ANTALYA’DAN HAKKARİ, MUŞ VARTO’YA UZANAN YOL HİKAYELERİ….

(Bu gezi 01-12.07.2026 tarihleri arasında yapılmıştır)

Yaz ayı , uzun araba yolculuklarının düşünüldüğü zamanlardayız.  Antalya’dan  Hakkari’ye uzun bir araba yolculuğu ile gitmek zor ancak  üzerinde gideceğimiz coğrafyanın çekiciliği ile fazla düşünmeden hazırlıklara başlıyoruz. Yaz sıcağında oldukça yorucu bir yolculuğu göze almakla beraber bu bölgenin uzun yağan karlarının  yeni erimeye başladığını  ve bazı bölgelerin hala kar altında olup turizme açık olamadığını da düşününce , Hakkari’ye gitmek için en iyi ayın  Temmuz ayı olacağını kabul ediyorum.  

    Yolumuz uzun ancak yolda pekçok yol hikayesi edineceğimizden eminim. Şimdiye kadar keşfedemediğimiz yerler, tarihten kalan izler, yörenin insanlarını görmek, konuşmak ve daha neler neler görebileceğimizi ve öğrenebileceğimizi düşününce heyecanlanmamak elde değil.

   Antalya’dan Hakkâri’ye uzanan yolculuk uzun mu uzun molalar gerektiriyor… hemen hazırlıklara başlayıp bize bu geziyi yapma teklifini getiren Türkiye’deki çoğu doğa yürüyüş rotalarını ve bu coğrafyayı çok iyi bilen rehber Ersin Demirel ile birlikte üç kişi hazırlıklara başladık. Öyle çok uzun hazırlık yapma gereğini duymasak da gideceğimiz yerler üzerindeki  göreceğimiz yerleri, tespit edip kalacağımız otelleri ayarlayıp sabahın erken bir vaktinde Adana’ya doğru yola çıktık.

 Yolumuzu Antalya Konya, Karaman Ereğli üzerinden geçirirken, Ereğli’deki Hitit kaya kabartması olan İvriz anıtını görmek için İvriz çayına doğru yöneldik. Burası çayın içinden geçtiği büyük bir müze park alanı olarak yapılmış.  İçinde piknik de yapılabiliyor. Kaya kabartmasında,  Hitit kralı  Warpalavas’ın  karşısında durarak elinde buğday başakları ve üzüm salkımları tutan bereket tanrısı Tarhunda’ya, kralın bereket ve bolluk getirmesi için dua ederken görülüyor.

Geç Hitit İvriz kaya kabartması

   Ereğli kasabası, sarı kirazı ile ünlüymüş.  İvriz çayını içine alan  müze parkın etrafı kiraz satıcısı köylü kadınlarla dolu.. Konya Ereğli ayrıca Osmanlı zamanında 1900 ‘lü yıllarda yapımına başlanan Bağdat demiryolu hattının da geçtiği önemli duraklardan biriymiş.    Burada demiryolu için yapılmış gar binaları da dikkatimizi çekiyor.       

   Ereğli’den çıkıp Adana’ya doğru yolumuza devam ederken yolumuzun üzerindeki tarihi Varda köprüsünü görmek ne zamandır istediğimiz bir şeydi. Adana’nın Karaisalı ilçesi Hacıkırı köyü yakınlarında bulunan  çelik köprü, Osmanlı devletinin en büyük ulaştırma projesi olan Bağdat Demiryolunun yapımında Alman mühendisler tarafından Toros dağlarının zorlu geçitlerini kısaltmak için derin bir vadinin üzerine yapılmış. Köprünün bu kadar popüler olmasında   James Bond filmlerinin çekim alanı olarak kullanılmış olmasının da etkisi olmuş.  Köprüyü görmek için ana yolda ayrılıp daha kısa bir yolu tercih ederken ,  dar ve virajlı yollara girip sonunda  Varda köprüsünü görebiliyoruz. Varda adının köprüye verilmesinin ise, köprüyü kurarken alman işçilerin aşağıya uçuruma sürekli taş atmaları ile aşağıda çalışanların var daha diyerek cevap vermeleri zamanla köprüye  Varda adının verilmesine neden olmuş.  Varda köprüsü turistik bir ziyaret noktası olması nedeniyle  buraya gelenler fotoğraf çektiriyor.

