DOĞU’NUN KALBİ; İRAN 6

Öne çıkan

Hacıların  şehri Meshed’den Tebriz’e , İpekyoluna doğru…

   Tahran havaalanından  İran hava yolları ile Meshed’e gidiyoruz.. önce    kadınların ve erkeklerin ayrı bölümlerde aranması ile yolculuğumuz başlıyor..  güvenlik memurları rahat sakin bir arama içindeler..kadınlar çantaları ortayerde bırakıp kabinlere aranmaya gidiyorlar..genel olarak birbirine güven havasını görüyorum..herzaman olduğu gibi başı açık bir kadına rastlamıyoruz..ancak şık giyimli İranlı hanımlar başlarını hafif örtüyorlar .. yine kız çocuğu olan bir aileye gözüm takılıyor..kızlarının ergen yaşta olmasına karşılık başına pembe  bere şeklinde örtü takmışlar… örtüyü zorunlu olarak takmak ile herzaman başını açabileceğini düşünerek takmanın başka şeyler olduğunu düşünüyorum..zorunluluk insanı daha fazla yoruyor.. buna karşı neler yapılabileceği düşünülmeye başlanıyor kendine göre farklı örtünme pratiklerini geliştiriyorlar..

  Meshed’e akşam saatlerinde indik.. buraya gelen çoğu ziyaretçinin  Türbe ziyaretleri ile ilgili oldukları anlaşılıyor..bunlar arasında özellikle de yeni evlenmiş çiftlerin yeni hayatlarına bu türbeyi ziyaret ederek başlamaları  İran’da bir gelenekmiş..

   Meshed şehri, kutsal şehirler arasında en önemli yeri alıyor.. çünkü burada daha önce söylediğimiz Sünni ve Şii çatışmasında öldürülen imam Rızanın türbesi bulunuyor.. Şiilik tarihinde çok önemli bir yere sahip olan İmam Rıza’nın burada türbesinin bulunması ile Meshed,  kutsal kentler arasında çok önemli bir yere sahip oluyor..burası, müslümanların kutsal Mekke’sinden   sonra ikinci kutsal yer oluyormuş..Meshed’e gelenler de hacı oluyorlarmış..

 Meshed’in  Şii inancının kutsal bir merkezi haline gelmesi , Safevi imparatorluğunun   Şiiliği devletin resmi dini olarak kabul etmesiyle olmuş…burada daha öncesinde Abbasiler tarafından öldürülen Şii imam Rıza’nın kabri bulunuyormuş zamanla kabrin etrafına ziyaret ve türbe yapılmış..  asıl türbe haline gelmesi 15. Yüzyılda Selçukluların buraya gelmeleri ile başlıyor..Timur’un oğlu Şahruh’un karısı Gevherşad  türbeye büyük bir saygı göstererek burayı genişletip  bir de kendi adına camii yaptırmış.. Safeviler gelince de burası kutsal bir yerleşim olarak kabul edilmiş . Meshed doruk noktasına Nadir Şah döneminde erişiyor.. Nadir şah ise, şiilerin kutsal merkezini  , Irak’taki Kerbela şehrinden alarak Meshed’e getiriyor.. Kerbela’nın Osmanlı imparatorluğu’nun hakimiyeti altına girmesiyle İmam Rıza’nın mezarı her yıl 100.000 kişinin ziyaret ettiği kutsal yer olarak öne çıkıyor..bundan sonra da  Meshed kutsallığın merkezi oluyor..1928’de bu kutsal yerin alanı 180 metre genişlikte iken 1979 devrimi ile burası 320 metreye çıkartılmış…islam cumhuriyeti boyunca da en büyük mimari yapılar ortaya çıkmış.. sürekli genişleyerek büyük bir yerleşkeye dönüşmüş..içinde müzeler, camiiler, kitabevleri, postahane ,içiçe geçen avlular gibi birbiriyle bağlantılı yapılar bulunuyor.. Türbenin kapladığı alan itibariyle dünyanın en büyük, insan kapasitesi olarak da dünyanın ikinci büyük mescidi ve türbesiymiş..

   Akşam Meshed’e inip otelimize geçtiğimizde  İmam Rıza’nın kutsal türbesini ziyaret etmek için oldukça geç bir saat olması nedeniyle türbeyi ertesi akşam ziyaret etmenin çok daha iyi olacağını düşündük.. Ertesi gün sabahtan Meshed’e 130 km uzaklıktaki Nişabur kentine gitmeyi planlıyoruz..

   Nişabur    , Abbasilerden Moğol istilasının kenti yakıp yıkmasına  kadar geçen dönemde, islam dünyasının entelektüel seviyesi oldukça yüksek bilim, kültür ve ticaret merkezlerinden biri olmuş..ayrıca Anadolu ve Akdeniz’i, Çin’e bağlayan ipek yolu üzerinde bulunduğu için de şehrin refah düzeyi oldukça yüksekmiş..şehir yüksek bir kültür seviyesine ve zenginliğe sahip olması nedeniyle burada pekçok düşünürün felsefecinin ortaya çıkmasını sağlamış..bunlar arasında özellikle ziyaret etmek istediğimiz tasavvufla ilgili düşünceleriyle bilinen Feridüddin Attar ile Matematik ve Astronomi alanında önemli çalışmaları olan ama bizim daha çok onu şiirleri ile tanıdığımız Ömer Hayyam’ın mezarları olacak..

   İran’a yolculuğumuzda en çok  ilgimi  çeken konulardan biri de,  tasavvuf düşüncesinin izlerini sürmekti..bu nedenle Feridüddin Attar’ın mezarı bizi tasavvufa bağlayan bir bağ oldu..

  İran’da tasavvuf ile fikirler, dönemin  sınıf ayrılıklarına, seçkinci düşüncelere, ayrıcalıklı olma anlayışlarına karşı ortaya çıkmış.. Tasavvuf düşüncesinde, ahlaki üstünlük düşünceleri, manevi yücelikler , nefis ile kötülüklerle mücadele temeline dayanan bazı kurallar benimsenmeye başlanıyor.. bunlara göre bu yolun daha başlarında bile bulunan kişi belirli birtakım ibadetleri düzenli olarak yaptığında en yüce makamlara yükselebilmekteydi..bütün bu yolculuğun hedefi ise gerçeğe marifete erişmekti..

   Tasavvuf düşüncesinin ilk şekillerini ortaya koyan Feridüddin Attar, Mantıku’t- Tayr kitabında kuşları sembol alarak Vahdet-i Vücud’u yani Allah’a ulaşmayı anlatır.. anlattığı Simorg kuşunun hikayesinde  çok şey saklıdır..Si Farsça’da otuz demek, Murg ise, kuş demektir.. Simurg , otuz kuş demektir.. Otuz kuşun Simurg’e yaptığı  yolculuk , olgunluğa erişmek için insanın geçirdiği sıkıntılı yedi aşamadan geçerek sonunda Allah katına erişmesi,  bir başka deyişle   insanın olgunlaşması ,  ergin insan haline gelmesidir..

  Attar’ın kitabında hikaye şöyle anlatılır.. binlerce kuş toplanıyor ve bizim de bir öncüye ihtiyacımız var diyorlar..Hudhud kuşu Hz Süleymanla birlikte gezdiği için çok fazla şey bildiğinden ona soruyorlar…Hudhud kuşu Kaf dağlarının arkasında Simurg diye bir kuş var ona gidelim kuşların hepsi ondan doğduğu için onu öncümüz yapalım diyor..kuşlar önce Simurg’e gitmekte tereddüt ediyorlar ve sürekli bahaneler öne sürüyorlar. Ancak yavaş yavaş Simurg’e gitmeyi kabul etmeye başlıyorlar. Simurg’a gitmek için yola çıkan binlerce kuştan  sadece otuz tanesi tehlikelerle dolu yedi şehri geçiyor.. bu otuz kuş tehlikeli yolları aşıp geldiğinde canları çıkmış bedenleri yorgun, bezgin bir halde Simurg’un sarayına ulaşıyorlar.. Karşılarına çıkan  görevliye , çok uzun bir yoldan geldiklerini ve Simurg’u görmek ve kendilerine padişah yapmak istediklerini söylüyorlar..Görevli, kuşların herbirinin önüne bir kağıt koyuyor , kağıtlarda kuşların başından geçen olaylar bütün detayları  ile anlatıldığından  kuşlar bu duruma çok şaşırıyorlar.. sonra Simurg ortaya çıkıyor.. kuşlar Simurg’u görünce daha da şaşırıyorlar.. çünkü her kuş Simurg’de kendisini görüyor.. Yada başka bir ifadeyle Simurg otuz kuşun hem herbiri hem de hiçbiri oluyor.   Attar’ın Mantıku’t-Tayr kitabında, Simorg,‘Allah’ı yada‘insan-ı Kamil’i’ simgeler..kuşların hükümdarı olarak kabul edilir.. Simorg, Tasavvuf metinlerinde de simgesel bir yaratık olarak ‘İnsan-ı Kamil:ergin insan’ yada Allah’ın zatını temsil eder..

  Attar’ın tasavvuf düşüncesinden etkilenen Mevlana ise kendi yolculuğunda daha yolun başında olduğunu şu şözlerle söyler.. ‘..Attar aşkın yedi şehrini gezmişken  biz ilk sokağın ilk dönemecindeyiz’…

  Attar’ın mezar anıtına bakınca bir kuş simgesinin olduğunu görürüz. bu kuşun kanatları üzerinde de mavi binlerce kuş gizlidir.. Türbesi ise,  türkçe şiirleri ile bilinen Ali Şir Nevai tarafından yapılmış..Türbesi de  Attar’ın alçakgönüllüğünü ifade eden bir şekilde yapılmış..türbeye normal zeminden birkaç basamak aşağıda giriliyor.  Attar’ın mezarı bizi tasavvuf dünyasının içine uzaktan da olsa bakmamıza olanak verdi..az ilerdeki Ömer Hayyam’ın mezarı ise bizi daha farklı bir dünyaya soktu..

  Hayyam’ı ise, daha çok, yazdığı Rubai tarzındaki şiirleri ile tanırız.. Rubai Arapça dörtlük anlamına gelir.. Gündelik hayatla ilgili şiirlerdir. Hayyam  da rubailerinde haksızlığı, tutuculuğu, ikiyüzlülüğü , taassubu , bağnazlığı eleştirmiştir.. ancak şiirlerinde hayatın güzelliğinden özellikle şarabın faydalarından bahseder..hayattan mümkün olduğunca zevk alınmasından yana şiirler yazmıştır.. Hayyam’ın asıl önemi ise,  11. Yüzyıl islam dünyasında  Matematik ve Astronomi alanında dünyanın güneş etrafındaki döngüsünü hesaplamasıyla ortaya çıkar..  yaptığı hesaplamalar ile güneş takvimini ortaya çıkarır.. Bu takvime göre bir yılın hesaplanması, Gregoryan takviminden daha hassas ve doğru olarak yapılmıştır..Hayyam’ın bu takvimine Celali takvimi denir.. bu ad, takvimin yapılmasını isteyen Selçuklu sultanı Sultan Melikşah’ın isimlerinden biri olan Celaleddin isminden alınmış.. Güneş takvimi 20. Yüzyılın başına kadar İran’da kullanılıyormuş..

 Hayyam’ın anıt mezarı büyük bir alan içinde 10 tane ayağı olan ters dönmüş bir şarap kadehine benzemektedir. Anıt mezarın mimarı ise Mimar Huşeng Seyhun tarafından yapılmış.  

 

Nişabur’da Ömer Hayyam’ın anıt mezarından ayrılıp Firuze dünyasının içine giriyoruz..Nişabur’da  dünyanın en kaliteli mavi Firuze taşının çıkarıldığını öğreniyoruz.. ticari değerini de bugüne kadar  korumaktaymış.. buradan çıkarılan Firuze taşları ile bir zamanlar İran saraylarının kubbe kaplamaları da yapılıyormuş ayrıca camilerin minarelerinde de sıklıkla kullanılan mavi rengin nereden geldiğini de anlamış olduk..Firuze taşını ilk kez Selçuklular keşfetmiş ve başka yerlere götürülmesinde de öncü olmuşlar…Firuzenin koyu mavi rengi yeryüzündeki cenneti simgeliyormuş..savaşlarda da savaşanların yanlarında Firuze taşı taşırlarsa  savaşı kazanacaklarına inanıyorlarmış.. bu nedenle Firuze taşının bir diğer ismi de zafer taşıymış..ayrıca halk arasında da pekçok şeye iyi geldiğine dair inancın oluştuğu da söyleniyor..çocuğu olmayanlara, şifa isteyenlere de iyi geleceği düşünülüyor..Firuzenin rengi mavi görünmesine karşılık , taşın içinde bulunan demir, alüminyum ve bakır elementlerinin hangisinin oranı daha fazla ise taşın renginin de ona göre değiştiği söyleniyor.. Firuze satan dükkanlarda taş  işlenip mücevher olarak satılıyor..

Nişabur’dan ayrılıp yeniden Meshed’e dönüyoruz.. akşam İmam Rıza’nın türbesini ziyaret edeceğiz..

  Akşam türbeye doğru giderken sokaklar siyah çadorlarını giymiş kadın ve erkek Şii hacı adayları ve hacılarla dolu .. daha çok kadınları kalabalık gruplar halinde görüyoruz.. sokaklarda hacı malzemelerini satan pekçok dükkan geceleyin ışıl ışıl parlıyor..sokak kalabalığının arasında ilerlerken üzerimizde siyah çador olmadığı için gelen geçenin dikkatini çekiyoruz..nihayet türbenin giriş kapısına geldik..kadınlar grubu olarak erkeklerden ayrılıp kontrol alanına giriyoruz..fotoğraf makinası yasak ,sadece yanımızda cep telefonlarımızı alıyoruz.. burada bize temiz naylon içindeki  çadorlarımızı veriyorlar.. siyah çadorlarımızın acemisi olduğumuzdan üzerimizden kayıp gidiyor..çarşaf kadar büyük çadorları  tekrar tekrar örtünüyoruz.. yas dünyasına uygun kapkara bir örtü içindeyiz.

