İsfahan; Dünyanın yarısı
Yezd’den İsfahan’a doğru yolculuğumuzda , Unesco dünya mirası listelerinde yeralan Meybod şehrine ve buradaki İpekyolu üzerindeki kervansarayı görmeye gidiyoruz..
Meybod ,Yezd’in 50 km kadar kuzeyinde, 1800 yıllık eski bir kentmiş..kervansaray yapılmadan önce Çaparhane dedikleri küçük bir bina yapılmış..buraya gelen atlı postacılar atlarını su içip dinlendiriyorlarmış..bina atlı posta taşıyıcılarının ihtiyacını karşılarken, daha sonraları buraya gelen kervanların dinlenip güvende kalmaları için bir kervansaray haline getirilmiş.. Kervansarayın içinde suyun temin edildiği aşağıya merdivenle inilen ve halen düzgün bir şekilde işleyen bir yapıyı görüyoruz. Burada aklımıza hemen eski çeşmelerin etrafında çöp yada kırık dökük yapılarla karşılacağımız gelir.. böyle olmadı ve düzgün işleyen bir sistemin olduğunu gördük.. Kervansarayın içi ise çeşitli dokuma atölyelerine tahsis edilmiş küçük dükkanlar şeklinde duruyor..burada el işleri dokumalar, ipek şal, kilim gibi oldukça değerli ve zarif işler satılıyor.. Meybod şehri aynı zamanda seramik eşyaların, tabak çanak atölyelerinin de olduğu tarihi bir yer.. üzerleri zarif işlerle boyanmış tabak , çanak v.s. atölyelerin satış dükkanları var..Buraya girince çıkmak bir hayli zor oluyor..ayrıca yine yol üzerinde bir başka atölye de ise, deve tüyünden yapılan renkli kilimlerin yapıldığını görüyoruz.. Yolun tarihi İpek yolu olduğunu ve halen devam eden dokuma işlerinin günümüzde de sürüp gitmesini olağan karşılıyorum.


Yolumuzun üzerinde bizi yine tarihin derinlerine iten bir başka yer, Naein şehri oluyor.. burada İlhanlılar zamanından günümüze kadar gelen mescid karşımızda duruyor..Mescide girdiğimizde, zamanda yolculuğa başlıyoruz.. Mescidin tarihi, 950 yılında yapıldığı biliniyor.. o zamandan bu yana 1070 senelik bir tarihle sapasağlam olarak karşımızda duruyor..burası önce küçük bir oda şeklinde kubbesiz tek minareli bir camiymiş minarenin boyu, 28 metre merdivenleri de 74 basamaklıymış….Selçuklular da burayı bir süre kullanmışlar ancak esas olarak mescid şiilerin eline geçmiş..avlunun arkasında kalan sütün ve mihraba yakından baktığımızda, sütünların üzerinde alçı oyma işlerinin olduğunu görüyoruz.. bu işlerin İsfahan’daki İlhanlılara ait Olcaytu türbesinde kullanılanlarla benzer oldukları ancak alçı oyma işlerinin burada 300 sene önce başladığını öğreniyoruz..mihrabın üzerinde ise, İlhanlılara ait olduğu bilinen mitraizm sembollerini, lotus ve nilüfer çiçeklerini, üzüm salkımlarını , svastika motiflerini görüyoruz.. Mescid daha sonra büyütülmüş avlusunda 4 tane sütun ve her sütunun üzerinde farklı bir desen bulunuyor. ..burasının bir Zerdüşt tapınağı olduğu tahmin ediliyor.. alt kata inince yeraltında çok büyük bir alanda ateşin yandığı yerleri görebiliyoruz.. kadın ve erkeklerin daha o zamanlarda ayrı çıkışları olduğunu öğreniyoruz.. yeraltını aydınlatmak için yukarıya şeffaf , ışık geçiren mermerler konulmuş..aşağıda ışıkları kapatınca aydınlanmanın gayet iyi olduğunu gördük..ayrıca yeraltında çile odaları da bulunuyor..buraya inen kişinin devamlı olmasa da belli zamanlarda odaya girip tefekkür yaptığını öğreniyoruz.