Adana Varda Köprüsü

  Hakkari’ye yolculuğumuzda  ilk durağımız olan Adana’ya  akşam üzeri varıyoruz. Adana’da kebap yemeden yola devam etmek imkansız. Adana’nın meşhur kebapçısı Birbiçer’de  ciğer ve kebaplar tam hayal ettiğimiz gibi…

    Ertesi gün erken saatlerde çıktığımızdan , yol üzerindeki  Ceyhan nehrinin kıyısında bulunan  Sirkeli’de durup  burada  bir başka Hitit kaya kabartmasını daha görmeyi istiyoruz.  Yolu bulmaya çalışırken , girdiğimiz arayolda  beton kamyonları geçmek için fırsat vermiyor.  Arabayı dar bir patikanın önünde durdurup ,  kaya kabartmasını görmek için yüksek otların arasından geçip gidiyoruz.  Oradaki görevli bekçisi bizi görüp geliyor ve kabartmayı tam görmeden geçip gidecekken bize aşağılarda duran kabartmayı gösteriyor. Bize burasının İsviçreli bir ekip tarafından kazıldığını anlatarak bilgi veriyor. Sirkeli’de Roma öncesine kadar inen bir tarihi geçmişin olduğunu belirtmek gerekir.  Buradaki kaya kabartmasının,  Anadolu’da bilinen  en eski Hitit kralı kabartması olduğu yazılıyor. Kral,  sivri uçlu Hitit başlı külahıyla,  kısa etekli giysisi ve kıvrık uçlu ayakkabılarıyla ayakta duruyor. Ancak artık silikleşmiş durumda ve  ne yazık ki zar zor görülebiliyor. Görevli, bize etrafa dikkat etmemiz için uyarıyor. Bu bölgenin Engerek yılanları ile dolu olduğunu ve soktuğu zaman gölgeden güneşe geçecek zamana kalmadan insanı öldüreceğini ancak gelirken ıslık çalarak geldiğinden korkulacak bir tarafı olmadığını  söylüyor.  Ceyhan nehrinin  karşısında ise başımızı kaldırınca tam tepede duran muhteşem bir kale görüyoruz. Burası Yılanlı kalesiymiş. Halk arasında bu kaleye Şahmeran kalesi de deniliyormuş. Ortaçağın bir döneminde ise, bu kale, Kilikya Ermeni krallığına ait bir kale olarak yapılmış. Kalenin hedefinde, Toroslardan Çukurova’ya inen  tarihi yol ile Antakya tarafına giden ticari ve askeri güzergâhın  kontrolü yapılıyormuş .. özellikle de Ceyhan nehrinin ulaşım ve güvenlik açısından gözetimi  sağlanmak isteniyormuş.

Sirkeli Yılanlı kalesi

   Adana Sirkeli’den hızla ayrılarak Viranşehir’e doğru tekrar yola çıkıyoruz. Viranşehir çok uzak değil. Bu nedenle yol üzerinde görebileceğimiz önemli arkeolojik bölgeleri görmeyi çok istemekle birlikte öğleye doğru sıcakla  nasıl başa çıkabileceğimizi de düşünerek sadece bazı yerleri görebileceğimizi kabul ediyoruz.   Urfa’ya doğru geçerken burasının  başka bir coğrafya olduğunu bir kez daha anlıyorum. Mezopotamya denilen Suriye, Irak gibi alana uzanan coğrafyanın bir parçası ve artık Akdeniz’den uzaktayız.. Ortadoğu’ya daha yakın bir yerdeyiz. Sıcak ile bunu daha iyi hissediyorum. Urfa’ya doğru yaklaştıkça Toroslar kaybolup sadece düz, ağaçsız, susuz  ve sarı bir toprak üzerinde,   hiçbir bitkinin  ağacın olmadığı  çöle yakın  bir coğrafyanın içindeyiz. 

   Buraya gelirken öncelikli hedefimiz TekTek dağları Milli parkında bulunan Karahantepe arkeolojik alanına gitmek olacak. Geldiğimiz  ana ve arayolların gayet düzgün olduğunu söyleyebilirim. Karahantepe’ye uzanan ara yolların ve diğer tarihi noktalara giden ara yollar da yeni asfaltlanmış tertemiz yollar olarak karşımıza çıkıyor.  Urfa’ya yaklaştıkça sıcaklık henüz öğle bile olmadan 35 dereceyi göstermeye başladı. Tam öğle zamanı  Karahantepe’ye geldik. Kazı evine ait kafedeki masalardan birine geçip yemek molası verip ardından arkeolojik alanı ziyaret etmeyi düşünüyoruz. Kafede bizden başka yan masada oturanlar da var. Birbirimize yemek ikram edip hemen tanışınca bu kavurucu sıcakta hemen  birbirimize yol bilgilerimizi sorup güncelliyoruz . Biraz dinlenip  yukarda kazı alanına çıkmaya hazır hale gelince  , insanlık tarihinin bu noktasında , yeni keşfedilen taşları ve insan heykellerini  yakından görebiliyoruz. Sıcakta Karahantepe’yi mümkün olan en kısa  sürede hızlıca dolaşmak zorunda kalıyoruz.  