  İçeri girdikten sonra yerler halılarla kaplı ve tertemiz …ayakkabılarımızı naylon torbalara koyup türbeye doğru  kalabalığın ardından ilerlemeye başlıyoruz..içerisi ayna sanatının incelikleri ile kaplanmış durumda aynalardan yansıyan  ışıklar içinde gözlerimizi etraftan alamıyoruz..türbenin içindeki üst kısımların altın kaplama olduğunu öğreniyorum..buradaki kaplamaları,  Nadir Şah   Hindistan seferinde ele geçirdiği altınlarla yaptırmış .. ilerde türbenin önüne doğru gelmeye başlıyoruz..Türbenin üzerindeki örtü kafes şeklinde altın ipliklerle örülmüş… sürekli öpülmesi nedeniyle yıpranıp eskidiğinden değiştiriliyormuş..kadınlar ellerindeki dua kitaplarını okuyor..kimileri ise oturmuş kendinden geçmiş dua ediyorlar.. namaz kılanlar var..üstüste yığılmış kadın kalabalığı ise türbenin etrafını çevirmiş.. ellerini, yüzlerini türbeye sürmeye çalışıyorlar..isteklerinin gerçekleşmesi için dua ediyorlar..kalabalığın içine girmeden geçiyoruz..siyah çadorlu görevli kadınlar ellerinde dua kitaplarını dağıtıyorlar.. dua edip çıkanların  kapının kenarını üç kez öptüklerini görüyoruz..namaz kılanların önünde namazlarının gelip geçenler tarafından  bozulmaması için koydukları yuvarlak küçük kıble taşları duruyor.. dışarı çıkınca   halıların üzerinde bir müddet oturup hızla akıp giden kalabalığı gözlemliyoruz.. yas tutmak ve ağlamak burada çok fazla görülen bir durum.. içinden geçenlerle yas ve gözyaşı birlikte ortaya çıkıyor.. başka bir tanesi de elinde bir kumaş yada suyu türbeye sürmeye çalışıyor..Türbenin altından yapılmış kubbesi gecenin karanlığında gözalıcı bir şekilde parlıyor..üzerinde hat sanatı ustalarından Ali Reza Abbasinin yaptığı Kur’andan sureler işlenmiş..

  Türbeden çıkarak dışarıda çadorlarımızı teslim edip sokaklardaki siyah çadorlu kadın ve erkeklerin arasına karışıyoruz.. burada Türbenin ziyaretinin bitmesi sözkonusu değil, kutsal şehir sokaklarda da devam ediyor.. alışveriş, kalabalık, çeşitli hediyelik malzemeler, kokular hep bu kutsal mekanı hatırlatıyor..

  Meshed’in kutsal havasını soluduktan sonra  ..akşamın çöken karanlığında otelimize dönerken buranın şiiler için olduğu kadar bu kültüre yabancı bizler için de ne kadar önemli olduğunu ve gidilmesi görülmesi gereken kısaca yaşanması gereken bir yer olarak aklımızın bir köşesinde durması gerektiğini söyliyeyim..

  Ertesi gün akşam Tebriz’e geçeceğiz..ancak uçağın kalkış saatine kadar görmeyi istediğimiz bir başka yer de İran’ın en büyük şairlerinden olan ve Şehname adıyla bilinen tarihi destanı yazmış Firdevsi’nin mezarıydı.. Firdevsi’nin mezarı, Meshed’den 24 km uzaklıkta Tus şehrinde bulunuyor..

  Firdevsi 10. Yüzyılda yaşamış bir şair ancak halen İran edebiyatında çok  önemli bir yere sahip bulunuyor..Firdevsi, kendi döneminde İran tarihine meraklı birisi olarak biliniyor.. bu dönemde Arap akınlarının İran coğrafyasında hakim olmasıyla başlayan siyasi ve kültürel baskılara karşı endişe duymaya başlıyor.. bir yandan da İranlı yöneticilerin acizliklerine karşı da isyan duyuyor…işte bu siyasi ortam içinde Firdevsi ünlü Şehname’yi yazıyor..

  Şehname, ‘Şahların kitabı’ demekmiş..yaklaşık 35 yılda eserini bitiriyor.. Firdevsi, Şehname ile İran halkının  İslamiyet öncesindeki eski İran değerleriyle bağının  kopmasını önlemek ister..varolan bağların da alabildiğine güçlenmesinden yanadır.. milli duyguları yeniden canlandırıp, halka eski görkemli günlerini hatırlatmak ve bağımsızlığını kazanmaları için harekete geçirmeyi amaçlar..

Şehname’de bu amaçla , İran’ın milli hikayeleri, mitolojik kahramanları anlatılır.. mitoloji , kahramanlık anlatıları, tarih, efsane, hikaye, gerçekler hepsi içiçe geçmiştir.. Şehnamede anlatılan pekçok kahraman vardır.. ancak bunlar arasında en önemli kahraman Rüstemdir..yada diğer bildiğimiz adıyla Zaloğlu Rüstemdir..  İran’ın milli kahramanıdır..Firdevsi, Rüstem’i çoşkulu ifadelerle anlatır.. Rüstemi babası onu Elburz dağlarına bırakır..çünkü Rüstem farklı bir bebektir..bir albinodur..  Rüstem’i Simurg büyütür.. Simurg bilgin bir kuştur..Rüsteme tehlikede olduğu zaman yardım edebileceğini söyler… Rüstem’in kötülüklerle savaşı başlar ve yedi aşamadan geçen savaşı anlatılır.. Şehname, İran milletinin bir kültür ve medeniyet ansiklopedisi olarak tanımlanmıştır.. 

  Firdevsi, Pehleviler döneminde milliyetçiliğin ön plana gelmesi nedeniyle önem kazanmış.. şiirleri öne çıkarılmış ve Pehleviler Firdevsi’ye görkemli bir Mezar anıt yapmışlar..Mezar anıtı beyaz bir mermerden yapılmış ve İran’ın ilk imparatorluğu olan Ahamenişlerin kurucusu Kiros’un Pasargat’daki mezarına benzer şekilde yapılmış..ayrıca mezarın üzerinde de yine Şehname’den bazı kısımlar bulunuyor..  Mezar anıtının yanında bir de müze bulunuyor..burada Firdevsi’nin gömülü olduğu   mezarı bulunuyor..müzenin duvarlarında   Şehname’nin anlatıldığı alçı kabartmadan  panolar yapılmış..görsel duvar panosunda kahraman olan Rüstem’in nasıl doğduğu , onu büyüten Simurg kuşuyla olan beraberliği, devlerle, cadılarla ve pekçok kötülüklerle mücadelesi burada anlatılıyor…ancak buradan izlediklerimizle kalmayıp  bize bilgi veren resmi görevlinin okuduğu şiirler hikayeyi   daha iyi canlandırdı…Görevli,  Şehname’deki kahraman  Rüstem’in mağaranın içindeki devle savaşının anlatıldığı  şiiri okudu..şiirde, Rüstem uyuyan devi öldürmek için onun uyandırır. Çünkü uyuyanla savaşılmaz.. şiiri okurken, Rüstemin devle savaşında onun devi nasıl öldürdüğünü, Hamasi tarz denilen insanları çoşturmayı hedefleyici bir şekilde okumaya başladı..  Şehname biran için sesli hale geldi…Görevlinin Rüstem’in kahramanlık hikayelerini okurken kullandığı bu Hamasi tarz aslında eskiden kahvehanelerde anlatılan hikayelerin canlandırılmasında kullanılırmış.. halen bu tür şiir okuma geleneğinin devam etmesi de İran’da şiire duyulan ilginin geleneklerin nasıl hala yaşadığını bize gösterdi..

 

 Tus şehrinden İran’ın kültür hazinelerinden bir parça da olsa görmüş olmanın hazzını yaşayarak yeniden Meshed’e dönüyoruz..

    Meshed’den yine İran havayolları ile yolculuk yapıp Tebriz’e gideceğiz..havaalanında ise Tebriz yolcularının  Azerbeycanlılara benzediklerini  görüyorum.. yanımızda oturan birçok kişi yarı Türkçe konuşuyor..biz onları anlamaya başladık. Tabii onlar da bizim konuştuklarımızı anlıyorlar..ve birazdan sohbet başlıyor.. Hoşgeldiniz..nereden geliyorsunuz..Tebriz güzeldir..ve daha pekçok şey yakınlık kurmak için yeterli oluyor.. Uçağın manken gibi hosteslerinde  kahverengi pantolon ve üzerine uzun tunikleri, başlarına başı kapatan bir başörtüsü ile üzerinde hostes şapkası takmışlar.. hosteslerin adeta robota benzer duruşları var.. silikonlanmış dudaklar, gerilmiş yüzler hiçbir ifade vermiyorlar ..boylarının ise oldukça uzun olması da dikkatimi çekti..Uçağımız biraz geç kalkmasına ve  Tebriz’e uzun bir yolculuk olmasına rağmen zamanında , rahat ve güvenli bir yolculuk yaptık..

  Tebriz havaalanında yeni bir otobüsle kalacağımız otele gidiyoruz. İran’daki turist otobüslerinin ne kadar konforlu olacağını düşünmemişim. Adeta uçakla yarışıyorlar..turist transfer otobüsleri , tek kişilik koltukları, geniş rahat ve her türlü yayılmaya müsait.. ayrıca çölden geçiyor olsak bile , yolların da  iyi yapılmış olması nedeniyle konforu arttırdığını söyleyelim..

  Tebriz’e akşamın geç bir saatinde iniyoruz.. burada yaşayanların çoğu Azeri.. dilleri de Azeri Türkçesi oluyormuş..artık havaalanından beri konuşulanları birkaç kelime de olsa yakalayıp anlayabiliyoruz..burada derdimizi anlatacak soruları cevaplayacak olmamız bizi rahatlatıyor..ayrıca Türkiye’den gelen Türklere de ayrı bir sempatileri var..Türklerin de turist olarak sayıları burada daha fazla…

  Tebriz İran’ın tarihinde önemli şehirlerden biri olmuş..burasının tarihte önemli bir üretim ve dokuma merkezi olması, İpekyolu ticaretinin buradan geçmesini sağlamış..buradan tüm dünyaya dokunan kumaşlar kervanlarla gitmiş..tarihten bu yana Tebriz, ticaretin merkezi olmuş.. ayrıca özellikle Türkiye açısından da önem taşıyan bir şehir.. Kafkasya üzerinden Rusya’dan gelen yol ile Trabzon üzerinden Türkiye ve batı Avrupa’dan gelen yolun Tebriz’de birleşmesi sayesinde  buradan 10. Yüzyılda müslüman ülkelere Grek malları getiriliyormuş.. bunların büyük bir kısmı da Trabzon yolundan geliyormuş.. Tebriz ticaretin kavşak noktası olduğundan aynı zamanda farklı kültürlerin , inançların  birarada yaşadığı kozmopolit  bir şehir olmuş.. Nasturiler, Ermeniler, Yakubiler, Gürcüler ,İranlılar Müslümanlar hepsi birarada yaşayabiliyorlarmış..

   Tebriz’in ticari açıdan önem taşıması aynı zamanda askeri açıdan da  stratejik bir konumda bulunmasını sağlıyordu.. tarih boyunca 8. Yüzyıldan bu yana kurulan imparatorlukların başkenti olmuş ve Tebriz için mücadele edilmiş..Tebriz kentinin kurulması,   Abbasiler dönemiyle başlıyor.. Moğollar, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safeviler ve Osmanlılarla devam etmiş..Osmanlılar Yavuz Sultan Selim’in yaptığı Çaldıran savaşından sonra şehri ele geçirmişler ve kısa bir süre ile Tebriz Osmanlıların idaresine geçmiş..ancak daha sonrasında Safeviler yeniden Tebriz’i almışlar Safevi hanedanlığından sonra ise, Kaçar hanedanlarına mensup şehzadelerin de burada büyüdüğü, Tebriz’in bir sancak şehri olarak kullandıkları biliniyor..  Tebriz tarihte pekçok mücadele geçirdiği için, 19. Yüzyılda meşrutiyet hareketinin de önemli kentlerinden biri olmuş..ayrıca Pehlevilere karşı yapılan mücadele de önsaflarda yerini almış..kısacası Tebriz aynı zamanda  muhalefet hareketlerinin ortaya çıktığı bir kent olmuş..

  Tebriz’deki ilk günümüz Cuma günü olduğundan bugün Tebriz’in ünlü kapalıçarşısı ve tüm esnaf kapalı ..ancak şehrin görmemiz gereken müze ve diğer anıtlarının açık olduğu şanslı bir gündeyiz.. sabahın erken saatlerinde görmeyi çok istediğimiz şairler mezarlığı ve şiir müzesine doğru yola çıkıyoruz..

  Tebriz kentinin en önemli özelliği, bir şiir kenti olması..şairlerine ve onların şiirlerine verdikleri önem onlar için yaptıkları müzede cisimleşmiş.. daha önce de İranlıların Hafız’ın mezarında onun şiirlerini nasıl bir saygıyla okuduklarına tanık olurken bu saygıyı ve sevgiyi iyice hissetmiştik. Şimdi de bu şairler müzesinde aynı duyguları hissettik.. Şairler müzesinde 409’dan fazla şairin mezarı ve bir de şairler için yapılmakta olan bir anıt bulunuyor…henüz tamamlanmamış bu anıt içiçe geçmiş kitaplar şeklinde düşünülmüş..müzede pekçok şairin fotoğrafı, şiirleri, heykeli duruyor..bu şairler arasında Tebriz’li olan ve Tebrizliler tarafından çok sevilen Şehriyar da var..Şehriyar İranlılar için önemli şairlerden biri, günümüzün Hafız’ı Sadi gibi bir öneme sahip..20. yüzyılın başlarında yaşamış bu şairin hüzünlü öyküsünü de anlatmadan geçmeyelim..Şehriyar, bir tıp öğrencisiyken bir kıza aşık oluyor. Ancak sevdiği kızın babası kızını Şehriyar’a vermiyor..üst makamlardan bir devlet görevlisiyle de evlendiriyor…bunun ardından üzüntüsünden Şehriyar hem tıp eğitimini bırakıyor hem de sevdiğine kavuşamıyor..hikayesi Tebriz halkını çok etkilemiş olmalı ki onun ölümünde hiçbir dükkan açılmamış ve ölüm günü İran’da milli şiir günü ilan edilmiş..

Şiir müzesinden çıkıp arkeoloji müzesine doğru gidiyoruz.. Burası arkeoloji müzesi olarak oldukça küçük olmakla birlikte içinde önemli eserlerin olduğu bir müze..özellikle Tebriz’in tarihinde Osmanlıların izlerini bulmak bizim tarihimiz açısından da önemliydi.. burada Kaçar hanedanlığı döneminde Sultan Abdulmecid’in ısmarladığı üç ton ağırlığında bir Bismillah taşı bulunuyor.. Sultan, İranlı bir taş ustasına dünyada tek olabilecek  bir şekilde taşa işlenmiş bir Bismillah taşını ısmarlamış..usta , Mısır’da işlediği bu mermer taşı  8 yılda bitirmiş….ancak Sultan taşın üzerinde 12 tane ayet ve şiir görünce, taşın Şiiliği hatırlattığını söyleyerek almaktan vazgeçmiş.. Bu bismillah taşı da Tebriz’de kalmış.. Arkeoloji müzesinde ayrıca Kaçar hanedanlarına ait çeşitli porselen eşyalar, Tebriz’de Neolitik döneme ait tütsü kapları gibi çeşitli bulgular ve eşyaların olduğunu da belirtelim..

  Tebriz’in tarihi geçmişinden günümüze kalan yapıları arasında en önemlisi, 15. Yüzyılda Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah’ın yaptırdığı ve adını üzerindeki çinilerin renginden alan Mescid-i Kebud yada diğer adıyla Gök Mescidi… Karakoyunlu hükümdarı Cihan şah ile karısı Can Begüm hatun tarafından yaptırılmış.. Mescid ilk Türk islam eserlerinden biri olarak tarihe geçmiş..Mescid, içinde medrese, kütüphane, hamam gibi yapıların olduğu büyük bir külliye olarak yapılmış..içinin ve dışının mavi çinilerle süslenmiş olması nedeniyle buraya Gök Mescid denilmiş..ayrıca içinde Cihan Şah ve Begüm Hatun’a ait bir mescid daha bulunuyor.. her ikisinin mezarları da burada duruyor..Bu mescidin içinde mavi çiniler üzerine  altın yaldızla süslemeler yapılmış..bugün bu süslemelerin ancak bir kısmı görülebiliyor.. mescid depremle yıkılmış daha sonra yeniden inşa edilmiş..

