DOĞU’NUN KALBİ;İRAN 5

Şiiliğin Kutsal kenti ; Kum’dan Tahran’a doğru…

İsfahan’ı arkamızda bırakarak rotamızı Kum’a doğru çevirdik.. ancak yolumuzun üzerinde Unesco Dünya Mirası Listesinde yeralan Abyenah köyüne uğramadan geçmeyeceğiz..Kum’dan sonra ise Kaşhan ve ardından Tahran bugünün son hedefi  olacak..

 Abeyenah köyü , turistlerin sevdiği ve sıklıkla uğradığı  yerlerden biri ..ancak şu anda İran’ın siyasi durumu nedeniyle ortalarda pek fazla turist gözükmüyor..

  Abeyenah köyü, yüksekliği 2000 metreye çıkan bir dağ köyü …köyün kırmızı killi topraktan yapılma evleri ,simetrik olmayan evlerin üstüste binmesiyle doğal bir görünüm oluşturuyorlar.. dar ara sokakları film seti gibi duruyor..fotoğraf çekmeye doyamıyoruz.. köyde daha çok yaşlılar bulunuyor, gençler çoktan köyü bırakıp gitmişler..köyün insanlarının giysileri ise daha muhteşem kendi özgün giysilerini terketmemişler..köyde erkekler , kadınlar fotoğraf çekmemize izin veriyorlar..  erkeklerin pantolonları şalvara benziyor.. siyah renkte bol bir pantolon şalvarın üstüne ceket ve kasket takıyorlar.. kadınlarda da başlarında geleneksel çiçekli beyaz başörtüleri var..  ve bol bir etek giyiyorlar..

   Abeyenah köyü eski bir köymüş..1500 yıllık bir köy..dilleri ise eski Farsça olan Pehlevi dilini konuşuyorlar.. kadınlar turistlere alışık olduklarından kapılarının önlerinde tezgahlarında kurumeyve, yemiş, eşarp, geleneksel renkli  giysiler gibi şeyler satıyorlar..kadın ve erkek ilişkileri de öyle kaç-göç şeklinde değil.. kadınlar daha fazla satışın içinde görünüyorlar..   Abeyenah köyünde bir de Zerdüştlerin ateş tapınağı varmış..ancak bugüne bir şey kalmamış..

  Köyün güzel safranlı çayını içtikten sonra  Kaşhan’a devam ediyoruz.. yolumuzun üzerindeki ikinci durak, yine Unesco dünya mirası listesindeki İran bahçelerinin bir örneği olarak Fin bahçelerini göreceğiz..  Kaşhan’a birkaç km mesafede Fin denilen yerde bulunuyor..Burası, içeriye girince yemyeşil servi ağaçlarının , Portakal ağaçlarının olduğu, altından kanallarla suların aktığı çölün ortasında adeta bir cennet gibi tasarlanmış geleneksel İran bahçelerinin bir başka örneği oluyor.. Burasını Safevi hükümdarı Şah Abbas yaptırmış.. daha sonra Kaçarlar döneminde  yenilenmiş..

   Fin Bahçeleri, dört dairesel kuleli duvarlarla çevrili 23.000 metrekarelik bir alanı kaplıyor..bu tür bahçelerin yapımı İran’ın en eski uygarlığı olan Ahamenidlere kadar iniyormuş.. Pers İmparatoru büyük Kiros bu bahçeleri Zerdüştlük inancına göre yapmış..En belirgin özellikleri dört bahçe ilkesiymiş.. yani, kare bahçe, su yolları ile dörde ayrılmış..Dört Zerdüşt unsurun  Gökyüzü, toprak, su yolları ve bahçenin birbirleriyle uyumunu temsil ediyor..ancak daha sonra islamiyetin gelmesiyle birlikte Fin bahçeleri geleneksel islam mimarisinin içinde yeralmaya başlamış…bu geleneksel islami bahçe tasarımı, bir cennet bahçesi şeklinde yapılıyor.. İspanya’da Endülüs bahçelerinde, Hindistan’da Tac Mahal gibi pekçok yerde yapılmış.. buradaki Fin bahçeleri de (Bagh-e Fin) tarihte en eski vaha bahçesi olarak biliniyor.

  Fin Bahçeleri çölün dönüştürülerek bir vaha bir cennet haline getirilmesiyle oluşmuş..bu aynı zamanda dönemin iktidarlarının kendi ihtişamlarını , zenginliklerini, bolluklarını , güzelliklerini yada entrikalarını göstermek için de yapılıyor..    Fin bahçesi tasarlanırken , Süleyman Pınarı denilen bahçenin yanındaki bir yamaçta bulunan yeraltı suyundan yararlanılmış..buradan gelen suyun basıncı kanat sistemiyle ayarlanıyor..  suyun doğal kaynağından etraftaki küçük çeşmelere getirilmesi , havuzların fıskiyelerinin çalışması yada havuzların dolması, kanallardaki su akışının ayarlanması gibi bahçedeki bütün su sistemi mekanik pompalar olmaksızın çalışıyor..Bahçede yedi tane çeşitli boylarda havuz var..havuzların en büyüğü olan Havuz-u Çuş’un altında 160 tane delik varmış..bu deliklerin 80 tanesinden havuza su geliyormuş..diğer 80 tanesinden de su boşalıyormuş.. Bahçenin girişinde ise, iki katlı Safevi köşkü bulunuyor.. eğlence köşkü olarak bilinen kısımda ise köşkün resimlerle süslü kubbesi görmeye değer…ayrıca köşkün zemin katında da bir havuz var buraya dilek dileyenler para atıyorlar..   Bahçede iki tane de hamam bulunuyor..ilk yapılan hamam küçük ve Safeviler döneminde yapılmış daha büyük olan hamam ise Kaçarlar döneminde yapılmış..eski hamam ise burada çalışanlara tahsis edilmiş..yeni olan hamam da şah ve ailesi tarafından kullanılmış..Buradaki hamamın hikayesinde bir de suikast gizli.. 19. Yüzyılda İran’ın eski devlet adamlarından olan ve eğitim ve idari alandaki reformlarıyla gündemde olan Amir Kabir  Fin Bahçesine sürgüne gönderilmiş..tecritde tutulmuş..ve Fin hamamının bahçesinde Nasıreddin Şah’ın emriyle bir suikastla öldürülmüş..

   Kaşhan’da gördüğümüz diğer islami yapılardan biri de,  Aga Bozerg medresesi oldu.. burası  19. Yüzyılda yapılmış bir camii medrese…Medresesi hala kullanılıyormuş.. Kaşan’daki en iyi islami külliye olarak biliniyor..  simetrik bir mimariye sahip ..İçeriye girince ortada altta kalan içinde abdest alma havuzlu bir avluyu görüyoruz.. tuğla minareleri ile Badgir denilen rüzgar bacalarının da olduğu bir  medrese olarak kayıt ediyoruz..

    Kaşhan’dan ayrılıp yolumuzu Kum kentine doğru çeviriyoruz. Kum kenti, kutsal şehirlerin içinde önemli bir yere sahip.. Meşhed’den sonra ikinci büyük kutsal şehir olarak kabul ediliyor.. Şiraz’da gördüğümüz kutsal türbenin bir benzerinin de burada olması ve şiilerin tarihinde aldıkları derin yaraların unutulmaması adına bu türbeler yapılıyor..

    Kum şehrinden önce kutsal yer olarak Kerbela’da öldürülen Hüseyinin türbesi Şiiliğin önemli kutsal yeri olarak kabul ediliyordu..hala  her yıl bu olayın yıldönümünde Aşure’de derin bir yas içine girilir..kitlesel dini gösteriler ve dini bir keder tutulur.. Safevi hükümdarı Şah Abbas, o zamanlar Osmanlıların hakimiyeti altında bulunan Necef ve Kerbela şehirlerine karşı Kum’u Şiiliğin merkezi olarak önplana çıkarmış..daha sonra gelen şahlar da aynı politikayı devam ettirmişler..Kum’da Havza-i İlmiyye denilen pekçok medrese kurulmuş..çok sayıda öğrenci ve ulema yetişmiş..bu nedenle de Kum-e Mukaddes olarak bilinmeye başlanmış..İran islam devriminin lideri olan İmam Humeyni de ve diğer yöneticiler de Kum’daki medreselerde yetişmişler..İran islam devriminin gerçekleşmesinde Kum’daki ulema ve medreselerin önemi büyükmüş..Kum kenti halen bu önemini koruyor..

  Kum kentindeki türbenin hikayesine geçmeden önce Şiilik meselesi üzerinde biraz duralım.. Çünkü buradaki kutsallığı, yası, ağlamaları  daha iyi anlamak için biraz daha Şii meselesine yakından bakmak gerekiyor..       Geçmişte Şiilerle Sünniler arasında başlayan ayrılıklar ve bu ayrılıkların meydana getirdiği iktidar kavgaları, derin acılar, günümüze dek gelen yasların tutulmasına neden olmuş… Şiilerin bir mezhep olarak Sünnilerden ayrılması , islamiyetin yayılması döneminde ortaya çıkıyor.. iktidarı kimin elinde tutacağı konusunda başlayan fikir ayrılıkları, mezhep ayrılıklarına buradan da   büyük katliamlara yol açıyor.. Şii mezhebinden olanlar iktidarın Hz. Muhammedin akrabası olan Ali ve onun oğlu olan Hüseyin’in soyundan gelenlere ait  olması gerektiğini söylüyorlar..  Dönemin sünni hanedanları olan Emeviler ve sonra Abbasiler ise,  iktidarın belli ailelerden gelenlere verilmesini savunuyorlar.. islamiyetin yayılması sürecinde başlayan görüş ayrılıkları mezhep ayrılıklarını oluşturmuş gözüküyor.. Bundan sonrasında. Hüseyin’in Kerbela’da öldürülmesi olayı ile başlayan acılar unutulmayacak bir şekilde yerleşmeye başlıyor.. Şiiler , Emevi ve Abbasi halifelerine karşı iktidarın meşru sahiplerinin Şii imamlar olduğunu savunuyorlar.. ve kendilerini haksızlığa uğramış olarak görmeye başlıyorlar.. Şiiler, İmam geleneğine bağlı olarak inançlarını geliştiriyorlar. sünnilikten daha farklı olarak Şii imamların söylemlerine ve eylemlerini  dikkate alıyorlar.. çeşitliliğe daha açık, esnek ve özgür iradeyi daha fazla benimsiyorlar..ancak  şiilik mezhebinin kendi içinde de çatışmalar eksik olmuyor..  farklı görüş ayrılıkları ile ayrı gruplar ortaya çıkıyor..  Şiiler ve sünniler arasında devam eden çatışmalar 9. Yüzyılda yedinci imamın öldürülmesiyle yeni ve daha derin bir ayrılığı da ortaya çıkartıyor… öldürülen bu imamdan sonra  Şiiler , vakti gelince yerine geçecek olan ve Alinin soyundan olacak olan  12.  imamın geleceğine inanıyorlar..

