Kilikya korsanlarının , eski krallıklar şövalyeler, kervansaraylar ve konargöçerlerin peşinde; Alanya’dan Beyşehir’e uzanan yol hikayeleri..

Bu gezi , Levent Konyar ile birlikte 10 -18 Mayıs ve 11-15 ekim 2025 tarihlerinde yapıldı..

Akdeniz’in Kilikya olarak bilinen antik dönem coğrafyası, Adana’dan başlayarak Alanya’ya kadar uzanıyor..Kilikya’nın kıyılarından yukarılara  dağlara doğru çıkınca farklı bir coğrafya ile karşılaşırsınız. Kıyılardaki düz ovaların yerini  geçit vermez dağlar, nehirlerin oyduğu derin vadiler, kanyonlar, dağların içine oyulmuş mağaralar ve dağların arasından kıvrıla kıvrıla giden bazen dar bazen dik uçurumlarla çevrili yollar alır.  Doğanın meydana getirdiği bu coğrafya sizi adeta içine çeker, ilerledikçe daha ötelerde neler olduğunu merak edersiniz. Bu coğrafyaların  bir o kadar etkileyici olan tarafı da  buradaki tarihtir. Kilikya’nın dağları arasında yaşamış Isauria halkları olarak bilinen antik dünya insanları korsanlıklarıyla bilinir. Dağlık Kilikya’daki korsan halklar, çok eski tarihlerden bu yana , bir zamanlar bu dağların arasında  Karadeniz’den Konya ovasına oradan da  Akdeniz’in sıcak limanlarına  kadar uzanan gizli yolları biliyorlardı.  Bu yollar üzerinde taşınan malları ve  ticareti korsan baskınlarla, eşkıyalık yaparak,  çeteler  oluşturarak kontrol etmeye çalışmışlar,  hakimiyetlerini  uzun bir süre sürdürmüşlerdi. Taa ki Romalılar gelip bu korsanlığa , bu başıbozukluğa ve kanunsuzluğa son verene dek.. ancak Romalılardan sonra da bu coğrafya üzerinde çeteler, eşkiyalar hüküm sürmüş ticaretin ve zenginliklerin denetimi başka biçimlerde devam edip gitmiştir..  Eski krallıkların, haçlı şövalyelerin  yaşadıkları kalelerden ,  Selçuklu beylerinin kurduğu kervanyolları ve kervansaraylarına kadar  başıbozukluk, isyanlar kontrol edilmeye, bastırılmaya çalışılmıştır.   Yakın zamana kadar ise, bu bölgede yaşayan  konar göçer yörüklerin kendilerine has yaşam şekillerine,  yerleşik hayata kolay kolay geçemeyen ,doğayla içiçe yaşamlarına baktığımızda, bu yörenin insanını daha iyi anlarız.   

   İşte keşif hikayemiz,  Kilikya’nın  dağları arasında bir yandan gizlenmiş mağaraları, kanyonları, gölleri keşfetmeye çalışırken, diğer yandan da, buralarda kendi başına buyruk yaşamış korsan halkların  tekinsiz izlerini, eski krallıklardan kalan kaleleri, kervanyolları üzerinde kurulan kervansarayları ve yeni yeni yerleşik hayata geçen konar göçer yörüklerin izlerini takip etmekle başladı..

Antalya’dan Alanya’ya giderken Selçuklu Kervansarayları; Alara han ve Sarapsa han

              Yolculuğumuza  Antalya’dan sabahın erken saatlerinde çıkarak başladık. Mayıs ayında havaların yeni ısınmaya başladığı ve artık sıcakların kendini buralarda hissettirmeye başladığı bir dönemdeyiz. İlk durağımız Alanya’ya gelmeden önce göreceğimiz bir Selçuklu kervansarayı ile Kalesi olacak. Alanya yönüne giderken Alara çayı ve civarında bulunan kervansarayı görmek için Okurcalar beldesinden içeriye doğru 10 km gitmek gerekiyor. Alara çayının, eski adı, Ulugüney çayı imiş. Şu sıralarda da bahar ayı olduğundan gür bir akışı var. Yakın geçmişe kadar da üzerinde su değirmenleri bulunurmuş. Ancak artık su değirmenlerini bulmak imkansız onun yerine turistik kafeler yapılmış.

Alara çayının yanında Selçuklular tarafından 13. Yüzyılda yapılmış bir kervansaray olan Alara han bulunuyor. Selçuklular  Alanya’yı aldıktan sonra başkentleri olan Konya ile Alanya’yı yakınlaştırmak için kervanların geçeceği anayollar yapmaya başlamışlar. Bu yollar  üzerinde de o dönemin en önemli yapılarından  olan, yolcuların dinlenmesi için kervansaraylar inşa etmişler.  Böylece  develerle taşınan yükler, bu güvenli anayollardan geçerek Alanya limanına varabilmiş.   Alara hanın bulunduğu kervanyolu, Konya’dan çıkıp Karahöyük, Bozkır, Galesandra yaylası, Gündoğmuş, Alara han ve biraz daha ilerde duran Şarapsa hanı da içine alan  bir güzergah oluyor. [1]     Bunun önemli bir nedeni de,  Selçuklu döneminde bile hala devam eden korsanlara karşı ticaret hayatını korumak ve elbette bu ticaretle birlikte zenginleşebilmekti.

   Tarihin bu dönemine daha yakından  bakmak için şimdi tam karşımızda duran Alara han kervansarayını gezmek için bilet alıp görmeye gidiyoruz. Açıkcası, 13 yüzyılda yapılmış ve günümüze gelene kadar pek fazla bir şey kalmamış olacağını düşünerek , kervansarayın yıkık dökük sadece duvarları kalmış olarak görmeyi beklerken karşımıza etrafı ışıklandırılmış ve özel bir işletmeye verilmiş sağlam bir yapı çıkması sevindirici oluyor. içerisinin bir kısmı alışveriş alanı olarak düzenlenmiş, diğer kısım ise müze olarak tasarlanmış ve  içeriye balmumundan yapılmış yeniçeri askerlerinin heykelleri konulmuş..burası dışarıdan küçük gibi gözükse de içerisi oldukça geniş ve kalacak odalarıyla kervancıları rahat ettirecek şekilde yapılmış.  kervansarayın dış duvarlarında ise yapım ustalarına ait olduğu söylenen bazı özel keski izleri duruyor. Açıklamalarda belirtildiğine göre bu izler, ustaların kaç tane taş yapmışlarsa o kadar ücret alacaklarını gösteriyormuş.  Ayrıca bu taş izleri  Anadolu kilimlerinde de kullanılırmış.  İçerideki taş sütun duvarının üzerinde dikkatimizi çeken şey ise,  kabartma şeklinde yapılmış bir aslan yüzü  oldu.  Bu aslanın   başı küp gibi , şişkin sarkık yanaklı , iri gözlü, yassı burunlu , kaşların burunla  birleştiği  bir yüzü var.. yüzün   hüzünlü bir ifadesi var.   Bu tarz aslan figürünün Selçuklu hükümranlığını temsil ettiği söyleniyor.  Ancak yerel inanışa göre de, bu hüzünlü aslan kervansarayda konaklayan seyyahların memleket hasreti çeken üzgün yüzünü temsil ediyormuş..

   Kervansaraydan dışarıya çıkınca yukarıda dik bir tepenin üzerine yapılmış halen sur duvarları ayakta olan bir de kale duruyor. Bu kale, hem Alara hanı korumak ve hem de kervanların güvenli bir şekilde yollardan geçmesini sağlamak için yapılmış. Ancak kalenin Selçuklular tarafından kullanılmadan önce ilginç bir başka tarihini daha öğrendik ..Burası, Selçuklular tarafından ele geçirilmeden önce, Alanya ve civarı Ermenilerin idaresindeyken,  Ermeni beyin kardeşinin keşiş olarak bu dağda yaşamış olduğu belirtiliyor.  Daha sonra ise, Selçuklular buraya gelince kaleyi sağlamlaştırıp içine hamam gibi yapılar yapıp, aşağıya da Alara hanı inşa etmişler. [2]  Kaleye çıkmanın güvenli olmadığını söylemek gerek. Kaybolmaya başlamış taş merdivenlerin ve çalıların kapladığı kaleden günümüze pek fazla şey kalmamış…

    Alara hanı ve  Alara çayını geride bırakıp Alanya yönüne doğru yola devam edince yine Alanya’yı Konya’ya bağlamak amacıyla yapılan anayol güzergahının   ekseninde kalan bir diğer han olan Sarapsa yada Serapsu da deniliyor..hanını  görmek için yoldan içeriye doğru sapıyoruz. Deniz seviyesinden biraz yukarıda  Serapsu deresinin yanında olduğu belirtilen ancak dereyi şu sıralarda göremediğimiz bir yere  yapılmış. Şarapsa han ,Alara han gibi aynı tarihlerde 13. Yüzyılda yapılmış.  Çok yüksek olmayan bir tepe üzerinde gösterişli bir şekilde duruyor. Ancak Şarapsa han bir süredir farklı amaçlarla kullanılmış olduğundan içeriye girilemiyor. Sadece duvarlarına bakıp etrafını dolaşmakla yetinmek durumundayız.  Duvarlarında bazı taşların çevredeki antik şehirlerden alınma oldukları belli oluyor.  Şarapsa kervansarayından günümüze kalan sadece duvarlar olsa da görülmeye değer bir Selçuklu yapısı olduğunu söyleyelim ve yolumuza devam edelim. [3]

    Yolumuzu yeniden Alanya’ya doğru çevirdiğimizde, zaman öğle olmuştu bile.. Akdeniz sıcağı da giderek artıyor.. Alanya sahilleri artık turistlerle dolup taşmaya çoktan başladı. Alanya sahilinin kenarında verdiğimiz yemek molası öğle sıcağını geçirmek ve biraz da dinlenmek için iyi bir fırsat olacak.. Sahilde yamaç paraşütü yapanlar rengarenk havada uçuyorlar ..deniz kıyısında kilometrelerce uzanan kıyı şeridi üzerinde düzenli bir şekilde yapılmış küçük plaj kafeleri, kıyıdaki yürüme alanları Alanya’yı benim için sevimli yapan küçük şeyler..

  Alanya ile ilgili tarihi bilgi vermek için heyecan duyuyorum çünkü Alanya’nın da ilginç bir tarihi var. Alanya, eski bir Selçuklu kenti olarak bilinmekle birlikte daha öncesine giden tarihinde burası, Ermeni krallığına ait bir yer olarak geçiyor. Adı da Korakesion  yada Kalonoros olarak biliniyormuş. Bugün Kızılkule’nin olduğu  kale yerleşiminin,  sarp bir dağın tepesinde , gayet korunaklı ve özel  bir  savunma sistemine sahip olması nedeniyle güzel dağ anlamına gelen bu ad verilmiş. Alanya’nın geçmişinde yerleştiği bu sarp dağ nedeniyle, Kilikya korsanlarının da uzun bir süre yerleştiği ideal bir sığınak yeri olmuş.  Romalıların Kilikya korsanlarına karşı başlattığı mücadelede  yenilmeyen tek yer  burası olmuş.  Ancak korsanlara karşı açılan savaşın son noktası da burada konulmuş. Korakesium savaşı ile yüzyıllardır süren kanunsuzluğa son verilmiş. Alanya, bir yandan  çok korunaklı bir limana sahip olması, öte yandan da, Anadolu’nun içlerine kadar girebilecek şekildeki coğrafi yapısı sayesinde, Anadolu’nun Akdeniz’e açılan bir ticaret kapısı olmuş. Mısırlı Suriyeli tüccarlar Alanya’dan   Karadeniz limanlarına kadar seyahat edebilmişler. [4]  

  Alanya’da oturup , Kızılkule’de tarihte yaşananları hayalimizde canlandırmaya çalıştık. Şimdi yeniden yola koyulmaya hazırız.

    Alanya’dan kıyı  şeridini takip ederek Akdeniz kıyılarının çok fazla girintili çıkıntılı olmayan uzun kumsallarını , denizle birleşen kayaya benzer kumsalları ve teraslar halinde düzenlenmiş muz bahçelerini görerek Gazipaşa’ya doğru yeniden yola çıkıyoruz. Gazipaşa, muz yetiştiriciliğinin yanında son zamanlarda tropikal meyve ve bitki yetiştiriciliği açısından da önem kazanan  bir yer olmasına karşılık turizm açısından çok fazla bilinmiyor.

   Alanya’dan yaklaşık 50 km kadar Gazipaşa yönüne gidince burada Akdeniz coğrafyasına özgü kaya oluşumlarının meydana getirdiği mağaralar arasında uzun zamandan beri görmeyi isteyip de bir türlü görmeye fırsat bulamadığımız Yalan Dünya mağarası bulunuyor.

  Yalan Dünya mağarasına gitmek için, Gazipaşa’dan  15 km önce yol tabelalarının gösterdiği Beyrebucak köyüne doğru saptıktan sonra düzgün bir asfalt yoldan yaklaşık 1.5 km kadar yukarı çıkılıyor. Mağaranın tarihinin beş milyon yıl öncesine dayandığı belirtiliyor. Uzunluğunun  4 km olmasına karşın arada çöküntü olması nedeniyle sadece 450 metrelik kısmı gezilebiliyor. Mağaranın nemli ıslak bir havası var.  Bilgilendirme tabelasında her mevsim 28 derece olduğu yazıyor.  Nemli hava nefes almayı güçleştirdiğinden  yavaş hareket etmek gerekiyor. Ayrıca kaygan zemini de dikkate almak gerek. Mağaranın dar ve alçak kimi yerlerinden  eğilerek geçmek lazım. Kimi yerleri ise kocaman bir oda haline gelmiş . İnişli çıkış dönemeçli yollardan geçip son noktaya gittiğinizde taşlarla kapanmış bir oda ile karşılaşıyorsunuz..Mağaraya neden Yalan Dünya denildiğini merak edince halk arasında her mağara için yaratılan içinde define bulunduğu yada buradan geçen insanın zaman kapsülünde bir başka zamana geçtiği veya kavuşamayan sevgililerin aşklarının da yalan olduğu..v.b. pekçok   efsane ve söylenceler gibi burası için de benzer  söylenceler üretilmiş ancak akla en yakın olanın, mağara içindeki oluşumların  gerçek olmayan yada gerçeküstü dünyaya ait olabileceği düşüncesiyle  halk arasında Yalan Dünya denildiğini kabul etmek.  Bu tanıma uygun olarak özel işletmeci de mağaranın içini renkli ışıklarla süsleyip gerçeküstü dünyaya katkıda bulunmuş adeta. Mağaranın içinde kurduğu ışıklandırma sistemiyle içindeki doğal oluşumları ne görebilmek ne de fotoğraf çekmek pek mümkün olamıyor.  Yalan Dünya mağarasına gidiş, özel bir işletmeye ait olduğundan içeriye giriş biletine  herhangi bir indirim yapılmıyor.

   Yalan Dünya mağarasından ayrılıp Alanya’ya dönüyoruz. Yolumuzun üzerinde bulunan Syedra antik kenti son zamanlarda adını sıkça duymaya başladığımız antik kentlerden birisi. Özellikle Alanya’nın turizmine katkı sağlaması açısından da kazılarına hız verilmiş diye düşünüyorum..

  Alanya’nın 20 km kadar güneydoğusunda bulunan Syedra  antik kentine gelmek için ana yoldaki tabelaya bakıp Seki köyüne doğru sapılıyor. Köyün biraz yukarısında hummalı bir kazı faaliyetinin olduğu belli oluyor. Toz duman içinde traktörler toprak taşıyorlar. Burası, M.Ö.9 ile M.S. 13.  Yüzyıllar arasında canlı bir Roma kentiymiş.    Kazı ekibinden arkeolog öğrenciler , kentin adının buradaki  Sedir ağaçlarından geldiğini belirtiyorlar. Kent, Pamphilia ve Dağlık Kilikya bölgelerini birbirinden ayıran Sedre Çayının batı tarafında bulunuyor. Yaşam ve kültür açısından Syedra kentinin daha çok dağlık Kilikya şehirlerinden biri olduğu düşünülüyormuş.  Geç antik çağda,  erken Bizans döneminde özellikle Limanı sayesinde Güneybatı Anadolu ve Batı Kıbrıs arasındaki ticaret ağında önemli bir role de sahipmiş. Bunlarla birlikte kentin önem taşıyan bir başka özelliği de, burasının piskoposluk merkezlerinden biri olması. Burada dini görevin yerine getirilmesi için içinde fresklerin de olduğu bir vaftiz mağarası bulunuyor. Ancak mağara ne yazık ki ziyarete kapalı.  Ayrıca Hıristiyanlığın yayılma sürecinde yapılmış erken Hıristiyanlık dönemi  bazilikasının kalıntıları da bulunmakta. Kente ait en önemli kalıntılar arasında içinde dikkate değer mozaik döşemesi ile birlikte bir Roma hamam kompleksinin olduğunu da söylemem gerek. Biraz daha ileride şehre giriş merdivenlerinden yukarıya çıkınca tepeye yerleşmiş yukarı şehir denilen kısmına çıktığımızda şehrin planını daha açık görebiliyoruz. Yukarı şehirde üstü kapalı içinde çarşıları olan sütunlu bir caddeyi ve döşeme taşlarını görmek ve üzerinde rahatça yürümek mümkün.. Yamaca yerleşmiş kentin planı aşağıya doğru bakınca belirginleşiyor. Kenti enine kesen iki büyük cadde ile bunlara dik inen merdivenli sokaklar görülebiliyor. Yamaçtan aşağıya doğru inmeye başlayınca Akdeniz mimari yapısına benzer dar ara sokaklar merdivenlerle birbirine bağlanıyorlar. Evlerin yıkılmış duvarlarının arasında  renkli mozaiklerin bir kısmını üstü kapatılmış şekilde görüyoruz. Gördüğüm hemen her evin içlerine mozaik taban yapılmış. Zaten biraz ileride bir ekip mozaikleri çıkarmak için ince kazı işleri yapıyorlar. Syedra kentinin kısacık bir gezide görebildiğimiz bir başka tarafı da birçok evde zeytinyağı çıkarmak için kullanılan değirmentaşlarının, işliklerin, bulunması. Yamaçtan aşağıya doğru pekçok evde zeytinyağı çıkarmak için oldukça sistemli  bir yaşamın olduğu açıkça belli oluyor. Kentin su ihtiyacı ise sarnıçlarla sağlanıyormuş. Kentin aşağı tarafındaki yerleşiminde  ise kazı çalışmalarında bulunan mozaikler, Alanya müzesinde sergileniyormuş. Kentin görülmesi gereken diğer yerleşimlerini bir başka zamana bırakarak şimdilik gördüklerimizle yetinelim. [5] 

   Syedra antik şehrini gezdikten sonra yorulmuş ama memnun olarak Alanya’ya dönüyoruz. Şimdi  denize girme zamanı. Akşam Alanya’da kalıp ertesi gün Ermeneğe doğru yola çıkacağız.

  Sabah  Alanya Arkeoloji müzesini gezmek  için erkenden müzenin kapısına gidiyoruz. Müzede Syedra şehrinden çıkan mozaiklerin sergilendiğini kentteki bilgi panolarından öğrenmiştik. Bu nedenle biraz da heyecanla daha yakından bakmayı çok istiyordum. Müze binası Alanya’nın eski yapılarından biri olmalı. Geniş bir bahçe içinde küçük bir bina olmasına karşılık müze olarak çok iyi düşünülmüş bir yapı. Bahçesinde dolaşan dev bir Tavus kuşu tüylerini açıp dolaşıyor. İçeri girince müzede bir tuhaflık hissediyorum. Beklediğim müze biçiminden uzak olduğu biraz dolaşınca anlaşılmaya başlıyor. Müzede genel kültür bilgisini geliştirmek için yazılmış örneğin Çömlekçilik, takı kültürü, ölü gömme kültürü v.s. şeklinde genel bilgi veren panoların yanına nereden olduğu belirtilmemiş   buluntular  konulmuş..Syedra ile ilgili bilgi ve mozaikler ise çok yetersiz bir şekilde verilmiş..belki daha sonra  bilgiler düzenlenir..

Alanya Arkeoloji Müzesi

Alanya- Ermenek arası Kilikya coğrafyasının virajlı yolları..

 Alanya Arkeoloji müzesinden ayrılıp  Ermeneğe doğru devam ediyoruz.  Yolda yine Akdeniz coğrafyasına özgü suların zaman içinde oyarak meydana getirdiği derin vadiler olarak bilinen  kanyon oluşumlarından biri  olan Sapadere kanyonunu görmeden geçmeyelim diye düşündük.  Yol tarifine bakarken arama motorunda  kapalı olduğu yazıyor. Biz yine de görebiliriz umuduyla Sapadereye doğru gitmeye başlıyoruz.  Bu bahar mevsiminde yol kıvrılarak ilerlerken yemyeşil ormanın içine giriyoruz. Ağaçlı yollar fotoğraf çekmek için çok çekici duruyor. Sapadere’nin girişini eğile büküle gittiğimiz yollardan sonra nihayet görebiliyoruz.  İçeride tenha bir restoran kafe gözüküyor. Veee  kanyona taş düştüğünden   yürüyüş parkurunun  gerçekten kapalı olduğunu öğreniyoruz. Ne zaman açılacağı da belli değilmiş.. Yani Sapadere kanyonunda yürüme hayalimiz suya düşüyor. burada görebileceğimiz başka bir şey olmadığından birkaç fotoğraf çekip  geri dönmekten başka çaremiz kalmıyor. Şimdi Ermeneğe giden ana yolu bulmaya çalışacağız.  Geri dönüş yolunda  toprak yolu olan bir köye çıkıyoruz. Ancak kahvede oturan  köylülere sorunca bize birazdan Ermeneğe giden  asfalta , düzgün bir yola çıkacağımızı söylüyorlar.  Biraz ilerleyince gerçekten de tek şeritli düzgün bir yola çıkıyoruz.  Biraz daha ilerleyince de Ermenek ana yoluna giriyoruz.  Ana yol denilince çiftyönlü gidiş gelişli bir yol anlaşılmasın.  Ana yol öyle rahat bir yol değil.. gayet viraj dolu tek şeritli ve de dar bir yol. Yavaş ve temkinli sürmek gerekiyor. Şanslıyız ki yolda fazla gelen giden yok. Sollamak için kamyon da çıkmıyor önümüze.. yol kıvrılarak giderken, yavaş yavaş  yükselmeye başlıyoruz. Etrafımız Akdeniz coğrafyasının dik, aşağısı uçurum olan dağlarıyla çevrilmeye başlıyor.  Yol kenarında durup fotoğraf çekmek istesek de güvenli aralıklar pek fazla değil.. yola devam ediyoruz. Alanya’dan Ermeneğe gitmek için 100 km lik bir yol olmasına karşın yavaş gidince yol üç dört saat sürüyor. Türkiye’de buna benzer Karadeniz yollarında da gittik ama burası da insanı oldukça tedirgin eden yollardan biri..yollar bir müddet sonra dağların içinden geçen tünellerle daha güvenli hale gelmeye başlıyor. O kadar çok dağ tünelleri yapılmış ki , yedi sekiz bazen on tane tüneli ardarda geçerek hızla yol almaya başlıyoruz. Yine de  yolların  tamamlanmasına daha çok var. Ermeneğe oldukça yaklaştık. Etraftaki coğrafya da değişmeye başladı. Akdeniz coğrafyasının iç kesimlerine doğru yol aldığımız bu bölgenin kendine özgü bir yapısı var. Dik ve geçit vermez dağlar bir yandan yükselirken, aşağılarda derinleşen vadiler arasında akan sular görünmeye başlıyor. Çok sevdiğim  Akdeniz coğrafyasına özgü karstik şekiller , düdenler, obruklar, mağaralar, yeraltı derelerini burada görmeyi çok istiyorum.  Orta Akdeniz coğrafyasının ne kadar muhteşem olduğunu söylemek gerek.

 Ermenek; Zeyve Pazarından , Turkuaz Renkli Ermenek Baraj Gölü Manzaralarına…

Bir benzincide verdiğimiz öğle yemeği molamızın ardından artık Ermeneğe girmeye hazırız. Aşağılara doğru bakınca turkuaz renkli Ermenek barajı görünüyor. Bu turkuaz rengini de sanırım etrafındaki beyaz kayalardan alıyor. Yaklaşık 10 km sonra şık bir asfalttan şehre girip doğruca kalacağımız otelimize gidiyoruz. Eşyalarımızı otele koyduğumuz gibi hemen çıkıyoruz. Çünkü, bugün günlerden Pazar ve Ermeneğin tarihi Zeyve Pazarı kuruluyor. Akşam olmadan pazara gitmek için acele etmeliyiz.

Ermenek Baraj Gölü

   Zeyve Pazarı , Ermenek’ten 26 km uzaklıkta, İkizçınar ile Yayla pazarı köylerini ayıran Zeyve çayı üzerinde  kuruluyor. Ancak aynı zamanda Mut, Karaman, Mersin, Gülnar, Kazancı, Anamur, Başyayla, Sarıveliler, Taşkent, Hadim, Konya ve Bucakkışla yollarının kavşak noktasında bulunduğundan oldukça önemli bir yerel Pazar olarak biliniyor.  Akdeniz sahil bölgesinden yaylalara göç eden Yörükler ve Gülnar, Kazancı gibi civar köylerden gelenlerin kendi ürettikleri ürünleri sattıkları buraya gelenlerin de piknik yapıp eğlendikleri bir Pazar yeri burası..buraya gelince   Zeyve çayının topraktan, duvarlardan fışkırarak gürül gürül aktığını görüyoruz. Çay,  Göksu nehrinin suları ile besleniyormuş. Başka dere ve çaylarla  birleşerek heryerden çıkan sular şelaleler halinde akıyor. burada bir zamanlar su değirmenleri de kurulurmuş.. şimdi ise artık su değirmenleri  kalmamış elektrikle çekilen buğday hızlı bir şekilde un haline getiriliyormuş. Şimdi su değirmenlerinden kalan yıkık dökük harap haldeki küçük binalar duruyor. Zeyve pınarının etrafında beşyüzyılı aşan yaşlarıyla dev  Çınar ve Ardıç ağaçları ise, suyun bolluğundan şekil değiştirip adeta birer heykele dönüşmüşler. Bazılarının içleri o kadar oyulmuş ki bir zamanlar içlerinin  dükkan olarak bile kullanıldığı söyleniyor. Bir zamanlar burada ayakkabıcıdan, fırıncıya, terziye berbere kadar çok çeşitli esnaf da varmış.. pekçok ihtiyacın karşılandığı bir pazarmışanlaşılan.. [6]

   Pazardaki erkekler kahvehanesinde çay içip dinlendikten sonra yolun başında durup bize yakınlık gösteren belediyeden emekli bir ürün satıcısı ile uzunca sohbete koyuluyoruz. Ahmet beyin hikayesinde neler yok ki.. Kazancı’dan geliyormuş. Emekli olunca pazarcılık yapmaya başlamış. O kadar çok yönlü biri ki, Kazancı’da yada  etrafındaki  köylerde herçeşit işe koşturuyormuş, düğünlerde anons işlerinden, nikah kıymaya , davul zurna çalmaya kadar herçeşit organizasyon işlerini yaparım diyor… bize  Zeyve pazarının eski halini de anlatmayı ihmal etmedi.. eski un değirmenlerinin bir zamanlar burada ne kadar çok olduğunu ve ne kadar kaliteli , besin değeri kaybolmadan un çektiklerini anlattı.  Ermeneğin üzümünün meşhur olduğunu  ve elbette pekmezi ve tatlısını da  yemeden gitmememizi söyledi. Tabii her satıcının yaptığı gibi kendi sattığı ürünler arasında pekmezinden tattırdı. Elbette almadan edemedik. Merak ettiğimiz bu bölgenin yerel obruk peynirini  ise sonbaharda yeniden yapıldığı zaman almamızı tavsiye etti. Ahmet beyle daha otursak sohbetimiz sürüp gidecekti. Bize Ermenek , Zeyve pazarını anlatacak ondan daha iyi bir rehber olamazdı..  Zeyve pazarından bir çırpıda bir sürü şey alıp çıktık. burada yetişen susamdan, çörek otuna pekmezden nar ekşisine kadar gözümüze gönlümüze hoş gelen ürünlerdi.

Zeyve Pazarı

  Akşam olmaya başladı artık ,  Zeyve pazarındaki satıcılar da toparlanmaya başladılar.  Ermeneğe dönüp bütün gün süren yolculuktan sonra  dinlenme zamanı geldi. Yolda giderken Ermenek coğrafyasını biraz daha yakından tanımaya çalışıyorum. Ermenek denilince hemen aklımıza gelen turkuaz renkli Ermenek baraj gölü olsa da asıl önemlisi bu bölgeyi ve barajı sularıyla besleyen Göksu nehrinden söz etmek gerek.  Göksu nehri çıktığı yerden başka birçok derelerden,  çaylardan , mağaralardan , kanyonlardan akan  sular ve nehirlerle bazen yerin üstünde bazen yerin altında devam ederek bir vadi oluşturuyor ve  Güney Akdeniz’den orta Akdeniz’e doğru geçişi sağlıyor. Bu nedenle de  bu bölge, Bozkır coğrafyasından farklı olarak daha ılıman, ve verimli topraklara sahip durumda. Ermeneğin , Başyayla, Kazancı, Mut, Gülnar ve daha güneye doğru Anamur  ilçelerine yakın olması , bir kavşak noktası olmasını sağlıyor.   Geçmişte ise, kuzeyden güneyi , batıdan doğuyu  birbirine bağlayan bir köprü işlevini  görmüş. Diğer taraftan Ermenek coğrafyası, Antalya ve Mersin körfezleri arasında uzanan Taşeli platosunun da bir parçasını oluşturuyor.   

 Ermenek, Karaman Mut coğrafyasında dolaşırken Taşeli platosunun engebeli dağlı taşlı sert coğrafyasından Ermeneğin ılıman havzası arasında keskin çizgilerin olmadığını belirtelim. Bu birbiri içine girmiş coğrafyalar aslında tarihten bu yana bilinen Güney Akdeniz’deki Kilikya bölgesinin bir devamı olarak dağlık Kilikya olarak tanımlanıyor. Dağlık Kilikya denilince de, Akdeniz’i İç Anadolu’ya bağlayan Toroslardaki yollar ve geçitlerin pek fazla olmamasının yanısıra izini sadece burada yaşayanların bildiği gizli geçitlerin varlığı  karşımıza çıkıyor. Gülek, Sertavul gibi bildiğimiz geçitlerin dışında , şimdiye dek izi silinmiş pekçok küçük yada gizli dağ geçitlerinin olduğu da biliniyor. Dağlık Kilikya bölgesinin , dağlık , engebeli olması nedeniyle, Bu zor coğrafyanın hakimiyeti, uzun bir süre  eşkıyaların elinde kalmış. Buraları öteden beri korsan yatağı olarak bilindiğinden   kimse buralara yaklaşamamış.[7] Bu coğrafyalarda tarihten bu yana yaşamış olanlar ,  Isaurialılar olarak biliniyorlar. Isaurialılar, dağlık, engebelik bu bölgede uzun bir süre korsanlık yaparak yaşamışlar.  Ancak daha sonra Romalılar Isaurialılar ile savaşıp  korsanlık faaliyetlerine son verip onları kendi hakimiyetleri altına almışlar.  Romalıların eline geçen Ermenek,  dağlık bölgedeki  Isauria kentlerinin en büyüğü oluyormuş. Ermenek’in antik çağlardaki adı, Germenikopolis imiş. Bu ad, Roma imparatoru ünlü Caligula’nın Germanicus unvanından geliyor.  Caligula’ya şükran sunmak için kente bu ad verilmiş. Ermenek bölgedeki korsanların yakalanmasında ve Romalılar ile barış yapılmasında arabulucu bir rol üstlenmiş. Romalılar dağlık kilikyada hakim olmaya başladıkça Ermeneğin etrafına  diğer Isauria kentlerini de kurmuşlar. Bunlar arasında, Mut’da Claudiapolis,  Gökçeseki’de  Philedelphia, Yukarı Çağlar köyünde Sbide, Çatalbadem köyünde Eirenepolis gibi  birçok  Isauria kentleri kurulmuş.  ..bütün bu savaşlara rağmen Isaurialıların korsanlık faaliyetlerinin tamamen durdurulamamış olduğunu da belirtelim..bu savaşlarla birlikte  Roma kenti olarak kurulan Isauria kentlerinin de, daha çok askeri özellik taşıyan garnizon kentleri olarak şekillendikleri belirtiliyor.   

     Ermenek, geçmişte bir Isauria kenti olmasının sonrasında  13. Yüzyıldan itibaren Selçuklu hakimiyeti ile birlikte buralara gelen Türkmen aşiretlerinin yerleşim yerleri olarak da tarihte yerini almış ve daha sonra da içinde bulunduğu sert coğrafya özellikleri sayesinde, Karaman beyliğinin bölgeye yerleşmesiyle  önemli bir kent haline gelmiş. Karaman beyliği ile Ermenek yeniden zengin ve önemli kent haline gelirken  kentte 14.  yüzyılda medreseden camilere pekçok imar faaliyetlerine girişilmiş. Bunlar içinde en önemlileri, Ermenek Tol medrese, Ulu cami, Sipas camii ve Mevlevihane sayılabilir.[8]

  Ermenek’teki ilk günümüzde akşam olmaya başladı. Şehirde birşeyler yemek için bakınmaya başladık. Bugün Pazar olduğu için heryer kapalı yemek yemek için sadece tek bir yer açık. Yani tek seçenek burası oluyor. Şimdiye kadar  gittiğimiz hemen bütün Anadolu kasabalarında Pazar günleri  dükkanların  kapalı olduğunu ve genellikle de sadece  tost yapan  birkaç dükkanın açık olduğunu bilmekte fayda var. Biz de burada açık bulduğumuz tek yere girip yöresel çorba olan Arapaşı çorbasını içip sonra da bu küçük kasabayı  tanımak için sokaklarını geziyoruz. 

   Tepeden aşağıya doğru bakınca bütün bu bölgeye can veren Göksu nehriyle beslenen Turkuaz renkli Ermenek baraj gölü sayesinde, Ermeneğin Anadolu bozkırındaki  sarı renkli kuru tozlu topraklı kasabalardan ne kadar farklı olduğunu görebiliyoruz.   Tepedeki  beyaz kayalardan aşağıya doğru baraj gölüne inen evleriyle ,  Akdeniz mimarisini aratmayacak şekilde birbiri içine girmiş dar ve dik sokaklarıyla Ermenek şirin bir kasaba görüntüsü oluşturuyor. Geleneksel ahşap mimarisi değişmeden kalmış evler, bir taraftan aşağıya doğru yayılarak inerken bir taraftan da ana caddeye paralel giden yatay eksende yanyana sıralanıyorlar. Sokakların arasında dolaşırken, herbiri birbirinden farklı evlere sahipleri kendi kişiliklerini katmış. Evlerin kimisinde renkli saksılar, kimisinde asılı  çamaşırlar dururken ,  kimisinde de evin önünde plastik bidonlarda salatalar yetiştiriliyor.. İki katlı geleneksel ahşap Ermenek evlerinin önlerinde çıkma şeklinde yapılmış uzun  balkonlar ile bu balkonlara  sarılmış üzüm asmaları evlere güzellik katıyorlar. Ermenek’teki ılıman hava koşulları sayesinde yetişen üzümler burada özel lezzetlerin oluşmasını sağlamış. Yöresel lezzetler arasında pekmez ve pekmezden yapılan tatlılar olmazsa olmazlar  arasında bulunuyor.. Elbette pekmez ve pekmezden yapılan pekçok şey turistikleşmiş ve kasabanın şık bir dükkanında satılıyor.  Ermenek kasabasını keşfetmeyi yarına bırakıp dinlenmek için otele gidiyoruz.

Ermenek Evleri

 Ertesi gün Ermenek baraj gölünde yapılan tekne gezilerine katılmak üzere Turkuaz mesire yerine gidip buradan kalkan belediyenin işlettiği teknelere bineceğiz. 9 km uzunluğundaki  Nadire kanyonu turu , gidiş dönüş 3 saat sürüyor. Tekneler ise 6 kişilikten 45 kişiliğe kadar farklı fiyatları var. Teknelerin kalkması için dolmasını beklemek gerekiyor yada ücretini verip tekneyi özel kaldırmak da mümkün. Turkuaz mesire yerine pazartesi ve erken bir saatte geldiğimiz için şanslı değildik. Nadire kanyonu tekne gezisini bir başka gezide yapmak kararıyla Ermenek baraj gölünün turkuaz sularını geride bırakıp, Ermenek’teki tarihi  yapılara yakından bakacağız.  Ermenek , Roma dönemi kenti olarak önemini kaybettikten sonra Türkmen aşiretlerinin yavaş yavaş buralara göçedip  yerleştiği şehir haline gelmiş.. daha sonra da Karamanoğulları beyliğine başkentlik yapmış. Bu süreçte ise,  islami kültürün mimari yapıları  ortaya çıkmaya başlıyor. Özellikle  14. Yüzyılda yapılmış Tol medrese ile Ulu cami İslami kültürün taşıyıcıları olarak önemli yapılar arasında bulunuyorlar. 

  Tol Medrese,  Karamanoğlu beyliği zamanında yapılmış ilk büyük medreseymiş. Medresedeki detaylar arasında özellikle zengin mukarnas süslemeli taç kapı yada giriş kapısı ile içinde üzeri kubbeli öğrenci hücreleri,  Selçuklu geleneksel sanatını yansıtan önemli detaylar olarak görülüyor. Ermenek Tol Medrese ile birlikte yine 14. Yüzyılda yapılmış Ulu cami de önemli İslami yapılar arasında sayılabilir.   Ulu camide de özellikle caminin mihrabı önündeki kubbenin piramit şeklindeki külahı Selçuklu geleneği ile bağlantılıymış.

Tol Medrese

 Karamanoğlu Beyliğinden kalanlar ile tarihi anlamaya çalışmak her ne kadar yetersiz kalsa da biran için de olsa tarihe gidip gelmeyi mümkün kılıyorlar. Ancak etrafta geçmişten izleri bulabileceğimiz daha pekçok şey duruyor. Bunlardan biri de,    bir Isauria kenti olan ve Ermeneğin  20 km kadar yakınındaki Yukarı Çağlar köyündeki  Sbide kenti olacak.  Sbide antik kentinde  2020 yılındaki kazı çalışmalarında farklı form ve büyüklüklerde kaya mezarları , surlar, kilise yapısı gibi eserler ortaya çıkmış. kentte çok fazla kazı yapılmamakla birlikte önemli bir kent olduğu belirtiliyor. 

   Sbide antik kentini bulmak için girdiğimiz köy yolunda herhangi bir tabela olmadığını söyleyelim.  Sadece GPS verileri ile gidiyoruz.. köyden içeri girip köy sokaklarının dar kambur kumbur yollarında kaybolmak üzere iken köyde  sadece kahvede oturanlara rastladık başka kimseler yok belki de tarlada çapadalar.  Köy kahvesindekilere sorduğumuzda ise ya biz derdimizi anlatamıyoruz ve  bizi anlayamıyorlar yada onların tarif ettikleri yolu biz anlayamıyoruz. Neyse ki girdiğimiz yol bizi antik şehre epeyce yaklaştırmış o sırada arabayla geçmekte olan bir köylü kadına daha sorduğumuzda sorumuzu daha iyi anlayıp  belirgin bir tarif verdi. Ancak  yine epeyce bir yürüdükten sonra kazı evini ve Kültür bakanlığının bayrağını görünce burasının kazı evi  olduğunu anladık. Kazı evi var ama ortada kent falan yok. Sadece çıkarılmış birtakım taşlar düzenli olarak bir tarafta duruyorlar bir de uzaktan mezar odası olduğunu anladığımız kayalarda oyuklar görünüyor. Ayrıca buraya bu kenti merak edip geldiğimizi  köylülere anlatmak zor.. bize defineci olarak bakmaları daha olası..Yukarıçağlar köyünden tam çıkarken gözümüze bir camide kullanılan muhtemelen Sbide kentinden devşirilen  sütun başlıkları ilişiyor..

Sbide antik kenti

  Ermenek’deki son günümüzde buraya alışmaya başladık.. Dolaşırken bize meraklı gözlerle bakıp nereden geldiğimizi ne yapmaya çalıştığımızı soranlarla sohbet etmeye çalışıyoruz.  Bize hararetle gezilecek görülecek yerleri tavsiye ediyorlar.. Akşam oldu, hava serinledi ve yağmur yağacak gibi bulutlar kararmaya başladı..

Mut yolunda masalsı coğrafyalar..