   Tebriz’de girdiğimiz kafe yada dolaştığımız sokaklarda Türkçe kelimeler duymak, esnafla birkaç kelime sohbet burada yaşayanlarla yakınlaşmamızı sağladı.. kolayca uyum sağlayabileceğimiz düşüncesi oluştu.. Cuma günü olması nedeniyle tatil gününü yaşayan Tebriz halkı yakınlardaki parklarda eğlenmek dolaşmak dinlenmek istiyordu.. Bu parklardan Şah Goli parkına gidip hem biraz dinlenmek hem de etrafı seyretmek istedik.. Şah Goli parkı, Şehrin dışında kalıyor ..burada daha önceden bir gölet varmış…Safevi hanedanları göleti bir havuza çevirmişler daha sonra gelen Kaçar hanedanlığı ise havuzun içine bir yazlık saray yapmışlar ve saray günümüze gelene kadar iktidarların elinde değişim geçirmiş.. önce yıkılmış yerine islam mimarlığına uygun yeni bir bina yapılmış bugün ise bu bina kafe restoran olarak kullanılıyormuş..parkta gezinirken gençlerin kendi aralarında topla oynadıklarını, genç kızların ailelerin yanında isyankar pozlarını ve başörtüsünü açma girişimlerini izleme fırsatımız oldu.. bize turist olarak laf atanlarla sohbet edip fotoğraf çektirdik.. kızların başörtüsüne karşı geliştirdikleri dayanışma pratiklerinden biz de nasibimizi aldık ve kadınların ellerine de birer şeker ve kağıt verildi..

  Tebriz’deki üçüncü günümüzdeyiz.. bugün Cumartesi ve Ortadoğunun en büyük çarşısı olan kapalıçarşıyı merak ediyoruz.. esnafın kepenk kapatma uygulaması olacak mı acaba diye sormadan edemiyoruz.. Cumartesi günü Tebriz metrosuna binip çarşıda iniyoruz..metro çok kalabalık değil.. bir vagon sadece kadınlara ayrılmış birine de aile olarak binilebiliyor..sadece erkeklere ayrılmış vagon da bulunuyor..biz aile vagonuna hepbirlikte bindik..

   Tebriz Kapalıçarşısı, Tebriz’in İpekyolunun üzerinde olması nedeniyle tarih boyunca çok önemli bir ticaret merkezi olmuş.. çarşının yapımı 9. Yüzyıla kadar iniyor..ancak ilk planlı yapılaşma 13. Yüzyıldan itibaren başlamış..burada pekçok han ve kervansarayların yapılmasıyla ilk yapılar ortaya çıkıyor çünkü Tebriz’i ellerinde tutan hanedanlar, hükümdarlar ticaretin gelişmesi için yol ,han, kervansarayların yapımına önem veriyorlar.. yolların güvenliğini sağlayarak tüccarların dolaşımını kolaylaştırıyorlar..bir yandan da tüccarlara vergi muafiyeti ve teşvik politikaları da uygulamışlar..kapalıçarşı daha sonraları yıkıcı depremlerle tahrip olsa da yeniden ve yeniden yapılmış.. İpekyolu geçtiği sürece de önemini korumuş. Alternatif ticaret yolları bulununcaya kadar Kapalıçarşı şehrin ve bölgenin en önemli ticaret merkezi olmuş.. özellikle Ortadoğu’nun en eski Kapalıçarşılarından biri olan çarşı , 2010 yılında Unesco Dünya Mirası listesine de alınmış..

  Kapalıçarşı, içiçe geçmiş pekçok han ve kervansaraylar, camiler, okul, hamam ve diğer başka yapılardan  meydana geldiğini söyledik bu yapılar tuğladan yapılmış..ve sonradan birbirine bağlanmış..tahminen 7 km lik bir alanı kaplıyormuş..içinde İstanbul’daki Kapalıçarşı gibi pekçok kapısı da bulunuyor.. Çarşının içinde kuyumcuların bulunduğu kısıma Emir Pazarı deniliyormuş, halıcıların kısmına da Muzafferiye pazarı deniliyormuş ve çarşının en yüksek kubbeli pazarı da burasıymış..çarşıda baharatçılardan, giyime, süs eşyalarına , iğneden ipliğe, kafelere, restoranlara kadar türlü çeşit eşya satıldığını gördük..çarşı içinde yürürken kalabalıkta iki tekerlekli çekçek arabaları çeken hamalların yol almak için ‘ya allah’ diye bağırtıları arasında çarşıyı dolaştık..

Çarşının özellikle halıcılar kısmına bir göz atalım..halıcılar kısmında etrafında halı dükkanlarının olduğu büyük bir avlunun ortasında halılar ortada duruyor ve üzerinde de halı onarıcıları işlerini yapıyorlar.. halı satın almak için dükkanlara girip bakmanın ötesinde size yardımcı olabilecek kişiler de ortaya çıkıyor..çarşıyı bilen bu kişiler sizin ne alacağınızı ve ne kadar fiyat vermek istediğinize göre de dükkan dükkan gezdiriyorlar..halıyı aldıktan sonra uzun uzun pazarlık sonrası yapılan el sıkma  ritüeli ise  sağlam kol gerektiriyor..

 

  İran gezisinin sonuna geldik ve ertesi gün THY tarifeli uçağı ile Tebriz’den istanbul’a gideceğiz.. şimdiye kadar İran’dan aklımda kalanlar…en güzel sanat eserleriyle karşılaştığımız tarihin dibini gördüğümüz ,ahlak felsefesinin ,tasavvufun doğduğu topraklar …islamiyetin görmediğimiz bilmediğimiz inançlarını , ritüellerini , törenlerini gördüğümüz ,kutsalını yaşadığımız , sanatla yoğurulmuş islamiyetin ülkesi..gökyüzü ile yeryüzü arasında bağlantılar kurduğumuz , kutsal dünyasının içine girip çok ama çok yakından insanların ağlamalarına, kapılarına yüz sürenlere, öpenlere, dua edenlere tanık olduğumuz , şiirlerini doyasıya okuyup içtiğimiz sanatıyla, renkleriyle ,mozaikleriyle başımızın döndüğü kendimizden geçtiğimiz bir ülke..islamiyeti bir başka tanıdığımız, bir kadın olarak katı kurallarıyla yakından gördüğümüz ..tarihten bu yana gelen kültürüyle cana yakın misafirsever insanları ile tanıştığımız ülke…uçsuz bucaksız çöllerini İpekyolu üzerinden giderek izlediğimiz sarı sapsarı çölleriyle susuz yollarda develerin geçtiğini hayal ettiğimiz bir ülke..ekonomik hayatın canına tak ettiği artık katlanılmaz hayata isyan edenlerin ülkesi..doğu masallarının diyarı , ipekyolunun ülkesi İran…

Kaynaklar:

1001 istanbul tur, Rehber Pembe Özdemir

İran Rehberi, Nazlı Elmi

Zafer bozkaya- İran gezi rehberi

Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül  ve Şiir Ülkesi.

Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.

V.V.barthold- İran tarihi Coğrafyası.

Lonely Planet-İran

Nimet yıldırım- iran Kültürü

DOĞU’NUN KALBİ;İRAN 5

Şiiliğin Kutsal kenti ; Kum’dan Tahran’a doğru…

İsfahan’ı arkamızda bırakarak rotamızı Kum’a doğru çevirdik.. ancak yolumuzun üzerinde Unesco Dünya Mirası Listesinde yeralan Abyenah köyüne uğramadan geçmeyeceğiz..Kum’dan sonra ise Kaşhan ve ardından Tahran bugünün son hedefi  olacak..

 Abeyenah köyü , turistlerin sevdiği ve sıklıkla uğradığı  yerlerden biri ..ancak şu anda İran’ın siyasi durumu nedeniyle ortalarda pek fazla turist gözükmüyor..

  Abeyenah köyü, yüksekliği 2000 metreye çıkan bir dağ köyü …köyün kırmızı killi topraktan yapılma evleri ,simetrik olmayan evlerin üstüste binmesiyle doğal bir görünüm oluşturuyorlar.. dar ara sokakları film seti gibi duruyor..fotoğraf çekmeye doyamıyoruz.. köyde daha çok yaşlılar bulunuyor, gençler çoktan köyü bırakıp gitmişler..köyün insanlarının giysileri ise daha muhteşem kendi özgün giysilerini terketmemişler..köyde erkekler , kadınlar fotoğraf çekmemize izin veriyorlar..  erkeklerin pantolonları şalvara benziyor.. siyah renkte bol bir pantolon şalvarın üstüne ceket ve kasket takıyorlar.. kadınlarda da başlarında geleneksel çiçekli beyaz başörtüleri var..  ve bol bir etek giyiyorlar..

   Abeyenah köyü eski bir köymüş..1500 yıllık bir köy..dilleri ise eski Farsça olan Pehlevi dilini konuşuyorlar.. kadınlar turistlere alışık olduklarından kapılarının önlerinde tezgahlarında kurumeyve, yemiş, eşarp, geleneksel renkli  giysiler gibi şeyler satıyorlar..kadın ve erkek ilişkileri de öyle kaç-göç şeklinde değil.. kadınlar daha fazla satışın içinde görünüyorlar..   Abeyenah köyünde bir de Zerdüştlerin ateş tapınağı varmış..ancak bugüne bir şey kalmamış..

  Köyün güzel safranlı çayını içtikten sonra  Kaşhan’a devam ediyoruz.. yolumuzun üzerindeki ikinci durak, yine Unesco dünya mirası listesindeki İran bahçelerinin bir örneği olarak Fin bahçelerini göreceğiz..  Kaşhan’a birkaç km mesafede Fin denilen yerde bulunuyor..Burası, içeriye girince yemyeşil servi ağaçlarının , Portakal ağaçlarının olduğu, altından kanallarla suların aktığı çölün ortasında adeta bir cennet gibi tasarlanmış geleneksel İran bahçelerinin bir başka örneği oluyor.. Burasını Safevi hükümdarı Şah Abbas yaptırmış.. daha sonra Kaçarlar döneminde  yenilenmiş..

   Fin Bahçeleri, dört dairesel kuleli duvarlarla çevrili 23.000 metrekarelik bir alanı kaplıyor..bu tür bahçelerin yapımı İran’ın en eski uygarlığı olan Ahamenidlere kadar iniyormuş.. Pers İmparatoru büyük Kiros bu bahçeleri Zerdüştlük inancına göre yapmış..En belirgin özellikleri dört bahçe ilkesiymiş.. yani, kare bahçe, su yolları ile dörde ayrılmış..Dört Zerdüşt unsurun  Gökyüzü, toprak, su yolları ve bahçenin birbirleriyle uyumunu temsil ediyor..ancak daha sonra islamiyetin gelmesiyle birlikte Fin bahçeleri geleneksel islam mimarisinin içinde yeralmaya başlamış…bu geleneksel islami bahçe tasarımı, bir cennet bahçesi şeklinde yapılıyor.. İspanya’da Endülüs bahçelerinde, Hindistan’da Tac Mahal gibi pekçok yerde yapılmış.. buradaki Fin bahçeleri de (Bagh-e Fin) tarihte en eski vaha bahçesi olarak biliniyor.

  Fin Bahçeleri çölün dönüştürülerek bir vaha bir cennet haline getirilmesiyle oluşmuş..bu aynı zamanda dönemin iktidarlarının kendi ihtişamlarını , zenginliklerini, bolluklarını , güzelliklerini yada entrikalarını göstermek için de yapılıyor..    Fin bahçesi tasarlanırken , Süleyman Pınarı denilen bahçenin yanındaki bir yamaçta bulunan yeraltı suyundan yararlanılmış..buradan gelen suyun basıncı kanat sistemiyle ayarlanıyor..  suyun doğal kaynağından etraftaki küçük çeşmelere getirilmesi , havuzların fıskiyelerinin çalışması yada havuzların dolması, kanallardaki su akışının ayarlanması gibi bahçedeki bütün su sistemi mekanik pompalar olmaksızın çalışıyor..Bahçede yedi tane çeşitli boylarda havuz var..havuzların en büyüğü olan Havuz-u Çuş’un altında 160 tane delik varmış..bu deliklerin 80 tanesinden havuza su geliyormuş..diğer 80 tanesinden de su boşalıyormuş.. Bahçenin girişinde ise, iki katlı Safevi köşkü bulunuyor.. eğlence köşkü olarak bilinen kısımda ise köşkün resimlerle süslü kubbesi görmeye değer…ayrıca köşkün zemin katında da bir havuz var buraya dilek dileyenler para atıyorlar..   Bahçede iki tane de hamam bulunuyor..ilk yapılan hamam küçük ve Safeviler döneminde yapılmış daha büyük olan hamam ise Kaçarlar döneminde yapılmış..eski hamam ise burada çalışanlara tahsis edilmiş..yeni olan hamam da şah ve ailesi tarafından kullanılmış..Buradaki hamamın hikayesinde bir de suikast gizli.. 19. Yüzyılda İran’ın eski devlet adamlarından olan ve eğitim ve idari alandaki reformlarıyla gündemde olan Amir Kabir  Fin Bahçesine sürgüne gönderilmiş..tecritde tutulmuş..ve Fin hamamının bahçesinde Nasıreddin Şah’ın emriyle bir suikastla öldürülmüş..

   Kaşhan’da gördüğümüz diğer islami yapılardan biri de,  Aga Bozerg medresesi oldu.. burası  19. Yüzyılda yapılmış bir camii medrese…Medresesi hala kullanılıyormuş.. Kaşan’daki en iyi islami külliye olarak biliniyor..  simetrik bir mimariye sahip ..İçeriye girince ortada altta kalan içinde abdest alma havuzlu bir avluyu görüyoruz.. tuğla minareleri ile Badgir denilen rüzgar bacalarının da olduğu bir  medrese olarak kayıt ediyoruz..

    Kaşhan’dan ayrılıp yolumuzu Kum kentine doğru çeviriyoruz. Kum kenti, kutsal şehirlerin içinde önemli bir yere sahip.. Meşhed’den sonra ikinci büyük kutsal şehir olarak kabul ediliyor.. Şiraz’da gördüğümüz kutsal türbenin bir benzerinin de burada olması ve şiilerin tarihinde aldıkları derin yaraların unutulmaması adına bu türbeler yapılıyor..