 Kutsal Kum şehrindeki türbe ise,  Abbasi halifesi tarafından Bağdat’da zindana atılarak öldürülen yedinci İmam Musa Kazımın kızı  Fatıme-i Masumenin  oluyor..Fatime-ı Masume aynı zamanda sekizinci  İmam olan Rıza’nın  kardeşi oluyormuş..Abbasi halifesi Memun tarafından  Fatime-i Masume zehirlenerek acılar içinde öldürülmüş..  daha sonra Memun’un imam Rıza’nın da ölmesi için de gereken hazırlıkları yapmış ve zamanı gelince onu da acımadan öldürmüş.. hikaye anlatısının ardındaki çatışmaların derin olduğunu görmemek mümkün değil..

 Kum şehrine akşam hava kararırken vardık.. şehrin içine güvenlik nedeniyle turist otobüslerini sokmuyorlar..otobüsümüzü otoparkta bırakıp orada bekleyen ve akşam vakti içinde kimsenin olmadığı belediye otobüsüne binip kutsal mekana gidiyoruz..profesyonel fotoğraf makinasının yasak olması nedeniyle sadece cep telefonlarımızı yanımıza aldık….  otobüse kadınların arkadan  ve erkeklerden ayrı  binmesi kuralına uymadık tabii.. Otobüs bizi büyük bir meydanda bıraktı..ve kadınlar ile erkekler ayrılıp kadınlar özel arama ve çador giymek üzere güvenliğe girdik.. kadınların hareketini kısıtlayan ve hiç alışık olmadığımız bu çadorlarla rahat hareket etmek imkansız..

  Türbeye girerken masanın önünde görevli beyaz sarıklı bir molla duruyor.. biz kadınlar olarak içeri giriyoruz.. erkeklere ise rehberleri sorulmuş ancak türküz ve müslümanız deyince  geçin demişler.. burası daha sakince ve dini inancın daha içten yaşandığı bir türbe.. içeride Fatıma-ı Masume’nin türbesine doğru yürüyoruz türbenin üzerinde parlak  altın işlemeler olduğu görülüyor.. siyah çadorlu kadınlarla etrafı çevrilmiş durumda..bu kalabalığın içine girmeye cesaretim yok.. kimisi okuyor.. kimisi el sürüyor.. kimisi ağlıyor..kimisi türbeyi öpmeye çalışıyor.. dev  bir alanda halıların üzerinde ellerinde dua kitapları ile sessizce okuyorlar, ağlıyorlar..çocukları da yanlarında.. etraflarıyla ilgili değiller… türbenin içindeki altın işlemeler ihtişamlı.. yine Şiraz’da olduğu gibi tavanlar, duvarlar heryer ayna işlemelerle  kaplanmış.. türbe şıkır şıkır parlıyor.. Fotoğraf çekmemize izin verilmiyor. Görevli kadınlar uyarıyor..bu uhrevi dünyayla uyumlu olmamız isteniyor.. Türbenin dışının da yine diğer yerlerde olduğu gibi altından bir kubbesi akşamın karanlığında sarı ışıklar altında parıldıyor.. gelen giden dua edenlerin hiç eksilmediği bu türbeden kadın olarak daha fazla etkilendiğimi söyleyebilirim..

  Kutsal Kum şehrini geride bırakıp Tahran’ın şehir ışıklarını uzaktan görmeye başladık.. Tahran’da trafiğin yoğun olması nedeniyle oldukça geç bir saatte Tahran’a girdik..İran’da benzinin çok ucuz olması herkesin araba sahibi olmasını sağlıyor.. bu da trafik sorununu beraberinde getiriyor..saatlerce trafikte kalabilirsiniz..   

Tahran, önceleri Selçukluların başkenti olan Rey şehrinin yanında çöl kenti görünümünde küçük bir yerleşimken , Rey şehrinin Moğollar tarafından yıkılması ile yavaş yavaş gelişmeye başlamış..Tahran’ın bir kent olarak ortaya çıkması 18. Yüzyılda kurulan Kaçar hanedanlığı döneminde olmuş.. Daha önce İsfahan, Şiraz gibi kentlerin gelişmesinde hanedanların kurulması ne kadar önemli olmuşsa Tahran’ın da gelişmesinde Kaçar hanedanlığı önemli rol üstleniyor…Kaçar hanedanlığını  Ağa Muhammed han kurar. Zalimliği ile bilinen ve düşmanını işkenceler içinde öldürmektan zevk alan Ağa Muhammed han   ,hanedanlığın kurulması sırasında rakiplerine karşı öyle acımasız ve intikam içindeymiş ki  egemenliği altına aldığı insanlara işkence yapmaktan çekinmemiş.. kadınları ve çocukları askerlere köle yaparken, erkeklerin de gözlerinin oyulmasını emretmiş ve sepete atılan gözleri dahi görmek istemiş.. Ağa Muhammed’den sonra 19. Yüzyılda iktidarı gelen Nasureddin Han, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşma serüvenine benzer şekilde, İran’ın da Avrupalı devletler tarafından sömürgeleştirilmesinde  önemli rolü olmuş.

  Tahran’ın görkemli bir kent olmasında Nasureddin Şah’ın etkisi büyük olduğu belirtiliyor.. Tahran, önceki haliyle dörtgen şekildeymiş ve bu dörtgen şeklin her iki yanının ortasında birer kapı bulunuyormuş..şehrin kuzeyinde bir kale ve şahın ikamet ettiği bir de saray bulunuyormuş..Nasureddin şah, 19. Yüzyılın ortalarından itibaren şehri, Napolyon’un Paris’te yaptığı yeniliklerden etkilenmiş ve Tahran’ı yeniden inşa etmeye başlamış. Tahran sekizgen biçimli olarak genişletilmiş..ve 12 kapı yapılmış..şehrin savunma sistemi de Fransa- Prusya savaşı öncesi Paris modeline göre yapılmış..şehre yeni caddeler, meydanlar ,modern binalar da yapılmış .. Nasureddin şah, şehri inşa ederken Doğu  mistisizminin çekiciliğini zedelemeden bunu yaptığı belirtiliyor..   

   Akşamın karanlığında biraz da trafiğin rahatlamasıyla Tahran’a giriyoruz.. İran’da başlayan yönetim karşıtı protestoların Tahran’da da devam ettiğini öğreniyoruz..Aldığımız haberlere göre Tahran’da esnaf üç günlük kepenk kapatma kararı almış..böylece  İran’da başlayan  protestoları da  yavaş yavaş hissetmeye başladık..Tahran’da gezmek için çok fazla zamanımız yok. Ertesi akşam Meshed’e gideceğiz.. Tahran’daki tek günümüzde göreceğimiz yerlerin başında Mücevher Müzesi geliyordu.. ancak müzenin korona salgınından bu yana kapalı olduğunu öğrendik..müzeyi göremeyeceğiz..bunun yerine Tahran’a çok yakın bir uzaklıkta bulunan ve Selçukluların ilk başkenti olan Rey şehrindeki  Tuğrul bey’in  mezar anıtını  görmeye gideceğiz..Tuğrul bey, Selçukluların kurucusu ve ilk sultanı olarak tarihe geçmiş..

  Rey şehrine girince küçük bir kasaba gibi görünüyor..bir zamanlar ihtişamlı bir başkent havası ne yazık ki yok..Rey şehri, Selçuklular döneminde başkent yapılmış..imar faaliyetleri ile camiler , medreseler saraylar , kütüphaneler yapmışlar..burada görmeyi istediğimiz Tuğrul Bey’in mezar anıtının ise  1000 yıllık olduğu biliniyor..anıt  silindir biçimli olup tuğladan yapılmış ancak görevli buradaki harcın , yumurta akı, devetüyü, alçı, granit taşları gibi malzemelerin karılarak yapıldığını ve tuğlaların arasına harç olarak konulduğunu belirtiyor….yapı, duvar boşluk, duvar boşluk şeklinde yapılarak sağlam bir şekilde günümüze kadar gelmiş büyük depremlerde bile bir şey olmamış..

  Mezarın içine girdiğimizde silindir şeklinde yukarıya doğru çıkan duvarlar ve en tepede genişçe gökyüzünü gören bir yuvarlak bir deliğin  olduğunu görüyoruz..  buradaki görevli bize burasının özelliklerini anlatıyor..anıtın mükemmel bir ses akustiğine sahip olduğunu gösteriyor.. ses çok güzel yankı yapıyor..bu silindir yapının bir başka ilgi çekici özelliği de, ayın belli zamanlarda yılda iki kez yukarıdaki yuvarlak deliğin üstüne gelerek tam bir görüntü vermesiymiş..yani burasının bir rasathane gibi kullanılabildiğini söylüyor.. Ayın yılda iki kez bu yuvarlağın üzerine gelmesi, İran’da kullanılan Hicri takvime göre oluyormuş..buna göre   ikinci ayın 14. Günü ile 10. Ayın 14. Gününde bu olay gerçekleşiyormuş.. silindir kuleyi yapanlar nasıl yapmışlarsa ayın tam görüntüsü de alınabiliyormuş..burasının bir diğer önemi de güneş saati olarak kullanılabilmesiymiş.. silindirin dışında etrafını çevreleyen  duvarlar 24 adet dilimler  şeklinde yapılmış. Dışarıya çıkıp güneş saatinin nasıl işlediğine baktığımızda, güneşin kaç tane dilimin üzerine geldiğini sayıyoruz.. 10 tane dilimin üzerine güneşin geldiğini sayıyoruz.. birine ise daha az gelmiş.. saate baktığımızda, 10.04 olduğunu gördük.. sistemin doğru çalıştığına tanık olduk.. mevsimlere göre de güneşin duvarda kalma zamanı ya kısalıyor yada uzuyor elbette..

  Anıtın dışındaki dilimlere bir kez daha aşağıdan yukarıya doğru baktığımızda ise, bir aslan görüntüsünü yakalıyoruz. Burnu ağzı ve dişleri olan bir aslan duruyor.. Tuğrul beyin mezarının ise bu anıtın içinde kapının üzerinde dikdörtgen bir alana gömülü olduğunu da öğreniyoruz..

  Tuğrul Bey’in anıt mezarını bize gezdiren görevli ise çok dikkat çekici, bizim Türk olduğumuzu duyunca zaten buradaki anıtın bizi doğrudan ilgilendirdiği düşüncesini edindiğini ve şevkle bize buranın özelliklerini anlatmaya başladığını hissettik.. diğer yandan bu müze görevlilerinin buradaki ölü şahsiyete de duygusal bağlandıkları ve bir ayaklı tarih görevi gördüklerini söyleyebilirim.. şimdiye kadar gördüğümüz pekçok müzede olduğu gibi buradaki görevlinin de görevine bir yabancılaşma hissetmediğini ve hayatının bir parçası gibi bunu hissettiğini gözlemleyebiliyorum. En son kapıdan çıkarken emekli olacağını ve kendisinin de bizim gibi gezmeyi istediğini söylüyor..

  Rey şehrinden ayrılıp Tahran’a dönüyoruz..tam da öğleyin otobüsün içinde çarşı civarından geçerken etrafa dizilmiş insanların giderek kalabalıklaştığını farkettik…. birden ortalık hareketlenip çöp kovaları devrilmeye ve içleri yakılmaya başlanıyor.. sloganlar atılıyor ve uzaktan polislerin sesleri duyulmaya başlandı.. evet protestoların tam ortasındayız. Otobüs çok yavaş ilerliyor.. fotoğraf çekmemeye çalışıyoruz.. yada kendimizi göstermeden çekmeye çalışıyoruz.. otobüs ilerleyip kalabalığın ortasından geçip gidiyoruz..