 Sabah, dün geceden kararan hava yağmurla başladı.   Karanlık ve serin bir günle tekrar yoldayız. Mut’a doğru giderken yolda görmeyi istediğimiz birkaç yer var. Önce Ermeneğin çok yakınlarındaki, Gökçeseki köyünde bulunan bir Isauria kenti olan Philedelphia kentini görmeyi planlamıştık. Ancak havanın gökgürültülü ve yağmurlu olması nedeniyle şehri gezip  görmenin  uygun olmayacağını anladık.  Oysa bu kentte yapılan kazı çalışmalarıyla Roma ve Bizans dönemine ait buluntular ile Aslanlı mezar kapılarını görmeyi çok istiyorduk. Gezdiğimiz  Isauria kentlerinin kazıları çok  fazla yapılmamış olmakla birlikte bize bulundukları mevkiyi göstermesi açısından önemli  kentler olarak görünüyorlar.  Böylece yağmur altında Gökçeseki’ye sapmadan ana yoldan Mut’a devam ediyoruz. Ancak görülecek o kadar çok şey var ki, bir yandan da yolumuz üzerinde devam edip giden coğrafyayı  takip ediyoruz. Karşımızda görünen  sıradağlar ile  dağların  arasında kalan geniş ve çok yüksekteki yaylalar derin vadiler oluşturuyor. Yolun sağ tarafında dik bir şekilde inen vadinin dibinde Göksu nehri akıyor. biraz daha ilerleyince de , tıpkı Ermenek barajı gibi turkuaz renkli Gezende kanyonunu görüyoruz. Kanyona bu Turkuaz rengi verenin de yine beyaz kayalar olduğunu düşünüyorum. …Göksu nehri Gezende nehrine doğru akarken kayboluyor ve görünmez oluyor. Nehir kanyona doğru akarak derine iniyormuş ve yine yakınlardaki Adras dağının altına girip Yerköprü civarında ortaya çıkıyormuş. İşte tam da burada Yerköprü civarında akan sular büyük bir şelaleye dönüşüp  görmeye değer bir doğal oluşum haline geliyor. Yolumuzun üzerinde görmeyi hedeflediğimiz önemli yerlerden biri de Yerköprü şelalesi… Burasıyla ilgili resmi kaynaklardaki bilgilerde,  Türkiye’de Tabiat anıtı  olduğu belirtiliyor.   Milli parklar genel müdürlüğünce koruma altına alınmış  yerlerden biriymiş. Yaklaşık 30 metre yükseklikten akan şelalenin uzunluğu ise 200 metreyi buluyormuş. Genişliği ise 10 metre olup,  tabanı da 10-15 metre derinliğinde bir gölmüş.  Burada doğallığı bozulmamış sarkıtlar ise zengin bir bitki örtüsü oluşturmuşlar. Şelalenin altında oluşan mağara ise, Gezende barajından gelen suyla besleniyormuş.  Ayrıca burada kayanın dibindeki  gözden çıkan sularla birlikte    doğal harikalar yaratıyor.

   Yerköprü doğal oluşumunu görmek için sabırsızlanıyoruz. Yağmurun giderek seyrelmesi ile ilerlediğimiz dar tek şeritli ancak düzgün Ermenek-Mut karayolundan Yerköprü şelalesi Milli Parkı yazan tabeladan içeriye doğru saparak toprak yolda ilerlemeye başladık.  Parka giriş ücretli ve içeride arabanızı park ettikten sonra yaklaşık 3 km kadar yapılmış ahşap yürüme platformundan ilerleyerek şelaleye varılıyor.  Bu yürüme platformunda ayağınızı korumak için spor ayakkabı giymenizi öneririm. Yürümek için   platform üzerinde   yüksek kayaları birbirine bağlayan bir asma köprü yapılmış. Burası,  aşağıdan geçen Göksu nehrini seyretmeniz ve fotoğraf çekmeniz için harika bir nokta.. Nehrin içinde temiz ve berrak sularda dolaşan kırmızı alabalıkları  da görmek mümkün.. şelaleyi seyretmek için yapılmış birkaç seyir platformu bulunuyor. Her seyir platformunda durup , şelaleyi farklı açılardan seyredip fotoğraf çekebilirsiniz.  Son seyir noktasına varınca, buradan görülen  manzara, kendinizden geçirecek  kadar muhteşem..Gezende kanyonundan çıkan sular ileride bir şelale yaparak tepeden dökülüyor aşağıda ise dökülen suların altında içeriye doğru bir mağara oluşmuş. Mağaranın önünden akan sular ise bir tül perde gibi sarkıyor..kayaların üzerine akan sularla oluşmuş yosunlar ise kimbilir kaç zamandan bu yana  şekillenmişler. Burada doğa kendini öyle saklamış ki yıllarca ve yıllarca  işlediği bu doğal yapıyı kimselere göstermemiş anlaşılan..şelaleden dökülen suların etrafında oluşan yosunlardan yapılmış bir bahçe ortaya çıkmış..  Burası  dokunulmaz bir kutsal alan bir zen bahçesi olabilir…

    Şelaleye yürümek , seyretmek derken güneş geri geldi ve sıcak yeniden yanıbaşımızda..milli parktan çıkarak Mut yönünde giderken yağmurun dinmesi ile gitmeyi istediğimiz bir başka yer olan yine Isauria  kentlerinden olan  Balabolu yada diğer adıyla Adrassus kenti..burası  özellikle coğrafi konumuyla önem taşıyor. Yerleşim yeri,  Göksu nehrinin iki kolu arasındaki Yalnızcabağ köyü civarında olan  Adras dağının etekleri üzerine kurulmuş. Oldukça zorlu bir coğrafya üzerinde kurulmuş olmasının nedeni, stratejik mevkisinin önemli olması..zira Balabolu yerleşimi Romanın garnizon kenti olarak biliniyor ve askeri açıdan savunma amaçlı bir yerleşim yeri seçilmiş olmalı..bulunduğu stratejik konum, özellikle antik dönemde Konya’dan başlayarak Akdeniz’e giden ulaşım ağlarının kontrol edilmesini sağlıyor.   Bu ulaşım ağları, özellikle Konya’dan, Ermenek, Anamur’a , Yine Konya’dan  Mut, Silifke’ye uzanan ve buradan da Mısır ve Kıbrıs’a giden  bir ticaret ağını oluşturuyor.  Balabolu, geç Roma ve Bizans döneminde de özel öneme sahip olmuş…yine bu dönemlerdeki  Ermeni krallığı zamanında da bir baron tarafından idare ediliyormuş. Kentin bulunduğu tepede bir de kilise varmış.. Balabolu’dan günümüze kalan ise, tepede , bir açıkhava nekropolünün olması ve  pekçok lahit, mezar taşları, sarnıçlar , su kanalları,  kayalara oyulmuş mezarların hala duruyor olmaları … Adrassus şehrinin kazısı yapılmamış ancak buralara gidenler bu Açıkhava nekropünün görmeye değer olduğunu belirtiyorlar. [9]  

   Balaboluya giden yolu her zamanki gibi yol tariflerine bakarak gitmeyi deneyerek , Ermenek-Mut yolundan ayrılıp ,  Çamlıca sapağına giriyoruz.  Bu yol ,  yayla yolu olarak tarif edilen çok dar ve giderek yükselen ara ara uçurumlarla virajların bol olduğu ama allahtan kimselerin olmadığı bir yolmuş..17 km kadar gidince ,virajlı ve  çok dar toprak yolda  ilerlemeye çalışıyoruz. Yol, giderek yükselmeye ve tehlikeli olmaya başlıyor.   Ancak öyle bir dağ silsilesinin arasından geçiyoruz ki her dağ kümesi bir sürpriz oluyor. Torosların girintili çıkıntılı içleri sularla oyulmuş karstik yapısı nedeniyle mağara delikleriyle dolu yapısı ve bu yapının meydana getirdiği muhteşem sanat eserleri kafamızda ne hikayeler üretiyor…

  Dar yolun her iki tarafında  yükselen dağların tepelerindeki  dev  kaya delikleri  ve  doğal olarak oluşmuş sütunlarıyla bu dağların her biri bir krallık gibi geliyor bana. Balabolu krallığına giderken yolda başka krallıklar da varmış mesela..birisi geniş bir tepe üzerinde bir tapınak gibi kurulmuş ve kaya delikleri ile sanki orada hala yaşayan birileri varmış gibiydi.  Başka bir tepede ise doğal kaya sütunlar öyle kalın ki önünde merdivene benzeyen bir kaya tıpkı sarayın kapısına benziyor. Bu da başka bir krallık olsa gerek.. yoksa burası efsaneler şehri olmasın. Uçan dev kuşların konduğu kayalar da  evleri olabilir. Yada görmediğimiz bilmediğimiz yaratıklar burada mı yaşıyorlar acaba.. Bir başka kaya kompleksi ise tamamen deliklerle dolu ve toplu konut gibi de duruyor açıkçası..krallığın gecekondu semti belki de..  Dar yoldan  giderken  yola o kadar yakın olan dik  kaya duvarlarının  içindeki delikler oda  gibi olmuşlar. İçlerinde yaşayanlar ağaç direklerinden yapılmış kat bile çıkmışlar oturdukları yere..   Balabolu şehrinde bulacağımız Açıkhava müzesinin kaya mezar kabartmaları ilgimizi çekmekle birlikte asıl heyecan şimdi bu vadi boyunca ilerlediğimiz dik kaya oluşumları arasında olmaya başladı. bir yandan bu kayaların büyüsüne kapılmıştık bir yandan da giderek kararmaya başlayan ve yağmur geleceği belli olan bir hava içine giriyorduk ..kilometrelerin bitmediği bir yolda daha fazla riske girmemek için geri dönmeye karar verdik.. Bu masal diyarından ayrılmak istememekle birlikte  yol giderek ürkütüyor. Dibi uçurum olan virajlı yollardan ayrılarak normal dünyamıza dönüyoruz..ben neredeydim. Bir başka dünyanın kapılarını aralayıp delikli dağlar arasından masal dünyasına bakakaldım…Balabolu-Adrassus hala gitmek istediğimiz yerler arasında yerini aldı..

   Buradaki coğrafya ve tarih üzerimizde o kadar etkili olmuştu ki, Ekim ayında yeniden gitmeye karar verdik. Ancak bu sefer daha ihtiyatla hareket etmeye ve  sadece GPS’deki yol tariflerine bakmayıp gitmeden önce , Balabolu antik kenti yakınlarındaki Yalnızcabağ köy muhtarına, antik kentin yerini bize göstermesi için rehber olmasını rica ettik. Yalnızcabağ muhtarı çok memnun olacağını ancak yolu kendimizin de bulabileceğimizi, buradaki  yol tabelalarını takip etmemiz gerektiğini belirtince içimiz rahatladı. Bu defaki geldiğimiz ikinci yol arayışımız, yine Mut’dan Ermenek yönüne giderken Çamlıca sapağına saparak başladı. Ancak bu sefer Yayla yoluna sapmadan Yalnızcabağ köyü tabelalarını takip etmeye başladık. Gerçekten burada Balabolu-Adrassus kenti tabelaları yol sapaklarına düzgün bir şekilde konulmuş . Önce doğruca Yalnızcabağ köyüne gidip muhtarı görelim dedik.  Ancak Muhtar o gün köyde patlayan su borusunu tamir etmekle uğraştığından bize üzülerek rehberlik edemeyeceğini söyledi. Yolu kendimizin rahatlıkla bulabileceğimize bizi  ikna etti. Yol, düzgün stabile edilmiş bir toprak yol olarak yavaş yavaş yükselmeye başladı. Etraftaki tarlalarda çalışanlar traktörleriyle geçip gidiyor ve bize bakıp selam veriyorlar. Adras dağının yukarılarına doğru çıkınca artık yerleşimler kaybolmaya başladı ve çıplak bir tepenin üzerine gelince, nihayet nekropolün lahit mezar taşları da göründü.. Etrafa yayılmış lahit taşlarının kenarındaki tabelada Balabolu antik kenti olduğu yazıyor. Balabolu-Adrassus antik kentinin nekropolünü bulmuştuk ancak daha önce geldiğimiz dar, dik uçurumlu masal diyarı dağların arasından geçmemiştik. Yol farklı bir şekilde bizi tepeye götürdü ve işte bu tepe üzerine yerleşmiş Adrassus Balabolu kentinin Nekropol alanı lahitler ve kapaklarıyla etrafa yayılmış duruyordu. Lahitlerin üzerlerinde hac işaretlerini görüyoruz. Lahitlerden bir tanesi ise daha anıtsal yapılmış. Yuvarlak bir kaide üzerinde bulunan lahit kapağına oturmuş bir aslan buradaki mezarın ne kadar önemli olduğuna işaret ediyor.  Daha ötelerde de üzerlerinde kabartmalar bulunan lahitleri ve kapakları görüyoruz. Çoğunun içi boşaltılmış, üzerleri de artık silinmişler..daha uzakta ise kaya mezarları olduğu anlaşılan kayaların içine gömülmüş mağara gibi oyuklar görülüyor. Bazılarının içlerinde hala lahitler duruyor bazıları ise hayvan barınağı olarak kullanılıyorlar..Nekropol alanından dışarıya çıkıyoruz..geldiğimiz tepenin aşağılarına doğru bakınca derin bir vadi görünüyor. llk geldiğimiz iki tarafı dağlarla yükselen dar yolun olduğu vadiye benziyor.  Sadece Adrassus harabelerinin yüksek bir tepe üzerinde olduğunu biliyorum artık.. burası  Romanın garnizon yada askeri amaçlı kurulmuş Isauria kentlerinden biri..daha sonra ise, buraya Ermeni kralları, baronları, Haçlı Şövalyeleri ve Bizans güçleri gelerek birbirleriyle savaşmışlar ve bu bölgede  hakimiyet kurmaya çalışmışlar.. Kilikyanın geçitvermez dağlarında Nekropolü gezerken bu çatışmaları, yaşanan savaşları düşünerek bıraktıkları izleri yakalamaya ve anlamaya çalışıyoruz..

   Balabolu-Adrassus antik nekropolü, bir nekropol alanı olarak örneklerini çokça gördüğümüz bir alan olmakla birlikte burasının özellikle Kilikya bölgesinin tarihini anlamak için görmeyi istediğimiz yerlerden biri oldu..ve buraya ikinci kez gelmemize neden oldu…şimdi yeniden Mut’a dönebiliriz.

Mut ve dağların arasındaki muhteşem Sason Kanyonu..

Geldiğimiz yoldan geri dönüp yeniden Mut- Karaman yoluna giriyoruz.. öğleyin Mut’dayız artık.  Mersin’in ilçesi olan Mut, ilk kez gelmiş olmamıza rağmen baharatlı sıcak  yemekleri, sıcak ve tozlu  havası,   ve rahat insanlarıyla sempatik ve sevecen geliyor.  Güneydoğunun Künefecileri ile Mersinin Tantunicileri bir araya gelmiş burada.. Ermenek’e göre daha hareketli ve yörük yerleşiminin daha fazla olduğu bir yer burası..

   Zaman yemek zamanı olunca ,ana cadde üzerinde toplanan bütün yemek dükkanları arasında gittiğimiz en kaliteli restoran Lale restoran oldu. Öğle, akşam her zaman kalabalık olan restoran sıcak ve lezzetli yemekleriyle iyi bir esnaf lokantası. Ana cadde üzerine sıralanan Tantunuciler arasında seçim yapacak kadar deneyime sahip olmamakla birlikte akşam tantunisinin bitirmiş erkenden dükkanını kapatmış Alibaba’nın tantunisinin tadına bakmayı  isterdim bir dahaki sefere artık.  Mut’un  ortasından geçen geniş  ana cadde , Mut’un  hayat damarı gibi adeta..herşey burada toplanmış. Karacaoğlan parkı, Laalpaşa camisi, Mut Kalesi…kısaca tarihten , alışverişe hemen herşey  bu cadde üzerinde bulunuyor.. Mut da fastfood kültürü de gelişmiş görünüyor. Gençlerin yoğun bir şekilde gittiği , özellikle Tantuniciler ile   pastahaneler cadde üzerinde sıralanmışlar. 

 Mut, antik dönemdeki adıyla Claudiopolis , Kilikya bölgesinin dağlık kısmında yeralan bir yer. Sertavul geçidinin güneyinde bulunuyor. Burada da korsanların bir müddet hakim olduğunu  ancak daha sonrasında Romalılar tarafından korsan hakimiyetine son verildiğini öğreniyoruz. Mut da Ermenek gibi daha sonrasında Orta Asya ve İran’dan gelen Türkmen aşiretlerinin yerleşim yeri olmuş. Kilikya Ermeni prensliği de   buralara yerleşenler arasında bulunuyormuş.  Karamanoğlu beyliğinin  hakimiyeti ile beraber yeni bir dönem başlamış. Mut ve çevresinde türk aşiret ve beyleri  hakim olmaya başlamış.  Karamanoğullarından sonra Osmanlı hakimiyeti altına giren bölgeye  , son 300 yıl içinde de Yörük göçebe oymakları Güneyden Çukurova, Mersin, Adana üzerinden gelip yerleşmişler.. Böylece Mut’un tarihinde, sert geçit vermez coğrafyasına uygun olarak  yerleşik bir toplum görmek zor.. Roma’dan Osmanlı hakimiyetine kadar korsanlardan konar göçer topluluklara kadar sürekli hareket halinde olan yerleşik olmayan topluluklar buralarda biri diğerinin üzerinde hakimiyet kurarak yaşamışlar.

   Mut’da görülecek tarihi yapılar arasında, Mut kalesinden söz edilebilir. Kale, şehrin ortasında bulunuyor. Kale ile ilgili tarihler bilgi verici değil. Karamanoğulları  ve sonrasında Osmanlıların kullandığı bir yapıymış. Surlarla çevrili yapının içinde bir iç kale denilen yapı daha bulunuyor. Gözetleme kulesi ve bir de kıtlık kapısı denilen kalenin güneyinde bulunan bir kapıdan bahsediliyor. Bu kapı, 17. Yüzyılda Anadolu’da Celali isyanlarının bastırıldığı sırada kalenin tamiriyle yapılmış bir kapıymış. Kapı yapıldığı zaman kıtlık ortaya çıkmış bu nedenle de kapının uğursuzluk getirdiğine inanılmış. Kalenin üzerindeki tepede ise bir kilise kalıntısına rastlanılmış. İçinde ayrıca Milli eğitim Müdürlüğüne ait bir bina ve bahçesi ilgimizi çekti. Bahçesinde özellikle çevre kazılardan bulunan birkaç buluntuyu görünce keşke burada bir müze olsa diye söylenmeden geçemedik.

   Mut’da tarihi binalardan bir diğeri de, Osmanlı imparatorluğu zamanında 18. Yüzyılda yapılmış tarihi Taşhan hanı. Han, katırlık ve han olarak iki bölüm halinde yapılmış. İçinde 40 oda ve her odanın içinde bir ocak bulunuyormuş. Hanın günümüzdeki kullanımı ise, Mut belediyesi tarafından  Kadın el emeği ürünlerinin satıldığı sadece kadınların işletmelerine izin verilen bir yer olarak tahsis edilmiş.

Tarihi Taşhan hanı

   Tarihi Taşhan’da kadınların işlettiği çay ocağında bir yorgunluk kahvesi içip hemen bir iki sokak ötedeki Laalpaşa camini de görmeden geçmiyoruz. Karamanoğulları Beyliği zamanında yapılmış caminin minberindeki mukarnas işçilik dikkate değer özellikler arasında bulunuyor. Laalpaşa caminin yanında ise halk ozanı Karacaoğlanın mezarının olduğu bir de park var.  

   Mut’daki ilk günümüzü bitirdik.. buradaki otelimize gidip dinlenmek ve ertesi güne hazırlanmak istiyorum. Ertesi günün programında ilk kez göreceğim ve bu gezide en çok görmeyi istediğim yerlerden biri olan Sason Kanyonu bulunuyor. Sason Kanyonu,  bu bölgeyi araştırırken gördüğüm ve görür görmez de gidip gezmeyi istediğim bir yer oldu. Bu kanyon, jeolojik açıdan  Türkiye’nin en önemli kanyonlarından biri olması nedeniyle 1. Derece sit alanı olarak ilan edilmiş. Denizden 1300 metre yükseklikte bulunan kanyon, 50 milyon yıl önce buzulların erimesiyle oluşan basıncın,  sular altındaki Anadolu yarımadasını kuzey ve güneyden sıkıştırarak yükselmesiyle meydana gelmiş.. Deniz canlıları da fosilleşerek kaybolmuşlar ancak hala kanyonun içinde pembe taşların arasında rastladığımız deniz kabukları fosillerini  görebiliyoruz.  Duvarlarının yüksekliği 300 metreyi bulan kanyon, mağaralarla dolu..kanyonun duvarlarında bulunan kaya mezarları ile Roma döneminde bir nekropolis alanı olarak kullanıldığını anlaşılıyor.  Bazı mezarlar ise, kanyon duvarlarının tapınak şeklinde oyulmasıyla oluşmuş..belli ki önemli kişilere aitmişler..

    Kanyonun jeolojik yapısıyla birlikte  tarihi geçmişi de  çok etkileyici.. Mut Belediyesinin hazırladığı turizm afişinde anlatılan Sason kanyonu, hem jeolojik hem de tarihsel olarak o kadar eskiye dayanıyor ki heyecan verici bir özelliğe sahip, Sason ve biraz daha ilerde olan Göğden kanyonlarının duvarlarında  2400 yıllık tarih saklandığı yazılmış. Buradaki derin kalkerlerde ilkönce Isaurialılar yaşam bulmuşlar. Geç Romalılarda toplu mezarlara dönüşmüş, Ermeni krallığı ile birlikte 13. Yüzyıla kadar süren mağara hayatı yeniden dirilmiş. Isaurialıların merdiven izleri engel tanımayıp her yöne gidermiş. Kanyonun 200-300 metreye kadar yükselen duvarlarının içinde Toroslardan inen yağmur sularıyla oluşmuş kalker sütunlar, köprüler, yüzlerce mağara ve aralarında geçitler, odalar oluşmuş.. tarihten bu yana gelen binlerce kaya mezarlarının olduğu da biliniyor.  Kanyonun içinden de Sason deresi akıyor. Kanyon 12 km uzunlukta devam ediyormuş. Çevredeki köylüler bu kaya mezarları, kaya merdivenleri kullanarak kanyonun tabanına ulaşıp tarım yaparak geçimlerini sağlıyorlarmış.  Kanyondaki mağaralar ise şimdilerde hayvanların barındığı ağıl olarak kullanılıyormuş. Mağaraların içlerinde yırtıcı kuşların barındığı da belirtiliyor. [10]

   Sabah erkenden  Sason kanyonu için yola çıkmaya hazırız. Yol tarifinde gideceğimiz yönü Dereköy olarak gösteriyor. Yollar yine toprak , dar ve virajlı ağır aksak ilerlememize neden oluyor. Yaklaşık 1 saat sonra Dereköydeyiz. Köyün kahvehanesinde oturan köylülere yaklaşıp Sason kanyonuna gitmek istediğimizi söyleyip bilgi almak istiyoruz. Ancak kahvehanede oturan köylüler GPS in yanlış yönlendirdiğini ve herkesin buraya gelip geri döndüğünü   kanyonun Çömelek köyünden başladığını söylediler . Tekrar yol kaydımıza Çömelek köyünü işaretleyip yeniden yola çıkıyoruz. Sason kanyonu, çok fazla popüler olmadığından  genellikle buraya yürüyüş grupları geliyor. buraya tek başına gelenlerin  yaptıkları yorumlarda da, kanyonun yerini bulmakta zorlandıkları, kimisinin  ise,  yolu bulamadığı belirtmiş….Kanyonun özellikle önemli noktalarının görülmeye değer manzaraları olduğu için yol tarifine önem veriyoruz.

  Verilen tarife göre, bir süre toprak yoldan gidince  yol bizi düzgün bir asfalta çıkarıyor. Çömelek köyüne girince biraz daha gelişmiş bir köy olarak bir market ve önünde duran birkaç insan ve bir genç gördük. Onlara kanyona nasıl gideceğimizi sorduk. genç olan yolun sol tarafını tutup sonuna  kadar gitmemizi söyledi. Yol tarlalar arasından giderek kanyonun kenarına kadar getirdi bizi.. Evet Dereköyde söyledikleri gibi bir mermer ocağı ve bir tarihi köprü karşımızda duruyordu. Ve tabii Sason Kanyonunun  dik duvarları yükseliyordu..sonunda kanyonu bulmuştuk . Tam aşağıda kanyonun içinde eski bir Roma taş köprüsünü, kanyonun etrafındaki duvarların ilerde yükseldiğini görmek , kanyonun kıvrılarak akan yapısı, içinde gördüğümüz pembe deniz kabuklarının olduğu fosiller ne kadar etkileyici bir coğrafyada olduğumuzu sürekli gösteriyordu.. Fotoğraflarda gördüğüm ve mutlaka buraya gidip görmek istiyorum dediğim seyir terasını ise ne yazıkki göremedik.. bir süre burada dolaşıp , kanyonun duvarlarından aşağıya doğru inilecek yeri bulmaya çalıştık. Ama etraftaki bitki ve ağaçlar çok fazla olduğundan herhangi bir inişe olanak vermiyordu. ..ve kanyonun teras yada balkonlarından görünen o müthiş manzaraları göremedik.. Sason kanyonuna tekrar ve tekrar gelmekten başka çare yok..  Kanyonun muhteşem olduğunu ve bizi ne kadar etkilediğini söylemem gerek önceki günden Balabolu macera rotasından etkilenmiştik..şimdi ise kanyonu görmek heyecanımızın daha da artmasına neden olmuştu..

 Heyecanımızı Ekim ayına kadar sürdürdük..ve  Balabolu gibi Sason Kanyonunun da bizi tekrar buralara çektiğini itiraf etmeliyim.. Ekim ayında yeniden yola çıkıp göremediğimiz ama görmeyi çok istediğimiz yerlerden biri olan Sason kanyonuna doğru yola çıktık. Yine Mut’da kalıp ertesi gün Sason kanyonunu görmek üzere Çömelek köyüne geldik.   Yollar Ekim ayında tenhalaşmış hava biraz daha soğumuştu. Çömelek köyüne girince yine daha öncesinde gördüğümüz kahvehaneyi ve önünde her zaman oturan kadınlar bize meraklı gözlerle baktılar ve muhtemelen kanyona gitmek istediğimizi anlayıp yine kendi işlerine döndüler.   Bizi gören kahveci ise, dışarı çıkarak uzaktan bize bakıp ne olduğumuzu anlamaya çalıştı.  Yanına gidip hal hatır sorduktan sonra kanyona gitmek istediğimiz manzara seyir teraslarını görmek istediğimizi ve birisinin  bize yardımcı olmasını istediğimizi söyledik. Kahveci hemen orada duran motorsikletli bir gence gösteriver merdivenli inişi  dedi..genç çocuk motosikletine atladı ve arkadan beni takip edin dedi. Biz arkada çocuk önde kayısı ağaçları ekilmiş  tarlaların arasından  gitmeye başladık..Çömelek köyünden aşağıya doğru inen yol, önce düz gidip sonra sola doğru girerek yol bitene kadar devam ettik. Yol bitince genç çocuk geldik dedi. Aşağıya doğru inen patikanın  manzara seyir noktalarına götürdüğünü  , kanyonun içine giden merdivenlerin ise,  karşıda olduğunu gösterdi.  Kanyonda görmek istediğimiz manzara teraslarına aşağıya doğru inerek çalıların arasından geçerek gidiliyor…dar keçi yoldan geçip çalıların arasından ilerleyince kayaların arasına hayvanların kaçmaması için yapılan tahta kapıyı aralayıp içeriye girince yükselen kaya duvarları, oyulmuş kayalar arasında aşağıdaki derin duvar yarıkları görünüyor. İşte şimdi tam istediğim yere gelmiş bulunuyorum. Fotoğraflarda gördüğümüz tepeden kanyona bakan teraslar önümüzde duruyorlar. Bir tarafta geriye doğru başımızı çevirince  birbirine yaklaşmış içinden ağaçların çıktığı duvarların kıvrıla kıvrıla giden manzarası , diğer tarafta da  ileriye doğru giderek yükselerek   kale surlarına dönüşen kanyon duvarları ve  arasından gözüken uçsuz bucaksız bir gezegen manzarasını seyre daldık.. önümüzde uzanan doğa harikası bu kanyonun her tarafında ayrı bir doğal oluşum, ve seyredilecek masalsı manzaralar duruyor..dikkatlice kayaların üzerinde hareket ederek yüksek noktalara kadar çıkarak keyifle etrafı seyrettik.  aşağılara doğru dik inen kayaların dibini görmeye çalıştık.. karşımda giderek yükselen içi mağara oyuklarıyla dolu, şimdi binbir çeşit hayvana evsahipliği yapan  duvara bakıp içinde tarihin bir döneminde yaşayan insanları hayal etmeye çalıştım..Kanyonu bulmuş, içinden tüm manzarayı içime çekerek seyretmiş  ve adeta sarhoş olmuştum. Şimdi artık Çömelek köyüne dönme zamanı gelmişti..

    Çömelek köyüne geri dönünce bir müddet kahvehanede oturup yaşlılarla sohbet ettik. Köyün geçmişini anlatıp  konuşmak onların da anlatmayı sevdikleri şeyler… Burası, yörüklerin zamanla yerleştikleri  köylerden birisiymiş. Köyde özellikle yetiştirilen üzümlerden pekmez yapılıyormuş. Ermenekten bu yana üzüm yetiştiriciliği ve üzüm çeşitlerinin öne çıkması nedeniyle pekmez de yöresel ürünlerden biri oluyor. Burada yetişen üzümlerden sadece pekmez değil, bölgede şarapçılık üretiminin de yapıldığını öğrendik. Çömelek köyünün yakınında bulunan Tasheli şarapçılık gitmeyi ve görmeyi planladığımız yerlerden biriydi. Yukarıya doğru 1-2 km kadar çıkınca , İmalathanenin önünde asmadan yapılmış bir çardak altında gelirken rastladığımız iki bisikletli kız   ile şaraphanedekiler oturmuş sohbet ediyorlardı.  Gidip  biz de sohbete katılmaya çalıştık.. Tasheli şarap üretiminin burada yetişen Patkara cinsi üzümlerden yapıldığını öğreniyoruz. Şarap yapımı, bir yandan buradaki üzümlerin kalitesi diğer yandan da uzun yıllar verilen uğraşlar  sonucunda , Çin’deki  yarışmada altın madalya ödülünü almalarını sağlamış. Tasheli şaraplarından beğendiklerimizi de alıp yeniden yola koyuluyoruz. 

  Çömelek köyünden ayrılıp, kıvrıla kıvrıla Mut’a doğru giderken  yolumuzun üzerinde uğrayacağımız bir başka köy daha var. Burası, Hacı Ahmedli köyü. Burası bir zamanlar Ecevit zamanında başlayan KöyKoop kooperatif hareketi ile Obruk tulum peyniri üreten bir köymüş. Bu üretim,  Mersin Valiliği tarafından, obruk peynirini markalaştırma ve butik üretim tesisi çalışmaları kapsamında desteklenmeye başlamış . Obruk peyniri üretimine, Hacıahmedli mahallesinde kullanılmayan sağlık ocağı binasının   onarılmasıyla  başlanmış. Bu bölgede yıllardır yapılan obruk peyniri üretimi , markalaştırma çalışmaları ile birlikte gurme bir ürün olarak daha ciddi yapılmaya başlanmış. Kızılova obruk peyniri adıyla , muhtarın yerindeki  markette satılıyor. Kooperatif sayesinde üretilen peynir ve  tereyağları ile  köylüler para da kazanabiliyorlarmış. Marketin önünde oturan  Hacıahmetli köylüleri  konuşmak için hevesliler. Nereden geliyorsun, ne yapıyorsun en belli başlı soruları oluyor..Obruk peynirlerinden almak isteyenler için kargo ile gönderim de  yapılabiliyormuş.  Obruk tulumlardan da alıp yolumuza devam ediyoruz.

   Akşam olmadan ve Mut’a tekrar girmeden önce görmeyi istediğimiz bir başka tarihi yapı,  Mavga kalesiydi. Mut’un 16 km uzağında, Sertavul geçidinin yanında bulunuyor. Mavga kalesi, Karstik yapıdaki sarp ve dik ,  mağara deliği ile dolu  ve   dağa benzeyen bir kayanın üzerine inşa edilmiş . Kale,  dağın üzerinde o kadar küçük kalıyor ki, adeta bir minyatür gibi duruyor. Bu kale Kilikya bölgesinde bulunan pekçok kale gibi, Ermeni krallığı döneminden kalan savunma kalelerinden biriymiş..burasının da diğer kaleler gibi haçlı orduları tarafından da kullanıldığı düşünülüyor ancak daha sonrasında 13. Yüzyılda , kale Selçukluların idaresine geçmiş..ve Alaattin Keykubat tarafından yeniden inşa edilmiş.. kalede bulunan mağaraların , korunmak için işlevsel yapılar oldukları görülüyor.. bu bölgedeki çoğu kalede olduğu gibi burasının da erzakları saklamak, barınmak ve savaş zamanlarında da çevredeki insanlara sığınak olma işlevini yerine getiren kalelerden biri olduğu belirtiliyor. [11]

Mavga kalesi/Mut

Mut-Karaman yolunda erken Hristiyan manastırı :Alahan..

Akşam olmaya başladı Mut’a geri döndük.  Burada son bir gece daha kaldıktan sonra ertesi gün yeniden yola çıkıp Karaman’a doğru devam ediyoruz. Mut-Karaman karayolu üzerinde    20 km gittikten sonra, sağdaki yoldan  içeriye girerek yukarıya doğru arabayla tırmanmaya başlıyoruz.  1300 metrelik bir tepenin üzerinde  muhteşem Alahan Manastırı bulunuyor. Buraya 2. Kez geliyorum. İlk geldiğimde şiddetli bir yağmur ve dolu altında manastırı çok da iyi gezememiştim. Şimdi daha dikkatli gezeceğim.

  Unesco Dünya mirası listesinde yeralan Alahan Manastırının sabahın erken saatinde henüz daha kimselerin olmadığı bir zamanda güneşin ışıkları altında  puslu bir görüntüsü var.. bu görüntü manastırın yıkılmış görüntüsü ile birlikte kutsal bir ruh halini  çağrıştırıyor..

 Hıristiyan dünyası için Alahan manastırının bir zamanlar ne kadar önem taşıdığını söylemeliyim. Burası, erken Hristiyanlığın ilk kutsal mekanlarından birisi ve hala buraya gelen Hristiyan inançlı kişiler için de kutsal bir hac yeri olarak görünüyor. Alahan manastırının geçmişine baktığımızda, Geç Roma imparatorluğu döneminde yapıldığını öğreniyoruz.   Bu dönem bilindiği gibi Hıristiyanlığı yayılması için azizlerin yolculuklar yaptığı bir dönem..Bu azizler arasında, Saint Paul ve Aziz Barnabas ayrı önem taşıyan azizler.. İşte bu azizler özellikle gözlerden uzak yerlerde yaşayıp fazla rahatsız edilmeden Hristiyanlığı yaymaya çalışıyorlardı. Alahan manastırının olduğu tepe de böyle gözlerden uzak uygun bir yer oluyormuş.  Azizlerin gittikleri bu yerler daha sonra onların anısına yapılmış manastırlar olarak düzenlenmiş.  Alahan manastırı, ayrıca hac yolları üzerinde bulunması nedeniyle de kutsal mekanlardan biri olarak kabul ediliyor. Uzun yıllar Hıristiyan hacıların uğrak yerlerinden biri olmuş. Manastır, Batı ve Doğu kilisesi, manastır bölümü, keşiş odaları ile kaya mezarlarından oluşan bir yapı olarak inşa edilmiş. Manastırın içinde Hristiyanlığın erken döneminde görülen haç biçimli bir vaftiz havuzu, sütunların üzerinde kutsal kitaba  ait olduğunu düşündüğüm taş kabartmaları yapılmış.    Alahan manastırının yapılmasından sonra İstanbul’da yapılan Ayasofya kilisesi de benzer mimari özelliklerle inşa edilmiş. Buraya Mersin’in Ayasofyası da deniliyormuş.

  Alahan Manastırı, ziyaret edenlerin giderek artmasıyla birlikte kalabalıklaşmaya başladı.. buradan ayrılıp yeniden Karaman’a doğru yola devam ediyoruz.

Karaman’dan Bozkır’a giderken Zengibar kalesi..

   Önümüzdeki coğrafya da yavaş yavaş değişmeye başladı. artık o muhteşem delik deşik dağlık yapıların kaybolup Bozkır coğrafyasının düz ovaları ve kıvrımsız yolları önümüzde uzanıyor.  Karamandayız artık..Karaman, hafta ortasında sessiz sakin ve daha çok  kasaba görünümlü bir şehir. Buraya daha önce gelip, tarihi yerleri gezip gördüğümüzden şimdi sadece arkeoloji müzesini gezmek için gelmiştik. Ancak müze geçici olarak kapalı olduğundan , burasını bir başka sefer gezmeyi düşüneceğiz. Karaman’da öğle molasının ardından tekrar yola çıkıp Karaman’ın bir ilçesi olan Bozkır’a doğru yol almaya başladık. Bozkır kasabası da  aslında eski bir Isauria kenti olan Zengibar kalesinin  hemen yakınında olması nedeniyle Zengibar olarak da biliniyor.  Zengibar kalesi ise,  bugünkü Bozkır kasabasından birkaç km uzakta bir tepenin üzerinde inşa edilmiş.

  Zengibar kalesini görebilmek heyecanı içinde ilerlerken kaleye giden yolun 4 km olduğunu gösteren tabelalar ile karşılaştık..ancak akşam olmaya başlayınca Zengibar kalesini görmeyi ertesi güne bırakmanın  daha iyi olacağı düşündük ve  tekrar yola koyulup  Bozkır kasabasına girdik.

  Bozkır ,  birçok defa gelip geçerken pek fazla aklımızda kalan bir yer olmamıştı. Bu defa   kasabayı gezip görünce , biraz daha anlam kazandı.  Sokak aralarındaki asmalı eski evleriyle, küçük çarşısıyla ,  tarihi cami  ve akan Uluçay deresinin  kenarında dinlenen insanlarıyla  şirin Anadolu kasabalarından biri olarak hatırlayacağız..

   Ertesi gün ise, dinlenmiş olarak kalktığımızda, kasabanın yerel pazarının olduğunu öğreniyoruz. Pazar, camiden okunan dua ile açılıyor. Günün ilk işi bu yerel pazarı kalabalık olmadan görmek olacak… Bozkır kasabasına yayılmış yerel pazar sabahın erken saatlerinde açılmaya başlarken yavaş yavaş etraftan gelenlerle dolmaya başlıyor. Otobüsler insan taşıyor öğlene doğru burası tam bir curcuna olacak..

  Bozkır yöresel pazarı, çevredeki köylerden gelen köylülerin, yöresel  ürünlerini sattıkları bir Pazar.. Beyşehir gölünden gelen taze Sazan balıklarından , Konya’nın yeşil küflü peynirlerine , obruk , çökelek peynirlerine , kadar birçok yöresel ürünü burada görmek mümkün. Pekmez ve Bozkırın Tahini olmazsa olmaz ürünler arasında.  Burada artık yerleşik hale gelen yörük kadınlarının  da pazarda ürünlerini sattıkları görülüyor. öncelikle görmeyi çok istediğim Odun ateşinde kavrulan susamlardan yapılan tahin değirmenleri olacak. Pazarın hemen yanıbaşındaki taş değirmene gittiğimizde fırınlara atılan susamların ateşin karşısında yavaş yavaş nasıl kavrulduklarını görüyoruz. Susamlar önce yıkanıp elekten geçiriliyor ve tozu toprağı gittikten sonra ateşin karşısında kavrulmaya başlıyorlar . çok kavrulursa koyu kahverengi olarak çifte kavrulmuş , az kavrulursa  çiğ beyaz tahin deniliyor. Değirmen ustası hemen bize tahin üzerine pekmez dökülmüş bir tabak getirip tadına bakmamızı söylüyor. Susamlar eskiden burada yetişirmiş ancak şimdi Manavgat’tan geliyormuş. Burada tahin ve tahinden yapılan pekçok ürünü birarada görebiliyoruz. Taş fırın Tahin değirmenleri Bozkır’ın pekçok köyünde de bulunuyormuş.

