Alanya,[1] bugün en çok turist çeken ilçelerimizden biri olmakla beraber geçmişte Anadolu’yu Akdeniz’e bağlayan en önemli liman kentlerinden biriydi. Karadeniz’den Konya ovasına oradan da Akdeniz’e inen ticaret yolları Alanya limanına ulaşıyor buradan Kıbrıs, Girit ve Mısır ile ticaret yapılıyordu. Alanya’nın bu iştah açan konumu o kadar cezbediciydi ki, Alanya’yı ele geçirmek her zaman vazgeçilmez olmuştu.
Alanya’yı elinde tutanlar dik ve sarp bir yamaca sahip dağın üzerine yerleşip buraya ele geçirilmesi neredeyse imkansız olan bir kale inşa etmişler. Kalenin bulunduğu dağa , güzel dağ anlamına gelen Korakesion yada Kalonoros adı verilmiş. Bu ad daha sonra Selçuklular tarafından Alaiye olarak değiştirilmiş.
Alanya’nın kalesi ve limanına önceleri korsanlar yerleşmiş. Alanya’nın ele geçirilemez konumu sayesinde zenginleşip uzun bir süre hakimiyetlerini sürdürmüşler. Ancak Romalı general Pompeius tarafından Kilikya bölgesi başta olmak üzere Alanya’daki korsanlık faaliyetleri ortadan kaldırılmış. Sonrasında ise buraya yerleşen Ermeni beyliği de zenginliğine zenginlik katmış. Bundan sonrasında ise, buraya gelen Selçuklular önce kaleyi almakta zorlanmışlar ancak daha sonra kaledeki ermeni beyi ile anlaşıp hakimiyetlerini kurmuşlar ve Alaiye adını kullanmaya başlamışlar. Böylece Alanya kalesi Selçuklu idaresine geçmiş. Bundan sonrasında Selçuklular burada ticaretin gelişmesi için ellerinden geleni yapıp özellikle başkent olan Konya ile ulaşımı sağlamak için kervanyolları ve kervansarayları kurmuşlar. Selçuklular da Alanya limanı sayesinde büyük bir zenginlik elde etmişler.
Kalenin en görkemli yapısı, hiç şüphesiz tam limanın ağzına yapılmış Kızıl kule oluyor. Kızıl kulenin kırmızı tuğla ve taşlar ile yapılmış olması kırmızı bir kuleyi ortaya çıkarmış. Kırmızı tuğlaların arasında da antik kentlerden sağlanan sütun, sütun başlıkları gibi pekçok malzemeler gözümüze çarpıyor. Kuleden içeriye girince sekizgen bir mimari yapıyı görünce şaşırmamak elde değil. İçeride düz bir yuvarlak alan beklerken , ortasında etrafı dar bir koridorla çevrili silindir bir yapı ile karşılaşıyoruz. Bu ortadaki silindir yapı dev bir su sarnıcıymış. içi o kadar iyi yapılmış ki bugün hala içinde su bulunuyormuş. Alanya gibi sıcağın en dibinde yaşayanların hayatta kalması için kale öyle bir yapılmış ki sadece Kızıl kulede değil kalenin her tarafında dev sarnıçlar bulunuyor. Kızıl kulenin şaşırtıcı mimarisi bugün uluslararası karikatür sergisine evsahipliği yapıyor.
Kızıl kulenin biraz ilerisinde Alanya’nın tarihi limanının tersanesi bulunuyor. İçi, beş bölüm halinde büyük gemilerin güvenilir bir şekilde ve de gizli olarak yapılmasına elverişli bir şekilde yapılmış. Burası hala Alanya’nın gemi inşaat ticaretinin merkezi durumunda ve balıkçı gemilerinin suya indirildiği yerlerden biri oluyor. Tersaneyi savunmak için yapılmış Tophane kule yapısı da burada bulunuyor. Tersanenin içinde bilgi panolarını izlerken bir zamanların uluslararası ticaretin candamarı olan bu muhteşem limanı anlamaya çalışıyoruz.
Alanya kalesini görmek için yukarıya çıkmak gerek. Kaleye gitmek için arabayla yada teleferikle kolayca çıkmak mümkün ise de, eğer yaz sıcağı altında değilseniz size yürüyerek ve manzarayı seyrederek çıkmanızı tavsiye edeceğim. Kaleye çıkarken tek bir asfalt yoldan yukarıya çıkılıyor ancak aralarda gözüken ara yollar daha çekici duruyorlar. Evlerin arasından aşağıya inen merdivenlerin yanlarında portakal ağaçları ve yaseminlerle birbirine karışmış ve koridor olmuş yollar kıvrılarak yukarıya doğru çıkıyor. Bu kale yollarını keşfetmek ise ayrı bir zevk oluyor. Yürürken ödül sayacağım yollar belki de.. Kale yolunda ana asfaltın yanında kaleye çıkan gizli yolların yarı yıkılmış kaya merdivenleri de tırmanmayı sevenler için çok çekici gelebilir.
Kaleye çıkan yollar
Kaleye doğru yukarı tırmanırken tepenin üzerine zamanında yapılmış pekçok eski tarihi evler duruyor. Evlerin kimi yıkılmış kimi yeniden betona gömülmüş halde kale yerleşiminin dokusunu oluşturmuşlar. İçeriye kaleye girince daha sempatik gelen eski ahşap konak tipi evleri görmeye başlıyoruz. Evlerin bazılarını Alanya belediyesi onarıp turistik ziyarete açmış. Evlere konulan etnografik bilgi panoları ile de turistlere bilgi veriliyor. Bu evlerde bir zamanlar ipekböcekçiliği de yaygınmış ve Alanya’ya özgü ipek dokumalar yapılırmış. Kalenin içinde önemli yapılardan biri de, Ahmedek denilen başka bir içkale oluyor. Bu kısım düşmanın ele geçirmesi en zor kısımlardanmış. Kapının girişinde eski kitabeler gözümüze ilişiyor. Kalenin duvarlarında ise, Hellenistik döneme ait yuvarlak taşları görüyoruz. Ahmedek kısmında dik inen tepelerin üzerine yapılmış yine kuleler, sarnıçlar , surların dışına kazılmış hendekler ile kolayca düşmanın giremeyeceği şekilde yapılmış. İçeride bazı kısımların yıkılma tehlikesi nedeniyle sadece küçük bir kısım üzerine ahşap gezinti platformu yapılmış ve bilgi panoları da oldukça eksik durumda..
Kalenin içinde farklı dönemlere ait yapılardan bir başkası da, Selçuklu ve Osmanlı döneminden kalan Süleymaniye camisi ve sarnıcı oluyor. Süleymaniye camisinin hemen yanında ise, yine Selçuklulardan kalan bir arasta ,pazar yeri ile onarımı yapılmış bir han bulunuyor. Han şimdi bir çarşı gibi kullanılıyor ancak içinde Alanya’ya özgü pek fazla şey bulunmuyor. Han’ın ilerisinde ise, eski bir mescitten kalan izleri görüyoruz. Kalenin en önemli özelliğinin çok sayıda sarnıcın yapılmış olması verilen bilgilere göre, Kalede sayıları 500 bulan sarnıç varmış. Bunlardan büyük bir sarnıcın içi düzenlenerek ziyaret açılmış.
İç kale kısmına geçince burada sarp kayaların tepesinde yapılmış yerleşim kalıntılarının izleri duruyor. Selçuklu sarayından arta kalan izlerden, bir Bizans kilisesine, hamam kalıntılarına kadar duvar izleri ve çok sayıda sarnıçlarla karşılaşıyoruz. bu sarnıçların içleri düzgün çimento ile kaplandığından halen içlerinde su tutulduğu tahmin ediliyor. Ayrıca ahşap platformlar üzerinde ilerleyince altı sarnıç üstü kule olan balkondan aşağıya doğru baktığımızda, ensiz denize doğru uzanan kaya çıkıntısını görüyoruz. İşte buraya Adam Atacağı yeri deniliyormuş. İç kale ile Alanya kalesi gezimiz sona eriyor ancak buradaki tarih öyle katmanlı ki defalarca gezmeye değer..
[1] Alanya ve Alanya Kalesinin tarihi ile ilgili olarak burada çalışmalar yapan tarihçi Seton Llyod ve D.Storm Rıce’ın Alanya (Alaiyye) kitabı (TTK 1989), burayı gezerken anlamak için önemli çalışmalardan biridir.
Latmos dağlarının kaya resimlerinden Antik dünyaların mitolojilerine, Osmanlı kuleli konaklardan Tasavvuf ehlinin kalemişli camilerine…
Anadolu tarihinin katmanlaştığı coğrafyalar üzerinde gezinmek, her bir tarih katmanında tarihten bir parça bulmak, bulunmaz keyif veriyor. Bu sefer antik dönemin Karia bölgesini de içine alan geniş bir coğrafya üzerindeyiz. Karacasu’dan Aydın’a, Çine Gökbel vadisinden, Milas’a, Kapıkırı ve Latmos Beşparmak dağlarına, Bafa gölünden Didim’e ve Dilek Yarımadasına doğru uzanıyoruz. Görülecek çok şey varmış dediğimiz kaya resimlerinden antik kentlere, mitolojilere, Osmanlı kuleli evlerinden kalemişli camilere, kaleler ve müzelere, doğal kaya oluşumlarına, baharın yeni açan çiçeklerine dek şimdiye dek fırsat bulup göremediğimiz ne varsa görmeye ve anlamaya çalışarak geziyoruz..
Ticaretin zenginleştirdiği topraklar..
Üzerinde gezindiğimiz coğrafya, Anadolu’nun en zengin tarihsel kaynaklarına sahip bölgelerinden biri.. Bunun nedeni, tarihsel çağlardan bu yana zengin ticaret yollarının geçmesi oluyor… yapılan üretim pek çok pazara ulaştırılabilmiş.. En başta dokunan pamuk ipliği, Venedik ve İspanya pazarlarına gidiyordu. Daha sonraları ise, XV. Yüzyılda da denizcilerin önemli duraklarından olan Rodos, Thasos, Foça, İzmir, Seferihisar, Milet gibi adalar ile kıyı yerleşimleri arasındaki devamlı bağlantı sayesinde bölgedeki ticari hayat devam etmiş.. Ayrıca Mısır, Anadolu sahili, Selanik, Eğriboz gibi önemli ticaret merkezleri arasındaki ilişkiler ile de bu bölgedeki ticaret hep canlı kalmış.. Diğer taraftan bölgenin verimli coğrafi alana sahip olması da burasını her tarihsel dönemde önemli hale getirmiş. Özellikle küçük Menderes ovası ve Aydın dağlarının arasında kalan bölgede hanlar, kervansaraylar ve büyük pazarların oluşmasını sağlayarak, Osmanlı devletinin pek çok bölgesinden gelen tüccarlar için de çok çekici bir bölge olmuş.. (Bircan Kayacan-Aydın’da Mevlevilik)
Bölgedeki ticaret ağlarının daha iyi örülmesinde canlanmasında kervansaraylar, hanlar gibi yapılar her zaman önemli rol oynamışlar. Yolumuzun üzerinde ticaret yollarının kesiştiği kavşaklardan biri olan Denizli/Tavas’da da çarşı içinde harap halde duran ve 19. Yüzyıla tarihlenen taş yapı olan Mestanağa Hanı ile karşılaştık. Tavas’dan Aydın’a geldiğimizde ise yine ticaretin gelişmesi için yapılmış bir başka yapı, Nasuhpaşa külliyesini gördük. Osmanoğlu Nasuhpaşa tarafından 18. Yüzyılda yapılmış. Nasuhpaşa külliyesi de, yolcuların konaklaması ve ticaretin gelişmesi için inşa edilmiş yapılardan bir diğeri.. medrese, mescit ve hamamdan oluşan külliyenin bir tarafı bugün otel olarak kullanılıyor, medrese kısmı ise erkekler yurdu olarak kullanılmakta… Nasuhpaşa külliyesinin bulunduğu sokak ise, turistik bir havaya sahip.. Eskiciler, kafeler eski taş binalarla ilgi çekici hale getirilmiş…
Ticaret hayatının kervansaraylar, külliyeler ile kurulan örgüsünün daha sonraları sanayileşme fabrikaları ile kurulduğunu söylememiz gerekir. Bölgenin Cumhuriyet yönetimi açısından da taşıdığı değer önemlidir… Yolumuz Aydın/Nazilli’den geçerken gözümüz şimdi Adnan Menderes üniversitesinin bir kampüsü haline getirilmiş ancak bir zamanların Sümerbank Nazilli basma fabrikasına takıldı. Tabi bu sanayi fabrikasından bahsetmeden geçmek, bölgedeki zenginliğin anlaşılması için yeterli olmaz. Burada devlet eliyle kurulan sanayi fabrikaları ülkenin sanayileşme hamlesinde çok önemli rol oynuyordu. Bunlar içinde Nazilli Sümerbank basma fabrikası, Aydın’ın antik dönemden bu yana süregelen dokuma geleneğini Cumhuriyet dönemine taşımış ve tekstil alanında modern tesislerin yapılması ile sanayileşmenin dinamiklerinden birini oluşturmuş.. Sümerbank’ın modern bir tesis olmasında dikkat edilen, burada sanayi fabrikası ile birlikte yeni bir yaşamın da kurulması olmuş.. Kurulan fabrikayla birlikte lojmanlar, okul, kreş sosyal tesisler modern tesisi tamamlamış.. Yine devlet eliyle kurulan Tariş işletmesi ile de pamuk, incir, üzüm gibi ürünlerin işlemesi yapılmış.. Ancak devlet eliyle başlatılan bu sanayileşme, ‘80’li yıllara gelince verimsiz oldukları gerekçesi ile kapatılıp özel şirketlere devredilmiş.. arazileri de başka şekilde değerlendirilmeye açılmış. Bugün önünden geçip gittiğimiz Nazilli basma fabrikası (Sümerbank) terkedilmiş bir park gibi duruyor.
Sanayileşme hamlelerinde, demiryolları da çok önemli olduğundan hemen İzmir-Aydın hattında işleyen demiryolunun devletleştirilmesi gerçekleştirilmiş.. Aydın’ın bir sanayi kentine doğru olan serüveninde cumhuriyetin ilk yıllarında önem taşıyan tren garına da bir göz atmadan geçemedik. Gar binası artık küçük kasaba garı olarak kalmış .. bayram öncesi öğrencilerin eve dönme telaşı içindeydi.
Osmanlı döneminin önemli aileleri; Kuleli evleri
Denizli/Tavas’dan Aydın’a uzanan yolda ticaret hayatının ne denli canlı olduğunu gözümün önüne getirebiliyorum. Yolun içinde daha görülmesi gereken bir dolu tarihi yapı ve hikayeler var. Bölgedeki yolculuğu ilginç kılan ise, burada yaşamış önemli ailelere ait geçmişin izlerine rastlamak oldu.
Yola devam ederken, Aydın/Arpaz’da gördüğümüz kuleli konak denilen ev tipinin farklı tarihi hikayeleri gösterdiği anlaşılıyordu… Arpaz’a girince hemen bir köy kahvesi ile karşılaştık. Kahvede oturanlar bize Arpaz kulesini ve yanındaki konağı gösteriyorlar. Arpaz konağı, Antik Karia kenti Harpassa kalesinin olduğu Hisar tepesinin eteklerinde bulunuyor. Yukarıya çıkınca yıkılmış duvarları ile hala ayakta durmaya çalışan ve etrafını yeşil otlar sarmış yarı yıkılmış ahşap bir konağın olduğunu görüyoruz. Ahşap evin hemen önünde ise taştan yapılmış şato kulelerine benzeyen sağlam bir kule duruyor. Bu tarz ev yada konakların ne amaçla yapıldığını anlamaya çalışırken öncelikle bu tarz evlere sahip olanların Osmanlı döneminde ortaya çıkan önemli aileler oldukları ve yerel yönetimlerde önemli rollere sahip olduklarını söyleyelim. Hikayeye daha yakından bakalım..
Osmanlı dönemi Anadolu’sunda ticaret hayatının zenginliği ile beraber bölgede yaşanan iktidar savaşlarının ve isyanların uzun yıllar devam etmesi, buralardaki yaşamı bir hayli etkilemiş.. Özellikle Osmanlı döneminde yaşanan bölgedeki isyan hareketleri, Celali isyanları olarak bilinen şiddetli çatışmalar ile buralarda önemli eşraf aileler ortaya çıkarak buraları yönetmeye, savunmaya başlamışlar. Kendi özgün yapılarını inşa etmişler.
Arpaz konağı olarak bilinen bu ev, Osmanlı ayanlarından Arpaz ailesine aitmiş. Arpaz ailesi, 18. Yüzyılda Osmanlı devleti içindeki Ayan sistemindeki ailelerden biri oluyor. Ayanlar, bu bölgede çıkan isyanların bastırılmasında devletin güçsüz kaldığı zamanlarda önemli rol oynamış kimseler. Devlet adına bölgede güç kullanarak asayişi, bölgedeki nüfuzlu aileler üstlenmişler. Devlet ile yerel halk arasında güveni ve düzeni yeniden kurmuşlar. Bir anlamda yerel ağalar olarak güçleri ellerinde toplamışlar. Bölgenin ileri geleni anlamına gelen Ayan sıfatını almışlar.
Bu kişiler, topladıkları vergileri Osmanlı idaresine vererek burada devletin iktidarını sürdürmesinde aracı rolü oynamışlar. Ayan aileler zenginliklerini ve güçlerini devam ettirmek için bölgede gösterişli, güvenli, askeri donanıma sahip konaklar inşa ediyorlar. O dönemde eşkıyalığın yaygın olması nedeniyle de güvenliğe ayrı bir önem veriliyor. Kendilerini korumak için de gözetim ve savunma amaçlı kuleler yapıyorlar. Bu tür kuleler Batı Anadolu’da yaygın olarak yapılmaya başlanıyor. Batıdaki şato kulelerine benzer şekilde yapılmasının nedeni ise, hem o dönemde bu kule tiplerinin batıda moda olması hem de bu kule tipinin güvenliği sağlayıcı en iyi yapı olmasıymış… Arpaz Kulesi, 19. Yüzyılda Arpaz ailesinden Hacı Hasan tarafından Rodos’dan gelen ustalara yaptırılmış… Arpaz ailesine ait konağın kulesinde konakla bağlantılı açılıp kapanan asma köprüsü de varmış. Kulenin içinde ise, tuvalet ve hamamın olduğu ve hatta yaygın eşkıyalık olayları nedeniyle de bir de zindanı bulunuyormuş.
Ayan aileler arasında, Karaosmanoğulları ve Cihanoğulları önemli rol oynamışlar. Özellikle Cihanoğullarının kimler olduğuna baktığımızda, 18. ve 19. yüzyıllarda Aydın ve çevresinde etkin olan bir Ayan ailesi.. 18. Yüzyılda Aydın, Koçarlı, Nazilli, Cincin, Sobuca çevresinde bölgenin ticari hayatında, etkin olduğu gibi devletin üst bürokrat kadrosunda da yer almış. Siyaset ve ekonominin yanısıra sanat alanında da pek çok imar faaliyetlerini gerçekleştirmiş. Çok sayıda cami, çeşme, hamam okul gibi yapılar inşa etmişler. Ayrıca deniz ötesi faaliyetleri nedeniyle de farklı kültürlerden etkilenmiş..
Cihanoğlu ailesinin de Koçarlı’da Arpaz’daki kuleli konağa benzer kuleli evlerinin olduğunu öğreniyoruz. Ama ne yazık ki kule halen ayakta olmasına karşılık bağlı olduğu konaktan geriye bir şey kalmamış. Kulenin gösterişli bir şekilde Barok ve Rokoko tarzında taştan yapılmış olduğunu içinin ise özenli bir işçilikle yapıldığı yazılıyor. Ayrıca kuleye bir de hamam ilave edilerek konforlu hale getirildiği ve kulenin en üst katında da bir gözetleme kulesinin bulunduğu söyleniyor. (Kaynak; Olcay Pullukçuoğlu Yapucu, Büyük Menderes Bölgesinde Kuleli Yapılar ve Arpaz Kalesi)
Koçarlı’nın Cincin köyünde Cihanoğlu ailesine ait bir de kale bulunuyormuş. Kaleye ait sadece duvar temellerini görebiliyoruz. O dönemde Cihanoğlu ailesinin zeytin ve zeytinyağı işleriyle uğraştıkları da biliniyor. Kalenin aşağılarında ise halen yağhanelere ait olduğunu tahmin ettiğimiz ve zeytin sıkmak için taş değirmenleri etrafta dağınık bir şekilde durduğunu görebiliyoruz. (Kaynak; Olcay Pullukçuoğlu Yapucu, Büyük Menderes Bölgesinde Kuleli Yapılar ve Arpaz Kalesi)(Bircan Kayacan-Aydın’da Mevlevilik)
Cihanoğlu ailesi gibi bu bölgede daha sonraki tarihlerde önemli eşraf ailelerden biri olan Adnan Menderes’in ailesinin de cumhuriyet siyasetinde önemli rol oynadıklarını yakın tarihimizden biliyoruz. Bugün bu kişiliği hafızalarda tutmak için Koçarlı’da onun adına Aydın İl, Kültür ve Turizm müdürlüğü tarafından Adnan Menderes adıyla bir müze yapılmış. Müze binasının yine bölgedeki kuleli yapılara benzer şekilde yapıldığını görüyoruz. Bina, ‘40’lı yıllarda Adnan Menderes’e ait olan ve Macar ustalar tarafından yapılan gençlik yıllarının evi örnek alınarak yapılmış. Müzede Adnan Menderes’in dramatik hayat öyküsünden başlayarak, geçmişi, çocukluğundan başlayan öyküsü, siyasete atılması, siyaset hayatında yaşadığı gerçekleştirdiği gelişmeler ve sonrasında siyaset sahnesinden düşmesi, yargılanması süreçleri eldeki verilere göre aktarılmış. Menderes’in , Türkiye’deki siyasete yön vermiş bir kişilik olarak gerçekleştirdikleri bugün hala tartışılıyor. Ancak müzede verilen bilgiler bizi bir kez daha geçmişin siyasetlerine götürüp yeniden o dönemi düşünmemize olanak sağlıyor.
Duvar resimli, kalemişli tarihi camiler
Bu coğrafyalarda karşımıza çıkan siyasi meseleleri bir tarafa bırakarak, yolumuza çıkan tarihi camilerdeki rengarenk kalem işlemelerine, ahşap süslemelere içlerindeki duvar resimlerine takılıp kalıyoruz.
Yolda giderken ilk olarak Aydın Karacasu’daki Hacı Ali Ağa camisinden bahsedebiliriz. 18. Yüzyılda yapılmış ahşap tavanlı ve ahşap direkli camilerden…İçeride sadece pencere üstlerinde gördüğümüz renkli çiçeklerle yapılmış duvar resimlerinin olduğunu görüyoruz. caminin dışına ise renkli süslemeler yapılmış. Camideki sadeleştirilmiş süslemeler ve ahşap tavan desenleri ile ne kadar güzel göründüğünü söyleyelim. Caminin yeni restorasyondan geçmiş olduğu belli oluyor.
Koçarlı’da ise Cihanoğlu ailesine ait 18. yüzyılda yapılmış bir camide ise, klasik camilerde göremediğimiz duvar resimleriyle karşılaşıyoruz. Camideki renkli duvar resimlerinin bozulmadığı ve hatta korunmaya çalışıldığını caminin imamı söylüyor. Bu resimler arasında, çiçek motifleri, meyve sepetleri, günlük hayattan resimler olarak buharlı gemiler, yarı açık perde tasvirleri, Kabe tasvirleri bulunuyor..
Camilerdeki bu duvar resimleri, Osmanlı yönetiminin batı ile kurduğu yakın ilişkilerle birlikte, 15. yüzyıldan itibaren ama özellikle 18. yüzyılda görülmeye başlanmasıymış. Çeşitli meyve, çiçek gibi resimler, önce saray duvarlarında, konaklarda yapılmaya başlanıyor.. Giderek İstanbul gibi büyük bir şehirden kırsal alana doğru popüler olmaya başlıyor. Özellikle de Anadolu’nun kıyı Ege tarafında İzmir, Aydın gibi yerlerde yapılmış. Duvar resimleri önceleri sivil mimaride, evlerde, konaklarda yapılmaya başlanırken giderek dini alanda, camilerde de yapılıyor..özellikle de ayan ailelerin yaptırdıkları cami, külliye, konak gibi yerlerde yapılıyor.
Koçarlı’da Cincin köyünde yine Cihanoğullarına ait eski cami adıyla bir başka camide daha duvar resimleri yapılmış. Burada minber ve pencere üstleri gibi bazı yerler dışında kalanların ne yazık ki beyaza boyanmış olduğunu görüyoruz.
Aydın’da ise şehrin merkezinde Cihanoğullarına ait Cihanoğlu cami ve külliyesi yapılmış. Caminin farklı bir tarzda yapıldığını görünce anlıyorsunuz. Cami, tonozlu bir altyapının üzerine yerleştirilerek zemini yükseltilerek bir platform üzerine oturtulmuş ve çevreye hakim duruma getirilmiş. Külliyenin bulunduğu platformun istinat duvarına sırtını dayamış olan sivri beşik tonozlu bir revak yapılmış. Revak, birer kemerle batı ve doğu yönlerine, üç kemerle de güneye açılıyor. Şimdiye kadar herhangi bir camide görmediğimiz bu revakın camiye mi ait olduğu yoksa başka bir yapı mı olduğu aklımızdan geçen sorular oluyor. Ancak bu beşik tonozlu revak kullanımının, haçlı seferlerinden sonra Doğu Akdeniz kıyılarında Kıbrıs’ta, Rodos ve Girit başta olmak üzere bazı Ege adalarında ortaya çıkan 14. Yüzyılda güneybatı Anadolu’da beylikler dönemindeki bazı yapılarda da görülebilen gotik mimari tarzla bağlantılı olabileceği düşünülüyor. Cihanoğlu camisinde bu tür gotik tarzın kullanılmasının bir nedeni de, 18. yüzyılda iyice güçlenmiş olan zengin ayanların Osmanlı hükümdarlarını taklit etmek isteyerek, camide kendi güçlerini zenginliklerini bu tür gösterişli üsluplarla sergilemeye çalışmaları oluyormuş..
Cihanoğlu camisi, 18. yüzyılda Cihanoğulları’ndan Abdülaziz Efendi tarafından kurulmuş. Cami, medrese, çeşme, sebil ve sarnıçtan oluşan bu külliye, Cihanoğullarından kalan tek külliye olma özelliğindeymiş. Camide klasik Osmanlı tarzının hakim olmakla beraber şadırvandaki süslemeleri Osmanlı Baroku denilen süslemeli tarzın en muhteşem örneklerinden birini oluşturuyor. Ayrıca bazı ayrıntılarda da gotik üslubun etkilerini taşıdığı görülüyor. Bu özellikleriyle özel cami ve külliye olarak karşımıza çıkıyor. Külliyenin merkezinde ise, medresenin dershaneleri olarak kullanılan medrese hücrelerini görüyoruz.
Aydın’da yapılmış tarihi camilerde bu gösterişli tarzların kullanıldığı görülüyor. Bunlardan bir başkası da 16. yüzyıla tarihlenen ve süslemeleri ile dikkatimizi çeken Ramazan Paşa camisi oldu. Caminin içinin karmaşık üslupta yapıldığı belirtilmekle birlikte Barok tarz öne çıkartılacak şekilde yapılmış. Ayrıca camide görülmesi gereken işlerden alçı kabartmalar, renkli cam işçiliği ve ağaç oymacılığı işleri camide kullanılmış. Kare planlı cami olarak yapılmış.
Genelde 18. Yüzyıla tarihlenen bu gösterişli duvar resimleriyle süslü tarihi camilerin yanında 15. Yüzyıla tarihlenen ve Anadolu Beylikler dönemi Menteşoğlularından İlyas Bey tarafından yapılmış bir başka camiden de bahsetmek gerekir. Aydın/Söke’de Balat köyünde Milet antik şehrinin içinde bulunan İlyas Bey Cami ve Külliyesi, cami, medrese ve hamamdan oluşuyor. Yeniden restorasyonu yapılan caminin kubbesi oldukça ilgi çekici.. Geleneksel cami kubbelerinden farklı olarak orta Asya camilerine benzer şekilde yukarıya doğru dikleşerek kümbet şeklinde yapılmış bir kubbe bulunuyor.
İlyas bey caminin tarzının Anadolu’da beylikler döneminde yapılmış olması, özellikle bu dönemde Anadolu’da Türk İslam kültürünün kurulması için gösterilen çabalarla ilişkili olduğunu düşündürüyor.
Bu çabaların gerçekleşmesinde ise, Selçukluların özellikle Aydın ve civarına yerleştirdikleri Türkmen grupları içindeki Horasanlı dervişler yoğun bir çaba göstererek önemli rol oynamışlar ve buralarda orta Asya gelenekleri ile İslamiyeti sentezlemişler. (Bircan Kayacan-Aydın’da Mevlevilik)
Yol boyunca karşılaştığımız camilerden bizi en çok etkileyeni ise, yolculuğumuzun son gününde görmeyi çok istediğimiz renkli kalemişli camilerin en güzelini Aydın’ın Kuyucak ilçesindeki Kayran köyünde buluyoruz. Burası, Kayran köyünün tarihi kalem işlemeli camisi. Kayran köyüne çıkmak için, kıvrıla kıvrıla virajlı yollardan geçtikten sonra jeotermal enerji tesislerinin yemyeşil doğada kurulmuş çelik borularını takip ederek yukarıya çıktık. Her taraf sakin ve yeşil bir görüntü içinde köyün ortasında yine gölgelikler içinde bir kahve ve karşısında tarihi Kayran cami mavi renklerin hakim olduğu rengarenk resimleriyle bizi karşılıyor. İçerisini yeniden restore edip caminin daha da güzelleşmesini sağlamışlar.
Kayran cami, 19. Yüzyılda yapılmış ahşap tavanlı ve direkli camilerden. Burada ahşap süsleme yerine, kalemişi süslemeler yapılmış. Süslemelere baktığımızda, çiçek motifleri, selvi ağaçları, cennet, cehennem, mizan terazisi, Kâbe, Mevlevi sikkesi, tüfek ve barutlu silah gibi resimleri görüyoruz. Burasının duvar resimli Aydın camilerinden ayrılıp daha çok Denizli’deki kalemişi resimli camilere benzediği görülüyor. (Geç dönem kalem işi süslemeli bir eser; Kuyucak Kayran Cami, Kadir Pektaş-Erbil Cömertler Aktuğ.) Kayran caminde diğer camilerde gördüğümüz duvar resimlerinden farklı resimlerle karşılaştık.Duvar resimlerinde görülen bitki, meyve gibi resimlere ilaveten Kâbe, cennet, cehennem, adaleti temsil eden Mizan terazisi gibi dini resimler yada semboller de yapılmış.
Kayran cami gibi özellikle Denizli ve çevresinde de çok defa gördüğümüz bu rengarenk kalem işlemeleri her zaman ilgimizi çekmişti. Şimdi bir başka örnekle daha karşılaşınca biraz tarih bilgisine başvurarak sorgulamaya çalıştık. Bu camilerde birbirine benzer şekilde yapılan resimler olduğu gibi farklı resimler ve özellikle semboller de yapılmış. Camideki resim geleneğinin kalemişi süslemelerin tasavvuf düşüncesiyle ve tarikat sembolleriyle bağlantılı olduğu yapılan araştırmalarda anlatılmaktadır. (Bkz. Doğu Karadeniz Camilerindeki Tasavvufi Tasvirler, Muhammed Aslan) Her camide yapılan sembollerin yada resimlerin özellikle bu camilerin temsil ettiği tasavvuf ehline ait semboller oldukları belirtiliyor. Örn. Bektaşi tarikatına mensup olanların kendi tekke sembollerini buraya çizmişler.. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Tekke Eşyalarına Sahip bir Cami; Afyonkarahisar Başmakçı Recep Bey Cami, Şeyda Algaç) Duvar resimleri, bani-usta- cemaat üçlüsünün tasavvufi görüşlerini , mensup oldukları tarikatın mesajlarını sanatsal ifadelerle aktardıkları da söyleniyor. Kayran caminde de gördüğümüz kalemişlemeli resimlerde tasavvufla ilişkilendirilebilecek Mevlevi sikkesi, Mizan terazisi gibi resimleri gördük.
Anadolu coğrafyasının bu bölgesindeki Kalemişlemeli camilerdeki tasavvuf hikayelerinden çıkıp biraz da antik Karia bölgesindeki mitolojilerine, Hellenistik dünyanın hikayelerine doğru geçelim..
Karia coğrafyasının antik dünyasında, kentler, mitolojiler ve kutsal dünyalar …
Karia coğrafyası, tarihin ilk dönemlerinden bu yana zengin verimli toprakları içine alması ile pek çok yerleşime evsahipliği yapmış. Zengin alüvyonlu toprakları taşıyan Büyük Menderes nehrinin geçtiği bu topraklarda Hellenistik ve Roma dönemine ait Nysa, Tralles, Magnesia, Alinda, Alabanda gibi birçok önemli kent ortaya çıkmış.. Bu kentlerde ortaya çıkan felsefe, sanat, teoloji, mitoloji dünyası ve düşünürler günümüzde hala tartışılmakta ve önemini korumaya devam etmektedir.
Gezinin antik şehirler kısmına Aydın arkeoloji müzesindeki şehirlerden çıkan özellikle de Nysa şehrinden çıkan buluntulara bakarak başlamak heyecan verici oldu. Karia bölgesinde yer alan önemli kentlerden biri olan Afrodisias gezilerimiz daha öncesinde olduğundan bu defa bilinmeyen kentleri görmek isteğindeydik. Nysa kentinin önemli tarafı, şarap ve eğlence tanrısı Dionysos’un burada doğmuş ve büyütülmüş olduğu mitolojisinin ortaya çıkmasıydı.. Mitoloji elbette bölgede yetişen üzüm, zenginlik bolluk bereket dünyasının getirdiği bağ bozumu ve ardından yapılan şenlikler ile ilişkili durumda.. Nysa kentinden biraz bahsedecek olursak, Menderes nehrinin kuzeyinde kalan Nysa antik kenti, öncelikle Anadolu’dan gelen yolların kavşağında bulunması nedeniyle önemli ve zengin kentlerden biri olmuş. Ayrıca Karia ve İyonya bölgeleriyle de bağlantı noktasını oluşturmuş.. Ancak aynı zamanda Nysa önemli bir eğitim ve kültür merkezi de.. Amasyalı Tarihçi Strabon bile eğitimini burada almış. Kentin ilgimizi çeken tarafı, Burada yetişen üzüm ile birlikte yapılan şarapçılık ve ardından bağ bozumu sonrası yapılan eğlenceler ile birlikte Dionysos kültünün belirginleşmesinde önemi bulunuyor. Dionysos tanrısı, Hellenistik dünyada bağ ve şarap tanrısı olarak biliniyor. Aynı zamanda eğlence dünyası içinde tiyatro tanrısı olarak da kabul edilmiş. Dionysos, diğer tanrılardan farklı olarak soylu değil, halkın desteklediği benimsediği tanrı olarak kabul ediliyor. Mitolojik hikayesinde anlatılanlar oldukça ayrıntılı olsa da, anlatıda Dionysos’un Tanrı Zeus’un gayrimeşru ilişkisiyle dünyaya gelme çabası ve bu ilişkiyi kabul etmeyen tanrıçaların Dionysos’u yok etme çabaları, Zeus’un bütün bu saldırılar karşısında Dionysos’u baldırında olsa bile yaşatma azmi hikayesi devam edip gidiyor..