Bu tarihi Cuma mescidinden ayrılıp tekrar İsfahan’a gitmek üzere yola düşüyoruz..Akşam ışıklarında İsfahan’ın köprülerinin sarı ışıkları gözüküyor.. parklarıyla, geniş caddeleriyle İran’ın en gösterişli ve tarihi şehirlerinden birini görmenin heyecanı içindeyiz.. İsfahan, Zagros dağlarının eteklerinde kurulmuş 2500 yıllık tarihe sahip bir şehir.. İsfahan kenti denilince aklımıza muhteşem camileriyle , Nakş-ı Cihan meydanı ve köprüleri geliyor.. islami mimarinin en görkemli ve etkileyici örneklerinin bulunduğu bir şehir olarak fazlasıyla ilgiyi çekiyor..bu görkemli şehri kuran , Safevi devletiydi.. Tarihe inip Safevileri ve İsfahan’ı nasıl inşa ettiklerine bir bakalım.. İsfahan kentinin tarihinde Safevi devletinin özellikle de Şah Abbas’ın önemli rolü vardır.. kentin bugüne kalan tarihi binalarının pekçoğunun 16. Yüzyılda kurulan Safevilere ait olduğu ve Şah Abbas tarafından inşa edildiğini öğreniyoruz.. bununla beraber İsfahan , tarihte ilkönce Sasaniler tarafından kurulmuş bir şehir.. daha sonra Arapların eline geçiyor.. 11. Yüzyılda ise Selçuklular tarafından ele geçirilmiş ve bu dönemde parlak günler geçirmiş.. Selçuklu sultanı Melikşah ve veziri olan Nizam-ül mülk , şehirde medreseler, mescitler, çarşılar yaparak şehri geliştirmişler.. İran’ın en güzel mescidlerinden olan Cuma mescidi bu dönemde yapılmış..yine, ünlü şair, matematikçi ve astronom olan Ömer Hayyam için de bir rasathane yapılmış..Kısacası Melikşah döneminde İsfahan, bir bilim, sanat, kültür ve ticaret merkezi olmuş..Selçuklulardan sonra 13. Yüzyılda İsfahan Moğolların eline geçmiş ve yağmalanmış…. 16. Yüzyıl sonrasında ise Safevilerin hakimiyeti başlıyor ve Şah Abbas’la birlikte İsfahan başkent yapılarak yeniden inşa edilir.. büyük bir şehre dönüştürülür..meydanlar, çarşılar, medreseler yapılır..ticaretin gelişmesi için Ermeniler başta olmak üzere gayrimüslimler desteklenir…Şah Abbas döneminde İsfahan’ın yeniden yapılmasıyla ortaya çıkan yeni şehir karşısında ‘İsfahan dünyanın yarısıdır’ ifadesi kullanılmaya başlanır.. Şah Abbas’la başlayan İsfahan’ın ticaret hayatının canlanması özellikle devlet tekelinde bulunan ipek dokuma atölyeleri ile doruğa çıkar..kumaşlar ve daha pekçok ürün İran’ın dışına gönderilir..diplomasi ile birlikte üretim ve ticaret hayatı yoğunlaşır..Avrupa’yla temas da büyük ölçüde artmaya başlar..Safevilerin kültür ve zenginliği , tüccarların, misyonerlerin ve gezginlerin sayılarının artmasıyla da giderek Avrupa’ya yayılır..
Tarihin sayfalarını bir tarafa bırakıp , İsfahan’ın akşam görüntüsüne bakalım..