  Tahran’daki bir günlük gezi programında Arkeoloji müzesini gezme fırsatımız da oluyor ancak bu bir müze gezisi için yeterli değil elbette..çünkü müzede görülecek çok şey var..  Müze binası, Fransız Mimar Godart tarafından tasarlanmış..Bina, Sasani dönemindeki  eyvanları hatırlatıyor.. yığma tuğla işçiliği ile yapılmış..müzede yeralan dikkatimi çeken buluntular arasında Ahamenidlere ait kabartmalar oldu.. daha önceki günlerde gezdiğimiz Persepolis şehrindeki saray kabartmaları içinde, I. Darius’un Persepolis’ten getirilmiş paneli de var.. panelde , I. Darius tahtında oturuyor..arkasında oğlu, I. Artaxerkes duruyor…Darius’un sağ elinde otoritesini gösteren bir asa ve sol elinde ise adaleti sembolize eden yeni açmış bir çiçek bulunuyor.. Krala gelen delegasyon yuvarlak başlı olup  Med ülkesini temsil ediyorlar.. Bir elini ağzına götürüş şeklinden saygı içinde olduğu anlaşılıyor..diğer kişinin elinde  ise getirdiği hediyeler vardır. En arkada bulunan iki Persli askerin ellerinde mızrak ve tütsü kabı bulunmaktadır.. Darius’un kısa boylu olduğu tahta oturmak için ayaklarının altında yükselti yerleştirildiği de dikkati çekiyor.. Müzede ilgimi çeken ilginç bir buluntu da Tuz adam heykeli.. M.S. 3. Yada 4. Yüzyılda yaşamış olan bir madenci öldüğünde tuzlu bir ortamda kalmış ve günümüze kadar fazla bozulmadan gelmiş.. Tuz adam isimli bu kişinin kafası ve bir çizmesi burada bulunuyor..yine önemli buluntular arasında gösterilen Kiros silindirinin taklidi Müzenin girişinde duruyor..aslı ise British Museumdaymış.. Kiros silindirinde Ahamenidlerin kurucusu Kral Kiros’un hükümdarlık ölçütlerini, Ahamenidlerin yönetim sistemini göstermesi açısından kendisinden sonra kimin geleceğini soy sırasını göstermesi açısından önem taşıdığı bilinmektedir.. Müzenin diğer kısımlarında ise, tarihleri 10. 11. Yada 12. Yüzyıllara kadar inen eşi benzeri olmayan Mihraplar, üzerlerinde Kufi yazılar olan islami ahşap eşyalar  gibi pekçok eserin   olduğunu görüyoruz.. müzede uzunca kalıp eserleri dikkatle incelemek tarihin tozlu sayfalarını aralamak olacaktır..

  Müze çıkışı öğle yemeğini yemek için sokak yemekleri iyi bir alternatif olacak.. Tahran’da müzenin hemen yan tarafında bir sokak baştan başa küçük renkli kulübelerden oluşan sokak yemekleriyle dolu.. ancak protestolar ve kepenk  kapatma nedeniyle sadece birkaç tanesi açık..köfte ,lavaş gibi malzemeler ile harikalar ortaya çıkıyor ancak İranlıların özenle bir işi yapma alışkanlıkları var sanırım hızlı yapma alışkanlıklarının olmaması kuyruk oluşmasına neden oluyor doğal olarak..yarım saat bekledikten sonra sonuç güzel oluyor..   Tahran’daki bu kısa bir günlük geziye çok şey sıkıştırdık…ancak en güzelini günün son saatlerine ayırdık..  son müze ziyaretimiz ise Gülistan sarayını  gezmek olacak.. Gülistan sarayının bahçesinde güller olması nedeniyle buraya Gülistan denilmiş. Sarayın dışardan rengarenk çini desenlerle görünümünün güzelliğine hayran kalmamak elde değil.. Kaçar hanedanlığının Tahran’ı başkent yapmasıyla Gülistan sarayının önemi artmış..daha öncesinde içinde  saray olan  bir kale  iken Kaçar hanedanlığının hem yönetim merkezi hem de içinde yaşadıkları mekan olmaya başlamış.. Gülistan sarayı, Kaçar mimarisinin en iyi örneği olarak ortaya çıkmış. Unesco Dünya mirası listesinde yerini çoktan almış bile.. Pehleviler zamanında ise, Gülistan Sarayı,  şehrin ortasında ve kamu binaları arasında sıkışıp kalmış.. bahçesinin  bir kısmı küçültülmüş ancak hala güzelliğini ve ihtişamını koruyor.. sarayın birkaç bölümü var ve her birine de ayrı biletlerle  giriliyor..

  Sarayın terasında Mermer Taht avlusu  bulunuyor.. burada bulunan Mermer taht 1806’da Feth Ali şah tarafından yapılmış.  Mermer bir taht ve tahtın altında mermerden insan heykelleri tahtı omuzlamış olarak duruyorlar..Avlunun etrafındaki duvarlar çini süsleme sanatının en güzel örnekleri olarak yapılmış…yine bu avluda Mermer Taht’dan daha küçük bir başka avlu daha var..buranın ortasında bir havuz duruyor..Nasureddin şahın mezarı ve mezarın üzerinde de mermere Nasureddin şahın heykeli kazınmış..

  Gülistan sarayının içine girildiğinde burası Doğu egzotikliğini insana hissettiriyor.. göz kamaştıran aynalar ile saraya girilmesi etkileyici olmaya başlıyor.. Nasureddin şahın Avrupa’ya gittiği zaman oradaki müzelerden etkilenerek saraya da müze kurulması yönünde başlattığı çabalar Tahran’da Gülistan sarayında  pekçok alanın müze olarak tasarlanmasını sağlamış..bu müzelerde  hanedana ait mücevherleri, resimleri sergilemeye başlamış.. Sergilenenler arasında, Kaçar hanedanlarına gelen hediyeler , kişisel eşyalar,  yabancı ülkelerden gelen hediyeler, Porselen mutfak eşyaları  gibi pekçok hanedana ait eşya bulunuyor..Gülistan sarayındaki bu salonlar Pehleviler zamanında da  kullanılmış.. Şah Rıza Pehlevi’nn tahta çıkış merasimi , Resmi yemeklerin yapılması gibi birçok şekilde vazgeçilmeyen mekanlar olmuşlar..

  Sarayda sergilenenlerin dışında diğer  etkileyici olan tarafı, sanatsal tasarımları oluyor.. ayna sanatı, çini işlemeler, alçı, mermer oyma ve işlemeleri sarayda yapılan en güzel örnekler olarak karşımıza çıkıyor..sarayın en çok etkilendiğim kısmı ise, tam bir 1001 gece masallarını hatırlatan Doğu egzotikliğini yaşatan kısmı olan Güneş sarayı oldu.. buraya Şems-ül İmare de denilirmiş..Nasureddin şah burayı Avrupa’daki yüksek binalardan etkilendiği için yüksek katlı olmasını istemiş ve beş katlı olarak yapmış.. burada birbirine eşit iki kule, kulelerin arasında ise bir saat kulesi duruyor… sarayın bir de balkonu da var. Nasureddin şah, buradan Tahran’ı seyredermiş..Güneş sarayının dış cephesi diğer bölümlerden farklı..dışında renkli çiniler olağan bir şekilde dururken bunların arasında renkli vitraylar, ahşap kafesli pencerelerle süslenmiş.. içine girince, hafif loş bir ortamda tavanın ayna işlemeleri pırıldıyordu. Pencerelerde de   renkli vitraylardan  ışığın renkli ve loş olarak süzüldüğünü görüyorsunuz.. duvarlardaki boyama sanatı görülmeye değer masal havasını veriyor..sarayın bu bölümü bana  İran’ın nasıl bir sanat ve estetik kültürüne sahip olduğunu anlattı…bu bölümün sarayın diğer taraflarından ayrı bir ücretle girildiğini belirtelim..

  Tahran’daki  Azadi meydanını protestolar nedeniyle gezmek mümkün olamadı..sadece giderken fotoğrafını çekebildik.. Özgürlük anıtının farsça adı, Burce Azadi. Ancak asıl adı özgürlük değil, Şahyad anıtıymış..İran islam devriminden sonra Şah’a ait herşey değiştirildiği gibi bu anıtın da adı değiştirilmiş..Anıt ters Y şeklinde bu tasarım ile İran’ın İslamiyet öncesi dönemine ait Ahameniş ve Sasani mimarisinden esintiler taşıyormuş.. İsfahan’dan getirtilen beyaz mermerle yapılmış.. Şahyad anıtı Pers imparatorluğunun kuruluşunun 250.. yılı kutlamaları kapsamında ’71 de açılmış..anıtın yapılış amacı ise, ülkenin yeniden dirilişinin sembolü olması ve modern İran’ın Pehleviler döneminde sağladığı başarıların gelecek kuşaklara hatırlatılmasıymış.. ancak İran islam cumhuriyetinin kurulmasıyla anıtın adı özgürlük anıtı olarak değiştirilmiş..

  Tahran’dan ayrılıyoruz. İran havayolları ile Meshed’e gitmek üzere Tahran havaalanına gidiyoruz..

Kaynaklar:

Rehber; Pembe Özdemir, 1001 istanbul Tur

İran Rehberi; Nazlı Elmi.

Zafer bozkaya- İran gezi rehberi

Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül  ve Şiir Ülkesi.

Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.

V.V.barthold- İran tarihi Coğrafyası.

Lonely Planet-İran

Nimet yıldırım- iran Kültürü

Nurullah Turan-Selçuklu Başkenti;REY

https://apochi.com/attractions/kashan/fin-garden/

DOĞU’NUN KALBİ; İRAN 4

İsfahan; Dünyanın yarısı

   Yezd’den İsfahan’a doğru yolculuğumuzda , Unesco dünya mirası listelerinde yeralan Meybod şehrine ve buradaki İpekyolu üzerindeki kervansarayı görmeye gidiyoruz..

 Meybod ,Yezd’in  50 km kadar kuzeyinde,  1800 yıllık eski bir kentmiş..kervansaray yapılmadan önce Çaparhane dedikleri küçük bir bina yapılmış..buraya gelen atlı postacılar atlarını su içip dinlendiriyorlarmış..bina atlı posta taşıyıcılarının ihtiyacını karşılarken, daha sonraları buraya gelen kervanların dinlenip güvende kalmaları için bir kervansaray  haline getirilmiş.. Kervansarayın içinde suyun temin edildiği aşağıya merdivenle inilen ve halen düzgün bir şekilde işleyen bir yapıyı görüyoruz. Burada aklımıza hemen eski çeşmelerin etrafında çöp yada kırık dökük yapılarla karşılacağımız gelir.. böyle olmadı ve düzgün işleyen bir sistemin olduğunu gördük.. Kervansarayın içi ise çeşitli dokuma atölyelerine tahsis edilmiş küçük dükkanlar şeklinde duruyor..burada el işleri dokumalar, ipek şal, kilim gibi oldukça değerli ve zarif işler satılıyor..  Meybod şehri aynı zamanda seramik eşyaların, tabak çanak atölyelerinin de olduğu tarihi bir yer.. üzerleri zarif işlerle boyanmış tabak , çanak v.s. atölyelerin satış dükkanları var..Buraya girince çıkmak bir hayli zor oluyor..ayrıca yine yol üzerinde bir başka atölye de ise, deve tüyünden yapılan renkli kilimlerin yapıldığını görüyoruz.. Yolun tarihi İpek yolu olduğunu ve halen devam eden dokuma işlerinin günümüzde de sürüp gitmesini olağan karşılıyorum.

