Şiiliğin Kutsal kenti ; Kum’dan Tahran’a doğru…
İsfahan’ı arkamızda bırakarak rotamızı Kum’a doğru çevirdik.. ancak yolumuzun üzerinde Unesco Dünya Mirası Listesinde yeralan Abyenah köyüne uğramadan geçmeyeceğiz..Kum’dan sonra ise Kaşhan ve ardından Tahran bugünün son hedefi olacak..
Abeyenah köyü , turistlerin sevdiği ve sıklıkla uğradığı yerlerden biri ..ancak şu anda İran’ın siyasi durumu nedeniyle ortalarda pek fazla turist gözükmüyor..
Abeyenah köyü, yüksekliği 2000 metreye çıkan bir dağ köyü …köyün kırmızı killi topraktan yapılma evleri ,simetrik olmayan evlerin üstüste binmesiyle doğal bir görünüm oluşturuyorlar.. dar ara sokakları film seti gibi duruyor..fotoğraf çekmeye doyamıyoruz.. köyde daha çok yaşlılar bulunuyor, gençler çoktan köyü bırakıp gitmişler..köyün insanlarının giysileri ise daha muhteşem kendi özgün giysilerini terketmemişler..köyde erkekler , kadınlar fotoğraf çekmemize izin veriyorlar.. erkeklerin pantolonları şalvara benziyor.. siyah renkte bol bir pantolon şalvarın üstüne ceket ve kasket takıyorlar.. kadınlarda da başlarında geleneksel çiçekli beyaz başörtüleri var.. ve bol bir etek giyiyorlar..



Abeyenah köyü eski bir köymüş..1500 yıllık bir köy..dilleri ise eski Farsça olan Pehlevi dilini konuşuyorlar.. kadınlar turistlere alışık olduklarından kapılarının önlerinde tezgahlarında kurumeyve, yemiş, eşarp, geleneksel renkli giysiler gibi şeyler satıyorlar..kadın ve erkek ilişkileri de öyle kaç-göç şeklinde değil.. kadınlar daha fazla satışın içinde görünüyorlar.. Abeyenah köyünde bir de Zerdüştlerin ateş tapınağı varmış..ancak bugüne bir şey kalmamış..
Köyün güzel safranlı çayını içtikten sonra Kaşhan’a devam ediyoruz.. yolumuzun üzerindeki ikinci durak, yine Unesco dünya mirası listesindeki İran bahçelerinin bir örneği olarak Fin bahçelerini göreceğiz.. Kaşhan’a birkaç km mesafede Fin denilen yerde bulunuyor..Burası, içeriye girince yemyeşil servi ağaçlarının , Portakal ağaçlarının olduğu, altından kanallarla suların aktığı çölün ortasında adeta bir cennet gibi tasarlanmış geleneksel İran bahçelerinin bir başka örneği oluyor.. Burasını Safevi hükümdarı Şah Abbas yaptırmış.. daha sonra Kaçarlar döneminde yenilenmiş..




Fin Bahçeleri, dört dairesel kuleli duvarlarla çevrili 23.000 metrekarelik bir alanı kaplıyor..bu tür bahçelerin yapımı İran’ın en eski uygarlığı olan Ahamenidlere kadar iniyormuş.. Pers İmparatoru büyük Kiros bu bahçeleri Zerdüştlük inancına göre yapmış..En belirgin özellikleri dört bahçe ilkesiymiş.. yani, kare bahçe, su yolları ile dörde ayrılmış..Dört Zerdüşt unsurun Gökyüzü, toprak, su yolları ve bahçenin birbirleriyle uyumunu temsil ediyor..ancak daha sonra islamiyetin gelmesiyle birlikte Fin bahçeleri geleneksel islam mimarisinin içinde yeralmaya başlamış…bu geleneksel islami bahçe tasarımı, bir cennet bahçesi şeklinde yapılıyor.. İspanya’da Endülüs bahçelerinde, Hindistan’da Tac Mahal gibi pekçok yerde yapılmış.. buradaki Fin bahçeleri de (Bagh-e Fin) tarihte en eski vaha bahçesi olarak biliniyor.
