(Bu gezi 01-12.07.2026 tarihleri arasında yapılmıştır)
Yaz ayı , uzun araba yolculuklarının düşünüldüğü zamanlardayız. Antalya’dan Hakkari’ye uzun bir araba yolculuğu ile gitmek zor ancak üzerinde gideceğimiz coğrafyanın çekiciliği ile fazla düşünmeden hazırlıklara başlıyoruz. Yaz sıcağında oldukça yorucu bir yolculuğu göze almakla beraber bu bölgenin uzun yağan karlarının yeni erimeye başladığını ve bazı bölgelerin hala kar altında olup turizme açık olamadığını da düşününce , Hakkari’ye gitmek için en iyi ayın Temmuz ayı olacağını kabul ediyorum.
Yolumuz uzun ancak yolda pekçok yol hikayesi edineceğimizden eminim. Şimdiye kadar keşfedemediğimiz yerler, tarihten kalan izler, yörenin insanlarını görmek, konuşmak ve daha neler neler görebileceğimizi ve öğrenebileceğimizi düşününce heyecanlanmamak elde değil.
Antalya’dan Hakkâri’ye uzanan yolculuk uzun mu uzun molalar gerektiriyor… hemen hazırlıklara başlayıp bize bu geziyi yapma teklifini getiren Türkiye’deki çoğu doğa yürüyüş rotalarını ve bu coğrafyayı çok iyi bilen rehber Ersin Demirel ile birlikte üç kişi hazırlıklara başladık. Öyle çok uzun hazırlık yapma gereğini duymasak da gideceğimiz yerler üzerindeki göreceğimiz yerleri, tespit edip kalacağımız otelleri ayarlayıp sabahın erken bir vaktinde Adana’ya doğru yola çıktık.
Yolumuzu Antalya Konya, Karaman Ereğli üzerinden geçirirken, Ereğli’deki Hitit kaya kabartması olan İvriz anıtını görmek için İvriz çayına doğru yöneldik. Burası çayın içinden geçtiği büyük bir müze park alanı olarak yapılmış. İçinde piknik de yapılabiliyor. Kaya kabartmasında, Hitit kralı Warpalavas’ın karşısında durarak elinde buğday başakları ve üzüm salkımları tutan bereket tanrısı Tarhunda’ya, kralın bereket ve bolluk getirmesi için dua ederken görülüyor.
Geç Hitit İvriz kaya kabartması
Ereğli kasabası, sarı kirazı ile ünlüymüş. İvriz çayını içine alan müze parkın etrafı kiraz satıcısı köylü kadınlarla dolu.. Konya Ereğli ayrıca Osmanlı zamanında 1900 ‘lü yıllarda yapımına başlanan Bağdat demiryolu hattının da geçtiği önemli duraklardan biriymiş. Burada demiryolu için yapılmış gar binaları da dikkatimizi çekiyor.
Ereğli’den çıkıp Adana’ya doğru yolumuza devam ederken yolumuzun üzerindeki tarihi Varda köprüsünü görmek ne zamandır istediğimiz bir şeydi. Adana’nın Karaisalı ilçesi Hacıkırı köyü yakınlarında bulunan çelik köprü, Osmanlı devletinin en büyük ulaştırma projesi olan Bağdat Demiryolunun yapımında Alman mühendisler tarafından Toros dağlarının zorlu geçitlerini kısaltmak için derin bir vadinin üzerine yapılmış. Köprünün bu kadar popüler olmasında James Bond filmlerinin çekim alanı olarak kullanılmış olmasının da etkisi olmuş. Köprüyü görmek için ana yolda ayrılıp daha kısa bir yolu tercih ederken , dar ve virajlı yollara girip sonunda Varda köprüsünü görebiliyoruz. Varda adının köprüye verilmesinin ise, köprüyü kurarken alman işçilerin aşağıya uçuruma sürekli taş atmaları ile aşağıda çalışanların var daha diyerek cevap vermeleri zamanla köprüye Varda adının verilmesine neden olmuş. Varda köprüsü turistik bir ziyaret noktası olması nedeniyle buraya gelenler fotoğraf çektiriyor.
Adana Varda Köprüsü
Hakkari’ye yolculuğumuzda ilk durağımız olan Adana’ya akşam üzeri varıyoruz. Adana’da kebap yemeden yola devam etmek imkansız. Adana’nın meşhur kebapçısı Birbiçer’de ciğer ve kebaplar tam hayal ettiğimiz gibi…
Ertesi gün erken saatlerde çıktığımızdan , yol üzerindeki Ceyhan nehrinin kıyısında bulunan Sirkeli’de durup burada bir başka Hitit kaya kabartmasını daha görmeyi istiyoruz. Yolu bulmaya çalışırken , girdiğimiz arayolda beton kamyonları geçmek için fırsat vermiyor. Arabayı dar bir patikanın önünde durdurup , kaya kabartmasını görmek için yüksek otların arasından geçip gidiyoruz. Oradaki görevli bekçisi bizi görüp geliyor ve kabartmayı tam görmeden geçip gidecekken bize aşağılarda duran kabartmayı gösteriyor. Bize burasının İsviçreli bir ekip tarafından kazıldığını anlatarak bilgi veriyor. Sirkeli’de Roma öncesine kadar inen bir tarihi geçmişin olduğunu belirtmek gerekir. Buradaki kaya kabartmasının, Anadolu’da bilinen en eski Hitit kralı kabartması olduğu yazılıyor. Kral, sivri uçlu Hitit başlı külahıyla, kısa etekli giysisi ve kıvrık uçlu ayakkabılarıyla ayakta duruyor. Ancak artık silikleşmiş durumda ve ne yazık ki zar zor görülebiliyor. Görevli, bize etrafa dikkat etmemiz için uyarıyor. Bu bölgenin Engerek yılanları ile dolu olduğunu ve soktuğu zaman gölgeden güneşe geçecek zamana kalmadan insanı öldüreceğini ancak gelirken ıslık çalarak geldiğinden korkulacak bir tarafı olmadığını söylüyor. Ceyhan nehrinin karşısında ise başımızı kaldırınca tam tepede duran muhteşem bir kale görüyoruz. Burası Yılanlı kalesiymiş. Halk arasında bu kaleye Şahmeran kalesi de deniliyormuş. Ortaçağın bir döneminde ise, bu kale, Kilikya Ermeni krallığına ait bir kale olarak yapılmış. Kalenin hedefinde, Toroslardan Çukurova’ya inen tarihi yol ile Antakya tarafına giden ticari ve askeri güzergâhın kontrolü yapılıyormuş .. özellikle de Ceyhan nehrinin ulaşım ve güvenlik açısından gözetimi sağlanmak isteniyormuş.
Sirkeli Yılanlı kalesi
Adana Sirkeli’den hızla ayrılarak Viranşehir’e doğru tekrar yola çıkıyoruz. Viranşehir çok uzak değil. Bu nedenle yol üzerinde görebileceğimiz önemli arkeolojik bölgeleri görmeyi çok istemekle birlikte öğleye doğru sıcakla nasıl başa çıkabileceğimizi de düşünerek sadece bazı yerleri görebileceğimizi kabul ediyoruz. Urfa’ya doğru geçerken burasının başka bir coğrafya olduğunu bir kez daha anlıyorum. Mezopotamya denilen Suriye, Irak gibi alana uzanan coğrafyanın bir parçası ve artık Akdeniz’den uzaktayız.. Ortadoğu’ya daha yakın bir yerdeyiz. Sıcak ile bunu daha iyi hissediyorum. Urfa’ya doğru yaklaştıkça Toroslar kaybolup sadece düz, ağaçsız, susuz ve sarı bir toprak üzerinde, hiçbir bitkinin ağacın olmadığı çöle yakın bir coğrafyanın içindeyiz.
Buraya gelirken öncelikli hedefimiz TekTek dağları Milli parkında bulunan Karahantepe arkeolojik alanına gitmek olacak. Geldiğimiz ana ve arayolların gayet düzgün olduğunu söyleyebilirim. Karahantepe’ye uzanan ara yolların ve diğer tarihi noktalara giden ara yollar da yeni asfaltlanmış tertemiz yollar olarak karşımıza çıkıyor. Urfa’ya yaklaştıkça sıcaklık henüz öğle bile olmadan 35 dereceyi göstermeye başladı. Tam öğle zamanı Karahantepe’ye geldik. Kazı evine ait kafedeki masalardan birine geçip yemek molası verip ardından arkeolojik alanı ziyaret etmeyi düşünüyoruz. Kafede bizden başka yan masada oturanlar da var. Birbirimize yemek ikram edip hemen tanışınca bu kavurucu sıcakta hemen birbirimize yol bilgilerimizi sorup güncelliyoruz . Biraz dinlenip yukarda kazı alanına çıkmaya hazır hale gelince , insanlık tarihinin bu noktasında , yeni keşfedilen taşları ve insan heykellerini yakından görebiliyoruz. Sıcakta Karahantepe’yi mümkün olan en kısa sürede hızlıca dolaşmak zorunda kalıyoruz.
Karahantepe’nin yakınlarında başka tarihi alanlar da var. Bunlardan biri de 8 km ötedeki Senem köyü yakınında bulunan Senem mağaraları. M.S. 5. Yüzyıla kadar inen tarihi olduğu belirtilen mağaralarda, önce Roma imparatorluğu daha sonrasında ilk hıristiyanlardan Süryani Hristiyanlarının yaşadığı biliniyor. Arabamızı kenarda bırakıp mağaralara doğru çıkınca bölük pörçük kemer, merdiven, tapınaklara benzeyen yapılar ve bunların üzerine inşa edilmiş köy evlerini görüyoruz. Yanımıza gelen çocuklar bize mağaraların içindeki kiliseyi , Roma dönemi kalıntılarını şevkle göstermeye anlatmaya çalışıyorlar. Mağaranın karanlık odalarına bakınca pekbirşey görünmüyor ancak çocuklar çok sevimliler hepsi birer rehber olmuşlar.. evlerin arasından geçerken ortaya çıkan köyün insanlarıyla sohbet etmeye başlıyoruz. Bizi hemen evlerine davet ediyorlar. İki kadın evlerinin önünde hummalı bir şekilde kestikleri ve çengele astıkları keçinin derisini yüzmekle meşguller. Konuşunca ölen anneleri için akşama mevlitleri olduğunu söylüyorlar. Ardından hemen bizi de davet ediyorlar. teşekkür ederek ayrılıyoruz ve daha ilerdeki bir başka inanç tepesine doğru gidiyoruz. Burası Soğmatar tepesi, burada Mezopotamya’nın Ay tanrısı Sin’e adanmış önemli bir kült merkezi bulunuyormuş. Tepenin üstünde Ay ve Güneş tanrısına ait kaya kabartmaları bulunuyor. Burası Pagan inancının en önemli tapınma bölgesiymiş. İçinde bulunduğumuz şu bölgede tarihten bu yana birçok inancın birbirinin içine girdiği bir başka bölge görmedim..
Burada son olarak Roma döneminden kalan Suayip kentindeki izleri de görmeye çalışarak yolumuzu artık dinlenmek üzere Viranşehir’e çeviriyoruz. Sıcağın ağır bir şekilde çöktüğü şehire giriyoruz. Ancak akşam yemeği için çarşıda bize tavsiye ettikleri bir lokantada şimdiye kadar yemediğimiz lezzette bir Adana kebabını tatmak katlandığımız bu uzun yolculuğun en güzel nimetlerinden biri oluyor. Sabah ise, kahvaltıda, geleneksel olarak meyhane pilavı denilen et ve pilav yediklerini öğrendik. Bu pilav, bildiğimiz salçalı bulgur pilavının yanında kaynamış parça etle ve lezzet katsın diye etsuyu ile servis ediliyor.
Viranşehir’den sabahın erken saatlerinde ayrılıp Hakkâri’ye doğru yola çıktık. Yollar çift şeritli olmakla beraber kalabalık petrol tankerleri ile dolu. Habur sınır kapısına doğru boş tankerler hızla gidiyorlar. Sağımızda uzanan el Cezire ovası dümdüz sapsarı bir çöl adeta deniz gibi. yolumuzun üzerinde önce Cizre geliyor. Sonra yavaş yavaş tepeye doğru tırmanıp tepeye kurulmuş Şırnak’ı görüyoruz. Ama ne kadar yeni bir şehir sanki binalar yeni yapılmış. Yeni bir cami , Toki evleri, lojmanlar herşey yeni bir kent görünümlü.. Hızla Şırnak’ı geride bırakınca yol tek şeritli yola dönüşüyor ve giderek kıvrılan dağların yavaş yavaş oluşmaya başladığı, derelerin aktığı yeni bir coğrafya üzerindeyiz. Hakkari kırsalında Zap suyu deresi büyük bir dere ve bu dereye katılan birçok küçük dereler yükselen dağların arasından güzel manzaralar oluşturuyor. Sıcaklık da nispeten düşmeye başladı..Kırsal manzaralar arasında koyunlar, keçiler görünmeye başladılar.
Hakkari’ye gelmeden 20 km kadar uzaklıkta , görmek istediğimiz iki tane şelale var. Biri Kato dağı eteklerinde Kaval köyü yakınında bulunan Kavaklı şelalesi..buraya gitmek için ana yoldan ayrılıp bir sapaktan içeriye girip 25-30 km kadar gitmeye başlıyoruz. Toprak yollardan döne döne dar tepeleri aşarak yukarıya doğru çıktıktan sonra ilerde başka arabaların olduğunu görünce şelaleye geldiğimizi anlıyoruz. Buradan sonra da aşağıya doğru inerek şelaleyi görmeye çalışıyoruz. Ancak aşağıya inildikten sonra da şelale o kadar kayaların arkasında kalıyor ki görmek zorlaşıyor. Kavaklı şelalesinden ayrılıp yine Kato dağının eteklerinde , Çimenli yaylasından çıkan ve beş kollu olduğu söylenen Marinus şelalesini heyecanla görmeye gidiyoruz. Şelaleye gitmek için yine bir 30 km kadar gidip dar toprak tepelere binek arabamızla tırmandıktan sonra dağ manzaraları çok fazla güzelleşiyor. Etraf tamamen dağlarla çevrilmiş adeta kuşatılmış hissediyorum. Akşam olmak üzere ancak şelaleyi görmek için daha yukarılara gitmek, yürümek ve tırmanmak gerekiyor. Marinus şelale yolunu bulamıyoruz ancak uzaktan akan üçlü şelalenin dağların arasından yukardan aşağıya doğru heybetli inişi göz kamaştırıyor. Bir arkadaşımız kayaların üzerine tırmanıp şelaleyi görmeye çalışıyor. Biz ise toprak dağ yolunda manzarayı seyre dalmışız. Kimseler yok derken , yoldan atın üzerinde aşağı köyden gelip yukarıya doğru çıkan birkaç köylü bizi çay , ayran içelim diyerek ısrarla evlerine, köylerine davet ediyor. Bu kadar hoş karşılanmak hoşumuza gidiyor ama akşam olmak üzere Hakkari’ye gitmek zorundayız.
Bir saat kadar burada durduktan sonra Hakkari’ye akşam kararmadan giriyoruz. Yine döne döne çıktığımız bir kale gibi etrafı kahverengi kaya dağlarla çevrili bulunan Hakkari küçük bir şehir.. ancak şu sıralarda otellerde yer bulmanın zorlaştığı turistlerle dolu kalabalık bir şehir halini almış.
Hakkari denilince akla hemen Berçelan yaylası geliyor. Hakkari’nin Karadeniz yaylaları kadar popüler olmasında, Berçelan yaylasının hemen her yürüyüş grubunun rotasında yeralıyor olması önemli sanırım. Turizmin Hakkari’de gelişmeye başlaması, herkesin yüzünü güldürmeye başlamış… kaldığımız otelin sahibi Hakkari’deki doluluktan çok memnun bölgede başlatılan barış sürecinin turizme yarayacağı inancı içinde bize turizm konusunda neler yapabileceğimizi soruyor.
Ertesi gün biz de giderek popüler hale gelen Bercelan yaylasına gitmek üzere binek arabamızla yola çıkıyoruz. etraftaki insanlara yolun durumunu sorduğumuzda, yolun asfalt olmamakla beraber toprak yol olduğunu ancak binek arabamızla gidebileceğimizi söylüyorlar. Yolda giderken kim kime rastlarsa yaylanın nerede olduğunu doğru yolda olup olmadığını v.s. soruyor..çünkü yayla yolunda sadece tek bir tabela var ve gerisi toprak yol..yolun ara ara çamurlu olması arabanın batma tehlikesini gözönünde bulundurunca çok fazla ilerlememeye karar verip Bercelan yaylasının Buzul göllerine çıkmadan daha aşağılarında bulunan minik göllerin yanında karşımızda yükselen dağlara, ayaklarımızın altında uzanan rengarenk çiçeklere ve heryerden akan sulara bakıp yaylanın tadını çıkarmaya başlıyoruz. Biraz uzakta bulunan koyun sağıcılar önlerine aldıkları 1000 üzerindeki koyunu sabahın erken saatlerinden bu yana sağdıklarını söylüyorlar. Sağılmış sütler peynir yapılmak üzere kaplara alınıyor. Çok güzel manzaralar hemen yanlarına gidip sağılan koyunlara, sağan kadınlara bakıp bol bol fotoğraf çekmeye çalıştık. Bercelan yaylasının minik gölleri de rengarenk çiçekleri de bir o kadar güzellerdi..