  Yolumuzun üzerinde bizi yine tarihin derinlerine iten bir başka yer, Naein şehri oluyor.. burada  İlhanlılar zamanından günümüze kadar gelen mescid karşımızda duruyor..Mescide girdiğimizde,   zamanda yolculuğa başlıyoruz.. Mescidin  tarihi, 950 yılında yapıldığı biliniyor.. o zamandan bu yana 1070 senelik bir tarihle sapasağlam olarak karşımızda duruyor..burası önce küçük bir oda şeklinde kubbesiz tek minareli bir camiymiş minarenin boyu, 28 metre merdivenleri de 74 basamaklıymış….Selçuklular da burayı bir süre kullanmışlar ancak esas olarak mescid şiilerin eline geçmiş..avlunun arkasında kalan sütün ve mihraba yakından baktığımızda, sütünların üzerinde alçı oyma işlerinin olduğunu görüyoruz.. bu işlerin İsfahan’daki İlhanlılara ait Olcaytu türbesinde kullanılanlarla benzer oldukları ancak alçı oyma işlerinin burada 300 sene önce başladığını öğreniyoruz..mihrabın üzerinde ise, İlhanlılara ait olduğu bilinen mitraizm sembollerini, lotus ve nilüfer çiçeklerini, üzüm salkımlarını , svastika motiflerini  görüyoruz.. Mescid daha sonra büyütülmüş avlusunda 4 tane sütun ve her sütunun üzerinde farklı bir desen bulunuyor. ..burasının bir Zerdüşt tapınağı olduğu tahmin ediliyor.. alt kata inince yeraltında çok büyük bir alanda ateşin yandığı yerleri görebiliyoruz.. kadın ve erkeklerin daha o zamanlarda ayrı çıkışları olduğunu öğreniyoruz.. yeraltını aydınlatmak için yukarıya şeffaf , ışık geçiren mermerler konulmuş..aşağıda ışıkları kapatınca aydınlanmanın gayet iyi olduğunu gördük..ayrıca yeraltında çile odaları da bulunuyor..buraya inen kişinin devamlı olmasa da belli zamanlarda odaya girip tefekkür yaptığını öğreniyoruz.

   Bu tarihi Cuma mescidinden ayrılıp tekrar İsfahan’a gitmek üzere yola düşüyoruz..Akşam ışıklarında İsfahan’ın köprülerinin sarı ışıkları  gözüküyor.. parklarıyla, geniş caddeleriyle İran’ın en gösterişli ve tarihi şehirlerinden birini görmenin heyecanı içindeyiz..   İsfahan, Zagros dağlarının eteklerinde kurulmuş 2500 yıllık tarihe sahip  bir şehir..    İsfahan kenti denilince aklımıza muhteşem  camileriyle , Nakş-ı Cihan meydanı ve  köprüleri geliyor.. islami mimarinin en görkemli ve etkileyici örneklerinin bulunduğu bir şehir olarak fazlasıyla ilgiyi çekiyor..bu görkemli  şehri kuran , Safevi devletiydi.. Tarihe inip Safevileri ve İsfahan’ı nasıl inşa ettiklerine bir bakalım..    İsfahan kentinin tarihinde Safevi devletinin özellikle de Şah Abbas’ın önemli rolü vardır.. kentin bugüne kalan tarihi binalarının pekçoğunun 16. Yüzyılda kurulan Safevilere ait olduğu ve Şah Abbas tarafından inşa edildiğini öğreniyoruz.. bununla beraber İsfahan , tarihte ilkönce Sasaniler tarafından kurulmuş bir şehir.. daha sonra Arapların eline geçiyor.. 11. Yüzyılda ise Selçuklular tarafından ele geçirilmiş ve bu dönemde  parlak günler geçirmiş.. Selçuklu sultanı Melikşah ve veziri olan Nizam-ül mülk , şehirde medreseler, mescitler, çarşılar yaparak şehri  geliştirmişler.. İran’ın en güzel mescidlerinden  olan Cuma mescidi bu dönemde yapılmış..yine, ünlü şair, matematikçi ve astronom olan Ömer Hayyam için de bir rasathane yapılmış..Kısacası Melikşah döneminde İsfahan, bir bilim, sanat, kültür ve ticaret merkezi olmuş..Selçuklulardan sonra 13. Yüzyılda İsfahan Moğolların eline geçmiş ve yağmalanmış…. 16. Yüzyıl sonrasında ise Safevilerin hakimiyeti başlıyor ve Şah Abbas’la birlikte İsfahan başkent yapılarak    yeniden inşa edilir.. büyük bir şehre dönüştürülür..meydanlar, çarşılar, medreseler yapılır..ticaretin gelişmesi için Ermeniler başta olmak üzere gayrimüslimler desteklenir…Şah Abbas döneminde İsfahan’ın yeniden yapılmasıyla ortaya çıkan yeni şehir karşısında ‘İsfahan dünyanın yarısıdır’ ifadesi kullanılmaya başlanır..  Şah Abbas’la başlayan İsfahan’ın ticaret hayatının canlanması özellikle devlet tekelinde bulunan ipek dokuma atölyeleri ile doruğa çıkar..kumaşlar ve daha pekçok ürün İran’ın dışına gönderilir..diplomasi ile birlikte üretim ve ticaret hayatı yoğunlaşır..Avrupa’yla temas da büyük ölçüde artmaya başlar..Safevilerin kültür ve zenginliği , tüccarların, misyonerlerin ve gezginlerin sayılarının artmasıyla da  giderek  Avrupa’ya yayılır..

  Tarihin sayfalarını bir tarafa bırakıp , İsfahan’ın akşam görüntüsüne bakalım..

  İsfahan’ın gece en etkileyici görüntüsü Zayenderud nehri üzerinde duran sarı ışıklarla donatılmış köprüleri oldu.. Zayenderud  nehri dağlardan gelip daha ilerde Tuz bataklıklarında kayboluyor…nehir üzerinde 11 tane köprü yapılmış..en eskisi, Sasaniler döneminde yapılan Şehristan köprüsüymüş..diğer köprüler ise Safeviler döneminde yapılmış..köprüler aynı zamanda bir baraj görevini de görüyorlar..böylece Nehrin sularının biriktirilip gereken zamanda kullanılması mümkün olabiliyormuş..yine bazı önemli tören ve şenlikler de  köprülerin üzerinde düzenleniyormuş..diğer zamanlarda  şimdi olduğu gibi halk piknik, eğlence için köprüleri kullanıyorlar.. Yine de nehrin üzerine yapılmış köprüler gece sanki nehir akıyormuş hissini veriyor…Khaju köprüsünün fotoğrafını çekelim derken kendimizi köprünün alt katında şarkı söyleyip eğlenen insanların arasında buluyoruz. burada İnsanların sıcaklığı ve samimiyeti ile bizim onları belgelememiz hiçbir sorun olmuyor.. aileler gençler bir piknik havasında köprünün altında halılarını serip oturmuşlar gece eğlencesi yapıyorlar..  çok hoş bir ortam..gençler hafif isyankar, kızlar ve erkekler flört ediyorlar..ve kızlar başlarını açma , başörtüsünü indirme gayretleri içindeler.. Khaju köprüsü, İsfahan’daki güzel mimari yapılardan biri..bu köprü tarihin bir döneminde şehirde yaşayan Zerdüştlerin yaşadığı Khaju mahallesini karşıya bağlıyormuş..burası iki katlı olup üst katta yayaların yürüdüğü tavanlı koridorlar yapılmış.. bu koridorlarda  küçük odalar ve içinde erotik resimler de varmış..Şah Abbas köprünün ortasında kendisine ait bir bölüm yaptırarak buraya seyir odaları yaptırmış..buradan  nehir ve şehir manzarası seyredilirmiş..Khaju köprüsü aynı zamanda baraj işlevi de görüyor..köprünün altındaki bent kapakları kapatılıp biriktiriliyor sonra sulamada kullanılıyormuş..köprünün aşağıya doğru uzanan kısmında düz bir platform ve bu platformdan aşağıya doğru inen basamaklar yapılmış..sular azaldığında halkın çoğu burada oturup dinleniyormuş..   Zayenderud nehri üzerindeki diğer köprü ise, Si-o Se Pol köprüsü..İsfahan’ın en önemli köprüsü oluyor..köprü 17. Yüzyılda Şah Abbas döneminde yapılmış.. köprünün sağında ve solunda otuzüç tane kemer bulunduğundan 33 kemerli köprü de deniliyor..uzunluğu 298 , genişliği ise, 14 metreymiş..köprünün ortasından kervanların geçmesi için uygun genişlikte bir yol bulunuyor..burası trafiğe kapatılmış yayaların yürüyüş yolu olarak kullanılıyor..yayaların güneşten korunmaları için köprünün iki tarafını  üstü kapalı koridorlar şeklinde yapmışlar..bu koridorlarda nehre bakan cephelerinde yüksek kemerli önü açık, küçük odalara açılıyor..19.yüzyıla kadar bu odalar erotik resimlerle süslüymüş bugün erotik   resimler yok tabii ki..  köprüyü kalabalık modern genç erkek ve kızların  arasından bir baştan bir başa yürüyüp geçiyoruz…

   İsfahan’ın tarihine yolculuğumuz Ermeni Venk kilisesiyle başladı..İsfahan’da Ermeniler Yeni Culfa denilen bir mahallede oturuyorlar.. burada kiliseleri, müzeleri bulunuyor.. Venk Katedrali Yeni Culfa’da 13 Ermeni kilisesinin en büyüğü ve en etkileyici olanı..Burada kiliseye de Venk deniliyor..

 Ermenilerin burada nasıl bulundukları , hikayelerinin nasıl başladığı sorusunun cevabının, Safevi devleti ve Şah Abbas’ın politikalarında olduğunu  söyleyebiliriz..