 Yerel Bozkır pazarı , civar köylerden gelenler, otobüslerle gelen turistlerle  epeyce kalabalık olmaya başladı.  Şimdi artık  Zengibar kale  kentine  gitmek üzere Bozkır’dan ayrılıyoruz.  Anayoldan giderken 20 km gerideki Hacılar köy sapağından içeriye  giriyoruz. Kaleye yaklaşık 500 metre bir mesafeye gelene kadar düzgün bir toprak köy yolundan kale görününceye kadar ilerliyoruz. sonrasında yukarıya doğru yürüyerek çıkılıyor. Çok dik olmayan 1816 m. yüksekliğinde bir tepe üzerine kurulmuş  Zengibar kale  kenti.. Torosların bu kesiminde tahkimli bir kent kurmaya yönelik en uygun zirve burasıymış. Ayrıca burasının büyük ihtimalle en eski Isauria kenti olduğu da düşünülüyor.   Isauria kentlerinin savunma yada koruma amaçlı garnizon askeri kentler olarak inşa edilmelerinde , özellikle yolların geçtiği kavşak noktalarını iyi görebilen tepelere, dağların üzerine yapılmış olmalarına dikkat ediliyormuş..   Isaurialılar korsanlık, eşkıyalık ile geçinen kentler olduğunu içinden geçtiğimiz dağlık Kilikya bölgesinden de biliyoruz.   Buradaki Isaurialılar da  aynı şekilde korsanlık yaparak geçimlerini sağlamışlar. Burada  bir dönem bölgeye o kadar hakim olmuşlar ki, sonunda Roma imparatorluğu bu korsan toplumu  yenilgiye uğratınca bölgede korsanlığa ve eşkıyalığa son verilmiş. Ancak mücadeleler kolay olmamış.  Isaurialılar çetin bir mücadele vermişler bu uğurda    kendilerini bile yakmaktan çekinmemişler.  Yine de bölgenin kaderinde korsanlık ve eşkıyalık devam etmiş. Kurtuluş savaşına kadar bu bölge eşkıyalıktan, korsanlardan bölgenin coğrafi koşulları nedeniyle kurtulamamış. Bozkır, Konya 20. Yüzyılda da Delibaş isyanı ile sarsılmış. [12]

  Zengibar kalesinden içeriye girince burada henüz ciddi bir kazı çalışması yapılmamış olduğu görünüyor. Dağınık bir şekilde  etrafta  taşlar duruyor. Şehirden kalan bir iki kale duvarı ve bir zamanlar güçlü olduğunu gösteren surların sadece bir parçası kalmış.. Daha ilerde ise, kapıya benzer bir giriş , tiyatronun yıkılmış taşları ile  ilerde  ayakta kalmış olabilecek bir kemer görünüyor. [13]

  Zengibar kalesinden aşağıya inip tekrar ana yola giriyoruz. Yeni rotamız, Beyşehir’e doğru gitmek olacak. Ancak  yolumuzun üzerinde yine Akdeniz coğrafya yapısını daha iyi anlayacağımız , Türkiye’nin en uzun mağarası, Dünyanın ise 3. Büyük mağarası olarak bilinen Tınaztepe mağarası bulunuyor. Uzun zamandan beri merak edip de gitmeyi çok istediğimiz bir mağara burası..buraya kadar gelip Tınaztepe mağarasını görmeden geçmek olmazdı. İçeriye girince yemyeşil uzun sedir ve ardıç ağaçlarını görüyoruz.  Mağara da daha ilerde yükselen  dağların arasında  bulunuyor.  Mağaranın uzunluğu, 22 km olmasına karşılık gezilebilen yeri sadece 1500 metreymiş. İçine girince dar platformlar üzerinde yürünüyor ancak biraz ilerleyince aşağıya doğru inmeye başlayan merdivenler yapılmış. Bu merdivenler,  giderek dik uzun merdivenlere dönüşüyor. Çok dikkatli bir şekilde ayağın kaymasından korkarak yavaş hareket ediyoruz. Uzunca bir yürüyüş yolu giderek tedirginliğe neden oluyor. ..aman kaymayayım, takılmayayım dikkati ile yürüyüşten biran vazgeçmeyi bile düşünüyorum.. Ama sonunda indiğimiz dik merdivenlerin aşağısında küçük ve güzel bir sürpriz var. Masmavi derin mi derinde göle benzer bir suyu görüyoruz. Yürürken  mağaranın tavanları da çok ilginç bir şekilde oluşmuş.. katman katman üstüste gelmişler.. tavanlar sanki çatlamış yarılmış gibi görünüyor.  kesinlikle görülmeye değer mağaralardan olduğunu söylemeliyim..

Tınaztepe mağarası

   Tınaztepe mağarasından çıktığımızda günün ortasına gelmiştik. Buradaki kafede öğle molasının ardından yeniden Beyşehir yönüne doğru yola koyulduk. Beyşehir’a geldiğimizde sıcak ve bunaltıcı bir hava içinde kalacağımız üniversite misafirhanesine yerleştik. Misafirhaneler genelde iyi işleyen konaklama yerleri değil. idare edebilir demek daha iyi olur. Güzel olan tarafı ise, Beyşehir gölüne tepeden bakan manzaraya sahip olması..

Orta Anadolu’dan Akdenize inen bir geçiş noktası ;Beyşehir

   Beyşehir’e gelince Kilikya’nın geçitvermez dağlarından farklı bir coğrafyaya geçmiş olduk. Göl ve nehirlerin arttığı, sulak ovaların uzandığı yeni bir coğrafyanın içindeyiz. Zengin coğrafyası nedeniyle Beyşehir,  tarihin ilk dönemlerindeki Hititlerden, Roma dönemine daha sonrasında da Selçuklu beylikler döneminde Eşrefoğulları beyliğinin hakim olduğu dönemlerde önemli yerleşimlerden biri olduğu biliniyor. Beyşehir’de bu dönemlere ait çok sayıda eser bulunuyor ve bunların herbirisi  de görülmeye değer.

  Ertesi sabah, Beyşehir gezimize  , Beyşehirdeki tarihi yerleri gezmekle başlıyoruz.  Yolumuzu Eşrefoğlu cami ve külliyesine doğru çevirmişken, tam yolun ortasında görmeden geçilmeyecek bir taş köprü olan Alman köprüsü duruyor. Bu köprü, 1908-1914 yılları arasında Almanlarla Anadolu-Osmanlı demiryolu ortaklığı içinde  yapılmış. Osmanlı imparatorluğunun ilk sulama projesi olarak,  Çarşamba kanalı ile Konya ovasını sulamak amacıyla bir regülatör olarak, yani suların düzenli olarak akmasını sağlayacak bir sistem olarak yapılmış. Uzunluğu 42 metre genişliği de, 6.35 m. olan köprüde 15 adet de gözlü köprü kemeri bulunuyor.    Alman taş köprü, şimdi yolun arasında kalmış küçük bir yapı olarak duruyor.

Beyşehir Alman Köprüsü

 Yolumuzu yeniden Eşrefoğlu cami ve külliyesine doğru çevirip kısa bir sürede kendimizi caminin yanında serin ağaç gölgeleri arasında buluyoruz. Sabah gelmenin faydası,  kalabalıklar camiye girmeden rahatça dolaşabilmek imkanının olması.. 

  Eşrefoğlu cami, Selçuklu döneminde Beyşehir ve Seydişehir civarında hüküm süren Eşrefoğlu beyliği döneminde yapılmış 13. Yüzyılın Selçuklu dönemi ve kültürünü gösteren en büyük ve orijinal eserlerinden birisi olarak biliniyor.  Cami, Beyşehir gölünün hemen kıyısında,  bir külliye olarak yapılmış. Hemen yanında türbesi, bedesteni, hamamı, medresesi, su sebili ve kütüphanesiyle birlikte inşa edilmiş. Bugüne gelene dek birçok tadilat geçirmiş olmakla beraber orijinalliğini hala koruyan önemli ahşap direkli camilerden birisi oluyor.  Eşrefoğlu caminin Selçuklu döneminin en önemli özelliğini gösteren  anıtsal nitelikteki Taç kapısı, üzerindeki  mukarnaslarıyla, taş işlemeleriyle bezeli olarak caminin girişindeki dikkate değer yerlerinden biri olduğu görülür. Caminin içine girince bir kar kuyusunun olduğu görülür. Bu kuyu, ahşap direklerin günümüze kadar ulaşmasında kullanılan önemli bir detaydır. Kışın yağan karlar caminin paravan şeklinde açılır kapanır tavanından bu kuyuya atılır ve üzeri samanla örtülürmüş. Daha sonra yaz gelince kuyunun üzerindeki saman ara ara açılarak ahşap direklerin nem ihtiyacı karşılanırmış. Ancak bir yandan da yaz sıcağında caminin serinlemesi sağlanırmış. Caminin içini gezmeye devam ederken en önemli ve dikkate değer güzelliklerden biri de, üzerleri kalemişi boyamalı ahşap direklerin olduğunu söylemek gerek.  camide 39 ahşap direk kullanılmış. Bu ahşap direklerin üzerleri, kırmızı, mavi ve krem renkli kalem işleri ile süslenmiş.  Tavan süslemelerinde ise, kıvrım dal, Rumi yaprak,  Davut yıldızı motifleri yapılmış. Eşrefoğlu caminin mihrabından bahsetmeden geçmek imkansız. Selçuklu çini işlemelerinin  en güzel örneğinden birisi olduğu söyleniyor.  Minber ise, Kündekari tekniği kullanılarak binlerce yıldız ve geometrik parçadan oluşturularak yapılmış. [14] 

   Eşrefoğlu cami ve külliyesinin diğer dikkat çeken yapılarına doğru geçtiğimizde, hemen yanıbaşında yapılmış bir bedestenin olduğunu görürüz. Eşrefoğlu cami ile birlikte 13. Yüzyılda inşa edilmiş, Taş işçiliğinin en güzel örneklerinden biri olarak Anadolu’daki en eski bedestenlerden biridir. Şimdi sanat sergileri, toplantılar yapılan bir mekan olarak kullanılıyormuş.

  Eşrefoğlu caminin yine hemen yanıbaşında bulunan Eşrefoğlu hamamının tadilatı yapılarak  kullanıldığını söyleyebiliriz. Selçuklulara özgü taş işçiliği ile yapılan hamam çifte veya büyük hamam olarak da biliniyor.

  Eşrefoğlu cami ve külliyesinin bulunduğu yerden biraz ilerde ise 13. Yüzyılda yapılmış Beyşehir kale kapısı aslına uygun şekilde onarılarak yeniden yapılmış. Kale kapısının üzerinde eşrefoğulları dönemine ait kitabeler bulunuyormuş. Kapının yüksekliği 7 m, eni ise 2,8 m olarak tespit edilmiş. Selçuklu mimarisine göre inşa edilen kapının her iki tarafında da koruma amaçlı burçların kalıntıları görülmektedir. Günümüzde kalenin sadece kapısının tadilatı yapılarak korunmaya çalışılıyor.

  Beyşehir’deki Eşrefoğlu beyliği dönemi eserlerinin rengarenk kalemişleri dünyasından ayrılıp Beyşehir’deki Hitit krallıklarından kalan etkileyici eserleri görmeye gidiyoruz.  Hititlerin Beyşehir’de neden bulunduklarını anlamaya çalışırken, Beyşehir ve Konya bölgesinin Akdeniz’e inen yolun üzerinde bulunduğu gerçeğini bir kez daha farkediyoruz. Beyşehir ve Konya ovası, Orta Anadolu ile Akdeniz’i birbirine bağlayan bir köprü olarak tarihten bu yana çalışmış. Konya ovalarından Güneye Akdeniz’e inen ticaret yolları, Kilikya’nın geçitvermez dağları arasından geçip, Akdeniz’e, Kıbrıs’a Mısır’a doğru uzanıp gidiyor. Bu yol ağının kolaylığı, Hititlerin kuzeydeki merkezinden güneye doğru yayılmalarına neden olmuş. Hititler için  bu yolların önemi ise,  özellikle Kıbrıs ve Toroslardaki maden yataklarına sahip olma isteğinden geliyormuş.[15]   bu amaçla,Beyşehir ve civarında kurdukları krallıklar ile bu bölgede uzun bir süre Hitit kültürünü yaşatmışlar.

   Beyşehir ve civarında  Hititlere ait pekçok eser bulunuyor. Bunlardan  Eflatunpınar Anıtı ilk gideceğimiz yer olacak. Burası, Beyşehir merkezden 22 km uzaklıkta, Sadık Hacı mahallesinde bulunuyor. M.Ö. 13. yüzyılda bir anıt havuz olarak yapılmış. Bu anıtın  kazısı, Hamilton tarafından 1840’lı yıllardan itibaren yapılmaya başlanıyor. Anıtın  buradan çıkan su kaynağını kutsamak için yapılmış olabileceği de söylenilmiş.  Anıtın üzerinde ise, çok tanrılı Hititlerin  Fırtına tanrısı ile güneş tanrıçasına  ait  kabartmaları yapılmış. Anıtın önünde 40×30 boyutunda  bir de havuz yapılmış.. Havuzun duvarlarındaki yatay su kanalları ile suyun havuza dolması  sağlanıyormuş. [16]

Eflatunpınar Hitit su anıtı

  Eflatunpınar anıtının etrafındaki çay bahçesi gelenlerin kalabalığı selfi çekmeleri ile oldukça hareketli bir ziyaret yeri haline gelmiş. Burada kısa bir mola verip Beyşehir gölünün kıyısındaki Kıreli kasabasındaki balık restorantlarına doğru yola devam ediyoruz. Burada bulunan pekçok balık restoranı gölden çıkan taze sazan balığını uygun bir fiyatla servis ediyorlar.

  Öğleden sonra, Kıreli kasabasına bağlı Çavuş köyüne doğru yola çıktık. Burada görmeyi istediğimiz bir başka şey daha var.  Eşrefoğlu camine benzer şekilde yapılmış yine ahşap direkli kalem işlemeleri olan Çavuş köyü Merkez camisi olacak.  Camiyi köye girer girmez görüyorsunuz. Caminin içine girince de bambaşka bir dünyaya girmiş gibi oluyoruz. Rengarenk kalem işleri ahşap direklerin üzerinde duruyor. Duvarlarda ise renkli çiçek desenleri, dini temalı resimler camiyi ne kadar güzelleştiriyorlar..fotoğraf çekmeye doyamıyorum..

  Camiden ayrılıp , köyün biraz yakınlarında bulunan ve çoğu kişinin görmemizi tavsiye ettiği Sonsuz Şükran köyü denilen bir köy varmış buraya doğru gidiyoruz. Burası yazar ve yönetmen olan Mehmet Taşdiken tarafından tasarlanıp yapılmış ve köye benzetilmiş bir mahalleymiş.  Sanatçıların inşa ettiği köy geleneksel köy mimarisine uygun saz damlı iki katlı  kerpiçten evler şeklinde yapılmış. Burada ayrıca bir de film çekilmiş ancak o kadar tenha ki sanki kimse yaşamıyor gibi duruyor.

 Beyşehir’de henüz gidip göremediğimiz diğer Hitit eserlerinden bir başkası da Fasıllar köyündeki Kurtbeşiği anıtı ve kaya kabartmalarıydı. Yolumuzu Beyşehir’in fasıllar köyüne çevirdik. Yaklaşık 18 km uzaklıktaki Fasıllar köyünün yamacında yere yatmış ağırlığı 72 ton olan dev bir kaya kütlesi görünüyor. Bu dev kütle,  8 m yüksekliğinde  ve kalkerden yapılmış tek parça olarak duruyor. Bu anıt, Kurt beşiği anıtı olarak da biliniyor. Hititlere ait ve M.Ö. 13. Yüzyıla tarihlenen bu anıtın genişliği ise, 2.75 m. Bu kaya anıtı, üst üste iki tanrı ile iki yanında bulunan bir çift aslan kabartmasından oluşuyor. Tanrının bir ayağı aslanın, diğer ayağı ise, dağ tanrısının üzerinde duruyor. Bu tanrı heykelinin bazı kısımları daha detaylı yapılmışken bazı kısımları daha kabataslak şekilde yapılmış. Bunun nedeni ise uzaktan görülebilecek şekilde bir yere dikilmek üzere hazırlanmış olabileceğiymiş. Bu dev anıt, dünyanın en büyük kaya anıtları arasında gösteriliyormuş.[17]

Beyşehir Fasıllar köyü Kurtbeşiği Hitit anıtı

   Fasıllar köyünün yamaçlarındaki kayalar üzerinde ise Roma döneminden kalan kaya kabartmaları içinde atlı kaya kabartmasının da oldukça popüler olduğunu ve görmeden geçilmemesi gerektiğini belirtelim. Fasıllar Kurtbeşiği anıtının 100 m. ilerisinde yerden yüksekliği 10 metre olan kayaların üzerine kabartma olarak resmedilmiş at kabartması yapılmış kabartmanın altında bir de kitabesi var..Kitabede ,   genç yaşta ölen Romalı süvari, Lukuyanus’un hatırasını yaşatmak için yapıldığı  yazılmış.

Beyşehir Fasıllar köyü Romalı süvari anıtı

  Atlı kaya kabartmasını izlerken karşımızda kayanın üzerine oturmuş yaşlı bir teyzeye gözümüz ilişiyor. Bize çok yorulduğunu söyleyince arabaya alıp aşağıda fasıllar köyündeki evine bırakıyoruz. Beyşehir’de akşam oldu .. güneş, Beyşehir gölü üzerinden  yanan bir alev gibi battı..

 Geziyi bitirirken aklımızda , Orta Anadolu’dan Akdeniz’e inen yol ağları içinde bitmek bilmez   yol hikayeleri birikti.. Kilikyanın geçit vermez dağları arasında, kanyonlarda, Kalelerde Isaurialı korsanların,  Ermeni kralların, Haçlı şövalyelerin savaş hikayelerinin tekinsiz seslerini, izlerini takip ettik. Kanyonların içindeki  mezarlarını gördük. Korsanların mağaralarında kaybolduk. Kalelere çıkıp nereleri gözlediklerini anlamaya çalıştık. Yaşadıkları şehirleri gezdik. Kilikyanın dağları arasındaki yolların hala aman vermez dik ve uçurumlarla dolu kıyılarından giderken, heyecanla Torosların aldığı şekillere baktık. Dağların arasına gizlenmiş turkuaz renkli göllerin, nehirlerin renkleriyle ruhumuz doydu. Dağların içine oyulmuş mağaraların güzelliklerini keşfettik. Hristiyanlığın ilk izlerini dağların üstündeki manastırlarda bulduk.   Bu yol ağları bizi antik coğrafyalardan alıp Selçuklu beylerinin yaşadığı yerlere götürdü. Rengarenk kalem işlemeleriyle hayran kaldığımız cami süslemeleri , kervansaraylar ve kervanyolları bu gezinin bir başka alemiydi. Kuzeyden Güneyin sıcak limanlarına inen bu yol ağı üzerinde tarihin ilk uygarlıklarından olan Hititlere ait izleri görebildik.  Gezdiğimiz yollar boyunca kurulan yörük pazarları renkli, canlı ve satılan taptaze ürünlerle  doluydu.. her zaman görmeyi istediğimiz el emeği ürünlerin ise   tadına doyamadık..

06.12.2025 Antalya


[1] Ersin Demirel, ‘Melas Kervan Yolları’ 20 Ocak 2020 Atlas Dergisi, www.antalyagezirehberi.net

[2]  Seton Lloyd ve D.Storm Rıce, Alanya (Ala’ıyya)  TTK Yay. 1989.

[3] Geniş bilgi için Bkz. A.g.e.

[4] Bkz. A.g.e.

[5] https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/antalya/gezilecekyer/syedra

[6] Alaattin Uca, ‘Zeyve Pazarı’, Ermenek Araştırmaları I. Arkeoloji, Sanat tarihi, Tarih,Palet yay. 2018.

[7] Mutlu Adak, ‘Coğrafya’nın Karamanoğullarının Siyasi Hayatına Etkisi’,  2021.

[8] Osman Doğanay, Germenikapolis (Ermenek) çevresinin tarihi coğrafyası ve eserleri, Yüksek Lisans tezi,  2003. Selçuk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü.

Yahya Başkan, ‘Karaman Türkmenleri ve Ermenek:İskan ve şehirleşme, (13. ve 14. Yüzyıllar) Ermenek Araştırmaları 1, Arkeoloji, Sanat tarihi, Tarih, Palet yay.2018.

 [9] Ali Gezen,  MS 2.-7 yüzyıllar arasında Adrassus(Balabolu) Kenti, Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi, Tarih Anabilimdalı.

[10] https://mut.bel.tr/ ayrıca Sason Kanyonu belgeseli için  https://handanturkeli.com/2018/09/23/sason-kanyonu/

[11] Semavi Eyice, ‘Bibliyografya’ Edessa Kontluğu ve Küçük Ermenistan’da Haçlıseferleri devrine ait kaleler.1976.

[12] Bkz. Suavi Aydın,Aydın Yağcı, ‘ Sarıkeçililerin “Eşkıyalığı” ve Konya Delibaş İsyanı Üzerine Değinmeler’ Kebikeç,2013/35

[13] Geniş bilgi için bkz. İsmail Baytak,  ‘Lykaonia Bölgesi Tarihi Coğrafyası ve Lykaonia Adının kökeni üzerine değerlendirme’, Dicle Üniversitesi Sosyal bilimler dergisi. 2022.

[14] Geniş bilgi için bkz. Beyşehir Araştırmaları  Erdemir Yaşar,   ‘Beyşehir Yöresinde Eşrefoğlu Geleneğini Sürdüren Ahşap Camiler’,Palet yay. 2021.

[15] Hasan Bahar, Bozkır Çevresinin Erken Çağları, Edebiyat Dergisi, 2006:15

[16] Mustafa Arslan, Simge Şalvarcı, Esra Bulut, ‘Konya Ve Beyşehir’de Yer Alan Hitit Eserlerinin Alternatif Turizm Türleri Kapsaminda Değerlendirilmesi’ Avrasya Bilimler Akademisi, Sosyal Bilimler Dergisi, 2017.

[17] A.g.e.

SABA KRALİÇESİNİN ÜLKESİNE YOLCULUK; ETİYOPYA

 Etiyopya ülkesine gitmeden önce en çok cazibesine kapıldığım, Omo vadisinde yaşayan ve bozulmamış Afrika kabile kültürleriydi. Ancak Etiyopya’nın görülesi yerleri arasında, sadece renkli kabileler değil, olağanüstü coğrafyasının da  çok önemli olduğunu söylemek gerek. Afrika kıtasını iki levhaya ayıran ve Büyük Rift Vadisi olarak geçen yarılma,  Etiyopya’ nın doğası içinde çok önemli bir yere sahip. Büyük Rift’in Etiyopya’dan geçen kısmı  Afar üçgeni  olarak biliniyor.   Bölgede , jeolojik oluşumlar dünyada eşi benzeri olmayan doğal harikalar oluşturmuş.  Burada halen faaliyette olan Arte Ale yanardağının olması, bölgeye ayrı bir önem verirken, Danakil Çöküntüsü olarak bilinen Tuz ve Soda karışımıyla meydana gelmiş bir doğa ise, muhteşem manzaralar ortaya çıkarıyor. Volkanik patlamalarla oluşan Simien dağları ise diğerleri gibi dünya mirası alanında tutuluyor. Etiyopya’daki Büyük Rift Vadisinin  diğer önem taşıyan tarafı da, ilk insana ait oluşumların meydana geldiği bir bölge olması , ilk insana ait kemik parçalarının bulunmasının da Etiyopya’yı ı görme isteğimizi ne kadar etkilediğini belirteyim.

   Etiyopya’ya ilgimiz bu doğayı keşfetme arzusuyla başladı ancak dokunulmamış doğasından öte, Etiyopya’nın dünyada görülmesi gereken ülkeler arasında en ön sıraya koyan başka bir özelliği ise, Yahudi, Hıristiyan, Pagan ve İslam gibi inançları ve kültürleri kendi coğrafyasında öğüterek bambaşka bir kültür yaratmış olmasıydı. İşte Etiyopya’da etkilendiklerim arasında en cezbedeci olanı da buydu..

  Etiyopya , Afrika boynuzunda yeralan bir Doğu Afrika ülkesi olarak Türkiye’den neredeyse iki misli büyük bir ülke oluyor. Geçmişinde Kızıldeniz’e kıyısı olan bir ülkeymiş.. Etiyopya’nın kuzeyinde bulunan Aksum krallığı ile Arap yarımadasındaki  özellikle de Yemen’deki Arap kavimleriyle İslamiyet öncesinde kurulan yakın ilişkiler sonucunda,  bir yandan zengin ticaret hayatı , diğer yandan da kültürel yakınlaşmalar yeni kültürler ortaya çıkarmış.  Bu coğrafyaların yakınlaşması, kutsal mitolojik efsaneler içinde de anlatılmış.   Kutsal kitaplarda, anlatılan bu hikayeler,  Etiyopya’nın tarihini anlamak  için kulak verilmesi gereken hikayelerdir.

  Kutsal efsanede anlatılanlara göre,  Kudüs’de yaşayan, zenginliği ve bilgeliği ile tanınan kral Süleyman ile  Etiyopya’da Aksum’da yaşayan ve güzelliği ile dillere destan olan kraliçe Saba arasında aşk başlar. Etiyopya’da yaşayan Saba kraliçesi, Süleyman’ın bilgeliğinden ve sarayının ihtişamından etkilenerek Kudüs’e Süleyman’ı görmeye gelir. Kutsal kitapta , Saba kraliçesinin  kral Süleyman’la  buluşmasının ardından, artık Güneş’e değil, İsrail’in tanrısına tapmaya karar verdiği anlatılır. Ayrıca Süleyman ile Saba kraliçesi arasında yaşanan gerçek bir sevgi ilişkisinden sonra , ‘Bilgenin Oğlu’ anlamına gelen  Menelik’in doğduğu söylenir. Menelik, kökü  Süleyman’a uzanan soyun ilk atası olduğu kabul edilmiş. Kutsal kitap efsanelerinde yeralan, Kudüs’deki Süleyman mabedinde  duran ve içinde 10 Emir’in bulunduğu söylenen Ahit sandığının da,  Menelik tarafından babası Süleyman’ı ziyaret ederken  alındığı ve  yerine ahşap bir kopyasını bırakarak  , Saba kraliçesinin yaşadığı yerde  Aksum şehrinde Ahit sandığının saklandığı anlatılır. Bu nedenle Aksum, Etiyopya’nın ilk krallığı olarak tarihe geçmiş önemli ve kutsal bir şehir olarak bilinir.

  Bu efsaneler içinden   Etiyopya’nın Yahudi kültürü ile kurduğu yakınlaşmayı daha iyi yakalarız. Bugün Etiyopya imparatorluğu, Yahuda aslanı sembolü ile temsil edilir.    Etiyopya bayrağının ortasında bir de Süleyman mührü durmaktadır. Etiyopya’da Yahudi kültürünün  izlerine , erkeklerin sünnet edilmesinden, belli günlerde perhiz yapmaya, domuz etinden kaçınmaya dek pekçok gelenek, adet , ritüelleri birarada görmek mümkündür. Öte taraftan Etiyopya’da  Yahudi kültürünün ötesinde, Hıristiyanlığın Kopt inancının yerleştiği özellikle Mısır’dan gelen etkilerle Hıristiyanlık kültürünün farklı yorumlanmasına dayanan Koptların Etiyopya’da derin izler bıraktıklarını söyleyebiliriz. Uzun yıllar Koptların Katolik Hıristiyanlara karşı verdikleri mücadeleler ile kendi görüş ve yorumlarını sürdürmeleri ve bütün bu inançlarını kendi usluplarına göre yaptıkları kilise ve manastırlar içinde yaşattıkları görülür. Etiyopya’da biraraya gelen bu inançların  içine elbette islamiyeti de dahil etmek gerekir. İslamiyet’in yayılması sürecinde,  İslami kültür ve gelenekler de diğer inançlar arasında  yerini almıştır.. Etiyopya’nın kültürü içinde halen yaşayan Pagan inanışları ise,  bir yandan Hıristiyan inancı ile birlikte ortaya çıkmış, özellikle,  kiliselerin içinde çalınan davulların, yapılan dansların köklerinde Pagan inançların yattığını söylemek yanlış olmaz. Diğer taraftan da, Afrika kimliği içinde yaşayan kabile topluluklarının halen Pagan inanışlarını sürdürdükleri görülür.  Kısacası, Etiyopya, Afrika kültürlerinin, Arap kültürleri ile karıştığı bir coğrafyada,  içinde bulunduğumuz küresel dünyadan farklı  bir kültürü ortaya çıkartan bir ülke olarak ilgimizi fazlasıyla çekmişti.

Etiyopya hakkındaki önyargılar ve önemli bilgiler.

  Etiyopya gibi uzak Afrika ülkelerine gitmek öyle kolay göze alınacak bir gezi değil. herşeyi ayrıntıları ile düşünmek gerektiriyor. Çünkü burası dünyanın en yoksul 4. ülkesi olması nedeniyle sağlık koşullarından, hijyen sorunlarına, yerel yemeklerden, bölgesel hastalıklara , etnik çatışmalara  kadar pekçok sorunu kapsıyor. Gezinin en çok cazibesine kapıldığımız yerleri, sadece en çok ilgiyi  çeken  Omo vadisi ve yerli kabileleri değildi.   Etiyopya’nın kuzeyindeki 4500 metre yüksekliğinde muhteşem manzaralara sahip Simien dağlarında trekking yapmak,  Kuzeyde Lalibela’daki   kaya kiliselerini görmek ayrı heyecan veriyordu. Ancak gideceğimiz yerlerde sağlık risklerinin yanısıra bölgesel yerel çatışmaları da düşünmeden edemiyorduk.

   Öncelikle geziye katılacak diğer arkadaşların da macerasever olduklarını ve bu geziyi gerçekten istediklerini gözlemledim. Geziye katılan arkadaşlar olarak 11 kişiyiz ve  hepimiz neler yaşayacağımızı merak ediyoruz.

  Etiyopya’ya gitmeden önce dünya sağlık örgütünün istediği aşı belgesi olan Sarı Humma aşısını yine bir Afrika ülkesine gitmek için beş yıl önce olduğumuzdan bu aşıyı yapmamıza gerek yoktu. Ancak Sınır Hudut ve sahil merkezinde Sıtma için ilaç verdiler. Gideceğimiz güne göre sayılı verilen ilaçları yola çıkmadan bir gün önce almaya başlayıp, gezi bittikten sonra da ilaç bitene kadar almaya devam edecektik. Bu ilaç ve aşıların yanısıra kendi sağlımız için Tetanoz, Menenjit aşılarını da yaptırmayı ihmal etmedik. Gideceğimiz Kasım ayı, Ekvatora yakın olan Etiyopya’da sıcaklık açısından iyi bir ay oluyordu. yağışlar azalmış kurak mevsim başlamış olacaktı. Yola çıkarken yanımıza tedbir olarak aldığımız ilaçlar olsa da, Etiyopya’daki eczanelerde antibiyotik ilaçlarının  reçetesiz olarak satıldığını da belirtelim..

  Etiyopya’ya uçak bileti almaya sıra gelince, kullanacağımız pekçok iç hat olması ve Etiyopya havayollarının da %50 indirim uygulaması nedeniyle İstanbul-Addisababa biletlerini Etiyopya havayollarından aldık. Biletlerin alınması Etiyopya havayollarının çok iyi işlemeyen web sayfası ile zorluk içerse de sonunda iç hat biletlerini de %50 indirimle almayı başardık. Etiyopya havayollarıyla ilgili yapılan yorumlarda hiç de iyi şeyler söylenmediğini okudum. Fazla bilet satılması, parasını alamayanların olması ,teknik arızaların yaşanması gibi pekçok olumsuz yorumları da okudum..ama bütün bu yorumlara fazla takılmamak gerek diye düşündüm. Yaşadığımız sorun olabilecek tek şey, uçuş saatlerinin sıklıkla değiştirilmesi oldu. Bu durum da transfer uçuşlarımızı etkilemedi..

    Etiyopya’ya gidecekler için dikkat edilmesi gereken durumlardan birisi de, buradaki takvim ve zaman ölçüsünün kullandığımız zamandan farklı olması. Bu fark Gregorian takvimi yerine Julien takvimini kullanmaktan kaynaklanıyor. İsa’nın ölümünden 7 yıl sonra takvimlerini düzenlemeye başlamaları sonucu Gregorian takvimine göre yedi yıl geriden geliyorlar. örneğin şu anda 2017 yılında yaşıyorlar. Ancak bu zaman ölçüsü sadece bazı yerel adet, tören işleyişinde kullanılıyor. uluslararası işleyiş içinde kullanılmadığını ,tedirgin olanların sadece bu durumu da gözönüne almaları konusunda bir uyarı olarak almaları gerektiğini belirtelim.

Etiyopya vize uygulaması ise, ayırt etmeksizin herkesi kapsıyor yani yeşil pasaport sahibi olanlar da online başvuru yaparak ve belirtilen miktarda ücreti yatırarak hemen vize alabiliyorlar. Online vize başvurusuna 62 dolar ücret ödenerek alınıyor ve kısa bir sürede vize veriliyor. Etiyopya’nın para birimi Birr oluyor. 1 dolar yaklaşık 130 Birr ediyor ama bazı yerlerde bu fiyat değişebiliyor.

İstanbul’dan Addisaba’ya…

  Etiyopya’ya gidiş zamanı geldikçe heyecanımız da artmaya başladı. Etiyopya havayolları İstanbul havalimanında yapılan güvenlik aramasından ayrı olarak kapıya gittiğimizde bir kez daha güvenlik aramasından geçtik. Etiyopya havayollarına ait çok da kalabalık olmayan uçağımız gece yarısı havalanıp altı saatlik bir uçuşla Addisababa’ya indi. Ekvator çizgisine yaklaştıkça yıldızların ve ayın ne kadar yakınlaştığını  görmeye başladım. Kuzeyde çok uzakta duran Büyükayı yıldız kümesiyle Ay’ın parlaklığı şimdi çok yakındılar.  Addisababa’ya inince 2000 metre yükseklik  nedeniyle öyle sıcak, bunaltıcı şehirlerden olmadığı belli oluyordu.

    Dış hatlardan çıkınca burayı daha önce gezen ve bize burada rehberlik yapacak olan arkadaşımız Ersin Demirel ile buluştuk. Ersin ve diğer arkadaşlar ile birlikte iç hatlara geçip Kuzeyde bulunan Bahir Dar  kentine gideceğiz. Dış hatlardan çıkıp dışarıdaki iç hatlar binasına geçiyoruz. Etiyopya’nın havalimanlarında güvenlik açısından farklı uygulamalar yapılıyor. Uçaklara binişte  kontrol üstüne kontrol yapılıyor. Güvenlik araması, mutlaka ayakkabılar çıkarılarak yapılıyor. Havalimanında farklı insan kültürüyle karşılaşmanın şaşkınlığı içindeyim. Siyah insan kalabalığı, kokular, farklı giysiler, paketler v.s. ile Etiyopyalı insan kalabalığına alışmaya çalışıyorum.

   Bineceğimiz uçak, pervaneli küçük bir uçak olduğundan yürüyerek uçağa biniyoruz. Pervaneler çalışmaya başlıyor ve  hızla havalanıyoruz. Gökyüzü açık  , yukarıdan aşağısının manzarasını seyrederek uçuyoruz. Aşağıda ise,  Nil nehri altımızda akıp gidiyor. Yorgunluktan dalıp gitmişken Bahir Dar’a gelmişiz bile..

  Küçük bir havalimanındayız. Uçağın merdivenlerinden kolayca inip bavullarımızı alıp çıkıyoruz. Çıkış kapısında  Etiyopya gezimizin büyük bir bölümünde bizlere rehberlik yapacak Grand Ethiopia turun rehberi Samuel bekliyor.  Şunu hemen söyleyebilirim ki, Samuel baştan sona rehberliğimiz boyunca çok iyi performans gösterdi. Şiddetle tavsiye edeceğim bir rehber oldu.   Tur arabamıza binip otelimize eşyalarımızı bıraktık. Hemen hareketle Bahir Dar’ın 30 km ötesindeki Tis Issat köyüne Mavi Nil şelalesini görmeye gidiyoruz.  Amharca Mavi Nil şelalesinin adı, Dumanlı Su anlamına gelen Tis Issat oluyormuş. Mavi Nil nehri, 6650 km uzunluğuyla dünyanın en uzun nehri oluyor. Nil nehrinin güneyden kuzeye doğru akan üç ana kolu var. Uganda’daki Beyaz Nil, Viktorya gölünden çıkıyor. Mavi Nil ise, Etiyopya’dan, çıkıyor sonra Sudan’da bu iki nehir birleşerek Mısır’a doğru gidiyor ve Kahire yakınlarında Nil deltasını oluşturuyor. İskenderiye ile Dimyat’dan Akdeniz’e dökülüyor. Nil nehrinin Uganda’daki Beyaz Nil kolunu geçtiğimiz yıllarda buraya gittiğim zaman görmüştüm şimdi ise Mavi Nil’i görme şansına sahip olacağım.

Mavi Nil Şelalesi

 Araba toprak yoldan giderken Afrika kıtasında olduğumuz gerçeğini farkediyorum.  Hiç yabancı  turist görmüyorum.   Herkes Etiyopyalı yani  Afrikalılar.. Yoksul mahallelere doğru geçince üzerleri toprakla sıvanmış ağaç direklerinden yapılma evleri görüyoruz. Yollarda sarı benzin bidonlarıyla su taşıyan kızlar gidiyor. Okuldan yeni çıkmış durmaksızın el sallayan öğrenciler ve incecik ıslık benzeri sesleriyle ‘mani mani’ diye bağırıyorlar. Turist gördüklerinde fotoğraf çektirmek için bahşiş almak için ‘mani mani’ diye bağırmak artık adet haline gelmiş. Tuktuk arabaların  burasının en önemli aracı olduğu belli. Cadde boyunca sıralanmışlar ve çok fazlalar. Bunların yanısıra yük taşımak için de eşekler  var. Mavi Nil kıyısına gidince , bugün herhalde çamaşır yıkama günü olmalı..hemen tüm  kadınlar çamaşır yıkıyorlar. Kıyıda , çocuklar, gençler lastikten yaptıkları kanoların içindeler. Arabadan inince çocuklar bir anda etrafımızı sarıyorlar. O kadar  ısrarlı ve geri çekilmez halleri var ki anlatılamaz.  Çocuklara para verilse de çekilmiyorlar. Hediye satın alsanız da çekilmiyorlar. Hediye verseniz de çekilmiyorlar ve daha da kalabalık olarak yanınıza geliyorlar. Çocuklar için yanınızda getirdiğiniz hediye varsa veya herhangi bir şey almak yada vermek isterseniz arabanıza bindiğinizde vermek yada satın almak en iyisi olacaktır. Yardım etmek onları sevmek isteseniz bile Bu tüm gezi boyunca karşılaşacağınız bir manzara olacağı için tavrınızı korumak gerekiyor.  Ellerinde incik boncuk satmak isteyenler, para dilenenler İngilizceleri ile pazarlık edip satış derdindeler. Gelen diğer çocuklar ise, bizim sandala binmemize yardım ediyorlar.   Mavi Nil’e gitmek için her tarafına ekler yapılmış yıpranmış bir sandalla karşıya geçip biraz yürüdükten sonra şelaleyi görüyoruz. Bu yürüyüşte bize eşlik eden onlarca genç ve çocuk  var. Hepsi bize yardım etmek için ne yapacağını şaşırmış durumda. Kimisi elimden tutuyor düşmeyeyim diye.. kimisi çamura bulanmış ayakkabımı elindeki su şişesiyle temizlemeye çalışıyor. Bütün bu gayretler gezi sonunda iyi bir bahşiş koparmak için. Bahşişler rehberimizi tarafından veriliyor tabii ..biz bahşiş vermeye kalktığımızda beğenilmiyor az bulunuyor. Hemen pazarlık etmeye başlıyorlar. Rehberimiz kamuda çalışan işçinin ortalama aylığının 50 dolar olduğunu söylüyor. 1 dolar bahşişin onlar için ne kadar önemli olduğunu anlamaya çalışıyoruz.

  Pencereden dışarıya bakıyorum.  Ağaç  direkli eğreti evlerin önlerinde oturmuş, yoksul mu yoksul insanlar duruyor. Toprak yolda sırtında su taşıyan çocuklar , ellerinde birşeyler satmaya çalışanlar, sokaklarda, caddelerde sürüyle peşimizden gelen ‘mani mani’ diyen çocuklar geçiyor. Hepsi bir şeyler yapıyor. Hayatta kalmak için birşeyler yapmak zorundalar. Çocukların sokakta oyun oynadıklarını görmüyorum. 2-3 yaşlarında bir çocuk su birikintisinde çamaşır yıkamaya çalışıyor. Belli ki oyun oynuyor.. sırtında bir demet şeker kamışı  taşıyan çocuklar çıplak ayaklarıyla uzun mesafeler yürüyorlar.. kadınlar da başları üzerinde taşıdıkları eşyalarıyla daimi yürüyorlar. Araç, otobüs yok. TukTuk’a bile binilmiyor.

  Bugün ayrıca Mavi Nil’in doğduğu yer olan Tana gölünü de görmeye gidiyoruz. Tana gölü, Viktorya ve Tanganika gölünden sonra Afrika kıtasının 3. büyük gölü oluyormuş. Tana gölünde bulunan adacıklardan bazıları üzerinde bulunan kilise ve manastırlarda  inzivaya çekilmiş keşişler yaşıyorlar. Bunlardan  sadece ikisini görme şansını elde ettik. İçleri, rengarenk resimli roman gibi Hıristiyanlık anlatıları ile doluydu.

Tana Gölü üzerindeki manastırın içindeki resimler

  Akşamı Tana gölünde güneşin batışıyla yaptık. Ertesi güne dinlenip hazırlanmak için Bahir Dar’daki otelimize döndük. Gezimiz boyunca özellikle küçük kasaba gibi yerlerde oteller çok iyi değiller. Beklentiyi yüksek tutmamak gerek.  Temiz bir yatacak yer, duş ve suyun olduğu  bir otel beklentisinde olmak en iyisi olur sanırım. Buradaki ilk gecemizde ise,  gece yarısından itibaren ilahiye  benzer okumalar duyulmaya başladı ve hava aydınlanana kadar da susmaksızın devam edip gitti. Sabah ise, ekvatora yakın olmamız nedeniyle hava erken aydınlanıyor.