İsfahan’ın gece en etkileyici görüntüsü Zayenderud nehri üzerinde duran sarı ışıklarla donatılmış köprüleri oldu.. Zayenderud nehri dağlardan gelip daha ilerde Tuz bataklıklarında kayboluyor…nehir üzerinde 11 tane köprü yapılmış..en eskisi, Sasaniler döneminde yapılan Şehristan köprüsüymüş..diğer köprüler ise Safeviler döneminde yapılmış..köprüler aynı zamanda bir baraj görevini de görüyorlar..böylece Nehrin sularının biriktirilip gereken zamanda kullanılması mümkün olabiliyormuş..yine bazı önemli tören ve şenlikler de köprülerin üzerinde düzenleniyormuş..diğer zamanlarda şimdi olduğu gibi halk piknik, eğlence için köprüleri kullanıyorlar.. Yine de nehrin üzerine yapılmış köprüler gece sanki nehir akıyormuş hissini veriyor…Khaju köprüsünün fotoğrafını çekelim derken kendimizi köprünün alt katında şarkı söyleyip eğlenen insanların arasında buluyoruz. burada İnsanların sıcaklığı ve samimiyeti ile bizim onları belgelememiz hiçbir sorun olmuyor.. aileler gençler bir piknik havasında köprünün altında halılarını serip oturmuşlar gece eğlencesi yapıyorlar.. çok hoş bir ortam..gençler hafif isyankar, kızlar ve erkekler flört ediyorlar..ve kızlar başlarını açma , başörtüsünü indirme gayretleri içindeler.. Khaju köprüsü, İsfahan’daki güzel mimari yapılardan biri..bu köprü tarihin bir döneminde şehirde yaşayan Zerdüştlerin yaşadığı Khaju mahallesini karşıya bağlıyormuş..burası iki katlı olup üst katta yayaların yürüdüğü tavanlı koridorlar yapılmış.. bu koridorlarda küçük odalar ve içinde erotik resimler de varmış..Şah Abbas köprünün ortasında kendisine ait bir bölüm yaptırarak buraya seyir odaları yaptırmış..buradan nehir ve şehir manzarası seyredilirmiş..Khaju köprüsü aynı zamanda baraj işlevi de görüyor..köprünün altındaki bent kapakları kapatılıp biriktiriliyor sonra sulamada kullanılıyormuş..köprünün aşağıya doğru uzanan kısmında düz bir platform ve bu platformdan aşağıya doğru inen basamaklar yapılmış..sular azaldığında halkın çoğu burada oturup dinleniyormuş.. Zayenderud nehri üzerindeki diğer köprü ise, Si-o Se Pol köprüsü..İsfahan’ın en önemli köprüsü oluyor..köprü 17. Yüzyılda Şah Abbas döneminde yapılmış.. köprünün sağında ve solunda otuzüç tane kemer bulunduğundan 33 kemerli köprü de deniliyor..uzunluğu 298 , genişliği ise, 14 metreymiş..köprünün ortasından kervanların geçmesi için uygun genişlikte bir yol bulunuyor..burası trafiğe kapatılmış yayaların yürüyüş yolu olarak kullanılıyor..yayaların güneşten korunmaları için köprünün iki tarafını üstü kapalı koridorlar şeklinde yapmışlar..bu koridorlarda nehre bakan cephelerinde yüksek kemerli önü açık, küçük odalara açılıyor..19.yüzyıla kadar bu odalar erotik resimlerle süslüymüş bugün erotik resimler yok tabii ki.. köprüyü kalabalık modern genç erkek ve kızların arasından bir baştan bir başa yürüyüp geçiyoruz…