    Karahantepe’nin yakınlarında başka tarihi alanlar da var. Bunlardan biri de 8 km ötedeki Senem köyü yakınında bulunan Senem mağaraları. M.S. 5. Yüzyıla kadar inen tarihi olduğu belirtilen mağaralarda, önce   Roma imparatorluğu    daha sonrasında ilk hıristiyanlardan Süryani Hristiyanlarının  yaşadığı biliniyor. Arabamızı kenarda bırakıp mağaralara doğru çıkınca bölük pörçük kemer, merdiven, tapınaklara benzeyen yapılar ve bunların üzerine inşa edilmiş köy evlerini görüyoruz. Yanımıza gelen çocuklar bize mağaraların içindeki kiliseyi , Roma dönemi kalıntılarını şevkle göstermeye anlatmaya çalışıyorlar. Mağaranın karanlık odalarına bakınca pekbirşey görünmüyor ancak çocuklar çok sevimliler hepsi birer  rehber olmuşlar.. evlerin arasından geçerken ortaya çıkan köyün  insanlarıyla sohbet etmeye başlıyoruz.  Bizi hemen evlerine davet ediyorlar. İki kadın evlerinin önünde hummalı bir şekilde kestikleri ve çengele astıkları keçinin  derisini yüzmekle meşguller. Konuşunca ölen anneleri için akşama mevlitleri olduğunu  söylüyorlar. Ardından hemen bizi de davet ediyorlar.  teşekkür ederek ayrılıyoruz ve  daha ilerdeki bir başka inanç tepesine doğru gidiyoruz. Burası Soğmatar tepesi, burada Mezopotamya’nın Ay tanrısı Sin’e adanmış önemli bir kült merkezi bulunuyormuş.  Tepenin üstünde Ay ve Güneş tanrısına ait kaya kabartmaları bulunuyor. Burası Pagan inancının en önemli tapınma bölgesiymiş.  İçinde bulunduğumuz şu bölgede tarihten bu yana birçok inancın  birbirinin içine girdiği bir başka bölge görmedim..

   Burada son olarak Roma döneminden kalan Suayip kentindeki  izleri de görmeye çalışarak yolumuzu artık dinlenmek üzere Viranşehir’e çeviriyoruz. Sıcağın ağır bir şekilde çöktüğü şehire giriyoruz. Ancak akşam yemeği için çarşıda bize tavsiye ettikleri bir lokantada şimdiye kadar yemediğimiz lezzette bir Adana kebabını tatmak katlandığımız bu uzun yolculuğun en güzel nimetlerinden biri oluyor.  Sabah ise,  kahvaltıda, geleneksel olarak meyhane pilavı denilen et ve pilav yediklerini öğrendik. Bu pilav, bildiğimiz salçalı bulgur pilavının  yanında kaynamış parça etle ve lezzet katsın diye etsuyu ile servis ediliyor.

   Viranşehir’den sabahın erken saatlerinde ayrılıp Hakkâri’ye doğru yola çıktık. Yollar çift şeritli olmakla beraber kalabalık  petrol tankerleri ile dolu. Habur sınır kapısına doğru boş tankerler hızla gidiyorlar. Sağımızda uzanan el Cezire ovası dümdüz sapsarı bir çöl adeta deniz gibi. yolumuzun üzerinde önce Cizre geliyor. Sonra yavaş yavaş tepeye doğru tırmanıp tepeye kurulmuş Şırnak’ı görüyoruz. Ama ne kadar yeni bir şehir sanki binalar yeni yapılmış. Yeni bir cami , Toki evleri, lojmanlar herşey yeni bir kent görünümlü.. Hızla Şırnak’ı geride bırakınca yol tek şeritli yola dönüşüyor ve giderek kıvrılan dağların yavaş yavaş oluşmaya başladığı, derelerin aktığı yeni bir coğrafya üzerindeyiz. Hakkari kırsalında Zap suyu deresi büyük bir dere ve bu dereye katılan birçok  küçük dereler  yükselen dağların arasından güzel manzaralar oluşturuyor. Sıcaklık da nispeten düşmeye başladı..Kırsal manzaralar arasında koyunlar, keçiler görünmeye başladılar.

  Hakkari’ye gelmeden 20 km kadar uzaklıkta , görmek istediğimiz iki tane şelale var. Biri Kato dağı eteklerinde  Kaval köyü yakınında bulunan Kavaklı  şelalesi..buraya gitmek için ana yoldan ayrılıp bir sapaktan içeriye girip 25-30 km kadar gitmeye başlıyoruz. Toprak yollardan döne döne dar tepeleri aşarak yukarıya doğru çıktıktan sonra ilerde başka arabaların olduğunu görünce şelaleye geldiğimizi anlıyoruz. Buradan sonra da  aşağıya doğru inerek şelaleyi görmeye çalışıyoruz. Ancak aşağıya inildikten sonra da şelale o kadar kayaların arkasında kalıyor ki  görmek zorlaşıyor. Kavaklı şelalesinden ayrılıp yine Kato dağının eteklerinde , Çimenli yaylasından çıkan ve  beş kollu olduğu söylenen Marinus şelalesini heyecanla görmeye gidiyoruz. Şelaleye gitmek için yine bir 30 km kadar gidip dar toprak tepelere binek arabamızla tırmandıktan sonra dağ manzaraları çok fazla güzelleşiyor. Etraf tamamen dağlarla çevrilmiş adeta kuşatılmış hissediyorum. Akşam olmak üzere ancak şelaleyi görmek için daha yukarılara gitmek, yürümek ve tırmanmak gerekiyor. Marinus şelale yolunu bulamıyoruz ancak uzaktan akan üçlü şelalenin dağların arasından yukardan aşağıya doğru heybetli inişi göz kamaştırıyor. Bir arkadaşımız kayaların üzerine tırmanıp şelaleyi görmeye çalışıyor. Biz ise toprak dağ yolunda manzarayı seyre dalmışız. Kimseler yok derken , yoldan atın üzerinde aşağı köyden gelip yukarıya doğru çıkan birkaç  köylü bizi   çay , ayran içelim diyerek ısrarla evlerine, köylerine davet ediyor.  Bu kadar hoş karşılanmak hoşumuza gidiyor ama akşam olmak üzere Hakkari’ye gitmek  zorundayız.