Fin Bahçeleri çölün dönüştürülerek bir vaha bir cennet haline getirilmesiyle oluşmuş..bu aynı zamanda dönemin iktidarlarının kendi ihtişamlarını , zenginliklerini, bolluklarını , güzelliklerini yada entrikalarını göstermek için de yapılıyor.. Fin bahçesi tasarlanırken , Süleyman Pınarı denilen bahçenin yanındaki bir yamaçta bulunan yeraltı suyundan yararlanılmış..buradan gelen suyun basıncı kanat sistemiyle ayarlanıyor.. suyun doğal kaynağından etraftaki küçük çeşmelere getirilmesi , havuzların fıskiyelerinin çalışması yada havuzların dolması, kanallardaki su akışının ayarlanması gibi bahçedeki bütün su sistemi mekanik pompalar olmaksızın çalışıyor..Bahçede yedi tane çeşitli boylarda havuz var..havuzların en büyüğü olan Havuz-u Çuş’un altında 160 tane delik varmış..bu deliklerin 80 tanesinden havuza su geliyormuş..diğer 80 tanesinden de su boşalıyormuş.. Bahçenin girişinde ise, iki katlı Safevi köşkü bulunuyor.. eğlence köşkü olarak bilinen kısımda ise köşkün resimlerle süslü kubbesi görmeye değer…ayrıca köşkün zemin katında da bir havuz var buraya dilek dileyenler para atıyorlar.. Bahçede iki tane de hamam bulunuyor..ilk yapılan hamam küçük ve Safeviler döneminde yapılmış daha büyük olan hamam ise Kaçarlar döneminde yapılmış..eski hamam ise burada çalışanlara tahsis edilmiş..yeni olan hamam da şah ve ailesi tarafından kullanılmış..Buradaki hamamın hikayesinde bir de suikast gizli.. 19. Yüzyılda İran’ın eski devlet adamlarından olan ve eğitim ve idari alandaki reformlarıyla gündemde olan Amir Kabir Fin Bahçesine sürgüne gönderilmiş..tecritde tutulmuş..ve Fin hamamının bahçesinde Nasıreddin Şah’ın emriyle bir suikastla öldürülmüş..
Kaşhan’da gördüğümüz diğer islami yapılardan biri de, Aga Bozerg medresesi oldu.. burası 19. Yüzyılda yapılmış bir camii medrese…Medresesi hala kullanılıyormuş.. Kaşan’daki en iyi islami külliye olarak biliniyor.. simetrik bir mimariye sahip ..İçeriye girince ortada altta kalan içinde abdest alma havuzlu bir avluyu görüyoruz.. tuğla minareleri ile Badgir denilen rüzgar bacalarının da olduğu bir medrese olarak kayıt ediyoruz..


Kaşhan’dan ayrılıp yolumuzu Kum kentine doğru çeviriyoruz. Kum kenti, kutsal şehirlerin içinde önemli bir yere sahip.. Meşhed’den sonra ikinci büyük kutsal şehir olarak kabul ediliyor.. Şiraz’da gördüğümüz kutsal türbenin bir benzerinin de burada olması ve şiilerin tarihinde aldıkları derin yaraların unutulmaması adına bu türbeler yapılıyor..
Kum şehrinden önce kutsal yer olarak Kerbela’da öldürülen Hüseyinin türbesi Şiiliğin önemli kutsal yeri olarak kabul ediliyordu..hala her yıl bu olayın yıldönümünde Aşure’de derin bir yas içine girilir..kitlesel dini gösteriler ve dini bir keder tutulur.. Safevi hükümdarı Şah Abbas, o zamanlar Osmanlıların hakimiyeti altında bulunan Necef ve Kerbela şehirlerine karşı Kum’u Şiiliğin merkezi olarak önplana çıkarmış..daha sonra gelen şahlar da aynı politikayı devam ettirmişler..Kum’da Havza-i İlmiyye denilen pekçok medrese kurulmuş..çok sayıda öğrenci ve ulema yetişmiş..bu nedenle de Kum-e Mukaddes olarak bilinmeye başlanmış..İran islam devriminin lideri olan İmam Humeyni de ve diğer yöneticiler de Kum’daki medreselerde yetişmişler..İran islam devriminin gerçekleşmesinde Kum’daki ulema ve medreselerin önemi büyükmüş..Kum kenti halen bu önemini koruyor..