Tiyatro ve eğlence dünyası içinde Dionysos eğlenceleri, şarap ile birlikte gerçeklerden uzaklaşma, iktidarın baskısından uzaklaşma gibi bir anlamda özgürlük hissi sağladığı da söylenebilir. İşte bu özgürlük hissini sağladığı için de Dionysos tanrısı eğlence, tiyatro, özgürlükle birlikte ele alınıyor.
Dionysos mitoloji anlatısı, Nysa antik tiyatrosundaki duvar frizlerinde kabartmalar olarak işlenmiş. Bu kabartmalar özgün yerlerinden çıkarılmış ve Aydın Arkeoloji müzesinde sergileniyor. Sergideki frizlerde, öncelikle kentin coğrafyası gösteriliyor. Menderes nehrini anlatan tanrı Melandros kabartması yapılmış. Sonrasındaki bir başka kabartmada ise, bebek Dionysos’un Nympheler tarafından yıkanması gösterilmiş. Yine bir başka kabartmada ise, Dionysos şenlikleri anlatılmış. Dionysos kültüne/inancına ait araştırılması gereken çok şey var. Ancak şimdilik Arkeoloji müzesinden edindiğimiz bilgiler ile yetinmek durumundayız..
Müzede, Nysa kentinden başka antik döneme ait pek çok kentten çıkarılan arkeolojik buluntu sergileniyor. Bunlar arasında, dikkatimizi çekenler, Arkaik Karia geleneğine uygun Panionion tapınağının bir örneği bulunuyor. Ayrıca kilden yapılmış antik dönemin çocuk oyuncakları, Eros ve Nike heykelcikleri, Roma dönemine ait altın süsleme ve takıları v.b. pekçok tanrı, tanrıça, süs, takı gibi gündelik eşyalar, günlük ve dini objeler sergileniyor.
Antik dönemin dünyalarına daha yakından bakmak için başka şehirlere de gideceğiz. Aydın’daki antik dünyalardan çıkıp yolumuzu Çine’nin kıvrımlı yollarından yavaş yavaş Yatağan’a doğru çevirdik. Yatağan’da görülmesi gereken önemli antik kentleri daha önceki gezilerimizde gördüğümüz için şimdiye kadar gidip bakamadığımız önemli yerlerden biri olarak Lagina kutsal alanını kısa bir bakışla da olsa gidip görmeye çalışıyoruz. Burası, bir yerleşim alanı değil. Yatağan’daki Stronekia antik kentinin dini merkezi oluyor. Buraya kutsal bir yolla dini törenlere katılmak yada seyretmek için geliniyormuş. Lagina’da Hakate kutsal tapınağı bulunuyor. Kara kraliçe olarak da bilinen Hakate, daha çok karanlık, gece, büyüler gibi alanlar ile ilişkilendiriliyor. Hakete adına sunular, şenlikler yapılırmış. Burası, kurbanların sunulduğu sunaklar, rahiplerin yaşadığı yerler, diğer kutsal alanlar ile birlikte önemli bir dini mekan oluyor. Lagina’da ilk kazıları yapanlardan biri de Osman Hamdi Bey olmuş.
Gezi boyunca antik kentlerin kutsal dünyalarına daha fazla girmeye ve burada neler yaşandığını öğrenmeye çalışacağız. Bunun için Lagina’dan çıkıp Milas’tan 700 metre yukarıdaki Labraunda kutsal alanına doğru gitmeye karar verdik. Milas ise, Karia bölgesinin en eski başkenti olarak biliniyor. Eski adı, Mylasa iken sonra Milas olmuş. Labraunda ise, Mylasa şehrinin en iyi korunmuş tapınak alanıymış. Bu alandan başka tapınaklar da varmış ancak bunlar yıkılıp günümüze kadar sadece Zeus Labraundası kalmış. Böylece kutsal alanlardan bir diğerine doğru gidiyoruz..
Yukarıya çıkınca Milas ovasına, Çomak dağlarına kadar uzanan bir manzara ile karşılaşıyoruz. Bu manzarası ile Labraunda, çok etkileyici bir konumda bulunuyor. Labraunda isminin kökenleri de tartışılan bir konu olmuş.. Ancak bize ilginç gelen bu köken hikayesinde, bu adın, Yunan mitolojisinde savaşçı kadınlar olan Amazonlarla özdeşleştirilerek ‘çift taraflı Balta’ anlamına gelen Labris sözcüğünden türetilmiş olması.. Buna göre Labraunda, ‘labris’in korunduğu yer anlamına geliyormuş… Elbette farklı yorumların da olduğunu söylemek gerek.
Labraunda, Karya uygarlığı döneminde daha küçük bir kutsal alan iken, daha sonraları Karyalılar için önemli bir kutsal alana dönüşmüş. Karya halkı, tanrıları Zeus Labraundos onuruna yapılan ve beş gün süren şenlikler için yılda bir kez buradaki Zeus Labraundos tapınağını ziyaret etmişler. Milastan Labraunda’ya kadar yürüyerek gelip hacılık sıfatını kazanmışlar… Düzenledikleri festivallerde ibadet edip, sunakta kurbanlarını kesiyorlarmış.. Ayrıca stadionda atletizm yarışlarına da katılıp, şölenleri seyrederek kutlamalara eşlik ederlermiş. (Kaynak; Elifnaz Durusoy, Tarihi Yoldan Kültürel Rotaya, Milas ile Labraunda Arasındaki Yolun Korunması ve Yönetimi. ss. 83-85)
Zeus Labraunda’sının kutsal alanından çıkarak artık akşam güneşini batırmak için Latmos dağlarına doğru yol alıyoruz. Kapıkırındaki Bafa gölüne doğru devam edince müthiş bir akşam güneşi manzarası bizi karşılaştık. Gölün ortasındaki adanın üzerinden yavaş yavaş kızıl bir güneş batışı görülmeye değer manzaralardan biri…birazdan ay çıkacak ve gölü ışıklarıyla bir başka aydınlatacak.. Ay ışığı derken, Bafa Gölünde bulunan antik Heraklia kentinin de mitolojik öyküsünü anlatmadan geçmeyelim. Heraklia kentinin kuruluşu, Endymion adında bir çobana dayandırılmaktadır. Endymion Latmos dağlarında flüt çalarak yaşayan genç ve yakışıklı bir çoban iken, Ay tanrıçası Selena Endymion’a aşık olmuş .. Ay tanrıçası Selena’nın arasındaki aşk öyle güçlüymüş ki tanrı Zeus bu aşktan etkilenmiş ve bu aşkı ölümsüz kılmak için çoban Endymion’u sonsuz bir uykuya yatırmış ve ay tanrıçası Selena her akşam uyuyan sevgilisini ışıklarıyla sevmeye ve Bafa gölünü de sonsuz bir şekilde aydınlatmaya devam etmiş. Mitolojik öykünün gerçek tarafı, Bafa gölünün ayın ışıltısı ile ne kadar güzel olacağıdır şüphesiz. Belki çobanın flütünün sesi de suyun sesine karışıyordur. Heraklia kentinin en önemli kalıntılarından biri, elbette Endymion tapınağı oluyor. Endymion kutsal alanı olarak yapılmış yapının en önemli özelliğinin mağaraya benzer olması. Bu nedenle Cella Apsis biçimli arka duvarla yapılarak ana kayada yapının içine dahil edilmiş.
Sabah Bafa gölünden ayrılıp yolumuzu daha batıya doğru yöneltip Didime doğru yol alıyoruz. Didim, Antik kentlerin kutsal dünyaları açısından oldukça önemli kentlerden biri..burasını görmeden geçmenin imkansızlığını belirteyim.. Görülmesi gereken listelerin başında geliyor.
Kahinlik merkezi, Apollon tapınağındayız..
Didyma Apollon tapınağına bakınca etkisi altında kalmamak mümkün değil. Tapınağın etkileyici görselliği, merdivenleri ile devasa sütunlarında ortaya çıkıyor. Tapınağın insanı küçülten gücünü gösteren bir yapıyla karşılaşıyorsunuz. Ayakta kalmış devasa iki sütun tapınağın muhteşemliğini anlatmaya yetiyor. Girişte merdivenlerden yukarıya doğru çıkınca yarısı kalmış gövdeleri çok geniş devasa sütunlar arasında kayboluyorsunuz.
Didyma Apollon tapınağı, kahinlik merkezi olarak biliniyor. Dönemin Hellenistik dünyasında Delfi bilicilik merkezi ile birlikte en önemli bilicilik kahinlik merkezi oluyormuş. Hellenistik dünyada kahinlik çok önem taşıyor. En alttaki insandan krala kadar kahinlere danışmayan yokmuş. Gelecekte ne olacağı kahine sorulurmuş. Kahinler ise kadın rahiplermiş. Bunlar suya bakarak geleceği görmeye çalışırlarmış. Apollon tapınağı, gelecekte bazı olacakları öngörmüş olarak önem taşımakla birlikte, Delfi rahiplerinin kehanetleri daha güçlü olduğundan burası ikincil bir öneme sahipmiş. Kehanete başvurma Helenistik dönemde o denli yaygınmış ki sıradan bir insan herhangi bir şey için kahinlere başvurabilirmiş. Ancak bu her zaman kahinlerin doğru bilecekleri anlamına gelmiyor bazen tavsiye şeklinde yorumlar da yapabiliyorlarmış. Kahin, kehanetini yaptıktan sonra bunun aktarılması şiirler şeklinde olurmuş. Bir başka kadın görevli dışarda bekleyen istekliye şiirsel bir dille kehaneti aktarırmış.
Apollon tapınağında esas olarak pek çok dini tören yapılıyormuş. Burada kişinin yurttaş olması için yapılan törenlerden kurban adamaya kadar çeşitli dini törenler yapılırmış. Apollon tapınağı, yakındaki Miletos kentinin kutsal alanı oluyor ve Milet’ten Apollon tapınağına kutsal bir yolla geliniyormuş. Tıpkı daha önce Milas’ta gördüğümüz Labraunda kutsal alanının Mylasa(Milas) kentine bağlanan kutsal yolu gibi burası da dini ritüellerin , törenlerin yapıldığı bir alan olarak biliniyor. Bu kutsal yolun iki tarafında ise aslan heykeller bulunuyormuş. Tapınağın arka kısmına doğru ilerleyince kahinlerin tek başlarına kaldıkları tahmin edilen dipteki kısım, suya baktıkları kutsal kuyu izleri görülebiliyor.
Kahinlerin geleceği bu kadar net olarak görmeleri için bu işe hazırlandıkları ve sezgi güçlerini eğittikleri anlaşılıyor. Kahinliğe hazırlanmak için üç gün oruç tutmak, suya bakarken buhar solumak vs. gibi ritüeller yapılarak tahmin güçlerini geliştirdikleri tahmin ediliyor.
Didyma’da kahinlik işlerinden ayrı olarak bir de dört yılda bir büyük Didyma şenlikleri düzenleniyormuş. Bu şenliklerde yapılan spor yarışmalarının yanısıra hitabet, müzik ve tiyatro gibi alanlarda da yarışmalar yapılırmış. (George Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi,)
Didyma Apollon tapınağının etkileyici gücünden zor sıyrılıyoruz. Yolumuza devam etmek diğer etkileyici tarihi kentleri de görmek isteği baskın çıkıyor ve yine antik dünyanın en önemli kutsal merkezlerinden biri olan Magnesia kentine doğru yola çıkıyoruz.
Bir hac merkezi olarak Magnesia..
Kentle ilgili pek çok sunum dinlemekle birlikte gelip görme fırsatına ancak erişebildik. Üstelik burada kazı çalışmalarında bulunan Ankara üniversitesindeki bir doktora öğrencisinden de Magnesia hakkında bilgi almak şansına sahip olduk. Verilen bilgilere göre, Magnesia , Menderes nehrinin yakınında bir dini merkez oluyor. Magnesia antik kenti adıyla bilinen Yunanistan’da iki tane Anadolu’da da biri burada diğeri de Manisa’da olmak üzere dört adet kent varmış. Magnesia, Girit’den gelen ve kendilerine Magnet denilenler tarafından kurulmuş bir kent. Yerleşilen topraklar ne denize çok yakın ne de çok içerde olmayıp tam istenilen bir yerde verimli bir yerde olması nedeniyle tercih edilmiş. Aristo bir kente verilecek en güzel adın Magnesia olması gerektiğini söylemiş. Magnesia, geç bronz çağında Troya’daki hikayeye benzer şekilde bir kadın tarafından yıkılmış. Magnesia’nın asıl önemi, burasının dini hac merkezi olmasıymış. Tanrıça Artemisin burada kendini insanlara gösterdiği kabul edilerek Magnesia, Delphi Apollonun onaylaması ile de kutsal topraklar olarak kabul edilmeye başlanmış. Magnesia’daki en önemli tapınak olan Artemis tapınağı normalden birkaç kat büyük olarak yapılmış. Tapınağın ortasında bulunan kurban sunağı, burada kurbanların kesildiğini gösteriyor. Burada kurbanların bağlı oldukları çengeller de bulunmuş. Şenliklerde yirmiden fazla hayvan kurban edilirmiş. Magnesia, kutsal olarak kabul edildikten sonra dini tapınma ritüellerinin ardından bir hafta süren şenlikler yapılırmış. Ayrıca bu şenliklere katılması için ve Magnesia’nın kutsallığını kabul etmesi için de Yunan dünyasına çağrı yapılır ve pek çok Yunan kenti katılırmış.. Şenlikler için çok önemli devasa bir stadyum yapılmış. Boks, gladyatör dövüşlerinin yapıldığını stadyumun üzerindeki taşlarda görebiliyoruz. Stadyumun yanında biri büyük diğeri küçük tiyatroların olması buradaki dini şenliklerin ne kadar canlı olduğunu anlatıyor. (George Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi,) Magnesia kenti denilince akla hemen devasa stadyumu geliyor. Bugüne kadar sadece Türkiye’de değil dünyada da en iyi korunmuş stadyum olarak biliniyor. Stadyumun 30.000 kişilik olduğu, oturma sıralarının üzerinde yazıtların bulunduğu, podyumda da kabartmaların olduğuna dikkat çekiliyor. Ayrıca yapılan şenliklerin bir hafta boyunca olduğu ve çok çeşitli oldukları düşünüldüğünde, stadyum ve 2 adet tiyatronun yapılmasının normal olduğunu söyleyebilirim..
Kentlerin etkileyiciliği ile birlikte bir o kadar da gezme ve anlamanın yorgunluğu üzerimize çöküyor. Bölgedeki önemli kentlerin dünyalarını anlamak sadece gezmekle ve bakmakla mümkün değil.. Aynı zamanda kentlerle ilgili bilgileri de edinmek gerekiyor.. Bu nedenle önemli bir dinlenme arası verip ertesi güne yeniden şehirleri gezmek ve anlamakla işe başlıyoruz.
Didim’i şehirleri gezmek için merkez olarak kullandığımızdan sabah yeniden Didim’den hareket edip, Güllübahçe’ye doğru geçip buradan Priene antik kentine çıkıyoruz.
Hellenistik şehir Priene kentinin gösterişli sokak merdivenlerinin etkileyiciliği …
Karia coğrafyasındaki önemli Hellenistik kentlerden bir başkası da Priene antik kentiymiş.. George Bean, Priene kentini, Hellenistik dönemin özelliklerini en iyi gösteren kent olduğunu söylüyor. Yine kentin daha orijinal bir Yunan kenti olma özelliği gösterdiğini de söylüyor. Kent, o dönemde denizin kıyısında bulunuyormuş. Ancak zamanla Menderes nehrinin çamurları ile toprağın altına gömülmüş. Priene kentinden etkilendiğim yapılarla ilgili bazı bilgileri paylaşmalıyım.
Öncelikle şehrin ilginç bir şekilde bazı kısımları çok belirgin bir şekilde ayakta kalmış.. Kentin girişinden başlayarak yukarıya doğru uzanan taş döşeme merdivenlerin ve birbirini dikine kesen sokakların görünür ve gezinebilir bir şekilde durduğunu görüyorum.. Kentin girişindeki taş döşeme merdivenlerinden yavaş yavaş yukarıya Athena tapınağına doğru çıkınca burada karşımıza turistik kartpostallarda gördüğümüz tapınağın ayakta kalmış dört sütunu duruyor. Athena tapınağında diğer sütunlar da yerine konulsa sanki tapınak tamamlanacak gibi belirgin şekilde duruyor. Athena tapınağının diğer şehirlerdeki tapınaklardan farklı bir yanı da, tanrının evi gibi kabul edilmiş olması ve cemaatin buraya girmesine izin verilmemesi oluyormuş.. Cemaat dışarıda toplanıyormuş ve sadece görevli rahipler içeri girebilirmiş. Tapınaktan aşağıya doğru inmeye başlayınca, Agora, çarşı kısmı da belirgin bir şekilde karşımıza çıkıyor… Hellenistik dönemi yansıtan en iyi yapının Tiyatro olduğu belirtilmiş. Burada önemli kişilere ait locada onur koltukları, yine tiyatroda yapılan etkinlikler öncesinde Dionysos’a adanmış bir sunak bulunuyormuş.
Priene’deki en iyi korunmuş yapılardan bir başkası da, Bouleuterion olmuş.. Burası, şimdiye dek gördüğüm antik kentler içinde bir kent/polis devletinin yönetiminin yapıldığı kamusal binayı en iyi gösteren yapı olduğunu söyleyebilirim. Boulleterion binası, senato binası olarak kullanılmış ve dikdörtgen biçimli küçük bir tiyatro şeklinde yapılmış. Ortada bir sunak bulunuyor. Burada her toplantı öncesinde bir kurban sunulurmuş. (Ayrıntılı bilgi için bkz. George Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi)
Priene kentini gezdikten sonra aşağıda bir kazı evini görüyoruz. Burası 1895’de başlayan Alman arkeolog Wiegard ve ekibine ait tarihi bir bina … Binanın üzerindeki fotoğrafta ise, Türkiye’de ilk müzenin kurulmasına öncülük eden Osman Hamdi Beyi görüyoruz. Buradaki kazı evinin halen duruyor olmasının da ayrı bir tarihi öneme sahip olduğunu belirtmek gerekir.
Priene kentinin en çok etkilendiğim kısmı hala sağlam duran taş merdivenleri oldu. Yukarıya doğru ve sağa sola giden merdivenler şehre bütünlük hissini veriyor..
Priene şehrinden ayrılıp Güllübahçe’yi indikten sonra, Akköy üzerinden Balat köyü yakınındaki Milet şehrine doğru gidiyoruz. Karia bölgesinin dışında İyonya bölgesine giren en ünlü Hellenistik kentlerimizden biri olan Milet şehrini sanırım dünyada gezmeyen kalmamıştır. Şimdiye kadar yaptığım gezileri hiç saymadan başka bir gözle şehri yeniden gezmeyi istiyorum.
Muhteşem Roma tiyatrosu, Faustina hamamları ve kutsal yolundan etkilendiğim Milet şehrine doğru yola çıkıyorum…
İyonya denilen bölgedeki Hellenistik kentler arasında Milet Batı Anadolu’nun en büyük ve en zengin, gösterişli kenti olma özelliğini gösteriyor. Şehir mimarisi, ticaret, sanat kültür alanında diğer kentlerden çok üstün olmuş. Tarihi geçmişinde ise, geç bronz çağına ait buluntuları ile önce Minos sonrasında Mikenlerin eline geçmiş.. Bu dönemden izler bırakmış. Milet, bir kıyı ve liman kenti olarak ticaret ilişkileri ile güçlü bir kent olmuş. Zengin bir kent olarak kültür ve sanat hayatı oldukça gelişmiş. Daha sonraları da İyonya bölgesinin en muhteşem uygarlığı olarak geçmeye başlıyor. Miletli Thales, Anaksimender gibi ünlü düşünürler tarihe katkı sağlamışlar. Pozitif bilimlerin temeli Milet okulunda atılmış. Milet daha sonra Roma döneminde ihtişamını korumakla birlikte Efes kenti giderek daha önemli hale gelmiş.
Milet şehri, bugün artık Menderes nehrinin taşıdığı toprak nedeniyle deniz kenarındaki konumundan çok uzakta içerde bir kent haline gelmiş. Ne kadar görkemli bir kent olduğu önce tiyatrosunu görünce anlıyorsunuz. Şimdiye kadar gördüğüm pek çok antik kent tiyatrosu Milet tiyatrosunun yanında sönük kalıyor. Ancak Hellenistik dönemden sonra Roma döneminde bu görkemi iyice artmış. Hellenistik dönemde 5300 kişilik olan tiyatro Roma döneminde 15000 kişilik yapılmış. Tepeye yerleşmiş tiyatro haşmetli bir şekilde merdivenleri çıkmakla bitmeyen üç katlı anıtsal yükseklikte yapılmış. Tiyatroya girişler ise görebildiğim iki girişin içinde dörde ayrılan ve halen sapasağlam olarak duran dev tünel girişleri yükseliyor. İçinde merdivenleri halen çok sağlam bir şekilde yukarıya doğru tıpkı bir stadyumdaki gibi tırmanıp en tepe koltuğa çıkılıyor. Tiyatronun en üst yatay geçişleri de sağlam bir şekilde uzanıyor. İçindeyken dönemi hissetmemek mümkün değil. İşte şimdi zengin bir Hellenistik kentin tiyatrosundasınız.
Tiyatronun sağlam bir şekilde durmasının yanında meşhur Faustina hamamları da her ne kadar yıkık dökük olsa da, işleyişini hayal edebileceğiniz kadar sağlam kalmışlar.. Bu hamamlar, Roma dönemindeki en büyük hamam ve spor tesisi olarak yapılmış. Faustina hamamlarının Türk hamamlarının ilk biçimlerinden biri olduğu da söyleniyor. Girişte soyunma odalarıyla başlayan hamam yapısı, soğuk havuz, sıcak yıkanma bölümlerinin olduğu bölümler ve içlerindeki havuz duvarlar ile birbirlerinden ayrılmış kısımları ve ısınma sistemlerini rahatça görebiliyorsunuz. Soğuk havuzda nehir tanrısının replikası bulunuyor. Aslı Milet müzesinde duruyor.
Kentte bir zamanlar limanın bulunduğu yerde liman anıtı yapılmış. Bugün bu anıtın yerine replikası yapılarak konulmuş. Anıt ne yazık ki bu anıt da British Museumda. Anıtın etrafında duran sütunlar ile yerini görebiliyorsunuz..
Milet’in kutsal alanı, Apollon Didyma tapınağı oluyor. Buraya gitmek için Milet’ten Didime 17 km olan kutsal bir yol yapılmış. Yolun etrafında aslan heykelleri varmış. Dört gün süren kutsal yolda giderken belirli ara duraklarda durup ilahilerle kurban kesilirmiş. Apollon tapınağında ise ziyaretçileri kahin kadınlar karşılarmış. Gelen ziyaretçilere altı mısralık gelecekten haber verilirmiş.
Milet’deki güney çarşısının depo yapısının da önemli olduğunu söylemek gerek. Güney pazarı, antik dönemin en büyük çarşılarından biriymiş. Depo alanında da çarşının malları depolanırmış. Buradaki depo ile güney çarşısı arasına ise umumi tuvaletler yapılmış. Buradaki güney agora giriş kapısı ise olduğu gibi alınıp Berlin’deki Pergamon müzesine götürülmüş. Burada duvarın olmamasına rağmen ben duvarın burada olduğunu hayal ettim.
Milet kenti yakınlarında çıkan kazı buluntularının sergilendiği bir de Milet müzesi bulunuyor. Müzenin bu ihtişamlı kentin az sayıdaki buluntusunu barındırmasını yadırgamakla birlikte çok iyi çalışılmış bilgiler bulunuyor.
Karia bölgesinin zengin ve etkileyici Hellenistik kentlerinin kutsal dünyalarından, mitolojilerinden büyülenmiş gibiyim. Kutsal dünyalara ait bilmediğim pek çok şey öğrendim.. ve bu dünyalar yeniden kafamda canlandı hayat buldu..
Mitolojiler, zengin antik kentler, kutsal yollar, hacılar dünyasından ayrılıp, Karia bölgesinin eşsiz doğasını daha yakından tanımaya sıra geldi..
Karia’nın doğasında keşif dolu ve maceralı yürüyüşler..
Buradan itibaren Karia coğrafyasındaki tarihi izleri bir tarafa bırakalım ve doğal güzelliklerinin derinlerine doğru yola çıkalım. Yolumuzu Aydın’dan eski Çine üzerinden Muğla Yatağan’a doğru çeviriyoruz. Yolumuzun üzerinde Gökbel vadisi var. Vadi boyunca bize farklı bir gezegendeymiş hissini veren Gnays adı verilen kaya oluşumlarının içinden geçiyoruz. Rüzgarın ve yağmurun bu coğrafyadaki farklı hareketleri ile oluşturduğu bu Jeolojik kaya tasarımlarını bir ustanın elinden çıkmış gibi pek çok şeye benzetmek mümkün. Heykel kayaların arasından geçip yukarıda Konuşan kayalar denilen tepeye doğru yöneliyoruz. Dar ve virajlı köy yollarının doyumsuz manzarasında üst üste binmiş düşecekmiş gibi kayaların arasından çıktığımız tepe bize tam bir manzara şöleni veriyor. Buradan aşağıya doğru Çine çayı üzerine yapılmış Adnan Menderes baraj gölüne bakıyoruz. Ve aklımıza Çine çayına ait Marsyas mitolojisi geliyor. Mitolojiye göre, çoban Marsyas çok güzel flüt çalan bir çobandır. Ancak tanrı Apollon da flütü iyi çalmaktadır. Aralarında yarışma yapılır ve Marsyas kazanmasına rağmen Apollon bunu kabullenemez ve çeşitli hilelerle Marsyas’ı yenik gösterip cezalandırır. Marsyas bir zeytin ağacına asılır çeşitli işkenceler görerek öldürülür. Marsyas’ın gözyaşları ile Marsyas nehri oluşur. Bugün bu ırmağın Muğla ve Aydın arasında akan ve Büyük Menderes nehrine dökülen Çine çayı olduğu söylenmektedir. Belki de nehrin akışı bir zamanlar ağlamaya benzetilmiş …
Çine çayı üzerindeki doğanın güzelliğinden başımız döndü adeta…ama daha güzeli bizi Bafa gölü coğrafyasında bekliyor olacak.. Uzun zamandan beri yapmayı tasarladığımız doğa yürüyüşünü burada yaparak hem bu bölgenin doğasını yakından tanımış olacağız hem de yürüyüş boyunca görmeyi hedeflediğimiz Latmos dağları ve içlerindeki kayalara yapılmış ve 8000 yıl öncesine ait olan kaya resimlerini de yakından göreceğiz.
Yürüyüşümüzün ilk günü, Bağarcık köyünden başlayarak Stylos manastırına doğru çıkmaya başlıyoruz. Yağmurlu bir günde etrafta mor mor açmış yabani lavanta Karabaşotları arasından ve dev kaya kütlelerinin aralıklarından yolumuzu bularak çıkıyoruz. Çevre yine heykel kayalarla dolu.. Girdiğimiz karmaşık yollardan kırmızı beyaz çizgileri takip ederek çıkıyoruz. Bazen de yol iyice çıkmaz hale geliyor ve tekrar geri dönüp işaretlere bakmak gerekiyor. Çıkış yavaş ve uzun sürüyor. 420 metre yükseliş yapıyoruz. Ancak manastıra inen yolun başına gelince aşağıya doğru inilmesi gereken yol, kayalarla geçit vermez durumda.. Yoldan aşağı inişin uzun süreceğini hesaplayıp dönüşe geçmenin daha uygun olacağına karar veriyoruz. Dönüş iniş olduğu için daha kolay oluyor. Toplam 10 km yürüyüşü tamamlamış olduk. Stylos manastırındaki kaya resimlerini göremedik ancak diğer yürüyüşlerde göreceğiz.
Ertesi günkü yürüyüşümüz Kapıkırından başlayarak Bafa gölü çevresinde ve İkizadalar’a doğru oldu. Yine 10 km yürüyüş yapıyoruz. İkizadalar yan yana duruyor. Kumsalla ana karaya bağlanıp hoş bir manzara oluşturuyorlar. Üzerlerinde Heraklia kentine ait duvar kalıntıları duruyor. Bafa gölünün kenarında isteyenler soğuk suya rağmen göle girdiler. Yürüyüş boyunca peşimizi bırakmayan köpekçiği sandala binerken bırakmak zorunda kaldık ama baktık ki tekrar kaldığımız köye geri dönmüş.. Yürüyüş boyunca tepeden izlediğimiz Bafa gölünün etrafını çevreleyen Latmos dağlarının manzaraları doyumsuzdu. Buradaki Heraklia antik şehrinin kayalar üzerindeki surlarından Bafa gölü boyunca gözlerimizi ayıramadık. İlkbaharla birlikte kayaların üzerinde Kayakoruğu denilen ve mercana benzeyen kırmızı çiçekler ise Karabaş otlarından sonra en çok sevdiğim çiçeklerden oldu. Yol boyunca yapılmış antik dönemin taşlı yollarında yürümek ise oldukça rahatlık sağladı. Aşağıya merdivenden iner gibi indik.
Ertesi günkü yürüyüşümüz ise, Kargıcak köyünden başladı. Köyden yukarıya doğru tırmanışa geçtik. 400 metre yükselerek 6km çıkışla nefesimiz kesildi. Sonraki gün ise, Karahayıt ve Yediler Manastırını görmeyi hedefliyoruz. Bafa Gölünün kıyısında bulunan Karahayıttan başlayan yürüyüş yine tırmanışlarla devam ediyor. Yolumuzun üzerinde Kerdemelik mağarasında kaya resimlerinin olduğunu biliyoruz. Ancak her taraf mağara olduğu için Kerdemelik mağarasını bulmak, rehberimizin daha önce çizilmiş rotayı takip etmesiyle mümkün oluyor. Mağaranın girişinin herkes tarafından bilinmemesi ve oldukça dar olması şimdiye kadar resimlerin korunmasını da sağlamış. İçeri girince taş duvarlarda insana benzer pek çok resim görüyoruz.
Latmos kaya resimleri, Beşparmak kaya sanatının oluşumunun M.Ö. 5 yada 6 bin yıl öncesine kadar gidiyor.. Kaya resimlerinde daha çok aile resimleri, kalabalık insan grupları çizilmiş. Nadiren hayvan resimlerine de rastlanmış. Gördüğümüz figürler ise sembolik çizimler olarak yapılmış. Kerdemelik mağarasında gördüğümüz şekillerden başka pek çok mağarada da resim var ancak hepsini görmek için zamanımız yeterli değil. Kerdemelik mağarasında çizilmiş resimlerde çok net bir şekilde hayvan figürünün yanında insan figürleri görülüyor.. Elimizdeki kaynağa göre bu insan figürlerinin başında T harfine benzeyen başların olması bunların erkek olduğunu gösteriyormuş.. Özetle karşımızda duran resmin bir av sahnesi mi olduğu bilinmemekle birlikte burada bir hayvanın ve karşısında da erkeklerin çizildiğini söyleyebiliriz. İçinde olduğumuz mağaranın resimlerine bakarken heyecan duymamak imkansız, binlerce yıldır duran resimlere bu kadar yakından bakabilme şansına sahip olduk. (Kaynak; İlhan Çağdaş Dönmez, Latmos Bölgesi Kalkolitik Dönemi ve Tarih Öncesi Resimleri, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, Fen-Edebiyat fakültesi Arkeoloji Bölümü Seminer Ödevi)
Bölgedeki yürüyüşümüz Yediler manastırına doğru devam ediyor. Manastır Bizans döneminde yapılmış. Freskler ve mozaiklerin Bizans sanatına ait oldukları saptanmış. Manastır yapısı etrafı surlarla çevrili ve içinde, kiliseler, şapel, vaizhane, mezarlar, sarnıçlar bulunuyormuş. Manastırın biraz ilerisinde yediler mağarası olarak geçen içi fresklerle dolu bir kaya kütlesini görüyoruz. 12-13. Yüzyılın başlarında yapılmış bu freskler İsa’nın yaşamına ait sahnelerle dolu. İsa’nın çocukluk, yetişkinlik, mucizeleri çarmıha gerilişi gibi yaşamından kesitlere yer verilmiş. (https://kulturenvanteri.com/tr/yer/yediler-magarasi/#17.1/37.498771/27.557172)
Yediler Manastırından çıkarak yeniden Kapıkırı’na doğru dönüşe geçiyoruz. Bulunduğumuz coğrafyanın kaya yapısından dolayı artık kayalar üzerinde dans etmeye başladık desem yeridir. Kayaların üzerinde yürümeye alıştık belki de.. Ama şimdiye kadar bu kadar büyük kayalara tırmanabileceğimi düşünmezken yüksek kayalar üzerinde dolaşmanın heyecanını yaşıyorum.. Bugün oldukça yorulmuş bir şekilde dönüyoruz. Ertesi günün yürüyüşünde ise, Balıktaş mağarasına gidip bir başka kaya resimlerini göreceğiz. Mağarayı biraz aradıktan sonra buluyoruz. İçeriye vücudumuzu eğip bükerek giriyoruz. İki kaya kütlesinin birbirine eğilmesi ile oluşmuş önünde kayalardan mağara olduğu pek görülmeyen bir girişi var. İçerisi iki kişinin daha rahat dolaşabileceği şekilde bir hücre biçiminde. Duvar resimleri ise oldukça fazla. Burada kaynaklara göre toplam 14 adet resim bulunuyormuş. Resimlerin bazıları insan figürü, eller şeklinde yapılmış. Yine kalabalık insan resimlerinin aile yaşamından sahneler oldukları belirtiliyor. Ayrıca kadın ve erkekten oluşan bir resim ile anne ve kız olarak yapılan resimlerden bahsediliyor. Bu resimlerin hangisinin ne olduğunu ayırt etmenin zor olduğunu ancak çok bakıldığında uzmanların bilebileceğini de belirtelim. (Kaynak; İlhan Çağdaş Dönmez, Latmos Bölgesi kalkolitik Dönemi ve Tarih öncesi resimleri, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, Fen-Edebiyat fakültesi Arkeoloji bölümü seminer ödevi)
Balıktaş mağarasından sonra bugünkü Rotamız, Karahayıt’tan başlayarak Sakarköyüne doğru 9km sürekli tırmanarak tepeye eriştik. Yine nefesimiz kesildi. Güzel manzaralara bakarak yürüdük. Sakarköyünde damlara fıstık kozalaklarını sermişler. Köylerde çam fıstıkları toplanıp satılıyor. Yürüyüşümüzün son gününde.. Yolumuz Karpuzlu’dan başladı. Rahat bir yoldayız çıkış olmadan hafif aşağıya doğru iniş yapıyoruz. Bu rahatlatıcı yürüyüş yolunda etraf zeytin ağaçları ve yemyeşil uzanan vadileri görüyoruz. Yolumuzun üzerinde taştan antik kent yolları uzanıyor.. Yüksek bir tepe üzerine kurulmuş Alinda antik kentine doğru yürüyoruz ancak sıcak yavaş yavaş artmaya başlıyor.. Alinda kenti ise Hellenistik dönem öncesinde kurulmuş ancak Hellenistik dönemin önemli Karya kentlerden biri olmuş. Alinda’da hemen gözümüze çarpan çok iyi korunmuş bir su kemeri oluyor. Tepeden aşağıya Karpuzlu’ya doğru inerken tiyatrosu ve yine iyi korunmuş bir kale burcu ile karşılaşıyoruz. Kesme taşları oldukça sağlam duruyor. Aşağıda ise Agora çarşının kesme taş duvarlarının sağlam bir şekilde durduğunu görüyoruz. Karpuzlu’ya inince eski bir taş evin duvarlarına bakınca duvarın üzerindeki farklı döneme ait antik dönemden Osmanlı dönemine kadar giden farklı taşların aralara konulduğunu görüyoruz. Tarih burada da karşımıza çıkıyor.