    Bir saat kadar burada durduktan sonra Hakkari’ye akşam kararmadan giriyoruz. Yine döne döne çıktığımız bir kale gibi etrafı kahverengi kaya dağlarla çevrili bulunan Hakkari küçük bir şehir.. ancak şu sıralarda otellerde yer bulmanın zorlaştığı  turistlerle dolu kalabalık bir şehir halini almış.  

    Hakkari denilince akla hemen Berçelan yaylası geliyor. Hakkari’nin Karadeniz yaylaları kadar popüler olmasında,  Berçelan yaylasının hemen her yürüyüş grubunun rotasında yeralıyor olması önemli sanırım.   Turizmin Hakkari’de gelişmeye başlaması, herkesin yüzünü güldürmeye başlamış… kaldığımız otelin sahibi Hakkari’deki doluluktan çok memnun bölgede başlatılan barış sürecinin turizme yarayacağı inancı içinde bize turizm konusunda neler yapabileceğimizi soruyor.

    Ertesi gün biz de giderek popüler hale gelen   Bercelan yaylasına gitmek üzere binek arabamızla yola çıkıyoruz. etraftaki insanlara yolun durumunu sorduğumuzda, yolun asfalt olmamakla beraber toprak yol olduğunu ancak binek arabamızla gidebileceğimizi söylüyorlar. Yolda giderken kim kime rastlarsa yaylanın nerede olduğunu doğru yolda olup olmadığını v.s. soruyor..çünkü yayla yolunda sadece tek bir tabela var ve gerisi toprak yol..yolun ara ara çamurlu olması arabanın batma tehlikesini gözönünde bulundurunca çok fazla ilerlememeye karar verip Bercelan yaylasının Buzul göllerine çıkmadan daha aşağılarında bulunan minik göllerin yanında karşımızda yükselen dağlara, ayaklarımızın altında uzanan rengarenk çiçeklere ve heryerden akan sulara bakıp yaylanın tadını çıkarmaya başlıyoruz.   Biraz uzakta bulunan koyun sağıcılar önlerine aldıkları 1000 üzerindeki koyunu sabahın erken saatlerinden bu yana sağdıklarını söylüyorlar. Sağılmış sütler peynir yapılmak üzere kaplara alınıyor.  Çok güzel manzaralar hemen yanlarına gidip sağılan koyunlara, sağan kadınlara bakıp bol bol fotoğraf çekmeye çalıştık. Bercelan yaylasının minik gölleri de rengarenk çiçekleri de bir o kadar güzellerdi..

  Hakkari şehri, küçük bir kasaba gibi..ortada kalan  büyük ana caddesi en kalabalık yeri olarak aklımda kalacak..Cadde üzerindeki dükkanlar, esnaf, çay ocakları, akşam olunca hareketliler. Yöresel yemek için etrafa bakınırken burada arka sokakta bir kadın girişimi olarak çalışan Lilyana adında bir mutfakla karşılaştık. içeriye girip bu akşam hangi yemek var diye sorunca bize bu akşam Kris adında aşureye benzer özel bir yemek yaptıklarını söylediler. Tabii hemen yerimizi ayırttık. Yemeğin özelliği, zengin karışımdan oluşuyor. İçinde etinden, cevizine, üzümüne kadar hem tatlı hem de ekşi tadına sahip olması ilginç geldi. 

  Yöresel ürünler arasında Hakkari cevizi ve balı bulunuyor.  Ayrıca burada İran’dan gelen çay paketleri de var.. almadan geçemiyorum.. çevre kentlerden gelen yöresel ürünler de tek tük arayınca bulunabiliyor.. Henüz yoksulluktan kurtulamamış insanlar konukseverliklerini kaybetmemişler. Candan, içten, samimi davranıyorlar. Konuştuğumuz insanlar öncelikle kızlara önem verdiklerini onların okumasını istediklerini , kadınların rahatça dolaştıklarını  geç saatlerde bile sokağa çıkabildiklerini söylüyorlar.  Hakkari’deki en önemli şey ise, barış söylemlerine umutla bakmaları…

  Hakkari’de kalmak için sadece bir gecelik yer bulmuşken otel sahibinin yakınlığı, sohbeti ile bize  bir gece daha yer bulununca çok rahatladık.. ertesi gün Hakkari’den sadece 45 km uzaklıktaki Cennet Cehennem vadisine daha rahat gidebilecektik.