  Safevi devletinin Osmanlı ile girdiği rekabet ve savaşında Şah Abbas her türlü stratejiyi denemeye kararlıdır. Bu stratejilerden biri de, Osmanlıların ekonomik olarak çökertilmesi için  Anadolu’da yaşayan Ermenileri İran’a göçe zorlamak olmuştur….yerlerinden edilen Ermeniler, İran sınırına yakın İpek yolu tacirlerinin elinde olan Culfa’ya yerleşip zamanla  iyi birer İpek  taciri olurlar..ancak Şah Abbas’ın Osmanlı ile rekabeti ve politikaları durmaz.. Osmanlı devleti ile savaşmanın bir başka yolu olarak  İpekyolu ticaretinin ele geçirilmesi gerektiği bilincindedir. Bu amaçla Culfa’daki  Ermenileri İsfahan’a yerleştirmeyi düşünür ve bu düşüncesini de gerçekleştirir. .. Şah Abbas bir yandan da İsfahan’ı güzelleştirme, yeni bir şehir kurmaya çalışmaktadır…bunun için de Ermeniler , ermeni zenaatkarlar özellikle önem taşırlar..  Ermenilerin  İsfahan’da yerleşmesi önem taşımaya başlar.. Şah Abbas ermenileri İsfahan’a yerleştirirken, hem ipek ticaretini iyi bildikleri için,  hem şehrin imar işlerinde çok iyi usta ve zenaatkar oldukları için ve hem de tarıma elverişli topraklarda hünerli oldukları için  tercih eder…Böylece Ermeniler yerleştikleri Culfa’dan çıkıp, Şah Abbas’ın emriyle İsfahan’a gelirler..geldikleri yere de Yeni Culfa derler..ancak yeni Culfa’ya yerleşenler  sadece İpek tacirleri olur diğerleri şehrin içinde kalırlar… Şah Abbas onlara geniş bir hoşgörü sağlar…dinlerinde özgür olmalarını,  kendi kilise ve manastırlarını kurmalarına izin verir..kısa sürede İpek piyasasına hakim olan ermeni tüccarlar İran’ın ipek ticaretinde rakiplerinin önüne geçerler..yeni Culfa mahallesi o zamandan günümüze gelene dek Ermeni mahallesi olma özelliğini korumuş.. İran’da ermeni  kadınlara başörtüsü zorunluluğu bulunmuyormuş.. Ermeniler kendi alfabelerini kullanabiliyorlar..kendilerine ait okulları da var..İran’da resmi azınlık olarak kabul ediliyorlar..

  Girdiğimiz Venk katedralinin tarihi de buraya yerleşme tarihleri olan  17. Yüzyıla kadar gidiyor..Kilisenin önünde bir çan kulesi duruyor..katedralin içinde ise rengarenk boyanmış resimlerle Hristiyanlık anlatılarını görüyoruz.. bu anlatılar içinde dikkatimizi çeken bir tablo da mahşer günüyle ilgili… burada öldükten sonra insanların mahşer gününde biraraya gelmeleri anlatılmış.. günahları olanların bir delikten aşağıya en alta gittiklerini , altta cehennem de ise, üst üste yığılmış insanlar bir kaos halinde duruyor..ortada ise arafta kalanlar bulunuyor..duvarlardaki renklerin güzelliğinden  başım dönüyor ve adeta sarhoş gibi duvarları izlemeye çalışıyorum..

  Kilisenin yanında Ermenilere ait bir etnografya müzesinde tarihten bu yana Ermenilerin günlük yaşamlarına ilişkin çeşitli nesneler, evlilik düğün törenleri , gibi adetler sergileniyor. Tanınmış sanatçı, iş adamı , siyasetçi gibi ermeni şahsiyetlerinin heykellerine de yer verilmiş..bir de kütüphanesi  bulunuyor..Bir diğer müzede soykırım müzesi, burada Anadolu’da soykırıma uğramış Ermeniler ve bulundukları yerlerin haritası yapılmış.. belgeler, fotoğraflar ve filmler sergileniyor..  

İsfahan şehrine islami kimliği  veren yapıların başında Cuma mescidi geliyor. Mescidin tarih boyunca İsfahan’da kurulan iktidarlarla birlikte geçirdiği değişimler,yıkılıp tekrar yapılması ile  mescidin adeta bir islam mimarlığı müzesi olarak kabul etmek yanlış olmaz..Moğollardan, Selçuklulara , Safevilere kadar gelen 900 yıllık tipik islami mimari özelliklerinin  ,geometrik, kufi  desenlerin bulunduğu büyük bir müzedeyiz..   Cuma mescidi İran’ın hem en eski hem de kapladığı 22.000 metrekarelik alanla en büyük mescidi olduğu biliniyor.. mescidin  diğer bir özelliği ise, tuğla ile yapılmış olması..

  Mescidin dört eyvanlı ana avlusunun ortasında Mekke ve Kabeyi temsil eden bir abdest alma  çeşmesinin durduğunu görüyoruz..burası, hacca gidecek olan hacıların gitmeden önce buraya gelip etrafında döndükleri ve bir nevi hac denemesi yaptıkları bir yermiş..

  Mescidin tarih içinde pekçok değişim geçirdiğini söyledik..  öncelikle mescidin bulunduğu yerde bir Zerdüşt tapınağının olduğunu söyleyelim..Arapların İran’ı istila etmelerinden sonra Zerdüşt tapınağının yerine bir mescid yapılmış..X. yüzyılda ise mescid genişletilmiş..zaman içinde değişen iktidarlarla birlikte yanıp yıkılan ve tekrar yapılan mescid bugüne kadar sağsalim gelebilmiş..Selçuklular burayı 11. Yüzyılda dört eyvanlı camii olarak yapmışlar ve uygulanan ilk islami mimari özelliğe sahip camii oluyor.. mescidin içine doğru girdiğimizde çok büyük bir alan içinde olduğumuzu adeta bir futbol sahası büyüklüğünde bir mescit içinde olduğumuzu görüyoruz..yer yer harap olmuş kısımlar var.. sütunlar bir orman gibi etrafımızda dönüp duruyor ve sütun sokaklarından geçip güney kısmına doğru ilerliyoruz.. içeride bir mescidin içinde olması gereken halı v.s. pek yok. Eski yapı olduğu için belli yerlerde ibadet yapılıyor olmalı..zaten mescidin içi oldukça harap ve ziyarete de pek izin verilmiyormuş ..rehberimiz ricalarla açtırdı..bir de fazla turist kalabalığının olmaması oldukça işe yaradı diyebilirim..

  Mescidin içinde Güney kısmına doğru geldiğimizde, Cuma mescidinin en büyük kısmına gelmiş oluyoruz.. burada tepemizde koni şeklinde dev bir kubbe duruyor..çok büyük olmayan ancak çok yüksek bir kubbe ile kendimizi içerde küçülmüş hissediyoruz.. içerisi Selçuklu mimarisinin sanatıyla yapılmış..işte şimdi burada Selçuklu veziri  Nizam-ül Mülk’ün mescidindeyiz.. sade kubbelerin 30 metre yükseklikleri ile Allah’a daha yakın olmayı isteyen bir mimarinin içindeyiz.. kubbenin diğer bir özelliği de islami mimaride ilk çift katmanlı kubbe olmasıymış..Nizam-ül mülk Cuma mescidinin içinde kendisi için yaptırdığı bu mescidi 1086-87 tarihlerinde yaptırmış..

   Mescidin kuzeyine doğru geçtiğimizde, burada daha gösterişli bir başka mescid daha bulunuyor..Burası Selçuklu veziri Tac-ül Mülk’e ait bir mescit..iki vezir arasında kıyasıya rekabetin olması , çekememezlikler ile başlayan savaş, Tac-ül Mülk’ün vezirliği eline geçirmesi ile sonuçlanıyor.. Tac-ül Mülk de kendine Cuma mescidi içinde bir mescid yaptırıyor ve Nizam-ül Mülk’ün mescidinden daha güzel olması için de özellikle uğraşıyor..ortaya çıkan mescid oldukça gösterişli ve bir sanat eseri oluyor..

   Cuma mescidinin batı tarafında bulunan ve mescidin en değerli tarih ve sanat hazinesi olan İlhanlılar döneminde sultan Olcaytu’nun türbesine giriyoruz.. Türbe, 14. Yüzyılda mescidin içine yapılmış bir mihrap şeklinde duruyor..Türbenin tarihi değeri nedeniyle Unesco Dünya mirası listesinde yeraldığını biliyoruz. Dünyada kalan çok nadir eserlerden biri olan türbenin üzerinde alçı kabartma olarak yapılmış  kurandan alınan alıntılar, tavandaki geometrik desenlerin  olduğu görülüyor..

  Mescidler ilk yapıldıklarında birbirlerinden ayrı duruyorlarmış ancak safeviler zamanında yeni yapılarla birleştirilmiş ve ortaya çok büyük bir avlusu olan bir mescid çıkmış..

    İsfahan’ın dünyanın yarısı olduğu tanımlaması, bir zamanlar şehrin kalbinin attığı Nakş-ı Cihan meydanı nedeniyle yapılmış..Meydan  tarihi özelliği ile bugün Unesco Dünya mirası listesinde bulunuyor..    Şah Abbas  İsfahan’ı yeniden inşa etme projesi kapsamında eskiden Cuma mescidinin yanında olan şehir meydanını buraya kaydırarak kendi gücünü, iktidarını bu meydanda  göstermek istemiş.. 16. Yüzyılda Nakş-ı Cihan   yapıldığı zaman el sanatları ve mücevhercilerin bulunduğu bir meydan olması nedeniyle bu ad verilmiş…meydanın bu ismi daha sonra Pehleviler zamanında şah meydanı , islam devrimi ile günümüzde İmam meydanı olarak değiştirilse de, daha çok Nakş-ı Cihan adı  kullanılıyormuş.. diğer bir yorumda ise, Nakş resim anlamına geldiğinden meydanın ismi dünyanın resmini temsil eden meydan demekmiş..

   Meydan çok büyük yapılmış, bugün Pekin’deki Tiananmen meydanından sonra dünyanın ikinci büyük meydanı oluyor.. dört tarafı  kemerli dükkanlarla çevrilmiş, dükkanlar, meydanın dışına taşmadan ve meydanda görüntü kirliliği oluşturmadan  zarif bir şekilde geleneksel sanatların satışının yapıldığı yerler…içeriden ise dar bir koridor etrafına dizilmiş karşılıklı dükkanlar şeklinde diziliyorlar..  Kapalıçarşının daha geleneksel kısmında atölyelerin de bulunduğunu ve diğer kısımlara göre daha ucuz satışın yapıldığı anlaşılıyor.. kapalı çarşı bir doğu çarşısının tipik özelliklerini gösteriyor.  Renkli ipekli dokumalar, halılar, bakırlar, seramikler, mozaikler, minyatürler  ve daha birçok şey..sıkı pazarlıkların yapıldığına da tanık oluyoruz..

  Meydana baktığımızda, büyük dikdörtgenin üzerinde bir tarafında üzerinde İran bayraklarının dalgalandığı  büyük bir havuz bulunuyor. ortada ise faytonlar müşteri bekliyor.. akşam üzerinin gençleri turistlerle İngilizce konuşmaya çalışıyorlar..fotoğrafçılar da son müşterilerini bulma savaşındalar.. bu manzaralar ile etrafını dolaştığımız meydan tarihten bu yana etkisini kaybetmemiş..

  Nakş-ı cihan meydanına daha yakından tarihe dönerek bakalım şimdi.. Safeviler dönemine gittiğimizde,  Şah Abbas Nakş-ı Cihan meydanını inşa ederken aynı zamanda kendi iktidarını da en ihtişamlı bir şekilde gösterecek şekilde saray, mescit ve dükkanlarla birlikte düşünmüş..

   Nakş-ı cihan meydanı, etrafı iki katlı kemerli binalarla çevrilmişti..dükkanlar ise o zamanlarda zemin katta bulunuyordu..Meydanın kapalıçarşısına giriş, uzak kuzey tarafından ihtişamlı bir kapı olan Kayseriyye kapısından yapılıyordu..