Hakkari şehri, küçük bir kasaba gibi..ortada kalan büyük ana caddesi en kalabalık yeri olarak aklımda kalacak..Cadde üzerindeki dükkanlar, esnaf, çay ocakları, akşam olunca hareketliler. Yöresel yemek için etrafa bakınırken burada arka sokakta bir kadın girişimi olarak çalışan Lilyana adında bir mutfakla karşılaştık. içeriye girip bu akşam hangi yemek var diye sorunca bize bu akşam Kris adında aşureye benzer özel bir yemek yaptıklarını söylediler. Tabii hemen yerimizi ayırttık. Yemeğin özelliği, zengin karışımdan oluşuyor. İçinde etinden, cevizine, üzümüne kadar hem tatlı hem de ekşi tadına sahip olması ilginç geldi.
Yöresel ürünler arasında Hakkari cevizi ve balı bulunuyor. Ayrıca burada İran’dan gelen çay paketleri de var.. almadan geçemiyorum.. çevre kentlerden gelen yöresel ürünler de tek tük arayınca bulunabiliyor.. Henüz yoksulluktan kurtulamamış insanlar konukseverliklerini kaybetmemişler. Candan, içten, samimi davranıyorlar. Konuştuğumuz insanlar öncelikle kızlara önem verdiklerini onların okumasını istediklerini , kadınların rahatça dolaştıklarını geç saatlerde bile sokağa çıkabildiklerini söylüyorlar. Hakkari’deki en önemli şey ise, barış söylemlerine umutla bakmaları…
Hakkari’de kalmak için sadece bir gecelik yer bulmuşken otel sahibinin yakınlığı, sohbeti ile bize bir gece daha yer bulununca çok rahatladık.. ertesi gün Hakkari’den sadece 45 km uzaklıktaki Cennet Cehennem vadisine daha rahat gidebilecektik.
Ertesi gün Hakkari’den ayrılıp Cennet Cehennem vadisine (Mergan vadisi) doğru yola çıktık. Buraya çıkmak için yine toprak yollara girmek gerekiyor. Sorduğumuz herkes binek arabayla geçersiniz ama biraz sorunlu diyor. İşin bu tarafında toprak yolda gidecek altı yüksek bir arabanın daha sorunsuz olacağına karar verip başka bir arabayla vadiye gitmeyi planladık. Tanıdık bir şoförün arabasıyla vadiye doğru çıkmaya başladık. Vadiye giden toprak yollardan döne döne karlı dağlara yaklaşık 2600 metre yüksekliğe ulaşınca , karşımıza muhteşem manzaralar, uçsuz bucaksız uzanan dağlar çıkmaya başladı. Cennet cehennem vadisine erişince karşımıza çıkan manzara ile neden buraya cennet ve cehennem denildiğini anlamaya başlıyorum. Bir yandan yayılan yemyeşil çimenler ile onların hemen üzerinde dimdik yukarıya doğru çıkan karlı Cilo dağları birbirine ne kadar zıtlar.. cennetin ve cehennemin kapıları biraraya gelmiş. Kırkdağ yaylasının içinde, önümde yükselen Cilo dağlarının altındayım. Türkiye’nin en yüksek 2. Dağı olan ve yüksekliği 4000 metre civarında olan Reşko(Uludoruk zirvesi) ne bakınca , doğanın bu güzelliği karşısında ezildiğimi hissediyorum..
Cennet ve cehennem vadisi, yürüyüş etkinlik alanına dönüşmüş. Burada çadırlarda kalanlar, yiyecek satan çadırlar , oturma, dinlenme alanları ile turistik hale getirilmiş. Birkaç gün öncesinde de güreş müsabakaları yapılmış.
Vadinin karlı kısmına doğru yürüyüşe geçip, 2 km kadar gittikten sonra dağların yamacında karla kaplı bir gölün kıyısında yeşeren otları toplayan Hakkarili kadınlar ve çocukları görüp tanışıyoruz. Ancak birazdan dağların tepesinde oluşmaya başlayan kara bulutlar, bizi geri dönmeye zorluyor. kampa geri dönmeye çalışsak da başlayan yağmur ve arkasından doluya yakalanıp ıslanmaktan kurtulamıyoruz.
Cennet ve cehennem vadisinden yavaş yavaş ayrılıp aşağıya doğru inerken yağan yağmurla beraber toprak yolda kalmış minibüsler yukarıya çıkamıyorlar. Yolda yine koyunlarını kırkan çobanlar bizim için fotoğraflara zafer işaretli pozlar veriyor. Aşağıya doğru inerken bizi buraya getiren şoförümüzle bolca sohbet ediyoruz. Kendisi buranın önemli zengin ailelerinden birinin çocuğu olarak bize kızların eğitilmesine önem verdiklerini anlatırken , Bir yandan da buralardaki ilk Hristiyanların yaşadıkları yerleri, kullandıkları Barnabas incilini anlatıp onlardan kalan kilise kalıntılarını gösteriyor. Bu bölgede kullanılan eski yol geçitlerini , akan şelaleleri de gösterip vadiyi daha iyi anlamamızı sağlıyor. Çok samimi ve yakınlık duyarak bizi bugün yapacakları düğünlerine de davet etmekten çekinmiyor. Vadiyi tanıtan gezdiren şoförle muhabbetimiz yol bitince sona erdi. Sıcak ve içten davetine ne yazik ki cevap veremedik. Yolumuza devam ederek Yüksekova’ya doğru geçtik.
Hakkâri’den çıkınca Yüksekova’ya doğru coğrafya değişmeye başlıyor. Keskin yükselen dağların yerini daha alçak dağlar ve genişleyen ufuk almaya başladı. Yüksekova’da havaalanının bulunması nedeniyle burası biraz daha gelişmiş görünüyor. Yüksekova’ya girince düz bir ana cadde üzerinde toplanmış binalardan oluştuğu anlaşılıyor. Pazar günü olduğundan cadde oldukça kalabalık. Arabayı koyacak yer yok. Cadde üzerinde küçük esnaf dükkanları Pazar günü olduğu için bir kısmı kapalı. Yüksekova’nın İran’dan gelenler için bir durak olduğu belli oluyor. Burada bulunan İran pasajında satılan türlü çeşit hediyelik eşyalar çok çok ucuza satılıyor. Yüksekova şimdiye kadar gördüğüm en ucuz yer oldu.
Ertesi gün Yüksekova’dan etrafı keşfetmeye devam ederek önce Şemdinli’ye ardından Türkiye’nin Irak sınırındaki Derecik ilçesine doğru uzanan uzun bir araba yolculuğuna çıkıyoruz. tek tük arabaların geçtiği dar köy yollarından geldiğimiz Derecik ilçesi, Irak sınır köylerinden biri oluyor. Yolda giderken Şemdinli tarihi taş kemer köprüsü dikkatimizi çekti yine Iraklıların da geldiği bir şelalenin aktığı çay bahçesinin dinlenmek için ideal olduğunu söyleyebilirim.
Bugünkü Yüksekova, Şemdinli, Derecik köyü rotamız etrafı görmek ve Türkiye’nin en güneydoğu ucuna kadar gitmek açısından önemliydi. Akşama doğru Yüksekova’ya dönüp biraz daha ilçedeki esnafı gezip alışveriş yaptık. Yüksekova’dan çok gitmeyi istediğimiz Sat göllerini, neredeyse hemen her yetkiliye, yöreden insana sormamıza rağmen bu sene çok kar yağması nedeniyle kapalı oldukları cevabını aldık.
Ertesi gün Yüksekova’dan çıkıp Van’a doğru yol almaya başladık. Van’a gelmeden önce göreceğimiz doğa harikaları arasında Van’ın Başkale ilçesinde, Pamukkale benzeri travertenler ile yine Başkale’de bulunan ve Vanodokya denilen Kapadokya benzeri doğal kayaları görmek için heyecanlıyız. Traverten kayalıkları görmek için yoldan içeriye doğru saparak yine 20 km kadar dar ama asfalt bir yolda ilerliyoruz. Yolun önemli bir kısmı düzgün olunca daha hızlı ilerledik. Yol üzerinde yaylacılar çobanlar çadırlarını kurmuşlar hayvanlarını otlatıyorlar. Güzel kırsal manzaralar oluşturmuşlar. Ara yollar bütünüyle mor, kırmızı sarı çiçeklerle örtülmüş rengarenk manzaralar önümüzde uzanıyor. Travertenlerin olduğu bölgeye gelince biraz aşağıya inerek bakmaya çalıştığımızda pek fazla bir şey görünmüyor. Biraz daha aşağıya inince traverten oluşumlarını görebiliyoruz. Topraktan çıkan kalkerli sular çok fazla olmamakla birlikte kireçtaşlarını oluşturmuşlar.. buradaki coğrafyanın da ,beyaz travertenleri, kaynayan sularıyla ve etrafındaki rengarenk çiçekleri ile benzersiz bir doku oluşturduğunu anlıyorum. Göreceğimiz bir diğer oluşum ise, Vanodokya denilen Kapodokya benzeri jeolojik oluşumlar..Van’ın Başkale ilçesine bağlı Yavuzlar köyünde bulunan bu oluşumların yanına gelince arabadan inip yürümeye başlar başlamaz , bize doğru koşan beş kız yanımıza geliyor ve daha kafamızı kaldırıp taş oluşumlara bakmadan bize burasını anlatmaya başlıyorlar. 8-10 yaşlarındaki bu sevimli kızlar, bize nerede kilise, mağara var göstermeye çalışıyorlar. Kendilerini anlatmayı seviyorlar. Hangi aşirete ait olduklarını bizim de hangi aşiretten olduğumuzu merak ediyorlar.. sonunda bizi gezdirdikten sonra en çok istedikleri şarkıları duvarın üzerine çıkıp söylemeye başlıyorlar. İşte bu an, İtiraf edeyim bu gezide en mutlu olduğum anlardan biriydi. Kızlara bıraksak bize konser vereceklerdi..oradan ayrılırken onlara yanımızda getirdiğimiz hediyelik bisküvilerden ikram edip ayrılıyoruz..Vanodokya denilen oluşumların da ilginç olduğunu kaleye benzer şekilde tepedeki oluşuma ve etrafındaki peri bacalarına hayranlıkla bakıyoruz.
Hedefimiz Bitlis Tatvan’da kalmak ama buraya gelene dek yol üzerinde göreceğimiz bir de Hoşap kalesi var. Ancak ne yazık ki kale restorasyona girmiş ve sadece uzaktan görkemli kale çerçevesini görüp fotoğraf çekmekle yetiniyoruz. Kalenin hemen yakınında bir çaycı taburelerini çıkarmış sıcakta bize çay veriyor. Beş çay için elli lira alıyor. Almak da istemiyor, misafirimiz olun diyerek bizi ağırlamak istiyor. Çaycının yanında ise gözümüzden kaçmayan Van otlu peyniri satıcısı görünce Nasıl olur demeden hemen otlu peynirden alıp tadına baktık..tam da istediğimiz otlu peynirmiş..
Van Hoşap Kalesi
Van gölünün kenarından yeşil Gevaş’ı geride bıraktıktan sonra Bitlis Tatvan’a doğru yol alıyoruz. Sağımızda Van gölünün mavi sodalı suları görülüyor. Akşama doğru Van Gölünün kıyısındaki Tatvandayız.
Nemrut Krater gölü, buradaki doğal güzelliklerden biri olarak görmeyi istediğimiz yerlerden biri.. Tatvan’dan sabah ayrılıp krater gölü için yola çıkıyoruz. Nemrut dağında binlerce yıl öncesinde volkanik faaliyetlerle yaklaşık 1500 metre derinlikte ve 8-9 km çapında dev bir kaldera oluşmuş. Zamanla bu kalderada yağmur ve kar sularıyla göller meydana gelmiş. Nemrut krater gölü tabiat parkı olarak ziyaret edilen bölgede büyük ve küçük göllerin yanısıra, aralarında ayıların da bulunduğu yabani hayvanlar , bölgeye özgü endemik bitkiler, jeotermal kaynaklar gibi sıcak su kaynaklarının da bulunduğu doğal bir alan.. Dağların üzerinden tepeden aşağıya doğru krater gölüne bakınca yoğun sarı çiçeklerin seyrine doyum olmuyor. Daha ileride gidip gölün kıyısında piknik yapmaya gelmiş başkaları da var. Gölün içinde sazan balıkları atlayıp duruyor. Başka küçük gölleri de geçerken görüyoruz. Nemrut krater gölünü doğal bir oluşum olarak görmek buradaki doğayı anlamanın güzel bir çeşidi oldu.
Krater gölünden çıkıp ,Bitlis Ahlat’a doğru yola çıktık. Ahlat’da görülmesi gereken Selçuklu eserleri bizi bekliyor. Ahlat, Selçuklular açısından önemli bir şehirmiş. Selçuklular için, Van Gölü’nün kuzeybatısı kıyıları stratejik bir önemde olduğundan , özellikle 11. ve 13. Yüzyıllarda Doğu Anadolu’nun en önemli ticaret,kültür ve askeri merkezlerinden biri durumundaymış. Ancak Ahlat’ı sadece askeri bir üs olarak görmek eksik kalır. Aynı zamanda Selçukluların sanatlarını burada iyice gösterdikleri, taş , hat ve mimar ustaların Selçuklu sanatını olgunlaştırdıkları bir yer olduğu da belirtiliyor. Özellikle mezar taşları süsleme geleneği burada oldukça fazla gelişmiş. Ahlat, Selçuklular döneminde bilim, sanatın merkezi haline getirilmiş. Zamanın Belh, Buhara gibi önemli kentlerin yanında üçüncü büyük şehir olarak biliniyormuş.
Ahlat’da Selçuklulara ait en önemli görülmesi gereken eserlerin başında Selçuklu kümbetlerinin olduğunu söyleyebiliriz. Sayıları 15’i bulan kümbetler bugün hala eskisi gibi sağlam bir şekilde ayakta duruyor. Kümbetler, önemli kişilere ait anıt özelliği taşıyorlar. Kümbetlerin mimari yapısı da, Gürcü, Ermeni kültürünü hatırlatan yukarıya doğru sivrilen taşlarla yapılmış. Ahlat’daki Selçukluların 13. Yüzyıldan günümüze kadar gelen izlerin önemli bir kısmı Selçuklu mezar taşlarında saklı.. Burada önemli kişilere , ailelere ait mezarlara ait mezar taşları bulunuyor. Mezar taşları, Selçuklu taş ustalarının yaptığı geometrik desenli taş işlemeleri, bitki motifleri ve Kufi yazılarla süslenmiş, boyları mezarlara göre değişen özellik taşıyorlar. Kümbetleri gezdikten sonra Ahlat’daki eski Selçuklu kalesine gidip, burada kale kapısı denilen açıklıktan içeri girince , eski ama restorasyonu yapılmış bir cami ile karşısında bir de yıkık dökük bir hamamla karşılaştık. Kalenin duvarları arasında kalmış kapı olarak girilip çıkılan yerden çıkıp , Harabe şehir olarak bilinen ve içinde Selçuklu dönemine ait cami, kümbet, medrese, hamam, köprü ve kaya evlerinin olduğu daha yukarıda bulunan tarihi izlere ulaştık. Burası, Selçuklulara ait büyük bir şehir iken zamanla savaş, depremlerle terkedilmiş..Harabe şehir’de, ayakta kalan bir parça kale sur duvarı görülüyor. Yine onun etrafında bulunan eski bir cami ve hemen yanında ilginç sütunlu bir kümbet duruyor. Camiden çıkıp biraz ilerde delik deşik olmuş mağara duvarlarında bir zamanlar ibadet edenler izlerini bırakmışlar. Buradan aşağıya doğru akan derenin üzerinde ise, Selçuklu taş ustalarının sanatlarını ve mimari ustalıklarını gösterdikleri Bayındır köprüsü duruyor. Hala sağlam bir şekilde ayakta duran Bayındır köprüsü ,merdivenleri ile buradaki Selçuklu sanatını çağlar sonra da olsa anlamamızı sağladı.
Ahlat bu açıdan önemli bir tarih noktası olarak aklımda kalacak. Bundan sonrasında yönümüzü son durağımız olacak Muş Varto’ya doğru çevirdik. Yolumuz bir hayli uzun ara kestirme yollardan girip dar tek şeritli yollardan devam ediyoruz. Kuzeye Erzurum’a doğru çıkıp yönümüzü tekrar Muş’a çeviriyoruz.
Varto’ya gelince otel ve yerleşme işlerini bitirip buradaki programa katılmak üzere bizi bekleyen arkadaşlarla tanışıyoruz. Ankara’dan gelen Muş’lu arkadaşların burada planladığı yürüyüş programına birkaç günlüğüne katılacağız. Bölgeyi yörenin insanını tanımak Muşlularla birlikte muhteşem olacak. Varto küçük bir kasaba. Seneler önce geçirdiği deprem nedeniyle alçak iki katlı evler yapılmış çoğu Vartolu buraları terkedip başka yerlere yerleşmişler . bu nedenle nüfusu azalmış. Şimdilerde turizmle canlanmasını çok istiyorlar. Ertesi gün ilk defa Muş yaylalarında yürüyüş yapacağız.