  Ertesi gün günlerden Cumartesi ve Gonder’e gitmek üzere otobüsümüze biniyoruz. Yol mesafesi 130 km olmasına karşılık yolun bozuk ve toprak yol olması nedeniyle 4-5 saat süren bir yolculuk bizi bekliyor.

  Yolda beyaz başörtülerine sarılmış kadın erkek, çoluk çocuk herkesin dua ve ayine , kiliselere doğru akın akın gitmekte olduklarını görüyoruz… bu arada görmekten keyif aldığımız hayvanlardan hippolar (Hippopotam),    Nil nehrinin içinde ailecek oturmuş suyun keyfini çıkarıyorlar.  Biraz ilerde ise, yuvarlak bir kulübeye benzeyen kilisenin önüne beyaz başörtüleri ile kuşlar gibi yayılmış insanlar kiliseden verilen vaazı dinlemeye gelmişler ve hala gelmeye devam ediyorlar. Hemen yanlarına gidip bu dini günü yaşayanları daha yakından görmeye çalışıyoruz.

  Otobüsümüz yola devam ediyor.  Geçtiğimiz pekçok yerde yerel pazarlar bulunuyor. Yollar oldukça kalabalık. Tuktuk arabalar tıkabasa dolmuş. İçlerine bakınca üstüsteler ve  içinde kaç kişi olduğu belli olmuyor. Otobüsümüz yolda giderken bir sağa doğru bir sola doğru kıvrılıyor çünkü yollar bozuk ve sarhoş gibi araba sürülüyor. Karşıdan gelenler de aynı şekilde bir sağa bir sola kıvırıyorlar. Yolun devamında çayhaneye benzer yıkık dökük bir yerde durup tuvalet molası yapıyoruz. Sonra da  buradaki yerel pazara girip, meyve, sebze satıcılarına bakıp vakit geçiriyoruz. Neyse ki çok fazla insan peşimize takılmıyor. Yine de yanımıza gelip sessizce ‘mani mani’ diyenler var . Pazarda ise kadınlar neşeli hatta fotoğraf çekmemiz için bize poz bile veriyorlar. Pazarda , Kahve çekirdeğinden  naylon terliğe, domatese, aile fotoğrafçısına  kadar ne ararsan var. Sabah kahvaltısında yemek üzere Avakado alıp çantamıza atıyoruz. Çünkü kahvaltılarda yiyebileceğimiz omlet dışında pek bir şey yok. Peynir hiçbir yerde  yok. Sadece İnjera hamuruyla birlikte baharatlı sebzeler ve bal bulunuyor.

Pazardan kalabalık bir şekilde ayrılıp güvenli bir şekilde otobüse biniyoruz. Bu tür pazarlara girerken kalabalık olmanın faydası çalınacak eşyalara karşı da bir tedbir oluyor. Öğleye doğru hava iyice ısınıyor. Yüksekte olmamıza rağmen öğle sıcakları bunaltıcı oluyor. Bu bölgenin önemli bir tarafı da, hükümet  adamları ile özgürlük savaşçısı denilen silahlı adamlar  arasında çatışmaların yaşanıyor olması. Kuzeyde Tigray bölgesinde çok daha ciddi çatışmalar yaşanıyormuş.  İktidarın buralarda söz sahibi olmadığı, özgürlük savaşçılarının bölgeye hakim olduğu söyleniyor ancak Gonder’e giden yol üzerinde eli silahlı, kalaşnikoflu sakallı adamlar sakin görünüyorlar. Rehberimiz Samuel fotoğraf çekmememiz için uyarıda bulunuyor..Samuel bunlardan bazılarını da tanıyor. Hatta içlerinde kardeşi de bulunuyormuş.  onlarla şakalaşıyor. Özgürlük savaşçılarının ellerinde tuttuğu köylerden geçip giderken bir tanesi Samuel’i tanıdığı için arabamıza binip bizle birlikte aşağıdaki köye geldi.  Bu adamlar  köyleri hakimiyetleri altına alıp geleni geçeni kontrol ediyorlarmış. Tabii köylerden gelir de elde ediyorlarmış..Hükümet adamlarının ise, üzerlerinde askeri üniforma var ve askeri arabalar üzerinde dolaşıyorlar. Geldiğimiz gün  bazı köyleri özgürlük savaşçılarının elinden almışlar aralarında uzlaşma yapılmış ve bir bayram havası esiyordu.

   Sıcak çatışma bölgesinden ayrılıp Gondar’a doğru yola devam ediyoruz. Yolumuzun üzerinde ilginç bir kaya oluşumu, Tanrının parmağı olarak adlandırılmış. Burada durup fotoğraf çektirmeye kalkınca etrafımız  yine bir dolu çocukla  çevrildi. Hepsi ‘mani mani’ diye bağırıyorlar. Birkaç arkadaş yanlarında getirdikleri çukulata, kalem, okul malzemelerinden vermeye kalkınca kalabalık daha da arttı ve sesler iyice yükseldi. Elimizdeki hediyeler bitmesine rağmen ve pekçok şey verilmesine rağmen peşimizi bırakmıyorlar. Otobüsün gittiği yere kadar peşimizdeler..bir bakıyorsunuz bir tepenin üzerine çıkmış size ‘mani mani’ diye bağırıyorlar..

Gondardayız…

Akşama doğru yol ve araba sarsıntısından epeyce yorulmuş olarak Gondar’a geliyoruz.  Gondar, Gon, (büyük) ve Dar(şehir) kelimeleriyle Büyükşehir anlamına geliyormuş.  Gondar şehrinde görülmesi gereken önemli tarihi yerleri gezmeden önce buranın tarihi önemine bakalım.

 Gondar, Etiyopya’nın tarihinde önemli merkezlerden biri olarak yerini almış. Etiyopya’nın Kızıldeniz kıyılarındaki zengin ticaret yollarını elinde tutan ilk uygarlıklarından olan Aksum krallığının yıkılmasının ardından Gondar şehri Aksum’dan sonra ikinci başkent olmuş..burası da Aksum gibi   önemli  ticaret yolları üzerinde , zengin doğal kaynaklara sahip olması, özellikle de  altın ticaretinin yapıldığı stratejik bir konumda olması nedeniyle tarihte önem taşıyan yerlerden biri olmuş. Buradan köle, altın, kahve gibi ürünler Nil Nehri sayesinde Kızıldeniz’e gidiyormuş.  Gelgelelim Gondar şehri, Etiyopya tarihinde ortaya çıkan İslamiyet ile Hıristiyanlar arasında başlayan çatışmalara, İslamiyet’in yayılması sırasında Hıristiyanların uğradığı zulüm ve işkencelere tanıklık eden bir şehir olarak da tarihe geçiyor. Gondar , bu çatışmaların ortasında kalan manastır ve kiliselerin İslami güçler tarafından yakılıp yıkıldığı , Hıristiyan inancının baskı altına alınmaya çalışıldığı dönemde mücadele veren bir şehir olmuş..bu çatışmalar bir yana Etiyopya’daki Kopt hıristiyanları, kendilerini savunmak ve mücadele etmek için Batı Hristiyanlarından yardım almayı umut ettikleri bir süreçte karşılarına Katolik ve Cizvit inançları da çıkmış. bu inançların burada  yayılmasına karşı da mücadele etmişler ve bu süreçte mücadeleyi kazanan taraf olmuşlar. Gondar’da 1635 yılında kral olan Fasilidas bu zorlu süreçte mücadeleyi yürütmüş ve zaferi kazanılmasında önemli rol oynamış . Özellikle keşifler çağının en önemli aktörü olan Portekizlilere karşı yıllar süren bir mücadele verilmiş..

   Gondar şehrini tarihteki  bu mücadelelerin izlerini görmeyi umarak, gezmeye başlıyoruz. Öncelikle  göreceğimiz tarihi yerlerden biri olan Fasilidas’ın sarayı var.

Kral Fasilidas’ın saray binaları

Gondar’daki Fasilidas sarayı kompleksine girdiğimiz zaman yapılar, Arap, Hint etkileri taşımakla birlikte daha sonra Cizvitlerin getirdiği Barok tarzın da etkilerini taşıdığı görülüyor. Sarayın içinde kalesinden kütüphanesine, hamamına ve daha birçok yapının yeraldığını öğreniyoruz. Ayrıca Kral Fasilides Etiyopya’nın köklerinin dayandığına inanılan  Yehuda kabilesinin simgesi Yehuda aslanı için   bahçede bir demir kafes yaptırmış.   Bununla birlikte saraydan günümüze pek bir şey kalmamış durumda.. sanki Roma devrinden kalan binaların duvarlarına bakıyoruz gibi hissediyorum. Saray,  19. Yüzyılda depremle büyük ölçüde yıkılmış. Bugün sarayın bazı kısımları restorasyondan geçmesi nedeniyle ziyarete kapalı durumda.. Fasilidas sarayı, Dünya Unesco mirası listesinde yeralan önemli eserlerinden biri..

  Kral Fasilidas’a ait hamam ise Gondar’da görülmesi gerekli yapılardan biridir. Hamam binasının önünde boş olarak duran  bir su havuzu bulunuyor. Ancak her yıl 19 Ocak’da bu havuz doldurularak burada Ortadoks kilisesi tarafından Timkat festivali yapılıyormuş. Havuzda Ürdün nehrinde İsa’nın vaftiz olma sahnesi canlandırılıyormuş. Havuzun etrafında ise, asırlık Banyan ağaçları taşların içine köklerini salmışlar fotoğraf çekmek için güzel dekor oluşturuyorlar.  

Fasilidas’ın Hamamı

  Gondar şehrinde bulunan önemli kiliselerden birisi olan Debre Birhan Selassie kilisesi ziyaret edeceğimiz önemli tarihi yapılar arasında sayılıyor. Kilise de yine 17. Yüzyılda kurulmuş. İçeriye girerken kadınlar ayrı bir kapıdan giriyor ve ayakkabılar çıkarılıyor. İçerisinde  ise duvarlara yapılmış rengarenk fresklerde,  Yahudilik ve Hıristiyanlığa ait dini temalar anlatılmakla birlikte tarihte, İslami güçlerin Hristiyanlara yaptığı baskı ve zulümler, özellikle Gran Ahmet adında bir türkün gerçekleştirdiği eziyetler karşısında, Hristiyanların gerçekleştirdikleri mücadeleler de anlatılmış. Duvarlardaki  renklerin solmadan günümüze kadar varolması tavanlarda da ahşap üzerine resmedilmiş renklerle çizimler şimdiye kadar görmediğim güzellikteler. Fresklerin dışında ise mutlaka her kilisede göreceğimiz üç tane davul bulunuyor. Üzerleri kırmızı kağıtla kaplanmış. Davulun sesi İsa’nın çarmıhtaki sesi oluyormuş, davul ise İsa’nın bedenini simgeliyormuş. Davulun üzerindeki kırmızı kağıt ise bedeninden akan kanı gösteriyormuş. Kilise de ayrıca kenarda duran T biçimli bastonların  da , İsa’nın çarmıhını simgelediğini öğreniyoruz.  Her keşişin elinde bu bastonları görüyoruz..

Simien Dağlarına doğru çıkıyoruz.

 Sabah Simien dağlarının eteklerindeki Gondar şehrinden hareket edip dağlara doğru yol almaya başladık.    Yol boyunca düzgün bir yemek restoranının olmaması nedeniyle rehberimiz bize yol için paket yemek yaptırdı. Ayrıca yolda giderken açlığımızı bastırması için de Muz aldık.

  Dağ eteklerindeki kasabaya gelince buradaki bir otelden dağda çadırlarımızı ve yiyeceklerimizi yapmak üzere arabaya 7-8 kişi bindi . Arabaya  bir sürü kapkacak, yatacak malzemeleri de  yüklediler araba tıklım tıklım doldu..O arada etraftaki  bütün çocuklar arabaya hücum edip ‘mani mani’ demeye başladılar. Arabadaki arkadaşlar yanlarında getirdikleri bir bavul kalem, defter ve çukulata gibi hediyeleri dağıtmaya başlayınca çocukların kalabalıklaşması kaçınılmaz hale geldi.   Arabaya bir sağdan bir soldan , pencerelerden ,kapıdan arılar gibi girmeye çalışıyorlar. Zorbela ellerine pekçok şey verip ,  araba hareket etmeye başlayınca geride kalmaya başladılar ama halen gelmeye devam ediyorlar. Hemen hepsi dağlara doğru arabanın peşinden km lerce yürüyerek koşarak geliyorlar. Etiyopya’nın maraton yarışlarında birinci gelmelerinin nedenini şimdi daha iyi anlıyorum.

   Simien dağlarının eteklerine gelince, dağlara giriş izni için araçtan inip form doldurmak gerekiyor. Kısa süren bu işlemden sonra yanımıza bizi korumaları için ellerinde  , kalaşnikof tüfekleriyle iki güvenlik görevlisi ve  bir dağ rehberini de verdiler. Dağ rehberinin İngilizcesi harika ve oldukça bilgili..bize yol boyunca dağları, dağların nasıl korunduğunu ve dağlardaki endemik bitkileri anlatıp  durdu. Ayrıca bu endemik bitkilerin kesinlikle korunması gerektiğini sürekli vurguladı. Aracın içinde sıkış tepiş eli silahlı adamlarla gitmeye başladık. Başlangıçta biraz ürksek de rehberimiz bize korkmamamız gerektiğini, sadece bizi korumak için burada olduklarını açıkladı.

 Simien dağlarında trekking yapmak çeşitli şekillerde olabiliyor. Dört günlük zirveye çıkış parkurlarından günübirlik yürüyüşlere kadar istediğiniz şekillerde trekking yapılabiliyor. Biz tek gece çadır konaklamalı ve iki günlük yürüyüş olarak planlama yaptık. Bu yürüyüşün araç, gereç kısımlarını rehberimiz Samuel temin ederken, yürüyüş teknik ekibimiz ise, Türkiye’de pekçok defa yürüyüşlerine katıldığımız ve Türkiye’deki yürüyüş rotalarının çoğunu çizen ve yürüyüşlerimizin performansını iyi bilen Ersin Demirel ile yine Türkiye’de yürüyüş gezilerine katıldığımız  Trekkin Turkey grubu lideri olan  Argun Baydan rehberliğinde yapılacak. Ayrıca Simien dağlarını bilen dağ rehberi de bize yol gösterecek.

  Otobüsümüz dağların arasından ilerlerken bizi takip eden çocuklar hala koşturuyorlar. Hepsi birden el sallıyor ve ‘mani mani’ diye bağırıyor ellerindeki örgü sepetleri satmaya çalışıyorlar.Kalacağımız alana geldiğimizde arabadan inip yürüyüşe geçtik. Bize rehberlik yapan dağ rehberi buradaki endemik ağaç ve bitkileri gösterdi. O arada çocuk kalabalığı satış yapmak için biraraya gelmiş bize şarkılar söyleyip danslar yapmaya başladılar. Omuzlarını birbirine vurup dans ediyorlar. Öyle şekerler ki şu anda herşeyi unutturdular. Şarkıları ise Afrika şarkıları..birkaç hediyelik eşya almaya başladık. Ve sonra rehberin de onları uzaklaştırmasıyla gittiler. Yürüyüş yapacağımız alana gelince çok şanslı olduğumuzu çünkü bulut denizinin olmadığını güneşle birlikte uzakları görebileceğimizin farkına vardık.

   Etiyopya’nın kuzeyinde bulunan Simien dağları, Dünya mirası listesinde bulunan ve özel olarak korunan Etiyopya’nın en önemli Milli parkı olarak biliniyor. Etiyopya’daki ünlü Rift vadisinin oluşumundan da öncesine dayanan volkanik bir oluşumla meydana gelmiş bir coğrafya oluyor. Yüksekliği en yüksek tepesi olan Ras Dajen olup, 4550 metreye kadar çıkıyor. Jeolojik oluşumu nedeniyle benzersiz bir coğrafi bölge olarak tanımlanıyor. Ayrıca Etiyopya’da kar yağan tek yer olarak da biliniyor. Simien dağlarında milyonlarca yıl öncesinde oluşan dik uçurumlar, derin geçitler olağanüstü manzaralar oluşturuyor.

İşte şimdi bu manzaraya bakma zamanıydı.. bulunduğumuz yerden aşağıya bakınca sanki bir düş ülkesine, bir ütopik ülkeye , vaadedilmiş topraklara bakıyorduk..belki de Yüzüklerin efendisi romanında kurgulanan Orta Dünya burasıydı.. yukardan aşağıya doğru dik inen yemyeşil dağların ortasından  akan şelaleler ayrı bir coğrafya kurmuşken, onun daha da aşağısında yeryüzünde oluşan yarıklar başka bir coğrafya kuruyordu…tarif etmesi zor güzelliklerdi..bir rüya görüyordum..

Simien dağları
Simien Dağları

Dağlarda uzun yemyeşil çimenlerin üzerinden bazen çıkarak bazen inerek yola devam ediyoruz. Aşağıdaki manzara farklı güneş ışıkları altında değişiyor. Hayran olmamak elde değil. biraz ilerleyince burada yaşayan Galeda maymunu denilen , Babon cinsi maymun sürüsüne rastlıyoruz. Bir topluluk halindeler ve otları karıştırıp karıştırıp bir şeyler yiyorlar.  Sakin sessizler. Saldırmıyor yiyecek istemiyorlar. Önlerinde kırmızı göğüsleri sarkıyor. Bu kırmızı göğüsleri nedeniyle kanayan kalp maymunları olarak da biliniyorlar. Büyük olmayan Galeda maymunlarının yanlarına kadar yaklaşıyoruz ve fotoğraflarını rahatça çekiyoruz. Dünyada sadece otla beslenen maymun türü oluyorlarmış ve insana en yakın özelliklere sahip olmaları nedeniyle de önem taşıyorlar.

Galeda Maymunları

Kampa dönünce artık akşam olmaya başladı. mutfak ve çadırlar kurulmuş. yemekler yapılıyor. Çadırların içlerine yepyeni hiç kullanılmamış matlar ve uyku tulumları konulmuş. O kadar çok giyiniyorum ki içinde hareket etmek zorlaşıyor. Gecenin sıfırın altına inecek soğuğunu önlemek için içlikler, yün çoraplar ne varsa giymeye çalışıyorum.  Hava kararmadan çadırın içini ve kendimizi hazırlarken diğer arkadaşlar da aynı şekilde hazırlanma telaşındalar.  Hazırlık işi bitince  yemek çadırına gidiyoruz. Hepimizin merak ettiği   geceyi nasıl geçireceğimiz..

Yemek çadırında tepsi tepsi gelen yemekler hepsi birbirinden güzeller. Yemeklerin hepsini bir çırpıda bitirip yatmadan önce bir parça daha ısınmak için ateşin başına geçiyoruz. Ama yavaş yavaş üzerimize karanlık ve soğuk çökmeye başlıyor. Çadırlarımızın yanında bizi koruma görevi verilen silahlı adamlar , dışarıda soğuk ve ayaz altında bir battaniye ile yatıyorlar.

Yatmadan önce tepemizdeki gökyüzüne bakıyorum. bir daha göremeyeceğim parlaklıkta ve yakınlıktaki  yıldızlar,  sanki elimi değecek kadar yakınlar. Gökyüzü o kadar yaldızlı ve parlak ki tek siyah nokta yok. Yaldızlanmış gibi..Ateşin başında biraz daha ısınıp kat kat giydiğimiz giysiler ve battaniyeler altında içeri girip ısınmaya ve uyumaya çalışıyoruz. Rehberimiz Argun Baydan’ın tavsiyeleriyle, Uyku tulumunun içine iyice girip nefesimle ısınmak başarılı oluyor. Uykuya yeniliyorum.

  Sabah çadırdan , uyku tulumundan çıkmak kolay değil. dışarısı buz gibi soğuk. Tuvalet ihtiyacı için yapılan iki duvar arasındaki delik fazlasıyla yeterli oluyor. Zaten burada doğal ortamda fazla şeyler beklememek gerek. Sabah kahvaltısının ardından rehberimizle birlikte gelen teknik ekibe teşekkür olarak, bahşiş ve hediyelerini  dağıttık. Hepsi çok memnun kaldılar..hatıra fotoğrafları çektirmeyi ihmal etmedik tabii.  Teşekkür faslından sonra  yeniden yürüyüşe geçerek bu sefer Jinbar şelalesine doğru 5 km lik bir yürüyüş yapıyoruz.  İniş çıkışı bol olan bu parkurun sonunda volkanik dik dağların içinden aşağılara doğru fışkırarak akan şelaleler  çıkıyor. Çıktığımız tepeden aşağıya doğru baktığımızda, tamamen dik uçurumlarla çevrilmiş halde ve oldukça tehlikeli görünüyorlar. Dağların arasındaki vadide   kanatlarını açmış özgürce uçan yırtıcı kuşların uçuşunu seyrediyoruz.  Bu doğal dev kayaların arasından doğayı izlemenin ne kadar heyecan verici olduğunu anladıktan sonra fotoğraf çekmek yeterli gelmiyor ne yazık ki..

   Simien dağlarındaki trekking programını tamamlamış olarak geri dönüşe geçiyoruz.  Yeniden otobüsümüze binerek artık dağlardan çıkış yoluna doğru ilerlemeye başladık. Yol boyunca gördüğüm insan manzaraları arasında, çocuklar hayvanların peşinde km lerce dolaşıp duruyorlardı. Küçük bebeler büyümeleri için biraz daha büyüğünün sırtına verilmişler. Çocukların kimisi okula gidiyor ama çoğu okuldan haberdar bile değil..yol boyunca dağların içinde bir o yana bir bu yana hayvan bakıyor, ot topluyor, kamış taşıyor hayatta kalmak için gereken işleri yapıyorlar. Kadınlar ise, evlerin önlerinde, arpa kurutup,  kahve kavuruyor.. erkekler, atlarına yük taşımak için ağaç dallarından ve lastikten araba yapmışlar. Bir anda okuldan çıkmış, ellerinde kitaplarıyla  çocukları görüyorum..

   Dönüşte ormandan, dağlardan çıkarken rehberi ve silahlı korumaları bıraktık. Aşağıdaki kasabada ise gece için bize çadır ve yemek  hazırlayan elamanları da  bıraktık. Yola devam ederek Gondar’a geri dönerken, Rehberimizin tanıdığı bir arkadaşının evine kahve seromonisine davet edildik. Henüz yaşı onlu yaşlarda olduğunu tahmin ettiğimiz ve sorulunca yaşını bilmeyen genç hanım yerel kıyafetleriyle bize güzel bir kahve ile yanında mutlaka verilen patlamış Mısır , İnjera ekmeği ve  baharatlı sebze ikramında bulundu.. kulübelerinde ise sadece yatacak yerleri ve içinde İnjera yemeği pişirecek kap kacakları bulunuyordu.  İçtiğimiz kahvenin ne kadar güzel olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Bu güzel Etiyopyalı genç hanıma bahşişlerimizi bırakıp artık Gondar’a geri dönüyoruz.

  Gondar’a gelince hayal ettiğimiz sıcak suya ne yazık ki kavuşamıyoruz. Etiyopya’nın bu bölgelerinde oteller iyi değil. suyun sıcak olmaması da ayrı bir sorun oluşturuyor. Gondar’daki son gecemizde , bir restoranda yer ayırtıp mini bir kutlama yapacağız. Ancak Etiyopya’nın bu bölgesindeki silahlı çatışmalar, çeteler ve askeri nedenlerle Gondar ve çevresinde akşam saat 8’den sonra sokağa çıkma yasağı getirilmiş. Bu yüzden de geldiğimiz bahçeli Restoran’da çok fazla kalmadan otelimize dönmek zorunda kalıyoruz.  

  Ertesi gün uykumuzu almış ve dinlenmiş olarak yeniden Gondar havaalanına Addisababa’ya gitmek üzere yola çıkıyoruz. Gondar havalimanı, küçük minik bir yer. Hemen üstbaş aramasının ardından yürüyerek bindiğimiz küçük pervaneli uçaklar tam zamanında kalkıyor. 1 saatlik manzaralı bir uçuştan sonra Addisababa’ya iniyoruz. Burada  bizi, şehri gezdirecek olan Tesfaye adlı bir rehber   karşıladı. Tur otobüsüne binip Addisababa’yı gezmeye ve bilgi almaya başladık. Addisababa kelimesinin  Etiyopya dilinde, Yeni Çiçek anlamına geldiğini öğreniyoruz. Tur otobüsüyle   şehiriçinde dolaştıktan   sonra , şehrin panoramik manzarasını göreceğimiz tepeye çıkıp fotoğraf çektik.

  Addisababa’nın  Arkeoloji müzesinde ise, Etiyopya’nın volkanik Rift vadisinde bulunan 3 milyon 200 bin yıl öncesine ait Lucy adındaki ilk insansının kemiklerini görme şansını bulduk. Ayrıca Arkeoloji müzesinde Addisababa ve Etiyopya’da ele geçen tarihi buluntular ve önemli  tarihi bilgiler de  panolarda verilmiş.

Müzede Etiyopya’nın geçmişine ait bilgiler, bu bölgenin tarihteki önemini anlamamıza neden oldu. Etiyopya coğrafyasında özellikle tarihin ilkçağlarına ait ilk insanla ilgili fosil kalıntılarına erişilmesi bu bölgeyi insanlık tarihi açısından çok önemli hale getirmiş. Bilindiği gibi Afrika’da pekçok ülkede ilk insana  ait fosiller ortaya çıkarılmış ancak bunlar arasında en zengin fosiller Etiyopya’da bulunmuş.. Bunların içinde müzede 1974 yılında çıkarılan ve 3.2. milyon yaşında olan Lucy (Etiyopya dilinde ise, Dinknesh) adı verilen insansı fosile ( Australopithecus Afarensis) ait kemikler sergileniyor. Bu insansı fosile  Lucy adının verilmesi ise, çıkartıldıktan sonra yapılan kutlamalar boyunca Beatles’ın ünlü Lucy adlı şarkısının çalınması ile ortaya çıkmış. Bu insansı fosile ait kemik buluntularından bu tür ilk insan türünün   modern  insan ölçülerine göre daha kısa ve küçük olduğu  tespiti yapılmış. Boyunun uzunluğu   105 cm olarak ölçülmüş.. kemiklerinin de,   genç yetişkin bir kadına ait olduğu,  yüzünün ise, modern insandan daha çok maymunsu türe daha yakın olduğu belirlenmiş.

  Bu küçük arkeoloji müzesinde Etiyopya’nın tarihi çağlarına ilişkin bilgilere de gözatıyoruz.  Etiyopya coğrafyasında  antik dönemde,  Kızıldeniz kıyılarında  uygarlıkların gelişmesi için elverişli ortamdan sözedilebilir. M.Ö.1000 yıllarında Güney Arabistan’dan Kızıldeniz boyunca Kuzey Etiyopya’ya gelen insanlar Etiyopya-Sebean denilen yeni bir kültür, medeniyet kurmuşlar. Sabian yada Saba krallıkları geleneğini ortaya çıkarmışlar.

  Etiyopya’nın en eski uygarlığı olarak bilinen Aksum krallığı ise, M.S.1 ve 7 yüzyıllar arasında, Etiyopya’nın kuzeyindeki  Tigray bölgesinden  Kızıldeniz kıyılarındaki  Eritre’ye doğru yayılan bir coğrafya’da Roma yada Persler kadar büyük bir imparatorlukmuş.. Bu bölgenin ticarete elverişli stratejik konumundan dolayı Akdeniz, Hint okyanusu, Kızıldeniz, Afrika ile Arabistan arasında yaptıkları ticaret ile zengin olmuşlar. Getirdikleri köle, fildişi, altın, vahşi hayvanları baharat yada lüks eşyalarla değiştirmişler.  Hintli, Romalı, Araplarla yaptıkları ticaret Aksum krallığının büyümesine zengin ve güçlü bir krallık olmasını sağlamış. Ancak İslamiyet’in yayılması, ticaret yollarının Müslümanların eline geçmesiyle Aksum krallığı da çöküşe geçmiş.  Hıristiyanlığın yayılmaya başlaması ile Etiyopya’da yeni bir dönem başlamış. Hıristiyanlık, kral Lalibela’nın başta olduğu Zagve hanedanlığı ve  daha sonra da Süleyman’ın soyundan gelenler ile M.S. 7. Ve 8. Yüzyıllarda yayılmaya başlamış. Ancak İslamiyetin baskısı karşısında ilk Hristiyanlar kiliseler ve manastırlar yaparak gizlenmeye inançlarını sürdürmeye zorlanmışlar…Ortaçağ dönemi boyunca Hıristiyanlık inancı ile birlikte Etiyopya’da farklı bir kültürün temelleri atılmış..

  Arkeoloji müzesinden sonra gideceğimiz önemli kiliselerden biri olan Holy Trinity Katedral ne yazık ki bugün içinde bulundukları uzun oruç ve saat 12-13.00 arasında da hergün ayin yapmaları nedeniyle kapalıydı. Kapıdan geri çevrildik.

   Addisababa’da modern binalar, caddeler  olduğu kadar, yeni yapılan cadde ve binalar nedeniyle inşa halinde bir şehir olarak görünüyor.  Bu nedenle de, toz toprak ve bakımsızlık hakim.. Addiababa’nın en eski kahvecisi olan Tomaco önünde duruyoruz. Burasının kahvesi gerçekten çok güzelmiş. Ancak oturup kahve içecek zaman yok. Rehberimiz Samuel buradan herbirimize birer kahve alıp hediye ediyor. bu hediyeler öylesine makbule geçiyor ki sonradan marketten aldığımız kahve yerine keşke buradan hepsini almalıymışız diye hayıflanmadan edemedik.

   Addisababa’nın  tüm turistik turlarda görülmesi tavsiye edilen yerlerden birisi de, Mercado yani yerel pazarıydı. Pazarda hırsızlık olaylarının çok olması nedeniyle Rehberimiz bize çanta, cüzdan kıymetli eşyalarımızı önümüze alıp gezmemizi sıkı  sıkı tembihliyor. Biz de para v.s. en derin yerlerimize koyarak nispeten daha az kalabalık olan bir caddeden aşağıya doğru yürüyerek inmeye başladık. Grup olarak ayrılmadan yürümek daha güvenli oluyor.

  Çarşının hengamesinde bir insanın ihtiyacı olan herşey var. Halıdan baharata, iğneden ipliğe kadar herşey var.. önlerindeki  çuvallarda taze çekirdek kahve satıcılarını görüyoruz. Kavrulmamış kahve çekirdekleri bembeyaz çuvallar dolusu önümüzde duruyor.

  Pazarın gürültüsü kalabalığından sıyrılıp nihayet arabamıza yeniden biniyoruz. Pazardan geçerken kavrulmamış beyaz çekirdek kahvelerden almak ve denemek için de tereddüt etmiyoruz. Bakalım nasıl çıkacaklar…

 Omo vadisine doğru..

  Addisaba’yı bir günlük turla gezmeye çalıştık ancak  tekrar geri döneceğiz. Şimdi başka bir bölge ve macera bizi bekliyor. Etiyopya’da  en çok görmeyi istediğim yerler arasında Omo vadisi ve burada yaşayan yerli kabilelerdi. Burası,  Etiyopya’nın güneyinde bulunan Omo nehrinin geçtiği bir bölge ve burada yaşayan 16 tane yerli kabile bulunuyor…Ancak biz bunlardan sadece birkaçını görebileceğiz.

   Sabah çok erken bir saatte uçağa binip Jinka’ya uçmak için havaalanına hareket ediyoruz.   Addisababa’nın iç hatlarını artık iyice öğrenmiş durumdayız. Yeniden ayakkabılar çıkarılıp iki kez kontrolden geçtikten sonra pervaneli uçağımıza binip, uçsuz bucaksız coğrafyada uçmaya başladık. Yemyeşil bir halı var altımızda. Bezen yarılmış vadiler ile göller oluşuyor. Yine yaklaşık 1 saatte Jinka’ya varıyoruz. Jinka da 2000 metreye varan yüksekliğinin olması nedeniyle çok sıcak bir bölge değil ancak geldiğimiz yerlere göre biraz daha sıcak oluyor. Ayrıca burası daha fazla turist çeken bir bölge olmaya başlaması ile yeni bir havaalanının yapılmasını da sağlamış.

   Uçaktan inince buradaki bölge rehberimiz bembeyaz dişleri ile sürekli gülen şeker mi şeker Bona ile tanışıyoruz. Toz toprak bir caddede kahve molası verip tekrar yola çıkıyoruz. yakınlarda göreceğimiz yerli kabile olan Ari kabilesi bizi bekliyor.

  Ari kabilesinin yaşadığı yere gidince yine kalabalık bir çocuk sürüsü bizi karşılıyor. Toprakların içinden çıkan sanki binlerce çocuk gibiler. İki yaşındakilerden 10 yaşına kadar hepsi karşımızdalar. Kabile bize yaptıkları işleri gösterecek. Önce kilden mutfak eşyaları yapan bir hanımın çamurları el becerisiyle nasıl yuvarlak hale getirdiğini seyretmeye başladık. topladığı toprakları hamur yoğurur gibi yoğurup sonra şekil veriyor.  Daha sonra ise bu tabakları 3 gün güneşte kurumaya bırakıyormuş. İsteyenlerle bu işi birlikte yaptılar. Bu arada güzel giysiler giymiş genç kızlar etrafımızda ısrarla dolaşıp saçlarımızı örmek istiyorlar. Tabii bunun için bahşiş bekliyorlar. Saçları uzun olan kadın  arkadaşlara yaklaşıp hemen örmeye başladılar bile..izlediğimiz çömlek yapımından sonra kabilede yerel bira yapımının nasıl olduğuna da bakacağız. Kullandıkları imbik sistemini gördükten sonra biraz da demir işleriyle uğraşan ateşin başındaki kişiyi izlemeye geçiyoruz. Demircinin demiri ateşte kızdırıp iyice yumuşatmasının ardından becerikli bir şekilde kıvırıp kazma, bıçak gibi aletler yapmasını izlerken Neolitik dönemin toplumuna benzer,  kendine yeterli  ve üretken  bir yapıda olduklarını söylemek abartı olmasa gerek. Kabilenin bu üretken becerikli insanları aileden gelen yeteneğe sahiplermiş. Yani bu beceriler babadan oğula geçiyor..

  Modern hayata yavaş yavaş uyum sağlamaya çalışan ve turistlere karşı yumuşak ve güleryüzlü olan Ari kabilesinde kızların da okula gittiklerini gözlemliyorum. Daha fazla gözlem yapma imkanı bulamadan Peşimizde yine ‘mani mani’ diye bağıran kalabalık bir çocuk sürüsü bırakarak buradan yola devam ediyoruz.

  Yolda akşama dek görülecek çok şey var. Öncelikle öğle yemeğimizi yemeklerinin güzel olduğu bir restorantta yiyerek mutlu oluyoruz. Burada yöresel baharatlı yemeklerin yanısıra Pizza makarna ve çorba gibi seçeneklerin olması menüyü biraz daha genişletiyor.

   Yemek sonrasında yola devam ederken karşılaştığımız sırıklar üzerinde yürüyen çocuklar hepimizin ilgisini çekerek bol bol fotoğraf çekmemize neden oldu. Bu çocuklar ormanın börtü böceğinden , yılan v.s. gibi hayvanından korunmak için artık gelenekselleşmiş olan sırık üzerinde yürümeyi öyle kolaylıkla yapıyorlar ki hiç düşmeden sırıklar üzerinde koşturup duruyorlar. Çocukların üzerlerinde pekbir şey yok ancak hayalet gibi vücutlarını küle benzer beyaz bir toz sürünmüşler. bunun da bir şekilde doğada koruyuculuk sağladığını düşünüyorum..Doğanın içinde yalnız başlarına sırıklar üzerinde dolaşan bu çocuklara yanımızda getirdiğimiz hediyeler dağıtarak tekrar yola devam ediyoruz.

Sırıklar üzerinde Yürüyen Çocuklar

Yolda göreceğimiz bir başka kabile ise bu sefer, Hamarlar olacak. Hamar kabilesine girince kitaplardaki yada belgesellerdeki gibi tam bir Afrika kabilesi içinde olduğunuzu anlıyorsunuz. Merakla etrafımıza bakıyoruz. Köyde kadınlar, genç kızlar ve çocukları görüyoruz. Yuvarlak ağaç evleri etrafa yayılmış keçi ve boynuzlu inekleriyle  köy öyle temiz ve düzenli ki hayret ediyorum. İçeriye girince başlarında bocuklarla süslenmiş genç kızların kız çocuklarının  saçları ayrı güzel,  evli ve daha yaşı büyük olan kadınların hayvan yağı ile yağladıkları ve kırmızı boya ile boyadıkları saçları daha güzel görünüyor gözüme.. genç kızlığa yeni girenler ve bazı genç kadınların bellerinden yukarısı çıplak, bebeklerine meme veriyorlar. Bazılarının ise belki biz yabancılar gelecek diye üzerlerinde tişört giymişler. Ama hayvan kokusu insanların üzerinde ve alışık olmadığımız ağır bir koku tabii ki.. Erkekler ise çobanlık yaptıklarından hayvanları ile beraberler ve köyde değiller..

   Hamar köyüne girince kadınların güzelliği ile karşılaştığımı söylemeliyim. Çok genç gözükmelerine karşılık evli kadınların kucaklarında çocukları var. Bu çocuklar ise temiz görünüyorlar. Altlarına yapan çocukların güzelce temizlendiği belli oluyor ama temizlik işi bireye bağlı olduğundan bebekleri pis tutanlar da var.. Herhalde toprak bu iş için en uygun malzeme.. ayrıca kadınların da saçlarına uyguladıkları yağ ile vücutlarındaki toprak kaplama ile yıkanmadıkları ancak belli bölgelerini yıkadıklarını öğreniyoruz.  Hijyen konusunda modern dünyadan çok farklı uygulamaları olduğu anlaşılıyor.

  Hamar kadınlarının kendilerine bakan ve giysileri ile dikkat çeken özen içinde oldukları görülüyor. kadınların tek eşli olmalarına karşılık erkeklerin poligami/çokeşli oldukları biliniyor. Ayrıca birçok eşe sahip olan erkeklerin ilk eşleri boyunlarına topuzlu bir halka takarak bu ilk eş simgesini taşıyorlar. İkinci gelen eşler ise sade bir halka ile boyunlarında simgeleri bulunuyor. Tabii ki ilk eş olanların mağrur bir şekilde olduklarını ve gerçekten de güzel olduklarını söylemek gerekir. ayrıca kızlar  okula gönderilmiyormuş sadece erkekler gidebiliyormuş. Kadınlar zaten ergen olunca evlenip çocuk yapmaya başlıyorlar ve ne kadar çok çocuk olursa o kadar zenginlik sayılıyormuş.  Kızlar evlenirken aldıkları hayvanlar nedeniyle makbul sayılıyorlar.. yani kız çocuk doğunca seviniliyormuş. Evlenme törenlerine rastlamak ayrı bir şans olsa gerek ancak şiddetin dozunun çok yüksek olduğu törenler yapılıyormuş. Kızlar evlenirken ne kadar acıya dayanıklı olduklarını göstermek için kendilerini erkek adaylara özellikle kamçılattırıyormuş. Vücutlarında açılan kamçı yaralarına sonradan bastırdıkları küllerle desenler yaparak bir tür dövme oluşturuyorlarmış. Erkeklerin ise üzerlerinden düşmeden atlayarak geçmeleri gereken boğalar ile sınavları oluyormuş.. kabilelerde bu şiddet dolu tören sahnelerini göremesek de şiddetin, kullanımının çok yaygın olduğu günlük hayatın içinde de kolayca görülebiliyor. Fotoğraf çekerken birden üzerimize öldürecekmiş gibi belki de gerçekten orada öldürebilecek  insan tipiyle ilk kez karşılaştım. Kafamızdaki insanı duygularla dolaştığımız kabile yerlilerinin bu duygulardan yoksun oldukları rahatlıkla görülebiliyor. Yetişkin bir erkek kendisini lafla kızdırdığı için genç kıza öylesine güçlü bir tekme savurdu ki kızın gözleri doldu ama sesi çıkmadı..

   Kabileye gittiğimiz zaman kabile şefi bizi gezdirip bilgi veriyor. Buradaki insanları idare ediyor. rehberimizle beraber bize kabileyi gezdirip tanıttı. Köylerinde su olmadığını ve su getirmek için 7 km öteden su taşıdıklarını belirtiyor. Ayrıca rehberimiz kabile şefine bizim adımıza para verip bizim rahatça fotoğraf çekmemize izin veriliyor. Para almayan kabile şefleri fotoğraf çekilmesine izin vermiyorlar. Daha sonra bu paraları kabile insanlarına veriyorlarmış..

 Hamarları gezerken yanımızdan ayrılmayan gençkızlar yeni ergenler bize yaptıkları boncuk işlerini satma derdine düştüler. Israrla peşimizde dolanıp istedikleri para verilinceye kadar pazarlık yapmaya, fiyatlarını yükseltmeye çalışıyorlar. Yanımda getirdiğim birkaç tane bandanayı bir iki kişiye hediye edince tahmin etmediğim bir taleple karşılaştım bütün genç kız ve kadınlar bandana peşine düşüp benden sürekli istemeye başladılar. İşin burasında yanlış yaptığımı anlıyorum ama ne yazık ki çok geç ..ya hepsine vermek yada hiç vermemek gerektiğini anladım.   Yerlilere ne verilse hiçbir zaman yeterli olmadığı ve üzerinizdeki tişört’e kadar  isteyeceklerini de anladım.