İsfahan’ın tarihine yolculuğumuz Ermeni Venk kilisesiyle başladı..İsfahan’da Ermeniler Yeni Culfa denilen bir mahallede oturuyorlar.. burada kiliseleri, müzeleri bulunuyor.. Venk Katedrali Yeni Culfa’da 13 Ermeni kilisesinin en büyüğü ve en etkileyici olanı..Burada kiliseye de Venk deniliyor..


Ermenilerin burada nasıl bulundukları , hikayelerinin nasıl başladığı sorusunun cevabının, Safevi devleti ve Şah Abbas’ın politikalarında olduğunu söyleyebiliriz..
Safevi devletinin Osmanlı ile girdiği rekabet ve savaşında Şah Abbas her türlü stratejiyi denemeye kararlıdır. Bu stratejilerden biri de, Osmanlıların ekonomik olarak çökertilmesi için Anadolu’da yaşayan Ermenileri İran’a göçe zorlamak olmuştur….yerlerinden edilen Ermeniler, İran sınırına yakın İpek yolu tacirlerinin elinde olan Culfa’ya yerleşip zamanla iyi birer İpek taciri olurlar..ancak Şah Abbas’ın Osmanlı ile rekabeti ve politikaları durmaz.. Osmanlı devleti ile savaşmanın bir başka yolu olarak İpekyolu ticaretinin ele geçirilmesi gerektiği bilincindedir. Bu amaçla Culfa’daki Ermenileri İsfahan’a yerleştirmeyi düşünür ve bu düşüncesini de gerçekleştirir. .. Şah Abbas bir yandan da İsfahan’ı güzelleştirme, yeni bir şehir kurmaya çalışmaktadır…bunun için de Ermeniler , ermeni zenaatkarlar özellikle önem taşırlar.. Ermenilerin İsfahan’da yerleşmesi önem taşımaya başlar.. Şah Abbas ermenileri İsfahan’a yerleştirirken, hem ipek ticaretini iyi bildikleri için, hem şehrin imar işlerinde çok iyi usta ve zenaatkar oldukları için ve hem de tarıma elverişli topraklarda hünerli oldukları için tercih eder…Böylece Ermeniler yerleştikleri Culfa’dan çıkıp, Şah Abbas’ın emriyle İsfahan’a gelirler..geldikleri yere de Yeni Culfa derler..ancak yeni Culfa’ya yerleşenler sadece İpek tacirleri olur diğerleri şehrin içinde kalırlar… Şah Abbas onlara geniş bir hoşgörü sağlar…dinlerinde özgür olmalarını, kendi kilise ve manastırlarını kurmalarına izin verir..kısa sürede İpek piyasasına hakim olan ermeni tüccarlar İran’ın ipek ticaretinde rakiplerinin önüne geçerler..yeni Culfa mahallesi o zamandan günümüze gelene dek Ermeni mahallesi olma özelliğini korumuş.. İran’da ermeni kadınlara başörtüsü zorunluluğu bulunmuyormuş.. Ermeniler kendi alfabelerini kullanabiliyorlar..kendilerine ait okulları da var..İran’da resmi azınlık olarak kabul ediliyorlar..
Girdiğimiz Venk katedralinin tarihi de buraya yerleşme tarihleri olan 17. Yüzyıla kadar gidiyor..Kilisenin önünde bir çan kulesi duruyor..katedralin içinde ise rengarenk boyanmış resimlerle Hristiyanlık anlatılarını görüyoruz.. bu anlatılar içinde dikkatimizi çeken bir tablo da mahşer günüyle ilgili… burada öldükten sonra insanların mahşer gününde biraraya gelmeleri anlatılmış.. günahları olanların bir delikten aşağıya en alta gittiklerini , altta cehennem de ise, üst üste yığılmış insanlar bir kaos halinde duruyor..ortada ise arafta kalanlar bulunuyor..duvarlardaki renklerin güzelliğinden başım dönüyor ve adeta sarhoş gibi duvarları izlemeye çalışıyorum..


Kilisenin yanında Ermenilere ait bir etnografya müzesinde tarihten bu yana Ermenilerin günlük yaşamlarına ilişkin çeşitli nesneler, evlilik düğün törenleri , gibi adetler sergileniyor. Tanınmış sanatçı, iş adamı , siyasetçi gibi ermeni şahsiyetlerinin heykellerine de yer verilmiş..bir de kütüphanesi bulunuyor..Bir diğer müzede soykırım müzesi, burada Anadolu’da soykırıma uğramış Ermeniler ve bulundukları yerlerin haritası yapılmış.. belgeler, fotoğraflar ve filmler sergileniyor..

İsfahan şehrine islami kimliği veren yapıların başında Cuma mescidi geliyor. Mescidin tarih boyunca İsfahan’da kurulan iktidarlarla birlikte geçirdiği değişimler,yıkılıp tekrar yapılması ile mescidin adeta bir islam mimarlığı müzesi olarak kabul etmek yanlış olmaz..Moğollardan, Selçuklulara , Safevilere kadar gelen 900 yıllık tipik islami mimari özelliklerinin ,geometrik, kufi desenlerin bulunduğu büyük bir müzedeyiz.. Cuma mescidi İran’ın hem en eski hem de kapladığı 22.000 metrekarelik alanla en büyük mescidi olduğu biliniyor.. mescidin diğer bir özelliği ise, tuğla ile yapılmış olması..