Bafa gölündeki Latmos dağları yürüyüşümüz sona erdi. Karia coğrafyasının heykele benzeyen Gnays kayalarını adım adım dolaştık.. Ancak görmeden geçemeyeceğimiz köylerden, kasaba ve özellikle köy kahvehanelerinden de bahsetmeden geçemeyeceğiz.
Turistik köyler, kasabalar ve kahvehaneler..
Aydın’dan Yatağan Milas’a doğru giderken yol Çomakdağ, İkiztaş, Ketendere köylerine doğru ayrılır.. Çomakdağ özellikle son zamanlarda turizmin popüler köylerinden biri olmuş durumda..Bu popülerlikleri, kadınlarının ipekten taktıkları rengarenk başörtüleri, başlarına taktıkları çiçekler, altınlar ile turistlerin fotoğrafçıların ilgisini çekmeleri oluyor.. Ayrıca Çomakdağ’a ilginin yoğunlaşmasında, köye özgü düğünlerin 4 güne yayılmasının ve turistik bölgelerden giderek bu düğünlere ilgi duyulmaya başlanmasıymış. Köyde artık tur şirketleri için temsili düğünler yapılıyor. Fotoğraf çekimleri için geziler düzenleniyor.
Köye gidince girişteki tabelada Çomakdağ köyünün 500 yıl önce Türk boylarından oğuzlara dayandığı belirtilmiş.. Tabelada köyün kayrak taşından yapılmış evleri, kaya bacaları, evlerin üzerindeki ahşap işlemelerinin olduğu, köyde ipek böcekciliğinin bir zamanlar yaygın geçim aracı olduğu, giyilen giysilerin de doğal ipek olduğu anlatılmış. Ancak Çomakdağ köyü ile benzer özellikle gösteren İkiztaş, Kızılağaç ve Ketendere köylerini de belirtmek gerek.
Çomakdağlı köylülerle de yaptığımız sohbette kendilerinin Karakeçi Yörüklerinden olduklarını söylüyorlar. Yaz gelince Sarıkeçili Yörükler gibi yaylalara göç etmediklerini yerleşik olduklarını da söylüyorlar. Çomakdağda köy kahvesinde yenilen otlu gözlemelerin tadına doyulmazken yavaş yavaş köy kadınlarından yaptıkları el işlemelerini gösterme satma telaşının başladığını görüyoruz. Market denilen satış yerlerinde bez bebekler renkli işlemeler gözümüze çarpan hediyelik eşyalar oluyor. Sokak aralarında taş evleri görmeye çalışırken bir kadın can havliyle kapalı kapıdan çıkıp aradığınız geleneksel ev burası diye bizi içeri sokuyor. Öyle bir can havliyle bizi içeri sokup tek bir odaya sıkışmış geleneksel evi göstermeye ve hediyelik eşyalarını satmaya çalışıyor ki ayrılamıyoruz. Geleneksel evin tek odasında nasıl her şeyin birarada yapıldığından çocuğun beşiğine bağlanarak burada büyütülmesinden, eviçi mutfağın banyonun işleyişine kadar bütün geleneksel hayatı biranda özetliyor. Aşağıda avluda fotoğraflarının çekilmesine karşı çıkmayan iki yaşlı Çomakdağlı nineyi görüyoruz. Başları çok süslü olmasa da altın zincirle renkli bezlerle sarılmış.. Bize doğru gülümsüyorlar. Çomakdağ köyündeki taş evlerin birer birer kaybolduğunu yerine daha çok apartmanların yapıldığını görerek yavaş yavaş buradan hareket etmeye başlıyoruz.
Yolumuz üzerinde rastladığımız güzel bir kasaba olan Güllübahçe, Didim’den Söke’ye giden Güllübahçe karayolu üzerinde bulunuyor. Otoyoldan çıkıp Güllübahçe istikametine sapınca yol sakinleşip güzelleşiyor. Bu bölgenin denizin kenarında olduğu dönemi düşünüyorum.. Menderes nehrinin taşıdığı topraklarla dolan kıyılar oldukça geride kalmış.. Bugün yaklaşık 8 km içeriye doğru toprakla dolmuş durumda.. Menderes nehri hala toprak taşımaya devam ediyor ve kıyılar devamlı denizden uzaklaşıyor. Menderes gibi nehirlere çalışan nehir adını vermişler.
Güllübahçe kasabasında fıstıkçamı ağaçlarının sıralandığı yol tepeye doğru çıkıyor. Çok katlı yapıların olmadığı sakinlikte bir kasaba.. Burasının eski bir yerleşim olduğu belli oluyor. Tarihi evler cadde boyunca görülebiliyor. Yukarıya doğru çıkarken yolculuğumuz boyunca karşılaştığımız güzel kahvehaneleri burada da buluyoruz. Bu kahvehane kültürünü anlatmak çok güzel olur. Yöresel bir kültür olarak kahvehaneler, şirin köşebaşlarında tenekeden saksılara konulmuş ve rengarenk sardunyalarla süslü.. Tahta masa ve iskemleli yerler. Genelde erkekler için olmakla birlikte artık herkesin oturup çok ucuza çay kahve içtiği yerler olmuşlar. İçeri girince size merakla bakan yaşlılar konuşmaya can atıyorlar. Nereden geldiniz nereye gidersiniz. Tabii buna karşılık biz de buraların hikayelerini çaylarımızı içerek rahat rahat dinleme şansına sahip oluyoruz.
Güllübahçe kasabasının tepedeki serin havasını geride bırakıp yolu devam ederek yönümüzü Dilek Yarımadası Büyük Menderes Milli parkına doğru çeviriyoruz. Menderes nehrinin binlerce yıldır denize doğru taşıdığı ve halen taşımaya devam ettiği toprağın delta oluşturduğunu yer yer toprak adalarına dönüştürdüğünü görebiliyoruz.
Burada görülmesi gereken eski Rum köylerinden olan Doğanbey köyü bulunuyor. Eski adı, Domatia/Doğanbey köyünden bahsetmeden geçilmez. Menderes nehrinin batıya doğru giderek daha fazla toprak taşıdığı ve sivri bir delta oluşturduğunu daha rahatlıkla görebildiğimiz buralarda Rumların mübadele sonrasında terk ettiği Doğanbey köyü, taş evleri ile dokunulmadan kalmayı başarmış nadir köylerden biri.. Köyün taş evleri, Arnavut kaldırımlı dar ara sokaklarının güzelliği başımızı döndürdü. Taş evlerin ve Arnavut kaldırımların bozulmamış kaldığı bu köyün eski sahiplerinin yerine şimdi turistik misafirler ve haftasonu ziyaretçileri köyü ziyaret ediyor. Köye girince kilisesini, şimdi tanıtım merkezi olan okulunu hemen seçebiliyoruz. Tanıtım merkezi çok iyi bir amaçla Dilek yarımadasının coğrafyasını tanıtan bir müze olarak tasarlanmış ancak müze olabilmesi için daha çok yol kat etmesi gerek.. Konak tipindeki eski taş evleri hala sağlam bazıları da yeniden yapılmış..
Karia bölgesinin doğasından, tarihine, mitolojilerine, antik kentlerine yaptığımız yolculuk boyunca şimdiye dek fırsat bulup göremediğimiz pek çok şey gördük.. Doğayı adımlayarak deneyimledik..
Kaynaklar:
Latmos Dağları Yürüyüş Rehberi: Ersin Demirel
Bircan Kayacan-Aydın’da Mevlevilik. Türkiye Sosyal araştırmalar Dergisi, Yıl:25 sayı:3 2021.
Kadir Pektaş-Erbil Cömertler Aktuğ. Geç Dönem Kalem İşi Süslemeli bir Eser; Kuyucak Kayran Cami. İMÜ Sanat, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Dergisi, cilt: 2 sayı: 2.Medeniyet Sanat, İMÜ Sanat, Tasarım ve Muhammed Aslan, Doğu Karadeniz Camilerindeki Tasavvufi Tasvirler. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 2021 sayı: 100.
Şeyda Algaç, Tekke Eşyalarına Sahip bir Cami; Afyonkarahisar Başmakçı Recep Bey Cami. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 2023. Sayı:106.
Elifnaz Durusoy, Tarihi Yoldan Kültürel Rotaya, Milas ile Labraunda Arasındaki Yolun Korunması ve Yönetimi. ODTÜ Yayıncılık.
George Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi. Arion Yayınevi.
İlhan Çağdaş Dönmez, Latmos Bölgesi Kalkolitik Dönemi ve Tarih öncesi Resimleri, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, Fen-Edebiyat fakültesi Arkeoloji Bölümü Seminer Ödevi.
Not: Gezi 5-15 Nisan 2024 tarihleri arasında yapılmıştır.
Ravenna şehri, İtalya’nın kuzey doğusunda bulunan küçük mütevazi bir şehir. Şehrin önemi, İlk Hıristiyan mimari örneklerine sahip olması.. bu kutsal yapıların hemen hepsi bugün Unesco dünya mirası listesinde bulunuyor. Bu yapıları değerli kılan önemli bir şey de, Roma Pagan geleneğinde sıklıkla gördüğümüz mozaik sanatının Hıristiyanlık inancını eşi benzeri görülmeyen bir sanatsal anlatıma dönüştürmüş olması. Ayrıca Ravenna’nın hem tarihsel ve hem de sanatsal açıdan öne çıkan tarihi yapıları arasında, Bizans imparatorluğunun da bir zamanlar şehri ele geçirerek, Constantinople şehri ile benzer mimari yapıları kurması olduğunu belirtelim.. Ravenna’daki bu muhteşem mozaikler bugün bu şehrin mozaik şehir olarak adlandırılmasını sağlamış. Ayrıca mozaik sanatının burada yapılan etkinlilerle, seminer, atölye sergi ve bienal çalışmaları ile de güncel hale getirilmesi sağlanmış. Ravenna, halen mozaik sanatının en güzel örneklerine ve çalışmalarına öncülük eden bir şehir..
Ravenna’nın tarihsel geçmişine bakıldığında önemli bir stratejik konuma sahip olduğu görülüyor. Roma imparatorluğunun zayıflamaya başladığı ve kuzeyden gelen barbar akınlarla giderek sarsılmaya başladığı bir zamanda, Ravenna, o zamanlar sahip olduğu limanı sayesinde başkentliği bir dönem üstlenmiş.. sonrasında ise, şehir Batı Roma ile Doğu Roma arasında tam sınırda bulunması nedeniyle Romalılar ile Barbarlar arasındaki mücadelenin de ortasında kalmış.. Ravenna, bir yandan Barbarların hakimiyet kurması, diğer yandan Doğu Roma imparatorluğu olan Bizans’ın hakim olma istekleri arasında kalmış. Bütün bu mücadeleler içinde giderek yayılan Hıristiyanlık inancı ile birlikte ilk kutsal mimari yapılar da ortaya çıkmış..
Hıristiyanlığın ilk kutsal mekanları yapılırken, mozaik sanatının bu yapılarda kullanılmasıyla birlikte bugün her birinin Unesco dünya mirası listesine girdiği muhteşem yapılar ortaya çıkmış. Yapılan ilk kiliseler oldukça büyük binalar. Yanlarında şimdiye kadar görmediğim silindir biçimli tuğladan yapılmış üzerinde pencereleri bulunan çan kuleleri bulunuyor. İçlerinde ise Roma kültüründe sıkça gördüğümüz renkli mozaiklerdeki pagan inancına ait çok tanrıların yerini, Hristiyanlık inancını anlatan kutsal metinler almış. Ayrıca mozaik resimlerde Hristiyanlık uğruna mücadele verirken şehit düşmüş olanlara da yer verilmiş..yine İsa’nın mucizelerinin anlatıldığı sahneler de yer alıyorlar. Bu amaçla pek çok sahne arasında, Hıristiyan azizlerin, rahibelerin hikayelerinin de anlatıldığı mozaik resimlerle de karşılaşıyoruz. Yine Ortadoğu’ya ait bitki motiflerine yer verildiğini görüyoruz. Bu kiliseler arasında, The Basilica of Saint Apollinare in Classe kilisesi, mozaik sanatının en etkileyici örneklerinden biri durumunda..en dikkat çeken mozaikler, apsisin içinde yemyeşil çiçeklerle dolu bir dünyanın ortasında, duran Aziz Apollinare ve etrafındaki kuzu simgesiyle İlk Hıristiyanların toplanması ve Hıristiyanlaşması anlatılıyor.
Ravenna’da mozaikleriyle etkileyici bir başka kilise de, Saint Apollanarie Nouvo kilisesi oluyor.. burası, Barbarlar ile Bizans Roma arasındaki mücadeleye tanıklık etmiş bir saray kilisesi..Kilise Ostrogotların kralı olan Theodorik tarafından yapılır ancak Bizans şehre hakim olunca Bizans kralı Justinianus kilisede düzenlemeler yaparak barbarlara ait izleri siler. İşte bu mücadelenin de mozaiklerde anlatıldığını simgesel olarak görebiliyoruz. Burası, kilise olarak hem tarihsel olarak önem taşıyor ve hem de mozaik sanatının en güzel örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor.
Kiliselerden sersemlemiş olarak çıkıp kendimizi sokaklara atınca sokak başlarında tabelalara gözümüz takılıyor. Mozaikten yapılma tabela adları ayrıca görülmeye değer … Tabelalarda mozaikten yapılmış tarihi kişilerin adlarına ve resimlerine hayran kalıyoruz. Birden karşımıza Bizans kralı Justinianus ile eşi Theodora’nın mozaik resimleri çıkıyor.. sokaklar sürprizlerle dolu..
Mozaik sanatının en güzel örneklerini ilk Hristiyan kiliselerinden izlemeye çalışırken, San Vitale kilisesinin görkemli mimarisi ile içindeki muhteşem mozaikleri görmenin öneminden bahsedeceğim.
Ravenna’nın tarihi geçmişinde Romalılar ile barbarlar arasındaki savaşta, Doğu Roma imparatorluğu olan Bizans’ın Ravenna’yı barbarların elinden alarak yeniden Romanın bir eyaleti yapma isteği içinde aldığı biliniyor. Bizanslılar Ravenna’yı alınca burada sekizgen olarak bazilika formunda ilk kilise yapılarından birini inşa etmişler. Yapı, bulunduğu yerde ihtişamla kollarını yana doğru atmış, desteklenmiş payandalarıyla devasa bir görünüm sergiliyor. Ayrıca dışardan bakıldığında muhteşemliği pek de anlaşılmıyor. Çünkü dışardan siyahlaşmış tuğlalı bir bina olarak görünüyor. Kilise , Roma saray mimarisini örnek alarak yapılmış. Bizans imparatoru Justinianus, yapının bütün malzemelerini ve ustalarını Constantinople’dan getirmiş. Bazilika, mimari yapısı ve içindeki mozaiklerle çok etkileyici görünüyor… içine doğru girince dikey bir mimari olduğunu görüyoruz. Kat kat yükselen sütunlar yukarıya doğru çıkıyor ve en tepesinde rengarenk fresklerle dini motiflerin anlatıldığı bir yapıyla karşılaşıyoruz. Başımız yukarılarda hayranlıkla bakakalıp duruyoruz. Her yer tabandan tavana, geometrik desenli mozaiklerle döşenmiş, en çarpıcı olanlar ise, apsisin içindeki çok değerli mermer ve mozaik süslemeler..Bu mozaikler, bedenselleşme, ölüm ve diriliş yoluyla İsa’nın kurtuluşunu konu ediniyor. Mozaiklerin bir kısmının altın yaldızlarla yapılmış olması kutsallık düşüncesini ortaya çıkarmak içinmiş..apsisin içinde özellikle kutsal metin anlatıları ile Bizans kral ve kraliçesinin bulunması da önem taşıyor. Duvarın bir tarafta soyluların giydiği mor renkli giysiler içinde diğerlerinden ayırt edilen Justinianus ve korteji duruyor. Karşı tarafta ise, yine mor renkli soylu giysileri içinde Theodora ile nedimeleri bulunuyor. Burada kralların gösterilmesinin nedeni, özellikle Bizans ayinlerinde etkin bir role sahip olmaları nedeniyle cemaatin ruhunu tanrıya yaklaştırmak içinmiş.
San Vitale kilisesinde Bizans kralı Justinianus ile eşi Theodora yani Constantinople kuran Romalılarla, geçmişimizle tanışıyoruz. İstanbul’da artık görmeyeceğimiz bu anlatıları bu bazilikada görebilmek ve geçmişimizden izleri yakalayabilmek burada bize başka bir kimlik katıyor.
San Vitale bazilikasının biraz ilerisinde yine Unesco Dünya mirası listesinde yer alan bir başka tarihi anıt, Ravenna’nın geçmişinde bir kadın yönetici olarak tarihe geçmiş ve bilgisi ve mücadelesi ile şehri idari etmiş bir kişilik olan Galla Placidia’nın mozelesi yada gömüldüğü yer oluyor. Rehberimiz burasının eski bir pagan tapınağı olduğunu söylüyor. Burası da dışarıdan bakıldığında, kahverengi tuğlalardan yapılmış hiç ilgi çekmeyen haç şeklinde bir anıt. Ancak içine girince mozaiklerin ne kadar güzel olduğunu görüyoruz. Muhteşem bir mozaik şemsiyesi altındayız. İçinde rengarenk yıldızlarla dolu alçak bir tavan, etrafında kutsal metinden anlatılar ve yine renkli geometrik desenlerle etkileyici desenleri görüyoruz. Tıpkı Mısırdaki firavun mezarlarının içleri gibi..burada günlerce kalıp bu mozaiklere bakabilirim.
Ravenna’daki Hıristiyanlığa ait etkileyici dini mozaiklerden bir başkası da, Pispokoposluk müzesinde bulunuyor. Müzede hıristiyan azizlere ait bilgiler, hikayeler ve türlü çeşit kutsal kabul edilen eşyalarla birlikte bir de mozaikli bir şapel odası bulunuyor. Burasının iki parça halinde yapılmış. Biri, çok küçük apsisli bir hücre ile girişte fıçıya benzer şekilde yapılmış üstü eğimli küçük bir oda şeklinde yapılmış. Üstünde ise, mozaik mavi kırmızı sarı yaldızlı kuşlar ve desenler bulunuyor.
Paleo hıristiyanlık mimari örneklerinden bir başkası da, Neonian vaftizhanesi..burada da oldukça etkileyici dini içerikli mozaikler bulunuyor. İçeri girince kocama mermer bir havuz olduğunu görüyoruz. Bu dönemde insanların sonradan hıristiyan olmaları nedeniyle büyük insanlara göre yapılmış bir havuz bu.. havuzun tam tepesinde ise, kutsal metinlerdeki vaftiz sahnesinin canlandırıldığını görüyoruz.
Ravenna mozaikler şehri olarak çok etkileyici bir şehir. Mozaikleri takip ederken kendimizi kütüphane binasının içinde buluyoruz. Burası bir manastır binası olarak yapılmış sonrasında ise, kütüphaneye dönüştürülmüş ancak içeride tabandaki mozaiklerin geometrik desenleri görülmeye değer.
Ravenna’da mozaiklerin izinde son durağımız, bir Fransisken kilisesi olan St. Francis kilisesi oluyor. Kilisenin önemi, hemen yakınında mezarı bulunan Dante’nin cenaze törenini burada yapılmış olması. Burada bulunan mozaikler kilisenin daha önce yıkılması nedeniyle kaybolmuş ancak kilise daha sonra yeniden yapılmış. Kilisenin bir de ayazması var. İşte bu ayazmanın tabanında Romalılarda gördüğümüz desenli mozaikleri ve içinde kırmızı sarı balıkları görüyoruz.
Ravenna, mozaikler şehrinde, Hıristiyanlar , Roma Pagan kültüründen devraldığı bu mozaik geleneğini yaşatarak mozaiklerin etkileyici gücünü kullanmaya devam etmişler. Hıristiyanlığın dini temalı mozaikleri estetik, sanat ve inanç ile birlikte hala etkileyiciliğini koruyor.
Azulejos denilen mavi çinilerin cazibesine kapılmamak mümkün değil.. Arap dünyasının etkisiyle İber yarımadasına giren bu çiniler özellikle Portekiz’de , Lizbon ve Porto şehrinde çokca karşımıza çıkıyor..Mavi çinilerin peşindeki serüven, İran’dan başlıyor..İpekyolunda göğe uzanan camilerin mavi mozaik dünyasına kapılıp gitmişken , mozaiklerin rengarenk işlemelerine hayran kalmışken birden mavi çinilerin izdüşümlerini Porto’da bulmak adeta kendimce tarihin yeni bir parçasını bulmak gibi oldu..Bu macera 2020 yılının Mart ayında Korona öncesinde başladı..ama Azulejosları keşfetmek ve yazmak üç yıl sonrayı buldu..İran seyahatinden döndükten sonra kültürlerin ne kadar yakın olduklarının farkına vardım..
şimdi Madrid’den başlayan geziyi , sokakları yürüyerek keşfetmeye çalışarak, yeni kültürleri tanımaya çalışarak anlatmaya başlayalım..
Madrid’te tarihle yürümek…
Kentin kültürel dokusuna yakından bakmak için yürüyerek şehri gezmek yorucu olsa da her zaman geçerli… Madrid, Paris, Londra v.d. eski Avrupa kentlerinden biri olarak, 18. Yüzyıldan itibaren modernleşme süreciyle ortaya çıkan , yeni mimari uslupların hemen hepsini gerçekleştirmiş.. şehirde pekçok Avrupa kentlerinde gördüğümüz kent meydanlarına, 18. yüzyıldan kalan klasik, neoklasik, barok v.d. tarzlarda yapılmış pek çok tarihi binaya rastlayabiliyoruz. Madrid’in tarihi dokusunu öncelikle bu ana caddeleri, meydanları, tarihi yapıları görmeye başlayarak tanıyabiliyoruz.. şehrin merkezinden başlayarak ana caddelerine ve buradan meydanlarına doğru yürüyoruz..
Madrid’in merkezi denilince Puerto del Sol meydanını anlıyoruz. Bu Güneşin Kapısı anlamına geliyor. Meydan da zaten bir güneş gibi yapılmış. Meydanın etrafında sokaklar güneş ışınları gibi düşünülmüş , her zaman kalabalık, canlı ve hareketli olduğu da belli oluyor..ancak henüz tıka basa kalabalık değil, kış ortasında geldiğimiz için turistik sezonun henüz başlamadığını yada Korona salgını nedeniyle de turist sayısının az olduğunu düşünüyorum..
Puerto del Sol meydanı tarihi bir öneme sahip .. şehrin eski merkezi de buradaymış. Meydanın en önemli özelliği, ticari, kültürel ve ulaşım açısından merkez olması..yani şehrin kalbi burada atıyor dedikleri merkez.. meydan, 18. yüzyılda yapılmış ve etrafında yine 18. ve 19. Yüzyıldan kalma binalar bulunuyor. Bunlar arasında otonom yönetimi binası denilen bina eskiden Kraliyet Postahanesi olarak kullanılıyormuş. Binanın hemen önünde kaldırıma işlenmiş bir plaka duruyor. Meydanın İspanya’nın sıfır noktası olduğunu gösteren plakada ‘kilometre Cero’ yazıyor. Puerto Del Sol meydanının bir köşesinde yine Madrid’in en eski tarihi pastahanesi olan Pastelleri Mallorquina küçük bir dükkan olarak hala yıkılmamış duruyor.
Sol meydanının güneş ışığına benzeyen sokaklarından yukarıya doğru çıkınca Gran Via caddesine giriyoruz. Cadde geniş modern mimari yapının bir özelliği olan bulvar şeklinde yapılmış. Caddenin her tarafında ise Barok’tan Rokoko’ya , Art deco’dan , Neoklasiklere kadar çok çeşitli tarzlarda yapılmış binaları görüyoruz. Caddenin üzerinde büyük alışveriş merkezleri, mağazalar, butikler, restorantlar, tapas barlar v.s. herşey var. Bu caddeyi İstanbul’da istiklal caddesinin eski haline benzetmek de mümkün..Sol meydanı da Taksim meydanına benzetilebilir..
Caddenin bir tarafı, Madrid’in en büyük ve ünlü meydanlardan biri olan Plaza de Espagne meydanına doğru uzanıyor. Bu meydan, İspanyol diktatörü Franco’nun ülkeyi modernleştirme projeleri ile birlikte yapılmış.. Meydan’da Don Kişot’un ve Cervantes’in anıtları da bulunuyor.
Yolumuz Plaza Orient meydanına doğru yönelince burada bulunan Kraliyet sarayını da görmeden geçmemek gerekiyor. 18. Yüzyılda yapılmış saray bugün artık kullanılmıyormuş. Sadece resmi toplantı ve bazı seremonilerde kullanılıyormuş.
Grand Via caddesini ters yöne doğru gidince daha eski tarihi ve Madrid’in simgesi haline gelmiş popüler binalarla karşılaşıyoruz.. Bu binalar arasında, Avrupa’nın ilk gökdeleni olarak bilinen Edificio Telecom binasını görüyoruz. Burası, İspanya’nın resmi internet ve telefon binasıymış. Yine bir başka simgesel bina olan , neoklasik tarzda yapılmış Metropolis olarak bilinen binayı görüyoruz. Burası, 1911’de bir sigorta şirketi tarafından yapılmış. İlgi çeken tarafı ise, kubbesinin 24 ayar 30.000 altın yaldız levha ile kaplı olması. Metropolis binasının tam tepesinde ise bir Nike /Zafer heykeli duruyor. Bugün bu bina işmerkezi olarak kullanılıyormuş. Cadde boyunca 1800’lere kadar inen erken modern döneme ait pekçok yüksek ve süslü binalarla karşılaşıyoruz. Caddenin genişliği ile binaların da görkemli hale geldikleri görünüyor. Grand Via caddesinden aşağıya doğru yürürken bir başka gösterişli meydanla daha karşılaşıyoruz. Burası Cibeles meydanı ve çeşmesi ..çeşmenin etrafında Cibeles sarayı, İspanya merkez bankası ve Lineras sarayı ve eski posta idaresine ait olan gösterişli bir neoklasik beyaz bir binayı görüyoruz. Burası Madrid’in merkez postahanesiymiş. 1919 yılında yapılmış. İçinde eski pirinçten yapılma posta kutuları görülmeye değer..
Buradan aşağıya doğru Madrid’in büyük ve önemli parklarından biri olan El Retiro parka doğru yürüyoruz. Parkın tarihi 17. Yüzyıla kadar iniyor. Park sadece yeşil alandan oluşmuyor içinde çok çeşitli tarihi binalar ve aktiviteler de yapılıyor. Bu bölgenin de turistik bir bölge olduğunu buradaki kalabalık turist gruplarından da anlıyoruz. Retiro Parkın, etrafı büyük binalarla çevrili orman alanı gibi duruyor. Çok büyük ve yaşlı ağaçlarla dolu . Ancak havanın soğuk ve rüzgarlı olması burada çok fazla kalmamıza engel oluyor. Parkta oturmak pek mümkün değil. Parkın özelliği, çok çeşit etkinlik ve sokak satıcılarının burada olmasıymış.. Parkın etrafı kırmızı bantlarla çevrilmiş çoğu yere girmek yasaklanmış. Burada çok fazla kalmadan yola ve yürümeye devam ediyoruz. Parkın içinde çeşitli yapılar arasında astronomik bir gözlemevinin, sanat galerilerinin ve daha pekçok ilgi çeken yapıların da bulunduğunu söyleyelim. Ayrıca görmeyi istediğimiz ancak kapalı olması nedeniyle görmediğimiz Kristal saray, 1887’de cam ve metalden yapılmış ve Filipinlerden getirilen tropik bitkiler için bir sera olarak kullanılıyormuş. Ancak şimdi bir sanat galerisi durumunda..
Parktan aşağıya doğru inince Eski tren istasyonu olan Attocha istasyonunu görüyoruz. Bu tren istasyonu da 20. Yüzyılın başında inşa edilmiş. İstasyon sadece hızlı trenler ve şehiriçi banliyö trenlerine hizmet veriyor. Attocha istasyonu bu yürüyüş esnasında görmeden geçemeyeceğimiz bir yerdi. İçerisi botanik bahçesi olarak düzenlenmiş adeta yeşil bir vaha oluşturulmuş..
Madrid’te kültür, sanat ve yaşama dair..
Madrid, önemli sanat kültür müzelerine sahip bir kent. Modern sanat müzesi olan Reina Arte Sofia doğru gidiyoruz. Bu arada Madrid’in diğer sanat müzesi Prado ile Thyssen Bornemisza müzelerinin de önemli müzeler olduğunu söyleyelim..
Müzede görülecek çok şey var. Güncel sergilerin yanısıra müzenin diğer sergi salonlarında Picasso, Dali gibi sürrealist ressamların özellikle Picasso’nun Guernica adlı tablosu da burada duruyor.
Madrid’in önemli müzelerinden bir diğeri de, Amerika müzesi. İspanya’nın Kolomb öncesi Amerika dönemine uzanan uygarlıkların kültürel tarihinin izlerini Amerika müzesinde görebildik. Müzede bu döneme ait orta ve güney amerika uygarlıklarının kültürel dünyasına ait pekçok şey bulunuyor. Özellikle de İspanyolların yok olmasına neden olduğu Maya uygarlığına ait bilgiler var… Maya uygarlığından günümüze ulaşan 56 ağaç kabuğu sayfadan oluşan ‘Madrid Kodeksi’ denilen belgenin de burada olduğunu söyleyelim.
Amerika müzesine gitmek için Moncloe bölgesine gidiyoruz. Metrodan çıkınca karşımıza üzerinde atları ile bir zafer takı çıkıyor. şehrin en büyük zafer Takı olarak 1939 yılında general Franco tarafından yapılmış. Müzenin hemen yakınında bir iletişim kulesi olarak 100 metre yüksekliğinde camdan yapılmış Faro de Moncloa kulesi karşımıza çıkıyor. Kuleye cam bir asansörle çıkılıyor etrafı seyretmek için ideal bir seyir kulesi..
Amerika müzesini uzaktan görmeye başlıyoruz oldukça büyük bir müze binasına sahip. Latin Amerika’ya ait kültüre bakmaya çalışarak müzeyi bütün bir öğleden sonrasında gezmeye başlıyoruz.
Müze üç katlı giriş ücreti çok ucuz olan, içinde Latin Amerika ülkelerine göre bazen de bölgelerine göre tasniflenmiş kültürel eşyalar bulunuyor. Müzede üç bölüm halinde kültürü tasniflemişler, ilkinde, kültürel alana ilişkin bilgi ve belgeler , ikincisinde toplumsal ilişkiler ve son olarak da iletişim biçimleri bulunuyor. Her bölümde, yerli kabilelerin kültürlerine ait eşyalar ve ritüeller , din, kutsal eşyalar, vücut boyama biçimleri, giyimlerini görebiliyoruz. Amazon yerlilerinden Mayalara , Azteklerin kültürlerine kadar çok çeşitli yerlilerin kültürüne ait herşeyi bulabiliyoruz. Bölgenin kültürel ve toplumsal ilişkilere ait pekçok ilginç belgeyi burada buluyoruz. Koka yaprağı yiyen yerliler, toplumdaki sınıfları gösteren küçük heykeller, cinsel organları belirgin kadın figürleri, erkek figürlerinde ise kafalar daha büyüyor. Kuş tüylerinden yapılmış bir halı v.b. pekçok kültüre ait değerli eşyaları görebiliyoruz. Bu eşyaların değerli olmaları sadece elişi yada altın gibi eşyalar olmasından çok, tarihi ve kutsal olma değerlerinin daha önemli olduğunu söylemek gerekiyor. Müzenin en değerli parçaları olarak Madrid Kodeksi denilen, 56 ağaç kabuğuna yazılmış olan Maya kültürüne ait tarihi yazılar oluyor. Bu kodekslerde, Maya toplumuna ait tüm medeniyet kültürü , resimler, simgesel yazılar, ilk yazılar, rakamların simgesel olarak yazılması, onluk, birlik sistemleri resimlerle ifade etmelerini görebiliyoruz. Ancak yazdıklarını anlamıyoruz tabiiki.. Müzenin içindeki diğer bölümlerde, Hıristiyanlığın yayılması ile ilgili ilk inançların da nasıl ortaya çıktığına ilişkin belgeler de görüyoruz. görkemli , ışıltılı ve yaldızlı kutsal ikonlar, İsa resimleri bize İspanyollar ile Latin Amerika yerlilerinin sömürge ilişkilerinde Hristiyanlığın giderek nasıl yerleşmeye başladığını da gösteriyor.
Yemek kültüründen aklımızda kalanlar…
Bir şehri tanımak için sokaklarını yürümek, lezzetlerini tatmak gerektiği hep söylenir. Bunun için kendimize Lonely Planet’den bir rota seçip yürümeye başlıyoruz. Yolumuzun üzerinde görmeyi istediğimiz bir yer olan, boğa güreşlerinin yapıldığı arena olan Toros var.. buraya gelmek , şehrin bir diğer ucuna gitmek oluyormuş.. onun için sabah erkenden başlangıç noktası olarak metroya binip arenanın olduğu istasyona geliyoruz. Arena, 1931 yılında yapılmış, oldukça büyük ve 25.000 seyirci kapasiteli.. Arenanın mimarisini Faslı bir mimar çizmiş ve kapılar mağrip mimarisinin özelliklerini taşıyor. Ön cephe kahverengi çinilerle kaplanmış.