  Ertesi gün Hakkari’den ayrılıp Cennet Cehennem vadisine (Mergan vadisi) doğru yola çıktık. Buraya çıkmak için yine toprak yollara girmek gerekiyor. Sorduğumuz herkes binek arabayla geçersiniz ama biraz sorunlu diyor. İşin bu tarafında toprak yolda gidecek altı yüksek bir arabanın  daha sorunsuz olacağına karar verip başka bir arabayla vadiye gitmeyi planladık. Tanıdık bir şoförün  arabasıyla vadiye doğru çıkmaya başladık. Vadiye giden toprak yollardan döne döne karlı dağlara yaklaşık 2600 metre yüksekliğe ulaşınca , karşımıza muhteşem manzaralar, uçsuz bucaksız uzanan dağlar çıkmaya başladı.   Cennet cehennem vadisine erişince karşımıza çıkan manzara ile neden buraya cennet ve cehennem denildiğini anlamaya başlıyorum. Bir yandan yayılan yemyeşil çimenler ile onların hemen üzerinde dimdik yukarıya doğru çıkan karlı Cilo dağları birbirine ne kadar zıtlar.. cennetin ve cehennemin kapıları biraraya gelmiş. Kırkdağ yaylasının içinde, önümde yükselen Cilo dağlarının altındayım.  Türkiye’nin  en yüksek 2. Dağı olan ve yüksekliği 4000 metre civarında olan Reşko(Uludoruk zirvesi) ne bakınca  , doğanın bu güzelliği karşısında ezildiğimi hissediyorum..  

  Cennet ve cehennem vadisi, yürüyüş etkinlik alanına dönüşmüş. Burada çadırlarda kalanlar, yiyecek satan çadırlar , oturma, dinlenme alanları  ile turistik hale getirilmiş. Birkaç gün öncesinde de güreş müsabakaları  yapılmış.

  Vadinin karlı kısmına doğru yürüyüşe geçip, 2 km kadar gittikten sonra dağların yamacında karla kaplı bir gölün kıyısında yeşeren otları toplayan Hakkarili kadınlar ve çocukları görüp tanışıyoruz. Ancak birazdan dağların tepesinde oluşmaya başlayan kara bulutlar, bizi geri dönmeye zorluyor. kampa geri dönmeye çalışsak da başlayan  yağmur ve arkasından doluya yakalanıp ıslanmaktan kurtulamıyoruz.

    Cennet ve cehennem vadisinden yavaş yavaş ayrılıp aşağıya doğru inerken yağan yağmurla beraber toprak yolda kalmış minibüsler yukarıya çıkamıyorlar. Yolda yine koyunlarını kırkan çobanlar  bizim için fotoğraflara zafer işaretli pozlar veriyor.  Aşağıya doğru inerken bizi buraya getiren şoförümüzle bolca sohbet ediyoruz. Kendisi buranın önemli zengin ailelerinden birinin çocuğu olarak bize kızların eğitilmesine önem verdiklerini anlatırken  ,  Bir yandan da buralardaki  ilk Hristiyanların yaşadıkları yerleri, kullandıkları Barnabas incilini anlatıp onlardan kalan kilise kalıntılarını  gösteriyor. Bu bölgede kullanılan eski yol geçitlerini , akan şelaleleri de gösterip vadiyi daha iyi anlamamızı sağlıyor. Çok samimi ve yakınlık duyarak bizi bugün yapacakları düğünlerine de davet etmekten  çekinmiyor. Vadiyi tanıtan gezdiren şoförle muhabbetimiz yol bitince sona erdi. Sıcak ve içten davetine ne yazik ki cevap veremedik. Yolumuza devam ederek Yüksekova’ya doğru geçtik.

  Hakkâri’den çıkınca Yüksekova’ya doğru coğrafya değişmeye başlıyor. Keskin yükselen dağların yerini daha alçak dağlar ve genişleyen ufuk almaya başladı. Yüksekova’da havaalanının bulunması nedeniyle burası biraz daha gelişmiş görünüyor. Yüksekova’ya girince   düz bir ana cadde üzerinde toplanmış binalardan oluştuğu anlaşılıyor.  Pazar günü olduğundan cadde oldukça kalabalık. Arabayı koyacak yer yok. Cadde üzerinde küçük esnaf dükkanları Pazar günü olduğu için bir kısmı  kapalı. Yüksekova’nın İran’dan gelenler için bir durak olduğu belli oluyor. Burada bulunan İran pasajında satılan  türlü çeşit hediyelik eşyalar çok çok ucuza satılıyor. Yüksekova şimdiye kadar gördüğüm en ucuz yer oldu.

