada Bit pazarı ile karışık turist pazarı var.. turistler akın akın buraya geliyorlar.. pazarda  2. El giysiler, seramikler, antikalar v.s. sokak çalgıcıları, sokak yemekleri ne ararsan var. Eğlenceli bir Pazar….

Pazarın hemen yanında yolumuzun üzerinde Panteon National bulunuyor. Buraya biletle giriliyor. yine hemen yakında , depremden zarar görüp sonra onarılan De Sao Vicente de Fora manastır ve kilisesi bulunuyor. Kiliseler yukarıya doğru kemerlerle etkileyici hale getirilmiş.

 Lonely planet’in Alfama bölgesine doğru çizdiği yürüyüş güzergahı Graça durağından başlayıp, Castelo ve Alfama’ya doğru uzanan birbiri içine giren dar ara merdivenlerle bağlanmış sokaklardan oluşan  eski bir mahalle. mahallenin en tepesinde Sao Jorge kalesinin içinden geçip aşağıya doğru iniliyor. Kaleden Lizbona kuş bakışı bakabiliyorsunuz..kalenin etrafında ise turistik kafeler, hediyelik eşyalar gibi pekçok şey bölgeyi kalabalıklaştırıyor..Tam turistik bölgenin içinden geçmiş oluyorsunuz. Aşağıya doğru inerken bir başka kiliseyle karşılaşıyoruz. Igreja de Sao Mıguel..burası her zaman açık olmadığı için içeriye girme şansımız olmuyor. sokaklardan geçerken her yerde kafeler,  restorantlar ve hüzünlü fado müziğini duyuyoruz. evlerin çini boyamaları ise ilgi çekici güzellikte..3-4 saati bulan yürüyüşümüz Lizbon katedralinde sona eriyor.

  Yürüyüş esnasında karşımıza çıkan Lizbon lezzetlerinin başında Lizbon’un ünlü tatlısı olan Nata ile tanışıyoruz. Nata’nın dışı milföy hamuru içinde de muhallebiye benzer bir tatlı var.. sıcak sıcak fırından çıkınca dayanılmaz oluyorlar..

 Lizbon kenti küçük ama Portekiz’in  tarihi ve  kültürüyle tanışmak için önemli bir kent.. seramikli evleriyle döşeme parke taşlı caddeleri ve tramvayları ile  oya gibi bir şehir..ancak artık  zamanlarını doldurmuş ve giderek eskiyen bir şehir durumunda…

Azujelos peşinde.. Porto…

  İki gece Lizbon’da kaldıktan sonra Porto’ya gitmek için  Tren istasyonuna geldik. 9.30’da kalkan trenle 3.5 saatte Porto’ya varıyoruz. Küçük  sevimli ve Lizbon gibi kalabalık olmayan bir istasyon. Campanha istasyonundan metroyla şehir içine gelip , kalacağımız eski bir porto evine yerleşiyoruz. Korona nedeniyle evde bizden başka kimse yok..

  Porto, Portekiz’in ikinci büyük şehri oluyor. Ayrıca dünyanın en eski şarap yetiştiriciliğinin olduğu bölge..18. yüzyıldan bu yana bilinen en eski şarap mahzenleri de burada bulunuyormuş..Porto’nun bu ilgi çekici yönleri bir yana en çok ilgimizi çeken tarafı ise, burasının bir ortaçağ kenti olması ve Barok, Rokoko tarzında yapılmış pekçok kilise , manastır gibi tarihi yapıların halen bozulmadan duruyor olmaları da daha da cazip hale gelmesine neden oldu..tabii bir de daha fazla ilgimizi çeken Porto’daki bu kiliselerin özellikle dış duvarlarının Cilalı taş denilen Azujelos , mavi çinilerle kaplanmış olması..Azujeloslar , Portekiz ve İspanya’ya Arap etkileriyle yerleşmiş.. özellikle Portekiz’de çini üretimi yerleştiğinden çini boyamaları Unesco dünya miras listesinde yeralıyor….Porto küçük bir yer olmasına karşılık, Hıristiyan azizlerine , tarikatlerine adanmış pekçok kilise ve manastırların olması, ayrıca dünyaca ünlü hac yolunun da buradan geçmesi , bu şehrin ortaçağın Hıristiyanlık tarihi açısından ne kadar önemli olduğunu gösteriyor..Porto’daki bu önemli kilise ve manastırların Azujeloslarla donatılması burasını bir açıkhava müzesi haline getirmiş..bu çini işlerini ise dönemin çini ustası Jorgo Colaco tarafından yapıldığını da belirtelim..şimdi şehri yürüyerek gezmek ve bu muhteşem çini boyalı kiliseleri keşfetmek gerekiyor..