Arenadan çıkıp yürüyerek Madrid’in lüks semtlerinden biri olan Salamanca bölgesine geçiyoruz. Yolun turistik kalabalıklardan uzak, daha çok Madridli ailelerin güzel bir cumartesi günü çoluk çocuk alışverişe çıktıkları , sokakların kalabalıklaştığı , çeşitli aktivitelerle dolmaya başladığını görüyoruz.. bölgenin daha rafine zevklerle dolu, kahve dükkanlarıyla, şık marka dükkanlarıyla dikkat çekiyor.. yolumuzun üzerine çıkan dar ara sokaklar, köşelerdeki kahveler, Tapas dükkanları en fazla ilgimizi çeken yerler … Yürüyüş, Cologne De Plazaya kadar sürüyor.. meydanda bir de ünlü Katalan heykeltraş, Jaume Plensa’nın gözleri kapalı duran Julia adlı 12 metrelik dev heykelini karşıdan görüyoruz..bu ilginç beyaz taş heykel dinginlik ve huzuru simgeliyormuş..Öğle yemeği için yine Lonely Planetin önerisi olan , eski bir sinemadan bozma Plazada yemek yemek için mola verip dinleniyoruz.. Burası iki katlı bir sinema salonunda aşağı kat restoran olarak tasarlanmış , yukarı kat ise hafif , atıştırmalık yiyeceklerin bulunduğu bir yer.
İspanya yemekleri denilince akla hemen Tapas yemekleri geliyor. Tadına bakmaya doyamadığımız Tapas yemeklerini Madrid’in her tarafında bulmak mümkün .. bizim gibi yürüyerek şehri tanımaya çalışanlar için karın acıkınca öğle saatlerini geçiştirmeye en uygun yerlerden biri , hafif atıştırmalıklar yiyebileceğiniz açık büfe usulü kurulmuş çarşısı olan, Mercado san Miguel çarşısı.. Burası camlı bir bina içinde türlü çeşitli kanape yada sandviç şeklindeki hafif yemeklerin, atıştırmalıkların ayakta yenilip içildiği bir yer. Öğlenleri oldukça kalabalık ve yer bulmak oldukça zorlaşıyor. Burası, çalışanların , turistlerin ayaküstü gelip birşeyler yiyip içtikleri çok fazla rağbet gören bir yer .. İçerideki küçük dükkanlarda Sangrialardan Empenadalara, Tortilladan Sopalara kadar çok çeşitli İspanyol, Latin Amerika yemekleri yapılıyor..
Tapas yemekleri denilince Madrid’de yürürken bulduğumuz hoş bir restorandan sözetmeden de geçmemeliyiz. Plaza Del Mayor’a doğru yürüyüşümüz devam ederken daha Toledo kapısına varmadan önce Latina mahallesinden geçerken sokağın iki tarafında yeralan Tapasçılar, Madrid’in en güzel sokağını oluşturuyorlar.. Bunların arasında küçük mü küçük ama bir o kadar capcanlı içinden yeşil kırmızı Flamenko renklerinin çıktığı , içinde bir sürü ıvır zıvırı olan bir restoran , günün bu ölü saatinde bile dolu durumda . Buraya kadınlar barı demişler. Sangria , Tortillalar, balıklı mezeler ve daha saymakla bitmeyecek çok çeşitte tapasların tadına bakmadan geçmek imkansız…
Madrid’de tatlı ve pastahane kültürünün de çok yaygın olduğu görülüyor.. Madrid’in en eski pastanesi olan Pastelleri Mallorquina bir yana, başka şık ve turistikleşmiş popüler pastanelerden de bahsetmek gerekir çeşitli pastalar öğleyin taze ve sıcak çıkınca dayanılmaz oluyorlar..
Madrid’de çikolatanın da ayrı bir önemi var.. Chicoletaria Des Gines çok popüler bir tatlı ve çikolata dükkanıymış.. Madridin dar ara sokakları arasında yeşil ve kahverengi renklerle dekor yapılmış bir dükkan. Tabii çok eskilere giden bir tarihi var. İçerisine girince her yer yeşil beyaz dekorlu ve sarı ışıklı yine yeşil ufak koltuklar ve masaları olan kalabalığın her daim bulunduğu bir dükkan . içeride bildiğimiz gevrek yuvarlak halka tatlısı çubuklarının yanında çikolata bardağı bulunuyor.. bu çubuklar çikolataya banıp yeniliyor.içeriye kuyrukta giriliyor ama az bir kuyruk olunca sıra hemen geliyor. içeriye girince tatlımızı kapıdaki kasadan ısmarlayıp sonra ayaktaki garsonun bir müddet bizi oturtmasını bekliyoruz. Sonra uygun bir yer çıkınca gidip garsonun getirdiği gevreğimizi çikolata sosuna banarak yemeye başlıyoruz.
Madrid’den ayrılmadan önce Latin müzikleri dinlemek için Lonely Planet’in önerdiği şehir merkezindeki küçük bir bar harika bir seçenek oldu.. Akşam burada güzel bir topluluk, La Cubana Syndecate var. Rezervasyonu online yaptırıp erkenden yerimizi almaya küçük bara gidiyoruz iyiki de erken gitmişiz. Biranda kalabalık olmaya başlayınca küçük barda oturacak yer kalmadı. Kübalı piyanist , saksafon, gitar ve basdan oluşan topluluk canlı iyi bir performansla geceyi güzel kapatmamızı sağladı. Madrid’de gece de sokaklar kalabalık, canlı telaşlı .. küçük butik restoranların burun buruna masalarında sohbet ve kahkaha dolu..
Madrid’i tanımak için iki gün elbette yeterli değil. kentin bizi şaşırtacak kimbilir daha ne çok şeyi vardır. Kaldığımız sürede İnsanları daha yakından gözlemeye, ispanya ve İspanyolların başına buyrukluğunu canlılığını ve dostluğunu, içtenliğini sanata yansıyan taraflarını görmeye çalıştık.. Madrid’de artık sadece İspanyollar değil, Latin Amerika’dan gelenler, Meksika, Peru ve daha pekçok ülkeden gelen göçmenler var artık. Kendi kültürlerini de beraberlerinde getirmişler. Yemeklerini, sanatlarını, renklerini, baharatlarını , çikolatalarını ve daha pekçok şeyin kökleri Latin Amerika’ya bağlanıyor. Dışarıdan gelen pekçok kültür burada süzülmüş, Avrupalılaşmış seçkin bir kültür haline gelmiş ..
Lizbon’a gece Treni..
Madrid’den ayrılma zamanı geldi. Lizbona gitmek için gece trenini bekleyeceğiz. Trenimiz gece 22.00 de kalkacak. Tren biletimiz kalkıştan yarım saat önce chekin yapılıyor. Tren yol numarası belli olunca trene geçtik ancak kadınlar ve erkekler ayrı ayrı kalıyorlar. Bu kurala aileler de dahil.. kadınlar vagonunda, bir alman ve iki rus kız kalıyoruz. İki rus kız kıkır kıkır gülüyorlar alman kız ise durmaksızın telefonla konuşuyor. Erkekler vagonunda ise, sohbet artmış… Trende bizden başka kimse olmamasına rağmen , herkes yine yerinde boş bir kompartımana geçemiyor. Herkes yerine yerleşip yatınca düzen kuruldu. Tuvaletler temiz. Lizbona sabah erkenden geldik ..trenin geçtiği bir göl yada nehir üzerinde sıcak sarı bir güneş doğuyor ve gölün sularını buharlaştırıyordu ..
Sabahın erken bir saatinde 8.30’da Lizbon’dayız. Trenden inip Lizbon’da kalacağımız şehir merkezine gitmek için metroya biniyoruz..Metrodan inince Pazar günü ve erken bir saat olması nedeniyle sokaklar oldukça tenha…sıcak güneş daha şimdiden bunaltıyor. Ancak saatler biraz daha ilerleyince Pazar günü şehirden ayrılan turistlerin yerini yeni gelenler alacak ve şehir yeniden kalabalıklaşacak.. Eski şehirler turist kalabalığını kaldıramıyor artık.Sokakların cilalıymış gibi duran küçük kare parke taşları üzerinde , eğri büğrü ve içiçe geçmiş karışık sokaklardan yürüyerek kalacağımız yeri arıyoruz.. Sokaklar dar ve dik yokuşlardan oluşuyor. Aklımızda en fazla Lizbon’un bu yokuşlu, dik ve dar sokakları kalacak. Düzgün olmayan kare mozaik döşeme yollar yürümeyi de zorlaştırıyor. Ayrı ve dar kaldırımlar bir yana arabaların yoğunluğu ve trafik kurallarını ortadan kaldıran durumlar da ayrı bir dert durumunda..Yokuştaki evlerde yerel insanların oturduğu anlaşılıyor.. Nihayet dar ve dik küçük bir sokakta yerin dibine girmiş bir fare evi buluyoruz..sokaktaki evlerin küçük sokak kapılarının üzerinde küçük bir bölme var.. buradan kapıyı açmadan dışarıdan kimin geldiğine bakılıyor… yokuştan aşağıya doğru inerken evlerin manzarası çok hoş..dar ara sokaklardan demir balkonlu seramik evlerin bazıları yokuşta duruyor bazılarına da merdivenle iniliyor.
Lizbon’da görmek istediğimiz yerlerin başında Belem’deki kültür adasındaki müzeler geliyor. Belem’e gitmek için 15 No’lu tren/ Tramvay’a bindik. Belem, bir kültür adası olarak tasarlanmış küçük bir kasaba. Burada, arkeoloji, Jeronimos manastırı, deniz müzesi bulunuyor. Jeronimos manastırı, Unesco Dünya mirası listesinde yeralan en önemli manastırlardan biriymiş…manastırın pazartesi günü kapalı olması nedeniyle önce deniz müzesine giriyoruz. Portekiz, denizcilikteki başarıları ile tarihe geçmiş bir ülke.. ortaçağda baharat, ticaret yollarının keşfedilmesi Portekizli denizciler sayesinde olmuş.. baharat yollarını keşfeden denizciler, biri Hindistan’a , diğeri de Brezilya’ya giden iki ana yolu keşfetmişler.. üstelik bu yolları ,Akdenizin dışında Atlantik üzerinden Afrika’dan giderek keşfetmişler. Ve dolayısıyla ticarete hakim olmuşlar. Dönemin kralı ise bu keşifleri desteklemiş. Astroloji ve gemi yapım tekniklerini de öğrenip geliştirerek denizciliklerini daha ileri seviyeye taşımışlar ve sömürgeler elde etmişler. Müzede Vasco de Gama’nın İngiliz yapımı gemisi Amelia ‘nın maketini de görüyoruz.
Deniz müzesi çok açıklayıcıydı. Buradan Portekiz’in ve Lizbon’un sembolik anıtlarından biri olan kıyıdaki keşifler anıtını görmeye gittik. Anıt üzerinde, Vasco de Gama , Portekiz kralı, dönemin kaşifleri, din adamları, askerler ve tüm ileri gelenler bir taş heykel şeklinde bir gemi pruvası gibi öne uzanmışlar.. Denize açılmaya hazırlanıyorlar. Anıt ilk kaşifin yola çıktığı yere konulmuş. Kıyının sonunda Belem kulesi denilen( Torre de Belem) yada Vincent Kulesi olarak da bilinen bir kule bulunuyor. Bu kule de 16. Yüzyılda yapılmış. Öncesinde bir deniz feneri olarak yapılmış daha sonraları ise savunma amaçlı bir kule olarak kullanılmış.. yine Portekiz’in sembolik yapılarından biri durumunda..
Belem’de birkaç durak ötede 2016 ‘da yapılmış sanat, mimarlık ve teknoloji müzesi olan Matt duruyor..burası, kanbur bir balina gibi yapılmış. ön cephesinin ağzı denize bakıyor.
Lizbon’un deniz tarihiyle ilgili müze gezimizin ardından Lizbon’u yürüyerek gezmek için yine Lonely planet’in önerdiği Alfama bölgesi şehir turunu uygulayacağız.. Önce 28 No’lu Tramvay’a binmek için aşağıdaki durağa yürüyoruz. Tramvay hiç teklemeden yukarıya çıkıyor..içinde bütün pencereler açık ve içeriye rüzgar doluyor.. Greça durağında iniyoruz. Buradaki seyir tepesinden aşağıya doğru bakıyoruz. Burası, Miradouroda Sen hora de Monte olarak biliniyor.. tepeden aşağıya doğru Lizbon’u seyretmek, fotoğraf çekmek için ideal bir yer..daha sonra aşağıya doğru yürüyüşümüz başlıyor. Aşağıda Salı günleri kurulan Hırsızlar pazarı yada Bit pazarı ile karışık turist pazarı var.. turistler akın akın buraya geliyorlar.. pazarda 2. El giysiler, seramikler, antikalar v.s. sokak çalgıcıları, sokak yemekleri ne ararsan var. Eğlenceli bir Pazar….
Pazarın hemen yanında yolumuzun üzerinde Panteon National bulunuyor. Buraya biletle giriliyor. yine hemen yakında , depremden zarar görüp sonra onarılan De Sao Vicente de Fora manastır ve kilisesi bulunuyor. Kiliseler yukarıya doğru kemerlerle etkileyici hale getirilmiş.
Lonely planet’in Alfama bölgesine doğru çizdiği yürüyüş güzergahı Graça durağından başlayıp, Castelo ve Alfama’ya doğru uzanan birbiri içine giren dar ara merdivenlerle bağlanmış sokaklardan oluşan eski bir mahalle. mahallenin en tepesinde Sao Jorge kalesinin içinden geçip aşağıya doğru iniliyor. Kaleden Lizbona kuş bakışı bakabiliyorsunuz..kalenin etrafında ise turistik kafeler, hediyelik eşyalar gibi pekçok şey bölgeyi kalabalıklaştırıyor..Tam turistik bölgenin içinden geçmiş oluyorsunuz. Aşağıya doğru inerken bir başka kiliseyle karşılaşıyoruz. Igreja de Sao Mıguel..burası her zaman açık olmadığı için içeriye girme şansımız olmuyor. sokaklardan geçerken her yerde kafeler, restorantlar ve hüzünlü fado müziğini duyuyoruz. evlerin çini boyamaları ise ilgi çekici güzellikte..3-4 saati bulan yürüyüşümüz Lizbon katedralinde sona eriyor.
Yürüyüş esnasında karşımıza çıkan Lizbon lezzetlerinin başında Lizbon’un ünlü tatlısı olan Nata ile tanışıyoruz. Nata’nın dışı milföy hamuru içinde de muhallebiye benzer bir tatlı var.. sıcak sıcak fırından çıkınca dayanılmaz oluyorlar..
Lizbon kenti küçük ama Portekiz’in tarihi ve kültürüyle tanışmak için önemli bir kent.. seramikli evleriyle döşeme parke taşlı caddeleri ve tramvayları ile oya gibi bir şehir..ancak artık zamanlarını doldurmuş ve giderek eskiyen bir şehir durumunda…
Azujelos peşinde.. Porto…
İki gece Lizbon’da kaldıktan sonra Porto’ya gitmek için Tren istasyonuna geldik. 9.30’da kalkan trenle 3.5 saatte Porto’ya varıyoruz. Küçük sevimli ve Lizbon gibi kalabalık olmayan bir istasyon. Campanha istasyonundan metroyla şehir içine gelip , kalacağımız eski bir porto evine yerleşiyoruz. Korona nedeniyle evde bizden başka kimse yok..
Porto, Portekiz’in ikinci büyük şehri oluyor. Ayrıca dünyanın en eski şarap yetiştiriciliğinin olduğu bölge..18. yüzyıldan bu yana bilinen en eski şarap mahzenleri de burada bulunuyormuş..Porto’nun bu ilgi çekici yönleri bir yana en çok ilgimizi çeken tarafı ise, burasının bir ortaçağ kenti olması ve Barok, Rokoko tarzında yapılmış pekçok kilise , manastır gibi tarihi yapıların halen bozulmadan duruyor olmaları da daha da cazip hale gelmesine neden oldu..tabii bir de daha fazla ilgimizi çeken Porto’daki bu kiliselerin özellikle dış duvarlarının Cilalı taş denilen Azujelos , mavi çinilerle kaplanmış olması..Azujeloslar , Portekiz ve İspanya’ya Arap etkileriyle yerleşmiş.. özellikle Portekiz’de çini üretimi yerleştiğinden çini boyamaları Unesco dünya miras listesinde yeralıyor….Porto küçük bir yer olmasına karşılık, Hıristiyan azizlerine , tarikatlerine adanmış pekçok kilise ve manastırların olması, ayrıca dünyaca ünlü hac yolunun da buradan geçmesi , bu şehrin ortaçağın Hıristiyanlık tarihi açısından ne kadar önemli olduğunu gösteriyor..Porto’daki bu önemli kilise ve manastırların Azujeloslarla donatılması burasını bir açıkhava müzesi haline getirmiş..bu çini işlerini ise dönemin çini ustası Jorgo Colaco tarafından yapıldığını da belirtelim..şimdi şehri yürüyerek gezmek ve bu muhteşem çini boyalı kiliseleri keşfetmek gerekiyor..
Porto’yu biran önce görmek için metroya binip şehir merkezine iniyoruz.. şehrin merkezinde Unesco mirası listesinde korunan duvarları mavi seramik (Azujelos çinileri deniliyor..kelime,nin anlamı, küçük cilalı taş demekmiş ..) kaplı eski tren istasyon binası Sao Bente tren istasyonuna giriyoruz..burası bir sanat müzesi adeta..tren istasyonu 1903’de Jorgo Colaco tarafından yapılmış. İstasyonun masal alemi çini resimleri 20.000 parçaymış..bu resimlerde , tarihi savaşlar ve taşımacılık ile ilgili sahneler anlatılmış..
şehrin çoğu yerindeki binaların mavi seramiklerine hayran kalmamak elde değil.. duvarları muhteşem mavi Azujelos çinileriyle kaplanmış İgreja De Santo Antonio dos Congredos kilisesinin önünden geçerken içeri girip dua edenleri görüyoruz. 17. yüzyılda Barok tarzda yapılmış ve Fransiskenlere adanmış kilisenin çini işçiliği de yine Colaco tarafından yapılmış.. yürüyerek aşağıya nehir kıyısına doğru inmeye başlıyoruz. Eski caddelerden aşağıya doğru inerken evlerin çoğunun eski ve önlerinin güzel seramiklerle kaplı olması fotoğraf çekmek için heyecan uyandırıyor.. Sokaklar bizi bir başka yapıya doğru yönlendiriyor..karşımıza şık bir Mercado çıkıyor..İlginç bir bina aslında, dökme demirden yapılmış eski bir bina Pazar olarak kullanılıyormuş ancak yeniden düzenlenerek kültürel faaliyetlerin yapıldığı bir yer haline getirilmiş.. yolun üzerinde yine görmeden geçilmeyecek bir başka kilise , yine 17. yüzyılda Barok tarzda yapılmış zarif çini işleriyle Saint Nicolas kilisesi çıkıyor..kilisenin yan duvarındaki resmi ise kaçırmamak gerekiyor..
Kıyıya inince tam önümüzde demir bir köprü olan Ponte Luis 1 karşımıza çıkıyor. 1886’da yapılmış hem metro hem de yayalar geçecek şekilde yapılmış. Köprünün karşı tarafı ise Gaia bölgesi olarak biliniyor..nehir kıyısında dünyaca ünlü Porto şarapları ve tadım yapılan pekçok mağaza bulunuyor.. Nehir kenarı boyunca balıkçı restoranları da var..bu restoranlarda Portekiz’in popüler balığı Bachaulorya balığı da yapılıyor.. ayrıca çok çeşit ve kalitede olan Porto’nun ünlü şarapları da burada tadılabilir..
Porto’da kaldığımız ikinci gün Balhao’ya gidiyoruz. Balhao’nun tarihi yerel çarşısında taze ürünler satılıyormuş sebze, meyve, yerel şaraplar, peynirler , balık özellikle Atlantik balık çeşitlerini burada görebilirmişiz. Ancak Mercado’nun yeniden yapıldığını ve bu sürede kapalı olduğunu görüyoruz.. Balhao bölgesi yine çarşı ve kiliselerin içiçe geçtiği sokaklar ve sanatsal yapılarla dolu.. hemen metronun çıkışında bulunan mavi seramik duvarlarıyla gözkamaştıran bir başka kilise, Capela Das Almas yada diğer adıyla Chapel of Souls görüyoruz..kilisenin bütün duvarları büyüleyici resimlerle dolu..çeşitli azizlerin hayatından hikayeler anlatılıyormuş..
Kiliseden Rua Santa Catarina sokağını yürüyerek geçiyoruz. Sokakta Porto’nun en şık kafe dükkanları bulunuyor..bunlardan biri de, Majestic kafe.. Önünde çok fazla kalabalık olmayan turist gruplar sıra bekliyorlar.. ancak çok fazla turist gruplarının olmaması nedeniyle sıra hızla ilerliyor ve içeri çok beklemeden girebiliyoruz..pastahanenin içi aynalarla dekore edilmiş tarihi bir kafe. Popüler bir kafe olduğu için de oldukça pahalı bir yer durumunda.
Pastahaneden çıkınca sokağın ucunda yine Azujeloslarla kaplı bir başka kilise gözüküyor.. merakla buraya doğru yürüyoruz.. Burası, 17. yüzyılda yapılmış Saint Ildefonso Kilisesi ..bu kilisenin çini boyamalarını da aynı usta Colaco yapmış..yürüyerek sokakları ve çini boyalı kiliseleri keşfetmeye çalışırken , çan kulesiyle birlikte farklı bir kilise olan Clerigos kilisesini görüyoruz.. Üzerindeki resimli seramikler ile kilise kıvrım kıvrım oymalı taşlarla tepesinde çan kulesiyle süzülen bir gelin misali duruyor. 18. yüzyılda ve Barok tarzda yapılmış kilisenin çan kulesi Porto’nun manzarasını seyretmek için idealmiş..buradan yürümeye devam ederek yakınlardaki Carmelitlerin manastırı olan Igreja do Carmo’ya doğru gidip yine dışındaki mavi seramiklere kapılıp gidiyoruz. Burası, 18. Yüzyılda Rokoko tarzında yapılmış bir manastırmış..
Hedefimizde Porto’daki ünlü kitapçı Livrero Lella da var. Bu kitapçının ünü, Harry Potter romanını yazan J.K.Rowling’in Porto’da İngilizce öğretmenliği yaptığı sıralarda bu kitapçıya gidip romanın bazı bölümlerini yazdığı söyleniyor.. bina 1906’da yapılmış Neogotik bir yapı..tavan pencerelerinin ise vitray süslemelerine hayranlıkla bakıyorum..
Kitapçının önünde 50-60 kişilik bir grup olmasına rağmen içeriye girmek için uzun bir kuyruk oluşmuş ve yaklaşık 1-1.5 saat gibi beklemek gerekiyor. Buraya girmek için ayrıca bilet de gerekiyor. İçeriden çıkan kişi sayısına göre dışarıda kuyruktan bekleyenlerden alınıyor. İçerisi ise oldukça tenha… isteyenler saatlerce bir kitaba bakabilir.. satın alabilir .. dışarı çıkması için acele ettirilmiyor. İçerisi gerçekten çok hoş yapılmış. Ahşap merdivenlerle üst kata çıkılıyor. 2. Kat merdivenlerin döner şekli herkesin ilgisini çekiyor. Selfiler, fotolar durmadan çekiliyor.
Porto’yu yürüyerek keşfetmeye çalışırken en güzel yerlerden birisi de seyir tepesi olan Miradouro da Vittoria tepesi oluyor.. yürüyerek geldiğimiz bu noktadan Porto’ya tepeden bakılıyor..Porto şehrini, sokaklarını yürüyerek geldiğimiz bu noktadan sonra tekrar merkeze dönerek Porto’daki keşfedeceğimiz yerleri şimdilik sonlandırıyoruz..
Ertesi gün Porto’dan ayrılıp dönüş yoluna geçiyoruz. Önce Lizbon’a yine trenle gidip oradan gece treni ile Madrid’e gitme telaşı içindeyiz. Sabah uyandığımızda yine kaldığımız evin sessiz olduğunu , diğer odalarda da kimsenin olmadığı ve hatta Porto’nun da metroların da daha tenha olduğunu gördük.. Elimizde Bavulumuzla Porto tren istasyonu Campanha’ya geldik. Trene binişimiz ve Lizbon’a gidişimiz 3.5 saat kadar oldu. Trende haberlere bakarken Türkiye’ye altı ülkeden uçuşların yasaklandığını öğrendik. İspanya Madrid uçuşları da buna dahildi. Madrid uçuşu iptal edilmişti. Trende acilen bilet aramaya başladık. Lizbon’dan İstanbul’a uçuş bulup bilet almayı başardık. Uçuş hemen ertesi gündü.. Öğle uçağı dolmuştu bile. Bu arada panik yapmaya başladık ama sakin kalmaya çalışıyoruz. Akşam kalacağımız yeri ayarlarsak sorun olmayacaktı. Trenimiz akşam 7.30 da Lizbon’daydı. Yorgun ve endişeli bir günün ardından gece otelde dinlenip ertesi gün saatinde kalkan uçağımızla İstanbuldaydık..
2022 yılı Mart ayında Antakya’ya yaptığımız gezide buralarını son kez göreceğimi hiç düşünmemiştim.. gezdiğim bu yerlerin hafızalarımızda daha uzun bir süre eski haliyle kalmasını hatırlanmasını umut ederek yazıyorum..Antakya’nın Arkeoloji müzesindeki duvarda yazıldığı gibi , Doğu’nun Kraliçesi Antakyadır…
Antakya gezimiz, 1001 İstanbul tur organizasyonuyla , Ahmet Faik Özbilge ile Erkan Eseroğlu’nun rehberliğinde Adana’dan Hatay’a doğru giden bir yolculukla başladı.. önce sabahın oldukça erken bir saatinde Adana havaalanındaydık.. sabah Adana’da olunca kahvaltı olarak ciğer yemeden güne başlamak olmazdı. Adana’nın meşhur Birbiçer ciğer salonunda kendimizi bulduk..
Adana’yı gezmek için zamanımız kısıtlı ama Adanalı eski bir rehber olan Gülay Çamurdanoğlu, bize kısa bir tarihi Adana gezisi yaptırdı..
Adana’da görülmesi gereken önemli yerler arasında Adana sinema müzesinin olduğunu söyleyebilirim..Sinema müzesinde Adana’nın sinema endüstrisine yaptığı katkılar, sinema sanatçıları, edebiyatçılarına yer verilmiş..müzenin hazırlanmasında, bu kişilerin sinemaya verdikleri katkılar gözönüne alınmış…sinema müzesi çok yeni ve henüz çok küçük bir müze..tarihi bir evin müzeye dönüştürülmesiyle oluşturulmuş.. İçinde Yılmaz Güney’den Orhan Kemal, Yaşar Kemal’e kadar Türkiye’nin en önemli sinema sanatçıları ve edebiyatçılarının afiş, film malzemelerinin, eski film makinalarının bulunduğu bir yer olarak tasarlanmış.
Sinema müzesinin olduğu caddeden karşıya geçince Roma köprüsünü ve Seyhan nehrinin etrafında bulunan parkı görüyoruz.
Buradan Adana’nın tarihi camisi olan Ulucami’ye doğru gidiyoruz. Ulucami minaresinin dantelli işleme balkonunu , tipik tarihi camii minarelerinden biri olarak kaydediyoruz.. Caminin kalın duvarları ve revaklı avlusu, yığma taş yapısı, yaz sıcağında nasıl bir serinlik verdiğini bize anlatıyor. İçi daha güzel, çinilerinin masmavi güzelliği, camların renkli işlemeleri ayrı bir güzellik katıyor camiye. Caminin planı , Güney Doğu’ya özgü şekilde ,cemaatin yatay toplanmasına göre dikdörtgen olarak yapılmış. İçinde ise caminin küçük bölmeleri var. Bu bize caminin farklı bir tipte plana sahip olduğunu gösteriyor.
Ulucamiden çıkıp bir başka cami olan Yağcamiye gidiyoruz. Adana’nın eski alanındayız. Tarihi yapıların olduğu bölgede. Ancak Kazancılar çarşısını gezemiyoruz. Kenarından hızla geçip tarihi camiye doğru yürüyoruz. Burası eski bir kilise, Vaftizhanesini kadınlar mahfili yapmışlar, ayazmasını da şadırvan yapmışlar Şadırvan, yeraltında ve merdivenle iniliyor..içerisi büyükçe bir mağara gibi.. Caminin içine girince kilise olduğu belli oluyor. Kilisenin apsisi yuvarlak bir şekilde duruyor.
Sokaklarda yürürken öğle zamanı yemek telaşının da olduğunu gözlemliyoruz. Sokak lahmacuncuları, simitçiler , tatlıcılar hepsi sokakta, kebapçılar sokağa yayılan müşterilerine servis yapıyorlar.
Yağ caminden çıkıp yakındaki eski bir ermeni kilisesi olan Bebekli kiliseye geliyoruz.. İçeri giremesek de dışardan kilisenin oldukça büyük yapısına bakıyoruz..
Cami ve kiliseleri günün sakin bir saatinde, caminin içinde kalabalık olmadığı bir zamanda gezmenin çok rahat olduğunu söyleyelim.. Adana gezmekle bitmeyecek tarihi bir kent ancak öğleye doğru karnımız acıkmaya başlıyor.. yemek yeme arayışı içindeyiz.. sokakta rastladığımız ve yemek kalitelerinin düzgün olduğunu söyleyen müşterilerin yanına kalabalık bir grup olarak yerleşip gerçekten de güzel bir Adana kebabı yiyoruz..
Adana’dan öğleden sonra ayrılıp, İskenderun’a gitmek üzere yola çıkıyoruz.. Küçük bir servis minibüsü olan şoförümüz Hataylı İlhan bizi Hatay’a götürecek.
İskenderun’a gelmeden önce Hatay’ın Payaslı ilçesine uğruyoruz. Burada Sokullu Mehmet Paşa’nın yaptırdığı büyük bir külliye var. Bu külliyenin yapılış amacı, İstanbul-Şam-Halep-Hicaz yolu üzerinde Doğu’dan gelen ticareti kontrol etmekmiş. Kilikya kapısı olarak önemli bir geçit kapısı durumunda. Haç ve kervan yolu üzerinde burayı kurması ise, güvenliği sağlamak ve ticaretten de vergi almak amacını taşıyor. Burada Sokullu , derbent sistemi denilen eskiden kalma bir geleneği devam ettiriyor. Bir gözetleme sistemi kuruyor. Yanındaki kalede de bir gözetleme kulesi bulunuyor. Bu sistemle limana odaklı ticaret yollarını denetim altında tutuyorlar. Aslında Sokullu’nun buradaki amacına bakarken , daha büyük projeleriyle bağlantılı olarak bakmak yararlı olur. Sokullu, 2. Selim devrinin önemli sadrazamlarından biri olarak, Doğu’ya İran’a karşı yaptığı seferlerle biliniyor. esas amacı ise, doğu ticaretindeki akışı engelleyen İran’ı devredışı bırakmak, bunun için de projeler geliştiriyor..ancak kış mevsimi ve coğrafi şartlar nedeniyle başarılı olamıyor.. Payaslı’daki bu kervansarayı görünce 16. Yüzyılda Sokullu’nun tümüyle ticaret yollarını ele geçirmeyi amaçladığını anlıyoruz.
Kervansaray öyle muhteşemki , devasa bir Külliye olarak çok büyük bir yapı ve sapasağlam bir şekilde ayakta duruyor.. İçinde kapalıçarşısı, camisi, hamamı, devasa bir kalesi, etrafında konaklayacak odaları ile ve cenneti andıran bahçeleri ile bir kervansaray külliye olarak inşa edilmiş. Camiyi Mimar Sinan’ın yapmış olması ve ustalık eseri olarak adlandırması boşuna değil, cami, hokka gibi tüm ölçüleri yerli yerinde göze batırılmadan yapılmış, camiye hayran olmamak elde değil. Yine cami planı yatay olarak yapılmış. Kalenin etrafına ise derin bir hendek açılmış.
Payaslı ilçesini geride bırakarak İskenderun’a doğru yola çıktık. Perla Otelde kalıyoruz. Burası eski bir taş ev.. işlemeli demirleri ile yeniden yapılmış Küçük bir butik otel herşeyi özenle seçilmiş, eskitilmiş eşyalar ile süslü bir oteldeyiz. Kendi ev yapımı şaraplarından ikram ediyorlar. Otelin arkası barlar sokağı, rock müzik barları gençleri ağırlıyor.
İskenderun’a daha önce hiç gelmemiştim.. Burası uzaktan geçilen bir kasaba gibiydi. Ama burada keşfedecek çok şey var. İskenderun , demir çelik endüstrisi ile bilinir. Ancak aynı zamanda Akdeniz’e açılan önemli bir liman ve balığın da bol olduğu bir yer akşam yemeğini bir balıkçı çarşısında balık pişiricilerinin olduğu bir pasajda oturarak geçiriyoruz. Taze ve lezzetli, Kalamar, Barbun, Levrek, Mezgit, Dil gibi Akdeniz balıklarının usta hanımların elinden çıktığını söyleyelim. Balıkçılarının lezzetli balıklarının yanında tarihi Petek pastanesinin de tatlı konusunda uzman olduğu anlaşılıyor. Halep işi baklavalardan havuç dilimine kadar bu yöreye özgü türlü değişik tatlıların denenmesini tavsiye edeceğim.
İskenderun’da gün biterken hava deniz kenarı olması nedeniyle de yavaş yavaş soğuyor.. yorgun bir günü kapatmanın zamanı geldi..
Ertesi gün ise, fazla çeşidi olmayan ancak doyurucu bir kahvaltı ile İskenderun sokaklarını keşfe çıktık. Oldukça eski taş binalar ve demir işlemeler bize tarihin peşinden gitmemizi söylüyor. İskenderun bir zamanlar Ermeni ve Rum nüfusun yoğun olduğu bir şehirmiş. O dönemde kiliseleri , okulları ile yaşayan bir gayri müslim nüfusa sahipmiş. Bu nedenle de etrafta birçok kilise ve eski papaz okulu görmek mümkün…sokaklarda ilerlerken yakınlarda Katolik Rum kilisesine doğru gidiyoruz. İçeriye nasıl gireriz bakarız derken rehberimiz Ahmet sayesinde kilisedeki din görevlisinden içeriye girme izni çıkıyor ve kilisenin içini görme ve tarihini öğrenme şansını yakalıyoruz.. Din görevlisi bir hanım. Buradaki kiliselerin eskiden çok büyük cemaatleri olduğunu ancak şimdi oldukça az olduğunu söylüyor. Yakınlardaki Latin Ermeni kilisesini de gidip görme imkanımız oluyor. Burası daha büyük bir kilise , Karmelitlere ait olduğu ve Karmelit papaz okullarının olduğunu öğreniyoruz..