  Hamar kabilesinin  kendine özgü yaşamını  modern insanın yaşamına bakarak değerlendirmemek gerek diye düşünüyorum. Kendilerine özgü hijyenik koşulları, düzeni sağlamaya çalışmaları, kadın erkek ilişkileri v.s. yaşamlarını sürdürmelerinde önemli olduğunu anlayarak bakmak gerek.. yapacakları bir değişim hayatlarını sürdüremez hale getirir.

  Hamarlar dünyasından ayrılıp kalacağımız Ekolodge kampına geliyoruz. Burası, Kanadalı bir hanım tarafından yapılan bir proje çerçevesinde özellikle Hamar köyünü eksene alan onların yaşamlarını iyileştirmek adına yapılmış bir kamp oluyor. Kampı kurması için Kanadalı hanıma Hamar kabile şefi tarafından ortada büyükçe duran bir ağaç ile   etrafındaki alan  verilmiş. Projeye göre burası Hamar köyündeki kulübelere benzer şekilde inşa edilmek istenmiş. Önce gelen mimar işi yapamamış ve sonra   Hamarlardan destek almışlar, eşeklerle buraya su taşımışlar. İlk binanın yapımı zor olsa da zamanla hızlanmışlar..öyle ki son bina bir ayda ortaya çıkmış..sonuçta  yaptıkları kulübeleri  kusursuz bir şekilde Hamar köyündeki evlere benzetmişler ve  18 ayda kampın inşasını tamamlayıp ortaya çıkarmışlar. Binalarla birlikte yaşamak için herşey düşünülmüş. Bir su deposu inşa edilmiş. Mutfak yapılmış. Güneş enerjisinden yararlanmışlar. Kampta akşam 22.00 den sonra elektrikler kesiliyor. Sabah veriliyor. Hamarlardan gelen aşçı çeşit çeşit yemek yaparken Hamar kızlarının da en azından 3 yıl okuması İngilizce öğrenmesi için çaba sarfediyorlar..

   Kampta  karanlık birdenbire çökünce  kampın dışındaki geniş çayırlara bakıp tepemizdeki muhteşem yıldız dünyasının seyrine daldık. Akşam yemeğini yedikten sonra ise öğretmenleriyle birlikte kampa gelip uykuları gelmiş kapkara çıplak ayaklarıyla bize şarkılar söyleyip danslar eden, sonrada gidip bir şilte yada ot yığının üzerinde uyuyacak olan küçük çocukları izleyip onlara eksiksiz bir şekilde hediyeler vermenin mutluluğunu yaşadık..

Hamar Çocuklarının Şarkısı

   Biz de yuvarlak bir çadır şeklinde olan kulübelerimize çekildik. İçlerinde genişçe bir yatak ve üzerinde cibinlik bulunuyor.. her ne kadar etraf kapalı gibi gözükse de pekçok börtü böcek dolaşıyor sağda solda.. o yüzden cibinliğin olmasına çok seviniyorum .. Sabah güzel bir gündoğumu ile uyanıp sabah kahvaltısı için mutfak önündeki büyük masanın etrafına geçiyoruz. Mutfağın önündeki  Hamarlı aşçının hazırladığı kahvaltı sofrasına büyük bir iştahla oturuyoruz. Ecolodge kampını gerçekleştirenlere  Kahvaltıdan sonra teşekkür edip ayrılıyoruz. Güzel bir güne daha başladık Omo vadisinde görmeyi istediğimiz başka kabileler de var..

   Üzerinde bulunduğumuz coğrafyanın doğasında ilerlerken, çukurlarla dolu toprak bir yol üzerinde ilerliyoruz. Etrafımızda herhangi bir yerleşim yok. Bir orman içinden geçiyoruz. Eğrelti ağaçlarıyla, sık çalılıklarla dolu toprak yolda kısa Aloevera kaktüs  bitkileri heryere yayılmışlar.. bazen tuvalet molası vermek için duruyoruz. Doğanın içinde çamur birikintilerinin üstüste yükseldiği inşa edildiği boyları 2-3 metreyi bulan toprak bacaların beyaz karıncalara ait yuvalar olduğunu öğreniyoruz. Sadece bu coğrafyada bulunan bu toprak bacalarda beyaz karıncalar yaşıyormuş.. otobüsümüz insanın yada başka hayvanların olmadığını gördüğümüz bir doğada ilerliyor.  Akasya ağaçları dallarını gölgelemek için yanlara doğru öyle güzel açmış ki gölgelikler oluşturmuş ve üzerlerinde de kara kovanlar duruyor. Geleneksel kara kovanlar ağaçların üzerindeler..doğada dolaşan farklı kuş türlerine de rastladık. Sülüne benzer kuşlar, Peç tavukları, antiloplar ve küçük yabani hayvanlar çalıların arasında dolaşıyorlar.

Beyaz karıncaların bacaları

   Toprak yol üzerinde otobüsümüz çukurlara düşmemek için sağa sola menevra yaparken bazen de çukurlara girip çıkarak sarsıla sarsıla Omo nehri kıyısındaki Karo/Kara kabilesine geldik. Karolar hakkındaki bilgiler henüz arabada iken verildi..

Karo kabilesi de Hamarlar’a  benzer bir hayat içindeler. Hayvancılığın yanısıra balıkçılık da yaparak geçiniyorlar. Karo kabilesinin Hamarlar’da olmayan bir özelliği, kız çocuklarının da okumasına izin verilmiş olması. Burada da erkekler Poligami yani çok eşli evlilik yapıyorlar. Kadın ise yine tek eşli. Burada da kadın sünnetinin yapılmadığı söylense de kadınların sadece çocuk doğurmak için önemli olduğu anlaşılıyor. Sünnet kocasına sadık kalmasını da sağlıyor. Eğer ihanet ederse cezası kırbaçlanma oluyormuş. Kadınlar kendileri sünnet olmak istiyorlarmış Çünkü sünnet edilen parçanın erkeğe ait olduğunu ve kadını hayvanlaştırdığına inanıyorlarmış.  Karoların kabile şefi bize kabilenin yaşadığı evleri,  alanı göstermeye başladı. şef, güzel İngilizce konuşan bir rehber gibi bize bilgi veriyor. Karoların en belirgin özellikleri, yüzlerini ve vücutlarını doğal boyalarla çeşitli desenler yaparak boyamaları .. Bu doğal boyaları etraftaki kayalık bölgelerden çıkararak elde ediyorlarmış.  Karoların yaşadığı yere gidince evlerin yuvarlak, kuru çalılardan yapılmış olduğunu görüyoruz. İçlerinde ise,  yatacak yerler ve evlerin yanlarında yuvarlak örülmüş büyükçe sepetlere erzaklarını koyuyorlarmış.  Karoların arasına girince yine bir dolu çocuk bizi bekliyordu. Ancak diğer kabilelerde gördüğümüz kadar ısrarcı değiller. Kabile şefinden korkuyorlar. Çocuklar yanımıza gelip bizim de yüzlerimizi boyayacaklarını söylüyorlar. Tabii bütün bu boyamaların bir para ücreti oluyor. Önlerine aldıkları arkadaşların yüzlerini boyamaya girişince bize de kabile içindekilerin fotoğraflarını çekmek kalıyor. Karolu kadınlar Hamarlı kadınlar kadar estetik ve güzel olmasa da bize güzel pozlar veriyorlar. Rehberimiz tarafından kabile şefine ücret ödendiği için bizlerden ayrıca para istemiyorlar. Bir kadına yaklaşıyorum ve fotoğrafını çekerken biraz İngilizce öğrendiğini anlayarak kaç yaşında olduğunu soruyorum. Bilmiyorum diyor ama altı tane erkek iki tane kız çocuğum var diyor. Kadınların hepsi çok genç, açıkta olan göğüsleri emzirmekten iyice küçülmüş ve pörsümüş görünüyor. Fotoğrafını çektikten sonra nasıl çektiğime bakmak istiyor makinayı gösteriyorum. Bir şey anlamıyor belki tuhafına gidiyor niye böyle bir şey yaptığımı anlaması..belki de onu çirkin yada gülünç kılığa soktuğumu düşünüyor..

Köy meydanındaki çocuklar , gençler ise yere yatmışlar birbirlerini boyuyorlar..dikkatle nokta nokta renk renk yüzlerine maske gibi bir desen çiziyorlar. Boyunlarında ise, kocaman dev mavi boncuklar dizmişler. adeta günün makyajını yapıyorlar.  Herbirinin yüzünde güzel desenler var..Bu boyamaların , yüzleri ve bedenlerini süslemelerinin nedenleri arasında, kendilerini diğer kabilelerden ayırdetmek istekleriymiş..  gerçekten bu halleriyle öyle güzeller ki fotoğraf çekmemek çok zor.. kadınlara özellikle genç kızlara aldığım bandanaları hediye edeceğim. Arabaya gidip pencereden vermek istiyorum. Çünkü çılgın gibiler. Bir hediye görünce hepsi birbirinin üzerindeler. Nitekim öyle oluyor. Ama elimden geldiğince genç kızlara uzatmaya çalışıyorum bazıları yine de küsüyor..hepsini memnun etmek zor..Herkes ufak tefek birşeyler alıp çocuklara veriyorlar. Ama bunlar ihtiyaçları olan şeyler değiller. Oysa daha çok ihtiyaç duydukları arasında sabun olduğunu söylüyorlar.. üzerimizdeki tişörtleri istiyorlar. Ve gerçekten  giysi satılmıyor. Çocukların üzerinde yırtılmış eski tişörtleri görünce keşke daha ayrıntılı düşünseydim diyorum.

  Karo kabilesinin bir de tek katlı eski bir ilkokulu var. Sınıfı görmek için girdiğimizde içeride oturan sayıları 10’u geçmeyen öğrencileri ve başlarındaki öğretmeni görüyoruz. İngilizceyi öğreniyorlar.

  Karoların zevkli makyajlarını daha çok bilmek, izlemek ayrı bir uzmanlık alanı olmalı. Köyün yanındaki Omo nehrinin fotoğraflarını da çekip dönüşe geçiyoruz. Karolar, Afrika’nın Sudan, Kenya’ya kadar yayılmış olarak yaşıyorlar. İstedikleri zaman buralara gidip geliyorlarmış..

  Karoların dünyasından çıkıp başka bir kabile olan Nyangatom kabilesini görmeye gidiyoruz. Yoldan Nyangatom kabilesinin kabile şefini de otobüse alıp yola devam ettik. İngilizceyi iyi konuşan genç bir adam var karşımızda..Nyangatom kabilesi ise, gösterişsiz, zengin olmayan bir kabile..burada daha fazla yaşlı görüyorum. Hepsi süslü, boncuklu takılar takmışlar ellerinde yaptıkları boncuk işi bilezikler ince işlenmiş  ve oldukça güzel görünüyorlar. Keçi derisi üzerine işlenmiş deniz kabukları da güzel görünüyorlar.. Elimize aldığımız işlerin fiyatını öğrenmek istediğimizde şef bu işi havaya kaldırıp bunun fiyatı nedir diye soruyor.. kimin yaptığı belli olmayan işin fiyatını yaşlı bir kadın söylüyor. Fiyatlar oldukça fazla söyleniyor. Pazarlık yapmak için elinize aldığınız şeye siz de bir fiyat söylemelisiniz. Ama bu oldukça zaman alan bir pazarlık..Nyangatom kabilesindeki kadınlarla fotoğraflar çektirip oradan ayrılıyoruz..

   Omo vadisinde en çok ilgiyi çeken kadınların dudaklarına tabak takıp dolaştıkları Mursi kabilesi..ancak Mursiler oldukça agresif, saldırgan bir kabile. Özellikle çok içki içtiklerinden gün boyu saldırgınlıkları artabiliyormuş. Sadece sabahları biraz daha sakin oluyorlarmış. Mursiler ile diğer kabileler arasında da savaş ve çatışma yaşanırken şimdilerde barış ve uzlaşı hakimmiş. Bu kabileler giderek turistikleşmeye başlayınca paraya daha fazla alışıp alışkanlıklarını da kaybedecekleri düşünülebilir. Mursi kabilesine de gitmeyi planlamışken gelen haberle gitmekten vazgeçildi. Aynı gün Mursiler bir İspanyol turiste saldırarak kan revan içinde bırakmışlar ve hastanelik etmişler. Bu durumda ertesi gün Mursilere gitme planımızdan vazgeçip Jinka’da vakit geçirme kararı aldık..

  Böylece Omo vadisinden Jinka’ya doğru dönüş yoluna geçtik. Dönüş yolunda karşılaştığımız 8-9 yaşlarındaki ve daha büyük çocuklar sığır çobanları olarak hayvanlarıyla birlikte yürüyüp onları otlatıp km lerce gidiyorlar. Yanlarında su, yemek var mı bilmiyoruz. Bizden su istiyorlar. İçmek için bir kapları bile yok. Etrafta ise yabani eşek dolu ..neden eşeklerle su taşımazlar diye düşünmeden edemiyoruz. Neden bir depo yapılmaz..içinden geçip gittiğimiz topraklar yemyeşil, ot, keçi, koyunlarla dolu..yiyecek, et, sebze bol görünüyor. Ama yemek çeşidi olarak İnjera hamuruyla birlikte yenen keçi eti ile sebzeden başka seçenek görünmüyor.

  Bölgede görülen en fazla hastalık, Sıtma, Tifo, Parazit hastalığıymış.   Öğle yemeği için güvenilir bir restorant olarak yine bir Lodge(Konukevi)  bulup burada makarna, çorba yemeğini yemeği tercih ediyoruz.

   Yemek sonrasında ise, hemen yakındaki Hamarların geldiği pazara gidip , turistik Afrika işlerinden  birkaç şey satın alıyoruz. Neler neler var..maskeler, boncuktan kolyeler, bilezikler ve daha bir sürü şey..pazarda fotoğraf çekmeye başladığım zaman hepsi çok kızıyorlar. Sinirleniyor para istiyorlar. Kimileri de taş atıyor.. bu itirazları ciddiye almak gerek..şiddet bu insanlar için çok doğal bir davranış. size bir şey olması onlar için bir şey ifade etmiyor.. zarar verirlerse yapabileceğiniz bir şey yok..ancak  kalabalık olunca fazla üstümüze gelmiyorlar. Pazarda daha önce ziyaret ettiğimiz Hamar kadınları biraraya gelmiş önlerinde saçlarına sürdükleri hayvani yağı şişelere doldurmuşlar satıyorlar. Ağızlarında , dişlerinde döndürdükleri Misvak ağacından  çubuklarla muhabbet ediyorlar. Kadınlar arası bir dedikodu kaynatma hali var. Saçlarını da yeni kırmızı kille düzlemişler,

  Omo Vadisi turunu bitirip Jinka’ya geri dönüyoruz. Yol uzun sürüyor. Sarı tozlu toprak asfalt üzerinde rahat olmayan bir yolculuk yapıyoruz. Sarsılan otobüs içinde güneşin yakıcı sıcaklığı içinde akşam güneşi batarken yorgun bir şekilde Jinka’daki otelimize geldik. Bu sefer otelin sıcak suyu vardı. Otel yine iyi olmamakla beraber yatak, sıcak su ihtiyacımızı karşıladı..

  Ertesi gün gideceğimiz Mursi köyünü iptal ettiğimiz için zamanı, buradaki etnografya müzesinde geçirmeye karar verdik. İyi ki de böyle yapmışız.

   Etnografya müzesine gitmek için, kaldığımız otelin önünde yeni yapılmaya başlanan tozlu topraklı yoldan yukarıya doğru çıkmaya başlıyoruz. Müze hafif bir yürüyüşle tırmandığımız bir tepede bulunuyor. Jinka,  Omo vadisini görmeye gelenlerin çoğalması ile turistik bir güzergah haline gelmiş. Burada da   yol yapımı  başlamış haliyle..Yollar hallaç pamuğu gibi atılmış. Her taraf toz duman içinde..

  Etnografya müzesi, Omo vadisindeki kabileleri araştıran bir enstitüymüş. küçük bir müze olmasına rağmen,  bölge hakkında , kabileler hakkında, yaşamları, adetleri, folklorik bilgileri bilgi panolarında anlatılıyor.  Müzenin rehberi ise iyi İngilizcesi ile ciddi bir şekilde bize bilgi veriyor. İçerde   her kabileye ait giysiler, adetler, folklorik malzemeler sergileniyor. En çok ilgimizi çeken ve gidip göremediğimiz kabilelerden olan Mursilere ait adetler arasında ,  kadınlarının dudaklarına tabak yerleştirerek dudaklarını genişletmeleri oldu..bu adetlerinde , kullandıkları tabaklar özellikle değişiyor..küçük tabaktan büyüğe doğru dudakların genişletilmesi amaçlanıyor. en büyük tabağı taşıyan dudağa sahip olanın statüsünün de yüksek olduğunu öğreniyoruz. müze dönüşünde kamyonların üzerinde alkış, kıyamet içinde Hristiyanlar için kutsal olan bir aziz gününün kutlandığını görüyoruz.  

   Jinka’daki Omo vadisi gezimizi burada sonlandırarak yeniden küçük pervaneli uçağa binip Addiababa’ya dönüyoruz. Akşam için  Addisababa’nın ünlü African Jazz Village kulübünde rehberimiz Samuel yer ayırttı.   bu akşam Afrika jazz melodilerini dinleyeceğiz.. ayrıca İspanyol Konsolosluğunun daveti ile gelen İspanyol Flamenko ekibi özel bir performans sergileyecek. Jazz village klübü, ünlü jazz sanatçısı Mulatu Astatke‘ye aitmiş. burada haftasonları düzenlenen jazz performansları Addisababa’da yaşayan zengin Afrikalıları biraraya getiriyor sanırım.. kulübün mimari yapısı da Omo vadisinde yaşan kabilelerin yuvarlak evlerine benzetilerek yapılmış..İspanyol ekibinin Flamenko gösterisinin ardından sahne alan jazz sanatçıları birbirinden güzel parçalarla Afrika yorgunluğumuzu üzerimizden aldılar..

Lalibela’da Kaya kiliseleri..

  Etiyopya gezimizde görmek istediğimiz son bir yer de Dünya mirası listesinde yeralan Lalibela şehri ve buradaki kaya kiliselerdi. Etiyopya’nın kuzeyinde ve  Addisababa’dan yaklaşık 650 km kadar uzakta bulunan Lalibela’ya gitmek için yine uçağı kullanmak durumundayız. Etiyopya’da mesafelerin  oldukça fazla ve yolların da kötü olması bir yana  güvenli olmaması da uçak kullanmayı gerekli kılıyor.  Şimdi tekrar Addisababa iç hatlardayız. İki kez yapılan aramadan sonra bindiğimiz küçük pervaneli uçak tıklım tıklım dolu.. Lalibela’nın  dini bir kent olması ve günlerden de Pazar olduğunu düşününce kalabalığın ayin için gelmiş olabileceğini düşünüyorum..

   Uçak kuzeye doğru giderken yeniden Simien dağlarını, yarılmış vadilerdeki dik inen coğrafyaları  görmeye başlıyorum.. Afrika kıtasının oluşturduğu derin vadilerle, yükselen dağların  oluşturduğu coğrafyada, muhteşem manzaralar üzerinden gidiyoruz..yaklaşık bir saat sonra  2500 metre yükseklikteki Lalibela’ya iniyoruz. Lalibela’daki rehberimiz bize bugün yerel pazarın olduğunu ve öğleden sonra kapanacağı için biran önce gidip görmemiz için hızlı hareket etmemizi söylüyor.

     Tam da öğle saatlerinde kalabalık bir pazara giriyoruz. Aşağıya doğru iki tarafı da  satıcılarla dolmuş dar bir yoldan aşağıya doğru inmeye başladık. Yolun her iki tarafına dizilmiş derme çatma tezgahlarda gözüme çarpanlar arasında baharat olduğu anlaşılan kurumuş bitkileri görüyorum. Ama herşey var pazarda kahve çekirdeklerinden lastik ayakkabıya , dokumalardan, domates, patlıcana, uyuşturucu chat yapraklarına, kuru bezelyeden, nohut ve fasulyeye kadar…birdenbire bu daracık yoldan  yukarıya doğru tırmanan eşekler gelmeye  ve yolumuzu kesmeye başlıyorlar.. Bir yandan eşek sürüsünden kaçalım derken öte taraftan da ayaklarımızın dibindeki eşek pisliklerine  basmamak ve yürümek maharet istiyor.. insanlar ise yoksul ötesindeler..burası köy pazarına da benzemiyor. insan ve hayvanları ayırmak bazen zorlaşıyor.  pislik, kokular hepsi içiçe geçmiş durumda..bizim için ise yerel dokuya çok yabancı kaldığımız bir pazar, tam bir cangıl durumunda…ancak  bir müddet sonra bu kalabalık ve yabancı ortama alışmaya ve adımlarımı yavaşlatmaya başlıyorum..

  Yerel pazar, adeta bir film setinde gibi hissettiren sahnelerle dolu.. yada zamana yolculuk yapıp  9. yüzyıldaki ortaçağ kasabalarından birine geldik..gördüğümüz kaos içinde mutlaka bir düzen var tabii.. Yerlerde hayvan pislikleri, üstbaş perişan çıplak çocuklar da peşimizden merakla gelerek ve  durmaksızın dileniyorlar..  Pazarı bir uçtan diğerine hızla dolaştıktan sonra peşimizdeki kalabalık çocuk ordusundan sıyrılarak  buradan çıkmaya çalışıyoruz.

    Bugünün programında öğleden sonra sabırsızlıkla görmeyi beklediğimiz kaya kiliseleri bulunuyor. Kaya kiliselerini  bir rehber eşliğinde  gezmeye başlıyoruz.  İlkönce vadinin kuzey tarafındaki kiliseleri görmeye gideceğiz. Burada labirente benzeyen bu kiliselerin arasında hangisinin neresi olduğunu anlamak biraz zaman alıyor..  şimdi tekrar oturup sakince düşünüp yeniden bu yerleri nasıl dolaştığımı anlatacağım..Ama önce kaya kiliselerin nasıl yapıldığının hikayesi ile başlamak istiyorum..

 Bu kiliseler, buradaki volkanik püskürmelerle meydana gelmiş  Monoblok kaya oluşumlarının derine doğru kazılmasıyla yapılmışlar. Yapılacak kilise için belirlenen taş bloğunun ayrılmasıyla başlayan çalışma,  taşların kolayca aşağıya doğru kazılması ve kilise formu verilmesiyle yapılıyor…Onbir tane kaya kilise, 12. yüzyıla (1181-1221) tarihleniyor. Bu monolitik kayalar önce büyük kayalardan yontularak ayrıştırılmış sonra da oyularak kapılar, pencereler, sütunlar,çeşitli zeminler, çatılar ile kiliseleri birbirine bağlayan yeraltı geçitleri ,keşiş mağaraları yapılmış. Böylesi bir mimari yapının ortaya çıkmasının nedeni ise,  O dönemde Kopt Hristiyanlarının kutsal toprakları olan Kudüs’e hacı olmak için yaptıkları ziyaretlerin, Kudüs’ün Müslümanlar tarafından fethi ile birlikte durdurulması ve  Hristiyanlara yönelik baskı ve eziyetlerin artması olmuş.. İşte bu dönemde inancı güçlü Zagwe hanedanından olan kral Lalibela hac yolculuklarının imkansız hale gelmesi üzerine kutsal toprakların bir sembolünü inşa etmeye başlıyor. Kopt ve Süryani mimarları  Etiyopya’ya davet ederek 24 yılda kiliseleri inşa ettiği söyleniyor. Elbette dini efsanelerde bu kiliselerin bir gecede melekler tarafından yapıldığı da söylenmekte… sonuçta  bu kiliseler dini mimari örneğinin en ince işlenmiş örnekleri olarak tarihe geçmişler..kiliselerin  Mısır^daki  antik tapınaklarla, Nübye’de kaya içine oyulmuş Abu Simmel tapınaklarıyla yada  Ürdün’deki Petra tapınağıyla eşdeğer bir önemde olduğu kabul ediliyor..  Böylece Lalibela şehri, Kudüs ve Beytüllahim kutsal yerlerinin  yerine geçiyor ve Etiyopya Hıristiyanlığı üzerinde önemli bir etkiye sahip oluyorlar.  bu olağanüstü kiliseler 12. Yüzyıldan bu yana Kopt Hristiyanları için bir hac merkezi olmuş ve hala olmaya  devam ediyor.. Kaya kiliselerin içlerinde oyularak yapılmış kemerler ,  dehliz gibi bağlantı ve ara yollarla daha da karmaşık hale getirilmiş. İçlerine girince bambaşka bir dünyaya girdiğimizi hissediyoruz.

  Kiliseleri gezmeye Ürdün nehri olarak kabul edilen vadinin Kuzey tarafında olanlardan başlıyoruz.  Önce Bete Medhani Alem kilisesine gidiyoruz. Bu kilisenin adı aynı zamanda Dünyanın Kurtarıcısının Evi olarak da geçiyor.  Diğer kiliselerin içinde en büyük kilise burasıymış..Kilisenin  etrafı sütunlarla çevrili ve akla hemen antik yunan tapınaklarını getiriyor..Kilisede yedi kg ağırlığında altın kutsal haç bulunuyormuş. Pazar günleri şifalanmak isteyenler bu haçı görmeye geliyormuş.

    Bu kiliseden sonra ikinci kilise olan Bete Mariam yani Meryem’in evi kilisesine gidiyoruz. Kilise, Meryem Ana’ya adanmış ve halk arasında da popüler bir kiliseymiş… Buraya gelince avluda vaftiz yapmak amacıyla kayaya kuyu gibi kazılmış bir  çukur görünüyor. Kilisenin yine avlusunda içinde  yosunlu su olan bir havuz bulunuyor.. Burası, hamile kalmak isteyen kadınların girdiği doğurganlık havuzuymuş. Kilise binasının dışında Hıristiyanlığa ait sembolik  delikler görüyoruz. Bunlardan üstteki üçlü, Hıristiyanlığın  Baba, Oğul ve kutsal ruh denilen üçlü teslis sembolünü anlatıyormuş.  Alttaki üçlü ise, İsa ve onunla birlikte iki günahkarı temsil ediyormuş.. sağ üstte bulunan  küçük bir delik,  günahlarını kabul ederek İsa’nın yardımını istediği için cennete kabul edilen günahkarı temsil ederken, diğer taraftaki  soldaki deliğin ise, cehenneme giden günahkarı gösterdiği anlatılıyormuş..

  Bete Meryem kilisesinin dışardaki sembollerine baktıktan sonra içeriye giriyoruz.. İçerde  diğerlerinde olmayan  sütun, duvarlar  ve tavanda resimler bulunuyor. duvarlar fresklerle süslenmiş.. taş kemerler üzerinde renkli geometrik desenler bulunuyor.  

Kilisenin içinde çok önemli bir şey de, ortada, kumaşla kaplı bir sütunun bulunması.. Bu sütun, inanç birliğinin simgesiymiş. İnanışa göre, Kral Lalibela’ya görünen İsa Peygamber, bu sütuna dokunmuş ve  o zamandan beri dünyanın geçmişi ve geleceği bu sütunun üzerine yazılmış ancak insanoğlu, Tanrı’nın açığa çıkardığı gerçekler karşısında çok zayıf kaldığı için sütunun üzeri kapatılmış. Bu sütunun üzerinde Geez, İbranice ve Yunanca yazılar bulunuyormuş. ayrıca içerde tavandan aşağıya doğru sarkan bir Davut yıldızı ve yine tavanda renklerle boyanmış  bir Davut yıldızı freskinin durduğunu  görüyoruz.

Bete Meryem kilisesinin avlusunda Kuzey duvarına oyulmuş bulunan bir başka kilise ise, Bete Meskel denilen küçük bir kilise olan Kutsal Haç evi kilisesi bulunuyor. Bu kilisenin dış duvarına oyulmuş ve kapısının üstünde 12 Havariyi temsil eden 12 kemer bulunuyor. Yine Meryem’in evi kilisesinin avlusunda bulunan Bete Denegel denilen Bakireler evi kilisesi bulunuyor. Burası ise güney duvarına oyulmuş küçük bir kilise ve 4. Yüzyılda Roma imparatoru Julian’ın emriyle yargılanıp işkenceye uğrayan 50 rahibenin anısına inşa edilmiş ..

  Meryemin evi kilisesinin güney tarafındaki kazılmış  dar bir tünele benzer hendekten geçerek başka bir kilise grubuna gidiyoruz. Burada  önce, Sina dağını temsil eden Bete Mikhale kilisesini görüyoruz. Bunun yanında  Bete Golgotha  kilisesi duruyor. Ancak buraya sadece erkekler girebiliyor.   Ve son olarak da, çok dar olan Sillase şapel olarak geçen Trinity şapel’e sadece görevliler girebiliyor.

  Önce Bete Mikael’e giriliyor, burası Bete Golgoto’ya girmek için bir geçit işlevini görüyor.  daha sonra ise, kadınların giremediği ve Lalibela’daki diğer kiliseler arasında en önemli ve kutsal olarak kabul edilen Bete Golgota kilisesine giriliyor. Sadece erkeklerin ve rehberin girdiği Bete Golgota kilisesinde 12 havarinin duvar nişlerine oyulmuş gerçek boyutlu tasvirleri bulunuyor. Ayrıca Kral Lalibela’nın mezarı da buradaymış. Bu mezar,  ziyaretçilere ve hacılara kapalı tutuluyor. Mezarın üzerinde çok ağır ve kaldırılması imkansız bir taş bulunuyormuş . buraya gelen hacılar şifalanmak için taşın ortasında bulunan bir deliği  kazıyarak tozları çıkarıyorlarmış. Ayrıca  Lalibela’nın mezarının yanında demir bir kapıyla korunan İsa’nın mezarının bir replikası da bulunuyormuş. Kadın olarak içeriye giremediğimiz için , rehberimiz bizim için burasının fotoğraflarını çekti.

    Kuzey kiliselerini bitirdikten sonra biraz yürüyerek az ilerde tüm görkemi ile bizi bekleyen bir başka önemli kilise olan Bete Giorgis kilisesi oldu.. Burası yukarıdan bakınca Yunan haçı şeklinde yapılmış 15 metre yüksekliğinde olan bir taş yapı…Adeta Lalibela’nın simgesi olmuş bir kilise. Rehberimiz, kilisenin etrafındaki duvarlardaki boşlukların bazılarında da mumyalanmış cesetler ve kemikler olduğunu söylüyor. İçeride ise, Aziz George’un 16. Yüzyılda yapılmış ejderhayı öldürme sahnesini gösteren bir resimle karşılaşıyoruz. Ayrıca içerde bütün kiliselerin yapımında kullandıkları ve kral Lalibela’nın da kullandığı bütün alet edavatların tutulduğu zeytin ağacından yapılmış 800 yıllık sandık bulunuyor.

 

Bete Giorgios Kilisesi

Kiliselerin içlerinde , Tevrat ve Hristiyanlık inancındaki anlatılar, Meryem’in doğuşu , azizlerin hayatlarıyla ilgili renkli resimler, çizgi roman misali heryere asılmışlar.. Bu arada kiliselere girerken mutlaka ayakkabı çıkarılıyor. Ayakkabılarımızı koruması için rehberin stajyer öğrencisine günlük 200 Birr veriyoruz. Biz çoraplarımızla kiliseleri geziyoruz.

  Bugünkü kaya kiliseleri turumuz kapanma saati nedeniyle sona eriyor..ertesi gün yeniden bu sefer vadinin güney tarafındaki kiliseleri gezmeye devam edeceğiz..otelimize gidip dinlenmek gerekiyor. Gece esen soğuk rüzgarla birlikte ısı giderek düşmeye başlıyor. Soğuk tıpkı Simien dağlarındaki gibi bir yorgan gibi üzerimize çöküyor. Lalibela’nın bulunduğu yükseklik 2500 metre olması, gecenin soğuğunu açıklamak için yeterli sanırım..

       Ertesi gün Pazar olduğu için Ayin saati erkenden başlıyor. Sabah 3’den itibaren okunan dua seslerini duymaya başlıyoruz. Otelin çok yakınında bulunan kiliselerden gelen seslerle başka bir dünyanın içine giderek daha fazla giriyoruz. Sabah kaya kiliselerinin  diğer tarafına geçmeden önce tekrar Bete Giorgios kilisesine gidip buraya gelen beyaz başörtülü hacıları , kalabalığı , kiliseye girenleri, dua edenleri görmek, ilahi seslerini işitmek etkileyici bir hava içine girmemize neden oluyorlar..

 Kaya kiliselerinin Ürdün vadisi olarak kabul edilen nehrin Güney tarafındaki kiliselerini gezmeye  Bete Gabriel ve Raphael  kilisesinden başlıyoruz.

 Burası içiçe geçmiş iki yapı halinde duruyor..içeriye girmek için derin bir hendeğin üzerinden kayaya oyulmuş köprüyü geçmek gerekiyor. Bu köprüye cennet yolu deniliyor hendek ise, cehennem olarak tanımlanıyor. Hendek yağmur yağdığı zaman suyla doluyormuş. Buradan geçerek önce Bete Gabriel kilisesine giriliyor. Buradan da Bete Rufael’e giden başka bir kapı görüyorsunuz.

  Güney kiliselerini gezmeye devam ederek , başka bir kilise olan Bete Mercurios yani  Aziz Mercareos evi kilisesine gidiyoruz. Bu kiliseden  aklımızda kalanlar,  burasının içinde tarihi değere sahip resimlerin olduğu ve ayrıca duvarda bir pencere gibi  yapılmış bir haç boşluğu bulunuyor. Bu boşluk  günün belli saatlerinde gelen güneş ile üç boyutlu bir görünüm alarak birkaç haç üstüsteymiş gibi mistik bir anlam kazanıyormuş. Bu üç boyutlu hali görenlerin de özel kişiler olarak kabul edilmeye başlandığını söylemeye gerek yok.. Aziz Mercoruis kilisesinden çıkınca rehberimiz isteyenleri karanlık cehennem yolundan geçireceğini söylüyor. Kapkaranlık cehennem yoluna girince 35 metre kadar ilerliyoruz. Yürürken  sağ el yordamıyla sağ duvarı yoklayarak yürüyoruz rehberimiz sol el kullanılmamasını, çünkü sol günahkarlık ve cehenneme gidişi açabilirmiş.. bir de yukarıdaki kayaya kafamızı çarpmamak için sürekli yukarı tavanı yoklayarak yürüdükten sonra ışık görünmeye başlıyor.. inanışa göre cennete erişiyoruz..ve ahşap bir merdivenle hendekten yukarıya çıkıyoruz.

   Buradan sonra karşımıza çıkan 13 metre yüksekliğindeki Bete Emanuel kilisesini görmeye gidiyoruz. Kilisenin etrafında hendek duvarlarına gömülmüş keşiş hücreleri  ve mezarlar bulunuyormuş.. kiliseler, beyaz başörtüleri ile dua eden, yerlere kapanıp secde eden, kucağında çocukları ile gelmiş dilenen , duvarları defalarca öpen, yüzlerce kadın, hasta yaşlılar ve çocuklarla dolu.. İçeride ise sırmalı giysileri ile rahip elinde kutsal haçla önüne gelenleri kutsuyor.. iyileştirmek amaçlı haçı sırtına karnına dokunduruyor.. Kimileri ise ellerinde dua kitaplarını  okuyorlar..    

 Güney kısmı kiliseleri arasında Bete Lehem evi kilisesi, kutsal ekmek yapan kilise olarak biliniyor. Pazar ayini sırasında bu kutsal ekmek buradan yapılarak dağıtılıyor. Yol boyunca tepelerin üzerine oturmuş beyaz başörtüleri ile vaazı dinleyen kadınlara, çocuklara kiliseden bir görevli, eksiksiz bir şekilde sepette ekmek dağıtıyordu.

 En son gittiğimiz kilise ise, başrahip Libanos’un evi yani Bete Libbanos kilisesi oldu. Ürdün Petra’daki kaya oyma kilisesine benzetilerek yapılan bu kilisenin ön yüzü mağaranın ön tarafının oyulmasıyla arka tarafı da mağaranın içinin oyulmasıyla yapılmış. Dıştan bakınca kilise içine girince bir mağara şeklinde yapılmış. bütün bu kiliselerde gördüğümüz rahip efendiler büyük bir kumaş parçasına sarılmış ellerinde İsa’nın asasını tutarak kilisede oturuyorlar. Fotoğraf çekmemize alışkın gibiler pek etkilenmiyorlar..

  Kaya kiliselerini  gezmeye başladığımız sabah saatlerinden bu yana  peşimizden gelen  yine bir sürü çocukla beraberiz.  Nereye gidersek gidelim sürekli  bizi takip ediyorlar. En çok istedikleri , bizimle temas kurmak..herbirimize, ‘How are you’, you are beautiful’, ‘where are you from’ gibi sorular sorunca ve bizden cevap alınca temas kurulmuş oluyor. Artık bundan sonra devamlı sizinleler. Sorularını cevaplamaya başladığınız zaman okula gittiklerini, ihtiyaçları olan kitap, defter gibi şeyleri, sıralamaya başlıyorlar. Kimisi, sözlük, kimisi para pekçok şey isteniyor.. bazılarıyla güzel sohbet edilebiliyor..bunlar genellikle okullu çocuklar oluyorlar.. bizi takip ederek tur bitene kadar ve hatta otelimize gelene dek takip ediyorlar..bazıları email alıp haberleşmek istiyor. Ancak otelin kapısına gelip  otobüsümüze bindiğimiz zaman onlardan ayrılabiliyoruz.

  Lalibela’da görmeyi çok istediğimiz bu muhteşem kaya kiliseleriyle  turumuz sona erdi. Yeniden Addisababa’ya dönmek üzere havalimanının yolunu tutarken geçirdiğimiz iki gün bizi başka bir dünyaya götürdü. Hem yerel pazarda yaptığımız gezi ve hem de kaya kiliseleri ortaçağ dünyasının hala yaşayan canlı kanıtlarıydı. Etkisi altında kalmamak imkansız..tarihe tanıklık etmenin sessizliğini yaşıyorum..

Gezi tarihleri; 29 Kasım-8 Aralık 2024 ,

Rehberler # Ersin Demirel; #Argun Baydan;#SamuelTadesse

#TrekinTurkeyDoğaYürüyüşGrubu

Okunan kaynaklar;

Aziz S. Atiya; Doğu Hıristiyanlığı Tarihi, Doz Yayınları.

Umberto Eco, Efsanevi Yerlerin tarihi, Doğan Kitap.

Figen Gündüz Letaconnoux, İnsanlığın Beşiğine Yolculuk, Etiyopya, Cibuti Cumhuriyeti, Oğlak yayınları.

Okan Okumuş, Kuzey ve Orta Afrika Alternatif Gezi rehberi, Kolektif Kitap.

https://gezgininbiri.com/2020/03/28/lalibelataskiliseler/https://birgezgininadimlari.com/tag/lalibela/

https://whc.unesco.org/en/list/18

Bakılan web sayfaları;

http://www.lonelyplanet.com

www.nationalgeographic.com

http://www.wikipedia.org

HOMEROS’UN COĞRAFYALARINI KEŞFE DOĞRU BİR YOLCULUK ; MORA YARIMADASI

Mora yada Peloponnese yarımadası, Yunanistan’ın güneye doğru uzanmış , Akdeniz, Ege ve İyon denizleriyle çevrili beşparmak biçimindeki anakarası.  Burasının sıklıkla gidilen turistik destinasyonlardan olan  Yunan adalarından daha farklı bir coğrafya olduğunu belirteyim. Yarımadanın zeytin ağaçları ile kaplı alçak tepelerinin, inanılmaz derecede temiz ve bakir denizlerinin , bakımlı plajlarının ve birbirinden güzel koylarının olduğunu söyleyebilirim. Ancak Mora yarımadasının bu doyumsuz güzelliklerinin pekçoğunu Anadolu coğrafyasında görmüş olmanın tatmini içinde   bize daha fazla ilginç gelen, Anadolu coğrafyası ile olan ortak tarih ve kültürel geçmişin peşine düşmek oldu.

   Mora coğrafyası,  bir zamanlar Homeros’un destanlarında anlattığı gibi  Anadolu coğrafyası ile birlikte düşünülüyordu.  Homeros’un anlattığı coğrafyalar üzerinde özellikle Troya’yı gezerken İlk Yunan uygarlığı olan Mikenleri düşünmeden edememiştik. Anadolu ile Yunanistan ana karasındaki bu ortak tarih ve kültürün izleri hep karşımıza çıktı. Şimdi ise, Mora yarımadasında bu izleri takip etmeyi planlıyoruz. Homeros destanlarında anlatılan geçmişin saray hayatlarını , kahramanlarını, mitolojik hikayelerdeki yerleri arkeolojik alanlarda ve müzelerde görebilmeyi umuyoruz.  Mora yarımadasındaki  ortak  tarihten   Akdeniz kültürüne dek izlenecek görülecek pek çok şey var. Akdeniz’de bir zamanlar hem askeri hem ticari güç olarak ortaya çıkan Venediklilerin , Bizans ve Osmanlıların Mora’da bıraktıkları izler öylesine güçlü olmuş ki bu izleri hala görebilmek mümkün. Ortaçağın güçlü Venedik kalelerini , köyleri, dağlardaki Bizans manastır ve kiliseleri, muhteşem Osmanlı camilerini görmeyi hayal ederek   Mora yarımadasını gezmeye başlıyoruz.