   Porto’yu biran önce görmek için  metroya binip şehir merkezine iniyoruz.. şehrin merkezinde Unesco mirası listesinde korunan duvarları mavi seramik (Azujelos çinileri deniliyor..kelime,nin anlamı, küçük cilalı taş demekmiş ..) kaplı eski tren istasyon binası Sao Bente tren istasyonuna giriyoruz..burası bir sanat müzesi adeta..tren istasyonu 1903’de Jorgo Colaco tarafından yapılmış. İstasyonun masal alemi çini resimleri 20.000 parçaymış..bu resimlerde  ,  tarihi savaşlar ve  taşımacılık ile ilgili sahneler anlatılmış..

şehrin çoğu yerindeki binaların  mavi seramiklerine hayran kalmamak elde değil.. duvarları muhteşem mavi Azujelos çinileriyle kaplanmış İgreja De Santo Antonio dos Congredos kilisesinin önünden geçerken içeri girip dua edenleri görüyoruz. 17. yüzyılda Barok tarzda yapılmış ve Fransiskenlere adanmış kilisenin çini işçiliği de yine Colaco tarafından yapılmış.. yürüyerek aşağıya nehir kıyısına doğru inmeye başlıyoruz. Eski caddelerden aşağıya doğru inerken evlerin çoğunun eski ve önlerinin güzel seramiklerle  kaplı olması fotoğraf çekmek için heyecan uyandırıyor.. Sokaklar bizi bir başka yapıya doğru yönlendiriyor..karşımıza şık bir Mercado çıkıyor..İlginç bir bina aslında, dökme demirden yapılmış eski bir bina Pazar olarak kullanılıyormuş ancak yeniden düzenlenerek kültürel faaliyetlerin yapıldığı bir yer haline getirilmiş.. yolun üzerinde yine görmeden geçilmeyecek bir başka kilise , yine 17. yüzyılda Barok tarzda yapılmış zarif çini işleriyle Saint Nicolas kilisesi çıkıyor..kilisenin yan duvarındaki resmi ise kaçırmamak gerekiyor..

  Kıyıya inince tam önümüzde demir bir köprü olan Ponte Luis 1 karşımıza çıkıyor. 1886’da yapılmış hem metro hem de yayalar geçecek şekilde yapılmış.  Köprünün karşı tarafı ise Gaia bölgesi olarak biliniyor..nehir kıyısında dünyaca ünlü Porto şarapları ve tadım yapılan pekçok mağaza  bulunuyor.. Nehir kenarı boyunca balıkçı restoranları da var..bu restoranlarda Portekiz’in popüler balığı Bachaulorya balığı da yapılıyor.. ayrıca çok çeşit ve kalitede olan  Porto’nun ünlü şarapları da burada tadılabilir..

 

Porto’da kaldığımız ikinci gün Balhao’ya gidiyoruz. Balhao’nun tarihi yerel çarşısında taze ürünler satılıyormuş sebze, meyve, yerel şaraplar, peynirler ,  balık özellikle Atlantik balık çeşitlerini burada görebilirmişiz. Ancak Mercado’nun yeniden yapıldığını ve bu sürede kapalı olduğunu görüyoruz.. Balhao bölgesi   yine çarşı ve kiliselerin içiçe geçtiği sokaklar ve sanatsal yapılarla  dolu..   hemen metronun çıkışında bulunan mavi seramik duvarlarıyla  gözkamaştıran  bir başka kilise, Capela Das Almas yada diğer adıyla Chapel of Souls  görüyoruz..kilisenin bütün duvarları büyüleyici resimlerle dolu..çeşitli azizlerin hayatından hikayeler  anlatılıyormuş..

  Kiliseden Rua Santa Catarina sokağını yürüyerek geçiyoruz. Sokakta Porto’nun en şık kafe dükkanları bulunuyor..bunlardan biri de, Majestic kafe.. Önünde çok fazla kalabalık olmayan turist gruplar sıra bekliyorlar.. ancak çok fazla turist gruplarının olmaması nedeniyle sıra hızla ilerliyor ve içeri çok beklemeden girebiliyoruz..pastahanenin içi aynalarla dekore edilmiş tarihi bir kafe. Popüler bir kafe olduğu için de oldukça pahalı bir yer durumunda.