  Şah Abbas, meydanın dört bir tarafına da kendi ihtişamını gösteren anıtsal yapılar  inşa etmiş.. Meydanın güney kenarına dev kubbeli bir şah mescidini inşa etmiş..Mescidi meydanda simetri oluşturması için Kayseriyye kapısının karşısına yaptırmış..Mescidin özelliklerinden biri, doğal bir ses sistemine sahip olması..kubbenin hemen altına gelen bir yerde yapılan konuşmalar mescidin her tarafına yayılabiliyormuş..bu yer siyah bir mermerle işaretlenmiş..buradan çıkan  normal bir ses 49 defa yankılarmış insan kulağı ise bu yankıların sadece 12 tanesini duyabilirmiş. Mescidin içindeki mihrabın hemen yanında 14 basamaklı mermer bir minber bulunuyor..minberin basamak sayısı Hz. Muhammed, Hz Fatma ve 12 İmamı temsil ediyormuş..Mescidin içindeki çini desenlerin yapılmasında hızlı bir teknik kullanılmaya başlanmış.. çinilerin boyanmasında yedi renk olan, koyu İran mavisi, açık Türk mavisi, beyaz, sarı, yeşil ve altın sarısı rengi (heft rengi) işlenerek fırına verildikten sonra yerlerine yerleştiriliyor ve sonra gerekli renkler kazınarak istenen desen elde ediliyormuş.. bu teknik daha sonra İran mimarisinde yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmış..bu mescid de diğerleri gibi Unesco dünya mirası listesindedir..  

Şah Abbas, Nakş-ı Cihan Meydanının doğu kenarına ise, şeyh Lütfullah mescidini yaptırmış..Şeyh Lütfullah, Şah Abbas’ın kayınpederi yani eşinin babası oluyor. Lübnan’dan getirilmiş bir din adamı olan Şeyh, imam mescidindeki medreselerin başına geçiyor..ve onun adına bu mescidi inşa ettiriliyor. Mescidin özelliği, minaresinin ve avlusunun olmaması..Şah Abbas bu mescidi yaparken aynı zamanda saraydaki kadınların da namaz kılmaları için yaptırmış.. kadınların mescide gelip giderken meydandaki ahali tarafından görülmemeleri için Ali Kapu sarayından gizli bir tünel açtırmış..ancak bu tünel artık kullanılmıyor..Mescidin içi adeta bir kadın zarafetine uygun bir şekilde ince işleme çini süslemeler ve yüksek kubbe ile mimari detayların birleştiği bir mücevher kutusuna benzetilmiş.. mescidin inşaatının  17 yıl, süslemeleri ise 20 yıl sürmüş olması mescide ne kadar özenildiğini gösterir..

   Şeyh Lütfullah mescidinin   karşısında ise, güneybatıda bulunan imparatorluk sarayının eyvanı olan Ali Kapusu sarayı bulunuyor.. Ali Kapu, yüksek kapı yada yüce kapı anlamına geliyor..Osmanlılar da İranlılara özenerek 18. Ve 19. Yüzyıllarda Dersaadet’de devlet işlerinin görüldüğü yere Ali Kapu’yla aynı anlama gelen Babıali demişler..Ali Kapu’da 12 tane ahşap sütun ve ortada mermer bir havuz duruyor…Şah Abbas iktidar döneminde herkesten şüphe duyan biri olarak gizli dinleme sistemi geliştirmiş..bu kapıda özel bir  yankı sistemini kurarak gizlice Nevruz bayramında buraya gelen elçilerin kendi hakkında konuşmalarını dinleyebiliyordu.. Ali Kapu’nun saraya dönüşmesi uzun yıllar almış. Şah Abbas zamanında saray dördüncü kata kadar yapılmış ancak daha sonra da katlar arttırılmış.. en üst kat Nakş-ı cihan meydanına bakıyor.. Şah Abbas önemli misafirlerini bu balkonda ağırlayıp polo maçlarını da seyredermiş.

  Nakş-ı Cihan meydanındaki saray yerleşkesini tamamlayan  saraya ait binalar arasında Safevilerden günümüze kadar gelen Kırk Sütunlu Saray da önemli yapılardan biri.. Sarayın Kırk sütunlu olarak adı geçmesine karşılık verandada yirmi sütun  bulunuyor ..Kırk olmasının nedeni,  günün belli saatlerinde ve güneşin durumuna göre yirmi sütunun havuza yansımasıyla  kırk sütunlu olarak  görülmesiymiş ..binanın duvarları cam ve seramikle kaplanmış.. sarayın girişindeki  veranda, kakma sanatının  usta işleriyle dolu.. Ayna işlemeleri de yine her sarayda olduğu gibi olmazsa olmaz süslemelerden.. saray birkaç büyük salondan oluşuyor.. saltanat salonuna girildiğinde tavanın altın işlemelerle süslendiğini görüyoruz..altı büyük duvar resmi şahların hayatlarındaki bazı tarihi olayları konu ediniyor…Bir duvar resminde Yavuz Sultan Selimle yapılan Çaldıran savaşı resmedilmiş…saray şimdi müze olarak kullanılıyor ve Unesco Dünya Mirası Listesinde bulunuyor..

    Nakş-ı Cihan meydanı, İsfahan’ın yeniden inşasıyla birlikte Şah Abbas’ın istediği görüntüye de kavuşmuş.. pekçok ülkeden insanlar buraya ticaret için gelmeye başlamış.. Çinden, ortaasyadan, uzak doğudan gelenler, Arap, Hintliler gibi pekçok millet  meydana yüklerini indiriyor, kurdukları çadırlarda ürünlerini satıyorlarmış..akşamları ise burası bir eğlence merkezine dönüyormuş..şenliklerin, kutlamaların yapıldığı bir alanmış..Nevruz kutlamaları  gibi önemli törenler yapılıyormuş..meydanda Şah Abbas’ın çok sevdiği Polo oyunu da oynanırmış.. ayrıca  meydanda askeri gösteriler de yapılırmış.. Nakş-ı Cihan meydanı, herkeste hayranlık uyandıran bir meydan olmuş..

  İsfahan şehrinin Nakş-ı Cihan meydanını gördükten sonra İsfahan Dünyanın Yarısıdır sözünü daha iyi anlıyorum..

Kaynaklar:

Rehber; Pembe Özdemir, 1001 istanbul Tur

Yerel Rehber.Nazlı Elmi

Zafer bozkaya- İran gezi rehberi

Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül  ve Şiir Ülkesi.

Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.

V.V.barthold- İran tarihi Coğrafyası.

Lonely Planet-İran

Nimet yıldırım- iran Kültürü

LÜBNAN: AKDENİZİN KIYISINDAKİ ORTADOĞU

Trablusşam
Beyrut sokakları

 

    Lübnan coğrafyası, Tarihsel geçmişinde bir Akdeniz kimliği taşırken çıkan savaşlar, çatışmalar, farklı etnik ve dini kimliklerle şimdi bir Ortadoğu ülkesi kimliği içinde. Coğrafya olarak,  Antakya’nın güneyinde Suriye ve daha da Güneyde  Lübnan bulunuyor. Lübnan, Anti Lübnan dağları ile ikiye bölünmüş durumda ortada Bekaa vadisi bulunuyor. Bekaa vadisi, Lübnan’ın bahçesi, tarımın yapıldığı bereketli topraklar.

Lübnan’da ilk medeniyetin kurulması Fenikelilerle başlıyor.. Burası Lübnanın  liman kentleri olarak bilinen Sur (Tyre) , Sayda(Sidon),Biblos kentlerinin bulunduğu yerler…   Lübnan hakkında genel bir bilgi vermek istersek, farklı dinlerin birarada olduğu bir ülke. Sünniler ,Şii Dürziler ve Maruniler birarada siyasi bir denge içinde yaşıyorlar. Maruniler, Doğu Hıristiyanlığının bir parçası olarak çok eski bir tarihe sahipler.  Hıristiyanlığın ilk yayılma dönemlerinde Doğu Hıristiyanlık inancı içinde batıdaki Hıristiyanlardan farklı bir bakış açısı içindeyken, daha sonraları batı ile giderek yakınlaşmaları ile Katolik Hıristiyanlar olarak batılılar arasında yeralmaya başlamışlar. Maruniler aynı zamanda ülkenin elit kesimi içinde zengin bir kesimi oluşturuyorlar. Dürziler ise Şii müslümanlar ..Tabii bir de bunların yanında sünni olan  müslüman bir kesim de var. Lübnan’da bu farklılıklar,   parlementoda Maruniler çoğunlukta olmak üzere diğer dinlerin de temsili ile biraraya geliyorlar.. Cumhurbaşkanı ise,  Maruniler arasından seçiliyor. 

  Lübnan, içinde Akdeniz kültürüyle , tarihiyle ilgili pekçok şeyi halen taşıyor. Tarihi şehirleri, kutsal tapınakları, yemek kültürüyle ve daha görünmeyen giderek izleri kaybolan akdeniz kültürünü içinde taşıyor.. bu yazıda Lübnan’daki kültürel yaşama dair gözlemlerimi ve düşüncelerimi paylaşacağım..

Bekaa vadisine doğru Baalbek: kutsal tapınaklar alanı

  Bekaa vadisi, Lübnan’ın Lübnan dağları  ile AntiLübnan dağları arasında kalan ve Ortadoğu coğrafyasına yakınlaşan bir coğrafyadır. Beyrut’tan çıkıp dağları aştıktan sonra indiğimiz vadide karşımıza, Suriyeli mülteciler çıkıyor. üstlerinde araba lastiği olan naylon çadır kampları Kilometrelerce uzayıp gidiyor.. adeta küçük bir Suriye görünümünde hızla çoğalan Suriyelilerden Lübnanlılar da artık şikayetçiler.

  Lübnan’ın mülteci sorunu Suriyeliler ile başlamamış.. tarihte 1900’lerin başında Anadolu’dan Hatay Samandağ’dan kaçan Ermeniler , İsrail’in Küdusü  işgaliyle kaçan Filistinlilere de sığınak olmuş. Savaşlar ve göçlerle birlikte Lübnan yoksullaşmış ve bugün kamusal hizmetin hemen hemen olmadığı bir coğrafyaya dönmüş durumda. Bekaa vadisinde, zamanında buralara kaçan Ermenilerin yerleştiği Anjar kasabası tarihte Romalılardan sonra ilk arap yerleşimi olarak biliniyor. Burası tarihi ticaret yollarının kavşağında bir şehir olarak kurulmuş , Beyrut, Şam, Halep arasında önemli bir istasyon durumundaymış ..

 Anjar kasabası diğer yerlere göre çok daha düzenli ve yeşil olan bir yer..buraya gelen Ermenilerin  şehire yerleşmeleri ve diğer şehirlere göre Anjar’ı daha bakımlı ve düzenli bir hale getirmeleri ile fark yaratmışlar.. burada kendi tipik soğan kubbeli kiliselerini kurmuşlar.  