   Yol güzergahımız Antalya’da yaşıyor olmamız nedeniyle sabahın erken saatlerinde hareketle Çeşmeye giderek başladı. yaklaşık 6 saatlik bir yolculukla öğle saatlerinde Haziran güneşinin yakıcılığı altında akşam Sakız adasına kalkacak Feribotumuzu beklemeye başladık. Bekleme ve Chekin işlemlerinin  ardından pasaport işlemlerinin sonrasında yaklaşık 40 dakikalık bir yolculukla Sakız adasına vardık. Burada da yine pasaport ve giriş işlemleri sonrasında akşam saat 11.00 de Pire’ye gidecek gemimizi beklemeye başladık.

   Yunanistan’ın denizci bir ülke olduğu tüm adalara düzenli gemi seferleri düzenlenmesinden belli oluyor. O kadar çok ada olmasına rağmen Atina’nın Pire limanından Yunan adalarına düzenli seferler yapılıyor. Sakız adasından da Pire limanına gece 11.00 de kalkan gemiye binip tüm gece yolculuk yapacağız. Daha önceki yıllarda yaptığımız gemi yolculuklarında kalabalık bir gruptuk ve  geminin güvertesinde Ağustos ayında sıcak gecelerde kalabiliyorduk. Ancak aylardan Haziran olunca içeride seyahat etmek çok daha iyi olacak.

  Sakız adasının limanında sıraya girip bekliyoruz. Gemimiz dev bir feribot. Arka arka yanaşıp kapaklarını açıp arabaları almaya başlıyor. Öyle hızlı ve seri bir şekilde bu işler yapılıyor ki dakika saniye sürmüyor içeri girmemiz ve otoparka yerleşmemiz. Günlerden pazartesi olmasının mı bir etkisi var bilmiyorum. Çok fazla yolcu görmüyorum. Zaten hemen kamaramıza çekilip günün yorgunluğunu atmaya çalışıyoruz. Tertemiz bir kamara, duş ve tuvaletler , dört kişilik yataklar ve klimaları ile gece güzel bir uyku uyuyoruz.

  Sabah Pire’nin ışıkları görünmeye başlıyor. Yavaş yavaş gemi Ege denizini geçiyor ve  limana yaklaşıyoruz. Limana yaklaşınca çıkış anonsu yapılıyor.  Saat  7.00’de gemi yanaşınca  alt kata inip arabalara biniyoruz ve gemi yine hızla boşalıyor.  Atina’nın Pire limanındayız. Sabahın bu erken saatinde yollarda pek kimse yok. Yolumuz Pire’den Korint’e doğru gidiyor. Yol üzerinde dinlenmek ve birşeyler yemek içmek için mola yerleri var.

   Ege denizini Adriyatik denizine bağlayan sonradan yapılmış Korint kanalını görmeyi dönüşe bırakarak yola devam etmeye karar verdik. Korint’den güneye doğru yaklaşık 50 km sonra  Mikenea’da ve Tiryns’de Miken uygarlığının arkeolojik alanı bulunuyor. Haziran ayındaki olağanüstü sıcaklar nedeniyle tercihimizi Mikenea’daki arkeolojik alana kaydırarak bir başka sefer Tiryns gezisini yapmaya kendimizi ikna edip  doğruca Mikenea’ya gittik.

MİKENEA ARKEOLOJİK ALANI

Arkeolojik alan , ’99 yılından bu yana Unesco dünya doğa ve kültürel miras koruması altında bulunuyor.  Buradaki Miken kültürünün, M.Ö. 15 yüzyıldan  12. Yüzyıla dek doğu Akdeniz’de klasik yunan kültürünün gelişmesinde önemli rol oynadığı, Homeros’un İlyada ve Odyssea destanlarıyla bağlantılı olduğu ve Avrupa sanatını ve kültürünü 3 bin yıldan daha fazla etkilediği belirtilmiş. 

  Yunan uygarlığının ve dolayısıyla batı uygarlığının başlangıç noktası kabul edilen Mikenlerin kazı araştırmasında Avrupa Birliğinden oldukça yardım sağlanmış. Bu nedenle de arkeolojik alanlar oldukça bilgi verici, düzenli, içlerindeki arkeoloji müzeleri ile gezmeye görmeye öğrenmeye değer tarihi yerler olduğunu belirtmek gerekiyor.

   Miken uygarlığının, Homeros’un anlattığı İlyada destanında Troya’yı  yokeden  Akhalar olduğu öne sürülüyor. Yine destanda adı geçen krallardan Agamemnon’un da burada yaşadığı söyleniyor.

    Bronz çağı uygarlığı olarak ortaya çıkan Miken uygarlığı diğer Bronz çağı uygarlıkları gibi bir saray etrafında şekillenmişler. Yapılan kazı çalışmaları ile   Miken uygarlığının ortaya çıktığı sarayın oldukça yüksek bir tepe üzerine inşa edildiği, ve aşağıda şehrin dışında halkın yaşadığı söyleniyor. Şehre girerken kapıda iki dev aslan kabartmasını gördük ve ister istemez Hititlerin yaşadığı saraydaki aslanlı kapıya benzetmeden edemedik. Girişin hemen yanında bulunan mezardan bahsetmek gerekirse, burası kraliyet ailesine ait mezarlar olduğu tespiti yapılmış. Mezarlar Troya’yı kazan H. Schlieman’ın 1876’da ilgisini çekiyor  ve burada Homeros destanı ile klasik Yunanistan’da hatırlanmaya değer yerlerin rehberini yazan Pausanias’ın metinlerine bakarak Mikenlerin efsanevi altın eserlerini bulmak tutkusuyla kazılar yapmaya başlıyor.  Mezarlarda, özellikle ölülerin altın örtülere sarılı oldukları ve altın malzemelerle gömüldükleri ortaya çıkarılmış. Bugün bu malzemelerin bir kısmı  Atina arkeoloji müzesinde sergileniyormuş.

  Yukarıya tepeye doğru çıkmaya başlıyoruz. Tepede  saraydan günümüze kalan birkaç sıra taş izleri görebiliyoruz. Saray denince bugün anladığımız anlamda saray binasını anlamamak gerekir. Megaron denilen  bir yapıdan bahsedilmekte, tepe üzerinde geniş bir terasta  kurulmuş. içinde bir kabul salonu ile birlikte çeşitli imalat atölyeleri , gıda saklama yerleri gibi bir dizi yapı bulunuyor. Saray binasında pekçok iş yani  ekonomi, yönetim siyaset işleri birlikte yapılıyormuş.  Miken saray uygarlığı korkunç depremler ve   yangınlar  sonucu yıkılmış.  M.Ö. 14. Yüzyılın geç bronz çağını hayal etmek çok zor olsa da bazı ilginç detaylar da var. Örneğin su saklamak için yapılmış sarnıçlar hala varlığını koruyorlar. Yağmur sularının depolandığı kuyular,  yeraltındaki sarnıçlar su sisteminden hala görebileceğimiz kalıntılar. Yine aşağıda şarap ticareti için yapılmış bir şarap evi binası da kalan izler arasında duruyor.

  Miken uygarlığının seramik sanatındaki güzel örneklerini ise arkeoloji müzesinde görebildik. Müzedeki buluntular ise, şimdiye kadar göremediğim zenginlikte ve renklilikteydiler. Bronz çağının altın eserleri, renkli boyalı keramiklerin yanında Homeros destanında adı geçen Agamemnon’un mezarından çıkarılmış altın maskenin replikası (aslı Atina arkeoloji müzesinde bulunuyormuş) ve mezarından çıkarılan altın objeler de sergilenen eserler arasında duruyor.

AGAMEMNON’UN ALTIN MASKI
MİKEN ÇÖMLEKLERİ

Mikenea arkeolojik alanı ziyaretinde önemli yerlerden biri de, Atreus’un yada Agamemnon’un mezarı olarak bilinen Tholos denilen kubbe mezar yeri.  Tholos mezarların özelliği, iki yanı dik magalit taşlardan örülmüş duvarlar koridor oluşturuyor. Giriş   koridorlarından  geçerek tepesi kubbe şeklinde olan örülmüş taşlardan mezara giriliyor.  Dışarıdaki sıcağa karşılık içerisi oldukça serin bir mezar . İçeride ise herhangi bir şey yok.

ATREUS YADA AGAMEMNON’UN THOLOS/MEZARI

  Mikenea arkeolojik alanında geçirdiğimiz 2-3 saat sonrasında buradan ayrılarak Mora yarımadasının önemli kentlerinden biri olan Nafplio’ya doğru yol almaya başladık. Nafplio kenti, tarihi bir liman kenti olarak, antik Argolis kentinin limanıydı. Ortaçağ’da ise, Venediklilerin ardından Osmanlı yönetiminin altına girmiş. Yunan bağımsızlık savaşı sonrasında da ilk başkent olmuş.

  Nafplio kentine girince kendimizi İtalya’da bir şehre girmiş gibi hissettik. Uzun süre Venedik hakimiyetinin altında kalması İtalyan kültürünün de buraya yerleşmesini sağlamış. Çok güzel adeta el yapımı  bir kent. dar ara sokaklarda demir ferforjeli  balkonlu  evler. Balkonlardan sarkan begonvillerle sokaklar keşfedilmeyi bekliyor.

NAFPLİO

   Nafplio kentinde kalacağımız stüdyo tarzı evleri ise ne kadar sevdiğimi anlatamam. Bu modern döşenmiş mini mutfaklı ve kendi evinizdeki kadar rahat edeceğiniz evler, otellerin soğukluğunu ortadan kaldırıyor. Kaldığımız eski bir İtalyan tipi evin yeniden restore edilmesiyle otele dönüştürülmüş bir stüdyo ev.  

   Mora yarımadasındaki gezimizi rahat esnek bir şekilde yapmak , yorulduğumuz zaman dinlenmek ve heryeri görme tutkusuna kapılmadan gezi yapmak düşüncesi ile yola çıktığımızdan kalacağımız yerlerdeki gün sayısını uzun tuttuk. Nafplio’da da dört gün kalmaya karar verdik. Şehrin hem içinde hem de dışında çevrede gezilecek görülecek pek çok şey var.    Ertesi gün sabah erkenden Nafplio  limanına inip şehri tanımaya çalıştık. Kentin içine araba parketmek yasak. Ancak limanın bir tarafına ücretsiz otopark yapılmış buraya arabanızı bırakabiliyorsunuz. Limanın etrafında ise restorantlar sıralanmış. Limanda görülecek en önemli tarihi yapı, Venedikliler tarafından 1471’de yapılmış  Bourtzi kalesi. Kale yukarıdaki Palamidi kalesinin cezaevi olduğu zamanlarda cellatların konakladığı yermiş. şimdi ise kalenin  sadece tur tekneleri ile etrafı gezdiriliyor. Sabahın erken saatlerinde sessiz limanda deniz suyu tertemiz ve içinde siyah renkli bir sürü balık oynaşıyor. Hayranlıkla denize ve balıklara bakıyoruz. 

BOURTZİ KALESİ

   Nafplio’nun  Arkeoloji müzesi , Miken uygarlığına ait buluntuları görmek için önemli müzelerden biri oldu benim için. Arkeoloji müzesine gitmek için kentin ana meydanı olan Plateia syntagmatos doğru yürüyüp burada tarihi bir yapı olan arkeoloji müzesi bulunuyor. Meydanda Osmanlı’dan kalan iki tane de cami ve çeşme gördük. Bunların biri kültür merkezi olmuştu. Arkeoloji müzesi ise, Venedikliler tarafından yapılmış ve cephanelik olarak kullanılmış sonra da askeri karargah binasıymış.  Arkeoloji müzesinde  bölgede yapılan  kazılardan çıkarılan seramik buluntular, gördüğüm en renkli örnekler oldu. Özellikle kahramanlık çağının sembolü olan atların  seramikler üzerindeki çizimleri Homeros destanlarını burada bir kez daha bize hatırlattı.

NAFPLİO ARKEOLOJİ MÜZESİ

  Arkeoloji müzesinden Nafplio’nun dar ara sokaklarına doğru yürüyüş yaparak bu İtalyan havalı şehri tanımaya çalıştık.

  Nafplio’daki 2. günümüzde Epidaurus / Epidavros antik şehri ve Asklepion şifa merkezi olan arkeolojik alanına gitmeye karar verdik. Burası antik dünyanın en önemli tıp merkezlerinden biri. Burada tıpla ilgili buluntuların sergilendiği bir de arkeoloji  müzesi  bulunuyor. Şehre girince Tiyatrosu ile karşılaşıyoruz. Asklepios’a adanan oyunlar tiyatro’da oynandığı gibi atletik oyunlar da stadyumda   oynanıyormuş.

  Şehrin şifa merkezine doğru geçtiğimizde  önce buraya gelen misafirlerin konaklaması için hostel benzeri bir yapıyı görüyoruz. Buraya gelen hastalar kurban etmeleri için yanlarında adaklarını da getiriyorlarmış.   Arkeolojik alanda şifalanma alanı olarak görülmesi gereken üç yapı bulunuyor.  Asklepion tapınağı, Abaton ve  Tholos denilen yapılar kült merkezinin ana binaları oluyor.

ABATON

  Arkeolojik alanın en önemli şifalanma yeri ise, Abaton denilen yapıymış. Buraya gelen hastalar tanrının şifa vermesi için çok önemli olan suyla temizlenme işini yapıyorlar. Bunun için su kaynakları ve hamamlar  oldukça önem taşıyor. Daha sonra hastalar kutsal uykuya yatırılıp görecekleri rüyada  tanrıların onlara nasıl bir şifa vereceği söyleniyormuş. Elde edilen buluntulardan birinde, bir kadının çocuğu olmuyormuş rüyasında yakışıklı bir erkeği görmüş ve çocuğu olmuş. Elde edilen buluntularda hastanın kişisel tarihi, özel hastalığı listelenmiş. Sonrasında tanrının mucizevi iyileştirme metodu kaydedilmiş. Metinde hastanın iyileşmek amacıyla bir ücret ödediği de belirtilmiş.

EPİDAURUS (EPİDAVROS) ŞİFA MERKEZİNDE HASTALARIN İYİLEŞTİRİLMESİ

  Abaton’un hemen yanında bulunan Tholos denilen yapı tanrılara kurbanın sunulduğu altar olduğu tespit edilmiş.  Burasının yuvarlak iç içe geçmiş  bir mezar anıt olduğu da söyleniyor.  Yeraltı dünyasının karanlıklarına geçişi hatırlatan bir labirente benziyor.  Burası Abatonla birlikte iyileştirme esnasında birlikte kullanılıyor.

 Epidaurus şifa merkezinde aynı zamanda gerçek tıp ilaçlarının kullanıldığı da çeşitli buluntularla ortaya çıkarılmış. Müzede ise kazılardan çıkarılan tıbbi aletler çoğunlukta olmak üzere pekçok buluntu sergileniyor.

   Arkeolojik alandan çıkarak Nafplion’a geri dönüyoruz. Karathona halk plajı çok yakın denize girmek zamanı geldi. Deniz çok temiz ve kalabalık değil. kumlu ve hemen derinleşmeyen sığ suları olan bir plaj. Güneşin yakıcılığı geçtikten sonra deniz keyfi başlıyor.

   Nafplio’da görülmesi gereken bir başka önemli yapı da, Palamidi kalesi . 18. Yüzyılda Venedikliler tarafından kentin tepesine Argolis körfezine bakar şekilde inşa edilmiş. Daha sonra Osmanlıların eline geçen kale cezaevi olarak kullanılmaya başlamış. Kalenin içindeki mahkum koğuşları, koğuşların açıldığı avlular ve hücreler hala görülebiliyor. Cezaevi, oldukça kötü şöhrete sahipmiş.  Kalenin  aşağıdan yukarıya doğru tam 913 merdiven basamağı olan kalenin turistikleşmesi için 999 basamağı olduğu söyleniyor.

PALAMİDİ KALESİ
PALAMİDİ KALESİ MERDİVENLERİ

Kale’ye çıkmak için merdivenleri tırmanmak yerine aşağıya doğru inmeyi tercih ederek aşağıdan bir taksiye binerek kaleye çıktık. Daha sonra aşağıya doğru manzarayı seyrederek 999 merdiveni inmeye başladık.

  Nafplio’daki günlerimiz sona erince Mora’nın Güneydoğusunda kalan Monemvasia’ya gitmek üzere ayrılıyoruz. Güneye doğru otoyollarda yol alırken ücretli ve düzgün yolların gayet rahat ve güvenli olduğunu söyleyelim. Yaklaşık üç saatte Monemvasiya’ya varıyoruz. Kısa bir yol olmasına karşılık mola yerlerinde duraklayarak gitmek yolu uzatıyor. Monemvasia’daki Stüdyo evimiz,  Nafplio’daki şık İtalyan eve göre pek fazla sempatik gelmese de konaklama fiyatının uygun olması bütçeyi rahatlatıyor.

MONEMVASİA

  Monemvasia , kaya üzerine yerleşmiş bir ortaçağ kasabası. Dağ görünümlü kaya parçası  bir depremle ana karadan ayrılmış. Anakaraya ince bir yolla bağlanıyor. Dağ kayanın güneydoğusuna  yerleşim yapılmış. Burası, Avrupa’nın en eski sürekli yerleşim yeri olarak tarihe geçmiş bunun da nedeni, çok önemli stratejik bir mevkide olması, Doğu Akdeniz’den Sicilya’ya bağlanan önemli ticari yolların kavşağında olması nedeniyle elde edilmesi için mücadele edilen bir yere dönüşmüş. Antikçağlardan ortaçağlara kadar önemli bir yer olmuş. Ticari ve kültürel bir merkez haline gelmiş. Korsan baskınların hedefi haline gelmiş.Bizans, Venedik ve Osmanlı burası için  mücadele etmişler. Monemvasia , dik kayalar üzerine bir kale olarak inşa edilmiş. İçinde Bizanslılardan kalma en önemli kilise olan Ayasofya kilisesi bulunuyor. Venedikliler zamanından kalan evler ilginç özellikler taşıyor. Su sağlamak için yapılmış sarnıçlar, iç içe geçen dar ara sokaklar ile şimdi otele dönüştürülmüş evler arasında dolaşmak keyif verici ve fotoğraf çekmeyi isteklendiriyor.  Monemvasia’da bir zamanlar şarap ticaretinin yapılması , Malvasia adıyla ünlenen şaraplarını da  ortaya çıkarmış.

MONEMVASİA

   Monemvasia kasabasını ziyeret etmek istediğinizde  otomobil ile içeri girilemiyor. Kalenin  giriş kapısına yakın bir yerde şans eseri arabayı koyacak bir yer bulunamazsa ana karadan kaleye bağlanan yolu yukarıya doğru yürümek gerekiyor. Kalenin yukarıdaki yerleşimleri yıkılmış ve gezilmesi sakıncalı olduğundan pek  önerilmiyor. Diğer taraflar onarılmış ve gezilecek yerler işaretlerle gösterilmiş. Kalabalık olmayan ve heryerde turistik hareketlerin olmadığı kalenin her tarafı görülmeye değer.

  Monemvasia ortaçağ kasabasını gördükten sonra, görmeyi istediğimiz bölge olan, Mora yarımadasının orta parmağı olarak şekillenmiş olan Mani yarımadasına doğru tekrar yola çıkıyoruz.  Burası aynı zamanda yolculuğumuzun ikinci etabı oluyor. Mani yarımadası gezilmesi görülmesi gereken yerlerin başında bulunuyor. Bu bölgeyi gezmek için Gytheio  kentinde kalacağız. Monemvasia’dan Gytheio’ya  gitmek için Sparta kentine doğru geçip buradan aşağıya ineceğiz. Sparta kentine doğru geçmemizin nedeni ise, burada bulunan eski Bizans yerleşimi olan Mystras harabelerini de görmek istememiz.

MYSTRAL

  Sparta şehrinin yakınlarında Taygetos dağının eteklerine doğru gelince dağın yamaçlarındaki eski taş yapıları seçmeye başlıyoruz. Burası, 14. Ve 15. Yüzyıllarda Bizans Mora despotluğunun başkenti olmuş. Bizans imparatorluğu İstanbul’un Osmanlılara teslimine kadar Mystra’da  despotluk kurmuş ve  burada ikamet edip Mora’yı yönetmiş. Mimari yapı ise, Konstantinopolis mimarisinden esinlenmiş. Dağ yamaçlarındaki terasın  esas kullanımı, despotlar sarayına ayrılmış. Sarayda yapılan değişiklikler ile son ana binanın Tekfur sarayının formunu takip ettiği belirtilmiş. Burada, sarayla birlikte tepede kale , diğer kiliseler ve manastırlar da bulunuyor. Kiliselerin içlerindeki fresklerin bazıları silinmekle birlikte hala renklerini koruyorlar. Bugün Bizans şehrinin en iyi korunmuş örneği olarak Unesco dünya mirası listesinde bulunuyor. Binaların hepsi gezilemiyor. Saray restorasyon sürecinde bulunuyor. St. Demetrios, Ayasofya, St. George ve Peribleptos manastırı gibi önemli kiliseler gezilebiliyor. Pantanassa manastırında ise bir grup rahibenin ikamet ettiği belirtilmiş.

BİZANS SARAYI

  Mystral harabeleri, tek bir alan içinde gezilemiyor. Önce aşağıdaki eski kilise ve kalıntıları görüp sonra yukarıdaki tepeye çıkarak yamaçlara yayılmış kale, kiliseler ve diğer kalıntılar görülebiliyor.

  Sparta şehri yakınlarındaki Mystral harabelerini gezdikten sonra sıcağın iyice arttığı öğle saatlerinde buradan ayrılarak Gytheio kentine doğru yola çıkıyoruz.    Gytheio ,  Mani yarımadasının doğu yakasında Lakonia bölgesinde bulunuyor. Aynı zamanda burası, antik Sparta’nın da limanı oluyormuş. Aklımıza hemen Homeros’un İlyada destanında anlatılan  Troya savaşındaki  hikayeler geliyor. Hikayede, Troyalı Paris’in  Sparta kralının karısı Helen’le başlayan aşkla birlikte  Sparta’dan kaçmaları ve  ardından Gytheio  limanına gelip burada limana çok yakın olan küçük Cranae adasında birlikte ilk gecelerini geçirdikleri anlatılır. İşte burası hikayede anlatılan liman ve adanın olduğu yer.

GYTHEİO

 Akşamüzeri Gytheio şehrindeyiz. Kalacağımız yer öncesinde şehir merkezine doğru bir gözatalım dediğimizde, İstanbul plakımızı gören esnaftan biri bize tezahürat yapmaya başladı. Futbol taraftarlığı muhabbeti her kapıyı açar düşüncesiyle restorana müşteri bulmaya çalışıyor. Bu samimi iltifatları görmeye alışık olmayan bizlere  yakınlık duygularını hissettirdi. Kalacağımız stüdyo eve  gelince de ayrı bir ilgi gördük. Evin sahibi eşine dönüp bak kimler gelmiş Türkler buraya gelmez onlar adalara gider diyordun işte bak geldiler diye bağırdı.

   Gytheio’da  şehrin dışında yine bir stüdyo evde kalıyoruz. Balkonundan Akdeniz’in mavisini gözün alabildiğine şöyle apaçık görebildiğim bir yer.  işte Akdeniz tam karşımda duruyor. Eşyalarımızı bırakıp doğruca upuzun kumsalın uzandığı Mavrovouni  plajına indik. Plajda akşamüzeri daha çok yerel halkın olduğunu ve  turist kalabalığının olmadığını gördük. Deniz ise  kumlu ama tertemiz ve berrak ..

   Burada kaldığımız sürede Mora’nın orta parmağı olan Mani yarımadasını keşfetmeye çalışacağız. Tabii sıcakların izin verdiği kadarıyla. Bugün Mani’nin doğu tarafına doğru uzanıyoruz. Gytheio’dan  çıkınca yakın bir konumda olan Vathie plajını görmeye gidiyoruz. Vathie plajının olduğu yerde bir kamping ve küçük bir otel var.  Plajda ise bizden başka kimseler yok. Arabayı parketme derdi olmuyor çünkü kimseler yok. Çok ilerdeki otel önünde  birkaç genç  denizde eğleniyorlar. Plaj henüz açılmamış ki şemsiyeler ve şezlongları kilitlemişler.  Turist kalabalığının olmadığı  bir yeri bulmak artık lüks olmaya başladı. Turist kalabalığına rastlamamak bir yana  zaten bu bölgeye geldiğimizden bu yana pek fazla turiste de rastlamadık. Vathi plajının  bakir ve tertemiz denizine  girip yüzmek inanılmaz bir duygu veriyor. Plajın kenarında asılan deniz kalite raporunda ise üç yıldız verilmiş yani çok iyi olduğu belirtilmiş. Bu raporların farklı derecelendirmeleri var. Mavi bayrak deniz kalitesi yerine yıldız veriliyor. İki yıldız iyi ama üç yıldız çok iyi yada mükemmel deniliyor. Sanırım etrafta otel v.s. tesis olmamasından bu derece verilmiş.

   Vathie plajından ayrılıp dar köy yollarından kıvrılarak ve kıyıyı seyrederek Mani yarımadasındaki başka köylere kasabalara doğru keşfe çıkıyoruz. haftaiçi olması nedeniyle yolların tenhalığı dikkatimizi çekmekle birlikte girdiğimiz yerleşimlerde de yaşama pek rastlamıyoruz. ortaçağda Bizans zamanından kalan tek yada iki çanlı taş kiliseler , terkedilmiş Bizans döneminden kalan kuleye benzer taş evler , Venedikler zamanında yapılmış kale surları, kuleler karşımıza çıkmaya başlıyor. Bazen bu terkedilmiş yerleşimler arasında birdenbire karşımıza mavi sandalyeleri ve renkli masa örtüleriyle şipşirin restoranlar yada kahvehaneler çıkıveriyor. Durup da fotoğraf çekmemek  mümkün değil.   Mani yarımadasını güneye doğru doğu yönünde katederken coğrafya zeytin ağaçlarıyla doluyor. Yükseltiler fazla değil alçak tepeler arasında kıvrılarak ilerliyoruz. Ne yazık ki çam ağacının gölgeliklerinin serinliğini bulamıyoruz. Yollar güvenli ve tenha olmakla birlikte yavaş ve dikkatli sürmek gerekiyor. Tek şeritten sağlanan yollarda bazen büyük araçla karşılaşmak mümkün. Yavaş sürerken zaman uzayabiliyor. Geçtiğimiz köylerin arasında plajlar uzanıyor. Skutari beach, Kotrona beach….ve daha pekçoğu  önümüzde keşfedilmeyi bekliyor. Yol boyunca koyların arasındaki ıssız plajlara hayranlıkla bakarak devam ediyoruz. Tepeden izlediğimiz kadarıyla koylar geniş olduğunda plajlar, güneşin kavurucu sıcağını daha fazla hissettiriyorlar.   Onun için bu denizleri hızla geçiyoruz. Koyların daralmaya başladığı yerlerde ise, çok daha güzel denizlerin olduğu görülüyor.  Maviden açık maviye kayaların  yeşiliyle buluştuğu denizler çok daha çekici duruyor.   Mani yarımadasının en güney ucuna kadar gitmek de ilginç ve güzel olabilir. Ancak bu uca kadar gitmek yerine dar koylar ve denizleri keşfetmek daha cazip geliyor ve  yolumuzu Gerolimanas köyüne çeviriyoruz.

GEROLİMENAS

  Gerolimenas kasabasına gelince karşımıza inanılmaz bir deniz çıkıyor. şimdiye kadar gördüğümüz koylardan daha farklı içeriye doğru daha dar ve sakin bir deniz girmiş. Koy sıcak güneş yerine etrafını çeviren yüksek kayalar arasında kalıyor. Denizin serinliği ve maviliği çekiciliği arttırıyor. Mavi renk kıyıda yeşil taşlarla birleşiyor. Ve kocaman iri yeşil renge dönmüş taşlar berrak mı berrak bambaşka bir deniz oluyor. Tabii  arabadan çıkar çıkmaz biranda kendimizi bu denize attık. Denizin rengiyle birlikte açıldıkça koyulaşan ve içindeki canlıların daha güzel göründüğü bir başka deniz görmedim.

  Gerolimenas köyü,  terkedilmiş eski kule tipi taş evlerle dolu bir köy yada kasaba iken gördüğümüz kadarıyla yavaş yavaş turistik bir yerleşime dönüştürülmeye başlanmış. Eski yıkık evler restore ediliyor..birkaç   otel açılmış bile. Kıyıdaki birkaç balıkçı restoran kafe gibi yerler günlük taze balığın pişirildiği tavsiye edilecek yerler. Öğle yemeği molasını burada günün balığı menüsünden yiyerek yaptık. fiyatların çok ucuz olmamakla birlikte makul düzeyde olduklarını söyleyebilirim.

  Gerolimenas’dan ayrılıp güneyden Mani’nin batı tarafına doğru kuzeye doğru çıkınca çok uzak olmayan bir başka doğal kaya oluşumu ile denizin birleştiği Mezapos denilen plajı görmeden geçmemek gerekir.  Kayaların doğal plaj yaptığı burada kayalar doğal bir mağara girintisi  oluşturmuşlar. Ayaklarımızı zar zor bastığımız kayaların üzerinden atlayarak yine yeşil kayalar ile mavi denizin birleştiği berrak denize hemen atladık. Bu arada denizin kaya ve taşlarla dolu olması deniz ayakkabısını da zorunlu kılıyor yada çok dikkatli girmek gerekiyor. Turistler için de favori bir yer olarak tespit edilmiş olduğundan çok tenha değil ama kalabalık hiç değil sadece birkaç turist olabiliyor.

  Buradaki deniz maceramızın ardından ,Mani yarımadasının keşfini ertesi güne bırakarak akşam Gytheio’ya  geri döndük.

  Ertesi gün Mani yarımadasının kuzeybatısındaki    Kardemyli şehrine gideceğiz. Sabah erkence hareket ettik. Burası, Gytheio’dan  bir buçuk saatlik bir mesafede Messina bölgesinde bulunuyor. Kıyı boyunca gideceğimiz en uzak mesafe burası olacak. Dün takip ettiğimiz kıyı şeridinin dar ve virajlı yollarını tekrar geçerek yola devam ediyoruz. Yol boyunca yine terkedilmiş eski köylerde yukarıya doğru çıktığımızda, kuleye benzer dikdörtgen şekilde yapılmış taş kule tipi evler, tek çanlı eski Bizans kiliselerini görüyoruz. Durup bu küçük kiliselerin içlerinde hala sağlam kalmış  rengarenk freskleri seyredip tekrar yola devam ederken   karşımıza çıkan köy meydanlarındaki şirin sandalyeli kahvehanelerin grek (türk) kahvesini de içmeyi ihmal etmedik.

BİZANS KİLİSESİ
KİLİSE DUVAR FRESKLERİ
KİLİSE DUVAR FRESKLERİ

   Kardemyli,  antik çağlardan beri  bilinen bir şehir.. Homeros’un İlyada destanlarında  adı geçiyor. Destanda, Agamemnon’un Aşil’e Troya savaşına katılma koşulu olarak vaad ettiği yedi şehirden biriymiş.   Sonrasında Venedikliler, Bizans ve Osmanlının  hakimiyeti altına girmiş ve son olarak da Osmanlı hakimiyetine karşı direniş ordusu burada toplanıp Kalamata’ya doğru yürüyüşe geçmiş.

   Kardemyl i‘deki Bizans ve Venediklilerden kalan yapılar ve terkedilmiş kule tipi evler eski şehir (old town) içinde kalıyor.  Şehre girince Old town yazan bir tabeladan içeriye doğru yürüyerek 500 metre kadar gittikten sonra Mourtzinos kalesinin savunma duvarının bir parçası olan büyük bir kemerden içeriye giriyoruz.  İçeride 18. Yüzyılda yapılmış Agios Spiridon kilisesi bulunuyor. Burası aynı zamanda ücretli bir müze olarak tasarlanmış. Kilisenin karşısında ise birkaç katlı Venedikliler zamanından kalan üç katlı taş kule ev duruyor. Tabelada Mourtzinos kulesi yazıyor. Kulenin içindeki dar merdivenlerinden   yukarıya çıkınca Kardemyli manzarasını görebiliyorsunuz.  Kardamyli’nin eski şehrini gezdikten sonra öğle sıcağının bastırmasıyla hemen yakındaki plaja kendimizi zor attık. Denizin yine iri taşları ile balıkların  arasından girip  serinleyebildik.

KARDEMYLİ OLD TOWN
KARDEMYLİ OLD TOWN KULETİPİ EV

  Öğleden sonra Kardemyli şehrini geride bırakıp , dönüş yolunda daha aşıdaki Limeni kasabasına uğradık. Limeni yine dar bir koyun içeriye doğru girdiği ve denizin beyaz kumlarla birleştiği efsane Turkuaz renkli denizi olan bir yer. Beyaz kumlar ile birlikte deniz, Karayip denizlerine benziyor. Limeni ise, küçük eski bir yerleşim yine taş kule ev mimarisi ve tek çanlı kilisesi ile küçük bir kasaba  iken şimdi tamamen  turistikleşmiş bir yer. Arabalar kasabanın içine giremiyor. Yakın bir yere bırakıp Limeni’ye girilebiliyor.

LİMENİ

  Limeni’deki deniz sefasından sonra Gytheio’ya  yorgun bir şekilde dönüyoruz. Masmavi Akdeniz manzaralı balkonda dinlenebiliriz.

   Mani yarımadası gezisinin son gününde Gytheio’dan yarım saat uzaklıktaki Areopoli kasabasını gezip gördük. Burası, Lakonia bölgesinde eski bir yerleşim yeri. Yunan bağımsızlık savaşının da başladığı yermiş. Burada bölgedeki tipik taş kule evler  bulunuyor. Bazıları ise onarılıp müze haline getirilmiş.  Bölgenin Bizanslılardan kalan eski    taş kule evleri ,  L şeklinde yukarıya doğru dikdörtgen şeklinde kuleye benzetilerek yapıldığından kule tipi evler deniliyor.  Eski taş evler de onarılıp otel ve yerleşime açılmış..Areopoli’nin  turistik bir kasabaya dönüştürüldüğünü ve görselliğe oldukça önem verildiğini görüyoruz.  Dükkanların  önlerinde herhangi bir şey sergilenmiyor.  Kafe mekanları görsel olarak göz okşayıcı ve eski kilisesinin de görkemli çan kulesiyle Areopoliye estetik ve güzellik katıyor. Areopoli’de sabah gördüğümüz kalabalık ve hareket,  kafelerdeki insanlar ve turistler öğle saatlerinde birdenbire ortadan kayboluyor , kafeler boşalıp siestaya başlıyorlar. Bizim için de buradan ayrılma zamanı geliyor. 

AREOPOLİ
AREOPOLİ
AREOPOLİ

  Sabah erken bir saatte Gytheio’dan  ayrılarak Kalamata’ya doğru yola çıkıyoruz. Kalamata, Yunanistan’da kalacağımız son durak olacak. Burada görmek istediğimiz yerler arasında, Pylos antik şehri ile Methoni kalesini gezmeyi düşünüyoruz. Zamandan kazanmak için kıyı şeridinin dar ve virajlı yolları yerine Kuzeye Sparta’ya doğru otoyoldan çıkıyoruz. yaklaşık üç saat sonrasında Pylos’a varıyoruz. Burası, Homeros’un İlyada destanında bahsettiği bilge insan yaşlı Nestor’un sarayının bulunduğu yer. Nestor’un sarayı, Yunanistan’daki Miken uygarlığının Messina bölgesinde M.Ö. 13. Yüzyıldaki en iyi korunmuş 2. önemli yerleşimi oluyor.

  Burasının bulunması da ilginç. H. Schelieman 1888’de Homeros destanı ile klasik Yunanistan’da hatırlanmaya değer yerlerin rehberini yazan Pausanias’ın metinlerine bakarak  bu yeri bulmak için çalışmalar yapmaya başlamış ancak bir sonuç elde edememiş. Sonra 1909 ile 1938 yılları arasında Carl Blegen çalışmalar yapıyor ve sarayı buluyor. Ancak ne yazık ki 2. Dünya Savaşı başlıyor.  Sarayın kazı çalışmaları, 1939’da başlamış. Sarayın arşivinde bulunan kil tabletlerin üzerindeki LinearB yazısı,  Yunan alfabesinin ilk örnekleri olarak kabul edilmiş. Bugüne kadar gelmesinin nedeni ise, sarayın çıkan bir yangınla  yanması sırasında pişmemiş olan tabletlerin pişmesi ile bugüne kadar korunarak gelmiş olmalarıymış.  Bulunan kil tabletler, önce Atina Arkeoloji müzesine konulmuşlar  ancak savaş nedeniyle tabletlerin korunması için daha güvenli bir yer olan  Yunanistan bankalarının kasaları daha uygun görülmüş. Tabletlerin ortaya çıkarılıp incelenmesi ancak  1950’den sonra olabilmiş.

 Pylos’daki kral Nestor’un sarayı,  Homeros’un destanlarında anlattığı  saray olduğu kabul ediliyor. Homeros’un anlattığı saraydaki zengin ve  gösterişli yaşamı gözümüzün önüne getirmeye çalışırken,   elde edilen  bölük pörçük de olsa arkeolojik buluntular ile de bu tabloyu iyice şekillendirmeye  çalışıyoruz. Destanda, Telemekhos babasından haber almak için Nestor’u ziyaret ettiğinde saray şöyle tasvir edilmiş: (odysseia III.31 v.d.) ‘vardılar Pylos erlerinin toplandığı yere , Nestor oturuyordu. Oğullarıyla ,şölen hazırlıyordu. Çevresinde adamları ,kimi et kızartıyor. Kimi şişlere geçiriyordu.Görünce yabancıları koştular. Hep birden elleriyle selam verip buyur edip oturttular. Nestoroğlu Nestoroğlu Piesistratos geldi yanlarına ilkin tuttu ikisini de elinden, oturttu şölene , deniz kıyısına serili yumuşak postların üzerine ..pay ayırdı onlara içeriklerden şarap doldurdu altın bir sağrağa Pallas Athena’ya sundu sağrağı kalkanlı Zeus’un kızına..’

 Destandaki bu anlatılar ile saraydan çıkan buluntular gerçekten buradaki yaşamın bir zamanlar ne kadar zengin ve görkemli olduğunu gösteriyor. İçeriyi gezmeye başladığımız zaman, verilen bilgilerle sarayı hayal etmeye başladım.

NESTORUN SARAYI ARKEOLOJİK ALANI AÇIKLAMA PANOSU

 Bu iki katlı büyük avlulu ve birçok depolama dükkanı ile yapılmış saray , özel bölümleri, hamamı, atölyeleriyle, direnaj sistemleriyle  büyük bir yapı oluşturduğu belli oluyor.    

  Sarayın en önemli yeri olan Taht odası, birçok törenin yapıldığı ve diğer Miken krallarının ağırlandığı bir kabul salonuydu. Burada ortada bir ateş yanıyor kenarlarında ise ahşap direkler bulunuyormuş.  Bugün hala bu ocağın ve sütunların yerlerini görebiliyoruz. Bu  ocaklı odada sağ taraftaki duvara dayalı ahşap bir kaidenin üzerinde bir taht bulunuyormuş. Taht odasının duvarları ve zemininde günümüze kalan fresklerden ve süslemelerden burasının ne kadar muhteşem bir şekilde döşendiğini hayal edebiliyoruz. Bu yapıdaki zemin ve duvarları kaplayan muhteşem süslemelerden günümüze sadece çok azı ulaşabilmiş. Bulunan  süsleme ve freskler buradaki arkeolojik alanda olmayıp Atina arkeoloji müzesinde duruyorlarmış.

TAHT ODASI

  Süsleme ve fresklerlerle ilgili  anlatımlarda neler yazmışlar diye baktığımızda, Taht salonundaki duvarlar ve taban etkileyici zigzag , alev ve  spiral desenlerle  boyanmış,  Diğer saraylarda olduğu gibi Miken sanatının karakteristikleriyle yapılmış.. Duvar süslemelerinden geriye kalan parçalardan birinde bulunan resmin ortasında bir kayanın üzerine oturmuş Lir çalan önemli bir karakterin muhtemelen kralın kendisi olduğu belirtilmiş.   Onun etrafında bir tören ziyafetinde, üç ayaklı küçük masaların çevresinde sedirler üzerinde oturan erkekler şarap kupalarını havaya kaldırmışlar ve bir masada da pişirilip yenmeye hazır bir boğa bulunuyor.  Bu süslemeler Griffon ve Aslan gibi mitolojik öykülerdeki bazı hayvanların tasviriyle tamamlanmış.  