Mescidin dört eyvanlı ana avlusunun ortasında Mekke ve Kabeyi temsil eden bir abdest alma çeşmesinin durduğunu görüyoruz..burası, hacca gidecek olan hacıların gitmeden önce buraya gelip etrafında döndükleri ve bir nevi hac denemesi yaptıkları bir yermiş..
Mescidin tarih içinde pekçok değişim geçirdiğini söyledik.. öncelikle mescidin bulunduğu yerde bir Zerdüşt tapınağının olduğunu söyleyelim..Arapların İran’ı istila etmelerinden sonra Zerdüşt tapınağının yerine bir mescid yapılmış..X. yüzyılda ise mescid genişletilmiş..zaman içinde değişen iktidarlarla birlikte yanıp yıkılan ve tekrar yapılan mescid bugüne kadar sağsalim gelebilmiş..Selçuklular burayı 11. Yüzyılda dört eyvanlı camii olarak yapmışlar ve uygulanan ilk islami mimari özelliğe sahip camii oluyor.. mescidin içine doğru girdiğimizde çok büyük bir alan içinde olduğumuzu adeta bir futbol sahası büyüklüğünde bir mescit içinde olduğumuzu görüyoruz..yer yer harap olmuş kısımlar var.. sütunlar bir orman gibi etrafımızda dönüp duruyor ve sütun sokaklarından geçip güney kısmına doğru ilerliyoruz.. içeride bir mescidin içinde olması gereken halı v.s. pek yok. Eski yapı olduğu için belli yerlerde ibadet yapılıyor olmalı..zaten mescidin içi oldukça harap ve ziyarete de pek izin verilmiyormuş ..rehberimiz ricalarla açtırdı..bir de fazla turist kalabalığının olmaması oldukça işe yaradı diyebilirim..
Mescidin içinde Güney kısmına doğru geldiğimizde, Cuma mescidinin en büyük kısmına gelmiş oluyoruz.. burada tepemizde koni şeklinde dev bir kubbe duruyor..çok büyük olmayan ancak çok yüksek bir kubbe ile kendimizi içerde küçülmüş hissediyoruz.. içerisi Selçuklu mimarisinin sanatıyla yapılmış..işte şimdi burada Selçuklu veziri Nizam-ül Mülk’ün mescidindeyiz.. sade kubbelerin 30 metre yükseklikleri ile Allah’a daha yakın olmayı isteyen bir mimarinin içindeyiz.. kubbenin diğer bir özelliği de islami mimaride ilk çift katmanlı kubbe olmasıymış..Nizam-ül mülk Cuma mescidinin içinde kendisi için yaptırdığı bu mescidi 1086-87 tarihlerinde yaptırmış..

Mescidin kuzeyine doğru geçtiğimizde, burada daha gösterişli bir başka mescid daha bulunuyor..Burası Selçuklu veziri Tac-ül Mülk’e ait bir mescit..iki vezir arasında kıyasıya rekabetin olması , çekememezlikler ile başlayan savaş, Tac-ül Mülk’ün vezirliği eline geçirmesi ile sonuçlanıyor.. Tac-ül Mülk de kendine Cuma mescidi içinde bir mescid yaptırıyor ve Nizam-ül Mülk’ün mescidinden daha güzel olması için de özellikle uğraşıyor..ortaya çıkan mescid oldukça gösterişli ve bir sanat eseri oluyor..


Cuma mescidinin batı tarafında bulunan ve mescidin en değerli tarih ve sanat hazinesi olan İlhanlılar döneminde sultan Olcaytu’nun türbesine giriyoruz.. Türbe, 14. Yüzyılda mescidin içine yapılmış bir mihrap şeklinde duruyor..Türbenin tarihi değeri nedeniyle Unesco Dünya mirası listesinde yeraldığını biliyoruz. Dünyada kalan çok nadir eserlerden biri olan türbenin üzerinde alçı kabartma olarak yapılmış kurandan alınan alıntılar, tavandaki geometrik desenlerin olduğu görülüyor..

Mescidler ilk yapıldıklarında birbirlerinden ayrı duruyorlarmış ancak safeviler zamanında yeni yapılarla birleştirilmiş ve ortaya çok büyük bir avlusu olan bir mescid çıkmış..
İsfahan’ın dünyanın yarısı olduğu tanımlaması, bir zamanlar şehrin kalbinin attığı Nakş-ı Cihan meydanı nedeniyle yapılmış..Meydan tarihi özelliği ile bugün Unesco Dünya mirası listesinde bulunuyor.. Şah Abbas İsfahan’ı yeniden inşa etme projesi kapsamında eskiden Cuma mescidinin yanında olan şehir meydanını buraya kaydırarak kendi gücünü, iktidarını bu meydanda göstermek istemiş.. 16. Yüzyılda Nakş-ı Cihan yapıldığı zaman el sanatları ve mücevhercilerin bulunduğu bir meydan olması nedeniyle bu ad verilmiş…meydanın bu ismi daha sonra Pehleviler zamanında şah meydanı , islam devrimi ile günümüzde İmam meydanı olarak değiştirilse de, daha çok Nakş-ı Cihan adı kullanılıyormuş.. diğer bir yorumda ise, Nakş resim anlamına geldiğinden meydanın ismi dünyanın resmini temsil eden meydan demekmiş..
Meydan çok büyük yapılmış, bugün Pekin’deki Tiananmen meydanından sonra dünyanın ikinci büyük meydanı oluyor.. dört tarafı kemerli dükkanlarla çevrilmiş, dükkanlar, meydanın dışına taşmadan ve meydanda görüntü kirliliği oluşturmadan zarif bir şekilde geleneksel sanatların satışının yapıldığı yerler…içeriden ise dar bir koridor etrafına dizilmiş karşılıklı dükkanlar şeklinde diziliyorlar.. Kapalıçarşının daha geleneksel kısmında atölyelerin de bulunduğunu ve diğer kısımlara göre daha ucuz satışın yapıldığı anlaşılıyor.. kapalı çarşı bir doğu çarşısının tipik özelliklerini gösteriyor. Renkli ipekli dokumalar, halılar, bakırlar, seramikler, mozaikler, minyatürler ve daha birçok şey..sıkı pazarlıkların yapıldığına da tanık oluyoruz..