Kum kentindeki türbenin hikayesine geçmeden önce Şiilik meselesi üzerinde biraz duralım.. Çünkü buradaki kutsallığı, yası, ağlamaları daha iyi anlamak için biraz daha Şii meselesine yakından bakmak gerekiyor.. Geçmişte Şiilerle Sünniler arasında başlayan ayrılıklar ve bu ayrılıkların meydana getirdiği iktidar kavgaları, derin acılar, günümüze dek gelen yasların tutulmasına neden olmuş… Şiilerin bir mezhep olarak Sünnilerden ayrılması , islamiyetin yayılması döneminde ortaya çıkıyor.. iktidarı kimin elinde tutacağı konusunda başlayan fikir ayrılıkları, mezhep ayrılıklarına buradan da büyük katliamlara yol açıyor.. Şii mezhebinden olanlar iktidarın Hz. Muhammedin akrabası olan Ali ve onun oğlu olan Hüseyin’in soyundan gelenlere ait olması gerektiğini söylüyorlar.. Dönemin sünni hanedanları olan Emeviler ve sonra Abbasiler ise, iktidarın belli ailelerden gelenlere verilmesini savunuyorlar.. islamiyetin yayılması sürecinde başlayan görüş ayrılıkları mezhep ayrılıklarını oluşturmuş gözüküyor.. Bundan sonrasında. Hüseyin’in Kerbela’da öldürülmesi olayı ile başlayan acılar unutulmayacak bir şekilde yerleşmeye başlıyor.. Şiiler , Emevi ve Abbasi halifelerine karşı iktidarın meşru sahiplerinin Şii imamlar olduğunu savunuyorlar.. ve kendilerini haksızlığa uğramış olarak görmeye başlıyorlar.. Şiiler, İmam geleneğine bağlı olarak inançlarını geliştiriyorlar. sünnilikten daha farklı olarak Şii imamların söylemlerine ve eylemlerini dikkate alıyorlar.. çeşitliliğe daha açık, esnek ve özgür iradeyi daha fazla benimsiyorlar..ancak şiilik mezhebinin kendi içinde de çatışmalar eksik olmuyor.. farklı görüş ayrılıkları ile ayrı gruplar ortaya çıkıyor.. Şiiler ve sünniler arasında devam eden çatışmalar 9. Yüzyılda yedinci imamın öldürülmesiyle yeni ve daha derin bir ayrılığı da ortaya çıkartıyor… öldürülen bu imamdan sonra Şiiler , vakti gelince yerine geçecek olan ve Alinin soyundan olacak olan 12. imamın geleceğine inanıyorlar..
Kutsal Kum şehrindeki türbe ise, Abbasi halifesi tarafından Bağdat’da zindana atılarak öldürülen yedinci İmam Musa Kazımın kızı Fatıme-i Masumenin oluyor..Fatime-ı Masume aynı zamanda sekizinci İmam olan Rıza’nın kardeşi oluyormuş..Abbasi halifesi Memun tarafından Fatime-i Masume zehirlenerek acılar içinde öldürülmüş.. daha sonra Memun’un imam Rıza’nın da ölmesi için de gereken hazırlıkları yapmış ve zamanı gelince onu da acımadan öldürmüş.. hikaye anlatısının ardındaki çatışmaların derin olduğunu görmemek mümkün değil..

Kum şehrine akşam hava kararırken vardık.. şehrin içine güvenlik nedeniyle turist otobüslerini sokmuyorlar..otobüsümüzü otoparkta bırakıp orada bekleyen ve akşam vakti içinde kimsenin olmadığı belediye otobüsüne binip kutsal mekana gidiyoruz..profesyonel fotoğraf makinasının yasak olması nedeniyle sadece cep telefonlarımızı yanımıza aldık…. otobüse kadınların arkadan ve erkeklerden ayrı binmesi kuralına uymadık tabii.. Otobüs bizi büyük bir meydanda bıraktı..ve kadınlar ile erkekler ayrılıp kadınlar özel arama ve çador giymek üzere güvenliğe girdik.. kadınların hareketini kısıtlayan ve hiç alışık olmadığımız bu çadorlarla rahat hareket etmek imkansız..