  Saray kompleksini gezerken Freskleri ve süslemeleri göremedik ancak günümüze kadar gelen bazı ilginç buluntuları hala orada görebilmek oldukça heyecan vericiydi. Bu sarayın hamam kısmıydı. Burası oldukça iyi korunmuş bir alan, kraliyet ailesine aitmiş. Burada spiral dekorasyon yapılmış kilden bir çanağı hala görebilmek mümkün. Çanağın  yanında ise kolayca yıkanmak için  oturaklı bir merdiven yapılmış..burada yine hala yanında duran  iki kavanoz duruyor. Muhtemelen   birinden aromatik yağla yağlandıkları, diğerinden de  suyla temizlendikleri burada verilen bilgiler arasında bulunuyor.  Ayrıca bunların dışında etkileyici bir başka şey de, sarayın arşivi olduğu kabul edilen bir diğer odadan arkaik yunanca yazısı ile yazılmış çok sayıda tabletler bulunmuş ve bunlar Atina arkeoloji müzesinde duruyorlarmış.   Nestorun sarayını gezerken verilen bilgilerden etkilendiğim bir başka şey de , buradaki ekonomik hayat oldu. Sarayın ekonomisinde, adaçayı, gül gibi kokulu bitkilerden aromatik yağ üretimi yapılıyormuş. Homeros destanında da bu kokularla banyo yapıldığı yazılıyor. Aromatik yağ üretiminin yapıldığı biliniyor çünkü, cenaze merasimlerinde , dini ritüllerde  ve iyileştirme amaçlı kullanımları varmış. Aromatik yağ üretimi, sarayın en önemli ticaretini oluşturan üretim  işi oluyormuş. Yağlar o kadar önemliymiş ki, taht odasının etrafı sayısız büyük küplerle , kilden kavonozlarla çevrilmiş olarak hala görebilmek mümkün. Bütün bu kavanozlarda aromatik yağlar bulunuyormuş.

NESTORUN SARAYINDA BANYO KÜVETİ

 Pylos’da Nestorun sarayının yanında bir de  Tholos denilen mezar bulunuyor. Mezar antik dönemde soyulmuş ancak yapılan kazı çalışmalarında Miken kültürüne ait altın, bronz, yüzük, silah gibi olağanüstü zengin buluntular elde edilmiş. Mezarlığın bir savaşçıya ait olduğu anlaşılmış ve buraya Griffin savaşçısının mezarı denilmiş.

  Pylos’taki Nestorun sarayını geride bırakarak yolumuzun üzerindeki bir başka tarihi önemi olan,  Messinia bölgesinde Methon liman kentinde bulunan Methoni kalesine gitmek üzere yola koyulduk.

METHONİ KALESİ
METHONİ KALESİ

   Methoni kalesi,  1700 yıllarında Venediklilerin yaptığı  bir  ortaçağ kalesi. Venediklilerden sonra Bizans ve sonrasında Osmanlılar tarafından kullanılmış. Kale  savunma amaçlı olarak yapılmışsa da diğer kaleler gibi cezaevi olarak da kullanılmış. Venedikliler zamanında Koroni, Girit ve Kıbrısla birlikte Akdeniz’in önemli bir ticaret noktası olarak kabul edilmiş. Ayrıca seyahat edenlerin, hacıların kutsal yolu üzerinde olması nedeniyle de kaleden yiyecek konaklama gibi destekler de  almışlar. Osmanlılar ise, kaleyi aldıkları zaman   orduyu buraya yerleştirmişler.

   Kaleye girerken etrafına derin bir hendek kazılmış. Hendeğin üzerinde ise  14 kemerli güzel bir taş köprü inşa edilmiş. Kaleye girdikten sonra ikinci ve sonra üçüncü kapıdan geçilip içeriye yerleşim alanına giriliyor. Kalenin etrafında da kuleler yapılmış.  İçerisinde ise,  buradaki yerleşimlerden kalan hamam , kilise gibi hala sağlam duran bazı binalar bulunuyor. İçeride ayrıca   sarnıç olduğu ve 2.Dünya savaşında esir düşen İngiliz askerlere ait mezarların olduğu da belirtilmiş. Ayrıca osmanlı askeri tesislerine ait izlerin de olduğunu görebiliyoruz.

  Methoni kalesinden ayrılıp kalacağımız Kalamata şehrine doğru geçiyoruz. Burası, Messina bölgesinin başkenti oluyor. Mora yarımadasının da en kalabalık ikinci şehri oluyormuş. Kalamata, daha çok zeytinleriyle ve zeytinyağlarıyla bilinen bir şehir. Ayrıca şehir, Venedikliler ile Osmanlılar arasında sürekli ele geçirilmeye çalışılmış. Bu nedenle İtalyan ve Osmanlı kültüründen etkilenmiş. Şehire girdiğimiz zaman iki katlı yeşil pancurlu eski İtalyan evleriyle karşılaşıyoruz. Kalamata, Nafplion gibi İtalyan tarzını çok öne çıkarmıyor ve turistik bir şehir de değil. Burası orta halli Yunanlıların yaşadığı bir kent olarak aklımda kaldı. Kaldığımız eski bir İtalyan evi de otele dönüştürülmüş şirin bir otel olmuş. evsahibi hanımın ise Türkler konusundaki sempatik yaklaşımı da ayrıca burayı daha çok sevmeme sebep oldu.

KALAMATA

   Kalamata’da kaldığımız günleri şehri tanımaya ayırdık. Şehrin ana merkezinde bulunan eski bir Bizans kilsesi olan Kutsal havariler kilisesi tarihi bir yapı olarak önem taşıyan binalardan..Burada Messina bölgesi arkeoloji müzesinin de görülmesini tavsiye edeceğim. Messina bölgesinin arkeolojik bilgilendirmesi oldukça doyurucu bir şekilde yapılmış. Bölgedeki kazı alanları ile elde edilen bulgular sergileniyor.

TARİHİ BİZANS KİLİSESİ

   Göreceğimiz diğer önemli bir yer ise, şehirde cumartesi günleri kurulan yerel Pazar olacak. Kapalı Pazar yerine kurulan yerel ürünler pazarında neler var neler..bölgede yetişen sebze, meyveden, otlarına, kuru baharatlarına, akdeniz coğrafyasının  bildiğimiz  adaçayı, kekik, v.s. bütün otları burada da var. Yöreye özgü, elbette Kalamata zeytinleri, özel vakumlu ambalaj içinde satılıyor. Burada tadıp almak zor gözükse de bir tane kendi el yapımı zeytinlerini satan bir hanım görüyorum. Ve zeytinleri gerçekten güzel.. buranın bir de özel keçi sütünden yapılan peynirleri var. Ve çok lezzetli peynirlermiş alıp almamakta tereddüt ettikten sonra almaya karar verip sardırıyoruz. Pazarda balıklar ve başlarında kadınlar bulunuyor. Kadınlar satış, ayıklama gibi her türlü işi üstlenerek başarıyla bu işi sürdürüyorlar. Kadınların ayrıca önemli bir şekilde öne çıkarak her türlü işte görünür olduklarını da söylemek gerek. Benzin istasyonlarında  restoranlarda işlerin yürütülmesini, idaresini üstlenmişler.

KALAMATA HALK PAZARI

   Kalamata’dan Pazar günü yine sıcak bir günde ayrılıp Pire’ye dönüş yoluna geçtik. Pire’ye giderken yolumuzun üzerinde Korint ile Argolis arasında kalan Nemea kentinin arkeolojik alanı  görmeyi istediğimiz yerlerden biriydi. Nemea’da olimpik oyunlardan  önce, Tanrı Zeus’a adanan Nemea oyunları oynanırmış. Bu oyunlar ,   Panhellenik oyunlar olarak biliniyor. Nemea aynı zamanda Panhellenik dini bir merkez olarak ortaya çıkmış.  Nemea oyunları arasında arkeoloji müzesindeki bilgi ve buluntularda, yapılan  Pentatlon yarışmalarında, disk fırlatma, atlama, cirit atma, güreş, halter gibi alanlarda yarışmaların yapıldığı belirtilmiş.

ZEUS TAPINAĞI
NEMEA ARKEOLOJİ MÜZESİ

 Nemea , şarapları ile de tanınan bir  yer. Burada yetiştirilen özel bir üzüm çeşidi olan  Agiorgitiko koyu kırmızı üzümünden yapılan şarapları oldukça  ünlenmiş. Şarap ticareti yapan şirketler ve ailelerin üzüm bağlarının arasından geçerek Pazar günü açık olabilecekleri düşüncesiyle şarap almayı düşünürken  Yunanistan’da Pazar günleri  satış ofislerinin ne yazık ki kapalı olduğunu öğreniyoruz.  

  Nemea kasabasından Pire limanına giderken yolumuzun üzerindeki Korint kanalına tepeden bakacağız. Yunanistan’ın ana karası ile Mora yarımadasını birbirinden ayıran ve Ege denizi ile Adriyatik denizini birbirine bağlayan sonradan yapılmış bir kanal burası. Korint kanalını daha yakından görüp fotoğraflarımızı aldıktan sonra artık Pire limanına doğru  yol almaya başladık. Pire limanından kalkacak feribotumuzla Sakız adasına geçmek için kalkış saatini beklemeye başladık. Limanda pekçok feribot var ve Yunan adalarına düzenli seferler yapılıyor. Pire limanı ana merkez oluyor. Gemiye girdikten sonra yerlerimizi bulup geminin kalkmasını bekliyoruz. Tam yanımızda self servis restoran ve koltuklarımızın önünde de dev ekran Tv duruyor. Akşam futbol maçı yayını var. Self servis restoranının yemek gürültüleri ile futbol maçı gürültülerinin birbirine karıştığı salonda yorgunluktan uyuyakaldığımızı itiraf etmeliyim..

Antik Yunan Tarihiyle İlgili ve Mora Yarımadasını Anlatan  Kaynaklar

www.gezginbilgin.net

Wikipedia

Umberto Eco,  Antik Yunan

George Thomson, Eski Yunan Toplumu üzerine incelemeler cilt1

Lonely Planet, Greece.

Robert Drews, Tunç Çağının Sonu.

Karia Bölgesi Gezi Defteri;

Öne çıkan

Latmos dağlarının kaya resimlerinden Antik dünyaların mitolojilerine, Osmanlı kuleli konaklardan Tasavvuf ehlinin kalemişli camilerine…

Anadolu tarihinin katmanlaştığı coğrafyalar üzerinde gezinmek, her bir tarih katmanında tarihten bir parça bulmak, bulunmaz keyif veriyor. Bu sefer antik dönemin Karia bölgesini de içine alan geniş bir coğrafya üzerindeyiz. Karacasu’dan Aydın’a, Çine Gökbel vadisinden, Milas’a, Kapıkırı ve Latmos Beşparmak dağlarına, Bafa gölünden Didim’e ve Dilek Yarımadasına doğru uzanıyoruz. Görülecek çok şey varmış dediğimiz kaya resimlerinden antik kentlere, mitolojilere, Osmanlı kuleli evlerinden kalemişli camilere, kaleler ve müzelere, doğal kaya oluşumlarına, baharın yeni açan çiçeklerine dek şimdiye dek fırsat bulup göremediğimiz ne varsa görmeye ve anlamaya çalışarak geziyoruz..

Ticaretin zenginleştirdiği topraklar..

  Üzerinde gezindiğimiz coğrafya, Anadolu’nun en zengin tarihsel kaynaklarına sahip bölgelerinden biri..  Bunun nedeni, tarihsel çağlardan bu yana zengin ticaret yollarının geçmesi oluyor… yapılan üretim pek çok pazara ulaştırılabilmiş.. En başta dokunan pamuk ipliği, Venedik ve İspanya pazarlarına gidiyordu. Daha sonraları ise, XV. Yüzyılda da denizcilerin önemli duraklarından olan Rodos, Thasos, Foça, İzmir, Seferihisar, Milet gibi adalar ile kıyı yerleşimleri arasındaki devamlı bağlantı sayesinde bölgedeki ticari hayat devam etmiş..  Ayrıca Mısır, Anadolu sahili, Selanik, Eğriboz gibi önemli ticaret merkezleri arasındaki ilişkiler ile de bu bölgedeki ticaret hep canlı kalmış.. Diğer taraftan bölgenin verimli coğrafi alana sahip olması da burasını her tarihsel dönemde önemli hale getirmiş. Özellikle küçük Menderes ovası ve Aydın dağlarının arasında kalan bölgede hanlar, kervansaraylar ve büyük pazarların oluşmasını sağlayarak, Osmanlı devletinin pek çok bölgesinden gelen tüccarlar için de çok çekici bir bölge olmuş.. (Bircan Kayacan-Aydın’da Mevlevilik)

   Bölgedeki ticaret ağlarının daha iyi örülmesinde canlanmasında kervansaraylar, hanlar gibi yapılar her zaman önemli rol oynamışlar. Yolumuzun üzerinde ticaret yollarının kesiştiği kavşaklardan biri olan Denizli/Tavas’da da çarşı içinde harap halde duran ve 19.  Yüzyıla tarihlenen taş yapı olan Mestanağa Hanı ile karşılaştık. Tavas’dan Aydın’a geldiğimizde ise yine ticaretin gelişmesi için yapılmış bir başka yapı, Nasuhpaşa külliyesini gördük. Osmanoğlu Nasuhpaşa tarafından   18. Yüzyılda yapılmış.   Nasuhpaşa külliyesi de, yolcuların konaklaması ve ticaretin gelişmesi için inşa edilmiş yapılardan bir diğeri.. medrese, mescit ve hamamdan oluşan külliyenin bir tarafı bugün otel olarak kullanılıyor, medrese kısmı ise erkekler yurdu olarak kullanılmakta… Nasuhpaşa külliyesinin bulunduğu sokak ise, turistik bir havaya sahip.. Eskiciler, kafeler eski taş binalarla ilgi çekici hale getirilmiş…

   Ticaret hayatının kervansaraylar, külliyeler ile kurulan örgüsünün daha sonraları sanayileşme fabrikaları ile kurulduğunu söylememiz gerekir. Bölgenin Cumhuriyet yönetimi açısından da taşıdığı değer önemlidir… Yolumuz Aydın/Nazilli’den geçerken gözümüz şimdi Adnan Menderes üniversitesinin bir kampüsü haline getirilmiş ancak bir zamanların Sümerbank Nazilli basma fabrikasına takıldı. Tabi bu sanayi fabrikasından bahsetmeden geçmek, bölgedeki zenginliğin anlaşılması için yeterli olmaz.  Burada devlet eliyle kurulan sanayi fabrikaları ülkenin sanayileşme hamlesinde çok önemli rol oynuyordu.   Bunlar içinde Nazilli Sümerbank basma fabrikası, Aydın’ın antik dönemden bu yana süregelen dokuma geleneğini Cumhuriyet dönemine taşımış ve tekstil alanında modern tesislerin yapılması ile sanayileşmenin dinamiklerinden birini oluşturmuş.. Sümerbank’ın modern bir tesis olmasında dikkat edilen, burada sanayi fabrikası ile birlikte yeni bir yaşamın da kurulması olmuş.. Kurulan fabrikayla birlikte lojmanlar, okul, kreş sosyal tesisler modern tesisi tamamlamış.. Yine devlet eliyle kurulan Tariş işletmesi ile de pamuk, incir, üzüm gibi ürünlerin işlemesi yapılmış.. Ancak devlet eliyle başlatılan bu sanayileşme, ‘80’li yıllara gelince verimsiz oldukları gerekçesi ile kapatılıp özel şirketlere devredilmiş.. arazileri de  başka şekilde değerlendirilmeye açılmış. Bugün önünden geçip gittiğimiz Nazilli basma fabrikası (Sümerbank) terkedilmiş bir park gibi duruyor. 

  http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=369&RecID=2485

  Sanayileşme hamlelerinde, demiryolları da çok önemli olduğundan hemen İzmir-Aydın hattında işleyen demiryolunun   devletleştirilmesi gerçekleştirilmiş.. Aydın’ın bir sanayi kentine doğru olan serüveninde cumhuriyetin ilk yıllarında önem taşıyan tren garına da bir göz atmadan geçemedik. Gar binası artık küçük kasaba garı olarak kalmış .. bayram öncesi öğrencilerin eve dönme telaşı içindeydi.

Osmanlı döneminin önemli aileleri; Kuleli evleri 

  Denizli/Tavas’dan Aydın’a uzanan yolda ticaret hayatının ne denli canlı olduğunu gözümün önüne getirebiliyorum. Yolun içinde daha görülmesi gereken bir dolu tarihi yapı ve hikayeler var. Bölgedeki yolculuğu ilginç kılan ise, burada yaşamış önemli ailelere ait geçmişin izlerine rastlamak oldu.

   Yola devam ederken, Aydın/Arpaz’da gördüğümüz kuleli konak denilen ev tipinin   farklı tarihi hikayeleri gösterdiği anlaşılıyordu… Arpaz’a girince hemen bir köy kahvesi ile karşılaştık.  Kahvede oturanlar bize Arpaz kulesini ve yanındaki konağı gösteriyorlar.  Arpaz konağı, Antik Karia kenti Harpassa kalesinin olduğu Hisar tepesinin eteklerinde bulunuyor. Yukarıya çıkınca yıkılmış duvarları ile hala ayakta durmaya çalışan ve etrafını yeşil otlar sarmış yarı yıkılmış ahşap bir konağın olduğunu görüyoruz. Ahşap evin hemen önünde ise taştan yapılmış şato kulelerine benzeyen sağlam bir kule duruyor.  Bu tarz ev yada konakların ne amaçla yapıldığını anlamaya çalışırken öncelikle bu tarz evlere sahip olanların Osmanlı döneminde ortaya çıkan önemli aileler oldukları ve yerel yönetimlerde önemli rollere sahip olduklarını söyleyelim.   Hikayeye daha yakından bakalım..

    Osmanlı dönemi Anadolu’sunda ticaret hayatının zenginliği ile beraber bölgede yaşanan iktidar savaşlarının ve isyanların uzun yıllar devam etmesi, buralardaki yaşamı bir hayli etkilemiş.. Özellikle Osmanlı döneminde yaşanan bölgedeki isyan hareketleri, Celali isyanları olarak bilinen şiddetli çatışmalar ile buralarda önemli eşraf aileler ortaya çıkarak buraları yönetmeye, savunmaya başlamışlar. Kendi özgün yapılarını inşa etmişler.

    Arpaz konağı olarak bilinen bu ev, Osmanlı ayanlarından Arpaz ailesine aitmiş. Arpaz ailesi, 18. Yüzyılda Osmanlı devleti içindeki Ayan sistemindeki ailelerden biri oluyor. Ayanlar, bu bölgede çıkan isyanların bastırılmasında devletin güçsüz kaldığı zamanlarda önemli rol oynamış kimseler.  Devlet adına bölgede güç kullanarak asayişi, bölgedeki nüfuzlu aileler üstlenmişler. Devlet ile yerel halk arasında güveni ve düzeni yeniden kurmuşlar. Bir anlamda yerel ağalar olarak güçleri ellerinde toplamışlar. Bölgenin ileri geleni anlamına gelen Ayan sıfatını almışlar.

     Bu kişiler, topladıkları vergileri Osmanlı idaresine vererek burada devletin iktidarını sürdürmesinde aracı rolü oynamışlar.  Ayan aileler zenginliklerini   ve güçlerini devam ettirmek için   bölgede gösterişli, güvenli, askeri donanıma sahip konaklar inşa ediyorlar.  O dönemde eşkıyalığın yaygın olması nedeniyle de güvenliğe ayrı bir önem veriliyor. Kendilerini korumak için de gözetim ve savunma amaçlı kuleler yapıyorlar. Bu tür kuleler Batı Anadolu’da yaygın olarak yapılmaya başlanıyor.  Batıdaki şato kulelerine benzer şekilde yapılmasının nedeni ise, hem o dönemde bu kule tiplerinin batıda moda olması hem de bu kule tipinin güvenliği sağlayıcı en iyi yapı olmasıymış… Arpaz Kulesi, 19. Yüzyılda Arpaz ailesinden Hacı Hasan tarafından Rodos’dan gelen ustalara yaptırılmış…  Arpaz ailesine ait konağın kulesinde konakla bağlantılı açılıp kapanan asma köprüsü de varmış. Kulenin içinde ise, tuvalet ve hamamın olduğu ve hatta yaygın eşkıyalık olayları nedeniyle de bir de zindanı bulunuyormuş.

  Ayan aileler arasında, Karaosmanoğulları ve Cihanoğulları önemli rol oynamışlar. Özellikle Cihanoğullarının kimler olduğuna baktığımızda, 18. ve 19. yüzyıllarda Aydın ve çevresinde etkin olan bir Ayan ailesi.. 18. Yüzyılda Aydın, Koçarlı, Nazilli, Cincin, Sobuca çevresinde bölgenin ticari hayatında, etkin olduğu gibi devletin üst bürokrat kadrosunda da yer almış.  Siyaset ve ekonominin yanısıra sanat alanında da pek çok imar faaliyetlerini gerçekleştirmiş.  Çok sayıda cami, çeşme, hamam okul gibi yapılar inşa etmişler. Ayrıca deniz ötesi faaliyetleri nedeniyle de farklı kültürlerden etkilenmiş..

 Cihanoğlu ailesinin de Koçarlı’da Arpaz’daki kuleli konağa benzer kuleli evlerinin olduğunu öğreniyoruz. Ama ne yazık ki   kule halen ayakta olmasına karşılık bağlı olduğu konaktan geriye bir şey kalmamış. Kulenin gösterişli bir şekilde Barok ve Rokoko tarzında taştan yapılmış olduğunu içinin ise özenli bir işçilikle yapıldığı yazılıyor. Ayrıca   kuleye bir de hamam ilave edilerek konforlu hale getirildiği ve kulenin en üst katında da bir gözetleme kulesinin bulunduğu söyleniyor. (Kaynak; Olcay Pullukçuoğlu Yapucu, Büyük Menderes Bölgesinde Kuleli Yapılar ve Arpaz Kalesi)

    Koçarlı’nın Cincin köyünde Cihanoğlu ailesine ait bir de kale bulunuyormuş.  Kaleye ait sadece duvar temellerini görebiliyoruz.  O dönemde Cihanoğlu ailesinin zeytin ve zeytinyağı işleriyle uğraştıkları da biliniyor. Kalenin aşağılarında ise halen yağhanelere ait olduğunu tahmin ettiğimiz ve zeytin sıkmak için taş değirmenleri etrafta dağınık bir şekilde durduğunu görebiliyoruz. (Kaynak; Olcay Pullukçuoğlu Yapucu, Büyük Menderes Bölgesinde Kuleli Yapılar ve Arpaz Kalesi)(Bircan Kayacan-Aydın’da Mevlevilik)

  Cihanoğlu ailesi gibi bu bölgede daha sonraki tarihlerde önemli eşraf ailelerden biri olan Adnan Menderes’in ailesinin de cumhuriyet siyasetinde önemli rol oynadıklarını yakın tarihimizden biliyoruz. Bugün bu kişiliği hafızalarda tutmak için Koçarlı’da onun adına Aydın İl, Kültür ve Turizm müdürlüğü tarafından Adnan Menderes adıyla bir müze yapılmış. Müze binasının yine bölgedeki kuleli yapılara benzer şekilde yapıldığını görüyoruz. Bina, ‘40’lı yıllarda Adnan Menderes’e ait olan ve Macar ustalar tarafından yapılan gençlik yıllarının evi örnek alınarak yapılmış. Müzede Adnan Menderes’in dramatik hayat öyküsünden başlayarak, geçmişi, çocukluğundan başlayan öyküsü, siyasete atılması, siyaset hayatında yaşadığı gerçekleştirdiği gelişmeler ve sonrasında siyaset sahnesinden düşmesi, yargılanması süreçleri eldeki verilere göre aktarılmış. Menderes’in , Türkiye’deki siyasete yön vermiş bir kişilik olarak gerçekleştirdikleri bugün hala tartışılıyor. Ancak müzede verilen bilgiler bizi bir kez daha geçmişin siyasetlerine götürüp yeniden o dönemi düşünmemize olanak sağlıyor.

Duvar resimli, kalemişli tarihi camiler

 Bu coğrafyalarda karşımıza çıkan siyasi meseleleri bir tarafa bırakarak, yolumuza çıkan tarihi camilerdeki rengarenk kalem işlemelerine, ahşap süslemelere içlerindeki duvar resimlerine takılıp kalıyoruz.

 Yolda giderken ilk olarak Aydın Karacasu’daki Hacı Ali Ağa camisinden bahsedebiliriz.  18. Yüzyılda yapılmış ahşap tavanlı ve ahşap direkli camilerden…İçeride sadece pencere üstlerinde gördüğümüz renkli çiçeklerle yapılmış duvar resimlerinin olduğunu görüyoruz. caminin dışına ise renkli süslemeler yapılmış. Camideki sadeleştirilmiş süslemeler ve ahşap tavan desenleri ile ne kadar güzel göründüğünü söyleyelim. Caminin yeni restorasyondan geçmiş olduğu belli oluyor.

 

  Koçarlı’da ise Cihanoğlu ailesine ait 18. yüzyılda yapılmış bir camide ise, klasik camilerde göremediğimiz duvar resimleriyle karşılaşıyoruz.  Camideki renkli duvar resimlerinin bozulmadığı ve hatta korunmaya çalışıldığını caminin imamı söylüyor. Bu resimler arasında, çiçek motifleri, meyve sepetleri, günlük hayattan  resimler olarak  buharlı gemiler, yarı açık perde tasvirleri, Kabe tasvirleri bulunuyor..

Camilerdeki bu duvar resimleri, Osmanlı yönetiminin batı ile kurduğu yakın ilişkilerle birlikte, 15. yüzyıldan itibaren ama özellikle 18. yüzyılda görülmeye başlanmasıymış. Çeşitli meyve, çiçek gibi resimler, önce saray duvarlarında, konaklarda yapılmaya başlanıyor.. Giderek İstanbul gibi büyük bir şehirden kırsal alana doğru popüler olmaya başlıyor. Özellikle de Anadolu’nun kıyı Ege tarafında İzmir, Aydın gibi yerlerde yapılmış.  Duvar resimleri önceleri sivil mimaride, evlerde, konaklarda yapılmaya başlanırken giderek dini alanda, camilerde de yapılıyor..özellikle de ayan ailelerin yaptırdıkları cami, külliye, konak gibi yerlerde yapılıyor. 

   Koçarlı’da Cincin köyünde yine Cihanoğullarına ait eski cami adıyla bir başka camide daha duvar resimleri yapılmış.  Burada minber ve pencere üstleri gibi bazı yerler dışında kalanların ne yazık ki beyaza boyanmış olduğunu görüyoruz.

  

     Aydın’da ise şehrin merkezinde   Cihanoğullarına ait Cihanoğlu cami ve külliyesi yapılmış.  Caminin farklı bir tarzda yapıldığını görünce anlıyorsunuz.  Cami, tonozlu bir altyapının üzerine yerleştirilerek zemini yükseltilerek bir platform üzerine oturtulmuş ve çevreye hakim duruma getirilmiş.  Külliyenin bulunduğu platformun istinat duvarına sırtını dayamış olan sivri beşik tonozlu bir revak yapılmış.  Revak, birer kemerle batı ve doğu yönlerine, üç kemerle de güneye açılıyor. Şimdiye kadar herhangi bir camide görmediğimiz bu revakın camiye mi ait olduğu yoksa başka bir yapı mı olduğu aklımızdan geçen sorular oluyor. Ancak bu beşik tonozlu revak kullanımının, haçlı seferlerinden sonra Doğu Akdeniz kıyılarında Kıbrıs’ta, Rodos ve Girit başta olmak üzere bazı Ege adalarında ortaya çıkan 14. Yüzyılda güneybatı Anadolu’da beylikler dönemindeki bazı yapılarda da görülebilen gotik mimari tarzla bağlantılı olabileceği düşünülüyor. Cihanoğlu camisinde bu tür gotik tarzın kullanılmasının bir nedeni de, 18. yüzyılda iyice güçlenmiş olan zengin ayanların Osmanlı hükümdarlarını taklit etmek isteyerek, camide kendi güçlerini zenginliklerini bu tür gösterişli üsluplarla sergilemeye çalışmaları oluyormuş..  

https://islamansiklopedisi.org.tr/cihanoglu-kulliyesi

  Cihanoğlu camisi, 18. yüzyılda Cihanoğulları’ndan Abdülaziz Efendi tarafından kurulmuş. Cami, medrese, çeşme, sebil ve sarnıçtan oluşan bu külliye, Cihanoğullarından kalan tek külliye olma özelliğindeymiş. Camide klasik Osmanlı tarzının hakim olmakla beraber şadırvandaki süslemeleri Osmanlı Baroku denilen süslemeli tarzın en muhteşem örneklerinden birini oluşturuyor. Ayrıca bazı ayrıntılarda da gotik üslubun etkilerini taşıdığı görülüyor. Bu özellikleriyle özel cami ve külliye olarak karşımıza çıkıyor. Külliyenin merkezinde ise, medresenin dershaneleri olarak kullanılan medrese hücrelerini görüyoruz.

   Aydın’da yapılmış tarihi camilerde bu gösterişli tarzların kullanıldığı görülüyor. Bunlardan bir başkası da 16. yüzyıla tarihlenen ve süslemeleri ile dikkatimizi çeken Ramazan Paşa camisi oldu. Caminin içinin karmaşık üslupta yapıldığı belirtilmekle birlikte Barok tarz öne çıkartılacak şekilde yapılmış.  Ayrıca camide görülmesi gereken işlerden alçı kabartmalar, renkli cam işçiliği ve ağaç oymacılığı işleri camide kullanılmış. Kare planlı cami olarak yapılmış.

  Genelde 18. Yüzyıla tarihlenen bu gösterişli duvar resimleriyle süslü tarihi camilerin yanında 15. Yüzyıla tarihlenen ve Anadolu Beylikler dönemi Menteşoğlularından İlyas Bey tarafından yapılmış bir başka camiden de bahsetmek gerekir. Aydın/Söke’de Balat köyünde Milet antik şehrinin içinde bulunan İlyas Bey Cami ve Külliyesi, cami, medrese ve hamamdan oluşuyor. Yeniden restorasyonu yapılan caminin kubbesi oldukça ilgi çekici.. Geleneksel cami kubbelerinden farklı olarak orta Asya camilerine benzer şekilde yukarıya doğru dikleşerek kümbet şeklinde yapılmış bir kubbe bulunuyor.

  İlyas bey caminin tarzının Anadolu’da beylikler döneminde yapılmış olması, özellikle bu dönemde Anadolu’da Türk İslam kültürünün kurulması için gösterilen çabalarla ilişkili olduğunu düşündürüyor.   

   Bu çabaların gerçekleşmesinde ise, Selçukluların özellikle Aydın ve civarına yerleştirdikleri Türkmen grupları içindeki Horasanlı dervişler yoğun bir çaba göstererek önemli rol oynamışlar ve buralarda orta Asya gelenekleri ile İslamiyeti sentezlemişler. (Bircan Kayacan-Aydın’da Mevlevilik)

   Yol boyunca karşılaştığımız camilerden bizi en çok etkileyeni ise, yolculuğumuzun son gününde görmeyi çok istediğimiz renkli kalemişli camilerin en güzelini Aydın’ın Kuyucak ilçesindeki Kayran köyünde buluyoruz. Burası, Kayran köyünün tarihi kalem işlemeli camisi. Kayran köyüne çıkmak için, kıvrıla kıvrıla virajlı yollardan geçtikten sonra jeotermal enerji tesislerinin yemyeşil doğada kurulmuş çelik borularını takip ederek yukarıya çıktık. Her taraf sakin ve yeşil bir görüntü içinde köyün ortasında yine gölgelikler içinde bir kahve ve karşısında tarihi Kayran cami mavi renklerin hakim olduğu rengarenk resimleriyle bizi karşılıyor. İçerisini yeniden restore edip caminin daha da güzelleşmesini sağlamışlar.

  Kayran cami, 19. Yüzyılda yapılmış ahşap tavanlı ve direkli camilerden. Burada ahşap süsleme yerine, kalemişi süslemeler yapılmış. Süslemelere baktığımızda, çiçek motifleri, selvi ağaçları, cennet, cehennem, mizan terazisi, Kâbe, Mevlevi sikkesi, tüfek ve barutlu silah gibi resimleri görüyoruz.  Burasının duvar resimli Aydın camilerinden ayrılıp daha çok Denizli’deki kalemişi resimli camilere benzediği görülüyor. (Geç dönem kalem işi süslemeli bir eser; Kuyucak Kayran Cami, Kadir Pektaş-Erbil Cömertler Aktuğ.) Kayran caminde diğer camilerde gördüğümüz duvar resimlerinden farklı resimlerle karşılaştık.Duvar resimlerinde görülen bitki, meyve gibi resimlere ilaveten Kâbe, cennet, cehennem, adaleti temsil eden Mizan terazisi gibi dini resimler yada semboller de yapılmış.

   Kayran cami gibi özellikle Denizli ve çevresinde de çok defa gördüğümüz bu rengarenk kalem işlemeleri her zaman ilgimizi çekmişti. Şimdi bir başka örnekle daha karşılaşınca biraz tarih bilgisine başvurarak sorgulamaya çalıştık. Bu camilerde birbirine benzer şekilde yapılan resimler olduğu gibi farklı resimler ve özellikle semboller de yapılmış. Camideki resim geleneğinin kalemişi süslemelerin tasavvuf düşüncesiyle ve tarikat sembolleriyle bağlantılı olduğu yapılan araştırmalarda anlatılmaktadır. (Bkz. Doğu Karadeniz Camilerindeki Tasavvufi Tasvirler, Muhammed Aslan) Her camide yapılan sembollerin yada resimlerin özellikle bu camilerin temsil ettiği tasavvuf ehline ait semboller oldukları belirtiliyor.  Örn. Bektaşi tarikatına mensup olanların kendi tekke sembollerini buraya çizmişler.. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Tekke Eşyalarına Sahip bir Cami; Afyonkarahisar Başmakçı Recep Bey Cami, Şeyda Algaç)  Duvar resimleri, bani-usta- cemaat üçlüsünün tasavvufi görüşlerini , mensup oldukları tarikatın mesajlarını sanatsal ifadelerle aktardıkları da söyleniyor.   Kayran caminde de gördüğümüz kalemişlemeli resimlerde tasavvufla ilişkilendirilebilecek Mevlevi sikkesi, Mizan terazisi gibi resimleri gördük.

 Anadolu coğrafyasının bu bölgesindeki Kalemişlemeli camilerdeki tasavvuf hikayelerinden çıkıp biraz da antik Karia bölgesindeki mitolojilerine, Hellenistik dünyanın hikayelerine doğru geçelim..

Karia coğrafyasının antik dünyasında, kentler, mitolojiler ve kutsal dünyalar …

  Karia coğrafyası, tarihin ilk dönemlerinden bu yana zengin verimli toprakları içine alması ile pek çok yerleşime evsahipliği yapmış. Zengin alüvyonlu toprakları taşıyan Büyük Menderes nehrinin geçtiği bu topraklarda Hellenistik ve Roma dönemine ait Nysa, Tralles, Magnesia, Alinda, Alabanda gibi birçok önemli kent ortaya çıkmış.. Bu kentlerde ortaya çıkan felsefe, sanat, teoloji, mitoloji  dünyası ve düşünürler  günümüzde  hala tartışılmakta ve önemini korumaya devam etmektedir.

    Gezinin antik şehirler kısmına Aydın arkeoloji müzesindeki şehirlerden çıkan özellikle de Nysa şehrinden çıkan buluntulara bakarak başlamak heyecan verici oldu. Karia bölgesinde yer alan önemli kentlerden biri olan Afrodisias gezilerimiz daha öncesinde olduğundan bu defa bilinmeyen kentleri görmek isteğindeydik. Nysa kentinin önemli tarafı, şarap ve eğlence tanrısı Dionysos’un burada doğmuş ve büyütülmüş olduğu mitolojisinin ortaya çıkmasıydı.. Mitoloji elbette bölgede yetişen üzüm, zenginlik bolluk bereket dünyasının getirdiği bağ bozumu ve ardından yapılan şenlikler ile ilişkili durumda..   Nysa kentinden biraz bahsedecek olursak, Menderes nehrinin kuzeyinde kalan Nysa antik kenti, öncelikle Anadolu’dan gelen yolların kavşağında bulunması nedeniyle önemli ve zengin kentlerden biri olmuş. Ayrıca Karia ve İyonya bölgeleriyle de bağlantı noktasını oluşturmuş.. Ancak aynı zamanda Nysa önemli bir eğitim ve kültür merkezi de.. Amasyalı Tarihçi Strabon bile eğitimini burada almış. Kentin ilgimizi çeken tarafı, Burada yetişen üzüm ile birlikte yapılan şarapçılık ve ardından bağ bozumu sonrası yapılan eğlenceler ile birlikte Dionysos kültünün belirginleşmesinde önemi bulunuyor.   Dionysos tanrısı, Hellenistik dünyada bağ ve şarap tanrısı olarak biliniyor. Aynı zamanda eğlence dünyası içinde tiyatro tanrısı olarak da kabul edilmiş. Dionysos, diğer tanrılardan farklı olarak soylu değil, halkın desteklediği benimsediği tanrı olarak kabul ediliyor.  Mitolojik hikayesinde anlatılanlar oldukça ayrıntılı olsa da, anlatıda Dionysos’un Tanrı Zeus’un gayrimeşru ilişkisiyle dünyaya gelme çabası ve bu ilişkiyi kabul etmeyen tanrıçaların Dionysos’u yok etme çabaları, Zeus’un bütün bu saldırılar karşısında Dionysos’u baldırında olsa bile yaşatma azmi hikayesi devam edip gidiyor..

    Tiyatro ve eğlence dünyası içinde Dionysos eğlenceleri, şarap ile birlikte gerçeklerden uzaklaşma, iktidarın baskısından uzaklaşma gibi bir anlamda özgürlük hissi sağladığı da söylenebilir. İşte bu özgürlük hissini sağladığı için de Dionysos tanrısı eğlence, tiyatro, özgürlükle birlikte ele alınıyor.

  Dionysos mitoloji anlatısı, Nysa antik tiyatrosundaki duvar frizlerinde kabartmalar olarak işlenmiş. Bu kabartmalar özgün yerlerinden çıkarılmış ve Aydın Arkeoloji müzesinde sergileniyor.  Sergideki frizlerde, öncelikle kentin coğrafyası gösteriliyor. Menderes nehrini anlatan tanrı Melandros kabartması yapılmış. Sonrasındaki bir başka kabartmada ise, bebek Dionysos’un Nympheler tarafından yıkanması gösterilmiş. Yine bir başka kabartmada ise, Dionysos şenlikleri anlatılmış.   Dionysos kültüne/inancına ait araştırılması gereken çok şey var. Ancak şimdilik Arkeoloji müzesinden edindiğimiz bilgiler ile yetinmek durumundayız..

   Müzede, Nysa kentinden başka antik döneme ait pek çok kentten çıkarılan arkeolojik buluntu sergileniyor. Bunlar arasında, dikkatimizi çekenler, Arkaik Karia geleneğine uygun Panionion tapınağının bir örneği bulunuyor. Ayrıca   kilden yapılmış antik dönemin çocuk oyuncakları, Eros ve Nike heykelcikleri, Roma dönemine ait altın süsleme ve takıları v.b. pekçok tanrı, tanrıça, süs, takı gibi gündelik eşyalar, günlük ve dini objeler sergileniyor.

   Antik dönemin dünyalarına daha yakından bakmak için başka şehirlere de gideceğiz.  Aydın’daki antik dünyalardan çıkıp yolumuzu Çine’nin kıvrımlı yollarından yavaş yavaş Yatağan’a doğru çevirdik.  Yatağan’da görülmesi gereken önemli antik kentleri daha önceki gezilerimizde gördüğümüz için şimdiye kadar gidip bakamadığımız önemli yerlerden biri olarak Lagina kutsal alanını kısa bir bakışla da olsa gidip görmeye çalışıyoruz. Burası, bir yerleşim alanı değil.  Yatağan’daki Stronekia antik kentinin dini merkezi oluyor. Buraya kutsal bir yolla dini törenlere katılmak yada seyretmek için geliniyormuş.  Lagina’da  Hakate kutsal tapınağı bulunuyor. Kara kraliçe olarak da bilinen Hakate,  daha çok karanlık, gece, büyüler gibi alanlar ile ilişkilendiriliyor.  Hakete adına sunular, şenlikler yapılırmış. Burası, kurbanların sunulduğu sunaklar, rahiplerin yaşadığı yerler, diğer kutsal alanlar ile birlikte önemli bir dini mekan oluyor. Lagina’da ilk kazıları yapanlardan biri de Osman Hamdi Bey olmuş.

   Gezi boyunca antik kentlerin kutsal dünyalarına daha fazla girmeye ve burada neler yaşandığını öğrenmeye çalışacağız.   Bunun için Lagina’dan çıkıp Milas’tan 700 metre yukarıdaki Labraunda kutsal alanına doğru gitmeye karar verdik. Milas ise, Karia bölgesinin en eski başkenti olarak biliniyor. Eski adı, Mylasa iken sonra Milas olmuş. Labraunda ise, Mylasa şehrinin en iyi korunmuş tapınak alanıymış. Bu alandan başka tapınaklar da varmış ancak bunlar yıkılıp günümüze kadar sadece Zeus Labraundası kalmış. Böylece kutsal alanlardan bir diğerine doğru gidiyoruz..