    Kum şehrinden önce kutsal yer olarak Kerbela’da öldürülen Hüseyinin türbesi Şiiliğin önemli kutsal yeri olarak kabul ediliyordu..hala  her yıl bu olayın yıldönümünde Aşure’de derin bir yas içine girilir..kitlesel dini gösteriler ve dini bir keder tutulur.. Safevi hükümdarı Şah Abbas, o zamanlar Osmanlıların hakimiyeti altında bulunan Necef ve Kerbela şehirlerine karşı Kum’u Şiiliğin merkezi olarak önplana çıkarmış..daha sonra gelen şahlar da aynı politikayı devam ettirmişler..Kum’da Havza-i İlmiyye denilen pekçok medrese kurulmuş..çok sayıda öğrenci ve ulema yetişmiş..bu nedenle de Kum-e Mukaddes olarak bilinmeye başlanmış..İran islam devriminin lideri olan İmam Humeyni de ve diğer yöneticiler de Kum’daki medreselerde yetişmişler..İran islam devriminin gerçekleşmesinde Kum’daki ulema ve medreselerin önemi büyükmüş..Kum kenti halen bu önemini koruyor..

  Kum kentindeki türbenin hikayesine geçmeden önce Şiilik meselesi üzerinde biraz duralım.. Çünkü buradaki kutsallığı, yası, ağlamaları  daha iyi anlamak için biraz daha Şii meselesine yakından bakmak gerekiyor..       Geçmişte Şiilerle Sünniler arasında başlayan ayrılıklar ve bu ayrılıkların meydana getirdiği iktidar kavgaları, derin acılar, günümüze dek gelen yasların tutulmasına neden olmuş… Şiilerin bir mezhep olarak Sünnilerden ayrılması , islamiyetin yayılması döneminde ortaya çıkıyor.. iktidarı kimin elinde tutacağı konusunda başlayan fikir ayrılıkları, mezhep ayrılıklarına buradan da   büyük katliamlara yol açıyor.. Şii mezhebinden olanlar iktidarın Hz. Muhammedin akrabası olan Ali ve onun oğlu olan Hüseyin’in soyundan gelenlere ait  olması gerektiğini söylüyorlar..  Dönemin sünni hanedanları olan Emeviler ve sonra Abbasiler ise,  iktidarın belli ailelerden gelenlere verilmesini savunuyorlar.. islamiyetin yayılması sürecinde başlayan görüş ayrılıkları mezhep ayrılıklarını oluşturmuş gözüküyor.. Bundan sonrasında. Hüseyin’in Kerbela’da öldürülmesi olayı ile başlayan acılar unutulmayacak bir şekilde yerleşmeye başlıyor.. Şiiler , Emevi ve Abbasi halifelerine karşı iktidarın meşru sahiplerinin Şii imamlar olduğunu savunuyorlar.. ve kendilerini haksızlığa uğramış olarak görmeye başlıyorlar.. Şiiler, İmam geleneğine bağlı olarak inançlarını geliştiriyorlar. sünnilikten daha farklı olarak Şii imamların söylemlerine ve eylemlerini  dikkate alıyorlar.. çeşitliliğe daha açık, esnek ve özgür iradeyi daha fazla benimsiyorlar..ancak  şiilik mezhebinin kendi içinde de çatışmalar eksik olmuyor..  farklı görüş ayrılıkları ile ayrı gruplar ortaya çıkıyor..  Şiiler ve sünniler arasında devam eden çatışmalar 9. Yüzyılda yedinci imamın öldürülmesiyle yeni ve daha derin bir ayrılığı da ortaya çıkartıyor… öldürülen bu imamdan sonra  Şiiler , vakti gelince yerine geçecek olan ve Alinin soyundan olacak olan  12.  imamın geleceğine inanıyorlar..

 Kutsal Kum şehrindeki türbe ise,  Abbasi halifesi tarafından Bağdat’da zindana atılarak öldürülen yedinci İmam Musa Kazımın kızı  Fatıme-i Masumenin  oluyor..Fatime-ı Masume aynı zamanda sekizinci  İmam olan Rıza’nın  kardeşi oluyormuş..Abbasi halifesi Memun tarafından  Fatime-i Masume zehirlenerek acılar içinde öldürülmüş..  daha sonra Memun’un imam Rıza’nın da ölmesi için de gereken hazırlıkları yapmış ve zamanı gelince onu da acımadan öldürmüş.. hikaye anlatısının ardındaki çatışmaların derin olduğunu görmemek mümkün değil..

 Kum şehrine akşam hava kararırken vardık.. şehrin içine güvenlik nedeniyle turist otobüslerini sokmuyorlar..otobüsümüzü otoparkta bırakıp orada bekleyen ve akşam vakti içinde kimsenin olmadığı belediye otobüsüne binip kutsal mekana gidiyoruz..profesyonel fotoğraf makinasının yasak olması nedeniyle sadece cep telefonlarımızı yanımıza aldık….  otobüse kadınların arkadan  ve erkeklerden ayrı  binmesi kuralına uymadık tabii.. Otobüs bizi büyük bir meydanda bıraktı..ve kadınlar ile erkekler ayrılıp kadınlar özel arama ve çador giymek üzere güvenliğe girdik.. kadınların hareketini kısıtlayan ve hiç alışık olmadığımız bu çadorlarla rahat hareket etmek imkansız..

  Türbeye girerken masanın önünde görevli beyaz sarıklı bir molla duruyor.. biz kadınlar olarak içeri giriyoruz.. erkeklere ise rehberleri sorulmuş ancak türküz ve müslümanız deyince  geçin demişler.. burası daha sakince ve dini inancın daha içten yaşandığı bir türbe.. içeride Fatıma-ı Masume’nin türbesine doğru yürüyoruz türbenin üzerinde parlak  altın işlemeler olduğu görülüyor.. siyah çadorlu kadınlarla etrafı çevrilmiş durumda..bu kalabalığın içine girmeye cesaretim yok.. kimisi okuyor.. kimisi el sürüyor.. kimisi ağlıyor..kimisi türbeyi öpmeye çalışıyor.. dev  bir alanda halıların üzerinde ellerinde dua kitapları ile sessizce okuyorlar, ağlıyorlar..çocukları da yanlarında.. etraflarıyla ilgili değiller… türbenin içindeki altın işlemeler ihtişamlı.. yine Şiraz’da olduğu gibi tavanlar, duvarlar heryer ayna işlemelerle  kaplanmış.. türbe şıkır şıkır parlıyor.. Fotoğraf çekmemize izin verilmiyor. Görevli kadınlar uyarıyor..bu uhrevi dünyayla uyumlu olmamız isteniyor.. Türbenin dışının da yine diğer yerlerde olduğu gibi altından bir kubbesi akşamın karanlığında sarı ışıklar altında parıldıyor.. gelen giden dua edenlerin hiç eksilmediği bu türbeden kadın olarak daha fazla etkilendiğimi söyleyebilirim..

  Kutsal Kum şehrini geride bırakıp Tahran’ın şehir ışıklarını uzaktan görmeye başladık.. Tahran’da trafiğin yoğun olması nedeniyle oldukça geç bir saatte Tahran’a girdik..İran’da benzinin çok ucuz olması herkesin araba sahibi olmasını sağlıyor.. bu da trafik sorununu beraberinde getiriyor..saatlerce trafikte kalabilirsiniz..   

Tahran, önceleri Selçukluların başkenti olan Rey şehrinin yanında çöl kenti görünümünde küçük bir yerleşimken , Rey şehrinin Moğollar tarafından yıkılması ile yavaş yavaş gelişmeye başlamış..Tahran’ın bir kent olarak ortaya çıkması 18. Yüzyılda kurulan Kaçar hanedanlığı döneminde olmuş.. Daha önce İsfahan, Şiraz gibi kentlerin gelişmesinde hanedanların kurulması ne kadar önemli olmuşsa Tahran’ın da gelişmesinde Kaçar hanedanlığı önemli rol üstleniyor…Kaçar hanedanlığını  Ağa Muhammed han kurar. Zalimliği ile bilinen ve düşmanını işkenceler içinde öldürmektan zevk alan Ağa Muhammed han   ,hanedanlığın kurulması sırasında rakiplerine karşı öyle acımasız ve intikam içindeymiş ki  egemenliği altına aldığı insanlara işkence yapmaktan çekinmemiş.. kadınları ve çocukları askerlere köle yaparken, erkeklerin de gözlerinin oyulmasını emretmiş ve sepete atılan gözleri dahi görmek istemiş.. Ağa Muhammed’den sonra 19. Yüzyılda iktidarı gelen Nasureddin Han, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşma serüvenine benzer şekilde, İran’ın da Avrupalı devletler tarafından sömürgeleştirilmesinde  önemli rolü olmuş.

  Tahran’ın görkemli bir kent olmasında Nasureddin Şah’ın etkisi büyük olduğu belirtiliyor.. Tahran, önceki haliyle dörtgen şekildeymiş ve bu dörtgen şeklin her iki yanının ortasında birer kapı bulunuyormuş..şehrin kuzeyinde bir kale ve şahın ikamet ettiği bir de saray bulunuyormuş..Nasureddin şah, 19. Yüzyılın ortalarından itibaren şehri, Napolyon’un Paris’te yaptığı yeniliklerden etkilenmiş ve Tahran’ı yeniden inşa etmeye başlamış. Tahran sekizgen biçimli olarak genişletilmiş..ve 12 kapı yapılmış..şehrin savunma sistemi de Fransa- Prusya savaşı öncesi Paris modeline göre yapılmış..şehre yeni caddeler, meydanlar ,modern binalar da yapılmış .. Nasureddin şah, şehri inşa ederken Doğu  mistisizminin çekiciliğini zedelemeden bunu yaptığı belirtiliyor..   

   Akşamın karanlığında biraz da trafiğin rahatlamasıyla Tahran’a giriyoruz.. İran’da başlayan yönetim karşıtı protestoların Tahran’da da devam ettiğini öğreniyoruz..Aldığımız haberlere göre Tahran’da esnaf üç günlük kepenk kapatma kararı almış..böylece  İran’da başlayan  protestoları da  yavaş yavaş hissetmeye başladık..Tahran’da gezmek için çok fazla zamanımız yok. Ertesi akşam Meshed’e gideceğiz.. Tahran’daki tek günümüzde göreceğimiz yerlerin başında Mücevher Müzesi geliyordu.. ancak müzenin korona salgınından bu yana kapalı olduğunu öğrendik..müzeyi göremeyeceğiz..bunun yerine Tahran’a çok yakın bir uzaklıkta bulunan ve Selçukluların ilk başkenti olan Rey şehrindeki  Tuğrul bey’in  mezar anıtını  görmeye gideceğiz..Tuğrul bey, Selçukluların kurucusu ve ilk sultanı olarak tarihe geçmiş..

  Rey şehrine girince küçük bir kasaba gibi görünüyor..bir zamanlar ihtişamlı bir başkent havası ne yazık ki yok..Rey şehri, Selçuklular döneminde başkent yapılmış..imar faaliyetleri ile camiler , medreseler saraylar , kütüphaneler yapmışlar..burada görmeyi istediğimiz Tuğrul Bey’in mezar anıtının ise  1000 yıllık olduğu biliniyor..anıt  silindir biçimli olup tuğladan yapılmış ancak görevli buradaki harcın , yumurta akı, devetüyü, alçı, granit taşları gibi malzemelerin karılarak yapıldığını ve tuğlaların arasına harç olarak konulduğunu belirtiyor….yapı, duvar boşluk, duvar boşluk şeklinde yapılarak sağlam bir şekilde günümüze kadar gelmiş büyük depremlerde bile bir şey olmamış..

  Mezarın içine girdiğimizde silindir şeklinde yukarıya doğru çıkan duvarlar ve en tepede genişçe gökyüzünü gören bir yuvarlak bir deliğin  olduğunu görüyoruz..  buradaki görevli bize burasının özelliklerini anlatıyor..anıtın mükemmel bir ses akustiğine sahip olduğunu gösteriyor.. ses çok güzel yankı yapıyor..bu silindir yapının bir başka ilgi çekici özelliği de, ayın belli zamanlarda yılda iki kez yukarıdaki yuvarlak deliğin üstüne gelerek tam bir görüntü vermesiymiş..yani burasının bir rasathane gibi kullanılabildiğini söylüyor.. Ayın yılda iki kez bu yuvarlağın üzerine gelmesi, İran’da kullanılan Hicri takvime göre oluyormuş..buna göre   ikinci ayın 14. Günü ile 10. Ayın 14. Gününde bu olay gerçekleşiyormuş.. silindir kuleyi yapanlar nasıl yapmışlarsa ayın tam görüntüsü de alınabiliyormuş..burasının bir diğer önemi de güneş saati olarak kullanılabilmesiymiş.. silindirin dışında etrafını çevreleyen  duvarlar 24 adet dilimler  şeklinde yapılmış. Dışarıya çıkıp güneş saatinin nasıl işlediğine baktığımızda, güneşin kaç tane dilimin üzerine geldiğini sayıyoruz.. 10 tane dilimin üzerine güneşin geldiğini sayıyoruz.. birine ise daha az gelmiş.. saate baktığımızda, 10.04 olduğunu gördük.. sistemin doğru çalıştığına tanık olduk.. mevsimlere göre de güneşin duvarda kalma zamanı ya kısalıyor yada uzuyor elbette..

  Anıtın dışındaki dilimlere bir kez daha aşağıdan yukarıya doğru baktığımızda ise, bir aslan görüntüsünü yakalıyoruz. Burnu ağzı ve dişleri olan bir aslan duruyor.. Tuğrul beyin mezarının ise bu anıtın içinde kapının üzerinde dikdörtgen bir alana gömülü olduğunu da öğreniyoruz..

  Tuğrul Bey’in anıt mezarını bize gezdiren görevli ise çok dikkat çekici, bizim Türk olduğumuzu duyunca zaten buradaki anıtın bizi doğrudan ilgilendirdiği düşüncesini edindiğini ve şevkle bize buranın özelliklerini anlatmaya başladığını hissettik.. diğer yandan bu müze görevlilerinin buradaki ölü şahsiyete de duygusal bağlandıkları ve bir ayaklı tarih görevi gördüklerini söyleyebilirim.. şimdiye kadar gördüğümüz pekçok müzede olduğu gibi buradaki görevlinin de görevine bir yabancılaşma hissetmediğini ve hayatının bir parçası gibi bunu hissettiğini gözlemleyebiliyorum. En son kapıdan çıkarken emekli olacağını ve kendisinin de bizim gibi gezmeyi istediğini söylüyor..

  Rey şehrinden ayrılıp Tahran’a dönüyoruz..tam da öğleyin otobüsün içinde çarşı civarından geçerken etrafa dizilmiş insanların giderek kalabalıklaştığını farkettik…. birden ortalık hareketlenip çöp kovaları devrilmeye ve içleri yakılmaya başlanıyor.. sloganlar atılıyor ve uzaktan polislerin sesleri duyulmaya başlandı.. evet protestoların tam ortasındayız. Otobüs çok yavaş ilerliyor.. fotoğraf çekmemeye çalışıyoruz.. yada kendimizi göstermeden çekmeye çalışıyoruz.. otobüs ilerleyip kalabalığın ortasından geçip gidiyoruz..