Türbeye girerken masanın önünde görevli beyaz sarıklı bir molla duruyor.. biz kadınlar olarak içeri giriyoruz.. erkeklere ise rehberleri sorulmuş ancak türküz ve müslümanız deyince geçin demişler.. burası daha sakince ve dini inancın daha içten yaşandığı bir türbe.. içeride Fatıma-ı Masume’nin türbesine doğru yürüyoruz türbenin üzerinde parlak altın işlemeler olduğu görülüyor.. siyah çadorlu kadınlarla etrafı çevrilmiş durumda..bu kalabalığın içine girmeye cesaretim yok.. kimisi okuyor.. kimisi el sürüyor.. kimisi ağlıyor..kimisi türbeyi öpmeye çalışıyor.. dev bir alanda halıların üzerinde ellerinde dua kitapları ile sessizce okuyorlar, ağlıyorlar..çocukları da yanlarında.. etraflarıyla ilgili değiller… türbenin içindeki altın işlemeler ihtişamlı.. yine Şiraz’da olduğu gibi tavanlar, duvarlar heryer ayna işlemelerle kaplanmış.. türbe şıkır şıkır parlıyor.. Fotoğraf çekmemize izin verilmiyor. Görevli kadınlar uyarıyor..bu uhrevi dünyayla uyumlu olmamız isteniyor.. Türbenin dışının da yine diğer yerlerde olduğu gibi altından bir kubbesi akşamın karanlığında sarı ışıklar altında parıldıyor.. gelen giden dua edenlerin hiç eksilmediği bu türbeden kadın olarak daha fazla etkilendiğimi söyleyebilirim..

Kutsal Kum şehrini geride bırakıp Tahran’ın şehir ışıklarını uzaktan görmeye başladık.. Tahran’da trafiğin yoğun olması nedeniyle oldukça geç bir saatte Tahran’a girdik..İran’da benzinin çok ucuz olması herkesin araba sahibi olmasını sağlıyor.. bu da trafik sorununu beraberinde getiriyor..saatlerce trafikte kalabilirsiniz..
Tahran, önceleri Selçukluların başkenti olan Rey şehrinin yanında çöl kenti görünümünde küçük bir yerleşimken , Rey şehrinin Moğollar tarafından yıkılması ile yavaş yavaş gelişmeye başlamış..Tahran’ın bir kent olarak ortaya çıkması 18. Yüzyılda kurulan Kaçar hanedanlığı döneminde olmuş.. Daha önce İsfahan, Şiraz gibi kentlerin gelişmesinde hanedanların kurulması ne kadar önemli olmuşsa Tahran’ın da gelişmesinde Kaçar hanedanlığı önemli rol üstleniyor…Kaçar hanedanlığını Ağa Muhammed han kurar. Zalimliği ile bilinen ve düşmanını işkenceler içinde öldürmektan zevk alan Ağa Muhammed han ,hanedanlığın kurulması sırasında rakiplerine karşı öyle acımasız ve intikam içindeymiş ki egemenliği altına aldığı insanlara işkence yapmaktan çekinmemiş.. kadınları ve çocukları askerlere köle yaparken, erkeklerin de gözlerinin oyulmasını emretmiş ve sepete atılan gözleri dahi görmek istemiş.. Ağa Muhammed’den sonra 19. Yüzyılda iktidarı gelen Nasureddin Han, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşma serüvenine benzer şekilde, İran’ın da Avrupalı devletler tarafından sömürgeleştirilmesinde önemli rolü olmuş.