   Ertesi gün Yüksekova’dan etrafı keşfetmeye devam ederek önce Şemdinli’ye ardından Türkiye’nin Irak sınırındaki Derecik ilçesine doğru uzanan uzun bir araba yolculuğuna çıkıyoruz. tek tük arabaların geçtiği dar köy yollarından geldiğimiz Derecik ilçesi, Irak sınır köylerinden biri oluyor. Yolda giderken Şemdinli tarihi taş kemer köprüsü dikkatimizi çekti yine Iraklıların da geldiği bir şelalenin aktığı çay bahçesinin dinlenmek için ideal olduğunu söyleyebilirim. 

   Bugünkü Yüksekova, Şemdinli, Derecik köyü rotamız etrafı görmek ve Türkiye’nin en güneydoğu ucuna kadar gitmek açısından önemliydi. Akşama doğru Yüksekova’ya dönüp biraz daha ilçedeki esnafı gezip alışveriş yaptık. Yüksekova’dan çok gitmeyi istediğimiz Sat göllerini, neredeyse hemen her yetkiliye, yöreden insana sormamıza rağmen bu sene çok kar yağması nedeniyle kapalı oldukları cevabını aldık.

    Ertesi gün Yüksekova’dan çıkıp Van’a doğru yol almaya başladık. Van’a gelmeden önce göreceğimiz doğa harikaları arasında Van’ın Başkale ilçesinde, Pamukkale benzeri travertenler ile yine Başkale’de bulunan ve  Vanodokya denilen Kapadokya benzeri doğal kayaları görmek için heyecanlıyız.  Traverten kayalıkları  görmek için yoldan içeriye doğru saparak yine 20 km kadar dar ama asfalt bir yolda ilerliyoruz. Yolun önemli bir kısmı düzgün olunca daha hızlı ilerledik. Yol üzerinde yaylacılar çobanlar çadırlarını kurmuşlar hayvanlarını otlatıyorlar. Güzel kırsal  manzaralar oluşturmuşlar. Ara yollar bütünüyle mor, kırmızı sarı çiçeklerle örtülmüş rengarenk manzaralar önümüzde uzanıyor. Travertenlerin olduğu bölgeye gelince biraz aşağıya inerek bakmaya çalıştığımızda pek fazla bir şey görünmüyor. Biraz daha aşağıya inince traverten oluşumlarını görebiliyoruz.  Topraktan çıkan kalkerli sular çok fazla olmamakla birlikte kireçtaşlarını oluşturmuşlar.. buradaki coğrafyanın da  ,beyaz travertenleri, kaynayan sularıyla  ve etrafındaki rengarenk çiçekleri ile benzersiz bir doku oluşturduğunu anlıyorum. Göreceğimiz bir diğer oluşum ise,  Vanodokya denilen Kapodokya benzeri jeolojik oluşumlar..Van’ın Başkale ilçesine bağlı Yavuzlar köyünde bulunan bu oluşumların yanına gelince arabadan inip yürümeye başlar başlamaz  , bize doğru koşan  beş kız yanımıza geliyor ve  daha kafamızı kaldırıp taş oluşumlara bakmadan bize burasını anlatmaya başlıyorlar.  8-10 yaşlarındaki bu sevimli kızlar,  bize nerede kilise, mağara var göstermeye çalışıyorlar. Kendilerini anlatmayı seviyorlar. Hangi aşirete ait olduklarını bizim de hangi aşiretten olduğumuzu merak ediyorlar.. sonunda bizi gezdirdikten sonra en çok istedikleri şarkıları duvarın üzerine çıkıp söylemeye başlıyorlar. İşte bu an,  İtiraf edeyim bu gezide en mutlu olduğum anlardan biriydi. Kızlara bıraksak bize konser vereceklerdi..oradan ayrılırken  onlara yanımızda getirdiğimiz hediyelik  bisküvilerden ikram edip ayrılıyoruz..Vanodokya denilen oluşumların da ilginç olduğunu kaleye benzer şekilde tepedeki oluşuma ve etrafındaki peri bacalarına  hayranlıkla bakıyoruz.

   Hedefimiz Bitlis Tatvan’da kalmak ama buraya gelene dek yol üzerinde göreceğimiz bir de Hoşap kalesi var. Ancak ne yazık ki kale restorasyona girmiş ve sadece uzaktan görkemli kale çerçevesini görüp fotoğraf çekmekle yetiniyoruz.  Kalenin hemen yakınında bir çaycı taburelerini çıkarmış sıcakta bize çay veriyor. Beş çay için elli lira alıyor. Almak da istemiyor,  misafirimiz olun diyerek bizi ağırlamak istiyor.  Çaycının yanında ise gözümüzden kaçmayan Van otlu  peyniri satıcısı görünce  Nasıl olur demeden hemen otlu peynirden alıp tadına baktık..tam da istediğimiz otlu  peynirmiş..