  Tahran’daki bir günlük gezi programında Arkeoloji müzesini gezme fırsatımız da oluyor ancak bu bir müze gezisi için yeterli değil elbette..çünkü müzede görülecek çok şey var..  Müze binası, Fransız Mimar Godart tarafından tasarlanmış..Bina, Sasani dönemindeki  eyvanları hatırlatıyor.. yığma tuğla işçiliği ile yapılmış..müzede yeralan dikkatimi çeken buluntular arasında Ahamenidlere ait kabartmalar oldu.. daha önceki günlerde gezdiğimiz Persepolis şehrindeki saray kabartmaları içinde, I. Darius’un Persepolis’ten getirilmiş paneli de var.. panelde , I. Darius tahtında oturuyor..arkasında oğlu, I. Artaxerkes duruyor…Darius’un sağ elinde otoritesini gösteren bir asa ve sol elinde ise adaleti sembolize eden yeni açmış bir çiçek bulunuyor.. Krala gelen delegasyon yuvarlak başlı olup  Med ülkesini temsil ediyorlar.. Bir elini ağzına götürüş şeklinden saygı içinde olduğu anlaşılıyor..diğer kişinin elinde  ise getirdiği hediyeler vardır. En arkada bulunan iki Persli askerin ellerinde mızrak ve tütsü kabı bulunmaktadır.. Darius’un kısa boylu olduğu tahta oturmak için ayaklarının altında yükselti yerleştirildiği de dikkati çekiyor.. Müzede ilgimi çeken ilginç bir buluntu da Tuz adam heykeli.. M.S. 3. Yada 4. Yüzyılda yaşamış olan bir madenci öldüğünde tuzlu bir ortamda kalmış ve günümüze kadar fazla bozulmadan gelmiş.. Tuz adam isimli bu kişinin kafası ve bir çizmesi burada bulunuyor..yine önemli buluntular arasında gösterilen Kiros silindirinin taklidi Müzenin girişinde duruyor..aslı ise British Museumdaymış.. Kiros silindirinde Ahamenidlerin kurucusu Kral Kiros’un hükümdarlık ölçütlerini, Ahamenidlerin yönetim sistemini göstermesi açısından kendisinden sonra kimin geleceğini soy sırasını göstermesi açısından önem taşıdığı bilinmektedir.. Müzenin diğer kısımlarında ise, tarihleri 10. 11. Yada 12. Yüzyıllara kadar inen eşi benzeri olmayan Mihraplar, üzerlerinde Kufi yazılar olan islami ahşap eşyalar  gibi pekçok eserin   olduğunu görüyoruz.. müzede uzunca kalıp eserleri dikkatle incelemek tarihin tozlu sayfalarını aralamak olacaktır..

  Müze çıkışı öğle yemeğini yemek için sokak yemekleri iyi bir alternatif olacak.. Tahran’da müzenin hemen yan tarafında bir sokak baştan başa küçük renkli kulübelerden oluşan sokak yemekleriyle dolu.. ancak protestolar ve kepenk  kapatma nedeniyle sadece birkaç tanesi açık..köfte ,lavaş gibi malzemeler ile harikalar ortaya çıkıyor ancak İranlıların özenle bir işi yapma alışkanlıkları var sanırım hızlı yapma alışkanlıklarının olmaması kuyruk oluşmasına neden oluyor doğal olarak..yarım saat bekledikten sonra sonuç güzel oluyor..   Tahran’daki bu kısa bir günlük geziye çok şey sıkıştırdık…ancak en güzelini günün son saatlerine ayırdık..  son müze ziyaretimiz ise Gülistan sarayını  gezmek olacak.. Gülistan sarayının bahçesinde güller olması nedeniyle buraya Gülistan denilmiş. Sarayın dışardan rengarenk çini desenlerle görünümünün güzelliğine hayran kalmamak elde değil.. Kaçar hanedanlığının Tahran’ı başkent yapmasıyla Gülistan sarayının önemi artmış..daha öncesinde içinde  saray olan  bir kale  iken Kaçar hanedanlığının hem yönetim merkezi hem de içinde yaşadıkları mekan olmaya başlamış.. Gülistan sarayı, Kaçar mimarisinin en iyi örneği olarak ortaya çıkmış. Unesco Dünya mirası listesinde yerini çoktan almış bile.. Pehleviler zamanında ise, Gülistan Sarayı,  şehrin ortasında ve kamu binaları arasında sıkışıp kalmış.. bahçesinin  bir kısmı küçültülmüş ancak hala güzelliğini ve ihtişamını koruyor.. sarayın birkaç bölümü var ve her birine de ayrı biletlerle  giriliyor..

  Sarayın terasında Mermer Taht avlusu  bulunuyor.. burada bulunan Mermer taht 1806’da Feth Ali şah tarafından yapılmış.  Mermer bir taht ve tahtın altında mermerden insan heykelleri tahtı omuzlamış olarak duruyorlar..Avlunun etrafındaki duvarlar çini süsleme sanatının en güzel örnekleri olarak yapılmış…yine bu avluda Mermer Taht’dan daha küçük bir başka avlu daha var..buranın ortasında bir havuz duruyor..Nasureddin şahın mezarı ve mezarın üzerinde de mermere Nasureddin şahın heykeli kazınmış..

  Gülistan sarayının içine girildiğinde burası Doğu egzotikliğini insana hissettiriyor.. göz kamaştıran aynalar ile saraya girilmesi etkileyici olmaya başlıyor.. Nasureddin şahın Avrupa’ya gittiği zaman oradaki müzelerden etkilenerek saraya da müze kurulması yönünde başlattığı çabalar Tahran’da Gülistan sarayında  pekçok alanın müze olarak tasarlanmasını sağlamış..bu müzelerde  hanedana ait mücevherleri, resimleri sergilemeye başlamış.. Sergilenenler arasında, Kaçar hanedanlarına gelen hediyeler , kişisel eşyalar,  yabancı ülkelerden gelen hediyeler, Porselen mutfak eşyaları  gibi pekçok hanedana ait eşya bulunuyor..Gülistan sarayındaki bu salonlar Pehleviler zamanında da  kullanılmış.. Şah Rıza Pehlevi’nn tahta çıkış merasimi , Resmi yemeklerin yapılması gibi birçok şekilde vazgeçilmeyen mekanlar olmuşlar..

  Sarayda sergilenenlerin dışında diğer  etkileyici olan tarafı, sanatsal tasarımları oluyor.. ayna sanatı, çini işlemeler, alçı, mermer oyma ve işlemeleri sarayda yapılan en güzel örnekler olarak karşımıza çıkıyor..sarayın en çok etkilendiğim kısmı ise, tam bir 1001 gece masallarını hatırlatan Doğu egzotikliğini yaşatan kısmı olan Güneş sarayı oldu.. buraya Şems-ül İmare de denilirmiş..Nasureddin şah burayı Avrupa’daki yüksek binalardan etkilendiği için yüksek katlı olmasını istemiş ve beş katlı olarak yapmış.. burada birbirine eşit iki kule, kulelerin arasında ise bir saat kulesi duruyor… sarayın bir de balkonu da var. Nasureddin şah, buradan Tahran’ı seyredermiş..Güneş sarayının dış cephesi diğer bölümlerden farklı..dışında renkli çiniler olağan bir şekilde dururken bunların arasında renkli vitraylar, ahşap kafesli pencerelerle süslenmiş.. içine girince, hafif loş bir ortamda tavanın ayna işlemeleri pırıldıyordu. Pencerelerde de   renkli vitraylardan  ışığın renkli ve loş olarak süzüldüğünü görüyorsunuz.. duvarlardaki boyama sanatı görülmeye değer masal havasını veriyor..sarayın bu bölümü bana  İran’ın nasıl bir sanat ve estetik kültürüne sahip olduğunu anlattı…bu bölümün sarayın diğer taraflarından ayrı bir ücretle girildiğini belirtelim..

  Tahran’daki  Azadi meydanını protestolar nedeniyle gezmek mümkün olamadı..sadece giderken fotoğrafını çekebildik.. Özgürlük anıtının farsça adı, Burce Azadi. Ancak asıl adı özgürlük değil, Şahyad anıtıymış..İran islam devriminden sonra Şah’a ait herşey değiştirildiği gibi bu anıtın da adı değiştirilmiş..Anıt ters Y şeklinde bu tasarım ile İran’ın İslamiyet öncesi dönemine ait Ahameniş ve Sasani mimarisinden esintiler taşıyormuş.. İsfahan’dan getirtilen beyaz mermerle yapılmış.. Şahyad anıtı Pers imparatorluğunun kuruluşunun 250.. yılı kutlamaları kapsamında ’71 de açılmış..anıtın yapılış amacı ise, ülkenin yeniden dirilişinin sembolü olması ve modern İran’ın Pehleviler döneminde sağladığı başarıların gelecek kuşaklara hatırlatılmasıymış.. ancak İran islam cumhuriyetinin kurulmasıyla anıtın adı özgürlük anıtı olarak değiştirilmiş..

  Tahran’dan ayrılıyoruz. İran havayolları ile Meshed’e gitmek üzere Tahran havaalanına gidiyoruz..

Kaynaklar:

Rehber; Pembe Özdemir, 1001 istanbul Tur

İran Rehberi; Nazlı Elmi.

Zafer bozkaya- İran gezi rehberi

Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül  ve Şiir Ülkesi.

Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.

V.V.barthold- İran tarihi Coğrafyası.

Lonely Planet-İran

Nimet yıldırım- iran Kültürü

Nurullah Turan-Selçuklu Başkenti;REY

https://apochi.com/attractions/kashan/fin-garden/

DOĞU’NUN KALBİ; İRAN 4

İsfahan; Dünyanın yarısı

   Yezd’den İsfahan’a doğru yolculuğumuzda , Unesco dünya mirası listelerinde yeralan Meybod şehrine ve buradaki İpekyolu üzerindeki kervansarayı görmeye gidiyoruz..

 Meybod ,Yezd’in  50 km kadar kuzeyinde,  1800 yıllık eski bir kentmiş..kervansaray yapılmadan önce Çaparhane dedikleri küçük bir bina yapılmış..buraya gelen atlı postacılar atlarını su içip dinlendiriyorlarmış..bina atlı posta taşıyıcılarının ihtiyacını karşılarken, daha sonraları buraya gelen kervanların dinlenip güvende kalmaları için bir kervansaray  haline getirilmiş.. Kervansarayın içinde suyun temin edildiği aşağıya merdivenle inilen ve halen düzgün bir şekilde işleyen bir yapıyı görüyoruz. Burada aklımıza hemen eski çeşmelerin etrafında çöp yada kırık dökük yapılarla karşılacağımız gelir.. böyle olmadı ve düzgün işleyen bir sistemin olduğunu gördük.. Kervansarayın içi ise çeşitli dokuma atölyelerine tahsis edilmiş küçük dükkanlar şeklinde duruyor..burada el işleri dokumalar, ipek şal, kilim gibi oldukça değerli ve zarif işler satılıyor..  Meybod şehri aynı zamanda seramik eşyaların, tabak çanak atölyelerinin de olduğu tarihi bir yer.. üzerleri zarif işlerle boyanmış tabak , çanak v.s. atölyelerin satış dükkanları var..Buraya girince çıkmak bir hayli zor oluyor..ayrıca yine yol üzerinde bir başka atölye de ise, deve tüyünden yapılan renkli kilimlerin yapıldığını görüyoruz.. Yolun tarihi İpek yolu olduğunu ve halen devam eden dokuma işlerinin günümüzde de sürüp gitmesini olağan karşılıyorum.

  Yolumuzun üzerinde bizi yine tarihin derinlerine iten bir başka yer, Naein şehri oluyor.. burada  İlhanlılar zamanından günümüze kadar gelen mescid karşımızda duruyor..Mescide girdiğimizde,   zamanda yolculuğa başlıyoruz.. Mescidin  tarihi, 950 yılında yapıldığı biliniyor.. o zamandan bu yana 1070 senelik bir tarihle sapasağlam olarak karşımızda duruyor..burası önce küçük bir oda şeklinde kubbesiz tek minareli bir camiymiş minarenin boyu, 28 metre merdivenleri de 74 basamaklıymış….Selçuklular da burayı bir süre kullanmışlar ancak esas olarak mescid şiilerin eline geçmiş..avlunun arkasında kalan sütün ve mihraba yakından baktığımızda, sütünların üzerinde alçı oyma işlerinin olduğunu görüyoruz.. bu işlerin İsfahan’daki İlhanlılara ait Olcaytu türbesinde kullanılanlarla benzer oldukları ancak alçı oyma işlerinin burada 300 sene önce başladığını öğreniyoruz..mihrabın üzerinde ise, İlhanlılara ait olduğu bilinen mitraizm sembollerini, lotus ve nilüfer çiçeklerini, üzüm salkımlarını , svastika motiflerini  görüyoruz.. Mescid daha sonra büyütülmüş avlusunda 4 tane sütun ve her sütunun üzerinde farklı bir desen bulunuyor. ..burasının bir Zerdüşt tapınağı olduğu tahmin ediliyor.. alt kata inince yeraltında çok büyük bir alanda ateşin yandığı yerleri görebiliyoruz.. kadın ve erkeklerin daha o zamanlarda ayrı çıkışları olduğunu öğreniyoruz.. yeraltını aydınlatmak için yukarıya şeffaf , ışık geçiren mermerler konulmuş..aşağıda ışıkları kapatınca aydınlanmanın gayet iyi olduğunu gördük..ayrıca yeraltında çile odaları da bulunuyor..buraya inen kişinin devamlı olmasa da belli zamanlarda odaya girip tefekkür yaptığını öğreniyoruz.

   Bu tarihi Cuma mescidinden ayrılıp tekrar İsfahan’a gitmek üzere yola düşüyoruz..Akşam ışıklarında İsfahan’ın köprülerinin sarı ışıkları  gözüküyor.. parklarıyla, geniş caddeleriyle İran’ın en gösterişli ve tarihi şehirlerinden birini görmenin heyecanı içindeyiz..   İsfahan, Zagros dağlarının eteklerinde kurulmuş 2500 yıllık tarihe sahip  bir şehir..    İsfahan kenti denilince aklımıza muhteşem  camileriyle , Nakş-ı Cihan meydanı ve  köprüleri geliyor.. islami mimarinin en görkemli ve etkileyici örneklerinin bulunduğu bir şehir olarak fazlasıyla ilgiyi çekiyor..bu görkemli  şehri kuran , Safevi devletiydi.. Tarihe inip Safevileri ve İsfahan’ı nasıl inşa ettiklerine bir bakalım..    İsfahan kentinin tarihinde Safevi devletinin özellikle de Şah Abbas’ın önemli rolü vardır.. kentin bugüne kalan tarihi binalarının pekçoğunun 16. Yüzyılda kurulan Safevilere ait olduğu ve Şah Abbas tarafından inşa edildiğini öğreniyoruz.. bununla beraber İsfahan , tarihte ilkönce Sasaniler tarafından kurulmuş bir şehir.. daha sonra Arapların eline geçiyor.. 11. Yüzyılda ise Selçuklular tarafından ele geçirilmiş ve bu dönemde  parlak günler geçirmiş.. Selçuklu sultanı Melikşah ve veziri olan Nizam-ül mülk , şehirde medreseler, mescitler, çarşılar yaparak şehri  geliştirmişler.. İran’ın en güzel mescidlerinden  olan Cuma mescidi bu dönemde yapılmış..yine, ünlü şair, matematikçi ve astronom olan Ömer Hayyam için de bir rasathane yapılmış..Kısacası Melikşah döneminde İsfahan, bir bilim, sanat, kültür ve ticaret merkezi olmuş..Selçuklulardan sonra 13. Yüzyılda İsfahan Moğolların eline geçmiş ve yağmalanmış…. 16. Yüzyıl sonrasında ise Safevilerin hakimiyeti başlıyor ve Şah Abbas’la birlikte İsfahan başkent yapılarak    yeniden inşa edilir.. büyük bir şehre dönüştürülür..meydanlar, çarşılar, medreseler yapılır..ticaretin gelişmesi için Ermeniler başta olmak üzere gayrimüslimler desteklenir…Şah Abbas döneminde İsfahan’ın yeniden yapılmasıyla ortaya çıkan yeni şehir karşısında ‘İsfahan dünyanın yarısıdır’ ifadesi kullanılmaya başlanır..  Şah Abbas’la başlayan İsfahan’ın ticaret hayatının canlanması özellikle devlet tekelinde bulunan ipek dokuma atölyeleri ile doruğa çıkar..kumaşlar ve daha pekçok ürün İran’ın dışına gönderilir..diplomasi ile birlikte üretim ve ticaret hayatı yoğunlaşır..Avrupa’yla temas da büyük ölçüde artmaya başlar..Safevilerin kültür ve zenginliği , tüccarların, misyonerlerin ve gezginlerin sayılarının artmasıyla da  giderek  Avrupa’ya yayılır..