Tahran’ın görkemli bir kent olmasında Nasureddin Şah’ın etkisi büyük olduğu belirtiliyor.. Tahran, önceki haliyle dörtgen şekildeymiş ve bu dörtgen şeklin her iki yanının ortasında birer kapı bulunuyormuş..şehrin kuzeyinde bir kale ve şahın ikamet ettiği bir de saray bulunuyormuş..Nasureddin şah, 19. Yüzyılın ortalarından itibaren şehri, Napolyon’un Paris’te yaptığı yeniliklerden etkilenmiş ve Tahran’ı yeniden inşa etmeye başlamış. Tahran sekizgen biçimli olarak genişletilmiş..ve 12 kapı yapılmış..şehrin savunma sistemi de Fransa- Prusya savaşı öncesi Paris modeline göre yapılmış..şehre yeni caddeler, meydanlar ,modern binalar da yapılmış .. Nasureddin şah, şehri inşa ederken Doğu mistisizminin çekiciliğini zedelemeden bunu yaptığı belirtiliyor..
Akşamın karanlığında biraz da trafiğin rahatlamasıyla Tahran’a giriyoruz.. İran’da başlayan yönetim karşıtı protestoların Tahran’da da devam ettiğini öğreniyoruz..Aldığımız haberlere göre Tahran’da esnaf üç günlük kepenk kapatma kararı almış..böylece İran’da başlayan protestoları da yavaş yavaş hissetmeye başladık..Tahran’da gezmek için çok fazla zamanımız yok. Ertesi akşam Meshed’e gideceğiz.. Tahran’daki tek günümüzde göreceğimiz yerlerin başında Mücevher Müzesi geliyordu.. ancak müzenin korona salgınından bu yana kapalı olduğunu öğrendik..müzeyi göremeyeceğiz..bunun yerine Tahran’a çok yakın bir uzaklıkta bulunan ve Selçukluların ilk başkenti olan Rey şehrindeki Tuğrul bey’in mezar anıtını görmeye gideceğiz..Tuğrul bey, Selçukluların kurucusu ve ilk sultanı olarak tarihe geçmiş..
Rey şehrine girince küçük bir kasaba gibi görünüyor..bir zamanlar ihtişamlı bir başkent havası ne yazık ki yok..Rey şehri, Selçuklular döneminde başkent yapılmış..imar faaliyetleri ile camiler , medreseler saraylar , kütüphaneler yapmışlar..burada görmeyi istediğimiz Tuğrul Bey’in mezar anıtının ise 1000 yıllık olduğu biliniyor..anıt silindir biçimli olup tuğladan yapılmış ancak görevli buradaki harcın , yumurta akı, devetüyü, alçı, granit taşları gibi malzemelerin karılarak yapıldığını ve tuğlaların arasına harç olarak konulduğunu belirtiyor….yapı, duvar boşluk, duvar boşluk şeklinde yapılarak sağlam bir şekilde günümüze kadar gelmiş büyük depremlerde bile bir şey olmamış..
Mezarın içine girdiğimizde silindir şeklinde yukarıya doğru çıkan duvarlar ve en tepede genişçe gökyüzünü gören bir yuvarlak bir deliğin olduğunu görüyoruz.. buradaki görevli bize burasının özelliklerini anlatıyor..anıtın mükemmel bir ses akustiğine sahip olduğunu gösteriyor.. ses çok güzel yankı yapıyor..bu silindir yapının bir başka ilgi çekici özelliği de, ayın belli zamanlarda yılda iki kez yukarıdaki yuvarlak deliğin üstüne gelerek tam bir görüntü vermesiymiş..yani burasının bir rasathane gibi kullanılabildiğini söylüyor.. Ayın yılda iki kez bu yuvarlağın üzerine gelmesi, İran’da kullanılan Hicri takvime göre oluyormuş..buna göre ikinci ayın 14. Günü ile 10. Ayın 14. Gününde bu olay gerçekleşiyormuş.. silindir kuleyi yapanlar nasıl yapmışlarsa ayın tam görüntüsü de alınabiliyormuş..burasının bir diğer önemi de güneş saati olarak kullanılabilmesiymiş.. silindirin dışında etrafını çevreleyen duvarlar 24 adet dilimler şeklinde yapılmış. Dışarıya çıkıp güneş saatinin nasıl işlediğine baktığımızda, güneşin kaç tane dilimin üzerine geldiğini sayıyoruz.. 10 tane dilimin üzerine güneşin geldiğini sayıyoruz.. birine ise daha az gelmiş.. saate baktığımızda, 10.04 olduğunu gördük.. sistemin doğru çalıştığına tanık olduk.. mevsimlere göre de güneşin duvarda kalma zamanı ya kısalıyor yada uzuyor elbette..