Meydana baktığımızda, büyük dikdörtgenin üzerinde bir tarafında üzerinde İran bayraklarının dalgalandığı büyük bir havuz bulunuyor. ortada ise faytonlar müşteri bekliyor.. akşam üzerinin gençleri turistlerle İngilizce konuşmaya çalışıyorlar..fotoğrafçılar da son müşterilerini bulma savaşındalar.. bu manzaralar ile etrafını dolaştığımız meydan tarihten bu yana etkisini kaybetmemiş..
Nakş-ı cihan meydanına daha yakından tarihe dönerek bakalım şimdi.. Safeviler dönemine gittiğimizde, Şah Abbas Nakş-ı Cihan meydanını inşa ederken aynı zamanda kendi iktidarını da en ihtişamlı bir şekilde gösterecek şekilde saray, mescit ve dükkanlarla birlikte düşünmüş..
Nakş-ı cihan meydanı, etrafı iki katlı kemerli binalarla çevrilmişti..dükkanlar ise o zamanlarda zemin katta bulunuyordu..Meydanın kapalıçarşısına giriş, uzak kuzey tarafından ihtişamlı bir kapı olan Kayseriyye kapısından yapılıyordu..
Şah Abbas, meydanın dört bir tarafına da kendi ihtişamını gösteren anıtsal yapılar inşa etmiş.. Meydanın güney kenarına dev kubbeli bir şah mescidini inşa etmiş..Mescidi meydanda simetri oluşturması için Kayseriyye kapısının karşısına yaptırmış..Mescidin özelliklerinden biri, doğal bir ses sistemine sahip olması..kubbenin hemen altına gelen bir yerde yapılan konuşmalar mescidin her tarafına yayılabiliyormuş..bu yer siyah bir mermerle işaretlenmiş..buradan çıkan normal bir ses 49 defa yankılarmış insan kulağı ise bu yankıların sadece 12 tanesini duyabilirmiş. Mescidin içindeki mihrabın hemen yanında 14 basamaklı mermer bir minber bulunuyor..minberin basamak sayısı Hz. Muhammed, Hz Fatma ve 12 İmamı temsil ediyormuş..Mescidin içindeki çini desenlerin yapılmasında hızlı bir teknik kullanılmaya başlanmış.. çinilerin boyanmasında yedi renk olan, koyu İran mavisi, açık Türk mavisi, beyaz, sarı, yeşil ve altın sarısı rengi (heft rengi) işlenerek fırına verildikten sonra yerlerine yerleştiriliyor ve sonra gerekli renkler kazınarak istenen desen elde ediliyormuş.. bu teknik daha sonra İran mimarisinde yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmış..bu mescid de diğerleri gibi Unesco dünya mirası listesindedir..



Şah Abbas, Nakş-ı Cihan Meydanının doğu kenarına ise, şeyh Lütfullah mescidini yaptırmış..Şeyh Lütfullah, Şah Abbas’ın kayınpederi yani eşinin babası oluyor. Lübnan’dan getirilmiş bir din adamı olan Şeyh, imam mescidindeki medreselerin başına geçiyor..ve onun adına bu mescidi inşa ettiriliyor. Mescidin özelliği, minaresinin ve avlusunun olmaması..Şah Abbas bu mescidi yaparken aynı zamanda saraydaki kadınların da namaz kılmaları için yaptırmış.. kadınların mescide gelip giderken meydandaki ahali tarafından görülmemeleri için Ali Kapu sarayından gizli bir tünel açtırmış..ancak bu tünel artık kullanılmıyor..Mescidin içi adeta bir kadın zarafetine uygun bir şekilde ince işleme çini süslemeler ve yüksek kubbe ile mimari detayların birleştiği bir mücevher kutusuna benzetilmiş.. mescidin inşaatının 17 yıl, süslemeleri ise 20 yıl sürmüş olması mescide ne kadar özenildiğini gösterir..