  Tarihin sayfalarını bir tarafa bırakıp , İsfahan’ın akşam görüntüsüne bakalım..

  İsfahan’ın gece en etkileyici görüntüsü Zayenderud nehri üzerinde duran sarı ışıklarla donatılmış köprüleri oldu.. Zayenderud  nehri dağlardan gelip daha ilerde Tuz bataklıklarında kayboluyor…nehir üzerinde 11 tane köprü yapılmış..en eskisi, Sasaniler döneminde yapılan Şehristan köprüsüymüş..diğer köprüler ise Safeviler döneminde yapılmış..köprüler aynı zamanda bir baraj görevini de görüyorlar..böylece Nehrin sularının biriktirilip gereken zamanda kullanılması mümkün olabiliyormuş..yine bazı önemli tören ve şenlikler de  köprülerin üzerinde düzenleniyormuş..diğer zamanlarda  şimdi olduğu gibi halk piknik, eğlence için köprüleri kullanıyorlar.. Yine de nehrin üzerine yapılmış köprüler gece sanki nehir akıyormuş hissini veriyor…Khaju köprüsünün fotoğrafını çekelim derken kendimizi köprünün alt katında şarkı söyleyip eğlenen insanların arasında buluyoruz. burada İnsanların sıcaklığı ve samimiyeti ile bizim onları belgelememiz hiçbir sorun olmuyor.. aileler gençler bir piknik havasında köprünün altında halılarını serip oturmuşlar gece eğlencesi yapıyorlar..  çok hoş bir ortam..gençler hafif isyankar, kızlar ve erkekler flört ediyorlar..ve kızlar başlarını açma , başörtüsünü indirme gayretleri içindeler.. Khaju köprüsü, İsfahan’daki güzel mimari yapılardan biri..bu köprü tarihin bir döneminde şehirde yaşayan Zerdüştlerin yaşadığı Khaju mahallesini karşıya bağlıyormuş..burası iki katlı olup üst katta yayaların yürüdüğü tavanlı koridorlar yapılmış.. bu koridorlarda  küçük odalar ve içinde erotik resimler de varmış..Şah Abbas köprünün ortasında kendisine ait bir bölüm yaptırarak buraya seyir odaları yaptırmış..buradan  nehir ve şehir manzarası seyredilirmiş..Khaju köprüsü aynı zamanda baraj işlevi de görüyor..köprünün altındaki bent kapakları kapatılıp biriktiriliyor sonra sulamada kullanılıyormuş..köprünün aşağıya doğru uzanan kısmında düz bir platform ve bu platformdan aşağıya doğru inen basamaklar yapılmış..sular azaldığında halkın çoğu burada oturup dinleniyormuş..   Zayenderud nehri üzerindeki diğer köprü ise, Si-o Se Pol köprüsü..İsfahan’ın en önemli köprüsü oluyor..köprü 17. Yüzyılda Şah Abbas döneminde yapılmış.. köprünün sağında ve solunda otuzüç tane kemer bulunduğundan 33 kemerli köprü de deniliyor..uzunluğu 298 , genişliği ise, 14 metreymiş..köprünün ortasından kervanların geçmesi için uygun genişlikte bir yol bulunuyor..burası trafiğe kapatılmış yayaların yürüyüş yolu olarak kullanılıyor..yayaların güneşten korunmaları için köprünün iki tarafını  üstü kapalı koridorlar şeklinde yapmışlar..bu koridorlarda nehre bakan cephelerinde yüksek kemerli önü açık, küçük odalara açılıyor..19.yüzyıla kadar bu odalar erotik resimlerle süslüymüş bugün erotik   resimler yok tabii ki..  köprüyü kalabalık modern genç erkek ve kızların  arasından bir baştan bir başa yürüyüp geçiyoruz…

   İsfahan’ın tarihine yolculuğumuz Ermeni Venk kilisesiyle başladı..İsfahan’da Ermeniler Yeni Culfa denilen bir mahallede oturuyorlar.. burada kiliseleri, müzeleri bulunuyor.. Venk Katedrali Yeni Culfa’da 13 Ermeni kilisesinin en büyüğü ve en etkileyici olanı..Burada kiliseye de Venk deniliyor..

 Ermenilerin burada nasıl bulundukları , hikayelerinin nasıl başladığı sorusunun cevabının, Safevi devleti ve Şah Abbas’ın politikalarında olduğunu  söyleyebiliriz..

  Safevi devletinin Osmanlı ile girdiği rekabet ve savaşında Şah Abbas her türlü stratejiyi denemeye kararlıdır. Bu stratejilerden biri de, Osmanlıların ekonomik olarak çökertilmesi için  Anadolu’da yaşayan Ermenileri İran’a göçe zorlamak olmuştur….yerlerinden edilen Ermeniler, İran sınırına yakın İpek yolu tacirlerinin elinde olan Culfa’ya yerleşip zamanla  iyi birer İpek  taciri olurlar..ancak Şah Abbas’ın Osmanlı ile rekabeti ve politikaları durmaz.. Osmanlı devleti ile savaşmanın bir başka yolu olarak  İpekyolu ticaretinin ele geçirilmesi gerektiği bilincindedir. Bu amaçla Culfa’daki  Ermenileri İsfahan’a yerleştirmeyi düşünür ve bu düşüncesini de gerçekleştirir. .. Şah Abbas bir yandan da İsfahan’ı güzelleştirme, yeni bir şehir kurmaya çalışmaktadır…bunun için de Ermeniler , ermeni zenaatkarlar özellikle önem taşırlar..  Ermenilerin  İsfahan’da yerleşmesi önem taşımaya başlar.. Şah Abbas ermenileri İsfahan’a yerleştirirken, hem ipek ticaretini iyi bildikleri için,  hem şehrin imar işlerinde çok iyi usta ve zenaatkar oldukları için ve hem de tarıma elverişli topraklarda hünerli oldukları için  tercih eder…Böylece Ermeniler yerleştikleri Culfa’dan çıkıp, Şah Abbas’ın emriyle İsfahan’a gelirler..geldikleri yere de Yeni Culfa derler..ancak yeni Culfa’ya yerleşenler  sadece İpek tacirleri olur diğerleri şehrin içinde kalırlar… Şah Abbas onlara geniş bir hoşgörü sağlar…dinlerinde özgür olmalarını,  kendi kilise ve manastırlarını kurmalarına izin verir..kısa sürede İpek piyasasına hakim olan ermeni tüccarlar İran’ın ipek ticaretinde rakiplerinin önüne geçerler..yeni Culfa mahallesi o zamandan günümüze gelene dek Ermeni mahallesi olma özelliğini korumuş.. İran’da ermeni  kadınlara başörtüsü zorunluluğu bulunmuyormuş.. Ermeniler kendi alfabelerini kullanabiliyorlar..kendilerine ait okulları da var..İran’da resmi azınlık olarak kabul ediliyorlar..

  Girdiğimiz Venk katedralinin tarihi de buraya yerleşme tarihleri olan  17. Yüzyıla kadar gidiyor..Kilisenin önünde bir çan kulesi duruyor..katedralin içinde ise rengarenk boyanmış resimlerle Hristiyanlık anlatılarını görüyoruz.. bu anlatılar içinde dikkatimizi çeken bir tablo da mahşer günüyle ilgili… burada öldükten sonra insanların mahşer gününde biraraya gelmeleri anlatılmış.. günahları olanların bir delikten aşağıya en alta gittiklerini , altta cehennem de ise, üst üste yığılmış insanlar bir kaos halinde duruyor..ortada ise arafta kalanlar bulunuyor..duvarlardaki renklerin güzelliğinden  başım dönüyor ve adeta sarhoş gibi duvarları izlemeye çalışıyorum..

  Kilisenin yanında Ermenilere ait bir etnografya müzesinde tarihten bu yana Ermenilerin günlük yaşamlarına ilişkin çeşitli nesneler, evlilik düğün törenleri , gibi adetler sergileniyor. Tanınmış sanatçı, iş adamı , siyasetçi gibi ermeni şahsiyetlerinin heykellerine de yer verilmiş..bir de kütüphanesi  bulunuyor..Bir diğer müzede soykırım müzesi, burada Anadolu’da soykırıma uğramış Ermeniler ve bulundukları yerlerin haritası yapılmış.. belgeler, fotoğraflar ve filmler sergileniyor..  

İsfahan şehrine islami kimliği  veren yapıların başında Cuma mescidi geliyor. Mescidin tarih boyunca İsfahan’da kurulan iktidarlarla birlikte geçirdiği değişimler,yıkılıp tekrar yapılması ile  mescidin adeta bir islam mimarlığı müzesi olarak kabul etmek yanlış olmaz..Moğollardan, Selçuklulara , Safevilere kadar gelen 900 yıllık tipik islami mimari özelliklerinin  ,geometrik, kufi  desenlerin bulunduğu büyük bir müzedeyiz..   Cuma mescidi İran’ın hem en eski hem de kapladığı 22.000 metrekarelik alanla en büyük mescidi olduğu biliniyor.. mescidin  diğer bir özelliği ise, tuğla ile yapılmış olması..

  Mescidin dört eyvanlı ana avlusunun ortasında Mekke ve Kabeyi temsil eden bir abdest alma  çeşmesinin durduğunu görüyoruz..burası, hacca gidecek olan hacıların gitmeden önce buraya gelip etrafında döndükleri ve bir nevi hac denemesi yaptıkları bir yermiş..

  Mescidin tarih içinde pekçok değişim geçirdiğini söyledik..  öncelikle mescidin bulunduğu yerde bir Zerdüşt tapınağının olduğunu söyleyelim..Arapların İran’ı istila etmelerinden sonra Zerdüşt tapınağının yerine bir mescid yapılmış..X. yüzyılda ise mescid genişletilmiş..zaman içinde değişen iktidarlarla birlikte yanıp yıkılan ve tekrar yapılan mescid bugüne kadar sağsalim gelebilmiş..Selçuklular burayı 11. Yüzyılda dört eyvanlı camii olarak yapmışlar ve uygulanan ilk islami mimari özelliğe sahip camii oluyor.. mescidin içine doğru girdiğimizde çok büyük bir alan içinde olduğumuzu adeta bir futbol sahası büyüklüğünde bir mescit içinde olduğumuzu görüyoruz..yer yer harap olmuş kısımlar var.. sütunlar bir orman gibi etrafımızda dönüp duruyor ve sütun sokaklarından geçip güney kısmına doğru ilerliyoruz.. içeride bir mescidin içinde olması gereken halı v.s. pek yok. Eski yapı olduğu için belli yerlerde ibadet yapılıyor olmalı..zaten mescidin içi oldukça harap ve ziyarete de pek izin verilmiyormuş ..rehberimiz ricalarla açtırdı..bir de fazla turist kalabalığının olmaması oldukça işe yaradı diyebilirim..

  Mescidin içinde Güney kısmına doğru geldiğimizde, Cuma mescidinin en büyük kısmına gelmiş oluyoruz.. burada tepemizde koni şeklinde dev bir kubbe duruyor..çok büyük olmayan ancak çok yüksek bir kubbe ile kendimizi içerde küçülmüş hissediyoruz.. içerisi Selçuklu mimarisinin sanatıyla yapılmış..işte şimdi burada Selçuklu veziri  Nizam-ül Mülk’ün mescidindeyiz.. sade kubbelerin 30 metre yükseklikleri ile Allah’a daha yakın olmayı isteyen bir mimarinin içindeyiz.. kubbenin diğer bir özelliği de islami mimaride ilk çift katmanlı kubbe olmasıymış..Nizam-ül mülk Cuma mescidinin içinde kendisi için yaptırdığı bu mescidi 1086-87 tarihlerinde yaptırmış..

   Mescidin kuzeyine doğru geçtiğimizde, burada daha gösterişli bir başka mescid daha bulunuyor..Burası Selçuklu veziri Tac-ül Mülk’e ait bir mescit..iki vezir arasında kıyasıya rekabetin olması , çekememezlikler ile başlayan savaş, Tac-ül Mülk’ün vezirliği eline geçirmesi ile sonuçlanıyor.. Tac-ül Mülk de kendine Cuma mescidi içinde bir mescid yaptırıyor ve Nizam-ül Mülk’ün mescidinden daha güzel olması için de özellikle uğraşıyor..ortaya çıkan mescid oldukça gösterişli ve bir sanat eseri oluyor..

   Cuma mescidinin batı tarafında bulunan ve mescidin en değerli tarih ve sanat hazinesi olan İlhanlılar döneminde sultan Olcaytu’nun türbesine giriyoruz.. Türbe, 14. Yüzyılda mescidin içine yapılmış bir mihrap şeklinde duruyor..Türbenin tarihi değeri nedeniyle Unesco Dünya mirası listesinde yeraldığını biliyoruz. Dünyada kalan çok nadir eserlerden biri olan türbenin üzerinde alçı kabartma olarak yapılmış  kurandan alınan alıntılar, tavandaki geometrik desenlerin  olduğu görülüyor..

  Mescidler ilk yapıldıklarında birbirlerinden ayrı duruyorlarmış ancak safeviler zamanında yeni yapılarla birleştirilmiş ve ortaya çok büyük bir avlusu olan bir mescid çıkmış..