İskenderun’un sahili kış günlerinde haftaiçi ıssız görünüyor. Kısa bir mola ve tarihi yakalamaya çalışmanın ardından Hatay’a doğru yola çıkıyoruz.
İskenderun’dan Belen geçidine oradan da Hatay’a 1.5 saatlik bir yolculuk yapıyoruz.. Öğle yemeği için Sultan Sofrasında küçük bir şehir lokantasında lezzetli mi lezzetli fırından yeni çıkmış lahana sarmaları, mumbar dolmaları, oruk ve meze çeşitlerinden hangisini seçeceğimizi bilemediğimiz yemeklerin tadına varıyoruz. Yemek sonrasında künefe tatlısı için Ragıp ustanın Bizim Künefeci’nin yerine gidiyoruz. Künefeleri bakır tepsi de ve çok az şekerli olarak yapması şerbetinin ağır olmaması hepimizin hoşuna gidiyor.
Öğleden sonraki Hatay’ın tarihine doğru yaptığımız keşif gezisinde önce Saint Pierre kilisesine gidiyoruz. Burası bir mağara içine oyulmuş ilk Hıristiyanlık kilisesi olarak tarihe geçmiş..
Burasının ardından Hatay arkeoloji müzesine doğru yola çıkıyoruz.. Müze, özellikle mozaikleriyle dünyanın ikinci önemli müzesi durumunda. Burada rehberli bir gezinin özellikle Roma dönemi rehberi Erkan Eseroğlu’nun açıklamalarının ne kadar önem taşıdığını bir kez daha vurgulamak gerekiyor.. tarihi mozaiklerin bir diğer önemi de, Roma dönemi gündelik hayatı aktarması….Müzedeki mozaikler içinde ilginç olanlarından bahsedelim, ‘Güneş saati Mozayiği’ , burada bir güneş saati üzerinde Theta harfi eski Yunancada 9 rakkamını gösterir. Saatin 9’u geçtiğini göstermektedir. Bunun anlamı, çalışma gününün bitmesi ve akşam yemeği saatinin gelmesidir. Mozaikteki genç erkek figürü ayağından sandaletler fırlamış bir haldedir. Başının üzerinde eski yunanca yemeğe koş yazmaktadır. Antik Yunan edebiyatında yeni komedya yazarları tarafından bu durum yemeğe koşan beleşçiler için de kullanılırmış..
Müze sonrasında ise, Hatay’ın Fransızlardan alınarak Türkiye’ye dahil edilişinin ilk oylamasının yapıldığı tarihi meclis binasına giriyoruz. Burası şimdi bir kültür merkezi olarak çeşitli etkinliklerde kullanılıyor. Meclis binasının ardından Fransızların yaptığı parka doğru yürüyoruz. Ancak parktan günümüze kalan fazla bir şey yok. İçinde ağaçlandırma yapılmakla beraber sadece mevki olarak bize birşeyler anlatıyor.
Günün sonuna doğru Hatay lezzetlerini tatmaya devam ediyoruz.. Maho’nun yeri olarak bilinen bir başka yere gidiyoruz. Bir gastronomi merkezindeyiz. Çok çeşitli lezzetler tatmak gerekiyor. Kocaman düğün salonu gibi bir yer. Ama tabii mezeler çok lezzetli , meze tabağında Muhammara, Babagannüs, Humus ve tuzlu yoğurt vazgeçilmezler arasında bulunuyor.
Hatay’da ertesi güne valilik binasının önünden başlayarak şehiriçi turu yapıyoruz.. Yürüyerek Kurtuluş caddesine doğru çıkıyoruz. Caddede tahtanın üzerini yakarak tablolar yapan Hataylı bir ustanın elişleme tahtalarını inceleme fırsatımız oluyor… bu tablolara bakarken bize üzerinde isimlerimizi yazan kitap ayraçları hediye ediyor.. Bu cadde üzerinde tarihi Hatay evlerini görüyoruz. İki katlı eski evlerin herbiri estetik açıdan gözokşayıcı.. Buradan çıkarak biraz ilerdeki Yahudi havrasına doğru geçiyoruz.. Bizi içeriye alan sinagog görevlisi , çok misafirperver , bizi Havraya alıyor.. Burası, küçük bir oda şeklinde yapılmış ..odanın etrafına U şeklinde oturarak görevlinin bize Yahudi dini hakkındaki anlattığı bilgileri dinliyoruz.. Bir Yahudi’nin doğuştan Yahudi olduğunu ve kayıt altına alındığını ve nereye giderse gitsin Yahudiliğinin kaybolmayacağını başka bir dine girse de bunun değişmediğini , Yahudi dininin on emiri esas aldığını ve bu emirlerin neler olduğunu açıklıyor..
Yahudi havrasından çıkıp yıllar önce geldiğimizde karşımıza çıkan bir öğretmen emeklisinin açtığı hediyelik eşya dükkanını görüyoruz.. Bize her zaman olduğu gibi kendi ev yapımı şaraplarından ikram etmesi Hataylıların sevdiğim bir başka tarafı oluyor..
Dükkandan çıkıp hemen yakındaki Rum Katolik kilisesine yöneliyoruz.. Bu bölgenin ne kadar çok dini inancı birarada tuttuğu burada çok rahatlıkla görülebiliyor.. Kilisesinin içine girince yine bambaşka bir ortamdayız. İçi portakal ağaçlarıyla dolu bir cennet bahçesi. Bahçedeki çan ve minarenin birlikte görüntüsünü almak ise artık dini hoşgörünün simgesi haline gelmiş durumda..hepbirlikte bu simgeyi yeniden ve yeniden fotoğraflıyoruz..
Buradan aşağıya Hatay sokaklarına doğru inerek dar sokak aralarını görmek , karşımıza çıkan Hataylılarla sohbet etmek ve fotoğraf çekmenin tadına doyulmuyor.. aşağıya inince Hatay’ın Uzun çarşısı yıllar önce geldiğimiz gibi duruyor. Böyle aynı kalması ne güzel koyduğumuz gibi bulduk.
Çarşının hemen yanıbaşındaki Ulucamii ise, eski bir Pagan tapınağının ardından yapılan kilise ve sonrasında da camii olmuş bir mevkide bulunuyor. Camiinin ortasında yine bir sütün bulunuyor. Bu sütünün bir güneş saati olduğu söyleniyor. Camiiden çıkarak karşıdaki Uzun çarşıya doğru geçiyoruz. Uzun çarşının içinin tenha olduğunu ve alışverişin fazla olmadığını gördük. Çarşının içi fırınlarla dolu ve fırından çıkan sıcak sıcak simitlere, üzeri salçalı biberli ekmeklere, kömbelere ve daha birçok poğaçalara bakarak geçtik, baharat çarşısının içinde değişik baharatlar, bitki çayları, renk renk sabunlar , şifalı bitkiler ve daha aklımıza gelen gelmeyen pekçok çeşit şeyle doluydu.
Uzun çarşının içindeki Pöç kebapçısı ise büyüyerek genişlemişti. Ama lezzeti aynı kalmıştı. Pöç kebapçısının ardından çarşı içindeki Yusuf Künefecinin mangal ateşi üstündeki künefesinin tadının başka yerde olmadığını söyleyebilirim.. Yusuf ustaya yıllar önce geldiğimizde küçük bir dükkânı varken şimdi bütün avluyu kaplamış durumda.
Öğle yemeği molasını bitirdikten sonra yeniden sokak yürüyüşüne geçiyoruz.. Tekrar Kurtuluş caddesine doğru yürüyüp burada Affan kahvecisinde süvari kahvelerimizi içip buradaki Haytalı tatlısının da tadına bakmayı ihmal etmeden yorgunluğumuzu atmaya çalışıyoruz.. İçinde su muhallebisi , üstüne de gülsuyu ve dondurma dökülmüş , görünümü çok renkli bir tatlı Haytalı..
Affan kahvesinden çıkarak Habib-i Neccar camiine doğru yürümeye başladık. Camii planı yine yatay olarak yapılmış yani cemaati kıbleye doğrultmak üzere planlanmış. İçi kalın taşlı güneş geçirmez. Caminin kiliseden çevrilme olduğu biliniyor.
Camiiden aşağıya doğru inince Hatay’ın Rum Ortadoks kilisesine girdik. İçerisi yeni yapılmış ve oldukça büyük bir kilise olarak etkileyiciydi. Buradaki din görevlisi de bize bu kilisenin tarihini, hikayesini anlattı. Ahlak ve dürüstlüğün öneminden bahsedip , on emir kurallarına çok dikkat ettiklerini , dini hoşgörünün , sabrın öneminden bahsetti.
Hatay’ın görülecek çok tarihi değeri var. Bunlardan birisi de, burada bir otel yapılırken altından Roma ve Helenistik dönem mozaiklerinin ve yeraltı şehir kalıntılarının çıkmasıyla otelin zemininin bir müzeye dönüştürülmesi olmuş.. Hatay şehrinin altının tümüyle bir Roma şehri olduğu biliniyor. Ve daha birçok mozaik eserin günyüzüne çıkması gerekiyor. Müzeye müze kartımızla giriyoruz. Müzenin altı bir hazine gibi …bir yeraltı şehri yatıyor. Hamamlar, yollar, dev mozaikler görülmeye değer kalıntılar. Müze otel, üstü bir otel olarak yapılmış..dev demir çubukların üzerine inşa edilmiş ve ilginç bir yapı olarak ortaya çıkmış.
Günün sonuna yaklaşırken Hatay’ın Altınözü köyüne doğru yola çıkıyoruz. Burada soğuksıkım zeytin yağı yapan bir ailenin müze haline getirdiği ve geleneksel zeytin sıkma makinalarının ve havuzlarının bulunduğu zeytin müzesi evini gezme şansımız oluyor. Bu zeytin müzesinin içinde kendi imal ettikleri zeytinyağı ve zeytin ürünlerini de satıyorlar.
Zeytin müzesinin yanında küçük bir kiliseyi ve içindeki dua ayinini de izleme şansımız oluyor. İçerideki derin duygu yüklü duaları izleyerek sessizce dışarı çıkıyoruz. Akşam oldu hava karardı ve bugün epeyce yorulduk. Otele dönüp dinlenme zamanı artık. Otelin bulunduğu yer Harbiye’de..burasının eski adı ise Defne. Burası Defne ağaçlarının ve suların bol olmasıyla biliniyor. Defne tanrıçasının saçlarının bir ırmak gibi aşağıya aktığı mitolojisi varmış..
Mitolojiye göre, Defne perisi ile Apollon tanrısı arasında başlayan kaçma ve kovalamaca arasında Defne’nin kaçarken kendini defne ağacına çevirip uzun kokulu saçlarını bir ağacın dallarına dönüştürdüğü söyleniyor.. Defne ağacı Harbiye’de en çok bulunan ağaç olarak biliniyor . Defne’nin gözyaşları da bir şelale olarak akmaya başlamış. Harbiye’de eskiden sular Şelaleler şeklinde akan bir yermiş şimdi azalmış olmasına rağmen halen bu şelaleler akıyor.
Ertesi gün, Hatay’ın Samandağ köylerine doğru yola çıktık. Yol üzerinde eski bir Roma köprüsünün üzerinden geçip Hıdırbey köyüne geldik. Burada kutsal olduğu kabul edilen bir çınar ağacı, Musa ağacı var. Hemen karşısında ise, Ab-ı hayat denilen bir çeşme akıyor. Çınar ağacının yaşı yüzyılları alabilecek uzunlukta. Çınarın etrafında ise, çay ocakları dinlenme yerleri ile suların akışını izleyebilirsiniz. Musa ağacı inancına gelince, Samandağ sahilinde buluşan Hızır ile Musa peygamber bu dağa çıkar ve ağacın olduğu yere gelirler…Musa elindeki asayı toprağa saplar ve buradan su içer… Asa yeşerir… Buradaki suya Ab-ı hayat suyu adı verilir. Bu öykünün üçbinlik yıllık bir geçmişi olduğu söyleniyor.
Hıdırbey köyünü geride bırakıp Yoğunoluk köyüne doğru ilerliyoruz. Burası eski bir Ermeni köyü, sonradan Türkmenlerin gelip yerleştiği bir köy olmuş. Ermeni ustaların yaptığı taş evlerden bazıları hala duruyor… Üzerinde bazılarının tarihleri bile var. Kimisinde 1930 kimisinde 1928 yazıyor. Köyün ortasında yine taştan yapılmış güzel bir mühendislik yapısı olan çeşme var. Suların bol olması yoğunoluk adını almasına neden olmuş. Çok yağış alan bir köy. Köyün bir diğer özelliği de, tarihi kilisenin üzerine yapılmış camisinin olması. Camiyi yapmak için maddi imkansızlıklar olunca , camiyi , ilkönce kilisenin bir tarafına , sonradan da kilisenin üzerine yapmışlar…. Altı kilise üstü cami olan bu yapı ilginç duruyor. Kilise duvarları üzerinde hala duran taş işlemeler , sütunlar var. Köylerin arasından geçerken portakal, limon ağaçları, defne, yaban mersini ve daha bir sürü kokulu ağaçların olduğunu görüyoruz.. portakalların , limonların da tatlarının korkunç şekilde güzel olduğunu da söylemek gerekir.
Yoğunoluktan çıkıp yine bir başka Ermeni köyü olan Vakıflı köyüne doğru yola devam ediyoruz.. Burada tamamen Ermeni nüfus yaşıyor. Kendi dinlerini ve yaşam biçimlerini yaşayan tek etnik köy olarak geçiyor. Vakıflı köyü Ermenileri kiliseleriyle ve kadınların kurduğu kooperatif ile dünyaya açılan bir kapı yaratmışlar. Vakıflı köyü, Kurtuluş savaşından sonra Fransızların idaresinde kalan köy olmuş. Daha sonra Türkiye’nin idaresi altına girmiş.. Köyde her yıl Ağustos ayının 2. Pazar günü Meryem Ana Yortusu yapılıyor ve dünyanın pekçok yerinden bu yortuya gelen oluyormuş.. Buradaki köyün kilisesi ise, Surp Asdvadzadzin yani Aziz Meryem ana kilisesi….
Samandağ’ın Ermeni köylerini geride bırakıp dağdan aşağıya doğru Çevlik plajına doğru inişe geçtik. Aşağıya inerken, tepede bir Dor tapınağı olarak adı geçen kalıntıları gördük. Burası bir tapınakmıydı yoksa aşağıdaki limana bakan bir gözetleme kulesimiydi diye kendimize sormadan geçemedik.. Çünkü, kıyıda sur duvarlarının olduğu biliniyor. Bu ise limanın olduğunu gösteren önemli bir ipucu. Öte yandan Samandağın tepesinde yeralan ilk Hristiyanlık azizlerinden olan Saint Simon manastırının da tepede bulunması bir tesadüf olmasa gerek. Burası Anadolu’nun içlerindeki belli başlı ticaret şehirlerine ulaşmayı sağlayan bir liman olarak düşünülebilir. Bu limanın oluşumu ise, Asi nehrinin taşıdığı toprakların güneyden gelen akıntılarla kuzeye doğru taşınarak kumsal oluşturmuş olabilir. liman kentini kıyıda güvenlik amaçlı gözetleme kulesi ile sağlıyor olabilirler. Bu soruları ve tahminleri açıklamayı sonraya bırakıp yolumuza devam ediyoruz..
Aşağıda devasa bir Roma su yolunu göreceğiz. Romalıların dağlardan inen sel ve taşkınlardan korunma amacıyla elle kazdıkları Titus tüneli bir mühendislik harikası. Tünel bu mevsimde içinde yürünecek kadar rahat değil. Yer yer su ile dolu. Titus tünelindeki büyük bir yürüyüş yolunu, defneler, yaban mersinleri arasından geçerek izlemek de ayrıca zevkli. Burada bir de Beşik mağara denilen mezarların olduğu yerler var. Bu kaya mezarları, tapınak giriş denilen kemerlerle gösterişli bir şekilde yapılmış. Belliki önemli kişilerin gömüldüğü yerler.
Titus tünelinin içinden dönüş yolunu izleyerek yürüdük. Aşağısı Çevlik plajı. Bu kış mevsiminde deniz de soğuk ve dalgalı gözüküyor. Burada kıyıda deniz ürünleri restorantları taze balık pişiriyorlar.. Taze balık ve mezeler öğle yemeği molası için ideal.
Kıyıda bulunan Nusayrilerin ibadet yeri de görülmesi gereken önemli ibadet yerlerinden biri oluyor.. Küçük yuvarlak bir türbenin içine giriyoruz..içinde dönerek dua edilen beyaz alçıdan bir kaseye benzeyen bir türbe duruyor.. Gelenler kapının iki kenarını üçer kez öptükten sonra içeri girip dönüyorlar. İçeride dilek tutup beyaz alçıya yapıştırmak isteyenler oluyormuş. Bir de bahur denilen tütsünün kokusu etrafa yayılmış..
Çevlik bölgesinden ayrılıp Samandağ’ının ilk Hristiyanlık zamanlarına ait manastır ve sütun içinde ömrünü tamamlayan azizin hikayesini dinlemeye ve görmeye doğru yukarıya doğru çıkmaya başladık.
Burası Saint Simon manastırı. Etrafta Samandağ’ına yapılmış elektrik üreten çelikten rüzgar gülleri dönüyor. Ancak manastır geç bir saat olduğu için kapalı ve geri dönmek zorunda kalıyoruz. Manastırın öyküsüne gelince, Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde kendini dine adamış olan bu aziz, sütunun içinden hiç çıkmadan yaşamış. Zamanla aziz mertebesine erişmiş. Gelen gidenler ile haberleşmiş ve inancını pekiştirmiş. Saint Simon’un inancı mal ve mülke karşı olarak şekillenmiş. Azizin içinde yaşadığı sütun ve sonrasında bu bölgenin bir manastıra dönüşmesiyle dağ kutsal bir karakter kazanmış.
Saint Simon manastırından biraz daha aşağıya inildiğinde Samandağ’ın bir başka kesiminde bugün Nusayri inancının yaşatıldığı bir başka türbeye doğru gidiyoruz. Burası da az önceki gibi bir ibadet ve toplanma yeri olma özelliğinde.. özellikle bayramlarda kendi özel günlerinde burada adakların kesildiği, buraya gelenlerin yanlarında getirdikleri kişileri doyurup özel yemekler verdikleri bir toplanma yeri bir kutsal bir mekan oluyormuş.. yoksullara yardım edilen yemek yedirilen, yemek yapılan bir yer. Belki Hatayın bu meşhur mutfak lezzetinin bu dini inançlarla da ilgisi vardır. Burası bir Şıh adına düzenlenmiş bir paylaşım yeri , burayı yaparken kollektif bir şekilde yapmışlar, kimisi, evi, kimisi halıları, beyaz eşyaları yapmış. Bayramlarda özellikle Hırisi denilen bir yiyecek yani keşkek kutsal yemek gibi olmazsa olmazlardan.
Hatay’daki gezimiz burada sona eriyor.. ertesi gün buradan ayrılıyoruz.. bir daha bu kültürel dokuyu göremeyeceğimiz Hatay’dan 6 Şubat 2023’de kara haber geliyor..bu coğrafyalar kendi kültürel dokularını kurmuş, kendi sınıf, din farklılıklarını, ayrılıklarını hissettirmeden uyumlu dengelerini kurmayı becermişlerdi..eminim bundan sonrasında da kendi yaralarını sarmada, kendi dengelerini kurmada en önemli sözleri yine onlar söyleyeceklerdir..
Hacıların şehri Meshed’den Tebriz’e , İpekyoluna doğru…
Tahran havaalanından İran hava yolları ile Meshed’e gidiyoruz.. önce kadınların ve erkeklerin ayrı bölümlerde aranması ile yolculuğumuz başlıyor.. güvenlik memurları rahat sakin bir arama içindeler..kadınlar çantaları ortayerde bırakıp kabinlere aranmaya gidiyorlar..genel olarak birbirine güven havasını görüyorum..herzaman olduğu gibi başı açık bir kadına rastlamıyoruz..ancak şık giyimli İranlı hanımlar başlarını hafif örtüyorlar .. yine kız çocuğu olan bir aileye gözüm takılıyor..kızlarının ergen yaşta olmasına karşılık başına pembe bere şeklinde örtü takmışlar… örtüyü zorunlu olarak takmak ile herzaman başını açabileceğini düşünerek takmanın başka şeyler olduğunu düşünüyorum..zorunluluk insanı daha fazla yoruyor.. buna karşı neler yapılabileceği düşünülmeye başlanıyor kendine göre farklı örtünme pratiklerini geliştiriyorlar..
Meshed’e akşam saatlerinde indik.. buraya gelen çoğu ziyaretçinin Türbe ziyaretleri ile ilgili oldukları anlaşılıyor..bunlar arasında özellikle de yeni evlenmiş çiftlerin yeni hayatlarına bu türbeyi ziyaret ederek başlamaları İran’da bir gelenekmiş..
Meshed şehri, kutsal şehirler arasında en önemli yeri alıyor.. çünkü burada daha önce söylediğimiz Sünni ve Şii çatışmasında öldürülen imam Rızanın türbesi bulunuyor.. Şiilik tarihinde çok önemli bir yere sahip olan İmam Rıza’nın burada türbesinin bulunması ile Meshed, kutsal kentler arasında çok önemli bir yere sahip oluyor..burası, müslümanların kutsal Mekke’sinden sonra ikinci kutsal yer oluyormuş..Meshed’e gelenler de hacı oluyorlarmış..
Meshed’in Şii inancının kutsal bir merkezi haline gelmesi , Safevi imparatorluğunun Şiiliği devletin resmi dini olarak kabul etmesiyle olmuş…burada daha öncesinde Abbasiler tarafından öldürülen Şii imam Rıza’nın kabri bulunuyormuş zamanla kabrin etrafına ziyaret ve türbe yapılmış.. asıl türbe haline gelmesi 15. Yüzyılda Selçukluların buraya gelmeleri ile başlıyor..Timur’un oğlu Şahruh’un karısı Gevherşad türbeye büyük bir saygı göstererek burayı genişletip bir de kendi adına camii yaptırmış.. Safeviler gelince de burası kutsal bir yerleşim olarak kabul edilmiş . Meshed doruk noktasına Nadir Şah döneminde erişiyor.. Nadir şah ise, şiilerin kutsal merkezini , Irak’taki Kerbela şehrinden alarak Meshed’e getiriyor.. Kerbela’nın Osmanlı imparatorluğu’nun hakimiyeti altına girmesiyle İmam Rıza’nın mezarı her yıl 100.000 kişinin ziyaret ettiği kutsal yer olarak öne çıkıyor..bundan sonra da Meshed kutsallığın merkezi oluyor..1928’de bu kutsal yerin alanı 180 metre genişlikte iken 1979 devrimi ile burası 320 metreye çıkartılmış…islam cumhuriyeti boyunca da en büyük mimari yapılar ortaya çıkmış.. sürekli genişleyerek büyük bir yerleşkeye dönüşmüş..içinde müzeler, camiiler, kitabevleri, postahane ,içiçe geçen avlular gibi birbiriyle bağlantılı yapılar bulunuyor.. Türbenin kapladığı alan itibariyle dünyanın en büyük, insan kapasitesi olarak da dünyanın ikinci büyük mescidi ve türbesiymiş..
Akşam Meshed’e inip otelimize geçtiğimizde İmam Rıza’nın kutsal türbesini ziyaret etmek için oldukça geç bir saat olması nedeniyle türbeyi ertesi akşam ziyaret etmenin çok daha iyi olacağını düşündük.. Ertesi gün sabahtan Meshed’e 130 km uzaklıktaki Nişabur kentine gitmeyi planlıyoruz..
Nişabur , Abbasilerden Moğol istilasının kenti yakıp yıkmasına kadar geçen dönemde, islam dünyasının entelektüel seviyesi oldukça yüksek bilim, kültür ve ticaret merkezlerinden biri olmuş..ayrıca Anadolu ve Akdeniz’i, Çin’e bağlayan ipek yolu üzerinde bulunduğu için de şehrin refah düzeyi oldukça yüksekmiş..şehir yüksek bir kültür seviyesine ve zenginliğe sahip olması nedeniyle burada pekçok düşünürün felsefecinin ortaya çıkmasını sağlamış..bunlar arasında özellikle ziyaret etmek istediğimiz tasavvufla ilgili düşünceleriyle bilinen Feridüddin Attar ile Matematik ve Astronomi alanında önemli çalışmaları olan ama bizim daha çok onu şiirleri ile tanıdığımız Ömer Hayyam’ın mezarları olacak..
İran’a yolculuğumuzda en çok ilgimi çeken konulardan biri de, tasavvuf düşüncesinin izlerini sürmekti..bu nedenle Feridüddin Attar’ın mezarı bizi tasavvufa bağlayan bir bağ oldu..
İran’da tasavvuf ile fikirler, dönemin sınıf ayrılıklarına, seçkinci düşüncelere, ayrıcalıklı olma anlayışlarına karşı ortaya çıkmış.. Tasavvuf düşüncesinde, ahlaki üstünlük düşünceleri, manevi yücelikler , nefis ile kötülüklerle mücadele temeline dayanan bazı kurallar benimsenmeye başlanıyor.. bunlara göre bu yolun daha başlarında bile bulunan kişi belirli birtakım ibadetleri düzenli olarak yaptığında en yüce makamlara yükselebilmekteydi..bütün bu yolculuğun hedefi ise gerçeğe marifete erişmekti..
Tasavvuf düşüncesinin ilk şekillerini ortaya koyan Feridüddin Attar, Mantıku’t- Tayr kitabında kuşları sembol alarak Vahdet-i Vücud’u yani Allah’a ulaşmayı anlatır.. anlattığı Simorg kuşunun hikayesinde çok şey saklıdır..Si Farsça’da otuz demek, Murg ise, kuş demektir.. Simurg , otuz kuş demektir.. Otuz kuşun Simurg’e yaptığı yolculuk , olgunluğa erişmek için insanın geçirdiği sıkıntılı yedi aşamadan geçerek sonunda Allah katına erişmesi, bir başka deyişle insanın olgunlaşması , ergin insan haline gelmesidir..
Attar’ın kitabında hikaye şöyle anlatılır.. binlerce kuş toplanıyor ve bizim de bir öncüye ihtiyacımız var diyorlar..Hudhud kuşu Hz Süleymanla birlikte gezdiği için çok fazla şey bildiğinden ona soruyorlar…Hudhud kuşu Kaf dağlarının arkasında Simurg diye bir kuş var ona gidelim kuşların hepsi ondan doğduğu için onu öncümüz yapalım diyor..kuşlar önce Simurg’e gitmekte tereddüt ediyorlar ve sürekli bahaneler öne sürüyorlar. Ancak yavaş yavaş Simurg’e gitmeyi kabul etmeye başlıyorlar. Simurg’a gitmek için yola çıkan binlerce kuştan sadece otuz tanesi tehlikelerle dolu yedi şehri geçiyor.. bu otuz kuş tehlikeli yolları aşıp geldiğinde canları çıkmış bedenleri yorgun, bezgin bir halde Simurg’un sarayına ulaşıyorlar.. Karşılarına çıkan görevliye , çok uzun bir yoldan geldiklerini ve Simurg’u görmek ve kendilerine padişah yapmak istediklerini söylüyorlar..Görevli, kuşların herbirinin önüne bir kağıt koyuyor , kağıtlarda kuşların başından geçen olaylar bütün detayları ile anlatıldığından kuşlar bu duruma çok şaşırıyorlar.. sonra Simurg ortaya çıkıyor.. kuşlar Simurg’u görünce daha da şaşırıyorlar.. çünkü her kuş Simurg’de kendisini görüyor.. Yada başka bir ifadeyle Simurg otuz kuşun hem herbiri hem de hiçbiri oluyor. Attar’ın Mantıku’t-Tayr kitabında, Simorg,‘Allah’ı yada‘insan-ı Kamil’i’ simgeler..kuşların hükümdarı olarak kabul edilir.. Simorg, Tasavvuf metinlerinde de simgesel bir yaratık olarak ‘İnsan-ı Kamil:ergin insan’ yada Allah’ın zatını temsil eder..
Attar’ın tasavvuf düşüncesinden etkilenen Mevlana ise kendi yolculuğunda daha yolun başında olduğunu şu şözlerle söyler.. ‘..Attar aşkın yedi şehrini gezmişken biz ilk sokağın ilk dönemecindeyiz’…
Attar’ın mezar anıtına bakınca bir kuş simgesinin olduğunu görürüz. bu kuşun kanatları üzerinde de mavi binlerce kuş gizlidir.. Türbesi ise, türkçe şiirleri ile bilinen Ali Şir Nevai tarafından yapılmış..Türbesi de Attar’ın alçakgönüllüğünü ifade eden bir şekilde yapılmış..türbeye normal zeminden birkaç basamak aşağıda giriliyor. Attar’ın mezarı bizi tasavvuf dünyasının içine uzaktan da olsa bakmamıza olanak verdi..az ilerdeki Ömer Hayyam’ın mezarı ise bizi daha farklı bir dünyaya soktu..
Hayyam’ı ise, daha çok, yazdığı Rubai tarzındaki şiirleri ile tanırız.. Rubai Arapça dörtlük anlamına gelir.. Gündelik hayatla ilgili şiirlerdir. Hayyam da rubailerinde haksızlığı, tutuculuğu, ikiyüzlülüğü , taassubu , bağnazlığı eleştirmiştir.. ancak şiirlerinde hayatın güzelliğinden özellikle şarabın faydalarından bahseder..hayattan mümkün olduğunca zevk alınmasından yana şiirler yazmıştır.. Hayyam’ın asıl önemi ise, 11. Yüzyıl islam dünyasında Matematik ve Astronomi alanında dünyanın güneş etrafındaki döngüsünü hesaplamasıyla ortaya çıkar.. yaptığı hesaplamalar ile güneş takvimini ortaya çıkarır.. Bu takvime göre bir yılın hesaplanması, Gregoryan takviminden daha hassas ve doğru olarak yapılmıştır..Hayyam’ın bu takvimine Celali takvimi denir.. bu ad, takvimin yapılmasını isteyen Selçuklu sultanı Sultan Melikşah’ın isimlerinden biri olan Celaleddin isminden alınmış.. Güneş takvimi 20. Yüzyılın başına kadar İran’da kullanılıyormuş..
Hayyam’ın anıt mezarı büyük bir alan içinde 10 tane ayağı olan ters dönmüş bir şarap kadehine benzemektedir. Anıt mezarın mimarı ise Mimar Huşeng Seyhun tarafından yapılmış.
Nişabur’da Ömer Hayyam’ın anıt mezarından ayrılıp Firuze dünyasının içine giriyoruz..Nişabur’da dünyanın en kaliteli mavi Firuze taşının çıkarıldığını öğreniyoruz.. ticari değerini de bugüne kadar korumaktaymış.. buradan çıkarılan Firuze taşları ile bir zamanlar İran saraylarının kubbe kaplamaları da yapılıyormuş ayrıca camilerin minarelerinde de sıklıkla kullanılan mavi rengin nereden geldiğini de anlamış olduk..Firuze taşını ilk kez Selçuklular keşfetmiş ve başka yerlere götürülmesinde de öncü olmuşlar…Firuzenin koyu mavi rengi yeryüzündeki cenneti simgeliyormuş..savaşlarda da savaşanların yanlarında Firuze taşı taşırlarsa savaşı kazanacaklarına inanıyorlarmış.. bu nedenle Firuze taşının bir diğer ismi de zafer taşıymış..ayrıca halk arasında da pekçok şeye iyi geldiğine dair inancın oluştuğu da söyleniyor..çocuğu olmayanlara, şifa isteyenlere de iyi geleceği düşünülüyor..Firuzenin rengi mavi görünmesine karşılık , taşın içinde bulunan demir, alüminyum ve bakır elementlerinin hangisinin oranı daha fazla ise taşın renginin de ona göre değiştiği söyleniyor.. Firuze satan dükkanlarda taş işlenip mücevher olarak satılıyor..
Nişabur’dan ayrılıp yeniden Meshed’e dönüyoruz.. akşam İmam Rıza’nın türbesini ziyaret edeceğiz..
Akşam türbeye doğru giderken sokaklar siyah çadorlarını giymiş kadın ve erkek Şii hacı adayları ve hacılarla dolu .. daha çok kadınları kalabalık gruplar halinde görüyoruz.. sokaklarda hacı malzemelerini satan pekçok dükkan geceleyin ışıl ışıl parlıyor..sokak kalabalığının arasında ilerlerken üzerimizde siyah çador olmadığı için gelen geçenin dikkatini çekiyoruz..nihayet türbenin giriş kapısına geldik..kadınlar grubu olarak erkeklerden ayrılıp kontrol alanına giriyoruz..fotoğraf makinası yasak ,sadece yanımızda cep telefonlarımızı alıyoruz.. burada bize temiz naylon içindeki çadorlarımızı veriyorlar.. siyah çadorlarımızın acemisi olduğumuzdan üzerimizden kayıp gidiyor..çarşaf kadar büyük çadorları tekrar tekrar örtünüyoruz.. yas dünyasına uygun kapkara bir örtü içindeyiz.
İçeri girdikten sonra yerler halılarla kaplı ve tertemiz …ayakkabılarımızı naylon torbalara koyup türbeye doğru kalabalığın ardından ilerlemeye başlıyoruz..içerisi ayna sanatının incelikleri ile kaplanmış durumda aynalardan yansıyan ışıklar içinde gözlerimizi etraftan alamıyoruz..türbenin içindeki üst kısımların altın kaplama olduğunu öğreniyorum..buradaki kaplamaları, Nadir Şah Hindistan seferinde ele geçirdiği altınlarla yaptırmış .. ilerde türbenin önüne doğru gelmeye başlıyoruz..Türbenin üzerindeki örtü kafes şeklinde altın ipliklerle örülmüş… sürekli öpülmesi nedeniyle yıpranıp eskidiğinden değiştiriliyormuş..kadınlar ellerindeki dua kitaplarını okuyor..kimileri ise oturmuş kendinden geçmiş dua ediyorlar.. namaz kılanlar var..üstüste yığılmış kadın kalabalığı ise türbenin etrafını çevirmiş.. ellerini, yüzlerini türbeye sürmeye çalışıyorlar..isteklerinin gerçekleşmesi için dua ediyorlar..kalabalığın içine girmeden geçiyoruz..siyah çadorlu görevli kadınlar ellerinde dua kitaplarını dağıtıyorlar.. dua edip çıkanların kapının kenarını üç kez öptüklerini görüyoruz..namaz kılanların önünde namazlarının gelip geçenler tarafından bozulmaması için koydukları yuvarlak küçük kıble taşları duruyor.. dışarı çıkınca halıların üzerinde bir müddet oturup hızla akıp giden kalabalığı gözlemliyoruz.. yas tutmak ve ağlamak burada çok fazla görülen bir durum.. içinden geçenlerle yas ve gözyaşı birlikte ortaya çıkıyor.. başka bir tanesi de elinde bir kumaş yada suyu türbeye sürmeye çalışıyor..Türbenin altından yapılmış kubbesi gecenin karanlığında gözalıcı bir şekilde parlıyor..üzerinde hat sanatı ustalarından Ali Reza Abbasinin yaptığı Kur’andan sureler işlenmiş..