   Yukarıya çıkınca Milas ovasına, Çomak dağlarına kadar uzanan bir manzara ile karşılaşıyoruz. Bu manzarası ile Labraunda, çok etkileyici bir konumda bulunuyor. Labraunda isminin kökenleri de tartışılan bir konu olmuş.. Ancak bize ilginç gelen bu köken hikayesinde, bu adın, Yunan mitolojisinde savaşçı kadınlar olan Amazonlarla özdeşleştirilerek ‘çift taraflı Balta’ anlamına gelen Labris sözcüğünden türetilmiş olması.. Buna göre Labraunda, ‘labris’in korunduğu yer anlamına geliyormuş… Elbette farklı yorumların da olduğunu söylemek gerek.

 Labraunda, Karya uygarlığı döneminde daha küçük bir kutsal alan iken, daha sonraları Karyalılar için önemli bir kutsal alana dönüşmüş. Karya halkı, tanrıları Zeus Labraundos onuruna yapılan ve beş gün süren şenlikler için yılda bir kez buradaki Zeus Labraundos tapınağını ziyaret etmişler.  Milastan Labraunda’ya kadar yürüyerek gelip hacılık sıfatını kazanmışlar… Düzenledikleri festivallerde ibadet edip, sunakta kurbanlarını kesiyorlarmış.. Ayrıca stadionda atletizm yarışlarına da katılıp, şölenleri seyrederek kutlamalara eşlik ederlermiş. (Kaynak; Elifnaz Durusoy, Tarihi Yoldan Kültürel Rotaya, Milas ile Labraunda Arasındaki Yolun Korunması ve Yönetimi. ss. 83-85)

  Zeus Labraunda’sının kutsal alanından çıkarak artık akşam güneşini batırmak için Latmos dağlarına doğru yol alıyoruz. Kapıkırındaki Bafa gölüne doğru devam edince müthiş bir akşam güneşi manzarası bizi karşılaştık.  Gölün ortasındaki adanın üzerinden yavaş yavaş kızıl bir güneş batışı görülmeye değer manzaralardan biri…birazdan ay çıkacak ve gölü ışıklarıyla bir başka aydınlatacak.. Ay ışığı derken, Bafa Gölünde bulunan antik  Heraklia kentinin de mitolojik öyküsünü anlatmadan geçmeyelim. Heraklia kentinin kuruluşu, Endymion adında bir çobana dayandırılmaktadır. Endymion Latmos dağlarında flüt çalarak yaşayan genç ve yakışıklı bir çoban iken, Ay tanrıçası Selena Endymion’a aşık olmuş .. Ay tanrıçası Selena’nın arasındaki aşk öyle güçlüymüş ki tanrı Zeus bu aşktan etkilenmiş ve bu aşkı ölümsüz kılmak için çoban Endymion’u sonsuz bir uykuya yatırmış ve ay tanrıçası Selena her akşam uyuyan sevgilisini ışıklarıyla sevmeye ve   Bafa gölünü de sonsuz bir şekilde aydınlatmaya devam etmiş.  Mitolojik öykünün gerçek tarafı, Bafa gölünün ayın ışıltısı ile ne kadar güzel olacağıdır şüphesiz. Belki çobanın flütünün sesi de suyun sesine karışıyordur. Heraklia kentinin en önemli kalıntılarından biri, elbette Endymion tapınağı oluyor. Endymion kutsal alanı olarak yapılmış yapının en önemli özelliğinin mağaraya benzer olması. Bu nedenle Cella Apsis biçimli arka duvarla yapılarak ana kayada yapının içine dahil edilmiş.

    Sabah Bafa gölünden ayrılıp yolumuzu daha batıya doğru yöneltip Didime doğru yol alıyoruz. Didim, Antik kentlerin kutsal dünyaları açısından oldukça önemli kentlerden biri..burasını görmeden geçmenin imkansızlığını belirteyim.. Görülmesi gereken listelerin başında geliyor.

 Kahinlik merkezi, Apollon tapınağındayız..   

 Didyma Apollon tapınağına bakınca    etkisi altında kalmamak mümkün değil.  Tapınağın etkileyici görselliği, merdivenleri ile devasa sütunlarında ortaya çıkıyor. Tapınağın insanı küçülten gücünü gösteren bir yapıyla karşılaşıyorsunuz.  Ayakta kalmış devasa iki sütun tapınağın muhteşemliğini anlatmaya yetiyor. Girişte merdivenlerden yukarıya doğru çıkınca yarısı kalmış gövdeleri çok geniş devasa sütunlar arasında kayboluyorsunuz.

 Didyma Apollon tapınağı, kahinlik merkezi olarak biliniyor. Dönemin Hellenistik dünyasında Delfi bilicilik merkezi ile birlikte en önemli bilicilik kahinlik merkezi oluyormuş.   Hellenistik dünyada kahinlik çok önem taşıyor. En alttaki insandan krala kadar kahinlere danışmayan yokmuş. Gelecekte ne olacağı kahine sorulurmuş.  Kahinler ise kadın rahiplermiş. Bunlar suya bakarak geleceği görmeye çalışırlarmış. Apollon tapınağı, gelecekte bazı olacakları öngörmüş olarak önem taşımakla birlikte, Delfi rahiplerinin kehanetleri daha güçlü olduğundan burası ikincil bir öneme sahipmiş.  Kehanete başvurma Helenistik dönemde o denli yaygınmış ki sıradan bir insan herhangi bir şey için kahinlere başvurabilirmiş. Ancak bu her zaman kahinlerin doğru bilecekleri anlamına gelmiyor bazen tavsiye şeklinde yorumlar da yapabiliyorlarmış. Kahin, kehanetini yaptıktan sonra bunun aktarılması şiirler şeklinde olurmuş.  Bir başka kadın görevli dışarda bekleyen istekliye şiirsel bir dille kehaneti aktarırmış.

  Apollon tapınağında esas olarak pek çok dini tören yapılıyormuş.  Burada kişinin yurttaş olması için yapılan törenlerden kurban adamaya kadar çeşitli dini törenler yapılırmış. Apollon tapınağı, yakındaki Miletos kentinin kutsal alanı oluyor ve Milet’ten Apollon tapınağına kutsal bir yolla geliniyormuş. Tıpkı daha önce Milas’ta gördüğümüz Labraunda kutsal alanının Mylasa(Milas)  kentine bağlanan kutsal yolu gibi burası da dini ritüellerin , törenlerin yapıldığı bir alan olarak biliniyor. Bu kutsal yolun iki tarafında ise aslan heykeller bulunuyormuş.  Tapınağın arka kısmına doğru ilerleyince kahinlerin tek başlarına kaldıkları tahmin edilen dipteki kısım, suya baktıkları kutsal kuyu izleri görülebiliyor.

 Kahinlerin geleceği bu kadar net olarak görmeleri için bu işe hazırlandıkları ve sezgi güçlerini eğittikleri anlaşılıyor. Kahinliğe hazırlanmak için üç gün oruç tutmak, suya bakarken buhar solumak vs. gibi ritüeller yapılarak tahmin güçlerini geliştirdikleri tahmin ediliyor.

 Didyma’da kahinlik işlerinden ayrı olarak bir de dört yılda bir büyük Didyma şenlikleri düzenleniyormuş.  Bu şenliklerde yapılan spor yarışmalarının yanısıra hitabet, müzik ve tiyatro gibi alanlarda da yarışmalar yapılırmış. (George Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi,)

  Didyma Apollon tapınağının etkileyici gücünden zor sıyrılıyoruz. Yolumuza devam etmek diğer etkileyici tarihi kentleri de görmek isteği baskın çıkıyor ve yine antik dünyanın en önemli kutsal merkezlerinden biri olan Magnesia kentine doğru yola çıkıyoruz.

Bir hac merkezi olarak Magnesia..

  Kentle ilgili pek çok sunum dinlemekle birlikte gelip görme fırsatına ancak erişebildik. Üstelik burada kazı çalışmalarında bulunan Ankara üniversitesindeki bir doktora öğrencisinden de Magnesia hakkında bilgi almak şansına sahip olduk. Verilen bilgilere göre, Magnesia , Menderes nehrinin yakınında bir dini merkez oluyor. Magnesia antik kenti adıyla bilinen Yunanistan’da iki tane Anadolu’da da biri burada diğeri de Manisa’da olmak üzere dört adet kent varmış. Magnesia, Girit’den gelen ve kendilerine Magnet denilenler tarafından kurulmuş bir kent. Yerleşilen topraklar ne denize çok yakın ne de çok içerde olmayıp tam istenilen bir yerde verimli bir yerde olması nedeniyle tercih edilmiş. Aristo bir kente verilecek en güzel adın   Magnesia olması gerektiğini söylemiş. Magnesia, geç bronz çağında Troya’daki hikayeye benzer şekilde bir kadın tarafından yıkılmış. Magnesia’nın asıl önemi, burasının dini hac merkezi olmasıymış.  Tanrıça Artemisin burada kendini insanlara gösterdiği kabul edilerek Magnesia, Delphi Apollonun onaylaması ile de kutsal topraklar olarak kabul edilmeye başlanmış.   Magnesia’daki en önemli tapınak olan Artemis tapınağı normalden birkaç kat büyük olarak  yapılmış. Tapınağın ortasında bulunan kurban sunağı, burada kurbanların kesildiğini gösteriyor. Burada kurbanların bağlı oldukları çengeller de bulunmuş. Şenliklerde yirmiden fazla hayvan kurban edilirmiş.   Magnesia, kutsal olarak kabul edildikten sonra dini tapınma ritüellerinin ardından bir hafta süren şenlikler yapılırmış. Ayrıca bu şenliklere katılması için ve Magnesia’nın kutsallığını kabul etmesi için de Yunan dünyasına çağrı yapılır ve pek çok Yunan kenti katılırmış.. Şenlikler için çok önemli devasa bir stadyum yapılmış. Boks, gladyatör dövüşlerinin yapıldığını stadyumun üzerindeki taşlarda görebiliyoruz.  Stadyumun yanında biri büyük diğeri küçük tiyatroların olması buradaki dini şenliklerin ne kadar canlı olduğunu anlatıyor. (George Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi,) Magnesia kenti denilince akla hemen devasa stadyumu geliyor. Bugüne kadar sadece Türkiye’de değil dünyada da en iyi korunmuş stadyum olarak biliniyor. Stadyumun 30.000 kişilik olduğu, oturma sıralarının üzerinde yazıtların bulunduğu, podyumda da kabartmaların olduğuna dikkat çekiliyor.  Ayrıca yapılan şenliklerin bir hafta boyunca olduğu ve çok çeşitli oldukları düşünüldüğünde, stadyum ve 2 adet tiyatronun yapılmasının normal olduğunu söyleyebilirim..

  Kentlerin etkileyiciliği ile birlikte bir o kadar da gezme ve anlamanın yorgunluğu üzerimize çöküyor. Bölgedeki önemli kentlerin dünyalarını anlamak sadece gezmekle ve bakmakla mümkün değil.. Aynı zamanda kentlerle ilgili bilgileri de edinmek gerekiyor.. Bu nedenle önemli bir dinlenme arası verip ertesi güne yeniden şehirleri gezmek ve anlamakla işe başlıyoruz.

  Didim’i şehirleri gezmek için merkez olarak kullandığımızdan sabah yeniden Didim’den hareket edip, Güllübahçe’ye doğru geçip buradan Priene antik kentine çıkıyoruz.

 Hellenistik şehir Priene kentinin gösterişli sokak merdivenlerinin etkileyiciliği …

     Karia coğrafyasındaki önemli Hellenistik kentlerden bir başkası da Priene antik kentiymiş.. George Bean, Priene kentini, Hellenistik dönemin özelliklerini en iyi gösteren kent olduğunu söylüyor. Yine kentin daha orijinal bir Yunan kenti olma özelliği gösterdiğini de söylüyor.  Kent, o dönemde denizin kıyısında bulunuyormuş. Ancak zamanla Menderes nehrinin çamurları ile toprağın altına gömülmüş. Priene kentinden etkilendiğim yapılarla ilgili bazı bilgileri paylaşmalıyım.

  Öncelikle şehrin ilginç bir şekilde bazı kısımları çok belirgin bir şekilde ayakta kalmış.. Kentin girişinden başlayarak yukarıya doğru uzanan taş döşeme merdivenlerin ve birbirini dikine kesen sokakların görünür ve gezinebilir bir şekilde durduğunu görüyorum.. Kentin girişindeki taş döşeme merdivenlerinden yavaş yavaş yukarıya Athena tapınağına doğru çıkınca burada karşımıza turistik kartpostallarda gördüğümüz tapınağın ayakta kalmış dört sütunu duruyor.  Athena tapınağında diğer sütunlar da yerine konulsa sanki tapınak tamamlanacak gibi belirgin şekilde duruyor. Athena tapınağının diğer şehirlerdeki tapınaklardan farklı bir yanı da, tanrının evi gibi kabul edilmiş olması ve cemaatin buraya girmesine izin verilmemesi oluyormuş..  Cemaat dışarıda toplanıyormuş ve sadece görevli rahipler içeri girebilirmiş. Tapınaktan aşağıya doğru inmeye başlayınca, Agora, çarşı kısmı da belirgin bir şekilde karşımıza çıkıyor… Hellenistik dönemi yansıtan en iyi yapının Tiyatro olduğu belirtilmiş. Burada önemli kişilere ait locada onur koltukları, yine tiyatroda yapılan etkinlikler öncesinde Dionysos’a adanmış bir sunak bulunuyormuş.

  Priene’deki en iyi korunmuş yapılardan bir başkası da, Bouleuterion olmuş.. Burası, şimdiye dek gördüğüm antik kentler içinde bir kent/polis devletinin yönetiminin yapıldığı kamusal binayı en iyi gösteren yapı olduğunu söyleyebilirim. Boulleterion binası, senato binası olarak kullanılmış ve dikdörtgen biçimli küçük bir tiyatro şeklinde yapılmış. Ortada bir sunak bulunuyor. Burada her toplantı öncesinde bir kurban sunulurmuş. (Ayrıntılı bilgi için bkz. George Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi)

   Priene kentini gezdikten sonra aşağıda bir kazı evini görüyoruz. Burası 1895’de başlayan Alman arkeolog Wiegard ve ekibine ait tarihi bir bina … Binanın üzerindeki fotoğrafta ise, Türkiye’de ilk müzenin kurulmasına öncülük eden Osman Hamdi Beyi görüyoruz. Buradaki   kazı evinin halen duruyor olmasının da ayrı bir tarihi öneme sahip olduğunu belirtmek gerekir.

  Priene kentinin en çok etkilendiğim kısmı hala sağlam duran taş merdivenleri oldu. Yukarıya doğru ve sağa sola giden merdivenler şehre bütünlük hissini veriyor..

    Priene şehrinden ayrılıp Güllübahçe’yi indikten sonra, Akköy üzerinden Balat köyü yakınındaki Milet şehrine doğru gidiyoruz.   Karia bölgesinin dışında İyonya bölgesine giren en ünlü Hellenistik kentlerimizden biri olan Milet şehrini sanırım dünyada gezmeyen kalmamıştır. Şimdiye kadar yaptığım gezileri hiç saymadan başka bir gözle şehri yeniden gezmeyi istiyorum.

    Muhteşem Roma tiyatrosu, Faustina hamamları ve kutsal yolundan etkilendiğim Milet şehrine doğru yola çıkıyorum…

İyonya denilen bölgedeki Hellenistik kentler arasında Milet Batı Anadolu’nun en büyük ve en zengin, gösterişli kenti olma özelliğini gösteriyor.  Şehir mimarisi, ticaret, sanat kültür alanında diğer kentlerden çok üstün olmuş.  Tarihi geçmişinde ise, geç bronz çağına ait buluntuları ile önce Minos sonrasında Mikenlerin eline geçmiş.. Bu dönemden izler bırakmış. Milet, bir kıyı ve liman kenti olarak ticaret ilişkileri ile güçlü bir kent olmuş. Zengin bir kent olarak kültür ve sanat hayatı oldukça gelişmiş. Daha sonraları da İyonya bölgesinin en muhteşem uygarlığı olarak geçmeye başlıyor. Miletli Thales, Anaksimender gibi ünlü düşünürler tarihe katkı sağlamışlar.  Pozitif bilimlerin temeli Milet okulunda atılmış. Milet daha sonra Roma döneminde ihtişamını korumakla birlikte Efes kenti giderek daha önemli hale gelmiş.  

   Milet şehri, bugün artık Menderes nehrinin taşıdığı toprak nedeniyle deniz kenarındaki konumundan çok uzakta içerde bir kent haline gelmiş. Ne kadar görkemli bir kent olduğu önce tiyatrosunu görünce anlıyorsunuz. Şimdiye kadar gördüğüm pek çok antik kent tiyatrosu Milet tiyatrosunun yanında sönük kalıyor. Ancak Hellenistik dönemden sonra Roma döneminde bu görkemi iyice artmış. Hellenistik dönemde 5300 kişilik olan tiyatro Roma döneminde 15000 kişilik yapılmış. Tepeye yerleşmiş tiyatro haşmetli bir şekilde merdivenleri çıkmakla bitmeyen üç katlı anıtsal yükseklikte yapılmış. Tiyatroya girişler ise görebildiğim iki girişin içinde dörde ayrılan ve halen sapasağlam olarak duran dev tünel girişleri yükseliyor. İçinde merdivenleri halen çok sağlam bir şekilde yukarıya doğru tıpkı bir stadyumdaki gibi tırmanıp en tepe koltuğa çıkılıyor. Tiyatronun en üst yatay geçişleri de sağlam bir şekilde uzanıyor. İçindeyken dönemi hissetmemek mümkün değil. İşte şimdi zengin bir Hellenistik kentin tiyatrosundasınız.

Tiyatronun sağlam bir şekilde durmasının yanında meşhur Faustina hamamları da her ne kadar yıkık dökük olsa da, işleyişini hayal edebileceğiniz kadar sağlam kalmışlar.. Bu hamamlar, Roma dönemindeki en büyük hamam ve spor tesisi olarak yapılmış. Faustina hamamlarının Türk hamamlarının ilk biçimlerinden biri olduğu da söyleniyor. Girişte soyunma odalarıyla başlayan hamam yapısı, soğuk havuz, sıcak yıkanma bölümlerinin olduğu bölümler ve içlerindeki havuz duvarlar ile birbirlerinden ayrılmış kısımları ve ısınma sistemlerini rahatça görebiliyorsunuz. Soğuk havuzda nehir tanrısının replikası bulunuyor. Aslı Milet müzesinde duruyor.

 Kentte bir zamanlar limanın bulunduğu yerde liman anıtı yapılmış. Bugün bu anıtın yerine replikası yapılarak konulmuş. Anıt ne yazık ki bu anıt da British Museumda.  Anıtın etrafında duran sütunlar ile yerini görebiliyorsunuz..

  Milet’in kutsal alanı, Apollon Didyma tapınağı oluyor. Buraya gitmek için Milet’ten Didime 17 km olan kutsal bir yol yapılmış.  Yolun etrafında aslan heykelleri varmış. Dört gün süren kutsal yolda giderken belirli ara duraklarda durup ilahilerle kurban kesilirmiş. Apollon tapınağında ise ziyaretçileri kahin kadınlar karşılarmış. Gelen ziyaretçilere altı mısralık gelecekten haber verilirmiş.

  Milet’deki güney çarşısının depo yapısının da önemli olduğunu söylemek gerek. Güney pazarı, antik dönemin en büyük çarşılarından biriymiş. Depo alanında da çarşının malları depolanırmış.  Buradaki depo ile güney çarşısı arasına ise umumi tuvaletler yapılmış.   Buradaki güney agora giriş kapısı ise olduğu gibi alınıp Berlin’deki Pergamon müzesine götürülmüş. Burada duvarın olmamasına rağmen ben duvarın burada olduğunu hayal ettim.

  Milet kenti yakınlarında çıkan kazı buluntularının sergilendiği bir de Milet müzesi bulunuyor. Müzenin bu ihtişamlı kentin az sayıdaki buluntusunu barındırmasını yadırgamakla birlikte çok iyi çalışılmış bilgiler bulunuyor. 

  Karia bölgesinin zengin ve etkileyici Hellenistik kentlerinin kutsal dünyalarından, mitolojilerinden büyülenmiş gibiyim. Kutsal dünyalara ait bilmediğim pek çok şey öğrendim.. ve bu dünyalar yeniden kafamda canlandı hayat buldu..

  Mitolojiler, zengin antik kentler, kutsal yollar, hacılar dünyasından ayrılıp, Karia bölgesinin eşsiz doğasını daha yakından tanımaya sıra geldi..

Karia’nın doğasında keşif dolu ve maceralı  yürüyüşler..

  Buradan itibaren Karia coğrafyasındaki tarihi izleri bir tarafa bırakalım ve doğal güzelliklerinin derinlerine doğru yola çıkalım. Yolumuzu Aydın’dan eski Çine üzerinden Muğla Yatağan’a doğru çeviriyoruz. Yolumuzun üzerinde Gökbel vadisi var. Vadi boyunca bize farklı bir gezegendeymiş hissini veren Gnays adı verilen kaya oluşumlarının içinden geçiyoruz. Rüzgarın ve yağmurun bu coğrafyadaki farklı hareketleri ile oluşturduğu bu Jeolojik kaya tasarımlarını bir ustanın elinden çıkmış gibi pek çok şeye benzetmek mümkün. Heykel kayaların arasından geçip yukarıda Konuşan kayalar denilen tepeye doğru yöneliyoruz.  Dar ve virajlı köy yollarının doyumsuz manzarasında üst üste binmiş düşecekmiş gibi kayaların arasından çıktığımız tepe bize tam bir manzara şöleni veriyor. Buradan aşağıya doğru Çine çayı üzerine yapılmış Adnan Menderes baraj gölüne bakıyoruz. Ve aklımıza Çine çayına ait Marsyas mitolojisi geliyor. Mitolojiye göre, çoban Marsyas çok güzel flüt çalan bir çobandır. Ancak tanrı Apollon da flütü iyi çalmaktadır. Aralarında yarışma yapılır ve Marsyas kazanmasına rağmen Apollon bunu kabullenemez ve çeşitli hilelerle Marsyas’ı yenik gösterip   cezalandırır.  Marsyas bir zeytin ağacına asılır çeşitli işkenceler görerek öldürülür. Marsyas’ın gözyaşları ile Marsyas nehri oluşur. Bugün bu ırmağın Muğla ve Aydın arasında akan ve Büyük Menderes nehrine dökülen Çine çayı olduğu söylenmektedir. Belki de nehrin akışı bir zamanlar ağlamaya benzetilmiş …

  Çine çayı üzerindeki doğanın güzelliğinden başımız döndü adeta…ama daha güzeli bizi Bafa gölü coğrafyasında bekliyor olacak.. Uzun zamandan beri yapmayı tasarladığımız doğa yürüyüşünü burada yaparak hem bu bölgenin doğasını yakından tanımış olacağız hem de yürüyüş boyunca görmeyi hedeflediğimiz Latmos dağları ve içlerindeki kayalara yapılmış ve 8000 yıl öncesine ait olan kaya resimlerini de yakından göreceğiz.

  Yürüyüşümüzün ilk günü, Bağarcık köyünden başlayarak Stylos manastırına doğru çıkmaya başlıyoruz. Yağmurlu bir günde etrafta mor mor açmış yabani lavanta Karabaşotları arasından ve dev kaya kütlelerinin aralıklarından yolumuzu bularak çıkıyoruz. Çevre yine heykel kayalarla dolu.. Girdiğimiz karmaşık yollardan kırmızı beyaz çizgileri takip ederek çıkıyoruz. Bazen de yol iyice çıkmaz hale geliyor ve tekrar geri dönüp işaretlere bakmak gerekiyor. Çıkış yavaş ve uzun sürüyor. 420 metre yükseliş yapıyoruz. Ancak manastıra inen yolun başına gelince aşağıya doğru inilmesi gereken yol, kayalarla geçit vermez durumda.. Yoldan aşağı inişin uzun süreceğini hesaplayıp dönüşe geçmenin daha uygun olacağına karar veriyoruz. Dönüş iniş olduğu için daha kolay oluyor. Toplam 10 km yürüyüşü tamamlamış olduk. Stylos manastırındaki kaya resimlerini göremedik ancak diğer yürüyüşlerde göreceğiz.

   Ertesi günkü yürüyüşümüz Kapıkırından başlayarak Bafa gölü çevresinde ve İkizadalar’a doğru oldu. Yine 10 km yürüyüş yapıyoruz.  İkizadalar yan yana duruyor. Kumsalla ana karaya bağlanıp hoş bir manzara oluşturuyorlar. Üzerlerinde Heraklia kentine ait duvar kalıntıları duruyor. Bafa gölünün kenarında isteyenler soğuk suya rağmen göle girdiler.  Yürüyüş boyunca peşimizi bırakmayan köpekçiği sandala binerken bırakmak zorunda kaldık ama baktık ki tekrar kaldığımız köye geri dönmüş.. Yürüyüş boyunca tepeden izlediğimiz Bafa gölünün etrafını çevreleyen Latmos dağlarının manzaraları doyumsuzdu. Buradaki Heraklia antik şehrinin kayalar üzerindeki surlarından Bafa gölü boyunca gözlerimizi ayıramadık. İlkbaharla birlikte kayaların üzerinde Kayakoruğu denilen ve mercana benzeyen kırmızı çiçekler ise Karabaş otlarından sonra en çok sevdiğim çiçeklerden oldu. Yol boyunca yapılmış antik dönemin taşlı yollarında yürümek ise oldukça rahatlık sağladı. Aşağıya merdivenden iner gibi indik.

  Ertesi günkü yürüyüşümüz ise, Kargıcak köyünden başladı. Köyden yukarıya doğru tırmanışa geçtik. 400 metre yükselerek 6km çıkışla nefesimiz kesildi. Sonraki gün ise, Karahayıt ve Yediler Manastırını görmeyi hedefliyoruz. Bafa Gölünün kıyısında bulunan Karahayıttan başlayan yürüyüş yine tırmanışlarla devam ediyor. Yolumuzun üzerinde Kerdemelik mağarasında kaya resimlerinin olduğunu biliyoruz. Ancak her taraf mağara olduğu için Kerdemelik mağarasını bulmak, rehberimizin daha önce çizilmiş rotayı takip etmesiyle mümkün oluyor. Mağaranın girişinin herkes tarafından bilinmemesi ve oldukça dar olması şimdiye kadar resimlerin korunmasını da sağlamış.  İçeri girince taş duvarlarda insana benzer pek çok resim görüyoruz.

 Latmos kaya resimleri, Beşparmak kaya sanatının oluşumunun M.Ö. 5 yada 6 bin yıl öncesine kadar gidiyor.. Kaya resimlerinde daha çok aile resimleri, kalabalık insan grupları çizilmiş.  Nadiren hayvan resimlerine de rastlanmış. Gördüğümüz figürler ise sembolik çizimler olarak yapılmış. Kerdemelik mağarasında gördüğümüz şekillerden başka pek çok mağarada da resim var ancak hepsini görmek için zamanımız yeterli değil. Kerdemelik mağarasında çizilmiş resimlerde çok net bir şekilde hayvan figürünün yanında insan figürleri görülüyor.. Elimizdeki kaynağa göre bu insan figürlerinin başında T harfine benzeyen başların olması bunların erkek olduğunu gösteriyormuş.. Özetle karşımızda duran resmin bir av  sahnesi mi olduğu bilinmemekle birlikte  burada bir hayvanın ve karşısında da erkeklerin çizildiğini söyleyebiliriz. İçinde olduğumuz mağaranın resimlerine bakarken heyecan duymamak imkansız, binlerce yıldır duran resimlere bu kadar yakından bakabilme şansına sahip olduk. (Kaynak; İlhan Çağdaş Dönmez, Latmos Bölgesi Kalkolitik Dönemi ve Tarih Öncesi Resimleri, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, Fen-Edebiyat fakültesi Arkeoloji Bölümü Seminer Ödevi)

  Bölgedeki yürüyüşümüz Yediler manastırına doğru devam ediyor. Manastır Bizans döneminde yapılmış. Freskler ve mozaiklerin Bizans sanatına ait oldukları saptanmış. Manastır yapısı etrafı surlarla çevrili ve içinde, kiliseler, şapel, vaizhane, mezarlar, sarnıçlar bulunuyormuş.  Manastırın biraz ilerisinde yediler mağarası olarak geçen içi fresklerle dolu bir kaya kütlesini görüyoruz. 12-13. Yüzyılın başlarında yapılmış bu freskler İsa’nın yaşamına ait sahnelerle dolu. İsa’nın çocukluk, yetişkinlik, mucizeleri çarmıha gerilişi gibi yaşamından kesitlere yer verilmiş. (https://kulturenvanteri.com/tr/yer/yediler-magarasi/#17.1/37.498771/27.557172)

 Yediler Manastırından çıkarak yeniden Kapıkırı’na doğru dönüşe geçiyoruz. Bulunduğumuz coğrafyanın kaya yapısından dolayı artık kayalar üzerinde dans etmeye başladık desem yeridir. Kayaların üzerinde yürümeye alıştık belki de.. Ama şimdiye kadar bu kadar büyük kayalara tırmanabileceğimi düşünmezken yüksek kayalar üzerinde dolaşmanın heyecanını yaşıyorum.. Bugün oldukça yorulmuş bir şekilde dönüyoruz. Ertesi günün yürüyüşünde ise, Balıktaş mağarasına gidip bir başka kaya resimlerini göreceğiz. Mağarayı biraz aradıktan sonra buluyoruz. İçeriye vücudumuzu eğip bükerek giriyoruz. İki kaya kütlesinin birbirine eğilmesi ile oluşmuş önünde kayalardan   mağara olduğu pek görülmeyen bir girişi var. İçerisi iki kişinin daha rahat dolaşabileceği şekilde bir hücre biçiminde. Duvar resimleri ise oldukça fazla. Burada kaynaklara göre toplam 14 adet resim bulunuyormuş. Resimlerin bazıları insan figürü, eller şeklinde yapılmış. Yine kalabalık insan resimlerinin aile yaşamından sahneler oldukları belirtiliyor. Ayrıca kadın ve erkekten oluşan bir resim ile anne ve kız olarak yapılan resimlerden bahsediliyor. Bu resimlerin hangisinin ne olduğunu ayırt etmenin zor olduğunu ancak çok bakıldığında uzmanların bilebileceğini de belirtelim. (Kaynak; İlhan Çağdaş Dönmez, Latmos Bölgesi kalkolitik Dönemi ve Tarih öncesi resimleri, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, Fen-Edebiyat fakültesi Arkeoloji bölümü seminer ödevi)

 Balıktaş mağarasından sonra bugünkü Rotamız, Karahayıt’tan başlayarak Sakarköyüne doğru 9km sürekli tırmanarak tepeye eriştik. Yine nefesimiz kesildi. Güzel manzaralara bakarak yürüdük. Sakarköyünde damlara fıstık kozalaklarını sermişler. Köylerde çam fıstıkları toplanıp satılıyor.   Yürüyüşümüzün son gününde.. Yolumuz Karpuzlu’dan başladı. Rahat bir yoldayız çıkış olmadan hafif aşağıya doğru iniş yapıyoruz. Bu rahatlatıcı yürüyüş yolunda etraf zeytin ağaçları ve yemyeşil uzanan vadileri görüyoruz. Yolumuzun üzerinde taştan antik kent yolları uzanıyor.. Yüksek bir tepe üzerine kurulmuş Alinda antik kentine doğru yürüyoruz ancak sıcak yavaş yavaş artmaya başlıyor.. Alinda kenti ise Hellenistik dönem öncesinde kurulmuş ancak Hellenistik dönemin önemli Karya kentlerden biri olmuş. Alinda’da hemen gözümüze çarpan çok iyi korunmuş bir su kemeri oluyor. Tepeden aşağıya Karpuzlu’ya doğru inerken tiyatrosu ve yine iyi korunmuş bir kale burcu ile karşılaşıyoruz. Kesme taşları oldukça sağlam duruyor. Aşağıda ise Agora çarşının kesme taş duvarlarının sağlam bir şekilde durduğunu görüyoruz. Karpuzlu’ya inince eski bir taş evin duvarlarına bakınca duvarın üzerindeki farklı döneme ait antik dönemden Osmanlı dönemine kadar giden farklı taşların aralara konulduğunu görüyoruz. Tarih burada da karşımıza çıkıyor.

   Bafa gölündeki Latmos dağları yürüyüşümüz sona erdi. Karia coğrafyasının heykele benzeyen Gnays kayalarını adım adım dolaştık.. Ancak görmeden geçemeyeceğimiz köylerden, kasaba ve özellikle köy kahvehanelerinden  de bahsetmeden geçemeyeceğiz.

Turistik köyler, kasabalar ve kahvehaneler..

  Aydın’dan Yatağan Milas’a doğru giderken yol Çomakdağ, İkiztaş, Ketendere köylerine doğru ayrılır..  Çomakdağ özellikle son zamanlarda turizmin popüler köylerinden biri olmuş durumda..Bu popülerlikleri, kadınlarının ipekten taktıkları rengarenk  başörtüleri, başlarına taktıkları çiçekler, altınlar ile turistlerin fotoğrafçıların ilgisini çekmeleri oluyor.. Ayrıca Çomakdağ’a ilginin yoğunlaşmasında, köye özgü düğünlerin 4 güne yayılmasının ve turistik bölgelerden giderek bu düğünlere ilgi duyulmaya başlanmasıymış. Köyde artık tur şirketleri için temsili düğünler yapılıyor. Fotoğraf çekimleri için geziler düzenleniyor.

   Köye gidince girişteki tabelada Çomakdağ köyünün 500 yıl önce Türk boylarından oğuzlara dayandığı belirtilmiş.. Tabelada köyün kayrak taşından yapılmış evleri, kaya bacaları, evlerin üzerindeki ahşap işlemelerinin olduğu, köyde ipek böcekciliğinin bir zamanlar yaygın geçim aracı olduğu, giyilen giysilerin de doğal ipek olduğu anlatılmış. Ancak Çomakdağ köyü ile benzer özellikle gösteren İkiztaş, Kızılağaç ve Ketendere köylerini de belirtmek gerek.

    Çomakdağlı köylülerle de yaptığımız sohbette kendilerinin Karakeçi Yörüklerinden olduklarını söylüyorlar. Yaz gelince Sarıkeçili Yörükler gibi yaylalara göç etmediklerini yerleşik olduklarını da söylüyorlar.  Çomakdağda köy kahvesinde yenilen otlu gözlemelerin tadına doyulmazken yavaş yavaş köy kadınlarından yaptıkları el işlemelerini gösterme satma telaşının başladığını görüyoruz. Market denilen satış yerlerinde bez bebekler renkli işlemeler gözümüze çarpan hediyelik eşyalar oluyor. Sokak aralarında taş evleri görmeye çalışırken bir kadın can havliyle kapalı kapıdan çıkıp aradığınız geleneksel ev burası diye bizi içeri sokuyor. Öyle bir can havliyle bizi içeri sokup tek bir odaya sıkışmış geleneksel evi göstermeye ve hediyelik eşyalarını satmaya çalışıyor ki ayrılamıyoruz. Geleneksel evin tek odasında nasıl her şeyin birarada yapıldığından çocuğun beşiğine bağlanarak burada büyütülmesinden, eviçi mutfağın banyonun işleyişine kadar bütün geleneksel hayatı biranda özetliyor. Aşağıda avluda fotoğraflarının çekilmesine karşı çıkmayan iki yaşlı Çomakdağlı nineyi görüyoruz. Başları çok süslü olmasa da altın zincirle renkli bezlerle sarılmış.. Bize doğru gülümsüyorlar. Çomakdağ köyündeki taş evlerin birer birer kaybolduğunu yerine daha çok apartmanların yapıldığını görerek yavaş yavaş buradan hareket etmeye başlıyoruz. 

   Yolumuz üzerinde rastladığımız güzel bir kasaba olan Güllübahçe, Didim’den Söke’ye giden Güllübahçe karayolu üzerinde bulunuyor.  Otoyoldan çıkıp Güllübahçe istikametine sapınca yol sakinleşip güzelleşiyor. Bu bölgenin denizin kenarında olduğu dönemi düşünüyorum.. Menderes nehrinin taşıdığı topraklarla dolan kıyılar oldukça geride kalmış.. Bugün yaklaşık 8 km içeriye doğru toprakla dolmuş durumda.. Menderes nehri hala toprak taşımaya devam ediyor ve kıyılar devamlı denizden uzaklaşıyor. Menderes gibi nehirlere çalışan nehir adını vermişler.    

    Güllübahçe kasabasında fıstıkçamı ağaçlarının sıralandığı yol tepeye doğru çıkıyor. Çok katlı yapıların olmadığı sakinlikte bir kasaba.. Burasının eski bir yerleşim olduğu belli oluyor. Tarihi evler cadde boyunca görülebiliyor. Yukarıya doğru çıkarken yolculuğumuz boyunca karşılaştığımız güzel kahvehaneleri burada da buluyoruz. Bu kahvehane kültürünü anlatmak çok güzel olur. Yöresel bir kültür olarak kahvehaneler, şirin köşebaşlarında tenekeden saksılara konulmuş ve rengarenk sardunyalarla süslü.. Tahta masa ve iskemleli yerler. Genelde erkekler için olmakla birlikte artık herkesin oturup çok ucuza çay kahve içtiği yerler olmuşlar. İçeri girince size merakla bakan yaşlılar konuşmaya can atıyorlar. Nereden geldiniz nereye gidersiniz. Tabii buna karşılık biz de buraların hikayelerini çaylarımızı içerek rahat rahat dinleme şansına sahip oluyoruz.

   Güllübahçe kasabasının tepedeki serin havasını geride bırakıp yolu devam ederek yönümüzü Dilek Yarımadası Büyük Menderes Milli parkına doğru çeviriyoruz. Menderes nehrinin binlerce yıldır denize doğru taşıdığı ve halen taşımaya devam ettiği toprağın delta oluşturduğunu yer yer toprak adalarına dönüştürdüğünü görebiliyoruz.

  Burada görülmesi gereken eski Rum köylerinden olan Doğanbey köyü bulunuyor. Eski adı, Domatia/Doğanbey köyünden bahsetmeden geçilmez. Menderes nehrinin batıya doğru giderek daha fazla toprak taşıdığı ve sivri bir delta oluşturduğunu daha rahatlıkla görebildiğimiz buralarda Rumların mübadele sonrasında terk ettiği Doğanbey köyü, taş evleri ile dokunulmadan kalmayı başarmış nadir köylerden biri.. Köyün taş evleri, Arnavut kaldırımlı dar ara sokaklarının güzelliği başımızı döndürdü. Taş evlerin ve Arnavut kaldırımların bozulmamış kaldığı bu köyün eski sahiplerinin yerine şimdi turistik misafirler ve haftasonu ziyaretçileri köyü ziyaret ediyor. Köye girince kilisesini, şimdi tanıtım merkezi olan okulunu hemen seçebiliyoruz. Tanıtım merkezi çok iyi bir amaçla Dilek yarımadasının coğrafyasını tanıtan bir müze olarak tasarlanmış ancak müze olabilmesi için daha çok yol kat etmesi gerek.. Konak tipindeki eski taş evleri hala sağlam bazıları da yeniden yapılmış..

 Karia bölgesinin doğasından, tarihine, mitolojilerine, antik kentlerine yaptığımız yolculuk boyunca şimdiye dek fırsat bulup göremediğimiz pek çok şey gördük.. Doğayı adımlayarak deneyimledik..

Kaynaklar:

Latmos Dağları Yürüyüş Rehberi: Ersin Demirel

Bircan Kayacan-Aydın’da Mevlevilik. Türkiye Sosyal araştırmalar Dergisi, Yıl:25 sayı:3 2021.

 http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=369&RecID=2485

Olcay Pullukçuoğlu Yapucu, Büyük Menderes Bölgesinde Kuleli Yapılar ve Arpaz Kalesi. Bozdoğan 2, Bozdoğan Belediyesi Kültür Yayınları.

https://islamansiklopedisi.org.tr/cihanoglu-kulliyesi

Kadir Pektaş-Erbil Cömertler Aktuğ.  Geç Dönem Kalem İşi Süslemeli bir Eser; Kuyucak Kayran Cami. İMÜ Sanat, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Dergisi, cilt: 2 sayı: 2.Medeniyet Sanat, İMÜ Sanat, Tasarım ve Muhammed Aslan, Doğu Karadeniz Camilerindeki Tasavvufi Tasvirler. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 2021 sayı: 100.

Şeyda Algaç, Tekke Eşyalarına Sahip bir Cami; Afyonkarahisar Başmakçı Recep Bey Cami. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 2023. Sayı:106.

Elifnaz Durusoy, Tarihi Yoldan Kültürel Rotaya, Milas ile Labraunda Arasındaki Yolun Korunması ve Yönetimi. ODTÜ Yayıncılık.

George Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi. Arion Yayınevi.

 İlhan Çağdaş Dönmez, Latmos Bölgesi Kalkolitik Dönemi ve Tarih öncesi Resimleri, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, Fen-Edebiyat fakültesi Arkeoloji Bölümü Seminer Ödevi.

Not: Gezi 5-15 Nisan 2024 tarihleri arasında yapılmıştır.

18.05.24 Antalya/Konyaaltı