Van Hoşap Kalesi

   Van gölünün kenarından yeşil Gevaş’ı geride bıraktıktan sonra  Bitlis Tatvan’a doğru yol alıyoruz. Sağımızda Van gölünün mavi sodalı suları görülüyor. Akşama doğru Van Gölünün kıyısındaki Tatvandayız.  

  Nemrut Krater gölü, buradaki doğal güzelliklerden biri olarak görmeyi istediğimiz yerlerden biri.. Tatvan’dan sabah ayrılıp krater gölü için yola çıkıyoruz. Nemrut dağında binlerce yıl öncesinde volkanik faaliyetlerle yaklaşık 1500 metre derinlikte ve 8-9 km çapında  dev bir kaldera oluşmuş. Zamanla bu kalderada yağmur ve kar sularıyla göller meydana gelmiş. Nemrut krater gölü tabiat parkı olarak ziyaret edilen bölgede büyük ve küçük göllerin yanısıra, aralarında ayıların da bulunduğu  yabani hayvanlar , bölgeye  özgü endemik bitkiler, jeotermal kaynaklar gibi sıcak su kaynaklarının da bulunduğu doğal bir alan..  Dağların üzerinden tepeden aşağıya doğru krater gölüne bakınca  yoğun sarı çiçeklerin seyrine doyum olmuyor. Daha  ileride gidip gölün kıyısında piknik yapmaya gelmiş başkaları da var.  Gölün içinde sazan balıkları atlayıp duruyor. Başka küçük gölleri  de geçerken görüyoruz. Nemrut krater gölünü doğal bir oluşum olarak görmek buradaki doğayı anlamanın güzel bir çeşidi oldu.

   Krater gölünden çıkıp ,Bitlis Ahlat’a doğru yola çıktık. Ahlat’da görülmesi gereken Selçuklu eserleri bizi bekliyor. Ahlat, Selçuklular açısından önemli bir şehirmiş. Selçuklular için, Van Gölü’nün kuzeybatısı kıyıları stratejik bir önemde olduğundan , özellikle 11. ve 13. Yüzyıllarda Doğu Anadolu’nun en önemli ticaret,kültür ve askeri merkezlerinden biri durumundaymış. Ancak Ahlat’ı sadece askeri bir üs olarak görmek eksik kalır. Aynı zamanda Selçukluların sanatlarını burada iyice gösterdikleri, taş , hat ve mimar ustaların  Selçuklu sanatını olgunlaştırdıkları bir yer olduğu da belirtiliyor.  Özellikle mezar taşları süsleme geleneği burada oldukça fazla gelişmiş. Ahlat, Selçuklular döneminde bilim, sanatın  merkezi haline getirilmiş. Zamanın Belh, Buhara gibi önemli kentlerin yanında üçüncü büyük şehir olarak biliniyormuş.

 Ahlat’da  Selçuklulara ait en önemli görülmesi gereken eserlerin başında Selçuklu kümbetlerinin olduğunu söyleyebiliriz. Sayıları 15’i bulan kümbetler bugün hala eskisi gibi sağlam bir şekilde ayakta duruyor. Kümbetler, önemli kişilere ait anıt özelliği taşıyorlar. Kümbetlerin mimari yapısı da, Gürcü, Ermeni kültürünü hatırlatan yukarıya doğru sivrilen taşlarla yapılmış.  Ahlat’daki  Selçukluların  13. Yüzyıldan günümüze kadar gelen izlerin önemli bir kısmı Selçuklu mezar taşlarında saklı.. Burada önemli kişilere , ailelere  ait  mezarlara ait mezar taşları bulunuyor. Mezar taşları, Selçuklu taş ustalarının yaptığı geometrik desenli taş işlemeleri, bitki motifleri ve Kufi yazılarla  süslenmiş, boyları mezarlara göre değişen özellik taşıyorlar. Kümbetleri gezdikten sonra Ahlat’daki eski Selçuklu kalesine gidip, burada kale kapısı denilen açıklıktan içeri girince  ,  eski ama restorasyonu yapılmış bir cami ile karşısında bir de yıkık dökük bir hamamla karşılaştık. Kalenin duvarları arasında kalmış kapı olarak girilip çıkılan yerden çıkıp , Harabe şehir olarak bilinen ve içinde Selçuklu dönemine ait cami, kümbet, medrese, hamam, köprü ve kaya evlerinin olduğu daha yukarıda bulunan tarihi izlere ulaştık. Burası, Selçuklulara ait büyük bir şehir iken zamanla savaş, depremlerle terkedilmiş..Harabe şehir’de, ayakta kalan bir parça kale sur duvarı görülüyor. Yine onun etrafında bulunan eski bir cami ve hemen yanında ilginç sütunlu bir kümbet duruyor. Camiden çıkıp biraz ilerde delik deşik olmuş mağara duvarlarında bir zamanlar ibadet edenler izlerini bırakmışlar. Buradan aşağıya doğru akan derenin üzerinde ise, Selçuklu taş ustalarının sanatlarını ve mimari ustalıklarını gösterdikleri Bayındır köprüsü duruyor.  Hala sağlam bir şekilde ayakta duran Bayındır köprüsü ,merdivenleri ile buradaki Selçuklu sanatını çağlar sonra da olsa anlamamızı sağladı.  