Anıtın dışındaki dilimlere bir kez daha aşağıdan yukarıya doğru baktığımızda ise, bir aslan görüntüsünü yakalıyoruz. Burnu ağzı ve dişleri olan bir aslan duruyor.. Tuğrul beyin mezarının ise bu anıtın içinde kapının üzerinde dikdörtgen bir alana gömülü olduğunu da öğreniyoruz..


Tuğrul Bey’in anıt mezarını bize gezdiren görevli ise çok dikkat çekici, bizim Türk olduğumuzu duyunca zaten buradaki anıtın bizi doğrudan ilgilendirdiği düşüncesini edindiğini ve şevkle bize buranın özelliklerini anlatmaya başladığını hissettik.. diğer yandan bu müze görevlilerinin buradaki ölü şahsiyete de duygusal bağlandıkları ve bir ayaklı tarih görevi gördüklerini söyleyebilirim.. şimdiye kadar gördüğümüz pekçok müzede olduğu gibi buradaki görevlinin de görevine bir yabancılaşma hissetmediğini ve hayatının bir parçası gibi bunu hissettiğini gözlemleyebiliyorum. En son kapıdan çıkarken emekli olacağını ve kendisinin de bizim gibi gezmeyi istediğini söylüyor..
Rey şehrinden ayrılıp Tahran’a dönüyoruz..tam da öğleyin otobüsün içinde çarşı civarından geçerken etrafa dizilmiş insanların giderek kalabalıklaştığını farkettik…. birden ortalık hareketlenip çöp kovaları devrilmeye ve içleri yakılmaya başlanıyor.. sloganlar atılıyor ve uzaktan polislerin sesleri duyulmaya başlandı.. evet protestoların tam ortasındayız. Otobüs çok yavaş ilerliyor.. fotoğraf çekmemeye çalışıyoruz.. yada kendimizi göstermeden çekmeye çalışıyoruz.. otobüs ilerleyip kalabalığın ortasından geçip gidiyoruz..
Tahran’daki bir günlük gezi programında Arkeoloji müzesini gezme fırsatımız da oluyor ancak bu bir müze gezisi için yeterli değil elbette..çünkü müzede görülecek çok şey var.. Müze binası, Fransız Mimar Godart tarafından tasarlanmış..Bina, Sasani dönemindeki eyvanları hatırlatıyor.. yığma tuğla işçiliği ile yapılmış..müzede yeralan dikkatimi çeken buluntular arasında Ahamenidlere ait kabartmalar oldu.. daha önceki günlerde gezdiğimiz Persepolis şehrindeki saray kabartmaları içinde, I. Darius’un Persepolis’ten getirilmiş paneli de var.. panelde , I. Darius tahtında oturuyor..arkasında oğlu, I. Artaxerkes duruyor…Darius’un sağ elinde otoritesini gösteren bir asa ve sol elinde ise adaleti sembolize eden yeni açmış bir çiçek bulunuyor.. Krala gelen delegasyon yuvarlak başlı olup Med ülkesini temsil ediyorlar.. Bir elini ağzına götürüş şeklinden saygı içinde olduğu anlaşılıyor..diğer kişinin elinde ise getirdiği hediyeler vardır. En arkada bulunan iki Persli askerin ellerinde mızrak ve tütsü kabı bulunmaktadır.. Darius’un kısa boylu olduğu tahta oturmak için ayaklarının altında yükselti yerleştirildiği de dikkati çekiyor.. Müzede ilgimi çeken ilginç bir buluntu da Tuz adam heykeli.. M.S. 3. Yada 4. Yüzyılda yaşamış olan bir madenci öldüğünde tuzlu bir ortamda kalmış ve günümüze kadar fazla bozulmadan gelmiş.. Tuz adam isimli bu kişinin kafası ve bir çizmesi burada bulunuyor..yine önemli buluntular arasında gösterilen Kiros silindirinin taklidi Müzenin girişinde duruyor..aslı ise British Museumdaymış.. Kiros silindirinde Ahamenidlerin kurucusu Kral Kiros’un hükümdarlık ölçütlerini, Ahamenidlerin yönetim sistemini göstermesi açısından kendisinden sonra kimin geleceğini soy sırasını göstermesi açısından önem taşıdığı bilinmektedir.. Müzenin diğer kısımlarında ise, tarihleri 10. 11. Yada 12. Yüzyıllara kadar inen eşi benzeri olmayan Mihraplar, üzerlerinde Kufi yazılar olan islami ahşap eşyalar gibi pekçok eserin olduğunu görüyoruz.. müzede uzunca kalıp eserleri dikkatle incelemek tarihin tozlu sayfalarını aralamak olacaktır..