Sabah erkenden yayla yürüyüşümüze başlamak üzere minibüsümüz bizi sarı ve mor çiçeklerin arasında bırakınca çiçek fotoğrafları çekmeye doyamadık. Yukarıya doğru çıkan dik tepeye doğru dağların ardındaki şelale ve gölleri görmek üzere tırmanmaya başladık. Tepelerin arasından çıkmış çoşkun akan dereler geçiş için tehlikeli ve çok kaygan taşlarla düşmeye müsait hale geliyor ve bir arkadaşımızın ayağı kayıp düşüyor. Neyse çok fazla hasar olmadan yolumuza devam ediyoruz. Yavaş tırmanıcı olarak en arkadan geliyorum. Varto yaylaları, dik ulaşılması zor tepeler , kaygan taşların olduğu çoşkun akan dereleri ile deneyimsiz yürüyüşçüler için zor bir coğrafya olduğunu söylemek gerek.. Sonunda çoban ve sürülerinin olduğu bir yerleşime ulaşıyoruz. Epeyce yorulmuşuz. 7 km tırmanış ile burada kalıp göl ve şelaleleri görmeyi diğer arkadaşlara bırakarak çoban ve sürülerini seyre dalıyorum. Yemeklerimizin ardından çobanın ikramı çaylarımızı da içtikten sonra yavaş yavaş inişe geçip diğer grupla yeniden birleşiyoruz. Suya düşen arkadaşın ayağı biraz ağrıyor. Köyden çağırdığımız altı yüksek pikap araba ile Vartoya gitmek daha iyi oluyor. Yol boyunca bizi arabasıyla getiren Vartolu ile memleket meselelerinden turizme, doğaya uzanan uzun tatlı bir sohbet doğuyor.
Varto dağlarındaki yürüyüşümüzün ertesi günü daha farklı bir program yaparak, Muşlu ekibimiz bizi bölgede termal suların çıktığı göle götürmeye karar veriyor. Termal suların hemen yanından akan soğuk dere suları ile birlikte burası sauna etkisi yaratabilecek bir etkiye sahip ilginç bir yer.
Varto’nun jeotermal enerji kaynaklarına sahip olması, Şirketlerin bu kaynaklara ilgisini arttırmış. Ancak bölge halkı jeotermal kaynakların kullanılmasını çevreye zarar vereceği için istemiyor karşı çıkıyorlar. Bunun için de kaynakların olduğu yere bir direniş çadırı kurup burada istediklerini ifade etmeye çalışıyorlar. Yolumuzun üzerindeki direniş çadırına girip birlikte oturup çay içip dertlerini dinliyoruz. Kısa süren ziyaretin ardından buradan ayrılıp günün kalan kısmını dere kenarında piknik yaparak , sohbet ederek geçiriyoruz.
Akşam Muş ekibimizden bize çok özel yaşattıkları bu iki gün için teşekkür ederek ayrıldık. ertesi sabah erkenden geldiğimiz yolları yeniden katederek önce Diyarbakır üzerinden Adana’ya ve sonra katettiğimiz 4200 km lik yol boyunca cebimizde biriken yol hikayelerini evde açmak üzere Antalya’ya döndük.
Bu gezi , Levent Konyar ile birlikte 10 -18 Mayıs ve 11-15 ekim 2025 tarihlerinde yapıldı..
Akdeniz’in Kilikya olarak bilinen antik dönem coğrafyası, Adana’dan başlayarak Alanya’ya kadar uzanıyor..Kilikya’nın kıyılarından yukarılara dağlara doğru çıkınca farklı bir coğrafya ile karşılaşırsınız. Kıyılardaki düz ovaların yerini geçit vermez dağlar, nehirlerin oyduğu derin vadiler, kanyonlar, dağların içine oyulmuş mağaralar ve dağların arasından kıvrıla kıvrıla giden bazen dar bazen dik uçurumlarla çevrili yollar alır. Doğanın meydana getirdiği bu coğrafya sizi adeta içine çeker, ilerledikçe daha ötelerde neler olduğunu merak edersiniz. Bu coğrafyaların bir o kadar etkileyici olan tarafı da buradaki tarihtir. Kilikya’nın dağları arasında yaşamış Isauria halkları olarak bilinen antik dünya insanları korsanlıklarıyla bilinir. Dağlık Kilikya’daki korsan halklar, çok eski tarihlerden bu yana , bir zamanlar bu dağların arasında Karadeniz’den Konya ovasına oradan da Akdeniz’in sıcak limanlarına kadar uzanan gizli yolları biliyorlardı. Bu yollar üzerinde taşınan malları ve ticareti korsan baskınlarla, eşkıyalık yaparak, çeteler oluşturarak kontrol etmeye çalışmışlar, hakimiyetlerini uzun bir süre sürdürmüşlerdi. Taa ki Romalılar gelip bu korsanlığa , bu başıbozukluğa ve kanunsuzluğa son verene dek.. ancak Romalılardan sonra da bu coğrafya üzerinde çeteler, eşkiyalar hüküm sürmüş ticaretin ve zenginliklerin denetimi başka biçimlerde devam edip gitmiştir.. Eski krallıkların, haçlı şövalyelerin yaşadıkları kalelerden , Selçuklu beylerinin kurduğu kervanyolları ve kervansaraylarına kadar başıbozukluk, isyanlar kontrol edilmeye, bastırılmaya çalışılmıştır. Yakın zamana kadar ise, bu bölgede yaşayan konar göçer yörüklerin kendilerine has yaşam şekillerine, yerleşik hayata kolay kolay geçemeyen ,doğayla içiçe yaşamlarına baktığımızda, bu yörenin insanını daha iyi anlarız.
İşte keşif hikayemiz, Kilikya’nın dağları arasında bir yandan gizlenmiş mağaraları, kanyonları, gölleri keşfetmeye çalışırken, diğer yandan da, buralarda kendi başına buyruk yaşamış korsan halkların tekinsiz izlerini, eski krallıklardan kalan kaleleri, kervanyolları üzerinde kurulan kervansarayları ve yeni yeni yerleşik hayata geçen konar göçer yörüklerin izlerini takip etmekle başladı..
Antalya’dan Alanya’ya giderken Selçuklu Kervansarayları; Alara han ve Sarapsa han
Yolculuğumuza Antalya’dan sabahın erken saatlerinde çıkarak başladık. Mayıs ayında havaların yeni ısınmaya başladığı ve artık sıcakların kendini buralarda hissettirmeye başladığı bir dönemdeyiz. İlk durağımız Alanya’ya gelmeden önce göreceğimiz bir Selçuklu kervansarayı ile Kalesi olacak. Alanya yönüne giderken Alara çayı ve civarında bulunan kervansarayı görmek için Okurcalar beldesinden içeriye doğru 10 km gitmek gerekiyor. Alara çayının, eski adı, Ulugüney çayı imiş. Şu sıralarda da bahar ayı olduğundan gür bir akışı var. Yakın geçmişe kadar da üzerinde su değirmenleri bulunurmuş. Ancak artık su değirmenlerini bulmak imkansız onun yerine turistik kafeler yapılmış.
Alara çayının yanında Selçuklular tarafından 13. Yüzyılda yapılmış bir kervansaray olan Alara han bulunuyor. Selçuklular Alanya’yı aldıktan sonra başkentleri olan Konya ile Alanya’yı yakınlaştırmak için kervanların geçeceği anayollar yapmaya başlamışlar. Bu yollar üzerinde de o dönemin en önemli yapılarından olan, yolcuların dinlenmesi için kervansaraylar inşa etmişler. Böylece develerle taşınan yükler, bu güvenli anayollardan geçerek Alanya limanına varabilmiş. Alara hanın bulunduğu kervanyolu, Konya’dan çıkıp Karahöyük, Bozkır, Galesandra yaylası, Gündoğmuş, Alara han ve biraz daha ilerde duran Şarapsa hanı da içine alan bir güzergah oluyor. [1] Bunun önemli bir nedeni de, Selçuklu döneminde bile hala devam eden korsanlara karşı ticaret hayatını korumak ve elbette bu ticaretle birlikte zenginleşebilmekti.
Tarihin bu dönemine daha yakından bakmak için şimdi tam karşımızda duran Alara han kervansarayını gezmek için bilet alıp görmeye gidiyoruz. Açıkcası, 13 yüzyılda yapılmış ve günümüze gelene kadar pek fazla bir şey kalmamış olacağını düşünerek , kervansarayın yıkık dökük sadece duvarları kalmış olarak görmeyi beklerken karşımıza etrafı ışıklandırılmış ve özel bir işletmeye verilmiş sağlam bir yapı çıkması sevindirici oluyor. içerisinin bir kısmı alışveriş alanı olarak düzenlenmiş, diğer kısım ise müze olarak tasarlanmış ve içeriye balmumundan yapılmış yeniçeri askerlerinin heykelleri konulmuş..burası dışarıdan küçük gibi gözükse de içerisi oldukça geniş ve kalacak odalarıyla kervancıları rahat ettirecek şekilde yapılmış. kervansarayın dış duvarlarında ise yapım ustalarına ait olduğu söylenen bazı özel keski izleri duruyor. Açıklamalarda belirtildiğine göre bu izler, ustaların kaç tane taş yapmışlarsa o kadar ücret alacaklarını gösteriyormuş. Ayrıca bu taş izleri Anadolu kilimlerinde de kullanılırmış. İçerideki taş sütun duvarının üzerinde dikkatimizi çeken şey ise, kabartma şeklinde yapılmış bir aslan yüzü oldu. Bu aslanın başı küp gibi , şişkin sarkık yanaklı , iri gözlü, yassı burunlu , kaşların burunla birleştiği bir yüzü var.. yüzün hüzünlü bir ifadesi var. Bu tarz aslan figürünün Selçuklu hükümranlığını temsil ettiği söyleniyor. Ancak yerel inanışa göre de, bu hüzünlü aslan kervansarayda konaklayan seyyahların memleket hasreti çeken üzgün yüzünü temsil ediyormuş..
Kervansaraydan dışarıya çıkınca yukarıda dik bir tepenin üzerine yapılmış halen sur duvarları ayakta olan bir de kale duruyor. Bu kale, hem Alara hanı korumak ve hem de kervanların güvenli bir şekilde yollardan geçmesini sağlamak için yapılmış. Ancak kalenin Selçuklular tarafından kullanılmadan önce ilginç bir başka tarihini daha öğrendik ..Burası, Selçuklular tarafından ele geçirilmeden önce, Alanya ve civarı Ermenilerin idaresindeyken, Ermeni beyin kardeşinin keşiş olarak bu dağda yaşamış olduğu belirtiliyor. Daha sonra ise, Selçuklular buraya gelince kaleyi sağlamlaştırıp içine hamam gibi yapılar yapıp, aşağıya da Alara hanı inşa etmişler. [2]Kaleye çıkmanın güvenli olmadığını söylemek gerek. Kaybolmaya başlamış taş merdivenlerin ve çalıların kapladığı kaleden günümüze pek fazla şey kalmamış…
Alara hanı ve Alara çayını geride bırakıp Alanya yönüne doğru yola devam edince yine Alanya’yı Konya’ya bağlamak amacıyla yapılan anayol güzergahının ekseninde kalan bir diğer han olan Sarapsa yada Serapsu da deniliyor..hanını görmek için yoldan içeriye doğru sapıyoruz. Deniz seviyesinden biraz yukarıda Serapsu deresinin yanında olduğu belirtilen ancak dereyi şu sıralarda göremediğimiz bir yere yapılmış. Şarapsa han ,Alara han gibi aynı tarihlerde 13. Yüzyılda yapılmış. Çok yüksek olmayan bir tepe üzerinde gösterişli bir şekilde duruyor. Ancak Şarapsa han bir süredir farklı amaçlarla kullanılmış olduğundan içeriye girilemiyor. Sadece duvarlarına bakıp etrafını dolaşmakla yetinmek durumundayız. Duvarlarında bazı taşların çevredeki antik şehirlerden alınma oldukları belli oluyor. Şarapsa kervansarayından günümüze kalan sadece duvarlar olsa da görülmeye değer bir Selçuklu yapısı olduğunu söyleyelim ve yolumuza devam edelim. [3]
Yolumuzu yeniden Alanya’ya doğru çevirdiğimizde, zaman öğle olmuştu bile.. Akdeniz sıcağı da giderek artıyor.. Alanya sahilleri artık turistlerle dolup taşmaya çoktan başladı. Alanya sahilinin kenarında verdiğimiz yemek molası öğle sıcağını geçirmek ve biraz da dinlenmek için iyi bir fırsat olacak.. Sahilde yamaç paraşütü yapanlar rengarenk havada uçuyorlar ..deniz kıyısında kilometrelerce uzanan kıyı şeridi üzerinde düzenli bir şekilde yapılmış küçük plaj kafeleri, kıyıdaki yürüme alanları Alanya’yı benim için sevimli yapan küçük şeyler..
Alanya ile ilgili tarihi bilgi vermek için heyecan duyuyorum çünkü Alanya’nın da ilginç bir tarihi var. Alanya, eski bir Selçuklu kenti olarak bilinmekle birlikte daha öncesine giden tarihinde burası, Ermeni krallığına ait bir yer olarak geçiyor. Adı da Korakesion yada Kalonoros olarak biliniyormuş. Bugün Kızılkule’nin olduğu kale yerleşiminin, sarp bir dağın tepesinde , gayet korunaklı ve özel bir savunma sistemine sahip olması nedeniyle güzel dağ anlamına gelen bu ad verilmiş. Alanya’nın geçmişinde yerleştiği bu sarp dağ nedeniyle, Kilikya korsanlarının da uzun bir süre yerleştiği ideal bir sığınak yeri olmuş. Romalıların Kilikya korsanlarına karşı başlattığı mücadelede yenilmeyen tek yer burası olmuş. Ancak korsanlara karşı açılan savaşın son noktası da burada konulmuş. Korakesium savaşı ile yüzyıllardır süren kanunsuzluğa son verilmiş. Alanya, bir yandan çok korunaklı bir limana sahip olması, öte yandan da, Anadolu’nun içlerine kadar girebilecek şekildeki coğrafi yapısı sayesinde, Anadolu’nun Akdeniz’e açılan bir ticaret kapısı olmuş. Mısırlı Suriyeli tüccarlar Alanya’dan Karadeniz limanlarına kadar seyahat edebilmişler. [4]
Alanya’da oturup , Kızılkule’de tarihte yaşananları hayalimizde canlandırmaya çalıştık. Şimdi yeniden yola koyulmaya hazırız.
Alanya’dan kıyı şeridini takip ederek Akdeniz kıyılarının çok fazla girintili çıkıntılı olmayan uzun kumsallarını , denizle birleşen kayaya benzer kumsalları ve teraslar halinde düzenlenmiş muz bahçelerini görerek Gazipaşa’ya doğru yeniden yola çıkıyoruz. Gazipaşa, muz yetiştiriciliğinin yanında son zamanlarda tropikal meyve ve bitki yetiştiriciliği açısından da önem kazanan bir yer olmasına karşılık turizm açısından çok fazla bilinmiyor.
Alanya’dan yaklaşık 50 km kadar Gazipaşa yönüne gidince burada Akdeniz coğrafyasına özgü kaya oluşumlarının meydana getirdiği mağaralar arasında uzun zamandan beri görmeyi isteyip de bir türlü görmeye fırsat bulamadığımız Yalan Dünya mağarası bulunuyor.
Yalan Dünya mağarasına gitmek için, Gazipaşa’dan 15 km önce yol tabelalarının gösterdiği Beyrebucak köyüne doğru saptıktan sonra düzgün bir asfalt yoldan yaklaşık 1.5 km kadar yukarı çıkılıyor. Mağaranın tarihinin beş milyon yıl öncesine dayandığı belirtiliyor. Uzunluğunun 4 km olmasına karşın arada çöküntü olması nedeniyle sadece 450 metrelik kısmı gezilebiliyor. Mağaranın nemli ıslak bir havası var. Bilgilendirme tabelasında her mevsim 28 derece olduğu yazıyor. Nemli hava nefes almayı güçleştirdiğinden yavaş hareket etmek gerekiyor. Ayrıca kaygan zemini de dikkate almak gerek. Mağaranın dar ve alçak kimi yerlerinden eğilerek geçmek lazım. Kimi yerleri ise kocaman bir oda haline gelmiş . İnişli çıkış dönemeçli yollardan geçip son noktaya gittiğinizde taşlarla kapanmış bir oda ile karşılaşıyorsunuz..Mağaraya neden Yalan Dünya denildiğini merak edince halk arasında her mağara için yaratılan içinde define bulunduğu yada buradan geçen insanın zaman kapsülünde bir başka zamana geçtiği veya kavuşamayan sevgililerin aşklarının da yalan olduğu..v.b. pekçok efsane ve söylenceler gibi burası için de benzer söylenceler üretilmiş ancak akla en yakın olanın, mağara içindeki oluşumların gerçek olmayan yada gerçeküstü dünyaya ait olabileceği düşüncesiyle halk arasında Yalan Dünya denildiğini kabul etmek. Bu tanıma uygun olarak özel işletmeci de mağaranın içini renkli ışıklarla süsleyip gerçeküstü dünyaya katkıda bulunmuş adeta. Mağaranın içinde kurduğu ışıklandırma sistemiyle içindeki doğal oluşumları ne görebilmek ne de fotoğraf çekmek pek mümkün olamıyor. Yalan Dünya mağarasına gidiş, özel bir işletmeye ait olduğundan içeriye giriş biletine herhangi bir indirim yapılmıyor.
Yalan Dünya mağarasından ayrılıp Alanya’ya dönüyoruz. Yolumuzun üzerinde bulunan Syedra antik kenti son zamanlarda adını sıkça duymaya başladığımız antik kentlerden birisi. Özellikle Alanya’nın turizmine katkı sağlaması açısından da kazılarına hız verilmiş diye düşünüyorum..