  Bekaa vadisinin verimli topraklarında Fransız Cizvit rahipler tarafından getirilen asma kökleri ile şarapçılığın burada geliştirildiğini de belirtelim..Ksara’da bugün turistik bir hizmet olarak yapılan şarap satışında yeraltındaki 2km alandaki mahzenlerde yıllanmış şaraplar ve şarap kültürünün artık yerleşmiş olduğu biliniyor..

  Bekaa vadisinde bulunan Baalbek kutsal alanı ise, Lübnan tarihinde Akdeniz kültürüyle bağlantılı en önemli kültür alanını oluşturuyor..

   Lübnan’ın eski Fenike uygarlığının inanç sisteminde pagan tanrıların olduğu bilinir. Her Fenike kentinin kendi özel tanrıları vardır. El demek tanrı anlamına gelir. Baal ve Adonis ise efendi demektir. Dini merkezlerini de  Baalbek şehrinde kurmuşlar. Baalbek, Beyrut’un 86 km. doğusunda Bekaa vadisinde kurulmuş bir kent. Burası, Fenikelilerin inanç sistemi içinde en önemli tanrıları olan gök tanrısı Baal ile onun eşi olan ve gökyüzü kraliçesi olan Astarte’ye ibadet etmek için kutsal bir alan olarak kurulmuş. burada, Tanrı Baal ile birlikte başka pagan tanrılarının da olduğu biliniyor.  Daha sonra gelen Romalılar buraya yerleşince tanrılar da Roma tanrılarına dönüşmüş. Zeus, Jüpiter, Venüs, Afrodit olmuşlar. Romalılar bu tanrılara tapınaklar yapmışlar, günümüze kadar gelen Jüpiter, Venüs, Baküs  tapınaklarını inşa etmişler.  Yapılan diğer  tapınaklar ise  günümüze kadar ulaşamamış.. bu tapınakların günümüze kadar gelmesi ise bunların Hıristiyanlık inancı içinde birer bazilika olarak kullanılması sayesinde olmuş.. Böylece buradaki dini inancın , önce Pagan sonra Hıristiyanlığa doğru evrim geçirdiğini söyleyebiliriz.  

 Baalbek, bugün dünyanın en görkemli tapınak şehri olarak kabul ediliyor. 1984 yılında ise UNESCO tarafından Dünya Mirası Alanı olarak listelenmiştir.

  Eski bir haç merkezi durumunda olan Baalbek şehrinde Zeus /Jüpiter tapınağının görkemli merdivenlerinden çıkıp hala ayakta duran dev sütunlarının arasından yukarıda tapınağın içine doğru çıkılıyor..tapınağın içinde rahiplere ait odalar, sunak alanı ve bir kutsal alanda olması gereken yapıları görülüyoruz.. Yapılar depremle yıkılmış olsa da büyük kısmı ayakta ve oldukça etkileyici . eskimiş yıpranmış yıllar yıllar öncesinden zamanda yolculuk yapmış gibi ayaktalar.

  Bütün bunları anlatırken daha Baküs tapınağını görmemiştim.  Zamanımıza gelmiş bir Roma tapınağını görünce az kalsın  dilimi yutacaktım.. Tapınağın üst alınlığı haricinde tüm sütunları ile hala görkemli bir şekilde ayakta duruyor… tam bir zamanda yolculuk gibi..Sütunların tarih içinde iyice kararmış olmaları da bu eskiliği gösteriyor.. İçeriye girince  duvarların yükseldiği tepesi olmayan bir avlu bulunuyor.. Avlunun yan duvarlarında bir zamanlar heykellerin olduğu belli oluyor. Taşların dantel gibi işlendiği duvarlar yükseldikçe kutsal alanın insanı ezmesi  duygusu artıyor. Avlunun içinde tam karşıda merdivenle çıkılan bir platform tanrının varlığını anımsatır gibi oluyor. Dışarıya çıkıp yan taraflardaki dev sütunların arasına girince başka bir dünyaya geçmişiz hissine kapıldım. sütunların arasında tavanın taş süslemeleri ise dönemin tanrı kabartmaları ile dolu. Afrodit, Merkür, Jüpiter neredeyiz…başka tanrıların diyarındayız..

   Görkemli  Baküs tapınağının sütunları arasında kurulan sahnede her sene Uluslararası Baalbek Müzik festivali düzenleniyormuş ancak Pandemi ile bu festivaller iptal edilmiş.

  Baküs tapınağının bu görkemli görüntüsüne karşılık, Jüpiter tapınağından günümüze sadece altı tane dev sütun kalmış durumda.. Baalbek kutsal alanının görüntüsü uzun bir süre aklımızdan duygularımızdan çıkamayacak….

 

Lübnan’ın  Liman kentleri ve Akdeniz kültürü

   Lübnan’da kurulan ilk Akdeniz uygarlığı olan Fenikeliler, güneyde Akka’dan kuzeyde Arados’a kadar 12 yada 15 km lik bir yerdedir. Burası küçük limanlardan , küçük kıyı adacıklarından oluşan bir medeniyet olarak kurulmuş.. Kentlerin karayolu ile  bağlantısı zayıf kalmakla birlikte denizle ve ticaretle bağlantılıydılar. Fenikeliler önemli ticaret limanlarına sahiptiler. Sur kenti o zamanlar karayla birleşik değil bir ada üzerine kurulmuştu. Sur kenti ile birlikte Sidon bugünkü adı Sayda olan kent iki önemli liman işlevini görüyor. Mısır ile ticareti gerçekleştiriyorlardı. Yine bir diğer liman kenti olan Biblos M.Ö. 3000 yıl önce Nil deltasıyla ticaret yapıyordu. 

  Fenikelilere ürettikleri lal renkli meşhur kumaşlarından ötürü Foinikes , kızıllar adı verilmiştir. Bu ad sonradan Fenikelilere dönüşmüştür. Yünlü kumaşları ile meşhur olmuşlar, liman kentlerinde deniz kabuğundan çıkarılan murex boyalar ile çok zor elde edilen ve sadece kralların rahiplerin giydiği elbiselerde kullanılan mor rengi yapmakta ustalaşmışlardır. Ayrıca cam ustaları olarak da tanınırlar. Elbette en önemlisi ilk alfabeyi sessiz harflerle bulan uygarlık olarak tarihe geçmişlerdir. Fenike uygarlığının yerini Roma alarak tarih devam etmiş ve gelen uygarlıklar buralarda izlerini bırakmıştır.

 Lübnan’da  Akdeniz kültürünü hissettiren kentlerin başında Sur ( Tyre) , Sayda (Sidon) , Trablusşam ve Biblos kentleri geliyor. Kentler arasındaki mesafeler tarihten bu yana hep 40 km olmuş. Bunun nedeni, geçmişte eski kervan yolu kuralına uygun olarak develerin bir günde güvenle gidebileceği uzaklık mesafesinin 40 km olması. Şimdi de aynı mesafenin korunması devam ediyor..

  Güneye doğru indiğimizde Fenikelilerden bu yana liman kenti olan Sur,  tarihi adıyla Tyre şehrini buluyoruz. Burası öncesinde bir ada iken Romalıların egemenliği altına girmesi ile adanın karaya bağlanması gerçekleşmiş..Romalıların yeniden inşa ettiği şehirde günümüze ulaşan kalıntılarla tarihi bölük pörçük anlamaya çalışmaya yarıyor. Roma ve Bizans dönemine ait kalıntıların bir kısmı hala burada bulunuyor..şehire girerken yüksek kemerli bir girişten geçip etrafı sütunlu  taş döşeli cadde üzerinde ilerledik. Etrafta dönemin zengin ve ruhban sınıfına ait olduğu belli olan görkemli lahitler, oda mezarlar gibi çok özel yapılmış mezarları gördük. Bu mezarların günümüze kadar gelmeleri , önemli kişiler olduklarını anlatıyor.. Sıradan insanların ise bu özel tasarımlı mezarlarda bulunmaları imkansız olmalı.. bu cadde limana kadar gidiyor..limanda   gemilerin   getirdikleri  malların alışverişi yapılırmış. Limanın hemen yanında ise her kentte olduğu gibi  hamam kalıntılarına rastlıyoruz..

  Sur kentinde  tarihin  izlerini takip ederken, Roma antik dönemine ait dev bir Hipodromu görüyoruz.   Hipodromun seyir terasından günümüze kalan güzel bir örnek parçanın olması,  bize o dönemin  izleyicilerinin seslerini hissettirdi.. Hipodromun izlerini halen günümüzde takip etmek mümkün. Biraz dikkatli  bakınca oval sahanın etrafa yayıldığını görebiliyoruz.   Sahanın üzerinde herhangi bir yapının olmaması da   Hipodromun varlığı ortaya çıkarıyor. . sanki birden ilerden gladyatörler atlı arabalarına binmiş geleceklermiş hissine kapılıveriyorum..

  Sur kentinde tarihin izlerinden  günümüze doğru başımızı çevirince burada daha çok Hıristiyan nüfusun bulunduğunu görüyoruz. İçki içmenin yasak olmadığı bir kentteyiz.  Oysa Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu  Sayda şehrinde kamusal mekanda içki içmek yasak ..  Sur kenti bir liman kenti olarak Akdeniz mimari özelliklerini kısmen yansıtıyor. Dar ara sokaklar, güneşin sıcaklığını azaltan gölgeli labirent tipi yapılar az da olsa burada karşımıza çıkıyorlar. Hıristiyan mahalleleri nispeten çöplerin toplanmasıyla daha temiz oldukları görülüyor. evlerin dışında plastikten de olsa süslemelere yer verilmiş. Limanda ise balıkçı kayıkları, turistik kafeler, çarşısında dükkanlar ve  balıkçılarla Akdenizli olmaya daha da yaklaşıyor.. mahalle içinde bir Maruni kilisesini görüyoruz. Kilisenin içinde inançlı kadınlar gönüllü çalışma içindeler. Küçük adak objeleri hazırlıyorlar. 

  Lübnan’da tepeler üzerine Meryem Ana heykeli dikme geleneğinin sadece Meryem Ananın dev heykelinin olduğu ve bir hac merkezi olan Harissa şehrinde değil Sur’da da görüyoruz. Burada Meryem ana heykelinin yanında bulunan kilise ve kilisenin yanında da küçük bir mağarada şifa isteyenlerin dilek dileyenlerin dua ettiği küçük bir şapel duruyor..Sur (Tyre) kentini geride bırakarak Akdeniz kültürünü takip ettiğimiz Sayda kentine doğru yola çıkıyoruz..

    Sayda şehri ise , limanda bulunan kalesi , salaş balıkçı lokantaları ile daha çok  islami kültürün yaşadığı bir şehir. Limanda bulunan kalesi, 13. Yüzyılda haçlıların buralara geldiği zaman yaptıkları biliniyor. Haçlılar Hıristiyanlığın yayılması amacıyla bu bölgeye gelirken burada varolan  Doğu Hıristiyanlığının da Batılılarla olan bağını güçlendirmişler.

   Sayda’daki balıkçı lokantaları, Sur’daki Liman kafelerden farklı, salaş, kirli lavobolarıyla, hijyenik olmayan mutfaklarıyla,  çöp dolu kovalarıyla hiç güven vermiyorlar..Ancak tam tersine lezzetli mi lezzetli yemekler sunuyorlar. Karides tabakları, kızarmış balıkları, çeşit çeşit salatalarıyla, yemekler hem lezzetli ve hem de  doyurucu oldular..