    İsfahan’ın dünyanın yarısı olduğu tanımlaması, bir zamanlar şehrin kalbinin attığı Nakş-ı Cihan meydanı nedeniyle yapılmış..Meydan  tarihi özelliği ile bugün Unesco Dünya mirası listesinde bulunuyor..    Şah Abbas  İsfahan’ı yeniden inşa etme projesi kapsamında eskiden Cuma mescidinin yanında olan şehir meydanını buraya kaydırarak kendi gücünü, iktidarını bu meydanda  göstermek istemiş.. 16. Yüzyılda Nakş-ı Cihan   yapıldığı zaman el sanatları ve mücevhercilerin bulunduğu bir meydan olması nedeniyle bu ad verilmiş…meydanın bu ismi daha sonra Pehleviler zamanında şah meydanı , islam devrimi ile günümüzde İmam meydanı olarak değiştirilse de, daha çok Nakş-ı Cihan adı  kullanılıyormuş.. diğer bir yorumda ise, Nakş resim anlamına geldiğinden meydanın ismi dünyanın resmini temsil eden meydan demekmiş..

   Meydan çok büyük yapılmış, bugün Pekin’deki Tiananmen meydanından sonra dünyanın ikinci büyük meydanı oluyor.. dört tarafı  kemerli dükkanlarla çevrilmiş, dükkanlar, meydanın dışına taşmadan ve meydanda görüntü kirliliği oluşturmadan  zarif bir şekilde geleneksel sanatların satışının yapıldığı yerler…içeriden ise dar bir koridor etrafına dizilmiş karşılıklı dükkanlar şeklinde diziliyorlar..  Kapalıçarşının daha geleneksel kısmında atölyelerin de bulunduğunu ve diğer kısımlara göre daha ucuz satışın yapıldığı anlaşılıyor.. kapalı çarşı bir doğu çarşısının tipik özelliklerini gösteriyor.  Renkli ipekli dokumalar, halılar, bakırlar, seramikler, mozaikler, minyatürler  ve daha birçok şey..sıkı pazarlıkların yapıldığına da tanık oluyoruz..

  Meydana baktığımızda, büyük dikdörtgenin üzerinde bir tarafında üzerinde İran bayraklarının dalgalandığı  büyük bir havuz bulunuyor. ortada ise faytonlar müşteri bekliyor.. akşam üzerinin gençleri turistlerle İngilizce konuşmaya çalışıyorlar..fotoğrafçılar da son müşterilerini bulma savaşındalar.. bu manzaralar ile etrafını dolaştığımız meydan tarihten bu yana etkisini kaybetmemiş..

  Nakş-ı cihan meydanına daha yakından tarihe dönerek bakalım şimdi.. Safeviler dönemine gittiğimizde,  Şah Abbas Nakş-ı Cihan meydanını inşa ederken aynı zamanda kendi iktidarını da en ihtişamlı bir şekilde gösterecek şekilde saray, mescit ve dükkanlarla birlikte düşünmüş..

   Nakş-ı cihan meydanı, etrafı iki katlı kemerli binalarla çevrilmişti..dükkanlar ise o zamanlarda zemin katta bulunuyordu..Meydanın kapalıçarşısına giriş, uzak kuzey tarafından ihtişamlı bir kapı olan Kayseriyye kapısından yapılıyordu..

  Şah Abbas, meydanın dört bir tarafına da kendi ihtişamını gösteren anıtsal yapılar  inşa etmiş.. Meydanın güney kenarına dev kubbeli bir şah mescidini inşa etmiş..Mescidi meydanda simetri oluşturması için Kayseriyye kapısının karşısına yaptırmış..Mescidin özelliklerinden biri, doğal bir ses sistemine sahip olması..kubbenin hemen altına gelen bir yerde yapılan konuşmalar mescidin her tarafına yayılabiliyormuş..bu yer siyah bir mermerle işaretlenmiş..buradan çıkan  normal bir ses 49 defa yankılarmış insan kulağı ise bu yankıların sadece 12 tanesini duyabilirmiş. Mescidin içindeki mihrabın hemen yanında 14 basamaklı mermer bir minber bulunuyor..minberin basamak sayısı Hz. Muhammed, Hz Fatma ve 12 İmamı temsil ediyormuş..Mescidin içindeki çini desenlerin yapılmasında hızlı bir teknik kullanılmaya başlanmış.. çinilerin boyanmasında yedi renk olan, koyu İran mavisi, açık Türk mavisi, beyaz, sarı, yeşil ve altın sarısı rengi (heft rengi) işlenerek fırına verildikten sonra yerlerine yerleştiriliyor ve sonra gerekli renkler kazınarak istenen desen elde ediliyormuş.. bu teknik daha sonra İran mimarisinde yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmış..bu mescid de diğerleri gibi Unesco dünya mirası listesindedir..  

Şah Abbas, Nakş-ı Cihan Meydanının doğu kenarına ise, şeyh Lütfullah mescidini yaptırmış..Şeyh Lütfullah, Şah Abbas’ın kayınpederi yani eşinin babası oluyor. Lübnan’dan getirilmiş bir din adamı olan Şeyh, imam mescidindeki medreselerin başına geçiyor..ve onun adına bu mescidi inşa ettiriliyor. Mescidin özelliği, minaresinin ve avlusunun olmaması..Şah Abbas bu mescidi yaparken aynı zamanda saraydaki kadınların da namaz kılmaları için yaptırmış.. kadınların mescide gelip giderken meydandaki ahali tarafından görülmemeleri için Ali Kapu sarayından gizli bir tünel açtırmış..ancak bu tünel artık kullanılmıyor..Mescidin içi adeta bir kadın zarafetine uygun bir şekilde ince işleme çini süslemeler ve yüksek kubbe ile mimari detayların birleştiği bir mücevher kutusuna benzetilmiş.. mescidin inşaatının  17 yıl, süslemeleri ise 20 yıl sürmüş olması mescide ne kadar özenildiğini gösterir..

   Şeyh Lütfullah mescidinin   karşısında ise, güneybatıda bulunan imparatorluk sarayının eyvanı olan Ali Kapusu sarayı bulunuyor.. Ali Kapu, yüksek kapı yada yüce kapı anlamına geliyor..Osmanlılar da İranlılara özenerek 18. Ve 19. Yüzyıllarda Dersaadet’de devlet işlerinin görüldüğü yere Ali Kapu’yla aynı anlama gelen Babıali demişler..Ali Kapu’da 12 tane ahşap sütun ve ortada mermer bir havuz duruyor…Şah Abbas iktidar döneminde herkesten şüphe duyan biri olarak gizli dinleme sistemi geliştirmiş..bu kapıda özel bir  yankı sistemini kurarak gizlice Nevruz bayramında buraya gelen elçilerin kendi hakkında konuşmalarını dinleyebiliyordu.. Ali Kapu’nun saraya dönüşmesi uzun yıllar almış. Şah Abbas zamanında saray dördüncü kata kadar yapılmış ancak daha sonra da katlar arttırılmış.. en üst kat Nakş-ı cihan meydanına bakıyor.. Şah Abbas önemli misafirlerini bu balkonda ağırlayıp polo maçlarını da seyredermiş.

  Nakş-ı Cihan meydanındaki saray yerleşkesini tamamlayan  saraya ait binalar arasında Safevilerden günümüze kadar gelen Kırk Sütunlu Saray da önemli yapılardan biri.. Sarayın Kırk sütunlu olarak adı geçmesine karşılık verandada yirmi sütun  bulunuyor ..Kırk olmasının nedeni,  günün belli saatlerinde ve güneşin durumuna göre yirmi sütunun havuza yansımasıyla  kırk sütunlu olarak  görülmesiymiş ..binanın duvarları cam ve seramikle kaplanmış.. sarayın girişindeki  veranda, kakma sanatının  usta işleriyle dolu.. Ayna işlemeleri de yine her sarayda olduğu gibi olmazsa olmaz süslemelerden.. saray birkaç büyük salondan oluşuyor.. saltanat salonuna girildiğinde tavanın altın işlemelerle süslendiğini görüyoruz..altı büyük duvar resmi şahların hayatlarındaki bazı tarihi olayları konu ediniyor…Bir duvar resminde Yavuz Sultan Selimle yapılan Çaldıran savaşı resmedilmiş…saray şimdi müze olarak kullanılıyor ve Unesco Dünya Mirası Listesinde bulunuyor..

    Nakş-ı Cihan meydanı, İsfahan’ın yeniden inşasıyla birlikte Şah Abbas’ın istediği görüntüye de kavuşmuş.. pekçok ülkeden insanlar buraya ticaret için gelmeye başlamış.. Çinden, ortaasyadan, uzak doğudan gelenler, Arap, Hintliler gibi pekçok millet  meydana yüklerini indiriyor, kurdukları çadırlarda ürünlerini satıyorlarmış..akşamları ise burası bir eğlence merkezine dönüyormuş..şenliklerin, kutlamaların yapıldığı bir alanmış..Nevruz kutlamaları  gibi önemli törenler yapılıyormuş..meydanda Şah Abbas’ın çok sevdiği Polo oyunu da oynanırmış.. ayrıca  meydanda askeri gösteriler de yapılırmış.. Nakş-ı Cihan meydanı, herkeste hayranlık uyandıran bir meydan olmuş..

  İsfahan şehrinin Nakş-ı Cihan meydanını gördükten sonra İsfahan Dünyanın Yarısıdır sözünü daha iyi anlıyorum..

Kaynaklar:

Rehber; Pembe Özdemir, 1001 istanbul Tur

Yerel Rehber.Nazlı Elmi

Zafer bozkaya- İran gezi rehberi

Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül  ve Şiir Ülkesi.

Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.

V.V.barthold- İran tarihi Coğrafyası.

Lonely Planet-İran

Nimet yıldırım- iran Kültürü

DOĞU’NUN KALBİ; İRAN 1

  İran şimdiye kadar neden gitmedim dediğim ülke oldu. Elbette kaç defa gitmeye teşebbüs ettiysem mutlaka politik krizlerin çıkmasıyla gitmekten çekinmiştim. Ancak bu sefer her ne olursa olsun gitmeye kararlıydım.. öncelikle İran tarih ve kültür açısından çok ama çok ilgimi çeken bir ülkeydi. Ortaçağın batıda karanlık çağları yaşanırken Ortaasya’da bilimin, ticaretin geliştiği bu coğrafyada insanlık felsefesinin, sanatın, edebiyatın tasavvufun , islamiyetin farklı yüzlerinin ortaya çıktığı bu coğrafyada neler neler olmuştu.. bir yandan dini inançlar ortaya çıkarken diğer yandan da gökyüzü gözlemleniyor. Güneşin, ayın, yıldızların bilgisine daha o zamanlarda erişiliyordu. Ticaret yolları özellikle İpek yolu bu coğrafyada ortaya çıkarken  batının iştahını kabartıyor.. zenginliklere erişmek hırs haline geliyordu..sanatın zirvelerinin yaşandığı buralarda dünyanın en zarif, en değerli eserleri yapılıyordu..İran doğu’nun kalbi, zenginliklerin, sanatın kaynağı olarak halen günümüzde bu coğrafyayı ve eserleri  gidip görmek mümkün durumda..

  Bu gezide en çok etkilendiklerim nelerdi diye baktığımda , öncelikle estetik ve sanat anlayışlarının olduğunu söyleyebilirim. Bunun yanında islamiyeti farklı bir şekilde yorumlayan Şiilik inancının kutsal mekanlarla birlikte ne kadar etkileyici olduğunu düşünüyorum..İran’da merak ettiğim onca şey arasında, tasavvuf düşüncesini yoğuranların izini sürmek de ayrıca önem taşıyordu..islamiyetin dışındaki farklı bir din olan Zerdüştlükle karşılaşmak önemliydi. İpekyolunun izlerini kapalı çarşılardan , kervansaraylardan  takip etmek heyecan vericiydi.. İran özellikle  tarihi yeniden okumanın çok önemli bir noktasıymış diyebilirim..

    İran’a yaptığımız gezi, Şiraz’dan başlayıp, Yezd, İsfahan,Kaşhan, Abayenah, Tahran, Meşhed ve Tebriz’de sona erdi. Bütün bu coğrafyayı İran’daki iki farklı çöl üzerindeki yollardan   (Deşt-i Kebir ve Deşt-i Lut) otobüsle geçerken ,  İpekyolundan gittiğimizi hayal ettik.   Uzun ve yorucu ama bir o kadar zevk ve merakla izlediğimiz bir coğrafya üzerinde hareket ettik. 

Sanat, Estetik  ve Renklerin  Şehri; Şiraz

  Şiraz, İran’ın Fars eyaletinin başkentidir. Bir kültür , sanat ve ticaret merkezi olarak tarihten bu yana kimliğini korumuş bir kenttir.  Şiraz İran’ın güneyinde,  İran’ı bölen iki çölün dışında kalır. Böylece iklimi daha yumuşak ve bitki örtüsü de içeriye göre daha yeşildir.    Bugün Şiraz deyince aklımıza ünlü Şiraz şarapları gelebilir. Tarihte şarap üretimi Şiraz’ın kuzeyinde Bagh-e Anar ve Bagh-e Takhti bölgelerindeki üzüm bağlarında Şiraz’ın ünlü üzümleri yetiştirilirmiş. Burasının  İklimi, üzüm yetiştirmeye çok uygundur. Şiraz’ın özel  üzümü ve bu üzümden yapılan bir şarap türü olan Şiraz ve Cabarnet şarapları dünyaca ünlüdür. Ancak bugün artık İran bir İslam cumhuriyeti olduğundan Şiraz’da  şarap üretimi yapılmamaktadır. Tarihe baktığımızda, Fars bölgesinin ticaret merkezidir. Buraya Hindistan’dan gelen Hint mallarına karşılık buradan da dışarıya Afyon ,tütün gibi malların satışı yapılmıştır..   Şiraz ortaçağ döneminde bir bilim ve sanat merkezi olarak özel bir öneme sahip bir kent olarak bilinmektedir. Özellikle 11. Yüzyıldan itibaren bilim, sanat, ticaret ve kültür şehri olarak bu coğrafyanın gözde bir kentidir. 12. ve 13. Yüzyıllarda ise Bağdat’la yarışır durumdadır. Bu dönemde Şiraz’a ‘dar-ül ilim’ yada İran’ın Atinası da deniliyormuş. Şiraz’ın bu denli ilim ve kültür merkezi olmasının ve diğer Ortadoğu şehirlerinden farklı olmasının ardında o dönemde güçlü Moğol saldırılarına ,Cengiz han ve Timur’un istilalarına karşı  dönemin yöneticilerinin yüklü miktarlarda haraçlar  ödeyerek Şiraz’ı felaketlerden kurtardıkları biliniyor.  O yüzden de burada bilim , şiir, edebiyat , mimari, hat sanatı ve resim gelişmiş,  pekçok eser ortaya çıkmıştır.   Fikir adamları, sanatçılar, mimarlar gibi adları günümüze kadar gelen pekçok ünlü kişi ortaya çıkar. Bunlar arasında, Sadi ve Hafız gibi şairleri söyleyebiliriz.  Şiraz, 13. ve 14. Yüzyıllarda dönemin islam şehirleri içinde en gelişmişidir. Şiraz’daki bu kültür sanat hareketi içinde yetişen sanatçılar Semerkant ve Hindistan’da eserler bırakırlar. Hindistan’daki ünlü Tac Mahal ‘ın mimarlarından biri de Şiraz’da yetişmiştir. Ayrıca 14. Yüzyıldan 16. Yüzyıla kadar resimli  el yazmaları sanatının geliştiği kenttir.