Alanya’nın 20 km kadar güneydoğusunda bulunan Syedra antik kentine gelmek için ana yoldaki tabelaya bakıp Seki köyüne doğru sapılıyor. Köyün biraz yukarısında hummalı bir kazı faaliyetinin olduğu belli oluyor. Toz duman içinde traktörler toprak taşıyorlar. Burası, M.Ö.9 ile M.S. 13. Yüzyıllar arasında canlı bir Roma kentiymiş. Kazı ekibinden arkeolog öğrenciler , kentin adının buradaki Sedir ağaçlarından geldiğini belirtiyorlar. Kent, Pamphilia ve Dağlık Kilikya bölgelerini birbirinden ayıran Sedre Çayının batı tarafında bulunuyor. Yaşam ve kültür açısından Syedra kentinin daha çok dağlık Kilikya şehirlerinden biri olduğu düşünülüyormuş. Geç antik çağda, erken Bizans döneminde özellikle Limanı sayesinde Güneybatı Anadolu ve Batı Kıbrıs arasındaki ticaret ağında önemli bir role de sahipmiş. Bunlarla birlikte kentin önem taşıyan bir başka özelliği de, burasının piskoposluk merkezlerinden biri olması. Burada dini görevin yerine getirilmesi için içinde fresklerin de olduğu bir vaftiz mağarası bulunuyor. Ancak mağara ne yazık ki ziyarete kapalı. Ayrıca Hıristiyanlığın yayılma sürecinde yapılmış erken Hıristiyanlık dönemi bazilikasının kalıntıları da bulunmakta. Kente ait en önemli kalıntılar arasında içinde dikkate değer mozaik döşemesi ile birlikte bir Roma hamam kompleksinin olduğunu da söylemem gerek. Biraz daha ileride şehre giriş merdivenlerinden yukarıya çıkınca tepeye yerleşmiş yukarı şehir denilen kısmına çıktığımızda şehrin planını daha açık görebiliyoruz. Yukarı şehirde üstü kapalı içinde çarşıları olan sütunlu bir caddeyi ve döşeme taşlarını görmek ve üzerinde rahatça yürümek mümkün.. Yamaca yerleşmiş kentin planı aşağıya doğru bakınca belirginleşiyor. Kenti enine kesen iki büyük cadde ile bunlara dik inen merdivenli sokaklar görülebiliyor. Yamaçtan aşağıya doğru inmeye başlayınca Akdeniz mimari yapısına benzer dar ara sokaklar merdivenlerle birbirine bağlanıyorlar. Evlerin yıkılmış duvarlarının arasında renkli mozaiklerin bir kısmını üstü kapatılmış şekilde görüyoruz. Gördüğüm hemen her evin içlerine mozaik taban yapılmış. Zaten biraz ileride bir ekip mozaikleri çıkarmak için ince kazı işleri yapıyorlar. Syedra kentinin kısacık bir gezide görebildiğimiz bir başka tarafı da birçok evde zeytinyağı çıkarmak için kullanılan değirmentaşlarının, işliklerin, bulunması. Yamaçtan aşağıya doğru pekçok evde zeytinyağı çıkarmak için oldukça sistemli bir yaşamın olduğu açıkça belli oluyor. Kentin su ihtiyacı ise sarnıçlarla sağlanıyormuş. Kentin aşağı tarafındaki yerleşiminde ise kazı çalışmalarında bulunan mozaikler, Alanya müzesinde sergileniyormuş. Kentin görülmesi gereken diğer yerleşimlerini bir başka zamana bırakarak şimdilik gördüklerimizle yetinelim. [5]
Syedra antik şehrini gezdikten sonra yorulmuş ama memnun olarak Alanya’ya dönüyoruz. Şimdi denize girme zamanı. Akşam Alanya’da kalıp ertesi gün Ermeneğe doğru yola çıkacağız.
Sabah Alanya Arkeoloji müzesini gezmek için erkenden müzenin kapısına gidiyoruz. Müzede Syedra şehrinden çıkan mozaiklerin sergilendiğini kentteki bilgi panolarından öğrenmiştik. Bu nedenle biraz da heyecanla daha yakından bakmayı çok istiyordum. Müze binası Alanya’nın eski yapılarından biri olmalı. Geniş bir bahçe içinde küçük bir bina olmasına karşılık müze olarak çok iyi düşünülmüş bir yapı. Bahçesinde dolaşan dev bir Tavus kuşu tüylerini açıp dolaşıyor. İçeri girince müzede bir tuhaflık hissediyorum. Beklediğim müze biçiminden uzak olduğu biraz dolaşınca anlaşılmaya başlıyor. Müzede genel kültür bilgisini geliştirmek için yazılmış örneğin Çömlekçilik, takı kültürü, ölü gömme kültürü v.s. şeklinde genel bilgi veren panoların yanına nereden olduğu belirtilmemiş buluntular konulmuş..Syedra ile ilgili bilgi ve mozaikler ise çok yetersiz bir şekilde verilmiş..belki daha sonra bilgiler düzenlenir..
Alanya Arkeoloji Müzesi
Alanya- Ermenek arası Kilikya coğrafyasının virajlı yolları..
Alanya Arkeoloji müzesinden ayrılıp Ermeneğe doğru devam ediyoruz. Yolda yine Akdeniz coğrafyasına özgü suların zaman içinde oyarak meydana getirdiği derin vadiler olarak bilinen kanyon oluşumlarından biri olan Sapadere kanyonunu görmeden geçmeyelim diye düşündük. Yol tarifine bakarken arama motorunda kapalı olduğu yazıyor. Biz yine de görebiliriz umuduyla Sapadereye doğru gitmeye başlıyoruz. Bu bahar mevsiminde yol kıvrılarak ilerlerken yemyeşil ormanın içine giriyoruz. Ağaçlı yollar fotoğraf çekmek için çok çekici duruyor. Sapadere’nin girişini eğile büküle gittiğimiz yollardan sonra nihayet görebiliyoruz. İçeride tenha bir restoran kafe gözüküyor. Veee kanyona taş düştüğünden yürüyüş parkurunun gerçekten kapalı olduğunu öğreniyoruz. Ne zaman açılacağı da belli değilmiş.. Yani Sapadere kanyonunda yürüme hayalimiz suya düşüyor. burada görebileceğimiz başka bir şey olmadığından birkaç fotoğraf çekip geri dönmekten başka çaremiz kalmıyor. Şimdi Ermeneğe giden ana yolu bulmaya çalışacağız. Geri dönüş yolunda toprak yolu olan bir köye çıkıyoruz. Ancak kahvede oturan köylülere sorunca bize birazdan Ermeneğe giden asfalta , düzgün bir yola çıkacağımızı söylüyorlar. Biraz ilerleyince gerçekten de tek şeritli düzgün bir yola çıkıyoruz. Biraz daha ilerleyince de Ermenek ana yoluna giriyoruz. Ana yol denilince çiftyönlü gidiş gelişli bir yol anlaşılmasın. Ana yol öyle rahat bir yol değil.. gayet viraj dolu tek şeritli ve de dar bir yol. Yavaş ve temkinli sürmek gerekiyor. Şanslıyız ki yolda fazla gelen giden yok. Sollamak için kamyon da çıkmıyor önümüze.. yol kıvrılarak giderken, yavaş yavaş yükselmeye başlıyoruz. Etrafımız Akdeniz coğrafyasının dik, aşağısı uçurum olan dağlarıyla çevrilmeye başlıyor. Yol kenarında durup fotoğraf çekmek istesek de güvenli aralıklar pek fazla değil.. yola devam ediyoruz. Alanya’dan Ermeneğe gitmek için 100 km lik bir yol olmasına karşın yavaş gidince yol üç dört saat sürüyor. Türkiye’de buna benzer Karadeniz yollarında da gittik ama burası da insanı oldukça tedirgin eden yollardan biri..yollar bir müddet sonra dağların içinden geçen tünellerle daha güvenli hale gelmeye başlıyor. O kadar çok dağ tünelleri yapılmış ki , yedi sekiz bazen on tane tüneli ardarda geçerek hızla yol almaya başlıyoruz. Yine de yolların tamamlanmasına daha çok var. Ermeneğe oldukça yaklaştık. Etraftaki coğrafya da değişmeye başladı. Akdeniz coğrafyasının iç kesimlerine doğru yol aldığımız bu bölgenin kendine özgü bir yapısı var. Dik ve geçit vermez dağlar bir yandan yükselirken, aşağılarda derinleşen vadiler arasında akan sular görünmeye başlıyor. Çok sevdiğim Akdeniz coğrafyasına özgü karstik şekiller , düdenler, obruklar, mağaralar, yeraltı derelerini burada görmeyi çok istiyorum. Orta Akdeniz coğrafyasının ne kadar muhteşem olduğunu söylemek gerek.
Ermenek; Zeyve Pazarından , Turkuaz Renkli Ermenek Baraj Gölü Manzaralarına…
Bir benzincide verdiğimiz öğle yemeği molamızın ardından artık Ermeneğe girmeye hazırız. Aşağılara doğru bakınca turkuaz renkli Ermenek barajı görünüyor. Bu turkuaz rengini de sanırım etrafındaki beyaz kayalardan alıyor. Yaklaşık 10 km sonra şık bir asfalttan şehre girip doğruca kalacağımız otelimize gidiyoruz. Eşyalarımızı otele koyduğumuz gibi hemen çıkıyoruz. Çünkü, bugün günlerden Pazar ve Ermeneğin tarihi Zeyve Pazarı kuruluyor. Akşam olmadan pazara gitmek için acele etmeliyiz.
Ermenek Baraj Gölü
Zeyve Pazarı , Ermenek’ten 26 km uzaklıkta, İkizçınar ile Yayla pazarı köylerini ayıran Zeyve çayı üzerinde kuruluyor. Ancak aynı zamanda Mut, Karaman, Mersin, Gülnar, Kazancı, Anamur, Başyayla, Sarıveliler, Taşkent, Hadim, Konya ve Bucakkışla yollarının kavşak noktasında bulunduğundan oldukça önemli bir yerel Pazar olarak biliniyor. Akdeniz sahil bölgesinden yaylalara göç eden Yörükler ve Gülnar, Kazancı gibi civar köylerden gelenlerin kendi ürettikleri ürünleri sattıkları buraya gelenlerin de piknik yapıp eğlendikleri bir Pazar yeri burası..buraya gelince Zeyve çayının topraktan, duvarlardan fışkırarak gürül gürül aktığını görüyoruz. Çay, Göksu nehrinin suları ile besleniyormuş. Başka dere ve çaylarla birleşerek heryerden çıkan sular şelaleler halinde akıyor. burada bir zamanlar su değirmenleri de kurulurmuş.. şimdi ise artık su değirmenleri kalmamış elektrikle çekilen buğday hızlı bir şekilde un haline getiriliyormuş. Şimdi su değirmenlerinden kalan yıkık dökük harap haldeki küçük binalar duruyor. Zeyve pınarının etrafında beşyüzyılı aşan yaşlarıyla dev Çınar ve Ardıç ağaçları ise, suyun bolluğundan şekil değiştirip adeta birer heykele dönüşmüşler. Bazılarının içleri o kadar oyulmuş ki bir zamanlar içlerinin dükkan olarak bile kullanıldığı söyleniyor. Bir zamanlar burada ayakkabıcıdan, fırıncıya, terziye berbere kadar çok çeşitli esnaf da varmış.. pekçok ihtiyacın karşılandığı bir pazarmışanlaşılan.. [6]
Pazardaki erkekler kahvehanesinde çay içip dinlendikten sonra yolun başında durup bize yakınlık gösteren belediyeden emekli bir ürün satıcısı ile uzunca sohbete koyuluyoruz. Ahmet beyin hikayesinde neler yok ki.. Kazancı’dan geliyormuş. Emekli olunca pazarcılık yapmaya başlamış. O kadar çok yönlü biri ki, Kazancı’da yada etrafındaki köylerde herçeşit işe koşturuyormuş, düğünlerde anons işlerinden, nikah kıymaya , davul zurna çalmaya kadar herçeşit organizasyon işlerini yaparım diyor… bize Zeyve pazarının eski halini de anlatmayı ihmal etmedi.. eski un değirmenlerinin bir zamanlar burada ne kadar çok olduğunu ve ne kadar kaliteli , besin değeri kaybolmadan un çektiklerini anlattı. Ermeneğin üzümünün meşhur olduğunu ve elbette pekmezi ve tatlısını da yemeden gitmememizi söyledi. Tabii her satıcının yaptığı gibi kendi sattığı ürünler arasında pekmezinden tattırdı. Elbette almadan edemedik. Merak ettiğimiz bu bölgenin yerel obruk peynirini ise sonbaharda yeniden yapıldığı zaman almamızı tavsiye etti. Ahmet beyle daha otursak sohbetimiz sürüp gidecekti. Bize Ermenek , Zeyve pazarını anlatacak ondan daha iyi bir rehber olamazdı.. Zeyve pazarından bir çırpıda bir sürü şey alıp çıktık. burada yetişen susamdan, çörek otuna pekmezden nar ekşisine kadar gözümüze gönlümüze hoş gelen ürünlerdi.
Zeyve Pazarı
Akşam olmaya başladı artık , Zeyve pazarındaki satıcılar da toparlanmaya başladılar. Ermeneğe dönüp bütün gün süren yolculuktan sonra dinlenme zamanı geldi. Yolda giderken Ermenek coğrafyasını biraz daha yakından tanımaya çalışıyorum. Ermenek denilince hemen aklımıza gelen turkuaz renkli Ermenek baraj gölü olsa da asıl önemlisi bu bölgeyi ve barajı sularıyla besleyen Göksu nehrinden söz etmek gerek. Göksu nehri çıktığı yerden başka birçok derelerden, çaylardan , mağaralardan , kanyonlardan akan sular ve nehirlerle bazen yerin üstünde bazen yerin altında devam ederek bir vadi oluşturuyor ve Güney Akdeniz’den orta Akdeniz’e doğru geçişi sağlıyor. Bu nedenle de bu bölge, Bozkır coğrafyasından farklı olarak daha ılıman, ve verimli topraklara sahip durumda. Ermeneğin , Başyayla, Kazancı, Mut, Gülnar ve daha güneye doğru Anamur ilçelerine yakın olması , bir kavşak noktası olmasını sağlıyor. Geçmişte ise, kuzeyden güneyi , batıdan doğuyu birbirine bağlayan bir köprü işlevini görmüş. Diğer taraftan Ermenek coğrafyası, Antalya ve Mersin körfezleri arasında uzanan Taşeli platosunun da bir parçasını oluşturuyor.
Ermenek, Karaman Mut coğrafyasında dolaşırken Taşeli platosunun engebeli dağlı taşlı sert coğrafyasından Ermeneğin ılıman havzası arasında keskin çizgilerin olmadığını belirtelim. Bu birbiri içine girmiş coğrafyalar aslında tarihten bu yana bilinen Güney Akdeniz’deki Kilikya bölgesinin bir devamı olarak dağlık Kilikya olarak tanımlanıyor. Dağlık Kilikya denilince de, Akdeniz’i İç Anadolu’ya bağlayan Toroslardaki yollar ve geçitlerin pek fazla olmamasının yanısıra izini sadece burada yaşayanların bildiği gizli geçitlerin varlığı karşımıza çıkıyor. Gülek, Sertavul gibi bildiğimiz geçitlerin dışında , şimdiye dek izi silinmiş pekçok küçük yada gizli dağ geçitlerinin olduğu da biliniyor. Dağlık Kilikya bölgesinin , dağlık , engebeli olması nedeniyle, Bu zor coğrafyanın hakimiyeti, uzun bir süre eşkıyaların elinde kalmış. Buraları öteden beri korsan yatağı olarak bilindiğinden kimse buralara yaklaşamamış.[7] Bu coğrafyalarda tarihten bu yana yaşamış olanlar , Isaurialılar olarak biliniyorlar. Isaurialılar, dağlık, engebelik bu bölgede uzun bir süre korsanlık yaparak yaşamışlar. Ancak daha sonra Romalılar Isaurialılar ile savaşıp korsanlık faaliyetlerine son verip onları kendi hakimiyetleri altına almışlar. Romalıların eline geçen Ermenek, dağlık bölgedeki Isauria kentlerinin en büyüğü oluyormuş. Ermenek’in antik çağlardaki adı, Germenikopolis imiş. Bu ad, Roma imparatoru ünlü Caligula’nın Germanicus unvanından geliyor. Caligula’ya şükran sunmak için kente bu ad verilmiş. Ermenek bölgedeki korsanların yakalanmasında ve Romalılar ile barış yapılmasında arabulucu bir rol üstlenmiş. Romalılar dağlık kilikyada hakim olmaya başladıkça Ermeneğin etrafına diğer Isauria kentlerini de kurmuşlar. Bunlar arasında, Mut’da Claudiapolis, Gökçeseki’de Philedelphia, Yukarı Çağlar köyünde Sbide, Çatalbadem köyünde Eirenepolis gibi birçok Isauria kentleri kurulmuş. ..bütün bu savaşlara rağmen Isaurialıların korsanlık faaliyetlerinin tamamen durdurulamamış olduğunu da belirtelim..bu savaşlarla birlikte Roma kenti olarak kurulan Isauria kentlerinin de, daha çok askeri özellik taşıyan garnizon kentleri olarak şekillendikleri belirtiliyor.