 

Pastahaneden çıkınca sokağın ucunda yine Azujeloslarla kaplı bir başka kilise gözüküyor.. merakla buraya doğru yürüyoruz.. Burası, 17. yüzyılda yapılmış Saint Ildefonso Kilisesi ..bu kilisenin çini boyamalarını da aynı usta Colaco yapmış..yürüyerek sokakları ve çini boyalı kiliseleri keşfetmeye çalışırken , çan kulesiyle birlikte farklı bir kilise olan Clerigos kilisesini görüyoruz.. Üzerindeki  resimli  seramikler  ile  kilise kıvrım kıvrım oymalı taşlarla tepesinde çan kulesiyle süzülen bir gelin misali duruyor. 18. yüzyılda ve Barok tarzda yapılmış kilisenin çan kulesi Porto’nun manzarasını seyretmek için idealmiş..buradan yürümeye devam ederek  yakınlardaki Carmelitlerin manastırı olan Igreja do Carmo’ya  doğru gidip yine dışındaki mavi seramiklere kapılıp gidiyoruz. Burası, 18. Yüzyılda Rokoko tarzında yapılmış bir manastırmış..

 

 Hedefimizde Porto’daki ünlü kitapçı Livrero Lella da var. Bu kitapçının ünü, Harry Potter romanını yazan J.K.Rowling’in Porto’da İngilizce öğretmenliği yaptığı sıralarda bu kitapçıya gidip romanın bazı bölümlerini  yazdığı söyleniyor.. bina 1906’da yapılmış  Neogotik bir yapı..tavan pencerelerinin ise vitray süslemelerine hayranlıkla bakıyorum..

  Kitapçının önünde 50-60 kişilik bir grup olmasına rağmen içeriye girmek için uzun bir kuyruk oluşmuş ve yaklaşık 1-1.5 saat gibi beklemek gerekiyor. Buraya girmek için ayrıca bilet de gerekiyor. İçeriden çıkan kişi sayısına göre dışarıda kuyruktan bekleyenlerden alınıyor. İçerisi ise oldukça tenha… isteyenler saatlerce bir kitaba bakabilir.. satın alabilir .. dışarı çıkması için acele ettirilmiyor.  İçerisi gerçekten çok hoş yapılmış. Ahşap merdivenlerle üst kata çıkılıyor. 2. Kat merdivenlerin döner şekli herkesin ilgisini çekiyor. Selfiler, fotolar durmadan çekiliyor.

  Porto’yu yürüyerek keşfetmeye çalışırken en güzel yerlerden birisi de seyir tepesi olan Miradouro da Vittoria tepesi oluyor.. yürüyerek geldiğimiz bu noktadan Porto’ya tepeden bakılıyor..Porto şehrini, sokaklarını yürüyerek geldiğimiz bu noktadan sonra tekrar merkeze dönerek Porto’daki keşfedeceğimiz yerleri  şimdilik sonlandırıyoruz..

 Ertesi gün Porto’dan ayrılıp dönüş yoluna geçiyoruz. Önce Lizbon’a yine trenle gidip oradan gece treni ile Madrid’e gitme telaşı içindeyiz.  Sabah uyandığımızda yine kaldığımız evin sessiz olduğunu , diğer odalarda da kimsenin olmadığı   ve hatta Porto’nun da metroların da daha tenha olduğunu gördük.. Elimizde Bavulumuzla Porto tren istasyonu Campanha’ya geldik. Trene binişimiz ve Lizbon’a gidişimiz 3.5 saat kadar oldu. Trende haberlere bakarken Türkiye’ye altı ülkeden uçuşların yasaklandığını öğrendik. İspanya Madrid uçuşları da buna dahildi. Madrid uçuşu iptal edilmişti. Trende acilen bilet aramaya başladık. Lizbon’dan İstanbul’a uçuş bulup bilet almayı başardık. Uçuş hemen ertesi gündü.. Öğle uçağı dolmuştu bile. Bu arada panik yapmaya başladık ama sakin kalmaya çalışıyoruz. Akşam kalacağımız yeri ayarlarsak sorun olmayacaktı. Trenimiz akşam 7.30 da Lizbon’daydı. Yorgun ve endişeli bir günün ardından gece otelde dinlenip ertesi gün saatinde kalkan uçağımızla İstanbuldaydık..

 

https://doktorungezirehberi.wordpress.com/

http://www.erhanozturk.com

Lonely Planet, Spain.

Lonely planet, Portugal.

Yorum bırakın