    Sayda kentinin de Akdeniz mimari yapısına benzer şekilde  çarşısının da kurulduğunu görüyoruz. Çarşısı (Souk) ,Kapalıçarşı olarak ,  içiçe geçmiş Abbara dediğimiz  kemerli yapılarla kurulmuş. Ancak cuma günü olması nedeniyle dükkanların çoğu kapalı. Bu bizim için özellikle kalabalığın olmaması , yapıları daha iyi görmememize olanak veriyor. Çarşıların içinde minicik dükkanlar dışardan kepenkleri var. Tüm çarşı alanının 1.5 km kadar bir alana sahip olduğu söyleniyor. Çarşı içinde açık birkaç dükkandan biri ,bir Künefeci bizi içeriye çağırıyor. Hemencecik ısıttığı künefelerinden bize ikram ediyor.. Çarşı içinde dar ara sokaklar içinde çocuk kalabalığı içinde ilerlerken kendimizi yeşil  pancurları olan evlerle çevrili bir avluda buluyoruz. Avluda eski bir cami var. Namaz vakti gelince duyulur duyulmaz bir ezan sesi geliyor. Hoparlör olmadan okuduğu ezanla hoca namaz vaktini bildiriyor. Sessiz sedasız mahallenin gençleri yaşlıları camiye doluyor.

 Güneydeki  Sur ve sayda şehirlerinden ayrılıp şimdi Kuzeye doğru Trablusşam ve Biblos şehirlerine doğru tarihin ve kültürün izlerini arayalım…

   Lübnan’ın Kuzeyine doğru gidince Trablusşam (Tripoli) şehri eski ve önemli liman kentlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. burada tarihin izlerini yakın dönemdeki savaşlardan çıkarmaya çalışıyoruz.. Suriye’nin  Lübnanı işgal etmesiyle değişen Trablusşam uzun bir dönem bu savaşın izlerini taşımış.. Burası Türkiye’nin Güney Doğu Anadolu bölgesine benzer şekilde yoksulluk ve fakirlik şehri olarak da kabul edilebilir. Ancak rehberimiz insanların gönlünün çok zengin olduğunu söylüyor.

 Trablusşam’ın tarihi içinde yeralan ve Lübnan’ın en büyük kalesi olarak  haçlılar tarafından 12. Yüzyılda yapılmış.. daha sonra Osmanlıların eline geçmiş  ve günümüze kadar gelen kale,   önemini stratejik bir alanda olması nedeniyle korumuş. Kale tarihi açıdan önem taşıyan bir değere sahip ve içinde de bu tarihi anlatan bir de müze bulunuyor. Müzede tarihten bu yana Trablusşamın  geçirdiği aşamalar anlatılıyor. Sergilenenler arasında,   Neolitik dönemden kalma eserler, burada yerleşmiş, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemine ait  sikkeler gibi buluntular bulunuyor..

   Şehre tepeden bakan kaleden aşağıya doğru çarşıya doğru inilince geleneksel Akdeniz çarşısı mimarisini bir kez daha görüyoruz. Çarşı canlı ve kalabalık dükkanlarda, baharattan; iğneden ipliğe, altından sabuna kadar günlük ihtiyaca yönelik aradığını bulacağın pek çok şeye rastlamak mümkün. Turistik bir çarşı olmamakla birlikte çarşı esnafını, dar çarşı sokaklarını ve yerel insanları yakından görebiliyoruz.  Çarşıda yine Osmanlılardan kalan eski bir hamamın izlerini yakından görebiliyoruz.. Trablusşam kenti daha çok Osmanlı döneminin izlerinin ortaya çıktığı ve yapıları ile de bunu hissettiğimiz bir yer oluyor..

  Lübnan’ın Kuzey coğrafyasında Akdenize bakan tepenin üzerinde Harissa’da Lübnan’ın en büyük Meryem Ana heykeli ve hac merkezi bulunuyor.  Meryem Ana heykelinin yanında Maruni katedrali bulunuyor. bu kilise ve Meryem ana heykeli , Brezilyadaki Marunilerin büyük ölçüde yardımları ile yapılmış. Ayrıca Bu hac merkezinde kurulmuş birçok küçük şapel ve dua etme yeri bulunuyor. İçeriye girerken bir kutsal yere girme disiplini içinde olarak giyim ve ağır bir duruş içinde olmak gerekiyor. İçeride birkaç küçük şapelde dua ediliyor. Gelenler dua edip mum yakıyorlar. Dışarda da küçük dua etme yerlerinde dizçökmüş kendi içsel yolculuğu içinde dua edenlere rastlıyoruz. Bunların yanısıra fotoğraf çekip bu anları kayıtlamak isteyenler de var. Etrafta taşkınlık yapılmaması için görevli kişiler dolaşıyor. Çeşitli dua yerlerinde günahlarından arınma, kurtulma, adağını adama gibi pekçok işlevin birarada sunulduğu şapellere rastlıyoruz. Burada bu kutsal alan içinde dini müziğin de hafifletici bir şekilde çalınması  uhrevi etkiyi arttırıyor.

 Lübnan’ın doğal manzarasını seyretmek için buradaki Harissa tepesinden aşağıya doğru inen teleferik iyi bir araç olabilir. Oldukça yüksek bir tepe üzerinden aşağıya doğru yolculuk güzel bir Akdeniz manzarasına bakarak evlere çok yakın bir şekilde oluyor..

 Bu bölgede izlenmesi gereken diğer bir doğa güzelliği ise, Dünyaca ünlü Jeita mağarası olacak.. Mağara iki bölümlü. İlkinde devasa bir derinlik ve yükseklik ile Jules Verne’in Dünyanın arzına seyahat hikayesini aklıma getirdi. Küçülmüş hissettiğim mağara devanasının ağzındaydım. İçinde sarkıtlar ve dikitler ile dişleri arasında duruyordum. İçeride uzun bir yürüyüş parkurunun olmasına rağmen yolun büyük kısmı kapatılmış. Bu nedenle kısa bir yürüyüşle geri dönülüyor. İkinci mağarada ise  bir küçük bir göl bulunuyor.. mini botlarla   biraz ilerledikten sonra dönülüyor. Mavi sular ile kayaların rengi birbirine karışıyor.

  Harissa tepesinin kutsallığından ayrılıp yolumuzu yine eski bir liman kenti olan Biblos’a çeviriyoruz. Biblos,  burada yazının başında tanımladığım, hayalimde canlandırdığım Lübnan imajını burada buldum. Hurma ağaçlarıyla, geniş balkonlu avlulu evleriyle, kepenkli pencereleriyle , Marunilerin oturduğu temiz, düzenli, yeşilliği olan fazla kalabalık olmayan apartman yaşamının az olduğu bir kent. kendimizi bir anda Fransanın kırsal kesiminde bir köyde hissettik. Biblos, Unesco Dünya mirası listesinde yeralan bir şehir.  İncil’in adını bu şehirden aldığı biliniyor. Kentin girişinde yine taş bir yol ve etrafı sütunlarla çevrilmiş bir caddeyi,  Romanın izlerini görüyoruz. Çarşının içine kadar izlenen bu caddenin bir kısmı yeraltında henüz kazılmamış. İçeriye doğru girince kentte eski taş evler ve turistik çarşısı şirin bir ortaçağ kasabasına benziyor. Çarşının etrafında Maruni kilisesini görmek ve burada bir düğüne tanık olmak günün yorgunluğunu üzerimizden alıyor. Biblos’un kalesinin ise, burada yerleşmiş uygarlıklara tanıklık eden bir yapı olduğunu söyleyebiliriz. buradan aşağıya bakarak ne kadar uygarlık gelmişse onların izlerini takip edebiliyoruz.

  Biblos’dan Beyruta geçerek buraya ait gözlemlerimizi de söyleyelim…

 Lübnan’ın yakın geçmişinde savaşlar, çatışmalar çok fazla yeralmakta, Suriye’nin Lübnan’ı işgali , İsrail ile olan savaşı içerdeki direniş hareketleri ve en son büyük bir patlama ile sarsılan Beyrut’da başbakan Refik Hariri’nin ölümü ile oldukça yoksullaşmış bulunuyor. Beyrut’un eski halinden artık eser kalmamış. Eski dantel gibi işlemeli, balkonları ile adeta bir sanat şaheseri olan  evler harap olmuş. Son patlama olayından sonra Beyrut harabeye dönmüş. Sadece Refik Hariri ölmekle kalmayıp yüzlerce yaralı ve harap binalar kalmış. Bugün camları çerçeveleri boş olarak şehrin bu bölgesi hayalet gibi karşınıza çıkıyor.  Patlama o denli kuvvetli olmuş ki etrafta havai fişek fabrikası, potasyum depoları ne varsa patlamış ve devasa bir patlamaya  ulaşmış. Sonrasında ise, yönetimin yetersizliklerine  karşı başlayan protestoların ortaya çıkması ile başlayan gösteriler ve ardından  başlayan  ekonomik  krizi de eklemek gerekir. Kamusal hizmetlerin gördüğümüz kadarı ile pek olmadığını söyleyebilirim. Geceleri sokaklarda elektrik yok. Sadece dükkanların ışıkları ile aydınlanıyor sokaklar. Sokaklar elektrik tellerinin karmaşası ile Hindistanı aratmayacak görüntü içindeler..Elektrik sorununa çare bulmak için güneş enerjisi panelleri bireysel çözüm olarak gözüküyor ama elbette parası olanlar için.. Varolan ekonomik  gücün büyük bir kısmını ülkenin zenginleri paylaşıyor. Beyrut’un zengin mahalleri de özel kuvvetlerce korunuyor. Çöpler heryerde.. şehir devasa bir çöplük durumunda , toplu taşıma diye kırık dökük tek tük minibüslere rastladık. Eğitim de yine benzer şekilde çürümüş minibüslerle serviste üstüste çocukların bindiği bir taşımalı sistem var. Ancak rehberimiz Lübnan’da çok iyi eğitimin özellikle de tıp eğitiminin çok iyi olduğunu söylüyor.    Lübnan, kaosun içinde bir ülke olarak yaşaması zor ancak karanlık sokaklarda birahanelerin renkli ışıkları altında canlı neşeli müziklerle eğlenen gençler çok da fazla dertli değiller, hayat devam edip gidiyor..

  Lübnanın  kültürel coğrafyasında izlemeye çalıştığımız Maruni kiliselerinin Beyrut’taki Pazar ayinine katılmak ve başpapazın bizleri ayine kabulü ile başka dünyalar içine girdik..Hıristiyan aleminin Aziz George Rum ortadoks kilisesini Pazar ayinini sonrasında görebildik.. Beyrut’taki Mohammed El-Emin camiinin  Sultanahmet’e benzeyen dört şerefeli minareleri ve kubbe içindeki renklerin güzelliği görülmeye değerdi..

Kaynaklar: Fernand Braudel- Bellek ve Akdeniz

                   Özhan Öztürk Makaleleri-www.ozhanozturk.com

                   Aziz S. Atiya- Doğu Hıristiyanlığı tarihi

1001 İstanbul tur, Rehber.Ahmet Faik Özbilge