Ermenek, geçmişte bir Isauria kenti olmasının sonrasında 13. Yüzyıldan itibaren Selçuklu hakimiyeti ile birlikte buralara gelen Türkmen aşiretlerinin yerleşim yerleri olarak da tarihte yerini almış ve daha sonra da içinde bulunduğu sert coğrafya özellikleri sayesinde, Karaman beyliğinin bölgeye yerleşmesiyle önemli bir kent haline gelmiş. Karaman beyliği ile Ermenek yeniden zengin ve önemli kent haline gelirken kentte 14. yüzyılda medreseden camilere pekçok imar faaliyetlerine girişilmiş. Bunlar içinde en önemlileri, Ermenek Tol medrese, Ulu cami, Sipas camii ve Mevlevihane sayılabilir.[8]
Ermenek’teki ilk günümüzde akşam olmaya başladı. Şehirde birşeyler yemek için bakınmaya başladık. Bugün Pazar olduğu için heryer kapalı yemek yemek için sadece tek bir yer açık. Yani tek seçenek burası oluyor. Şimdiye kadar gittiğimiz hemen bütün Anadolu kasabalarında Pazar günleri dükkanların kapalı olduğunu ve genellikle de sadece tost yapan birkaç dükkanın açık olduğunu bilmekte fayda var. Biz de burada açık bulduğumuz tek yere girip yöresel çorba olan Arapaşı çorbasını içip sonra da bu küçük kasabayı tanımak için sokaklarını geziyoruz.
Tepeden aşağıya doğru bakınca bütün bu bölgeye can veren Göksu nehriyle beslenen Turkuaz renkli Ermenek baraj gölü sayesinde, Ermeneğin Anadolu bozkırındaki sarı renkli kuru tozlu topraklı kasabalardan ne kadar farklı olduğunu görebiliyoruz. Tepedeki beyaz kayalardan aşağıya doğru baraj gölüne inen evleriyle , Akdeniz mimarisini aratmayacak şekilde birbiri içine girmiş dar ve dik sokaklarıyla Ermenek şirin bir kasaba görüntüsü oluşturuyor. Geleneksel ahşap mimarisi değişmeden kalmış evler, bir taraftan aşağıya doğru yayılarak inerken bir taraftan da ana caddeye paralel giden yatay eksende yanyana sıralanıyorlar. Sokakların arasında dolaşırken, herbiri birbirinden farklı evlere sahipleri kendi kişiliklerini katmış. Evlerin kimisinde renkli saksılar, kimisinde asılı çamaşırlar dururken , kimisinde de evin önünde plastik bidonlarda salatalar yetiştiriliyor.. İki katlı geleneksel ahşap Ermenek evlerinin önlerinde çıkma şeklinde yapılmış uzun balkonlar ile bu balkonlara sarılmış üzüm asmaları evlere güzellik katıyorlar. Ermenek’teki ılıman hava koşulları sayesinde yetişen üzümler burada özel lezzetlerin oluşmasını sağlamış. Yöresel lezzetler arasında pekmez ve pekmezden yapılan tatlılar olmazsa olmazlar arasında bulunuyor.. Elbette pekmez ve pekmezden yapılan pekçok şey turistikleşmiş ve kasabanın şık bir dükkanında satılıyor. Ermenek kasabasını keşfetmeyi yarına bırakıp dinlenmek için otele gidiyoruz.
Ermenek Evleri
Ertesi gün Ermenek baraj gölünde yapılan tekne gezilerine katılmak üzere Turkuaz mesire yerine gidip buradan kalkan belediyenin işlettiği teknelere bineceğiz. 9 km uzunluğundaki Nadire kanyonu turu , gidiş dönüş 3 saat sürüyor. Tekneler ise 6 kişilikten 45 kişiliğe kadar farklı fiyatları var. Teknelerin kalkması için dolmasını beklemek gerekiyor yada ücretini verip tekneyi özel kaldırmak da mümkün. Turkuaz mesire yerine pazartesi ve erken bir saatte geldiğimiz için şanslı değildik. Nadire kanyonu tekne gezisini bir başka gezide yapmak kararıyla Ermenek baraj gölünün turkuaz sularını geride bırakıp, Ermenek’teki tarihi yapılara yakından bakacağız. Ermenek , Roma dönemi kenti olarak önemini kaybettikten sonra Türkmen aşiretlerinin yavaş yavaş buralara göçedip yerleştiği şehir haline gelmiş.. daha sonra da Karamanoğulları beyliğine başkentlik yapmış. Bu süreçte ise, islami kültürün mimari yapıları ortaya çıkmaya başlıyor. Özellikle 14. Yüzyılda yapılmış Tol medrese ile Ulu cami İslami kültürün taşıyıcıları olarak önemli yapılar arasında bulunuyorlar.
Tol Medrese, Karamanoğlu beyliği zamanında yapılmış ilk büyük medreseymiş. Medresedeki detaylar arasında özellikle zengin mukarnas süslemeli taç kapı yada giriş kapısı ile içinde üzeri kubbeli öğrenci hücreleri, Selçuklu geleneksel sanatını yansıtan önemli detaylar olarak görülüyor. Ermenek Tol Medrese ile birlikte yine 14. Yüzyılda yapılmış Ulu cami de önemli İslami yapılar arasında sayılabilir. Ulu camide de özellikle caminin mihrabı önündeki kubbenin piramit şeklindeki külahı Selçuklu geleneği ile bağlantılıymış.
Tol Medrese
Karamanoğlu Beyliğinden kalanlar ile tarihi anlamaya çalışmak her ne kadar yetersiz kalsa da biran için de olsa tarihe gidip gelmeyi mümkün kılıyorlar. Ancak etrafta geçmişten izleri bulabileceğimiz daha pekçok şey duruyor. Bunlardan biri de, bir Isauria kenti olan ve Ermeneğin 20 km kadar yakınındaki Yukarı Çağlar köyündeki Sbide kenti olacak. Sbide antik kentinde 2020 yılındaki kazı çalışmalarında farklı form ve büyüklüklerde kaya mezarları , surlar, kilise yapısı gibi eserler ortaya çıkmış. kentte çok fazla kazı yapılmamakla birlikte önemli bir kent olduğu belirtiliyor.
Sbide antik kentini bulmak için girdiğimiz köy yolunda herhangi bir tabela olmadığını söyleyelim. Sadece GPS verileri ile gidiyoruz.. köyden içeri girip köy sokaklarının dar kambur kumbur yollarında kaybolmak üzere iken köyde sadece kahvede oturanlara rastladık başka kimseler yok belki de tarlada çapadalar. Köy kahvesindekilere sorduğumuzda ise ya biz derdimizi anlatamıyoruz ve bizi anlayamıyorlar yada onların tarif ettikleri yolu biz anlayamıyoruz. Neyse ki girdiğimiz yol bizi antik şehre epeyce yaklaştırmış o sırada arabayla geçmekte olan bir köylü kadına daha sorduğumuzda sorumuzu daha iyi anlayıp belirgin bir tarif verdi. Ancak yine epeyce bir yürüdükten sonra kazı evini ve Kültür bakanlığının bayrağını görünce burasının kazı evi olduğunu anladık. Kazı evi var ama ortada kent falan yok. Sadece çıkarılmış birtakım taşlar düzenli olarak bir tarafta duruyorlar bir de uzaktan mezar odası olduğunu anladığımız kayalarda oyuklar görünüyor. Ayrıca buraya bu kenti merak edip geldiğimizi köylülere anlatmak zor.. bize defineci olarak bakmaları daha olası..Yukarıçağlar köyünden tam çıkarken gözümüze bir camide kullanılan muhtemelen Sbide kentinden devşirilen sütun başlıkları ilişiyor..
Sbide antik kenti
Ermenek’deki son günümüzde buraya alışmaya başladık.. Dolaşırken bize meraklı gözlerle bakıp nereden geldiğimizi ne yapmaya çalıştığımızı soranlarla sohbet etmeye çalışıyoruz. Bize hararetle gezilecek görülecek yerleri tavsiye ediyorlar.. Akşam oldu, hava serinledi ve yağmur yağacak gibi bulutlar kararmaya başladı..
Mut yolunda masalsı coğrafyalar..
Sabah, dün geceden kararan hava yağmurla başladı. Karanlık ve serin bir günle tekrar yoldayız. Mut’a doğru giderken yolda görmeyi istediğimiz birkaç yer var. Önce Ermeneğin çok yakınlarındaki, Gökçeseki köyünde bulunan bir Isauria kenti olan Philedelphia kentini görmeyi planlamıştık. Ancak havanın gökgürültülü ve yağmurlu olması nedeniyle şehri gezip görmenin uygun olmayacağını anladık. Oysa bu kentte yapılan kazı çalışmalarıyla Roma ve Bizans dönemine ait buluntular ile Aslanlı mezar kapılarını görmeyi çok istiyorduk. Gezdiğimiz Isauria kentlerinin kazıları çok fazla yapılmamış olmakla birlikte bize bulundukları mevkiyi göstermesi açısından önemli kentler olarak görünüyorlar. Böylece yağmur altında Gökçeseki’ye sapmadan ana yoldan Mut’a devam ediyoruz. Ancak görülecek o kadar çok şey var ki, bir yandan da yolumuz üzerinde devam edip giden coğrafyayı takip ediyoruz. Karşımızda görünen sıradağlar ile dağların arasında kalan geniş ve çok yüksekteki yaylalar derin vadiler oluşturuyor. Yolun sağ tarafında dik bir şekilde inen vadinin dibinde Göksu nehri akıyor. biraz daha ilerleyince de , tıpkı Ermenek barajı gibi turkuaz renkli Gezende kanyonunu görüyoruz. Kanyona bu Turkuaz rengi verenin de yine beyaz kayalar olduğunu düşünüyorum. …Göksu nehri Gezende nehrine doğru akarken kayboluyor ve görünmez oluyor. Nehir kanyona doğru akarak derine iniyormuş ve yine yakınlardaki Adras dağının altına girip Yerköprü civarında ortaya çıkıyormuş. İşte tam da burada Yerköprü civarında akan sular büyük bir şelaleye dönüşüp görmeye değer bir doğal oluşum haline geliyor. Yolumuzun üzerinde görmeyi hedeflediğimiz önemli yerlerden biri de Yerköprü şelalesi… Burasıyla ilgili resmi kaynaklardaki bilgilerde, Türkiye’de Tabiat anıtı olduğu belirtiliyor. Milli parklar genel müdürlüğünce koruma altına alınmış yerlerden biriymiş. Yaklaşık 30 metre yükseklikten akan şelalenin uzunluğu ise 200 metreyi buluyormuş. Genişliği ise 10 metre olup, tabanı da 10-15 metre derinliğinde bir gölmüş. Burada doğallığı bozulmamış sarkıtlar ise zengin bir bitki örtüsü oluşturmuşlar. Şelalenin altında oluşan mağara ise, Gezende barajından gelen suyla besleniyormuş. Ayrıca burada kayanın dibindeki gözden çıkan sularla birlikte doğal harikalar yaratıyor.
Yerköprü doğal oluşumunu görmek için sabırsızlanıyoruz. Yağmurun giderek seyrelmesi ile ilerlediğimiz dar tek şeritli ancak düzgün Ermenek-Mut karayolundan Yerköprü şelalesi Milli Parkı yazan tabeladan içeriye doğru saparak toprak yolda ilerlemeye başladık. Parka giriş ücretli ve içeride arabanızı park ettikten sonra yaklaşık 3 km kadar yapılmış ahşap yürüme platformundan ilerleyerek şelaleye varılıyor. Bu yürüme platformunda ayağınızı korumak için spor ayakkabı giymenizi öneririm. Yürümek için platform üzerinde yüksek kayaları birbirine bağlayan bir asma köprü yapılmış. Burası, aşağıdan geçen Göksu nehrini seyretmeniz ve fotoğraf çekmeniz için harika bir nokta.. Nehrin içinde temiz ve berrak sularda dolaşan kırmızı alabalıkları da görmek mümkün.. şelaleyi seyretmek için yapılmış birkaç seyir platformu bulunuyor. Her seyir platformunda durup , şelaleyi farklı açılardan seyredip fotoğraf çekebilirsiniz. Son seyir noktasına varınca, buradan görülen manzara, kendinizden geçirecek kadar muhteşem..Gezende kanyonundan çıkan sular ileride bir şelale yaparak tepeden dökülüyor aşağıda ise dökülen suların altında içeriye doğru bir mağara oluşmuş. Mağaranın önünden akan sular ise bir tül perde gibi sarkıyor..kayaların üzerine akan sularla oluşmuş yosunlar ise kimbilir kaç zamandan bu yana şekillenmişler. Burada doğa kendini öyle saklamış ki yıllarca ve yıllarca işlediği bu doğal yapıyı kimselere göstermemiş anlaşılan..şelaleden dökülen suların etrafında oluşan yosunlardan yapılmış bir bahçe ortaya çıkmış.. Burası dokunulmaz bir kutsal alan bir zen bahçesi olabilir…
Şelaleye yürümek , seyretmek derken güneş geri geldi ve sıcak yeniden yanıbaşımızda..milli parktan çıkarak Mut yönünde giderken yağmurun dinmesi ile gitmeyi istediğimiz bir başka yer olan yine Isauria kentlerinden olan Balabolu yada diğer adıyla Adrassus kenti..burası özellikle coğrafi konumuyla önem taşıyor. Yerleşim yeri, Göksu nehrinin iki kolu arasındaki Yalnızcabağ köyü civarında olan Adras dağının etekleri üzerine kurulmuş. Oldukça zorlu bir coğrafya üzerinde kurulmuş olmasının nedeni, stratejik mevkisinin önemli olması..zira Balabolu yerleşimi Romanın garnizon kenti olarak biliniyor ve askeri açıdan savunma amaçlı bir yerleşim yeri seçilmiş olmalı..bulunduğu stratejik konum, özellikle antik dönemde Konya’dan başlayarak Akdeniz’e giden ulaşım ağlarının kontrol edilmesini sağlıyor. Bu ulaşım ağları, özellikle Konya’dan, Ermenek, Anamur’a , Yine Konya’dan Mut, Silifke’ye uzanan ve buradan da Mısır ve Kıbrıs’a giden bir ticaret ağını oluşturuyor. Balabolu, geç Roma ve Bizans döneminde de özel öneme sahip olmuş…yine bu dönemlerdeki Ermeni krallığı zamanında da bir baron tarafından idare ediliyormuş. Kentin bulunduğu tepede bir de kilise varmış.. Balabolu’dan günümüze kalan ise, tepede , bir açıkhava nekropolünün olması ve pekçok lahit, mezar taşları, sarnıçlar , su kanalları, kayalara oyulmuş mezarların hala duruyor olmaları … Adrassus şehrinin kazısı yapılmamış ancak buralara gidenler bu Açıkhava nekropünün görmeye değer olduğunu belirtiyorlar. [9]
Balaboluya giden yolu her zamanki gibi yol tariflerine bakarak gitmeyi deneyerek , Ermenek-Mut yolundan ayrılıp , Çamlıca sapağına giriyoruz. Bu yol , yayla yolu olarak tarif edilen çok dar ve giderek yükselen ara ara uçurumlarla virajların bol olduğu ama allahtan kimselerin olmadığı bir yolmuş..17 km kadar gidince ,virajlı ve çok dar toprak yolda ilerlemeye çalışıyoruz. Yol, giderek yükselmeye ve tehlikeli olmaya başlıyor. Ancak öyle bir dağ silsilesinin arasından geçiyoruz ki her dağ kümesi bir sürpriz oluyor. Torosların girintili çıkıntılı içleri sularla oyulmuş karstik yapısı nedeniyle mağara delikleriyle dolu yapısı ve bu yapının meydana getirdiği muhteşem sanat eserleri kafamızda ne hikayeler üretiyor…
Dar yolun her iki tarafında yükselen dağların tepelerindeki dev kaya delikleri ve doğal olarak oluşmuş sütunlarıyla bu dağların her biri bir krallık gibi geliyor bana. Balabolu krallığına giderken yolda başka krallıklar da varmış mesela..birisi geniş bir tepe üzerinde bir tapınak gibi kurulmuş ve kaya delikleri ile sanki orada hala yaşayan birileri varmış gibiydi. Başka bir tepede ise doğal kaya sütunlar öyle kalın ki önünde merdivene benzeyen bir kaya tıpkı sarayın kapısına benziyor. Bu da başka bir krallık olsa gerek.. yoksa burası efsaneler şehri olmasın. Uçan dev kuşların konduğu kayalar da evleri olabilir. Yada görmediğimiz bilmediğimiz yaratıklar burada mı yaşıyorlar acaba.. Bir başka kaya kompleksi ise tamamen deliklerle dolu ve toplu konut gibi de duruyor açıkçası..krallığın gecekondu semti belki de.. Dar yoldan giderken yola o kadar yakın olan dik kaya duvarlarının içindeki delikler oda gibi olmuşlar. İçlerinde yaşayanlar ağaç direklerinden yapılmış kat bile çıkmışlar oturdukları yere.. Balabolu şehrinde bulacağımız Açıkhava müzesinin kaya mezar kabartmaları ilgimizi çekmekle birlikte asıl heyecan şimdi bu vadi boyunca ilerlediğimiz dik kaya oluşumları arasında olmaya başladı. bir yandan bu kayaların büyüsüne kapılmıştık bir yandan da giderek kararmaya başlayan ve yağmur geleceği belli olan bir hava içine giriyorduk ..kilometrelerin bitmediği bir yolda daha fazla riske girmemek için geri dönmeye karar verdik.. Bu masal diyarından ayrılmak istememekle birlikte yol giderek ürkütüyor. Dibi uçurum olan virajlı yollardan ayrılarak normal dünyamıza dönüyoruz..ben neredeydim. Bir başka dünyanın kapılarını aralayıp delikli dağlar arasından masal dünyasına bakakaldım…Balabolu-Adrassus hala gitmek istediğimiz yerler arasında yerini aldı..