Müze çıkışı öğle yemeğini yemek için sokak yemekleri iyi bir alternatif olacak.. Tahran’da müzenin hemen yan tarafında bir sokak baştan başa küçük renkli kulübelerden oluşan sokak yemekleriyle dolu.. ancak protestolar ve kepenk kapatma nedeniyle sadece birkaç tanesi açık..köfte ,lavaş gibi malzemeler ile harikalar ortaya çıkıyor ancak İranlıların özenle bir işi yapma alışkanlıkları var sanırım hızlı yapma alışkanlıklarının olmaması kuyruk oluşmasına neden oluyor doğal olarak..yarım saat bekledikten sonra sonuç güzel oluyor.. Tahran’daki bu kısa bir günlük geziye çok şey sıkıştırdık…ancak en güzelini günün son saatlerine ayırdık.. son müze ziyaretimiz ise Gülistan sarayını gezmek olacak.. Gülistan sarayının bahçesinde güller olması nedeniyle buraya Gülistan denilmiş. Sarayın dışardan rengarenk çini desenlerle görünümünün güzelliğine hayran kalmamak elde değil.. Kaçar hanedanlığının Tahran’ı başkent yapmasıyla Gülistan sarayının önemi artmış..daha öncesinde içinde saray olan bir kale iken Kaçar hanedanlığının hem yönetim merkezi hem de içinde yaşadıkları mekan olmaya başlamış.. Gülistan sarayı, Kaçar mimarisinin en iyi örneği olarak ortaya çıkmış. Unesco Dünya mirası listesinde yerini çoktan almış bile.. Pehleviler zamanında ise, Gülistan Sarayı, şehrin ortasında ve kamu binaları arasında sıkışıp kalmış.. bahçesinin bir kısmı küçültülmüş ancak hala güzelliğini ve ihtişamını koruyor.. sarayın birkaç bölümü var ve her birine de ayrı biletlerle giriliyor..

Sarayın terasında Mermer Taht avlusu bulunuyor.. burada bulunan Mermer taht 1806’da Feth Ali şah tarafından yapılmış. Mermer bir taht ve tahtın altında mermerden insan heykelleri tahtı omuzlamış olarak duruyorlar..Avlunun etrafındaki duvarlar çini süsleme sanatının en güzel örnekleri olarak yapılmış…yine bu avluda Mermer Taht’dan daha küçük bir başka avlu daha var..buranın ortasında bir havuz duruyor..Nasureddin şahın mezarı ve mezarın üzerinde de mermere Nasureddin şahın heykeli kazınmış..