Türbeden çıkarak dışarıda çadorlarımızı teslim edip sokaklardaki siyah çadorlu kadın ve erkeklerin arasına karışıyoruz.. burada Türbenin ziyaretinin bitmesi sözkonusu değil, kutsal şehir sokaklarda da devam ediyor.. alışveriş, kalabalık, çeşitli hediyelik malzemeler, kokular hep bu kutsal mekanı hatırlatıyor..
Meshed’in kutsal havasını soluduktan sonra ..akşamın çöken karanlığında otelimize dönerken buranın şiiler için olduğu kadar bu kültüre yabancı bizler için de ne kadar önemli olduğunu ve gidilmesi görülmesi gereken kısaca yaşanması gereken bir yer olarak aklımızın bir köşesinde durması gerektiğini söyliyeyim..
Ertesi gün akşam Tebriz’e geçeceğiz..ancak uçağın kalkış saatine kadar görmeyi istediğimiz bir başka yer de İran’ın en büyük şairlerinden olan ve Şehname adıyla bilinen tarihi destanı yazmış Firdevsi’nin mezarıydı.. Firdevsi’nin mezarı, Meshed’den 24 km uzaklıkta Tus şehrinde bulunuyor..
Firdevsi 10. Yüzyılda yaşamış bir şair ancak halen İran edebiyatında çok önemli bir yere sahip bulunuyor..Firdevsi, kendi döneminde İran tarihine meraklı birisi olarak biliniyor.. bu dönemde Arap akınlarının İran coğrafyasında hakim olmasıyla başlayan siyasi ve kültürel baskılara karşı endişe duymaya başlıyor.. bir yandan da İranlı yöneticilerin acizliklerine karşı da isyan duyuyor…işte bu siyasi ortam içinde Firdevsi ünlü Şehname’yi yazıyor..
Şehname, ‘Şahların kitabı’ demekmiş..yaklaşık 35 yılda eserini bitiriyor.. Firdevsi, Şehname ile İran halkının İslamiyet öncesindeki eski İran değerleriyle bağının kopmasını önlemek ister..varolan bağların da alabildiğine güçlenmesinden yanadır.. milli duyguları yeniden canlandırıp, halka eski görkemli günlerini hatırlatmak ve bağımsızlığını kazanmaları için harekete geçirmeyi amaçlar..
Şehname’de bu amaçla , İran’ın milli hikayeleri, mitolojik kahramanları anlatılır.. mitoloji , kahramanlık anlatıları, tarih, efsane, hikaye, gerçekler hepsi içiçe geçmiştir.. Şehnamede anlatılan pekçok kahraman vardır.. ancak bunlar arasında en önemli kahraman Rüstemdir..yada diğer bildiğimiz adıyla Zaloğlu Rüstemdir.. İran’ın milli kahramanıdır..Firdevsi, Rüstem’i çoşkulu ifadelerle anlatır.. Rüstemi babası onu Elburz dağlarına bırakır..çünkü Rüstem farklı bir bebektir..bir albinodur.. Rüstem’i Simurg büyütür.. Simurg bilgin bir kuştur..Rüsteme tehlikede olduğu zaman yardım edebileceğini söyler… Rüstem’in kötülüklerle savaşı başlar ve yedi aşamadan geçen savaşı anlatılır.. Şehname, İran milletinin bir kültür ve medeniyet ansiklopedisi olarak tanımlanmıştır..
Firdevsi, Pehleviler döneminde milliyetçiliğin ön plana gelmesi nedeniyle önem kazanmış.. şiirleri öne çıkarılmış ve Pehleviler Firdevsi’ye görkemli bir Mezar anıt yapmışlar..Mezar anıtı beyaz bir mermerden yapılmış ve İran’ın ilk imparatorluğu olan Ahamenişlerin kurucusu Kiros’un Pasargat’daki mezarına benzer şekilde yapılmış..ayrıca mezarın üzerinde de yine Şehname’den bazı kısımlar bulunuyor.. Mezar anıtının yanında bir de müze bulunuyor..burada Firdevsi’nin gömülü olduğu mezarı bulunuyor..müzenin duvarlarında Şehname’nin anlatıldığı alçı kabartmadan panolar yapılmış..görsel duvar panosunda kahraman olan Rüstem’in nasıl doğduğu , onu büyüten Simurg kuşuyla olan beraberliği, devlerle, cadılarla ve pekçok kötülüklerle mücadelesi burada anlatılıyor…ancak buradan izlediklerimizle kalmayıp bize bilgi veren resmi görevlinin okuduğu şiirler hikayeyi daha iyi canlandırdı…Görevli, Şehname’deki kahraman Rüstem’in mağaranın içindeki devle savaşının anlatıldığı şiiri okudu..şiirde, Rüstem uyuyan devi öldürmek için onun uyandırır. Çünkü uyuyanla savaşılmaz.. şiiri okurken, Rüstemin devle savaşında onun devi nasıl öldürdüğünü, Hamasi tarz denilen insanları çoşturmayı hedefleyici bir şekilde okumaya başladı.. Şehname biran için sesli hale geldi…Görevlinin Rüstem’in kahramanlık hikayelerini okurken kullandığı bu Hamasi tarz aslında eskiden kahvehanelerde anlatılan hikayelerin canlandırılmasında kullanılırmış.. halen bu tür şiir okuma geleneğinin devam etmesi de İran’da şiire duyulan ilginin geleneklerin nasıl hala yaşadığını bize gösterdi..
Tus şehrinden İran’ın kültür hazinelerinden bir parça da olsa görmüş olmanın hazzını yaşayarak yeniden Meshed’e dönüyoruz..
Meshed’den yine İran havayolları ile yolculuk yapıp Tebriz’e gideceğiz..havaalanında ise Tebriz yolcularının Azerbeycanlılara benzediklerini görüyorum.. yanımızda oturan birçok kişi yarı Türkçe konuşuyor..biz onları anlamaya başladık. Tabii onlar da bizim konuştuklarımızı anlıyorlar..ve birazdan sohbet başlıyor.. Hoşgeldiniz..nereden geliyorsunuz..Tebriz güzeldir..ve daha pekçok şey yakınlık kurmak için yeterli oluyor.. Uçağın manken gibi hosteslerinde kahverengi pantolon ve üzerine uzun tunikleri, başlarına başı kapatan bir başörtüsü ile üzerinde hostes şapkası takmışlar.. hosteslerin adeta robota benzer duruşları var.. silikonlanmış dudaklar, gerilmiş yüzler hiçbir ifade vermiyorlar ..boylarının ise oldukça uzun olması da dikkatimi çekti..Uçağımız biraz geç kalkmasına ve Tebriz’e uzun bir yolculuk olmasına rağmen zamanında , rahat ve güvenli bir yolculuk yaptık..
Tebriz havaalanında yeni bir otobüsle kalacağımız otele gidiyoruz. İran’daki turist otobüslerinin ne kadar konforlu olacağını düşünmemişim. Adeta uçakla yarışıyorlar..turist transfer otobüsleri , tek kişilik koltukları, geniş rahat ve her türlü yayılmaya müsait.. ayrıca çölden geçiyor olsak bile , yolların da iyi yapılmış olması nedeniyle konforu arttırdığını söyleyelim..
Tebriz’e akşamın geç bir saatinde iniyoruz.. burada yaşayanların çoğu Azeri.. dilleri de Azeri Türkçesi oluyormuş..artık havaalanından beri konuşulanları birkaç kelime de olsa yakalayıp anlayabiliyoruz..burada derdimizi anlatacak soruları cevaplayacak olmamız bizi rahatlatıyor..ayrıca Türkiye’den gelen Türklere de ayrı bir sempatileri var..Türklerin de turist olarak sayıları burada daha fazla…
Tebriz İran’ın tarihinde önemli şehirlerden biri olmuş..burasının tarihte önemli bir üretim ve dokuma merkezi olması, İpekyolu ticaretinin buradan geçmesini sağlamış..buradan tüm dünyaya dokunan kumaşlar kervanlarla gitmiş..tarihten bu yana Tebriz, ticaretin merkezi olmuş.. ayrıca özellikle Türkiye açısından da önem taşıyan bir şehir.. Kafkasya üzerinden Rusya’dan gelen yol ile Trabzon üzerinden Türkiye ve batı Avrupa’dan gelen yolun Tebriz’de birleşmesi sayesinde buradan 10. Yüzyılda müslüman ülkelere Grek malları getiriliyormuş.. bunların büyük bir kısmı da Trabzon yolundan geliyormuş.. Tebriz ticaretin kavşak noktası olduğundan aynı zamanda farklı kültürlerin , inançların birarada yaşadığı kozmopolit bir şehir olmuş.. Nasturiler, Ermeniler, Yakubiler, Gürcüler ,İranlılar Müslümanlar hepsi birarada yaşayabiliyorlarmış..
Tebriz’in ticari açıdan önem taşıması aynı zamanda askeri açıdan da stratejik bir konumda bulunmasını sağlıyordu.. tarih boyunca 8. Yüzyıldan bu yana kurulan imparatorlukların başkenti olmuş ve Tebriz için mücadele edilmiş..Tebriz kentinin kurulması, Abbasiler dönemiyle başlıyor.. Moğollar, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safeviler ve Osmanlılarla devam etmiş..Osmanlılar Yavuz Sultan Selim’in yaptığı Çaldıran savaşından sonra şehri ele geçirmişler ve kısa bir süre ile Tebriz Osmanlıların idaresine geçmiş..ancak daha sonrasında Safeviler yeniden Tebriz’i almışlar Safevi hanedanlığından sonra ise, Kaçar hanedanlarına mensup şehzadelerin de burada büyüdüğü, Tebriz’in bir sancak şehri olarak kullandıkları biliniyor.. Tebriz tarihte pekçok mücadele geçirdiği için, 19. Yüzyılda meşrutiyet hareketinin de önemli kentlerinden biri olmuş..ayrıca Pehlevilere karşı yapılan mücadele de önsaflarda yerini almış..kısacası Tebriz aynı zamanda muhalefet hareketlerinin ortaya çıktığı bir kent olmuş..
Tebriz’deki ilk günümüz Cuma günü olduğundan bugün Tebriz’in ünlü kapalıçarşısı ve tüm esnaf kapalı ..ancak şehrin görmemiz gereken müze ve diğer anıtlarının açık olduğu şanslı bir gündeyiz.. sabahın erken saatlerinde görmeyi çok istediğimiz şairler mezarlığı ve şiir müzesine doğru yola çıkıyoruz..
Tebriz kentinin en önemli özelliği, bir şiir kenti olması..şairlerine ve onların şiirlerine verdikleri önem onlar için yaptıkları müzede cisimleşmiş.. daha önce de İranlıların Hafız’ın mezarında onun şiirlerini nasıl bir saygıyla okuduklarına tanık olurken bu saygıyı ve sevgiyi iyice hissetmiştik. Şimdi de bu şairler müzesinde aynı duyguları hissettik.. Şairler müzesinde 409’dan fazla şairin mezarı ve bir de şairler için yapılmakta olan bir anıt bulunuyor…henüz tamamlanmamış bu anıt içiçe geçmiş kitaplar şeklinde düşünülmüş..müzede pekçok şairin fotoğrafı, şiirleri, heykeli duruyor..bu şairler arasında Tebriz’li olan ve Tebrizliler tarafından çok sevilen Şehriyar da var..Şehriyar İranlılar için önemli şairlerden biri, günümüzün Hafız’ı Sadi gibi bir öneme sahip..20. yüzyılın başlarında yaşamış bu şairin hüzünlü öyküsünü de anlatmadan geçmeyelim..Şehriyar, bir tıp öğrencisiyken bir kıza aşık oluyor. Ancak sevdiği kızın babası kızını Şehriyar’a vermiyor..üst makamlardan bir devlet görevlisiyle de evlendiriyor…bunun ardından üzüntüsünden Şehriyar hem tıp eğitimini bırakıyor hem de sevdiğine kavuşamıyor..hikayesi Tebriz halkını çok etkilemiş olmalı ki onun ölümünde hiçbir dükkan açılmamış ve ölüm günü İran’da milli şiir günü ilan edilmiş..
Şiir müzesinden çıkıp arkeoloji müzesine doğru gidiyoruz.. Burası arkeoloji müzesi olarak oldukça küçük olmakla birlikte içinde önemli eserlerin olduğu bir müze..özellikle Tebriz’in tarihinde Osmanlıların izlerini bulmak bizim tarihimiz açısından da önemliydi.. burada Kaçar hanedanlığı döneminde Sultan Abdulmecid’in ısmarladığı üç ton ağırlığında bir Bismillah taşı bulunuyor.. Sultan, İranlı bir taş ustasına dünyada tek olabilecek bir şekilde taşa işlenmiş bir Bismillah taşını ısmarlamış..usta , Mısır’da işlediği bu mermer taşı 8 yılda bitirmiş….ancak Sultan taşın üzerinde 12 tane ayet ve şiir görünce, taşın Şiiliği hatırlattığını söyleyerek almaktan vazgeçmiş.. Bu bismillah taşı da Tebriz’de kalmış.. Arkeoloji müzesinde ayrıca Kaçar hanedanlarına ait çeşitli porselen eşyalar, Tebriz’de Neolitik döneme ait tütsü kapları gibi çeşitli bulgular ve eşyaların olduğunu da belirtelim..
Tebriz’in tarihi geçmişinden günümüze kalan yapıları arasında en önemlisi, 15. Yüzyılda Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah’ın yaptırdığı ve adını üzerindeki çinilerin renginden alan Mescid-i Kebud yada diğer adıyla Gök Mescidi… Karakoyunlu hükümdarı Cihan şah ile karısı Can Begüm hatun tarafından yaptırılmış.. Mescid ilk Türk islam eserlerinden biri olarak tarihe geçmiş..Mescid, içinde medrese, kütüphane, hamam gibi yapıların olduğu büyük bir külliye olarak yapılmış..içinin ve dışının mavi çinilerle süslenmiş olması nedeniyle buraya Gök Mescid denilmiş..ayrıca içinde Cihan Şah ve Begüm Hatun’a ait bir mescid daha bulunuyor.. her ikisinin mezarları da burada duruyor..Bu mescidin içinde mavi çiniler üzerine altın yaldızla süslemeler yapılmış..bugün bu süslemelerin ancak bir kısmı görülebiliyor.. mescid depremle yıkılmış daha sonra yeniden inşa edilmiş..
Tebriz’de girdiğimiz kafe yada dolaştığımız sokaklarda Türkçe kelimeler duymak, esnafla birkaç kelime sohbet burada yaşayanlarla yakınlaşmamızı sağladı.. kolayca uyum sağlayabileceğimiz düşüncesi oluştu.. Cuma günü olması nedeniyle tatil gününü yaşayan Tebriz halkı yakınlardaki parklarda eğlenmek dolaşmak dinlenmek istiyordu.. Bu parklardan Şah Goli parkına gidip hem biraz dinlenmek hem de etrafı seyretmek istedik.. Şah Goli parkı, Şehrin dışında kalıyor ..burada daha önceden bir gölet varmış…Safevi hanedanları göleti bir havuza çevirmişler daha sonra gelen Kaçar hanedanlığı ise havuzun içine bir yazlık saray yapmışlar ve saray günümüze gelene kadar iktidarların elinde değişim geçirmiş.. önce yıkılmış yerine islam mimarlığına uygun yeni bir bina yapılmış bugün ise bu bina kafe restoran olarak kullanılıyormuş..parkta gezinirken gençlerin kendi aralarında topla oynadıklarını, genç kızların ailelerin yanında isyankar pozlarını ve başörtüsünü açma girişimlerini izleme fırsatımız oldu.. bize turist olarak laf atanlarla sohbet edip fotoğraf çektirdik.. kızların başörtüsüne karşı geliştirdikleri dayanışma pratiklerinden biz de nasibimizi aldık ve kadınların ellerine de birer şeker ve kağıt verildi..
Tebriz’deki üçüncü günümüzdeyiz.. bugün Cumartesi ve Ortadoğunun en büyük çarşısı olan kapalıçarşıyı merak ediyoruz.. esnafın kepenk kapatma uygulaması olacak mı acaba diye sormadan edemiyoruz.. Cumartesi günü Tebriz metrosuna binip çarşıda iniyoruz..metro çok kalabalık değil.. bir vagon sadece kadınlara ayrılmış birine de aile olarak binilebiliyor..sadece erkeklere ayrılmış vagon da bulunuyor..biz aile vagonuna hepbirlikte bindik..
Tebriz Kapalıçarşısı, Tebriz’in İpekyolunun üzerinde olması nedeniyle tarih boyunca çok önemli bir ticaret merkezi olmuş.. çarşının yapımı 9. Yüzyıla kadar iniyor..ancak ilk planlı yapılaşma 13. Yüzyıldan itibaren başlamış..burada pekçok han ve kervansarayların yapılmasıyla ilk yapılar ortaya çıkıyor çünkü Tebriz’i ellerinde tutan hanedanlar, hükümdarlar ticaretin gelişmesi için yol ,han, kervansarayların yapımına önem veriyorlar.. yolların güvenliğini sağlayarak tüccarların dolaşımını kolaylaştırıyorlar..bir yandan da tüccarlara vergi muafiyeti ve teşvik politikaları da uygulamışlar..kapalıçarşı daha sonraları yıkıcı depremlerle tahrip olsa da yeniden ve yeniden yapılmış.. İpekyolu geçtiği sürece de önemini korumuş. Alternatif ticaret yolları bulununcaya kadar Kapalıçarşı şehrin ve bölgenin en önemli ticaret merkezi olmuş.. özellikle Ortadoğu’nun en eski Kapalıçarşılarından biri olan çarşı , 2010 yılında Unesco Dünya Mirası listesine de alınmış..
Kapalıçarşı, içiçe geçmiş pekçok han ve kervansaraylar, camiler, okul, hamam ve diğer başka yapılardan meydana geldiğini söyledik bu yapılar tuğladan yapılmış..ve sonradan birbirine bağlanmış..tahminen 7 km lik bir alanı kaplıyormuş..içinde İstanbul’daki Kapalıçarşı gibi pekçok kapısı da bulunuyor.. Çarşının içinde kuyumcuların bulunduğu kısıma Emir Pazarı deniliyormuş, halıcıların kısmına da Muzafferiye pazarı deniliyormuş ve çarşının en yüksek kubbeli pazarı da burasıymış..çarşıda baharatçılardan, giyime, süs eşyalarına , iğneden ipliğe, kafelere, restoranlara kadar türlü çeşit eşya satıldığını gördük..çarşı içinde yürürken kalabalıkta iki tekerlekli çekçek arabaları çeken hamalların yol almak için ‘ya allah’ diye bağırtıları arasında çarşıyı dolaştık..
Çarşının özellikle halıcılar kısmına bir göz atalım..halıcılar kısmında etrafında halı dükkanlarının olduğu büyük bir avlunun ortasında halılar ortada duruyor ve üzerinde de halı onarıcıları işlerini yapıyorlar.. halı satın almak için dükkanlara girip bakmanın ötesinde size yardımcı olabilecek kişiler de ortaya çıkıyor..çarşıyı bilen bu kişiler sizin ne alacağınızı ve ne kadar fiyat vermek istediğinize göre de dükkan dükkan gezdiriyorlar..halıyı aldıktan sonra uzun uzun pazarlık sonrası yapılan el sıkma ritüeli ise sağlam kol gerektiriyor..
İran gezisinin sonuna geldik ve ertesi gün THY tarifeli uçağı ile Tebriz’den istanbul’a gideceğiz.. şimdiye kadar İran’dan aklımda kalanlar…en güzel sanat eserleriyle karşılaştığımız tarihin dibini gördüğümüz ,ahlak felsefesinin ,tasavvufun doğduğu topraklar …islamiyetin görmediğimiz bilmediğimiz inançlarını , ritüellerini , törenlerini gördüğümüz ,kutsalını yaşadığımız , sanatla yoğurulmuş islamiyetin ülkesi..gökyüzü ile yeryüzü arasında bağlantılar kurduğumuz , kutsal dünyasının içine girip çok ama çok yakından insanların ağlamalarına, kapılarına yüz sürenlere, öpenlere, dua edenlere tanık olduğumuz , şiirlerini doyasıya okuyup içtiğimiz sanatıyla, renkleriyle ,mozaikleriyle başımızın döndüğü kendimizden geçtiğimiz bir ülke..islamiyeti bir başka tanıdığımız, bir kadın olarak katı kurallarıyla yakından gördüğümüz ..tarihten bu yana gelen kültürüyle cana yakın misafirsever insanları ile tanıştığımız ülke…uçsuz bucaksız çöllerini İpekyolu üzerinden giderek izlediğimiz sarı sapsarı çölleriyle susuz yollarda develerin geçtiğini hayal ettiğimiz bir ülke..ekonomik hayatın canına tak ettiği artık katlanılmaz hayata isyan edenlerin ülkesi..doğu masallarının diyarı , ipekyolunun ülkesi İran…
Kaynaklar:
1001 istanbul tur, Rehber Pembe Özdemir
İran Rehberi, Nazlı Elmi
Zafer bozkaya- İran gezi rehberi
Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül ve Şiir Ülkesi.
Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.
İsfahan’ı arkamızda bırakarak rotamızı Kum’a doğru çevirdik.. ancak yolumuzun üzerinde Unesco Dünya Mirası Listesinde yeralan Abyenah köyüne uğramadan geçmeyeceğiz..Kum’dan sonra ise Kaşhan ve ardından Tahran bugünün son hedefi olacak..
Abeyenah köyü , turistlerin sevdiği ve sıklıkla uğradığı yerlerden biri ..ancak şu anda İran’ın siyasi durumu nedeniyle ortalarda pek fazla turist gözükmüyor..
Abeyenah köyü, yüksekliği 2000 metreye çıkan bir dağ köyü …köyün kırmızı killi topraktan yapılma evleri ,simetrik olmayan evlerin üstüste binmesiyle doğal bir görünüm oluşturuyorlar.. dar ara sokakları film seti gibi duruyor..fotoğraf çekmeye doyamıyoruz.. köyde daha çok yaşlılar bulunuyor, gençler çoktan köyü bırakıp gitmişler..köyün insanlarının giysileri ise daha muhteşem kendi özgün giysilerini terketmemişler..köyde erkekler , kadınlar fotoğraf çekmemize izin veriyorlar.. erkeklerin pantolonları şalvara benziyor.. siyah renkte bol bir pantolon şalvarın üstüne ceket ve kasket takıyorlar.. kadınlarda da başlarında geleneksel çiçekli beyaz başörtüleri var.. ve bol bir etek giyiyorlar..
Abeyenah köyü eski bir köymüş..1500 yıllık bir köy..dilleri ise eski Farsça olan Pehlevi dilini konuşuyorlar.. kadınlar turistlere alışık olduklarından kapılarının önlerinde tezgahlarında kurumeyve, yemiş, eşarp, geleneksel renkli giysiler gibi şeyler satıyorlar..kadın ve erkek ilişkileri de öyle kaç-göç şeklinde değil.. kadınlar daha fazla satışın içinde görünüyorlar.. Abeyenah köyünde bir de Zerdüştlerin ateş tapınağı varmış..ancak bugüne bir şey kalmamış..
Köyün güzel safranlı çayını içtikten sonra Kaşhan’a devam ediyoruz.. yolumuzun üzerindeki ikinci durak, yine Unesco dünya mirası listesindeki İran bahçelerinin bir örneği olarak Fin bahçelerini göreceğiz.. Kaşhan’a birkaç km mesafede Fin denilen yerde bulunuyor..Burası, içeriye girince yemyeşil servi ağaçlarının , Portakal ağaçlarının olduğu, altından kanallarla suların aktığı çölün ortasında adeta bir cennet gibi tasarlanmış geleneksel İran bahçelerinin bir başka örneği oluyor.. Burasını Safevi hükümdarı Şah Abbas yaptırmış.. daha sonra Kaçarlar döneminde yenilenmiş..
Fin Bahçeleri, dört dairesel kuleli duvarlarla çevrili 23.000 metrekarelik bir alanı kaplıyor..bu tür bahçelerin yapımı İran’ın en eski uygarlığı olan Ahamenidlere kadar iniyormuş.. Pers İmparatoru büyük Kiros bu bahçeleri Zerdüştlük inancına göre yapmış..En belirgin özellikleri dört bahçe ilkesiymiş.. yani, kare bahçe, su yolları ile dörde ayrılmış..Dört Zerdüşt unsurun Gökyüzü, toprak, su yolları ve bahçenin birbirleriyle uyumunu temsil ediyor..ancak daha sonra islamiyetin gelmesiyle birlikte Fin bahçeleri geleneksel islam mimarisinin içinde yeralmaya başlamış…bu geleneksel islami bahçe tasarımı, bir cennet bahçesi şeklinde yapılıyor.. İspanya’da Endülüs bahçelerinde, Hindistan’da Tac Mahal gibi pekçok yerde yapılmış.. buradaki Fin bahçeleri de (Bagh-e Fin) tarihte en eski vaha bahçesi olarak biliniyor.
Fin Bahçeleri çölün dönüştürülerek bir vaha bir cennet haline getirilmesiyle oluşmuş..bu aynı zamanda dönemin iktidarlarının kendi ihtişamlarını , zenginliklerini, bolluklarını , güzelliklerini yada entrikalarını göstermek için de yapılıyor.. Fin bahçesi tasarlanırken , Süleyman Pınarı denilen bahçenin yanındaki bir yamaçta bulunan yeraltı suyundan yararlanılmış..buradan gelen suyun basıncı kanat sistemiyle ayarlanıyor.. suyun doğal kaynağından etraftaki küçük çeşmelere getirilmesi , havuzların fıskiyelerinin çalışması yada havuzların dolması, kanallardaki su akışının ayarlanması gibi bahçedeki bütün su sistemi mekanik pompalar olmaksızın çalışıyor..Bahçede yedi tane çeşitli boylarda havuz var..havuzların en büyüğü olan Havuz-u Çuş’un altında 160 tane delik varmış..bu deliklerin 80 tanesinden havuza su geliyormuş..diğer 80 tanesinden de su boşalıyormuş.. Bahçenin girişinde ise, iki katlı Safevi köşkü bulunuyor.. eğlence köşkü olarak bilinen kısımda ise köşkün resimlerle süslü kubbesi görmeye değer…ayrıca köşkün zemin katında da bir havuz var buraya dilek dileyenler para atıyorlar.. Bahçede iki tane de hamam bulunuyor..ilk yapılan hamam küçük ve Safeviler döneminde yapılmış daha büyük olan hamam ise Kaçarlar döneminde yapılmış..eski hamam ise burada çalışanlara tahsis edilmiş..yeni olan hamam da şah ve ailesi tarafından kullanılmış..Buradaki hamamın hikayesinde bir de suikast gizli.. 19. Yüzyılda İran’ın eski devlet adamlarından olan ve eğitim ve idari alandaki reformlarıyla gündemde olan Amir Kabir Fin Bahçesine sürgüne gönderilmiş..tecritde tutulmuş..ve Fin hamamının bahçesinde Nasıreddin Şah’ın emriyle bir suikastla öldürülmüş..
Kaşhan’da gördüğümüz diğer islami yapılardan biri de, Aga Bozerg medresesi oldu.. burası 19. Yüzyılda yapılmış bir camii medrese…Medresesi hala kullanılıyormuş.. Kaşan’daki en iyi islami külliye olarak biliniyor.. simetrik bir mimariye sahip ..İçeriye girince ortada altta kalan içinde abdest alma havuzlu bir avluyu görüyoruz.. tuğla minareleri ile Badgir denilen rüzgar bacalarının da olduğu bir medrese olarak kayıt ediyoruz..
Kaşhan’dan ayrılıp yolumuzu Kum kentine doğru çeviriyoruz. Kum kenti, kutsal şehirlerin içinde önemli bir yere sahip.. Meşhed’den sonra ikinci büyük kutsal şehir olarak kabul ediliyor.. Şiraz’da gördüğümüz kutsal türbenin bir benzerinin de burada olması ve şiilerin tarihinde aldıkları derin yaraların unutulmaması adına bu türbeler yapılıyor..
Kum şehrinden önce kutsal yer olarak Kerbela’da öldürülen Hüseyinin türbesi Şiiliğin önemli kutsal yeri olarak kabul ediliyordu..hala her yıl bu olayın yıldönümünde Aşure’de derin bir yas içine girilir..kitlesel dini gösteriler ve dini bir keder tutulur.. Safevi hükümdarı Şah Abbas, o zamanlar Osmanlıların hakimiyeti altında bulunan Necef ve Kerbela şehirlerine karşı Kum’u Şiiliğin merkezi olarak önplana çıkarmış..daha sonra gelen şahlar da aynı politikayı devam ettirmişler..Kum’da Havza-i İlmiyye denilen pekçok medrese kurulmuş..çok sayıda öğrenci ve ulema yetişmiş..bu nedenle de Kum-e Mukaddes olarak bilinmeye başlanmış..İran islam devriminin lideri olan İmam Humeyni de ve diğer yöneticiler de Kum’daki medreselerde yetişmişler..İran islam devriminin gerçekleşmesinde Kum’daki ulema ve medreselerin önemi büyükmüş..Kum kenti halen bu önemini koruyor..
Kum kentindeki türbenin hikayesine geçmeden önce Şiilik meselesi üzerinde biraz duralım.. Çünkü buradaki kutsallığı, yası, ağlamaları daha iyi anlamak için biraz daha Şii meselesine yakından bakmak gerekiyor.. Geçmişte Şiilerle Sünniler arasında başlayan ayrılıklar ve bu ayrılıkların meydana getirdiği iktidar kavgaları, derin acılar, günümüze dek gelen yasların tutulmasına neden olmuş… Şiilerin bir mezhep olarak Sünnilerden ayrılması , islamiyetin yayılması döneminde ortaya çıkıyor.. iktidarı kimin elinde tutacağı konusunda başlayan fikir ayrılıkları, mezhep ayrılıklarına buradan da büyük katliamlara yol açıyor.. Şii mezhebinden olanlar iktidarın Hz. Muhammedin akrabası olan Ali ve onun oğlu olan Hüseyin’in soyundan gelenlere ait olması gerektiğini söylüyorlar.. Dönemin sünni hanedanları olan Emeviler ve sonra Abbasiler ise, iktidarın belli ailelerden gelenlere verilmesini savunuyorlar.. islamiyetin yayılması sürecinde başlayan görüş ayrılıkları mezhep ayrılıklarını oluşturmuş gözüküyor.. Bundan sonrasında. Hüseyin’in Kerbela’da öldürülmesi olayı ile başlayan acılar unutulmayacak bir şekilde yerleşmeye başlıyor.. Şiiler , Emevi ve Abbasi halifelerine karşı iktidarın meşru sahiplerinin Şii imamlar olduğunu savunuyorlar.. ve kendilerini haksızlığa uğramış olarak görmeye başlıyorlar.. Şiiler, İmam geleneğine bağlı olarak inançlarını geliştiriyorlar. sünnilikten daha farklı olarak Şii imamların söylemlerine ve eylemlerini dikkate alıyorlar.. çeşitliliğe daha açık, esnek ve özgür iradeyi daha fazla benimsiyorlar..ancak şiilik mezhebinin kendi içinde de çatışmalar eksik olmuyor.. farklı görüş ayrılıkları ile ayrı gruplar ortaya çıkıyor.. Şiiler ve sünniler arasında devam eden çatışmalar 9. Yüzyılda yedinci imamın öldürülmesiyle yeni ve daha derin bir ayrılığı da ortaya çıkartıyor… öldürülen bu imamdan sonra Şiiler , vakti gelince yerine geçecek olan ve Alinin soyundan olacak olan 12. imamın geleceğine inanıyorlar..
Kutsal Kum şehrindeki türbe ise, Abbasi halifesi tarafından Bağdat’da zindana atılarak öldürülen yedinci İmam Musa Kazımın kızı Fatıme-i Masumenin oluyor..Fatime-ı Masume aynı zamanda sekizinci İmam olan Rıza’nın kardeşi oluyormuş..Abbasi halifesi Memun tarafından Fatime-i Masume zehirlenerek acılar içinde öldürülmüş.. daha sonra Memun’un imam Rıza’nın da ölmesi için de gereken hazırlıkları yapmış ve zamanı gelince onu da acımadan öldürmüş.. hikaye anlatısının ardındaki çatışmaların derin olduğunu görmemek mümkün değil..
Kum şehrine akşam hava kararırken vardık.. şehrin içine güvenlik nedeniyle turist otobüslerini sokmuyorlar..otobüsümüzü otoparkta bırakıp orada bekleyen ve akşam vakti içinde kimsenin olmadığı belediye otobüsüne binip kutsal mekana gidiyoruz..profesyonel fotoğraf makinasının yasak olması nedeniyle sadece cep telefonlarımızı yanımıza aldık…. otobüse kadınların arkadan ve erkeklerden ayrı binmesi kuralına uymadık tabii.. Otobüs bizi büyük bir meydanda bıraktı..ve kadınlar ile erkekler ayrılıp kadınlar özel arama ve çador giymek üzere güvenliğe girdik.. kadınların hareketini kısıtlayan ve hiç alışık olmadığımız bu çadorlarla rahat hareket etmek imkansız..
Türbeye girerken masanın önünde görevli beyaz sarıklı bir molla duruyor.. biz kadınlar olarak içeri giriyoruz.. erkeklere ise rehberleri sorulmuş ancak türküz ve müslümanız deyince geçin demişler.. burası daha sakince ve dini inancın daha içten yaşandığı bir türbe.. içeride Fatıma-ı Masume’nin türbesine doğru yürüyoruz türbenin üzerinde parlak altın işlemeler olduğu görülüyor.. siyah çadorlu kadınlarla etrafı çevrilmiş durumda..bu kalabalığın içine girmeye cesaretim yok.. kimisi okuyor.. kimisi el sürüyor.. kimisi ağlıyor..kimisi türbeyi öpmeye çalışıyor.. dev bir alanda halıların üzerinde ellerinde dua kitapları ile sessizce okuyorlar, ağlıyorlar..çocukları da yanlarında.. etraflarıyla ilgili değiller… türbenin içindeki altın işlemeler ihtişamlı.. yine Şiraz’da olduğu gibi tavanlar, duvarlar heryer ayna işlemelerle kaplanmış.. türbe şıkır şıkır parlıyor.. Fotoğraf çekmemize izin verilmiyor. Görevli kadınlar uyarıyor..bu uhrevi dünyayla uyumlu olmamız isteniyor.. Türbenin dışının da yine diğer yerlerde olduğu gibi altından bir kubbesi akşamın karanlığında sarı ışıklar altında parıldıyor.. gelen giden dua edenlerin hiç eksilmediği bu türbeden kadın olarak daha fazla etkilendiğimi söyleyebilirim..