Buradaki coğrafya ve tarih üzerimizde o kadar etkili olmuştu ki, Ekim ayında yeniden gitmeye karar verdik. Ancak bu sefer daha ihtiyatla hareket etmeye ve sadece GPS’deki yol tariflerine bakmayıp gitmeden önce , Balabolu antik kenti yakınlarındaki Yalnızcabağ köy muhtarına, antik kentin yerini bize göstermesi için rehber olmasını rica ettik. Yalnızcabağ muhtarı çok memnun olacağını ancak yolu kendimizin de bulabileceğimizi, buradaki yol tabelalarını takip etmemiz gerektiğini belirtince içimiz rahatladı. Bu defaki geldiğimiz ikinci yol arayışımız, yine Mut’dan Ermenek yönüne giderken Çamlıca sapağına saparak başladı. Ancak bu sefer Yayla yoluna sapmadan Yalnızcabağ köyü tabelalarını takip etmeye başladık. Gerçekten burada Balabolu-Adrassus kenti tabelaları yol sapaklarına düzgün bir şekilde konulmuş . Önce doğruca Yalnızcabağ köyüne gidip muhtarı görelim dedik. Ancak Muhtar o gün köyde patlayan su borusunu tamir etmekle uğraştığından bize üzülerek rehberlik edemeyeceğini söyledi. Yolu kendimizin rahatlıkla bulabileceğimize bizi ikna etti. Yol, düzgün stabile edilmiş bir toprak yol olarak yavaş yavaş yükselmeye başladı. Etraftaki tarlalarda çalışanlar traktörleriyle geçip gidiyor ve bize bakıp selam veriyorlar. Adras dağının yukarılarına doğru çıkınca artık yerleşimler kaybolmaya başladı ve çıplak bir tepenin üzerine gelince, nihayet nekropolün lahit mezar taşları da göründü.. Etrafa yayılmış lahit taşlarının kenarındaki tabelada Balabolu antik kenti olduğu yazıyor. Balabolu-Adrassus antik kentinin nekropolünü bulmuştuk ancak daha önce geldiğimiz dar, dik uçurumlu masal diyarı dağların arasından geçmemiştik. Yol farklı bir şekilde bizi tepeye götürdü ve işte bu tepe üzerine yerleşmiş Adrassus Balabolu kentinin Nekropol alanı lahitler ve kapaklarıyla etrafa yayılmış duruyordu. Lahitlerin üzerlerinde hac işaretlerini görüyoruz. Lahitlerden bir tanesi ise daha anıtsal yapılmış. Yuvarlak bir kaide üzerinde bulunan lahit kapağına oturmuş bir aslan buradaki mezarın ne kadar önemli olduğuna işaret ediyor. Daha ötelerde de üzerlerinde kabartmalar bulunan lahitleri ve kapakları görüyoruz. Çoğunun içi boşaltılmış, üzerleri de artık silinmişler..daha uzakta ise kaya mezarları olduğu anlaşılan kayaların içine gömülmüş mağara gibi oyuklar görülüyor. Bazılarının içlerinde hala lahitler duruyor bazıları ise hayvan barınağı olarak kullanılıyorlar..Nekropol alanından dışarıya çıkıyoruz..geldiğimiz tepenin aşağılarına doğru bakınca derin bir vadi görünüyor. llk geldiğimiz iki tarafı dağlarla yükselen dar yolun olduğu vadiye benziyor. Sadece Adrassus harabelerinin yüksek bir tepe üzerinde olduğunu biliyorum artık.. burası Romanın garnizon yada askeri amaçlı kurulmuş Isauria kentlerinden biri..daha sonra ise, buraya Ermeni kralları, baronları, Haçlı Şövalyeleri ve Bizans güçleri gelerek birbirleriyle savaşmışlar ve bu bölgede hakimiyet kurmaya çalışmışlar.. Kilikyanın geçitvermez dağlarında Nekropolü gezerken bu çatışmaları, yaşanan savaşları düşünerek bıraktıkları izleri yakalamaya ve anlamaya çalışıyoruz..
Balabolu-Adrassus antik nekropolü, bir nekropol alanı olarak örneklerini çokça gördüğümüz bir alan olmakla birlikte burasının özellikle Kilikya bölgesinin tarihini anlamak için görmeyi istediğimiz yerlerden biri oldu..ve buraya ikinci kez gelmemize neden oldu…şimdi yeniden Mut’a dönebiliriz.
Mut ve dağların arasındaki muhteşem Sason Kanyonu..
Geldiğimiz yoldan geri dönüp yeniden Mut- Karaman yoluna giriyoruz.. öğleyin Mut’dayız artık. Mersin’in ilçesi olan Mut, ilk kez gelmiş olmamıza rağmen baharatlı sıcak yemekleri, sıcak ve tozlu havası, ve rahat insanlarıyla sempatik ve sevecen geliyor. Güneydoğunun Künefecileri ile Mersinin Tantunicileri bir araya gelmiş burada.. Ermenek’e göre daha hareketli ve yörük yerleşiminin daha fazla olduğu bir yer burası..
Zaman yemek zamanı olunca ,ana cadde üzerinde toplanan bütün yemek dükkanları arasında gittiğimiz en kaliteli restoran Lale restoran oldu. Öğle, akşam her zaman kalabalık olan restoran sıcak ve lezzetli yemekleriyle iyi bir esnaf lokantası. Ana cadde üzerine sıralanan Tantunuciler arasında seçim yapacak kadar deneyime sahip olmamakla birlikte akşam tantunisinin bitirmiş erkenden dükkanını kapatmış Alibaba’nın tantunisinin tadına bakmayı isterdim bir dahaki sefere artık. Mut’un ortasından geçen geniş ana cadde , Mut’un hayat damarı gibi adeta..herşey burada toplanmış. Karacaoğlan parkı, Laalpaşa camisi, Mut Kalesi…kısaca tarihten , alışverişe hemen herşey bu cadde üzerinde bulunuyor.. Mut da fastfood kültürü de gelişmiş görünüyor. Gençlerin yoğun bir şekilde gittiği , özellikle Tantuniciler ile pastahaneler cadde üzerinde sıralanmışlar.
Mut, antik dönemdeki adıyla Claudiopolis , Kilikya bölgesinin dağlık kısmında yeralan bir yer. Sertavul geçidinin güneyinde bulunuyor. Burada da korsanların bir müddet hakim olduğunu ancak daha sonrasında Romalılar tarafından korsan hakimiyetine son verildiğini öğreniyoruz. Mut da Ermenek gibi daha sonrasında Orta Asya ve İran’dan gelen Türkmen aşiretlerinin yerleşim yeri olmuş. Kilikya Ermeni prensliği de buralara yerleşenler arasında bulunuyormuş. Karamanoğlu beyliğinin hakimiyeti ile beraber yeni bir dönem başlamış. Mut ve çevresinde türk aşiret ve beyleri hakim olmaya başlamış. Karamanoğullarından sonra Osmanlı hakimiyeti altına giren bölgeye , son 300 yıl içinde de Yörük göçebe oymakları Güneyden Çukurova, Mersin, Adana üzerinden gelip yerleşmişler.. Böylece Mut’un tarihinde, sert geçit vermez coğrafyasına uygun olarak yerleşik bir toplum görmek zor.. Roma’dan Osmanlı hakimiyetine kadar korsanlardan konar göçer topluluklara kadar sürekli hareket halinde olan yerleşik olmayan topluluklar buralarda biri diğerinin üzerinde hakimiyet kurarak yaşamışlar.
Mut’da görülecek tarihi yapılar arasında, Mut kalesinden söz edilebilir. Kale, şehrin ortasında bulunuyor. Kale ile ilgili tarihler bilgi verici değil. Karamanoğulları ve sonrasında Osmanlıların kullandığı bir yapıymış. Surlarla çevrili yapının içinde bir iç kale denilen yapı daha bulunuyor. Gözetleme kulesi ve bir de kıtlık kapısı denilen kalenin güneyinde bulunan bir kapıdan bahsediliyor. Bu kapı, 17. Yüzyılda Anadolu’da Celali isyanlarının bastırıldığı sırada kalenin tamiriyle yapılmış bir kapıymış. Kapı yapıldığı zaman kıtlık ortaya çıkmış bu nedenle de kapının uğursuzluk getirdiğine inanılmış. Kalenin üzerindeki tepede ise bir kilise kalıntısına rastlanılmış. İçinde ayrıca Milli eğitim Müdürlüğüne ait bir bina ve bahçesi ilgimizi çekti. Bahçesinde özellikle çevre kazılardan bulunan birkaç buluntuyu görünce keşke burada bir müze olsa diye söylenmeden geçemedik.
Mut’da tarihi binalardan bir diğeri de, Osmanlı imparatorluğu zamanında 18. Yüzyılda yapılmış tarihi Taşhan hanı. Han, katırlık ve han olarak iki bölüm halinde yapılmış. İçinde 40 oda ve her odanın içinde bir ocak bulunuyormuş. Hanın günümüzdeki kullanımı ise, Mut belediyesi tarafından Kadın el emeği ürünlerinin satıldığı sadece kadınların işletmelerine izin verilen bir yer olarak tahsis edilmiş.
Tarihi Taşhan hanı
Tarihi Taşhan’da kadınların işlettiği çay ocağında bir yorgunluk kahvesi içip hemen bir iki sokak ötedeki Laalpaşa camini de görmeden geçmiyoruz. Karamanoğulları Beyliği zamanında yapılmış caminin minberindeki mukarnas işçilik dikkate değer özellikler arasında bulunuyor. Laalpaşa caminin yanında ise halk ozanı Karacaoğlanın mezarının olduğu bir de park var.
Mut’daki ilk günümüzü bitirdik.. buradaki otelimize gidip dinlenmek ve ertesi güne hazırlanmak istiyorum. Ertesi günün programında ilk kez göreceğim ve bu gezide en çok görmeyi istediğim yerlerden biri olan Sason Kanyonu bulunuyor. Sason Kanyonu, bu bölgeyi araştırırken gördüğüm ve görür görmez de gidip gezmeyi istediğim bir yer oldu. Bu kanyon, jeolojik açıdan Türkiye’nin en önemli kanyonlarından biri olması nedeniyle 1. Derece sit alanı olarak ilan edilmiş. Denizden 1300 metre yükseklikte bulunan kanyon, 50 milyon yıl önce buzulların erimesiyle oluşan basıncın, sular altındaki Anadolu yarımadasını kuzey ve güneyden sıkıştırarak yükselmesiyle meydana gelmiş.. Deniz canlıları da fosilleşerek kaybolmuşlar ancak hala kanyonun içinde pembe taşların arasında rastladığımız deniz kabukları fosillerini görebiliyoruz. Duvarlarının yüksekliği 300 metreyi bulan kanyon, mağaralarla dolu..kanyonun duvarlarında bulunan kaya mezarları ile Roma döneminde bir nekropolis alanı olarak kullanıldığını anlaşılıyor. Bazı mezarlar ise, kanyon duvarlarının tapınak şeklinde oyulmasıyla oluşmuş..belli ki önemli kişilere aitmişler..
Kanyonun jeolojik yapısıyla birlikte tarihi geçmişi de çok etkileyici.. Mut Belediyesinin hazırladığı turizm afişinde anlatılan Sason kanyonu, hem jeolojik hem de tarihsel olarak o kadar eskiye dayanıyor ki heyecan verici bir özelliğe sahip, Sason ve biraz daha ilerde olan Göğden kanyonlarının duvarlarında 2400 yıllık tarih saklandığı yazılmış. Buradaki derin kalkerlerde ilkönce Isaurialılar yaşam bulmuşlar. Geç Romalılarda toplu mezarlara dönüşmüş, Ermeni krallığı ile birlikte 13. Yüzyıla kadar süren mağara hayatı yeniden dirilmiş. Isaurialıların merdiven izleri engel tanımayıp her yöne gidermiş. Kanyonun 200-300 metreye kadar yükselen duvarlarının içinde Toroslardan inen yağmur sularıyla oluşmuş kalker sütunlar, köprüler, yüzlerce mağara ve aralarında geçitler, odalar oluşmuş.. tarihten bu yana gelen binlerce kaya mezarlarının olduğu da biliniyor. Kanyonun içinden de Sason deresi akıyor. Kanyon 12 km uzunlukta devam ediyormuş. Çevredeki köylüler bu kaya mezarları, kaya merdivenleri kullanarak kanyonun tabanına ulaşıp tarım yaparak geçimlerini sağlıyorlarmış. Kanyondaki mağaralar ise şimdilerde hayvanların barındığı ağıl olarak kullanılıyormuş. Mağaraların içlerinde yırtıcı kuşların barındığı da belirtiliyor. [10]
Sabah erkenden Sason kanyonu için yola çıkmaya hazırız. Yol tarifinde gideceğimiz yönü Dereköy olarak gösteriyor. Yollar yine toprak , dar ve virajlı ağır aksak ilerlememize neden oluyor. Yaklaşık 1 saat sonra Dereköydeyiz. Köyün kahvehanesinde oturan köylülere yaklaşıp Sason kanyonuna gitmek istediğimizi söyleyip bilgi almak istiyoruz. Ancak kahvehanede oturan köylüler GPS in yanlış yönlendirdiğini ve herkesin buraya gelip geri döndüğünü kanyonun Çömelek köyünden başladığını söylediler . Tekrar yol kaydımıza Çömelek köyünü işaretleyip yeniden yola çıkıyoruz. Sason kanyonu, çok fazla popüler olmadığından genellikle buraya yürüyüş grupları geliyor. buraya tek başına gelenlerin yaptıkları yorumlarda da, kanyonun yerini bulmakta zorlandıkları, kimisinin ise, yolu bulamadığı belirtmiş….Kanyonun özellikle önemli noktalarının görülmeye değer manzaraları olduğu için yol tarifine önem veriyoruz.
Verilen tarife göre, bir süre toprak yoldan gidince yol bizi düzgün bir asfalta çıkarıyor. Çömelek köyüne girince biraz daha gelişmiş bir köy olarak bir market ve önünde duran birkaç insan ve bir genç gördük. Onlara kanyona nasıl gideceğimizi sorduk. genç olan yolun sol tarafını tutup sonuna kadar gitmemizi söyledi. Yol tarlalar arasından giderek kanyonun kenarına kadar getirdi bizi.. Evet Dereköyde söyledikleri gibi bir mermer ocağı ve bir tarihi köprü karşımızda duruyordu. Ve tabii Sason Kanyonunun dik duvarları yükseliyordu..sonunda kanyonu bulmuştuk . Tam aşağıda kanyonun içinde eski bir Roma taş köprüsünü, kanyonun etrafındaki duvarların ilerde yükseldiğini görmek , kanyonun kıvrılarak akan yapısı, içinde gördüğümüz pembe deniz kabuklarının olduğu fosiller ne kadar etkileyici bir coğrafyada olduğumuzu sürekli gösteriyordu.. Fotoğraflarda gördüğüm ve mutlaka buraya gidip görmek istiyorum dediğim seyir terasını ise ne yazıkki göremedik.. bir süre burada dolaşıp , kanyonun duvarlarından aşağıya doğru inilecek yeri bulmaya çalıştık. Ama etraftaki bitki ve ağaçlar çok fazla olduğundan herhangi bir inişe olanak vermiyordu. ..ve kanyonun teras yada balkonlarından görünen o müthiş manzaraları göremedik.. Sason kanyonuna tekrar ve tekrar gelmekten başka çare yok.. Kanyonun muhteşem olduğunu ve bizi ne kadar etkilediğini söylemem gerek önceki günden Balabolu macera rotasından etkilenmiştik..şimdi ise kanyonu görmek heyecanımızın daha da artmasına neden olmuştu..