   Ahlat bu açıdan önemli bir tarih noktası olarak aklımda kalacak. Bundan sonrasında yönümüzü son durağımız olacak Muş Varto’ya doğru çevirdik. Yolumuz bir hayli uzun ara kestirme yollardan girip dar tek şeritli yollardan devam ediyoruz. Kuzeye Erzurum’a doğru çıkıp yönümüzü tekrar Muş’a çeviriyoruz.

   Varto’ya gelince otel ve yerleşme işlerini bitirip buradaki programa katılmak üzere bizi bekleyen arkadaşlarla tanışıyoruz. Ankara’dan gelen Muş’lu arkadaşların burada planladığı yürüyüş programına birkaç günlüğüne katılacağız. Bölgeyi yörenin insanını tanımak Muşlularla birlikte muhteşem olacak. Varto küçük bir kasaba. Seneler önce geçirdiği deprem nedeniyle alçak iki katlı evler yapılmış çoğu Vartolu buraları terkedip başka yerlere yerleşmişler . bu nedenle nüfusu azalmış.  Şimdilerde turizmle canlanmasını çok istiyorlar. Ertesi gün ilk defa Muş yaylalarında yürüyüş yapacağız.

   Sabah erkenden yayla yürüyüşümüze başlamak üzere minibüsümüz bizi sarı ve mor çiçeklerin arasında bırakınca çiçek fotoğrafları çekmeye doyamadık. Yukarıya doğru çıkan dik tepeye doğru dağların ardındaki şelale ve gölleri görmek üzere tırmanmaya başladık. Tepelerin arasından çıkmış çoşkun akan dereler geçiş için tehlikeli ve çok  kaygan taşlarla  düşmeye müsait  hale geliyor ve  bir arkadaşımızın ayağı kayıp düşüyor. Neyse çok fazla hasar olmadan yolumuza devam ediyoruz. Yavaş tırmanıcı olarak en arkadan geliyorum. Varto yaylaları, dik ulaşılması  zor tepeler , kaygan taşların olduğu çoşkun akan dereleri ile deneyimsiz yürüyüşçüler için zor bir coğrafya olduğunu söylemek gerek.. Sonunda çoban ve sürülerinin olduğu bir yerleşime ulaşıyoruz.  Epeyce yorulmuşuz. 7 km tırmanış ile burada kalıp göl ve şelaleleri görmeyi diğer arkadaşlara bırakarak çoban ve sürülerini seyre dalıyorum. Yemeklerimizin ardından çobanın ikramı çaylarımızı da içtikten sonra yavaş yavaş inişe geçip diğer grupla yeniden birleşiyoruz. Suya düşen arkadaşın ayağı biraz ağrıyor. Köyden çağırdığımız altı yüksek pikap araba ile Vartoya gitmek daha iyi oluyor.   Yol boyunca bizi arabasıyla getiren Vartolu ile memleket meselelerinden turizme, doğaya uzanan uzun tatlı bir sohbet doğuyor.  

  Varto dağlarındaki yürüyüşümüzün ertesi günü daha farklı bir program yaparak,  Muşlu ekibimiz  bizi bölgede termal suların çıktığı göle götürmeye karar veriyor. Termal suların hemen yanından akan soğuk dere suları ile birlikte burası sauna etkisi yaratabilecek bir etkiye sahip ilginç bir yer.

   Varto’nun jeotermal enerji kaynaklarına sahip olması, Şirketlerin bu kaynaklara  ilgisini arttırmış. Ancak bölge halkı jeotermal kaynakların kullanılmasını çevreye zarar vereceği için istemiyor karşı çıkıyorlar. Bunun için de kaynakların olduğu yere bir direniş çadırı kurup burada istediklerini ifade etmeye çalışıyorlar.  Yolumuzun üzerindeki direniş çadırına girip birlikte oturup çay içip dertlerini dinliyoruz. Kısa süren  ziyaretin ardından  buradan ayrılıp günün kalan kısmını dere kenarında piknik yaparak , sohbet ederek geçiriyoruz.

   Akşam Muş ekibimizden bize çok özel yaşattıkları bu iki gün için teşekkür ederek ayrıldık.  ertesi sabah erkenden geldiğimiz yolları yeniden katederek önce  Diyarbakır üzerinden Adana’ya  ve sonra katettiğimiz 4200 km lik yol boyunca cebimizde biriken yol hikayelerini evde açmak üzere Antalya’ya döndük.

Antalya; 18.07.2026..

Yorum bırakın