Kutsal Kum şehrini geride bırakıp Tahran’ın şehir ışıklarını uzaktan görmeye başladık.. Tahran’da trafiğin yoğun olması nedeniyle oldukça geç bir saatte Tahran’a girdik..İran’da benzinin çok ucuz olması herkesin araba sahibi olmasını sağlıyor.. bu da trafik sorununu beraberinde getiriyor..saatlerce trafikte kalabilirsiniz..
Tahran, önceleri Selçukluların başkenti olan Rey şehrinin yanında çöl kenti görünümünde küçük bir yerleşimken , Rey şehrinin Moğollar tarafından yıkılması ile yavaş yavaş gelişmeye başlamış..Tahran’ın bir kent olarak ortaya çıkması 18. Yüzyılda kurulan Kaçar hanedanlığı döneminde olmuş.. Daha önce İsfahan, Şiraz gibi kentlerin gelişmesinde hanedanların kurulması ne kadar önemli olmuşsa Tahran’ın da gelişmesinde Kaçar hanedanlığı önemli rol üstleniyor…Kaçar hanedanlığını Ağa Muhammed han kurar. Zalimliği ile bilinen ve düşmanını işkenceler içinde öldürmektan zevk alan Ağa Muhammed han ,hanedanlığın kurulması sırasında rakiplerine karşı öyle acımasız ve intikam içindeymiş ki egemenliği altına aldığı insanlara işkence yapmaktan çekinmemiş.. kadınları ve çocukları askerlere köle yaparken, erkeklerin de gözlerinin oyulmasını emretmiş ve sepete atılan gözleri dahi görmek istemiş.. Ağa Muhammed’den sonra 19. Yüzyılda iktidarı gelen Nasureddin Han, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşma serüvenine benzer şekilde, İran’ın da Avrupalı devletler tarafından sömürgeleştirilmesinde önemli rolü olmuş.
Tahran’ın görkemli bir kent olmasında Nasureddin Şah’ın etkisi büyük olduğu belirtiliyor.. Tahran, önceki haliyle dörtgen şekildeymiş ve bu dörtgen şeklin her iki yanının ortasında birer kapı bulunuyormuş..şehrin kuzeyinde bir kale ve şahın ikamet ettiği bir de saray bulunuyormuş..Nasureddin şah, 19. Yüzyılın ortalarından itibaren şehri, Napolyon’un Paris’te yaptığı yeniliklerden etkilenmiş ve Tahran’ı yeniden inşa etmeye başlamış. Tahran sekizgen biçimli olarak genişletilmiş..ve 12 kapı yapılmış..şehrin savunma sistemi de Fransa- Prusya savaşı öncesi Paris modeline göre yapılmış..şehre yeni caddeler, meydanlar ,modern binalar da yapılmış .. Nasureddin şah, şehri inşa ederken Doğu mistisizminin çekiciliğini zedelemeden bunu yaptığı belirtiliyor..
Akşamın karanlığında biraz da trafiğin rahatlamasıyla Tahran’a giriyoruz.. İran’da başlayan yönetim karşıtı protestoların Tahran’da da devam ettiğini öğreniyoruz..Aldığımız haberlere göre Tahran’da esnaf üç günlük kepenk kapatma kararı almış..böylece İran’da başlayan protestoları da yavaş yavaş hissetmeye başladık..Tahran’da gezmek için çok fazla zamanımız yok. Ertesi akşam Meshed’e gideceğiz.. Tahran’daki tek günümüzde göreceğimiz yerlerin başında Mücevher Müzesi geliyordu.. ancak müzenin korona salgınından bu yana kapalı olduğunu öğrendik..müzeyi göremeyeceğiz..bunun yerine Tahran’a çok yakın bir uzaklıkta bulunan ve Selçukluların ilk başkenti olan Rey şehrindeki Tuğrul bey’in mezar anıtını görmeye gideceğiz..Tuğrul bey, Selçukluların kurucusu ve ilk sultanı olarak tarihe geçmiş..
Rey şehrine girince küçük bir kasaba gibi görünüyor..bir zamanlar ihtişamlı bir başkent havası ne yazık ki yok..Rey şehri, Selçuklular döneminde başkent yapılmış..imar faaliyetleri ile camiler , medreseler saraylar , kütüphaneler yapmışlar..burada görmeyi istediğimiz Tuğrul Bey’in mezar anıtının ise 1000 yıllık olduğu biliniyor..anıt silindir biçimli olup tuğladan yapılmış ancak görevli buradaki harcın , yumurta akı, devetüyü, alçı, granit taşları gibi malzemelerin karılarak yapıldığını ve tuğlaların arasına harç olarak konulduğunu belirtiyor….yapı, duvar boşluk, duvar boşluk şeklinde yapılarak sağlam bir şekilde günümüze kadar gelmiş büyük depremlerde bile bir şey olmamış..
Mezarın içine girdiğimizde silindir şeklinde yukarıya doğru çıkan duvarlar ve en tepede genişçe gökyüzünü gören bir yuvarlak bir deliğin olduğunu görüyoruz.. buradaki görevli bize burasının özelliklerini anlatıyor..anıtın mükemmel bir ses akustiğine sahip olduğunu gösteriyor.. ses çok güzel yankı yapıyor..bu silindir yapının bir başka ilgi çekici özelliği de, ayın belli zamanlarda yılda iki kez yukarıdaki yuvarlak deliğin üstüne gelerek tam bir görüntü vermesiymiş..yani burasının bir rasathane gibi kullanılabildiğini söylüyor.. Ayın yılda iki kez bu yuvarlağın üzerine gelmesi, İran’da kullanılan Hicri takvime göre oluyormuş..buna göre ikinci ayın 14. Günü ile 10. Ayın 14. Gününde bu olay gerçekleşiyormuş.. silindir kuleyi yapanlar nasıl yapmışlarsa ayın tam görüntüsü de alınabiliyormuş..burasının bir diğer önemi de güneş saati olarak kullanılabilmesiymiş.. silindirin dışında etrafını çevreleyen duvarlar 24 adet dilimler şeklinde yapılmış. Dışarıya çıkıp güneş saatinin nasıl işlediğine baktığımızda, güneşin kaç tane dilimin üzerine geldiğini sayıyoruz.. 10 tane dilimin üzerine güneşin geldiğini sayıyoruz.. birine ise daha az gelmiş.. saate baktığımızda, 10.04 olduğunu gördük.. sistemin doğru çalıştığına tanık olduk.. mevsimlere göre de güneşin duvarda kalma zamanı ya kısalıyor yada uzuyor elbette..
Anıtın dışındaki dilimlere bir kez daha aşağıdan yukarıya doğru baktığımızda ise, bir aslan görüntüsünü yakalıyoruz. Burnu ağzı ve dişleri olan bir aslan duruyor.. Tuğrul beyin mezarının ise bu anıtın içinde kapının üzerinde dikdörtgen bir alana gömülü olduğunu da öğreniyoruz..
Tuğrul Bey’in anıt mezarını bize gezdiren görevli ise çok dikkat çekici, bizim Türk olduğumuzu duyunca zaten buradaki anıtın bizi doğrudan ilgilendirdiği düşüncesini edindiğini ve şevkle bize buranın özelliklerini anlatmaya başladığını hissettik.. diğer yandan bu müze görevlilerinin buradaki ölü şahsiyete de duygusal bağlandıkları ve bir ayaklı tarih görevi gördüklerini söyleyebilirim.. şimdiye kadar gördüğümüz pekçok müzede olduğu gibi buradaki görevlinin de görevine bir yabancılaşma hissetmediğini ve hayatının bir parçası gibi bunu hissettiğini gözlemleyebiliyorum. En son kapıdan çıkarken emekli olacağını ve kendisinin de bizim gibi gezmeyi istediğini söylüyor..
Rey şehrinden ayrılıp Tahran’a dönüyoruz..tam da öğleyin otobüsün içinde çarşı civarından geçerken etrafa dizilmiş insanların giderek kalabalıklaştığını farkettik…. birden ortalık hareketlenip çöp kovaları devrilmeye ve içleri yakılmaya başlanıyor.. sloganlar atılıyor ve uzaktan polislerin sesleri duyulmaya başlandı.. evet protestoların tam ortasındayız. Otobüs çok yavaş ilerliyor.. fotoğraf çekmemeye çalışıyoruz.. yada kendimizi göstermeden çekmeye çalışıyoruz.. otobüs ilerleyip kalabalığın ortasından geçip gidiyoruz..
Tahran’daki bir günlük gezi programında Arkeoloji müzesini gezme fırsatımız da oluyor ancak bu bir müze gezisi için yeterli değil elbette..çünkü müzede görülecek çok şey var.. Müze binası, Fransız Mimar Godart tarafından tasarlanmış..Bina, Sasani dönemindeki eyvanları hatırlatıyor.. yığma tuğla işçiliği ile yapılmış..müzede yeralan dikkatimi çeken buluntular arasında Ahamenidlere ait kabartmalar oldu.. daha önceki günlerde gezdiğimiz Persepolis şehrindeki saray kabartmaları içinde, I. Darius’un Persepolis’ten getirilmiş paneli de var.. panelde , I. Darius tahtında oturuyor..arkasında oğlu, I. Artaxerkes duruyor…Darius’un sağ elinde otoritesini gösteren bir asa ve sol elinde ise adaleti sembolize eden yeni açmış bir çiçek bulunuyor.. Krala gelen delegasyon yuvarlak başlı olup Med ülkesini temsil ediyorlar.. Bir elini ağzına götürüş şeklinden saygı içinde olduğu anlaşılıyor..diğer kişinin elinde ise getirdiği hediyeler vardır. En arkada bulunan iki Persli askerin ellerinde mızrak ve tütsü kabı bulunmaktadır.. Darius’un kısa boylu olduğu tahta oturmak için ayaklarının altında yükselti yerleştirildiği de dikkati çekiyor.. Müzede ilgimi çeken ilginç bir buluntu da Tuz adam heykeli.. M.S. 3. Yada 4. Yüzyılda yaşamış olan bir madenci öldüğünde tuzlu bir ortamda kalmış ve günümüze kadar fazla bozulmadan gelmiş.. Tuz adam isimli bu kişinin kafası ve bir çizmesi burada bulunuyor..yine önemli buluntular arasında gösterilen Kiros silindirinin taklidi Müzenin girişinde duruyor..aslı ise British Museumdaymış.. Kiros silindirinde Ahamenidlerin kurucusu Kral Kiros’un hükümdarlık ölçütlerini, Ahamenidlerin yönetim sistemini göstermesi açısından kendisinden sonra kimin geleceğini soy sırasını göstermesi açısından önem taşıdığı bilinmektedir.. Müzenin diğer kısımlarında ise, tarihleri 10. 11. Yada 12. Yüzyıllara kadar inen eşi benzeri olmayan Mihraplar, üzerlerinde Kufi yazılar olan islami ahşap eşyalar gibi pekçok eserin olduğunu görüyoruz.. müzede uzunca kalıp eserleri dikkatle incelemek tarihin tozlu sayfalarını aralamak olacaktır..
Müze çıkışı öğle yemeğini yemek için sokak yemekleri iyi bir alternatif olacak.. Tahran’da müzenin hemen yan tarafında bir sokak baştan başa küçük renkli kulübelerden oluşan sokak yemekleriyle dolu.. ancak protestolar ve kepenk kapatma nedeniyle sadece birkaç tanesi açık..köfte ,lavaş gibi malzemeler ile harikalar ortaya çıkıyor ancak İranlıların özenle bir işi yapma alışkanlıkları var sanırım hızlı yapma alışkanlıklarının olmaması kuyruk oluşmasına neden oluyor doğal olarak..yarım saat bekledikten sonra sonuç güzel oluyor.. Tahran’daki bu kısa bir günlük geziye çok şey sıkıştırdık…ancak en güzelini günün son saatlerine ayırdık.. son müze ziyaretimiz ise Gülistan sarayını gezmek olacak.. Gülistan sarayının bahçesinde güller olması nedeniyle buraya Gülistan denilmiş. Sarayın dışardan rengarenk çini desenlerle görünümünün güzelliğine hayran kalmamak elde değil.. Kaçar hanedanlığının Tahran’ı başkent yapmasıyla Gülistan sarayının önemi artmış..daha öncesinde içinde saray olan bir kale iken Kaçar hanedanlığının hem yönetim merkezi hem de içinde yaşadıkları mekan olmaya başlamış.. Gülistan sarayı, Kaçar mimarisinin en iyi örneği olarak ortaya çıkmış. Unesco Dünya mirası listesinde yerini çoktan almış bile.. Pehleviler zamanında ise, Gülistan Sarayı, şehrin ortasında ve kamu binaları arasında sıkışıp kalmış.. bahçesinin bir kısmı küçültülmüş ancak hala güzelliğini ve ihtişamını koruyor.. sarayın birkaç bölümü var ve her birine de ayrı biletlerle giriliyor..
Sarayın terasında Mermer Taht avlusu bulunuyor.. burada bulunan Mermer taht 1806’da Feth Ali şah tarafından yapılmış. Mermer bir taht ve tahtın altında mermerden insan heykelleri tahtı omuzlamış olarak duruyorlar..Avlunun etrafındaki duvarlar çini süsleme sanatının en güzel örnekleri olarak yapılmış…yine bu avluda Mermer Taht’dan daha küçük bir başka avlu daha var..buranın ortasında bir havuz duruyor..Nasureddin şahın mezarı ve mezarın üzerinde de mermere Nasureddin şahın heykeli kazınmış..
Gülistan sarayının içine girildiğinde burası Doğu egzotikliğini insana hissettiriyor.. göz kamaştıran aynalar ile saraya girilmesi etkileyici olmaya başlıyor.. Nasureddin şahın Avrupa’ya gittiği zaman oradaki müzelerden etkilenerek saraya da müze kurulması yönünde başlattığı çabalar Tahran’da Gülistan sarayında pekçok alanın müze olarak tasarlanmasını sağlamış..bu müzelerde hanedana ait mücevherleri, resimleri sergilemeye başlamış.. Sergilenenler arasında, Kaçar hanedanlarına gelen hediyeler , kişisel eşyalar, yabancı ülkelerden gelen hediyeler, Porselen mutfak eşyaları gibi pekçok hanedana ait eşya bulunuyor..Gülistan sarayındaki bu salonlar Pehleviler zamanında da kullanılmış.. Şah Rıza Pehlevi’nn tahta çıkış merasimi , Resmi yemeklerin yapılması gibi birçok şekilde vazgeçilmeyen mekanlar olmuşlar..
Sarayda sergilenenlerin dışında diğer etkileyici olan tarafı, sanatsal tasarımları oluyor.. ayna sanatı, çini işlemeler, alçı, mermer oyma ve işlemeleri sarayda yapılan en güzel örnekler olarak karşımıza çıkıyor..sarayın en çok etkilendiğim kısmı ise, tam bir 1001 gece masallarını hatırlatan Doğu egzotikliğini yaşatan kısmı olan Güneş sarayı oldu.. buraya Şems-ül İmare de denilirmiş..Nasureddin şah burayı Avrupa’daki yüksek binalardan etkilendiği için yüksek katlı olmasını istemiş ve beş katlı olarak yapmış.. burada birbirine eşit iki kule, kulelerin arasında ise bir saat kulesi duruyor… sarayın bir de balkonu da var. Nasureddin şah, buradan Tahran’ı seyredermiş..Güneş sarayının dış cephesi diğer bölümlerden farklı..dışında renkli çiniler olağan bir şekilde dururken bunların arasında renkli vitraylar, ahşap kafesli pencerelerle süslenmiş.. içine girince, hafif loş bir ortamda tavanın ayna işlemeleri pırıldıyordu. Pencerelerde de renkli vitraylardan ışığın renkli ve loş olarak süzüldüğünü görüyorsunuz.. duvarlardaki boyama sanatı görülmeye değer masal havasını veriyor..sarayın bu bölümü bana İran’ın nasıl bir sanat ve estetik kültürüne sahip olduğunu anlattı…bu bölümün sarayın diğer taraflarından ayrı bir ücretle girildiğini belirtelim..
Tahran’daki Azadi meydanını protestolar nedeniyle gezmek mümkün olamadı..sadece giderken fotoğrafını çekebildik.. Özgürlük anıtının farsça adı, Burce Azadi. Ancak asıl adı özgürlük değil, Şahyad anıtıymış..İran islam devriminden sonra Şah’a ait herşey değiştirildiği gibi bu anıtın da adı değiştirilmiş..Anıt ters Y şeklinde bu tasarım ile İran’ın İslamiyet öncesi dönemine ait Ahameniş ve Sasani mimarisinden esintiler taşıyormuş.. İsfahan’dan getirtilen beyaz mermerle yapılmış.. Şahyad anıtı Pers imparatorluğunun kuruluşunun 250.. yılı kutlamaları kapsamında ’71 de açılmış..anıtın yapılış amacı ise, ülkenin yeniden dirilişinin sembolü olması ve modern İran’ın Pehleviler döneminde sağladığı başarıların gelecek kuşaklara hatırlatılmasıymış.. ancak İran islam cumhuriyetinin kurulmasıyla anıtın adı özgürlük anıtı olarak değiştirilmiş..
Tahran’dan ayrılıyoruz. İran havayolları ile Meshed’e gitmek üzere Tahran havaalanına gidiyoruz..
Kaynaklar:
Rehber; Pembe Özdemir, 1001 istanbul Tur
İran Rehberi; Nazlı Elmi.
Zafer bozkaya- İran gezi rehberi
Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül ve Şiir Ülkesi.
Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.
Yezd’den İsfahan’a doğru yolculuğumuzda , Unesco dünya mirası listelerinde yeralan Meybod şehrine ve buradaki İpekyolu üzerindeki kervansarayı görmeye gidiyoruz..
Meybod ,Yezd’in 50 km kadar kuzeyinde, 1800 yıllık eski bir kentmiş..kervansaray yapılmadan önce Çaparhane dedikleri küçük bir bina yapılmış..buraya gelen atlı postacılar atlarını su içip dinlendiriyorlarmış..bina atlı posta taşıyıcılarının ihtiyacını karşılarken, daha sonraları buraya gelen kervanların dinlenip güvende kalmaları için bir kervansaray haline getirilmiş.. Kervansarayın içinde suyun temin edildiği aşağıya merdivenle inilen ve halen düzgün bir şekilde işleyen bir yapıyı görüyoruz. Burada aklımıza hemen eski çeşmelerin etrafında çöp yada kırık dökük yapılarla karşılacağımız gelir.. böyle olmadı ve düzgün işleyen bir sistemin olduğunu gördük.. Kervansarayın içi ise çeşitli dokuma atölyelerine tahsis edilmiş küçük dükkanlar şeklinde duruyor..burada el işleri dokumalar, ipek şal, kilim gibi oldukça değerli ve zarif işler satılıyor.. Meybod şehri aynı zamanda seramik eşyaların, tabak çanak atölyelerinin de olduğu tarihi bir yer.. üzerleri zarif işlerle boyanmış tabak , çanak v.s. atölyelerin satış dükkanları var..Buraya girince çıkmak bir hayli zor oluyor..ayrıca yine yol üzerinde bir başka atölye de ise, deve tüyünden yapılan renkli kilimlerin yapıldığını görüyoruz.. Yolun tarihi İpek yolu olduğunu ve halen devam eden dokuma işlerinin günümüzde de sürüp gitmesini olağan karşılıyorum.
Yolumuzun üzerinde bizi yine tarihin derinlerine iten bir başka yer, Naein şehri oluyor.. burada İlhanlılar zamanından günümüze kadar gelen mescid karşımızda duruyor..Mescide girdiğimizde, zamanda yolculuğa başlıyoruz.. Mescidin tarihi, 950 yılında yapıldığı biliniyor.. o zamandan bu yana 1070 senelik bir tarihle sapasağlam olarak karşımızda duruyor..burası önce küçük bir oda şeklinde kubbesiz tek minareli bir camiymiş minarenin boyu, 28 metre merdivenleri de 74 basamaklıymış….Selçuklular da burayı bir süre kullanmışlar ancak esas olarak mescid şiilerin eline geçmiş..avlunun arkasında kalan sütün ve mihraba yakından baktığımızda, sütünların üzerinde alçı oyma işlerinin olduğunu görüyoruz.. bu işlerin İsfahan’daki İlhanlılara ait Olcaytu türbesinde kullanılanlarla benzer oldukları ancak alçı oyma işlerinin burada 300 sene önce başladığını öğreniyoruz..mihrabın üzerinde ise, İlhanlılara ait olduğu bilinen mitraizm sembollerini, lotus ve nilüfer çiçeklerini, üzüm salkımlarını , svastika motiflerini görüyoruz.. Mescid daha sonra büyütülmüş avlusunda 4 tane sütun ve her sütunun üzerinde farklı bir desen bulunuyor. ..burasının bir Zerdüşt tapınağı olduğu tahmin ediliyor.. alt kata inince yeraltında çok büyük bir alanda ateşin yandığı yerleri görebiliyoruz.. kadın ve erkeklerin daha o zamanlarda ayrı çıkışları olduğunu öğreniyoruz.. yeraltını aydınlatmak için yukarıya şeffaf , ışık geçiren mermerler konulmuş..aşağıda ışıkları kapatınca aydınlanmanın gayet iyi olduğunu gördük..ayrıca yeraltında çile odaları da bulunuyor..buraya inen kişinin devamlı olmasa da belli zamanlarda odaya girip tefekkür yaptığını öğreniyoruz.
Bu tarihi Cuma mescidinden ayrılıp tekrar İsfahan’a gitmek üzere yola düşüyoruz..Akşam ışıklarında İsfahan’ın köprülerinin sarı ışıkları gözüküyor.. parklarıyla, geniş caddeleriyle İran’ın en gösterişli ve tarihi şehirlerinden birini görmenin heyecanı içindeyiz.. İsfahan, Zagros dağlarının eteklerinde kurulmuş 2500 yıllık tarihe sahip bir şehir.. İsfahan kenti denilince aklımıza muhteşem camileriyle , Nakş-ı Cihan meydanı ve köprüleri geliyor.. islami mimarinin en görkemli ve etkileyici örneklerinin bulunduğu bir şehir olarak fazlasıyla ilgiyi çekiyor..bu görkemli şehri kuran , Safevi devletiydi.. Tarihe inip Safevileri ve İsfahan’ı nasıl inşa ettiklerine bir bakalım.. İsfahan kentinin tarihinde Safevi devletinin özellikle de Şah Abbas’ın önemli rolü vardır.. kentin bugüne kalan tarihi binalarının pekçoğunun 16. Yüzyılda kurulan Safevilere ait olduğu ve Şah Abbas tarafından inşa edildiğini öğreniyoruz.. bununla beraber İsfahan , tarihte ilkönce Sasaniler tarafından kurulmuş bir şehir.. daha sonra Arapların eline geçiyor.. 11. Yüzyılda ise Selçuklular tarafından ele geçirilmiş ve bu dönemde parlak günler geçirmiş.. Selçuklu sultanı Melikşah ve veziri olan Nizam-ül mülk , şehirde medreseler, mescitler, çarşılar yaparak şehri geliştirmişler.. İran’ın en güzel mescidlerinden olan Cuma mescidi bu dönemde yapılmış..yine, ünlü şair, matematikçi ve astronom olan Ömer Hayyam için de bir rasathane yapılmış..Kısacası Melikşah döneminde İsfahan, bir bilim, sanat, kültür ve ticaret merkezi olmuş..Selçuklulardan sonra 13. Yüzyılda İsfahan Moğolların eline geçmiş ve yağmalanmış…. 16. Yüzyıl sonrasında ise Safevilerin hakimiyeti başlıyor ve Şah Abbas’la birlikte İsfahan başkent yapılarak yeniden inşa edilir.. büyük bir şehre dönüştürülür..meydanlar, çarşılar, medreseler yapılır..ticaretin gelişmesi için Ermeniler başta olmak üzere gayrimüslimler desteklenir…Şah Abbas döneminde İsfahan’ın yeniden yapılmasıyla ortaya çıkan yeni şehir karşısında ‘İsfahan dünyanın yarısıdır’ ifadesi kullanılmaya başlanır.. Şah Abbas’la başlayan İsfahan’ın ticaret hayatının canlanması özellikle devlet tekelinde bulunan ipek dokuma atölyeleri ile doruğa çıkar..kumaşlar ve daha pekçok ürün İran’ın dışına gönderilir..diplomasi ile birlikte üretim ve ticaret hayatı yoğunlaşır..Avrupa’yla temas da büyük ölçüde artmaya başlar..Safevilerin kültür ve zenginliği , tüccarların, misyonerlerin ve gezginlerin sayılarının artmasıyla da giderek Avrupa’ya yayılır..
Tarihin sayfalarını bir tarafa bırakıp , İsfahan’ın akşam görüntüsüne bakalım..
İsfahan’ın gece en etkileyici görüntüsü Zayenderud nehri üzerinde duran sarı ışıklarla donatılmış köprüleri oldu.. Zayenderud nehri dağlardan gelip daha ilerde Tuz bataklıklarında kayboluyor…nehir üzerinde 11 tane köprü yapılmış..en eskisi, Sasaniler döneminde yapılan Şehristan köprüsüymüş..diğer köprüler ise Safeviler döneminde yapılmış..köprüler aynı zamanda bir baraj görevini de görüyorlar..böylece Nehrin sularının biriktirilip gereken zamanda kullanılması mümkün olabiliyormuş..yine bazı önemli tören ve şenlikler de köprülerin üzerinde düzenleniyormuş..diğer zamanlarda şimdi olduğu gibi halk piknik, eğlence için köprüleri kullanıyorlar.. Yine de nehrin üzerine yapılmış köprüler gece sanki nehir akıyormuş hissini veriyor…Khaju köprüsünün fotoğrafını çekelim derken kendimizi köprünün alt katında şarkı söyleyip eğlenen insanların arasında buluyoruz. burada İnsanların sıcaklığı ve samimiyeti ile bizim onları belgelememiz hiçbir sorun olmuyor.. aileler gençler bir piknik havasında köprünün altında halılarını serip oturmuşlar gece eğlencesi yapıyorlar.. çok hoş bir ortam..gençler hafif isyankar, kızlar ve erkekler flört ediyorlar..ve kızlar başlarını açma , başörtüsünü indirme gayretleri içindeler.. Khaju köprüsü, İsfahan’daki güzel mimari yapılardan biri..bu köprü tarihin bir döneminde şehirde yaşayan Zerdüştlerin yaşadığı Khaju mahallesini karşıya bağlıyormuş..burası iki katlı olup üst katta yayaların yürüdüğü tavanlı koridorlar yapılmış.. bu koridorlarda küçük odalar ve içinde erotik resimler de varmış..Şah Abbas köprünün ortasında kendisine ait bir bölüm yaptırarak buraya seyir odaları yaptırmış..buradan nehir ve şehir manzarası seyredilirmiş..Khaju köprüsü aynı zamanda baraj işlevi de görüyor..köprünün altındaki bent kapakları kapatılıp biriktiriliyor sonra sulamada kullanılıyormuş..köprünün aşağıya doğru uzanan kısmında düz bir platform ve bu platformdan aşağıya doğru inen basamaklar yapılmış..sular azaldığında halkın çoğu burada oturup dinleniyormuş.. Zayenderud nehri üzerindeki diğer köprü ise, Si-o Se Pol köprüsü..İsfahan’ın en önemli köprüsü oluyor..köprü 17. Yüzyılda Şah Abbas döneminde yapılmış.. köprünün sağında ve solunda otuzüç tane kemer bulunduğundan 33 kemerli köprü de deniliyor..uzunluğu 298 , genişliği ise, 14 metreymiş..köprünün ortasından kervanların geçmesi için uygun genişlikte bir yol bulunuyor..burası trafiğe kapatılmış yayaların yürüyüş yolu olarak kullanılıyor..yayaların güneşten korunmaları için köprünün iki tarafını üstü kapalı koridorlar şeklinde yapmışlar..bu koridorlarda nehre bakan cephelerinde yüksek kemerli önü açık, küçük odalara açılıyor..19.yüzyıla kadar bu odalar erotik resimlerle süslüymüş bugün erotik resimler yok tabii ki.. köprüyü kalabalık modern genç erkek ve kızların arasından bir baştan bir başa yürüyüp geçiyoruz…
İsfahan’ın tarihine yolculuğumuz Ermeni Venk kilisesiyle başladı..İsfahan’da Ermeniler Yeni Culfa denilen bir mahallede oturuyorlar.. burada kiliseleri, müzeleri bulunuyor.. Venk Katedrali Yeni Culfa’da 13 Ermeni kilisesinin en büyüğü ve en etkileyici olanı..Burada kiliseye de Venk deniliyor..
Ermenilerin burada nasıl bulundukları , hikayelerinin nasıl başladığı sorusunun cevabının, Safevi devleti ve Şah Abbas’ın politikalarında olduğunu söyleyebiliriz..
Safevi devletinin Osmanlı ile girdiği rekabet ve savaşında Şah Abbas her türlü stratejiyi denemeye kararlıdır. Bu stratejilerden biri de, Osmanlıların ekonomik olarak çökertilmesi için Anadolu’da yaşayan Ermenileri İran’a göçe zorlamak olmuştur….yerlerinden edilen Ermeniler, İran sınırına yakın İpek yolu tacirlerinin elinde olan Culfa’ya yerleşip zamanla iyi birer İpek taciri olurlar..ancak Şah Abbas’ın Osmanlı ile rekabeti ve politikaları durmaz.. Osmanlı devleti ile savaşmanın bir başka yolu olarak İpekyolu ticaretinin ele geçirilmesi gerektiği bilincindedir. Bu amaçla Culfa’daki Ermenileri İsfahan’a yerleştirmeyi düşünür ve bu düşüncesini de gerçekleştirir. .. Şah Abbas bir yandan da İsfahan’ı güzelleştirme, yeni bir şehir kurmaya çalışmaktadır…bunun için de Ermeniler , ermeni zenaatkarlar özellikle önem taşırlar.. Ermenilerin İsfahan’da yerleşmesi önem taşımaya başlar.. Şah Abbas ermenileri İsfahan’a yerleştirirken, hem ipek ticaretini iyi bildikleri için, hem şehrin imar işlerinde çok iyi usta ve zenaatkar oldukları için ve hem de tarıma elverişli topraklarda hünerli oldukları için tercih eder…Böylece Ermeniler yerleştikleri Culfa’dan çıkıp, Şah Abbas’ın emriyle İsfahan’a gelirler..geldikleri yere de Yeni Culfa derler..ancak yeni Culfa’ya yerleşenler sadece İpek tacirleri olur diğerleri şehrin içinde kalırlar… Şah Abbas onlara geniş bir hoşgörü sağlar…dinlerinde özgür olmalarını, kendi kilise ve manastırlarını kurmalarına izin verir..kısa sürede İpek piyasasına hakim olan ermeni tüccarlar İran’ın ipek ticaretinde rakiplerinin önüne geçerler..yeni Culfa mahallesi o zamandan günümüze gelene dek Ermeni mahallesi olma özelliğini korumuş.. İran’da ermeni kadınlara başörtüsü zorunluluğu bulunmuyormuş.. Ermeniler kendi alfabelerini kullanabiliyorlar..kendilerine ait okulları da var..İran’da resmi azınlık olarak kabul ediliyorlar..
Girdiğimiz Venk katedralinin tarihi de buraya yerleşme tarihleri olan 17. Yüzyıla kadar gidiyor..Kilisenin önünde bir çan kulesi duruyor..katedralin içinde ise rengarenk boyanmış resimlerle Hristiyanlık anlatılarını görüyoruz.. bu anlatılar içinde dikkatimizi çeken bir tablo da mahşer günüyle ilgili… burada öldükten sonra insanların mahşer gününde biraraya gelmeleri anlatılmış.. günahları olanların bir delikten aşağıya en alta gittiklerini , altta cehennem de ise, üst üste yığılmış insanlar bir kaos halinde duruyor..ortada ise arafta kalanlar bulunuyor..duvarlardaki renklerin güzelliğinden başım dönüyor ve adeta sarhoş gibi duvarları izlemeye çalışıyorum..
Kilisenin yanında Ermenilere ait bir etnografya müzesinde tarihten bu yana Ermenilerin günlük yaşamlarına ilişkin çeşitli nesneler, evlilik düğün törenleri , gibi adetler sergileniyor. Tanınmış sanatçı, iş adamı , siyasetçi gibi ermeni şahsiyetlerinin heykellerine de yer verilmiş..bir de kütüphanesi bulunuyor..Bir diğer müzede soykırım müzesi, burada Anadolu’da soykırıma uğramış Ermeniler ve bulundukları yerlerin haritası yapılmış.. belgeler, fotoğraflar ve filmler sergileniyor..
İsfahan şehrine islami kimliği veren yapıların başında Cuma mescidi geliyor. Mescidin tarih boyunca İsfahan’da kurulan iktidarlarla birlikte geçirdiği değişimler,yıkılıp tekrar yapılması ile mescidin adeta bir islam mimarlığı müzesi olarak kabul etmek yanlış olmaz..Moğollardan, Selçuklulara , Safevilere kadar gelen 900 yıllık tipik islami mimari özelliklerinin ,geometrik, kufi desenlerin bulunduğu büyük bir müzedeyiz.. Cuma mescidi İran’ın hem en eski hem de kapladığı 22.000 metrekarelik alanla en büyük mescidi olduğu biliniyor.. mescidin diğer bir özelliği ise, tuğla ile yapılmış olması..
Mescidin dört eyvanlı ana avlusunun ortasında Mekke ve Kabeyi temsil eden bir abdest alma çeşmesinin durduğunu görüyoruz..burası, hacca gidecek olan hacıların gitmeden önce buraya gelip etrafında döndükleri ve bir nevi hac denemesi yaptıkları bir yermiş..
Mescidin tarih içinde pekçok değişim geçirdiğini söyledik.. öncelikle mescidin bulunduğu yerde bir Zerdüşt tapınağının olduğunu söyleyelim..Arapların İran’ı istila etmelerinden sonra Zerdüşt tapınağının yerine bir mescid yapılmış..X. yüzyılda ise mescid genişletilmiş..zaman içinde değişen iktidarlarla birlikte yanıp yıkılan ve tekrar yapılan mescid bugüne kadar sağsalim gelebilmiş..Selçuklular burayı 11. Yüzyılda dört eyvanlı camii olarak yapmışlar ve uygulanan ilk islami mimari özelliğe sahip camii oluyor.. mescidin içine doğru girdiğimizde çok büyük bir alan içinde olduğumuzu adeta bir futbol sahası büyüklüğünde bir mescit içinde olduğumuzu görüyoruz..yer yer harap olmuş kısımlar var.. sütunlar bir orman gibi etrafımızda dönüp duruyor ve sütun sokaklarından geçip güney kısmına doğru ilerliyoruz.. içeride bir mescidin içinde olması gereken halı v.s. pek yok. Eski yapı olduğu için belli yerlerde ibadet yapılıyor olmalı..zaten mescidin içi oldukça harap ve ziyarete de pek izin verilmiyormuş ..rehberimiz ricalarla açtırdı..bir de fazla turist kalabalığının olmaması oldukça işe yaradı diyebilirim..