Heyecanımızı Ekim ayına kadar sürdürdük..ve Balabolu gibi Sason Kanyonunun da bizi tekrar buralara çektiğini itiraf etmeliyim.. Ekim ayında yeniden yola çıkıp göremediğimiz ama görmeyi çok istediğimiz yerlerden biri olan Sason kanyonuna doğru yola çıktık. Yine Mut’da kalıp ertesi gün Sason kanyonunu görmek üzere Çömelek köyüne geldik. Yollar Ekim ayında tenhalaşmış hava biraz daha soğumuştu. Çömelek köyüne girince yine daha öncesinde gördüğümüz kahvehaneyi ve önünde her zaman oturan kadınlar bize meraklı gözlerle baktılar ve muhtemelen kanyona gitmek istediğimizi anlayıp yine kendi işlerine döndüler. Bizi gören kahveci ise, dışarı çıkarak uzaktan bize bakıp ne olduğumuzu anlamaya çalıştı. Yanına gidip hal hatır sorduktan sonra kanyona gitmek istediğimiz manzara seyir teraslarını görmek istediğimizi ve birisinin bize yardımcı olmasını istediğimizi söyledik. Kahveci hemen orada duran motorsikletli bir gence gösteriver merdivenli inişi dedi..genç çocuk motosikletine atladı ve arkadan beni takip edin dedi. Biz arkada çocuk önde kayısı ağaçları ekilmiş tarlaların arasından gitmeye başladık..Çömelek köyünden aşağıya doğru inen yol, önce düz gidip sonra sola doğru girerek yol bitene kadar devam ettik. Yol bitince genç çocuk geldik dedi. Aşağıya doğru inen patikanın manzara seyir noktalarına götürdüğünü , kanyonun içine giden merdivenlerin ise, karşıda olduğunu gösterdi. Kanyonda görmek istediğimiz manzara teraslarına aşağıya doğru inerek çalıların arasından geçerek gidiliyor…dar keçi yoldan geçip çalıların arasından ilerleyince kayaların arasına hayvanların kaçmaması için yapılan tahta kapıyı aralayıp içeriye girince yükselen kaya duvarları, oyulmuş kayalar arasında aşağıdaki derin duvar yarıkları görünüyor. İşte şimdi tam istediğim yere gelmiş bulunuyorum. Fotoğraflarda gördüğümüz tepeden kanyona bakan teraslar önümüzde duruyorlar. Bir tarafta geriye doğru başımızı çevirince birbirine yaklaşmış içinden ağaçların çıktığı duvarların kıvrıla kıvrıla giden manzarası , diğer tarafta da ileriye doğru giderek yükselerek kale surlarına dönüşen kanyon duvarları ve arasından gözüken uçsuz bucaksız bir gezegen manzarasını seyre daldık.. önümüzde uzanan doğa harikası bu kanyonun her tarafında ayrı bir doğal oluşum, ve seyredilecek masalsı manzaralar duruyor..dikkatlice kayaların üzerinde hareket ederek yüksek noktalara kadar çıkarak keyifle etrafı seyrettik. aşağılara doğru dik inen kayaların dibini görmeye çalıştık.. karşımda giderek yükselen içi mağara oyuklarıyla dolu, şimdi binbir çeşit hayvana evsahipliği yapan duvara bakıp içinde tarihin bir döneminde yaşayan insanları hayal etmeye çalıştım..Kanyonu bulmuş, içinden tüm manzarayı içime çekerek seyretmiş ve adeta sarhoş olmuştum. Şimdi artık Çömelek köyüne dönme zamanı gelmişti..
Çömelek köyüne geri dönünce bir müddet kahvehanede oturup yaşlılarla sohbet ettik. Köyün geçmişini anlatıp konuşmak onların da anlatmayı sevdikleri şeyler… Burası, yörüklerin zamanla yerleştikleri köylerden birisiymiş. Köyde özellikle yetiştirilen üzümlerden pekmez yapılıyormuş. Ermenekten bu yana üzüm yetiştiriciliği ve üzüm çeşitlerinin öne çıkması nedeniyle pekmez de yöresel ürünlerden biri oluyor. Burada yetişen üzümlerden sadece pekmez değil, bölgede şarapçılık üretiminin de yapıldığını öğrendik. Çömelek köyünün yakınında bulunan Tasheli şarapçılık gitmeyi ve görmeyi planladığımız yerlerden biriydi. Yukarıya doğru 1-2 km kadar çıkınca , İmalathanenin önünde asmadan yapılmış bir çardak altında gelirken rastladığımız iki bisikletli kız ile şaraphanedekiler oturmuş sohbet ediyorlardı. Gidip biz de sohbete katılmaya çalıştık.. Tasheli şarap üretiminin burada yetişen Patkara cinsi üzümlerden yapıldığını öğreniyoruz. Şarap yapımı, bir yandan buradaki üzümlerin kalitesi diğer yandan da uzun yıllar verilen uğraşlar sonucunda , Çin’deki yarışmada altın madalya ödülünü almalarını sağlamış. Tasheli şaraplarından beğendiklerimizi de alıp yeniden yola koyuluyoruz.
Çömelek köyünden ayrılıp, kıvrıla kıvrıla Mut’a doğru giderken yolumuzun üzerinde uğrayacağımız bir başka köy daha var. Burası, Hacı Ahmedli köyü. Burası bir zamanlar Ecevit zamanında başlayan KöyKoop kooperatif hareketi ile Obruk tulum peyniri üreten bir köymüş. Bu üretim, Mersin Valiliği tarafından, obruk peynirini markalaştırma ve butik üretim tesisi çalışmaları kapsamında desteklenmeye başlamış . Obruk peyniri üretimine, Hacıahmedli mahallesinde kullanılmayan sağlık ocağı binasının onarılmasıyla başlanmış. Bu bölgede yıllardır yapılan obruk peyniri üretimi , markalaştırma çalışmaları ile birlikte gurme bir ürün olarak daha ciddi yapılmaya başlanmış. Kızılova obruk peyniri adıyla , muhtarın yerindeki markette satılıyor. Kooperatif sayesinde üretilen peynir ve tereyağları ile köylüler para da kazanabiliyorlarmış. Marketin önünde oturan Hacıahmetli köylüleri konuşmak için hevesliler. Nereden geliyorsun, ne yapıyorsun en belli başlı soruları oluyor..Obruk peynirlerinden almak isteyenler için kargo ile gönderim de yapılabiliyormuş. Obruk tulumlardan da alıp yolumuza devam ediyoruz.
Akşam olmadan ve Mut’a tekrar girmeden önce görmeyi istediğimiz bir başka tarihi yapı, Mavga kalesiydi. Mut’un 16 km uzağında, Sertavul geçidinin yanında bulunuyor. Mavga kalesi, Karstik yapıdaki sarp ve dik , mağara deliği ile dolu ve dağa benzeyen bir kayanın üzerine inşa edilmiş . Kale, dağın üzerinde o kadar küçük kalıyor ki, adeta bir minyatür gibi duruyor. Bu kale Kilikya bölgesinde bulunan pekçok kale gibi, Ermeni krallığı döneminden kalan savunma kalelerinden biriymiş..burasının da diğer kaleler gibi haçlı orduları tarafından da kullanıldığı düşünülüyor ancak daha sonrasında 13. Yüzyılda , kale Selçukluların idaresine geçmiş..ve Alaattin Keykubat tarafından yeniden inşa edilmiş.. kalede bulunan mağaraların , korunmak için işlevsel yapılar oldukları görülüyor.. bu bölgedeki çoğu kalede olduğu gibi burasının da erzakları saklamak, barınmak ve savaş zamanlarında da çevredeki insanlara sığınak olma işlevini yerine getiren kalelerden biri olduğu belirtiliyor. [11]
Mavga kalesi/Mut
Mut-Karaman yolunda erken Hristiyan manastırı :Alahan..
Akşam olmaya başladı Mut’a geri döndük. Burada son bir gece daha kaldıktan sonra ertesi gün yeniden yola çıkıp Karaman’a doğru devam ediyoruz. Mut-Karaman karayolu üzerinde 20 km gittikten sonra, sağdaki yoldan içeriye girerek yukarıya doğru arabayla tırmanmaya başlıyoruz. 1300 metrelik bir tepenin üzerinde muhteşem Alahan Manastırı bulunuyor. Buraya 2. Kez geliyorum. İlk geldiğimde şiddetli bir yağmur ve dolu altında manastırı çok da iyi gezememiştim. Şimdi daha dikkatli gezeceğim.
Unesco Dünya mirası listesinde yeralan Alahan Manastırının sabahın erken saatinde henüz daha kimselerin olmadığı bir zamanda güneşin ışıkları altında puslu bir görüntüsü var.. bu görüntü manastırın yıkılmış görüntüsü ile birlikte kutsal bir ruh halini çağrıştırıyor..
Hıristiyan dünyası için Alahan manastırının bir zamanlar ne kadar önem taşıdığını söylemeliyim. Burası, erken Hristiyanlığın ilk kutsal mekanlarından birisi ve hala buraya gelen Hristiyan inançlı kişiler için de kutsal bir hac yeri olarak görünüyor. Alahan manastırının geçmişine baktığımızda, Geç Roma imparatorluğu döneminde yapıldığını öğreniyoruz. Bu dönem bilindiği gibi Hıristiyanlığı yayılması için azizlerin yolculuklar yaptığı bir dönem..Bu azizler arasında, Saint Paul ve Aziz Barnabas ayrı önem taşıyan azizler.. İşte bu azizler özellikle gözlerden uzak yerlerde yaşayıp fazla rahatsız edilmeden Hristiyanlığı yaymaya çalışıyorlardı. Alahan manastırının olduğu tepe de böyle gözlerden uzak uygun bir yer oluyormuş. Azizlerin gittikleri bu yerler daha sonra onların anısına yapılmış manastırlar olarak düzenlenmiş. Alahan manastırı, ayrıca hac yolları üzerinde bulunması nedeniyle de kutsal mekanlardan biri olarak kabul ediliyor. Uzun yıllar Hıristiyan hacıların uğrak yerlerinden biri olmuş. Manastır, Batı ve Doğu kilisesi, manastır bölümü, keşiş odaları ile kaya mezarlarından oluşan bir yapı olarak inşa edilmiş. Manastırın içinde Hristiyanlığın erken döneminde görülen haç biçimli bir vaftiz havuzu, sütunların üzerinde kutsal kitaba ait olduğunu düşündüğüm taş kabartmaları yapılmış. Alahan manastırının yapılmasından sonra İstanbul’da yapılan Ayasofya kilisesi de benzer mimari özelliklerle inşa edilmiş. Buraya Mersin’in Ayasofyası da deniliyormuş.
Alahan Manastırı, ziyaret edenlerin giderek artmasıyla birlikte kalabalıklaşmaya başladı.. buradan ayrılıp yeniden Karaman’a doğru yola devam ediyoruz.
Karaman’dan Bozkır’a giderken Zengibar kalesi..
Önümüzdeki coğrafya da yavaş yavaş değişmeye başladı. artık o muhteşem delik deşik dağlık yapıların kaybolup Bozkır coğrafyasının düz ovaları ve kıvrımsız yolları önümüzde uzanıyor. Karamandayız artık..Karaman, hafta ortasında sessiz sakin ve daha çok kasaba görünümlü bir şehir. Buraya daha önce gelip, tarihi yerleri gezip gördüğümüzden şimdi sadece arkeoloji müzesini gezmek için gelmiştik. Ancak müze geçici olarak kapalı olduğundan , burasını bir başka sefer gezmeyi düşüneceğiz. Karaman’da öğle molasının ardından tekrar yola çıkıp Karaman’ın bir ilçesi olan Bozkır’a doğru yol almaya başladık. Bozkır kasabası da aslında eski bir Isauria kenti olan Zengibar kalesinin hemen yakınında olması nedeniyle Zengibar olarak da biliniyor. Zengibar kalesi ise, bugünkü Bozkır kasabasından birkaç km uzakta bir tepenin üzerinde inşa edilmiş.
Zengibar kalesini görebilmek heyecanı içinde ilerlerken kaleye giden yolun 4 km olduğunu gösteren tabelalar ile karşılaştık..ancak akşam olmaya başlayınca Zengibar kalesini görmeyi ertesi güne bırakmanın daha iyi olacağı düşündük ve tekrar yola koyulup Bozkır kasabasına girdik.
Bozkır , birçok defa gelip geçerken pek fazla aklımızda kalan bir yer olmamıştı. Bu defa kasabayı gezip görünce , biraz daha anlam kazandı. Sokak aralarındaki asmalı eski evleriyle, küçük çarşısıyla , tarihi cami ve akan Uluçay deresinin kenarında dinlenen insanlarıyla şirin Anadolu kasabalarından biri olarak hatırlayacağız..
Ertesi gün ise, dinlenmiş olarak kalktığımızda, kasabanın yerel pazarının olduğunu öğreniyoruz. Pazar, camiden okunan dua ile açılıyor. Günün ilk işi bu yerel pazarı kalabalık olmadan görmek olacak… Bozkır kasabasına yayılmış yerel pazar sabahın erken saatlerinde açılmaya başlarken yavaş yavaş etraftan gelenlerle dolmaya başlıyor. Otobüsler insan taşıyor öğlene doğru burası tam bir curcuna olacak..
Bozkır yöresel pazarı, çevredeki köylerden gelen köylülerin, yöresel ürünlerini sattıkları bir Pazar.. Beyşehir gölünden gelen taze Sazan balıklarından , Konya’nın yeşil küflü peynirlerine , obruk , çökelek peynirlerine , kadar birçok yöresel ürünü burada görmek mümkün. Pekmez ve Bozkırın Tahini olmazsa olmaz ürünler arasında. Burada artık yerleşik hale gelen yörük kadınlarının da pazarda ürünlerini sattıkları görülüyor. öncelikle görmeyi çok istediğim Odun ateşinde kavrulan susamlardan yapılan tahin değirmenleri olacak. Pazarın hemen yanıbaşındaki taş değirmene gittiğimizde fırınlara atılan susamların ateşin karşısında yavaş yavaş nasıl kavrulduklarını görüyoruz. Susamlar önce yıkanıp elekten geçiriliyor ve tozu toprağı gittikten sonra ateşin karşısında kavrulmaya başlıyorlar . çok kavrulursa koyu kahverengi olarak çifte kavrulmuş , az kavrulursa çiğ beyaz tahin deniliyor. Değirmen ustası hemen bize tahin üzerine pekmez dökülmüş bir tabak getirip tadına bakmamızı söylüyor. Susamlar eskiden burada yetişirmiş ancak şimdi Manavgat’tan geliyormuş. Burada tahin ve tahinden yapılan pekçok ürünü birarada görebiliyoruz. Taş fırın Tahin değirmenleri Bozkır’ın pekçok köyünde de bulunuyormuş.
Yerel Bozkır pazarı , civar köylerden gelenler, otobüslerle gelen turistlerle epeyce kalabalık olmaya başladı. Şimdi artık Zengibar kale kentine gitmek üzere Bozkır’dan ayrılıyoruz. Anayoldan giderken 20 km gerideki Hacılar köy sapağından içeriye giriyoruz. Kaleye yaklaşık 500 metre bir mesafeye gelene kadar düzgün bir toprak köy yolundan kale görününceye kadar ilerliyoruz. sonrasında yukarıya doğru yürüyerek çıkılıyor. Çok dik olmayan 1816 m. yüksekliğinde bir tepe üzerine kurulmuş Zengibar kale kenti.. Torosların bu kesiminde tahkimli bir kent kurmaya yönelik en uygun zirve burasıymış. Ayrıca burasının büyük ihtimalle en eski Isauria kenti olduğu da düşünülüyor. Isauria kentlerinin savunma yada koruma amaçlı garnizon askeri kentler olarak inşa edilmelerinde , özellikle yolların geçtiği kavşak noktalarını iyi görebilen tepelere, dağların üzerine yapılmış olmalarına dikkat ediliyormuş.. Isaurialılar korsanlık, eşkıyalık ile geçinen kentler olduğunu içinden geçtiğimiz dağlık Kilikya bölgesinden de biliyoruz. Buradaki Isaurialılar da aynı şekilde korsanlık yaparak geçimlerini sağlamışlar. Burada bir dönem bölgeye o kadar hakim olmuşlar ki, sonunda Roma imparatorluğu bu korsan toplumu yenilgiye uğratınca bölgede korsanlığa ve eşkıyalığa son verilmiş. Ancak mücadeleler kolay olmamış. Isaurialılar çetin bir mücadele vermişler bu uğurda kendilerini bile yakmaktan çekinmemişler. Yine de bölgenin kaderinde korsanlık ve eşkıyalık devam etmiş. Kurtuluş savaşına kadar bu bölge eşkıyalıktan, korsanlardan bölgenin coğrafi koşulları nedeniyle kurtulamamış. Bozkır, Konya 20. Yüzyılda da Delibaş isyanı ile sarsılmış. [12]
Zengibar kalesinden içeriye girince burada henüz ciddi bir kazı çalışması yapılmamış olduğu görünüyor. Dağınık bir şekilde etrafta taşlar duruyor. Şehirden kalan bir iki kale duvarı ve bir zamanlar güçlü olduğunu gösteren surların sadece bir parçası kalmış.. Daha ilerde ise, kapıya benzer bir giriş , tiyatronun yıkılmış taşları ile ilerde ayakta kalmış olabilecek bir kemer görünüyor. [13]
Zengibar kalesinden aşağıya inip tekrar ana yola giriyoruz. Yeni rotamız, Beyşehir’e doğru gitmek olacak. Ancak yolumuzun üzerinde yine Akdeniz coğrafya yapısını daha iyi anlayacağımız , Türkiye’nin en uzun mağarası, Dünyanın ise 3. Büyük mağarası olarak bilinen Tınaztepe mağarası bulunuyor. Uzun zamandan beri merak edip de gitmeyi çok istediğimiz bir mağara burası..buraya kadar gelip Tınaztepe mağarasını görmeden geçmek olmazdı. İçeriye girince yemyeşil uzun sedir ve ardıç ağaçlarını görüyoruz. Mağara da daha ilerde yükselen dağların arasında bulunuyor. Mağaranın uzunluğu, 22 km olmasına karşılık gezilebilen yeri sadece 1500 metreymiş. İçine girince dar platformlar üzerinde yürünüyor ancak biraz ilerleyince aşağıya doğru inmeye başlayan merdivenler yapılmış. Bu merdivenler, giderek dik uzun merdivenlere dönüşüyor. Çok dikkatli bir şekilde ayağın kaymasından korkarak yavaş hareket ediyoruz. Uzunca bir yürüyüş yolu giderek tedirginliğe neden oluyor. ..aman kaymayayım, takılmayayım dikkati ile yürüyüşten biran vazgeçmeyi bile düşünüyorum.. Ama sonunda indiğimiz dik merdivenlerin aşağısında küçük ve güzel bir sürpriz var. Masmavi derin mi derinde göle benzer bir suyu görüyoruz. Yürürken mağaranın tavanları da çok ilginç bir şekilde oluşmuş.. katman katman üstüste gelmişler.. tavanlar sanki çatlamış yarılmış gibi görünüyor. kesinlikle görülmeye değer mağaralardan olduğunu söylemeliyim..