Şeyh Lütfullah mescidinin karşısında ise, güneybatıda bulunan imparatorluk sarayının eyvanı olan Ali Kapusu sarayı bulunuyor.. Ali Kapu, yüksek kapı yada yüce kapı anlamına geliyor..Osmanlılar da İranlılara özenerek 18. Ve 19. Yüzyıllarda Dersaadet’de devlet işlerinin görüldüğü yere Ali Kapu’yla aynı anlama gelen Babıali demişler..Ali Kapu’da 12 tane ahşap sütun ve ortada mermer bir havuz duruyor…Şah Abbas iktidar döneminde herkesten şüphe duyan biri olarak gizli dinleme sistemi geliştirmiş..bu kapıda özel bir yankı sistemini kurarak gizlice Nevruz bayramında buraya gelen elçilerin kendi hakkında konuşmalarını dinleyebiliyordu.. Ali Kapu’nun saraya dönüşmesi uzun yıllar almış. Şah Abbas zamanında saray dördüncü kata kadar yapılmış ancak daha sonra da katlar arttırılmış.. en üst kat Nakş-ı cihan meydanına bakıyor.. Şah Abbas önemli misafirlerini bu balkonda ağırlayıp polo maçlarını da seyredermiş.

Nakş-ı Cihan meydanındaki saray yerleşkesini tamamlayan saraya ait binalar arasında Safevilerden günümüze kadar gelen Kırk Sütunlu Saray da önemli yapılardan biri.. Sarayın Kırk sütunlu olarak adı geçmesine karşılık verandada yirmi sütun bulunuyor ..Kırk olmasının nedeni, günün belli saatlerinde ve güneşin durumuna göre yirmi sütunun havuza yansımasıyla kırk sütunlu olarak görülmesiymiş ..binanın duvarları cam ve seramikle kaplanmış.. sarayın girişindeki veranda, kakma sanatının usta işleriyle dolu.. Ayna işlemeleri de yine her sarayda olduğu gibi olmazsa olmaz süslemelerden.. saray birkaç büyük salondan oluşuyor.. saltanat salonuna girildiğinde tavanın altın işlemelerle süslendiğini görüyoruz..altı büyük duvar resmi şahların hayatlarındaki bazı tarihi olayları konu ediniyor…Bir duvar resminde Yavuz Sultan Selimle yapılan Çaldıran savaşı resmedilmiş…saray şimdi müze olarak kullanılıyor ve Unesco Dünya Mirası Listesinde bulunuyor..


Nakş-ı Cihan meydanı, İsfahan’ın yeniden inşasıyla birlikte Şah Abbas’ın istediği görüntüye de kavuşmuş.. pekçok ülkeden insanlar buraya ticaret için gelmeye başlamış.. Çinden, ortaasyadan, uzak doğudan gelenler, Arap, Hintliler gibi pekçok millet meydana yüklerini indiriyor, kurdukları çadırlarda ürünlerini satıyorlarmış..akşamları ise burası bir eğlence merkezine dönüyormuş..şenliklerin, kutlamaların yapıldığı bir alanmış..Nevruz kutlamaları gibi önemli törenler yapılıyormuş..meydanda Şah Abbas’ın çok sevdiği Polo oyunu da oynanırmış.. ayrıca meydanda askeri gösteriler de yapılırmış.. Nakş-ı Cihan meydanı, herkeste hayranlık uyandıran bir meydan olmuş..
İsfahan şehrinin Nakş-ı Cihan meydanını gördükten sonra İsfahan Dünyanın Yarısıdır sözünü daha iyi anlıyorum..
Kaynaklar:
Rehber; Pembe Özdemir, 1001 istanbul Tur
Yerel Rehber.Nazlı Elmi
Zafer bozkaya- İran gezi rehberi
Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül ve Şiir Ülkesi.
Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.
V.V.barthold- İran tarihi Coğrafyası.
Lonely Planet-İran
Nimet yıldırım- iran Kültürü