Gülistan sarayının içine girildiğinde burası Doğu egzotikliğini insana hissettiriyor.. göz kamaştıran aynalar ile saraya girilmesi etkileyici olmaya başlıyor.. Nasureddin şahın Avrupa’ya gittiği zaman oradaki müzelerden etkilenerek saraya da müze kurulması yönünde başlattığı çabalar Tahran’da Gülistan sarayında pekçok alanın müze olarak tasarlanmasını sağlamış..bu müzelerde hanedana ait mücevherleri, resimleri sergilemeye başlamış.. Sergilenenler arasında, Kaçar hanedanlarına gelen hediyeler , kişisel eşyalar, yabancı ülkelerden gelen hediyeler, Porselen mutfak eşyaları gibi pekçok hanedana ait eşya bulunuyor..Gülistan sarayındaki bu salonlar Pehleviler zamanında da kullanılmış.. Şah Rıza Pehlevi’nn tahta çıkış merasimi , Resmi yemeklerin yapılması gibi birçok şekilde vazgeçilmeyen mekanlar olmuşlar..



Sarayda sergilenenlerin dışında diğer etkileyici olan tarafı, sanatsal tasarımları oluyor.. ayna sanatı, çini işlemeler, alçı, mermer oyma ve işlemeleri sarayda yapılan en güzel örnekler olarak karşımıza çıkıyor..sarayın en çok etkilendiğim kısmı ise, tam bir 1001 gece masallarını hatırlatan Doğu egzotikliğini yaşatan kısmı olan Güneş sarayı oldu.. buraya Şems-ül İmare de denilirmiş..Nasureddin şah burayı Avrupa’daki yüksek binalardan etkilendiği için yüksek katlı olmasını istemiş ve beş katlı olarak yapmış.. burada birbirine eşit iki kule, kulelerin arasında ise bir saat kulesi duruyor… sarayın bir de balkonu da var. Nasureddin şah, buradan Tahran’ı seyredermiş..Güneş sarayının dış cephesi diğer bölümlerden farklı..dışında renkli çiniler olağan bir şekilde dururken bunların arasında renkli vitraylar, ahşap kafesli pencerelerle süslenmiş.. içine girince, hafif loş bir ortamda tavanın ayna işlemeleri pırıldıyordu. Pencerelerde de renkli vitraylardan ışığın renkli ve loş olarak süzüldüğünü görüyorsunuz.. duvarlardaki boyama sanatı görülmeye değer masal havasını veriyor..sarayın bu bölümü bana İran’ın nasıl bir sanat ve estetik kültürüne sahip olduğunu anlattı…bu bölümün sarayın diğer taraflarından ayrı bir ücretle girildiğini belirtelim..



Tahran’daki Azadi meydanını protestolar nedeniyle gezmek mümkün olamadı..sadece giderken fotoğrafını çekebildik.. Özgürlük anıtının farsça adı, Burce Azadi. Ancak asıl adı özgürlük değil, Şahyad anıtıymış..İran islam devriminden sonra Şah’a ait herşey değiştirildiği gibi bu anıtın da adı değiştirilmiş..Anıt ters Y şeklinde bu tasarım ile İran’ın İslamiyet öncesi dönemine ait Ahameniş ve Sasani mimarisinden esintiler taşıyormuş.. İsfahan’dan getirtilen beyaz mermerle yapılmış.. Şahyad anıtı Pers imparatorluğunun kuruluşunun 250.. yılı kutlamaları kapsamında ’71 de açılmış..anıtın yapılış amacı ise, ülkenin yeniden dirilişinin sembolü olması ve modern İran’ın Pehleviler döneminde sağladığı başarıların gelecek kuşaklara hatırlatılmasıymış.. ancak İran islam cumhuriyetinin kurulmasıyla anıtın adı özgürlük anıtı olarak değiştirilmiş..

Tahran’dan ayrılıyoruz. İran havayolları ile Meshed’e gitmek üzere Tahran havaalanına gidiyoruz..
Kaynaklar:
Rehber; Pembe Özdemir, 1001 istanbul Tur
İran Rehberi; Nazlı Elmi.
Zafer bozkaya- İran gezi rehberi
Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül ve Şiir Ülkesi.
Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.
V.V.barthold- İran tarihi Coğrafyası.
Lonely Planet-İran
Nimet yıldırım- iran Kültürü
Nurullah Turan-Selçuklu Başkenti;REY