Tınaztepe mağarası
Tınaztepe mağarasından çıktığımızda günün ortasına gelmiştik. Buradaki kafede öğle molasının ardından yeniden Beyşehir yönüne doğru yola koyulduk. Beyşehir’a geldiğimizde sıcak ve bunaltıcı bir hava içinde kalacağımız üniversite misafirhanesine yerleştik. Misafirhaneler genelde iyi işleyen konaklama yerleri değil. idare edebilir demek daha iyi olur. Güzel olan tarafı ise, Beyşehir gölüne tepeden bakan manzaraya sahip olması..
Orta Anadolu’dan Akdenize inen bir geçiş noktası ;Beyşehir
Beyşehir’e gelince Kilikya’nın geçitvermez dağlarından farklı bir coğrafyaya geçmiş olduk. Göl ve nehirlerin arttığı, sulak ovaların uzandığı yeni bir coğrafyanın içindeyiz. Zengin coğrafyası nedeniyle Beyşehir, tarihin ilk dönemlerindeki Hititlerden, Roma dönemine daha sonrasında da Selçuklu beylikler döneminde Eşrefoğulları beyliğinin hakim olduğu dönemlerde önemli yerleşimlerden biri olduğu biliniyor. Beyşehir’de bu dönemlere ait çok sayıda eser bulunuyor ve bunların herbirisi de görülmeye değer.
Ertesi sabah, Beyşehir gezimize , Beyşehirdeki tarihi yerleri gezmekle başlıyoruz. Yolumuzu Eşrefoğlu cami ve külliyesine doğru çevirmişken, tam yolun ortasında görmeden geçilmeyecek bir taş köprü olan Alman köprüsü duruyor. Bu köprü, 1908-1914 yılları arasında Almanlarla Anadolu-Osmanlı demiryolu ortaklığı içinde yapılmış. Osmanlı imparatorluğunun ilk sulama projesi olarak, Çarşamba kanalı ile Konya ovasını sulamak amacıyla bir regülatör olarak, yani suların düzenli olarak akmasını sağlayacak bir sistem olarak yapılmış. Uzunluğu 42 metre genişliği de, 6.35 m. olan köprüde 15 adet de gözlü köprü kemeri bulunuyor. Alman taş köprü, şimdi yolun arasında kalmış küçük bir yapı olarak duruyor.
Beyşehir Alman Köprüsü
Yolumuzu yeniden Eşrefoğlu cami ve külliyesine doğru çevirip kısa bir sürede kendimizi caminin yanında serin ağaç gölgeleri arasında buluyoruz. Sabah gelmenin faydası, kalabalıklar camiye girmeden rahatça dolaşabilmek imkanının olması..
Eşrefoğlu cami, Selçuklu döneminde Beyşehir ve Seydişehir civarında hüküm süren Eşrefoğlu beyliği döneminde yapılmış 13. Yüzyılın Selçuklu dönemi ve kültürünü gösteren en büyük ve orijinal eserlerinden birisi olarak biliniyor. Cami, Beyşehir gölünün hemen kıyısında, bir külliye olarak yapılmış. Hemen yanında türbesi, bedesteni, hamamı, medresesi, su sebili ve kütüphanesiyle birlikte inşa edilmiş. Bugüne gelene dek birçok tadilat geçirmiş olmakla beraber orijinalliğini hala koruyan önemli ahşap direkli camilerden birisi oluyor. Eşrefoğlu caminin Selçuklu döneminin en önemli özelliğini gösteren anıtsal nitelikteki Taç kapısı, üzerindeki mukarnaslarıyla, taş işlemeleriyle bezeli olarak caminin girişindeki dikkate değer yerlerinden biri olduğu görülür. Caminin içine girince bir kar kuyusunun olduğu görülür. Bu kuyu, ahşap direklerin günümüze kadar ulaşmasında kullanılan önemli bir detaydır. Kışın yağan karlar caminin paravan şeklinde açılır kapanır tavanından bu kuyuya atılır ve üzeri samanla örtülürmüş. Daha sonra yaz gelince kuyunun üzerindeki saman ara ara açılarak ahşap direklerin nem ihtiyacı karşılanırmış. Ancak bir yandan da yaz sıcağında caminin serinlemesi sağlanırmış. Caminin içini gezmeye devam ederken en önemli ve dikkate değer güzelliklerden biri de, üzerleri kalemişi boyamalı ahşap direklerin olduğunu söylemek gerek. camide 39 ahşap direk kullanılmış. Bu ahşap direklerin üzerleri, kırmızı, mavi ve krem renkli kalem işleri ile süslenmiş. Tavan süslemelerinde ise, kıvrım dal, Rumi yaprak, Davut yıldızı motifleri yapılmış. Eşrefoğlu caminin mihrabından bahsetmeden geçmek imkansız. Selçuklu çini işlemelerinin en güzel örneğinden birisi olduğu söyleniyor. Minber ise, Kündekari tekniği kullanılarak binlerce yıldız ve geometrik parçadan oluşturularak yapılmış. [14]
Eşrefoğlu cami ve külliyesinin diğer dikkat çeken yapılarına doğru geçtiğimizde, hemen yanıbaşında yapılmış bir bedestenin olduğunu görürüz. Eşrefoğlu cami ile birlikte 13. Yüzyılda inşa edilmiş, Taş işçiliğinin en güzel örneklerinden biri olarak Anadolu’daki en eski bedestenlerden biridir. Şimdi sanat sergileri, toplantılar yapılan bir mekan olarak kullanılıyormuş.
Eşrefoğlu caminin yine hemen yanıbaşında bulunan Eşrefoğlu hamamının tadilatı yapılarak kullanıldığını söyleyebiliriz. Selçuklulara özgü taş işçiliği ile yapılan hamam çifte veya büyük hamam olarak da biliniyor.
Eşrefoğlu cami ve külliyesinin bulunduğu yerden biraz ilerde ise 13. Yüzyılda yapılmış Beyşehir kale kapısı aslına uygun şekilde onarılarak yeniden yapılmış. Kale kapısının üzerinde eşrefoğulları dönemine ait kitabeler bulunuyormuş. Kapının yüksekliği 7 m, eni ise 2,8 m olarak tespit edilmiş. Selçuklu mimarisine göre inşa edilen kapının her iki tarafında da koruma amaçlı burçların kalıntıları görülmektedir. Günümüzde kalenin sadece kapısının tadilatı yapılarak korunmaya çalışılıyor.
Beyşehir’deki Eşrefoğlu beyliği dönemi eserlerinin rengarenk kalemişleri dünyasından ayrılıp Beyşehir’deki Hitit krallıklarından kalan etkileyici eserleri görmeye gidiyoruz. Hititlerin Beyşehir’de neden bulunduklarını anlamaya çalışırken, Beyşehir ve Konya bölgesinin Akdeniz’e inen yolun üzerinde bulunduğu gerçeğini bir kez daha farkediyoruz. Beyşehir ve Konya ovası, Orta Anadolu ile Akdeniz’i birbirine bağlayan bir köprü olarak tarihten bu yana çalışmış. Konya ovalarından Güneye Akdeniz’e inen ticaret yolları, Kilikya’nın geçitvermez dağları arasından geçip, Akdeniz’e, Kıbrıs’a Mısır’a doğru uzanıp gidiyor. Bu yol ağının kolaylığı, Hititlerin kuzeydeki merkezinden güneye doğru yayılmalarına neden olmuş. Hititler için bu yolların önemi ise, özellikle Kıbrıs ve Toroslardaki maden yataklarına sahip olma isteğinden geliyormuş.[15]bu amaçla,Beyşehir ve civarında kurdukları krallıklar ile bu bölgede uzun bir süre Hitit kültürünü yaşatmışlar.
Beyşehir ve civarında Hititlere ait pekçok eser bulunuyor. Bunlardan Eflatunpınar Anıtı ilk gideceğimiz yer olacak. Burası, Beyşehir merkezden 22 km uzaklıkta, Sadık Hacı mahallesinde bulunuyor. M.Ö. 13. yüzyılda bir anıt havuz olarak yapılmış. Bu anıtın kazısı, Hamilton tarafından 1840’lı yıllardan itibaren yapılmaya başlanıyor. Anıtın buradan çıkan su kaynağını kutsamak için yapılmış olabileceği de söylenilmiş. Anıtın üzerinde ise, çok tanrılı Hititlerin Fırtına tanrısı ile güneş tanrıçasına ait kabartmaları yapılmış. Anıtın önünde 40×30 boyutunda bir de havuz yapılmış.. Havuzun duvarlarındaki yatay su kanalları ile suyun havuza dolması sağlanıyormuş. [16]
Eflatunpınar Hitit su anıtı
Eflatunpınar anıtının etrafındaki çay bahçesi gelenlerin kalabalığı selfi çekmeleri ile oldukça hareketli bir ziyaret yeri haline gelmiş. Burada kısa bir mola verip Beyşehir gölünün kıyısındaki Kıreli kasabasındaki balık restorantlarına doğru yola devam ediyoruz. Burada bulunan pekçok balık restoranı gölden çıkan taze sazan balığını uygun bir fiyatla servis ediyorlar.
Öğleden sonra, Kıreli kasabasına bağlı Çavuş köyüne doğru yola çıktık. Burada görmeyi istediğimiz bir başka şey daha var. Eşrefoğlu camine benzer şekilde yapılmış yine ahşap direkli kalem işlemeleri olan Çavuş köyü Merkez camisi olacak. Camiyi köye girer girmez görüyorsunuz. Caminin içine girince de bambaşka bir dünyaya girmiş gibi oluyoruz. Rengarenk kalem işleri ahşap direklerin üzerinde duruyor. Duvarlarda ise renkli çiçek desenleri, dini temalı resimler camiyi ne kadar güzelleştiriyorlar..fotoğraf çekmeye doyamıyorum..
Camiden ayrılıp , köyün biraz yakınlarında bulunan ve çoğu kişinin görmemizi tavsiye ettiği Sonsuz Şükran köyü denilen bir köy varmış buraya doğru gidiyoruz. Burası yazar ve yönetmen olan Mehmet Taşdiken tarafından tasarlanıp yapılmış ve köye benzetilmiş bir mahalleymiş. Sanatçıların inşa ettiği köy geleneksel köy mimarisine uygun saz damlı iki katlı kerpiçten evler şeklinde yapılmış. Burada ayrıca bir de film çekilmiş ancak o kadar tenha ki sanki kimse yaşamıyor gibi duruyor.
Beyşehir’de henüz gidip göremediğimiz diğer Hitit eserlerinden bir başkası da Fasıllar köyündeki Kurtbeşiği anıtı ve kaya kabartmalarıydı. Yolumuzu Beyşehir’in fasıllar köyüne çevirdik. Yaklaşık 18 km uzaklıktaki Fasıllar köyünün yamacında yere yatmış ağırlığı 72 ton olan dev bir kaya kütlesi görünüyor. Bu dev kütle, 8 m yüksekliğinde ve kalkerden yapılmış tek parça olarak duruyor. Bu anıt, Kurt beşiği anıtı olarak da biliniyor. Hititlere ait ve M.Ö. 13. Yüzyıla tarihlenen bu anıtın genişliği ise, 2.75 m. Bu kaya anıtı, üst üste iki tanrı ile iki yanında bulunan bir çift aslan kabartmasından oluşuyor. Tanrının bir ayağı aslanın, diğer ayağı ise, dağ tanrısının üzerinde duruyor. Bu tanrı heykelinin bazı kısımları daha detaylı yapılmışken bazı kısımları daha kabataslak şekilde yapılmış. Bunun nedeni ise uzaktan görülebilecek şekilde bir yere dikilmek üzere hazırlanmış olabileceğiymiş. Bu dev anıt, dünyanın en büyük kaya anıtları arasında gösteriliyormuş.[17]
Beyşehir Fasıllar köyü Kurtbeşiği Hitit anıtı
Fasıllar köyünün yamaçlarındaki kayalar üzerinde ise Roma döneminden kalan kaya kabartmaları içinde atlı kaya kabartmasının da oldukça popüler olduğunu ve görmeden geçilmemesi gerektiğini belirtelim. Fasıllar Kurtbeşiği anıtının 100 m. ilerisinde yerden yüksekliği 10 metre olan kayaların üzerine kabartma olarak resmedilmiş at kabartması yapılmış kabartmanın altında bir de kitabesi var..Kitabede , genç yaşta ölen Romalı süvari, Lukuyanus’un hatırasını yaşatmak için yapıldığı yazılmış.
Beyşehir Fasıllar köyü Romalı süvari anıtı
Atlı kaya kabartmasını izlerken karşımızda kayanın üzerine oturmuş yaşlı bir teyzeye gözümüz ilişiyor. Bize çok yorulduğunu söyleyince arabaya alıp aşağıda fasıllar köyündeki evine bırakıyoruz. Beyşehir’de akşam oldu .. güneş, Beyşehir gölü üzerinden yanan bir alev gibi battı..
Geziyi bitirirken aklımızda , Orta Anadolu’dan Akdeniz’e inen yol ağları içinde bitmek bilmez yol hikayeleri birikti.. Kilikyanın geçit vermez dağları arasında, kanyonlarda, Kalelerde Isaurialı korsanların, Ermeni kralların, Haçlı şövalyelerin savaş hikayelerinin tekinsiz seslerini, izlerini takip ettik. Kanyonların içindeki mezarlarını gördük. Korsanların mağaralarında kaybolduk. Kalelere çıkıp nereleri gözlediklerini anlamaya çalıştık. Yaşadıkları şehirleri gezdik. Kilikyanın dağları arasındaki yolların hala aman vermez dik ve uçurumlarla dolu kıyılarından giderken, heyecanla Torosların aldığı şekillere baktık. Dağların arasına gizlenmiş turkuaz renkli göllerin, nehirlerin renkleriyle ruhumuz doydu. Dağların içine oyulmuş mağaraların güzelliklerini keşfettik. Hristiyanlığın ilk izlerini dağların üstündeki manastırlarda bulduk. Bu yol ağları bizi antik coğrafyalardan alıp Selçuklu beylerinin yaşadığı yerlere götürdü. Rengarenk kalem işlemeleriyle hayran kaldığımız cami süslemeleri , kervansaraylar ve kervanyolları bu gezinin bir başka alemiydi. Kuzeyden Güneyin sıcak limanlarına inen bu yol ağı üzerinde tarihin ilk uygarlıklarından olan Hititlere ait izleri görebildik. Gezdiğimiz yollar boyunca kurulan yörük pazarları renkli, canlı ve satılan taptaze ürünlerle doluydu.. her zaman görmeyi istediğimiz el emeği ürünlerin ise tadına doyamadık..
[6]Alaattin Uca, ‘Zeyve Pazarı’, Ermenek Araştırmaları I. Arkeoloji, Sanat tarihi, Tarih,Palet yay. 2018.
[7]Mutlu Adak, ‘Coğrafya’nın Karamanoğullarının Siyasi Hayatına Etkisi’, 2021.
[8]Osman Doğanay, Germenikapolis (Ermenek) çevresinin tarihi coğrafyası ve eserleri, Yüksek Lisans tezi, 2003.Selçuk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü.
Yahya Başkan, ‘Karaman Türkmenleri ve Ermenek:İskan ve şehirleşme, (13. ve 14. Yüzyıllar) ErmenekAraştırmaları 1, Arkeoloji, Sanat tarihi, Tarih, Palet yay.2018.
[9]Ali Gezen, MS 2.-7 yüzyıllar arasında Adrassus(Balabolu) Kenti, Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi, Tarih Anabilimdalı.
[11] Semavi Eyice, ‘Bibliyografya’Edessa Kontluğu ve Küçük Ermenistan’da Haçlıseferleri devrine ait kaleler.1976.
[12]Bkz. Suavi Aydın,Aydın Yağcı, ‘ Sarıkeçililerin “Eşkıyalığı” ve Konya Delibaş İsyanı Üzerine Değinmeler’Kebikeç,2013/35
[13] Geniş bilgi için bkz. İsmail Baytak, ‘Lykaonia Bölgesi Tarihi Coğrafyası ve Lykaonia Adının kökeni üzerine değerlendirme’, Dicle Üniversitesi Sosyal bilimler dergisi. 2022.
[14]Geniş bilgi için bkz. Beyşehir Araştırmaları Erdemir Yaşar, ‘Beyşehir Yöresinde Eşrefoğlu Geleneğini Sürdüren Ahşap Camiler’,Palet yay. 2021.
[15] Hasan Bahar, Bozkır Çevresinin Erken Çağları, Edebiyat Dergisi, 2006:15
[16]Mustafa Arslan, Simge Şalvarcı, Esra Bulut, ‘Konya Ve Beyşehir’de Yer Alan Hitit Eserlerinin Alternatif Turizm Türleri Kapsaminda Değerlendirilmesi’Avrasya Bilimler Akademisi, Sosyal Bilimler Dergisi, 2017.