Mescidin içinde Güney kısmına doğru geldiğimizde, Cuma mescidinin en büyük kısmına gelmiş oluyoruz.. burada tepemizde koni şeklinde dev bir kubbe duruyor..çok büyük olmayan ancak çok yüksek bir kubbe ile kendimizi içerde küçülmüş hissediyoruz.. içerisi Selçuklu mimarisinin sanatıyla yapılmış..işte şimdi burada Selçuklu veziri Nizam-ül Mülk’ün mescidindeyiz.. sade kubbelerin 30 metre yükseklikleri ile Allah’a daha yakın olmayı isteyen bir mimarinin içindeyiz.. kubbenin diğer bir özelliği de islami mimaride ilk çift katmanlı kubbe olmasıymış..Nizam-ül mülk Cuma mescidinin içinde kendisi için yaptırdığı bu mescidi 1086-87 tarihlerinde yaptırmış..
Mescidin kuzeyine doğru geçtiğimizde, burada daha gösterişli bir başka mescid daha bulunuyor..Burası Selçuklu veziri Tac-ül Mülk’e ait bir mescit..iki vezir arasında kıyasıya rekabetin olması , çekememezlikler ile başlayan savaş, Tac-ül Mülk’ün vezirliği eline geçirmesi ile sonuçlanıyor.. Tac-ül Mülk de kendine Cuma mescidi içinde bir mescid yaptırıyor ve Nizam-ül Mülk’ün mescidinden daha güzel olması için de özellikle uğraşıyor..ortaya çıkan mescid oldukça gösterişli ve bir sanat eseri oluyor..
Cuma mescidinin batı tarafında bulunan ve mescidin en değerli tarih ve sanat hazinesi olan İlhanlılar döneminde sultan Olcaytu’nun türbesine giriyoruz.. Türbe, 14. Yüzyılda mescidin içine yapılmış bir mihrap şeklinde duruyor..Türbenin tarihi değeri nedeniyle Unesco Dünya mirası listesinde yeraldığını biliyoruz. Dünyada kalan çok nadir eserlerden biri olan türbenin üzerinde alçı kabartma olarak yapılmış kurandan alınan alıntılar, tavandaki geometrik desenlerin olduğu görülüyor..
Mescidler ilk yapıldıklarında birbirlerinden ayrı duruyorlarmış ancak safeviler zamanında yeni yapılarla birleştirilmiş ve ortaya çok büyük bir avlusu olan bir mescid çıkmış..
İsfahan’ın dünyanın yarısı olduğu tanımlaması, bir zamanlar şehrin kalbinin attığı Nakş-ı Cihan meydanı nedeniyle yapılmış..Meydan tarihi özelliği ile bugün Unesco Dünya mirası listesinde bulunuyor.. Şah Abbas İsfahan’ı yeniden inşa etme projesi kapsamında eskiden Cuma mescidinin yanında olan şehir meydanını buraya kaydırarak kendi gücünü, iktidarını bu meydanda göstermek istemiş.. 16. Yüzyılda Nakş-ı Cihan yapıldığı zaman el sanatları ve mücevhercilerin bulunduğu bir meydan olması nedeniyle bu ad verilmiş…meydanın bu ismi daha sonra Pehleviler zamanında şah meydanı , islam devrimi ile günümüzde İmam meydanı olarak değiştirilse de, daha çok Nakş-ı Cihan adı kullanılıyormuş.. diğer bir yorumda ise, Nakş resim anlamına geldiğinden meydanın ismi dünyanın resmini temsil eden meydan demekmiş..
Meydan çok büyük yapılmış, bugün Pekin’deki Tiananmen meydanından sonra dünyanın ikinci büyük meydanı oluyor.. dört tarafı kemerli dükkanlarla çevrilmiş, dükkanlar, meydanın dışına taşmadan ve meydanda görüntü kirliliği oluşturmadan zarif bir şekilde geleneksel sanatların satışının yapıldığı yerler…içeriden ise dar bir koridor etrafına dizilmiş karşılıklı dükkanlar şeklinde diziliyorlar.. Kapalıçarşının daha geleneksel kısmında atölyelerin de bulunduğunu ve diğer kısımlara göre daha ucuz satışın yapıldığı anlaşılıyor.. kapalı çarşı bir doğu çarşısının tipik özelliklerini gösteriyor. Renkli ipekli dokumalar, halılar, bakırlar, seramikler, mozaikler, minyatürler ve daha birçok şey..sıkı pazarlıkların yapıldığına da tanık oluyoruz..
Meydana baktığımızda, büyük dikdörtgenin üzerinde bir tarafında üzerinde İran bayraklarının dalgalandığı büyük bir havuz bulunuyor. ortada ise faytonlar müşteri bekliyor.. akşam üzerinin gençleri turistlerle İngilizce konuşmaya çalışıyorlar..fotoğrafçılar da son müşterilerini bulma savaşındalar.. bu manzaralar ile etrafını dolaştığımız meydan tarihten bu yana etkisini kaybetmemiş..
Nakş-ı cihan meydanına daha yakından tarihe dönerek bakalım şimdi.. Safeviler dönemine gittiğimizde, Şah Abbas Nakş-ı Cihan meydanını inşa ederken aynı zamanda kendi iktidarını da en ihtişamlı bir şekilde gösterecek şekilde saray, mescit ve dükkanlarla birlikte düşünmüş..
Nakş-ı cihan meydanı, etrafı iki katlı kemerli binalarla çevrilmişti..dükkanlar ise o zamanlarda zemin katta bulunuyordu..Meydanın kapalıçarşısına giriş, uzak kuzey tarafından ihtişamlı bir kapı olan Kayseriyye kapısından yapılıyordu..
Şah Abbas, meydanın dört bir tarafına da kendi ihtişamını gösteren anıtsal yapılar inşa etmiş.. Meydanın güney kenarına dev kubbeli bir şah mescidini inşa etmiş..Mescidi meydanda simetri oluşturması için Kayseriyye kapısının karşısına yaptırmış..Mescidin özelliklerinden biri, doğal bir ses sistemine sahip olması..kubbenin hemen altına gelen bir yerde yapılan konuşmalar mescidin her tarafına yayılabiliyormuş..bu yer siyah bir mermerle işaretlenmiş..buradan çıkan normal bir ses 49 defa yankılarmış insan kulağı ise bu yankıların sadece 12 tanesini duyabilirmiş. Mescidin içindeki mihrabın hemen yanında 14 basamaklı mermer bir minber bulunuyor..minberin basamak sayısı Hz. Muhammed, Hz Fatma ve 12 İmamı temsil ediyormuş..Mescidin içindeki çini desenlerin yapılmasında hızlı bir teknik kullanılmaya başlanmış.. çinilerin boyanmasında yedi renk olan, koyu İran mavisi, açık Türk mavisi, beyaz, sarı, yeşil ve altın sarısı rengi (heft rengi) işlenerek fırına verildikten sonra yerlerine yerleştiriliyor ve sonra gerekli renkler kazınarak istenen desen elde ediliyormuş.. bu teknik daha sonra İran mimarisinde yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmış..bu mescid de diğerleri gibi Unesco dünya mirası listesindedir..
Şah Abbas, Nakş-ı Cihan Meydanının doğu kenarına ise, şeyh Lütfullah mescidini yaptırmış..Şeyh Lütfullah, Şah Abbas’ın kayınpederi yani eşinin babası oluyor. Lübnan’dan getirilmiş bir din adamı olan Şeyh, imam mescidindeki medreselerin başına geçiyor..ve onun adına bu mescidi inşa ettiriliyor. Mescidin özelliği, minaresinin ve avlusunun olmaması..Şah Abbas bu mescidi yaparken aynı zamanda saraydaki kadınların da namaz kılmaları için yaptırmış.. kadınların mescide gelip giderken meydandaki ahali tarafından görülmemeleri için Ali Kapu sarayından gizli bir tünel açtırmış..ancak bu tünel artık kullanılmıyor..Mescidin içi adeta bir kadın zarafetine uygun bir şekilde ince işleme çini süslemeler ve yüksek kubbe ile mimari detayların birleştiği bir mücevher kutusuna benzetilmiş.. mescidin inşaatının 17 yıl, süslemeleri ise 20 yıl sürmüş olması mescide ne kadar özenildiğini gösterir..
Şeyh Lütfullah mescidinin karşısında ise, güneybatıda bulunan imparatorluk sarayının eyvanı olan Ali Kapusu sarayı bulunuyor.. Ali Kapu, yüksek kapı yada yüce kapı anlamına geliyor..Osmanlılar da İranlılara özenerek 18. Ve 19. Yüzyıllarda Dersaadet’de devlet işlerinin görüldüğü yere Ali Kapu’yla aynı anlama gelen Babıali demişler..Ali Kapu’da 12 tane ahşap sütun ve ortada mermer bir havuz duruyor…Şah Abbas iktidar döneminde herkesten şüphe duyan biri olarak gizli dinleme sistemi geliştirmiş..bu kapıda özel bir yankı sistemini kurarak gizlice Nevruz bayramında buraya gelen elçilerin kendi hakkında konuşmalarını dinleyebiliyordu.. Ali Kapu’nun saraya dönüşmesi uzun yıllar almış. Şah Abbas zamanında saray dördüncü kata kadar yapılmış ancak daha sonra da katlar arttırılmış.. en üst kat Nakş-ı cihan meydanına bakıyor.. Şah Abbas önemli misafirlerini bu balkonda ağırlayıp polo maçlarını da seyredermiş.
Nakş-ı Cihan meydanındaki saray yerleşkesini tamamlayan saraya ait binalar arasında Safevilerden günümüze kadar gelen Kırk Sütunlu Saray da önemli yapılardan biri.. Sarayın Kırk sütunlu olarak adı geçmesine karşılık verandada yirmi sütun bulunuyor ..Kırk olmasının nedeni, günün belli saatlerinde ve güneşin durumuna göre yirmi sütunun havuza yansımasıyla kırk sütunlu olarak görülmesiymiş ..binanın duvarları cam ve seramikle kaplanmış.. sarayın girişindeki veranda, kakma sanatının usta işleriyle dolu.. Ayna işlemeleri de yine her sarayda olduğu gibi olmazsa olmaz süslemelerden.. saray birkaç büyük salondan oluşuyor.. saltanat salonuna girildiğinde tavanın altın işlemelerle süslendiğini görüyoruz..altı büyük duvar resmi şahların hayatlarındaki bazı tarihi olayları konu ediniyor…Bir duvar resminde Yavuz Sultan Selimle yapılan Çaldıran savaşı resmedilmiş…saray şimdi müze olarak kullanılıyor ve Unesco Dünya Mirası Listesinde bulunuyor..
Nakş-ı Cihan meydanı, İsfahan’ın yeniden inşasıyla birlikte Şah Abbas’ın istediği görüntüye de kavuşmuş.. pekçok ülkeden insanlar buraya ticaret için gelmeye başlamış.. Çinden, ortaasyadan, uzak doğudan gelenler, Arap, Hintliler gibi pekçok millet meydana yüklerini indiriyor, kurdukları çadırlarda ürünlerini satıyorlarmış..akşamları ise burası bir eğlence merkezine dönüyormuş..şenliklerin, kutlamaların yapıldığı bir alanmış..Nevruz kutlamaları gibi önemli törenler yapılıyormuş..meydanda Şah Abbas’ın çok sevdiği Polo oyunu da oynanırmış.. ayrıca meydanda askeri gösteriler de yapılırmış.. Nakş-ı Cihan meydanı, herkeste hayranlık uyandıran bir meydan olmuş..
İsfahan şehrinin Nakş-ı Cihan meydanını gördükten sonra İsfahan Dünyanın Yarısıdır sözünü daha iyi anlıyorum..
Kaynaklar:
Rehber; Pembe Özdemir, 1001 istanbul Tur
Yerel Rehber.Nazlı Elmi
Zafer bozkaya- İran gezi rehberi
Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül ve Şiir Ülkesi.
Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.
İran şimdiye kadar neden gitmedim dediğim ülke oldu. Elbette kaç defa gitmeye teşebbüs ettiysem mutlaka politik krizlerin çıkmasıyla gitmekten çekinmiştim. Ancak bu sefer her ne olursa olsun gitmeye kararlıydım.. öncelikle İran tarih ve kültür açısından çok ama çok ilgimi çeken bir ülkeydi. Ortaçağın batıda karanlık çağları yaşanırken Ortaasya’da bilimin, ticaretin geliştiği bu coğrafyada insanlık felsefesinin, sanatın, edebiyatın tasavvufun , islamiyetin farklı yüzlerinin ortaya çıktığı bu coğrafyada neler neler olmuştu.. bir yandan dini inançlar ortaya çıkarken diğer yandan da gökyüzü gözlemleniyor. Güneşin, ayın, yıldızların bilgisine daha o zamanlarda erişiliyordu. Ticaret yolları özellikle İpek yolu bu coğrafyada ortaya çıkarken batının iştahını kabartıyor.. zenginliklere erişmek hırs haline geliyordu..sanatın zirvelerinin yaşandığı buralarda dünyanın en zarif, en değerli eserleri yapılıyordu..İran doğu’nun kalbi, zenginliklerin, sanatın kaynağı olarak halen günümüzde bu coğrafyayı ve eserleri gidip görmek mümkün durumda..
Bu gezide en çok etkilendiklerim nelerdi diye baktığımda , öncelikle estetik ve sanat anlayışlarının olduğunu söyleyebilirim. Bunun yanında islamiyeti farklı bir şekilde yorumlayan Şiilik inancının kutsal mekanlarla birlikte ne kadar etkileyici olduğunu düşünüyorum..İran’da merak ettiğim onca şey arasında, tasavvuf düşüncesini yoğuranların izini sürmek de ayrıca önem taşıyordu..islamiyetin dışındaki farklı bir din olan Zerdüştlükle karşılaşmak önemliydi. İpekyolunun izlerini kapalı çarşılardan , kervansaraylardan takip etmek heyecan vericiydi.. İran özellikle tarihi yeniden okumanın çok önemli bir noktasıymış diyebilirim..
İran’a yaptığımız gezi, Şiraz’dan başlayıp, Yezd, İsfahan,Kaşhan, Abayenah, Tahran, Meşhed ve Tebriz’de sona erdi. Bütün bu coğrafyayı İran’daki iki farklı çöl üzerindeki yollardan (Deşt-i Kebir ve Deşt-i Lut) otobüsle geçerken , İpekyolundan gittiğimizi hayal ettik. Uzun ve yorucu ama bir o kadar zevk ve merakla izlediğimiz bir coğrafya üzerinde hareket ettik.
Sanat, Estetik ve Renklerin Şehri; Şiraz
Şiraz, İran’ın Fars eyaletinin başkentidir. Bir kültür , sanat ve ticaret merkezi olarak tarihten bu yana kimliğini korumuş bir kenttir. Şiraz İran’ın güneyinde, İran’ı bölen iki çölün dışında kalır. Böylece iklimi daha yumuşak ve bitki örtüsü de içeriye göre daha yeşildir. Bugün Şiraz deyince aklımıza ünlü Şiraz şarapları gelebilir. Tarihte şarap üretimi Şiraz’ın kuzeyinde Bagh-e Anar ve Bagh-e Takhti bölgelerindeki üzüm bağlarında Şiraz’ın ünlü üzümleri yetiştirilirmiş. Burasının İklimi, üzüm yetiştirmeye çok uygundur. Şiraz’ın özel üzümü ve bu üzümden yapılan bir şarap türü olan Şiraz ve Cabarnet şarapları dünyaca ünlüdür. Ancak bugün artık İran bir İslam cumhuriyeti olduğundan Şiraz’da şarap üretimi yapılmamaktadır. Tarihe baktığımızda, Fars bölgesinin ticaret merkezidir. Buraya Hindistan’dan gelen Hint mallarına karşılık buradan da dışarıya Afyon ,tütün gibi malların satışı yapılmıştır.. Şiraz ortaçağ döneminde bir bilim ve sanat merkezi olarak özel bir öneme sahip bir kent olarak bilinmektedir. Özellikle 11. Yüzyıldan itibaren bilim, sanat, ticaret ve kültür şehri olarak bu coğrafyanın gözde bir kentidir. 12. ve 13. Yüzyıllarda ise Bağdat’la yarışır durumdadır. Bu dönemde Şiraz’a ‘dar-ül ilim’ yada İran’ın Atinası da deniliyormuş. Şiraz’ın bu denli ilim ve kültür merkezi olmasının ve diğer Ortadoğu şehirlerinden farklı olmasının ardında o dönemde güçlü Moğol saldırılarına ,Cengiz han ve Timur’un istilalarına karşı dönemin yöneticilerinin yüklü miktarlarda haraçlar ödeyerek Şiraz’ı felaketlerden kurtardıkları biliniyor. O yüzden de burada bilim , şiir, edebiyat , mimari, hat sanatı ve resim gelişmiş, pekçok eser ortaya çıkmıştır. Fikir adamları, sanatçılar, mimarlar gibi adları günümüze kadar gelen pekçok ünlü kişi ortaya çıkar. Bunlar arasında, Sadi ve Hafız gibi şairleri söyleyebiliriz. Şiraz, 13. ve 14. Yüzyıllarda dönemin islam şehirleri içinde en gelişmişidir. Şiraz’daki bu kültür sanat hareketi içinde yetişen sanatçılar Semerkant ve Hindistan’da eserler bırakırlar. Hindistan’daki ünlü Tac Mahal ‘ın mimarlarından biri de Şiraz’da yetişmiştir. Ayrıca 14. Yüzyıldan 16. Yüzyıla kadar resimli el yazmaları sanatının geliştiği kenttir.
Şiraz’ın bu parlak geçmişi daha sonraki yüzyıllarda giderek depremler ve Afgan akımlarla zayıflar. Yoksulluk ve krizler ortaya çıkar. 18. Yüzyıl’a gelinceye kadar çöküş , ayaklanmalar , saldırılar devam eder. sonrasında ise, Rekabet ve çatışma içinde olan Afşar, Zend ve Kaçar hanedanları ortaya çıkar ve egemenlik mücadelesine girerler. Şiraz’da ise Kerim Han liderliğinde Zend hanedanlığı hakim olur Şiraz’ı da başkent yapar.
Kerim han’la birlikte Şiraz’ın yeniden altın günleri başlar. Kerim han ardında büyük eserler bırakmak için Şiraz’ı İmar faaliyetleri ile yeniden canlandırır. Kişilik olarak Kerim han mütevazidir. Kendisine şah denmesi yerine Hz. Muhammedin vekili anlamında vekil denmesini tercih etmiş. Ayrıca sık sık ahalinin arasına karışıp , onlarla birlikte yemek yiyen , sade kıyafetler giyip tahtta oturmayan bir hükümdarmış. Şiraz’ın önemli mimari yapılarla donanmasında Kerim han çok önemli rol oynamış . Kerim han aynı zamanda hukuk sisteminin de geliştirilmesi için çalışmış. Burada imar işlerine girişmiş saray, kale, mescit, medrese, han, hamam yaptırarak şehri güzelleştirmiş… yaptırdığı binalara da kendi gibi alçakgönüllülük damgasını vurmuştur. Ayrıca Adil bir vergi düzeni kurmuş, ticaretin gelişmesi için çabalamış, İngilizlerle işbirliğine girmiş, İngiliz Doğu Hindistan şirketinin temsilcilik açmasına izin vermiş. Kerim han, daha önceki iktidarın Sünnilik deneyimini bir kenara bırakarak dini olarak Şiiliği geri getirmiştir.
Yaptırdığı eserler arasında en önemlisi 12 bin işçi çalıştırarak yaptırdığı Kerim han kalesi (Farsçası, Arg-e Kerim han) gelir. Bugün bir müze olarak gezilen bu kale, aynı zamanda onun sarayıdır. Anlatılanlara göre, kalenin yapımında çalışan işçilere haksızlık geçmemesi için adlarını taşlara yazdırmış ve ücretlerini buna göre vermiş ..Kerim han bu kaleyi sarayının bir parçası olarak ısfahandaki örneklerle rekabet etmek için yapmıştır. Sarayın girişinde kalenin iç avlusuna girilir. Sonra geniş bir bahçe ile karşılaşırsınız. Kralın özel dua mekanı ve özel hamamı bulunur. Binanın ahşap işlemeleri , vitrayları ve duvarlarındaki minyatürler sanatın inceliklerini gösterir ve buradaki Zend hanedanlığının sanatını anlamaya başlarsınız.
Kalenin giriş kapısının üzerinde mavi çinilerden yapılmış çok güzel bir sanat eseri olduğu gibi durmaktadır. Üzerindeki resimde İranlıların efsanevi kahramanı Rüstem beyaz bir devle mücadele etmektedir. Resim Zend hanedanlığından sonra burada hakim olan kaçarlar döneminde yapılmış..
Kalenin etrafındaki kuleler ise kumdan yapılmış gibidir. Üzerlerinde dantel gibi işlemeler zarif ve sade bir şekilde yüzyıldan günümüze seslenirler. Kulelerden biri ise, Pisa kulesi gibi eğri durmaktadır. Sarayın içindeki diğer bölümler içinde yabancıları ağırlama salonu vardır. Burası geleneksel saray ihtişamı içinde yapılmış bir salondur. Burada bulunan balmumu heykeller , dönemin giysileri içindedir. Ortada ise Kerim han durmaktadır. Yanında katipleri ve önünde saygıyla eğilen batılı elçi durmaktadır.
Kerim hanın kişisel hamamı ise bir Türk hamamı olarak yapılmış.. mermerlerin güzelliği ile sade işlemeler birleşince ortaya nefis bir sanat eseri çıkmış.. burası Kerim Han’ın ailesine ait bir hamammış. Ayrıca Kerim han halka ait bir hamam da (hamam-ı vekil )yaptırmış. Burası Pehleviler döneminde bir dönem hapishane olarak kullanılmış.. şimdi ise burası bir müze olarak kullanılıyor. Hamamın içinde halktan farklı kişilere ait (çiftçi, marangoz, polis, derviş v.b.) balmumu heykeller ile o dönem canlandırılmış…Tellaklar ise kese yapar durumdadır. Hamamın kadınlar kısmında ise, bir gelin hamamı tasarlanmış . Gelinin etrafında kadınlar eğleniyorlar.
Şiraz’da yine İran ve Zend hanedanlığı sanatını anlamak için Kerim hanın yaptırdığı vekil camiini de gezmek gerekir. Mescidin özellikle önemli olduğunu söyleyelim. Şiiliğin buraya Kerim han tarafından getirilmesi, camiinin de düzenlenmesini getirmiş. Burada spiral işlemeli 48 sütün bulunuyor. Azerbaycan’dan getirilen yeşil mermerlerle yapılmış. Özellikle mermer minber 14 basamaklı ve Zend hanedanlığının en güzel örneklerindenmiş. Mescidin çini süslemelerinde İran sanatında kullanılan geleneksel yedi renk (Heft) kullanılmış. Girişte her iki tarafta da çiçek süslemeleri ile karşılaşıyoruz. Mescidin her tarafı adeta bir cennete giriş aleminin resmedilmesi de denilebilir..renkler, çiçekler olağanüstü etkileyici..
Şiraz’ın kapalı çarşısı da vekil pazarı (Bazar-ı Vekil) olarak yapılmış..Kerim han çarşıyı yaparken yine Isfahanı düşünmüş ve ona rakip olsun diye üzerinde detaylı çalışmış. İç içe girmiş koridorlar ile avluları ile büyüyen bir çarşı oluyor. İlk kez girince kaybolabilirsiniz. İstanbul’un Kapalıçarşısına benzeyen yüksek kubbeli doğu çarşılarının özelliklerini gösteriyor. İlk yapıldığı zaman İpekyol’undan akan ticaret ile kervansaraylar , hamamlar da varmış. Ancak sonraları bunlar dükkan haline dönüşmüşler. Çarşının içinde özellikle turistik eşya değil gündelik kullanım için de kaliteli eşyalar satılıyor. Ucuz mal pek rağbet görmüyor. Halılar, minyatürler, bakırlar, deriler, ve daha pekçok eşyanın atölyelerde yapılıp satıldığı yerler buraları..
Şiraz’ın önemli tarihi yapılar arasında Medrese-i han’dan bahsedebiliriz. 17. Yüzyılda Safevi döneminden kalma bu medrese binasının da muhteşem çinileri, mukarnasları ile hafızalarımızda iz bıraktığını söyleyebilirim. Burası bir dini okul olarak yapılmış. Burayı Kerim han değil, İmam Gholi han kurmuştur. Depremlerden zarar görmekle birlikte Halen aktif bir durumda bulunuyor ..
Şiraz’da görülmesi gereken muhteşem sanatsal mekanlardan biri de, Narenciye bahçesi (Bagh-e Narenjastan) yada diğer adıyla Kavam evi de denilen tarihi ve geleneksel evdir. 1879 ile 1886 yılları arasında inşa edilmiş. Kazvinli bir tüccar aileye ait olan bu bina üst sınıfın zevkine göre yapılmış bir sanat şahaseri. Evin alçak tavanlarındaki resimler Viktorya dönemi Avrupa’sından esinlenmiş.. Bina avlunun yukarısında durmakta, üzerinde resim, çini, ahşap oyma, taş işçilik, ayna işçiliği sanatlarıyla süslenmiş ayrıntılı bir mimari sanat eseri olarak yapılmış….sundurmanın yanında birbirine simetrik odalar bulunuyor..bahçesi ise, bir Pers bahçesi olarak düzenlenmiş, hurma, turunç ve palmiye ağaçları ile bir de havuzu var.. Narenjastan Bahçesi, İran’ın muhteşem İran bahçelerinin en güzel örneğidir. İran bahçelerinin tipik biçimi, genellikle ağaç ve çiçeklerle dolu dört mahalle, dereler ve patikalar göletler ve çeşmeler ,merkezi bir köşk ve bahçeyi çevreleyen duvarlardan oluşan dikdörtgen bir şekildedir.
Şiraz’ın sanat eseri mekanları arasında dolaşırken el sanatı atölyelerine de rastlıyoruz. Bunlar arasında ilgimizi çeken el sanatı olarak bir ahşap vitray ustasının atölyesine konuk olduk. Ahşabın renkli camlarla buluştuğu vitray düzenlemesinde , bu atölyede eski eserlerin onarılması işini de yapıyorlar.. çalıştıkları ahşap o kadar ince ve zarif ki camla birleşmesi büyük bir el becerisi istiyor. Çünkü makine teknolojisinin kullanılmadığını görüyorum…usta yaptığı işlerden birini bize anlatırken üzerinde altı yıl çalıştığı bir tahta işini anlattı. Düz bir tahta gibi görünen bu parça birçok küçük tahta parçasından oluşmuş ve istediğiniz şekilleri verebilirsiniz. Bu tahtadan bize İran’ın bazı simgelerini nasıl kurduğunu gösterdi. Bu düz tahtayı döndürünce spiral şekle dönüştüğünde bir minare merdiveni gibi kıvrılabiliyor. Yada Zerdüşt dininin simgesi de olabiliyor veya Horasan eyaletinde eski bir rüzgar değirmeni simgesini de yapabiliyor..usta, bu ahşap işinin Unesco Dünya mirası listesine girmesi için kayıt yaptırdığını da söylüyor..ahşap işinin yıllarca ustanın elinde olgunlaşarak kaç dil konuşabilir hale gelmesi sabır ve sevgi işi olmalı diye düşünüyorum.. ne yazık ki artık dünyada bu çalışma işi ve saygının örnekleri çok fazla değil..
Şiraz’da gezdiğimiz bir diğer atölyede de eşyalar üzerine yapıştırılan sedef minyatür işleme atölyesiydi. Burada da çalışan usta bize küçük bir kutu üzerine minicik sedefleri nasıl bir özenle kesip dikkatle üzerine yerleştirdiklerini anlattı. Ortaya çıkan işin sabır, dikkat ve el yeteneği gerektirdiği ve küçükken kazanılan bir maharet olduğunu sanıyorum.. Bu ustaları görünce , artık fabrikalaşmış ve plastikleşmiş bir ortamdan çıkıp, el işçiliği, zamana meydan okuma, ince iş, sabır ve kalite gibi değerlerle yeniden karşılaşmayı, gezinin bulunmazları arasında koyuyorum..
Şiraz’da henüz göremediğimiz yerlerden biri de, Hafız-ı Şirazi’nin türbesi . İranlılar onu çok sevdiği için Hafız olarak çağırıyorlar. Akşam karanlık olunca güneş batarken onun türbesine gidip şiirlerinden okumak herkesin yaptığı bir şey. Burası bir eğlence yeri gibi.. gençler kadınlar gelip gidiyor. Türbenin önü kalabalık. Birsürü genç, elinde muhabbet kuşu ve küçük kağıtlara yazılı şiirler tutarak kapıda bekliyor. Hemen bir kuşçuya Hafızın şiirlerinden bir tane çektiriyorum. Bakalım Hafız benim için ne demiş. Türbeye doğru gidince yuvarlak ve etrafı sütunlarla çevrili tepesinde bir kubbe duruyor.. Bu kubbe, sekiz sütün üzerinde duruyor..kubbenin çini işlemeleri ile bir derviş sarığına benzetildiği görülüyor..
Şair Hafız, 14. Yüzyılda Fars dili ve edebiyatının en önemli sanatçılarından biridir. Kendisinden önce gelen Ömer Hayyam, Mevlana gibi düşünürlerden etkilenmiş. Halkın arasında çok sevilen şairin şiir kitabı Kuran’ı Kerimle eşdeğerdedir ve her evde bulunur. Şiirleri hayata dair olması, ayrılık acısını , duygusallığı , mutluluğu derin duyguları işlemesi nedeniyle halk tarafından daha çok sevilmesini de sağlamış. Bir halk kahramanı olarak halen günümüze kadar ünü devam etmiştir. Şiirleri her derde deva her çareye ilaç gibi kabul edilir.
Hafız’ın Türbesinin ardından İran’da Şiilerin kutsal mekan olarak kabul ettikleri , üç büyük mekan var. Bunların en önemlisi Meshed’deki İmam Rıza Türbesi, Kum’daki Masume-i Fatıma türbesi .. Bu kutsal mekanlara daha sonra gideceğiz.. şimdi Şiraz’da Şah-ı Çerağ türbesini gezelim.. Burası , Şii inancına göre , 12 imamdan sekizinci imam olan Rıza’nın kardeşleri adına yapılmış bir türbe..bu türbeye girmek için kadınlar ve erkekler ayrılıyor. Kadınlar bölümüne girerken profesyonel kameramızı bırakıp sadece cep telefonlarını alıp iyice arandıktan sonra ve kadınlar üzerlerine Çador denilen uzun bir çarşafı giyip içeri giriyoruz. Çadorların hepsi naylon içinde yeni yıkanmış deterjan kokusuyla veriliyor. Türbenin adı, Şah-ı Çerağ , ateşlerin şahı anlamına geliyor olmalı. Üzerinde duran kubbe altın ve gümüş işlemeli. Gece ışıkları uçaktan dahi görülebilecek kadar aydınlık veriyormuş. İçeri girince bekleyip bizi gezdirecek Uluslararası ilişkiler görevlisi bir bayan ve erkeğin yanımıza gelmesini bekliyoruz. Görevliler memur hanım siyah çarşafı ve önünde ‘İnternational affair’ yazılı kuşağı ile gelip bize bilgi vermeye başlıyor.. Bu arada etrafta giden gelen ahalinin bize karşı çok ilgili olduklarını ve bu ilginin ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Buraya gelen turistleri görünce çok hoşlarına gittiğine yorumluyoruz. içeride dokunmak isteyen, doğrudan gelip sarılan Türkmüsünüz hoşgeldiniz diyen kadınlarla karşılaşıyoruz..hepbirlikte İçeriye doğru giriyoruz. Erkekler ve kadınlar ayrılarak herkes kendi kısmına doğru ilerlemeye başlıyor.. Kalabalıkla birlikte yürümek ve etrafı dikkatle bakmak ve gözlemlemek gerekli. Kadınlar kısmında fotoğraf çekilmesi yasak ve çektirmiyorlar. Üstelemiyoruz.. Türbeye doğru içeri girince ilk kez böyle bir şey görüyorum.. Her taraf aynalar, renkli camlarla kaplı.. kristal camlar , ışıklar , renklerle kaplanmış devasa bir mekan .. Bu nedir nasıl bir şey..içeriye doğru ilerledik. Türbenin yanında kadınlar etrafında, türbeye yüz sürüp dua ediyorlar. İçeriye para atanlar dilek dileyenler çok var. Buradan toplanan paralar, bağışlar dünyanın en zengin vakfı olan İmam Rıza vakfına gidiyormuş. Yavaş yavaş bu kutsal mekandan çıkıp dışarıdan ışıklara , müthiş Altın kubbeye bir kez daha bakıyoruz..
Şimdi Şiraz’ın görsel olarak en etkileyici mimari yapılarından biri olan, Nasr-ül Mülk mescidini anlatmaya çalışalım. Burasının diğer adı da Pembe camiidir. Mescidin en etkileyici ve herkes gibi fotoğraf çekmeye doyamadığımız girişini anlatacak olursak, burada vitraylar mordan pembeye doğru kullanılmış… renkler, özellikle güneş gelince rüya etkisi yaptığını söyleyelim.. Mutlu bir rüyanın içinde olup uyanmak istemediğiniz bir duygunun sizi kapladığını hissediyorsunuz…içinde duvarlarındaki çinilerin pembe mor çiçeklerle birer pano oluşturması, mescidin spiral sütunlarının da bu tasarım da göz kamaştırdığını söyleyelim. Yere ise her mescidde olduğu gibi muhteşem İran halıları serilmiş..bu renk cümbüşünün sizi bir başka dünyaya götürdüğünü söyleyebilirim.. ayrıca bu mescid İran’ın en fotoğrafa uygun ve en etkileyicilerinden mescidlerinden biriymiş..Fotoğraf çekmenin en zorlandığım yerlerinden biri olduğunu da söyleyebilirim. Çador giymenin zorunlu olduğu bir mescid olduğundan bir yandan kocaman çarşafı tutmak bir yandan da kamerayı ayarlamak doğrusu bu etkileyici ortamda biraz işleri güçleştiriyor..
Mescid, 19. Yüzyılda Kaçar hanedanına mensup Mirza Hasan Ali Nesir ül-Mülk tarafından yapılmış. İçinin süslemelerinde dikkat çeken bir diğer özellik de, İran’ın geleneksel ‘penc kasehi’ (beş iç bükey) tekniğinin yaygın olarak kullanılmış olması..Mescidin bir kısmının müze olarak da kullanıldığını gördük..
Kaynaklar:
Rehber; Penbe Özdemir 1001 istanbul Tur
İran Rehberi, Nazlı Elmi
Zafer bozkaya- İran gezi rehberi
Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül ve Şiir Ülkesi.
Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.