  Şiraz’ın bu parlak geçmişi daha sonraki yüzyıllarda giderek depremler ve Afgan akımlarla zayıflar. Yoksulluk ve krizler ortaya çıkar. 18. Yüzyıl’a gelinceye kadar çöküş , ayaklanmalar , saldırılar devam eder. sonrasında ise,  Rekabet ve çatışma içinde olan Afşar, Zend ve Kaçar hanedanları ortaya çıkar ve  egemenlik mücadelesine girerler. Şiraz’da ise Kerim Han liderliğinde Zend hanedanlığı hakim olur  Şiraz’ı  da başkent yapar.

 Kerim han’la birlikte Şiraz’ın  yeniden altın günleri başlar. Kerim han ardında büyük eserler bırakmak için Şiraz’ı  İmar faaliyetleri ile yeniden canlandırır. Kişilik olarak Kerim han mütevazidir. Kendisine şah denmesi yerine Hz. Muhammedin vekili anlamında vekil denmesini tercih etmiş. Ayrıca sık sık ahalinin arasına karışıp  , onlarla birlikte yemek yiyen , sade kıyafetler giyip tahtta oturmayan bir hükümdarmış.    Şiraz’ın önemli mimari yapılarla donanmasında Kerim han çok önemli rol oynamış . Kerim han aynı zamanda hukuk sisteminin de geliştirilmesi için çalışmış. Burada imar işlerine girişmiş saray, kale, mescit, medrese, han, hamam yaptırarak şehri güzelleştirmiş…  yaptırdığı binalara da kendi gibi  alçakgönüllülük damgasını vurmuştur. Ayrıca Adil bir vergi düzeni kurmuş, ticaretin gelişmesi için çabalamış, İngilizlerle işbirliğine girmiş, İngiliz Doğu Hindistan şirketinin temsilcilik açmasına izin vermiş.  Kerim han, daha önceki iktidarın Sünnilik deneyimini bir kenara bırakarak dini olarak Şiiliği geri getirmiştir.

   Yaptırdığı eserler arasında en önemlisi 12 bin işçi çalıştırarak yaptırdığı Kerim han kalesi (Farsçası, Arg-e Kerim han) gelir. Bugün bir müze olarak gezilen bu kale, aynı zamanda onun sarayıdır. Anlatılanlara göre, kalenin yapımında çalışan işçilere haksızlık geçmemesi için adlarını taşlara yazdırmış ve ücretlerini buna göre vermiş ..Kerim han bu kaleyi sarayının bir parçası olarak ısfahandaki örneklerle rekabet etmek için yapmıştır. Sarayın girişinde kalenin iç avlusuna girilir. Sonra geniş bir bahçe ile karşılaşırsınız. Kralın özel dua mekanı ve özel hamamı bulunur. Binanın ahşap işlemeleri , vitrayları ve duvarlarındaki minyatürler sanatın inceliklerini gösterir ve buradaki Zend hanedanlığının sanatını  anlamaya başlarsınız.

Kalenin giriş kapısının üzerinde mavi çinilerden yapılmış çok güzel bir sanat eseri olduğu gibi durmaktadır. Üzerindeki  resimde İranlıların efsanevi kahramanı Rüstem beyaz bir devle mücadele etmektedir. Resim Zend hanedanlığından sonra burada hakim olan kaçarlar döneminde yapılmış..

  Kalenin etrafındaki kuleler ise kumdan yapılmış gibidir. Üzerlerinde dantel gibi işlemeler zarif ve sade bir şekilde yüzyıldan günümüze seslenirler. Kulelerden biri ise, Pisa kulesi gibi eğri durmaktadır. Sarayın içindeki diğer bölümler içinde yabancıları ağırlama salonu vardır. Burası geleneksel saray ihtişamı içinde yapılmış bir salondur. Burada bulunan balmumu heykeller , dönemin giysileri içindedir. Ortada ise Kerim han durmaktadır. Yanında katipleri ve önünde saygıyla eğilen batılı elçi durmaktadır.

  Kerim hanın kişisel hamamı   ise bir Türk hamamı olarak yapılmış..  mermerlerin güzelliği ile sade  işlemeler birleşince  ortaya nefis bir sanat eseri çıkmış.. burası Kerim Han’ın ailesine ait bir hamammış.  Ayrıca Kerim han  halka ait bir hamam da   (hamam-ı vekil )yaptırmış. Burası Pehleviler döneminde bir dönem hapishane olarak kullanılmış.. şimdi ise burası bir müze olarak kullanılıyor. Hamamın içinde halktan farklı kişilere ait (çiftçi, marangoz, polis, derviş v.b.) balmumu heykeller ile o dönem canlandırılmış…Tellaklar ise  kese yapar durumdadır. Hamamın kadınlar kısmında ise, bir gelin hamamı tasarlanmış . Gelinin etrafında kadınlar eğleniyorlar.

   Şiraz’da yine İran ve Zend hanedanlığı  sanatını anlamak için Kerim hanın yaptırdığı vekil camiini de gezmek gerekir.   Mescidin özellikle önemli olduğunu söyleyelim. Şiiliğin buraya Kerim han tarafından getirilmesi, camiinin de  düzenlenmesini getirmiş. Burada spiral işlemeli 48 sütün bulunuyor. Azerbaycan’dan getirilen yeşil mermerlerle yapılmış. Özellikle mermer minber 14 basamaklı ve Zend hanedanlığının en güzel örneklerindenmiş. Mescidin çini süslemelerinde İran sanatında kullanılan geleneksel yedi renk (Heft) kullanılmış. Girişte her iki tarafta da çiçek süslemeleri ile karşılaşıyoruz. Mescidin her tarafı adeta bir cennete giriş aleminin resmedilmesi de denilebilir..renkler, çiçekler olağanüstü etkileyici..

   Şiraz’ın kapalı çarşısı da vekil pazarı (Bazar-ı Vekil) olarak yapılmış..Kerim han çarşıyı yaparken yine Isfahanı düşünmüş ve ona rakip olsun diye üzerinde detaylı çalışmış. İç içe girmiş koridorlar ile avluları ile büyüyen bir çarşı oluyor. İlk kez girince kaybolabilirsiniz. İstanbul’un Kapalıçarşısına benzeyen yüksek kubbeli doğu çarşılarının özelliklerini gösteriyor. İlk yapıldığı zaman İpekyol’undan akan ticaret ile kervansaraylar , hamamlar da varmış. Ancak sonraları bunlar dükkan haline dönüşmüşler. Çarşının içinde özellikle turistik eşya değil gündelik kullanım için de kaliteli eşyalar satılıyor. Ucuz mal pek rağbet görmüyor. Halılar, minyatürler, bakırlar, deriler, ve daha pekçok eşyanın atölyelerde yapılıp satıldığı yerler buraları..

    Şiraz’ın önemli  tarihi yapılar arasında Medrese-i han’dan bahsedebiliriz.  17. Yüzyılda Safevi döneminden kalma bu  medrese binasının da muhteşem çinileri, mukarnasları  ile hafızalarımızda iz bıraktığını söyleyebilirim. Burası bir dini okul olarak yapılmış.  Burayı Kerim han değil, İmam Gholi han kurmuştur. Depremlerden zarar görmekle birlikte Halen aktif bir durumda bulunuyor ..

 Şiraz’da görülmesi gereken muhteşem  sanatsal mekanlardan  biri de,  Narenciye bahçesi (Bagh-e Narenjastan) yada diğer adıyla Kavam evi de denilen  tarihi ve geleneksel evdir.  1879 ile 1886 yılları arasında  inşa edilmiş. Kazvinli bir tüccar aileye ait olan bu bina üst sınıfın  zevkine göre yapılmış bir sanat şahaseri. Evin alçak tavanlarındaki resimler Viktorya dönemi Avrupa’sından esinlenmiş.. Bina avlunun yukarısında durmakta, üzerinde resim, çini, ahşap oyma, taş işçilik, ayna işçiliği sanatlarıyla süslenmiş ayrıntılı bir mimari sanat eseri olarak yapılmış….sundurmanın yanında birbirine simetrik odalar bulunuyor..bahçesi ise,  bir Pers bahçesi olarak düzenlenmiş, hurma, turunç ve palmiye ağaçları ile bir de havuzu var.. Narenjastan Bahçesi, İran’ın muhteşem İran bahçelerinin en güzel örneğidir. İran bahçelerinin tipik biçimi,  genellikle ağaç ve çiçeklerle dolu dört mahalle, dereler ve patikalar göletler ve çeşmeler ,merkezi bir köşk ve bahçeyi çevreleyen duvarlardan oluşan dikdörtgen bir şekildedir.  

  Şiraz’ın sanat eseri mekanları  arasında dolaşırken el sanatı atölyelerine de rastlıyoruz. Bunlar arasında ilgimizi çeken  el sanatı olarak bir  ahşap vitray ustasının atölyesine konuk olduk. Ahşabın renkli camlarla buluştuğu vitray düzenlemesinde , bu atölyede eski eserlerin onarılması işini de  yapıyorlar.. çalıştıkları ahşap o kadar ince ve zarif ki camla birleşmesi büyük bir el becerisi istiyor. Çünkü makine teknolojisinin kullanılmadığını görüyorum…usta yaptığı işlerden birini bize anlatırken üzerinde altı yıl çalıştığı bir tahta işini anlattı. Düz bir tahta gibi görünen bu parça birçok küçük tahta parçasından oluşmuş ve istediğiniz şekilleri verebilirsiniz. Bu tahtadan bize İran’ın bazı simgelerini nasıl kurduğunu gösterdi. Bu düz tahtayı döndürünce spiral şekle dönüştüğünde bir minare merdiveni gibi kıvrılabiliyor. Yada Zerdüşt dininin simgesi de olabiliyor veya Horasan eyaletinde eski bir rüzgar değirmeni simgesini de yapabiliyor..usta, bu ahşap işinin Unesco Dünya mirası listesine girmesi için kayıt yaptırdığını da söylüyor..ahşap işinin yıllarca ustanın elinde olgunlaşarak kaç dil konuşabilir hale gelmesi sabır ve sevgi işi olmalı diye düşünüyorum.. ne yazık ki artık dünyada bu çalışma işi ve saygının örnekleri çok fazla değil..

  Şiraz’da gezdiğimiz bir diğer atölyede de eşyalar üzerine yapıştırılan  sedef minyatür işleme atölyesiydi. Burada da çalışan usta bize küçük bir kutu üzerine minicik sedefleri nasıl bir özenle kesip dikkatle üzerine yerleştirdiklerini anlattı. Ortaya çıkan işin sabır, dikkat ve el yeteneği gerektirdiği ve küçükken kazanılan bir maharet olduğunu sanıyorum.. Bu ustaları görünce  , artık fabrikalaşmış ve plastikleşmiş bir ortamdan çıkıp, el işçiliği, zamana meydan okuma, ince iş,  sabır ve kalite gibi değerlerle yeniden karşılaşmayı,  gezinin bulunmazları arasında koyuyorum..

  Şiraz’da henüz göremediğimiz yerlerden biri de, Hafız-ı Şirazi’nin  türbesi . İranlılar onu çok sevdiği için Hafız olarak çağırıyorlar. Akşam karanlık olunca güneş batarken onun türbesine gidip şiirlerinden okumak herkesin yaptığı bir şey. Burası bir eğlence yeri gibi.. gençler kadınlar gelip gidiyor.  Türbenin önü kalabalık. Birsürü genç, elinde muhabbet kuşu ve küçük kağıtlara yazılı şiirler tutarak kapıda bekliyor. Hemen bir kuşçuya Hafızın şiirlerinden bir tane çektiriyorum. Bakalım Hafız benim için ne demiş. Türbeye doğru gidince yuvarlak ve etrafı sütunlarla çevrili tepesinde bir kubbe duruyor.. Bu kubbe, sekiz sütün üzerinde duruyor..kubbenin çini işlemeleri ile  bir derviş sarığına benzetildiği görülüyor..

  Şair Hafız, 14. Yüzyılda Fars dili ve edebiyatının en önemli sanatçılarından biridir. Kendisinden önce gelen Ömer Hayyam, Mevlana gibi düşünürlerden etkilenmiş.  Halkın arasında çok sevilen şairin şiir kitabı Kuran’ı  Kerimle eşdeğerdedir ve her evde bulunur. Şiirleri hayata dair olması, ayrılık acısını , duygusallığı , mutluluğu derin duyguları işlemesi nedeniyle  halk tarafından daha çok sevilmesini de sağlamış. Bir halk kahramanı olarak halen günümüze kadar ünü devam etmiştir. Şiirleri her derde deva her çareye ilaç gibi kabul edilir.

     Hafız’ın Türbesinin ardından İran’da  Şiilerin kutsal mekan olarak kabul ettikleri , üç büyük mekan var. Bunların en önemlisi Meshed’deki İmam Rıza Türbesi, Kum’daki Masume-i Fatıma türbesi .. Bu kutsal mekanlara daha sonra gideceğiz.. şimdi Şiraz’da Şah-ı Çerağ türbesini gezelim..    Burası , Şii inancına göre , 12 imamdan sekizinci imam olan Rıza’nın kardeşleri adına yapılmış bir türbe..bu türbeye girmek için kadınlar ve erkekler ayrılıyor. Kadınlar bölümüne girerken profesyonel kameramızı bırakıp sadece cep telefonlarını alıp iyice arandıktan sonra ve kadınlar üzerlerine Çador denilen uzun bir çarşafı giyip içeri giriyoruz. Çadorların hepsi naylon içinde yeni yıkanmış deterjan  kokusuyla veriliyor. Türbenin adı, Şah-ı Çerağ , ateşlerin şahı anlamına geliyor olmalı. Üzerinde duran  kubbe altın ve gümüş işlemeli.  Gece ışıkları  uçaktan dahi görülebilecek kadar aydınlık veriyormuş. İçeri girince bekleyip bizi gezdirecek Uluslararası ilişkiler görevlisi bir bayan ve erkeğin yanımıza gelmesini bekliyoruz.  Görevliler memur hanım siyah çarşafı ve önünde ‘İnternational affair’ yazılı kuşağı ile  gelip  bize bilgi vermeye başlıyor.. Bu arada etrafta giden gelen ahalinin bize karşı çok ilgili olduklarını ve bu ilginin ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Buraya gelen turistleri görünce çok hoşlarına gittiğine yorumluyoruz. içeride dokunmak isteyen, doğrudan gelip sarılan Türkmüsünüz hoşgeldiniz diyen kadınlarla karşılaşıyoruz..hepbirlikte İçeriye doğru giriyoruz.  Erkekler ve kadınlar ayrılarak herkes kendi kısmına doğru ilerlemeye başlıyor.. Kalabalıkla birlikte yürümek ve etrafı dikkatle bakmak ve gözlemlemek gerekli. Kadınlar kısmında fotoğraf çekilmesi yasak ve çektirmiyorlar. Üstelemiyoruz.. Türbeye doğru içeri girince ilk kez böyle bir şey görüyorum.. Her taraf aynalar, renkli camlarla kaplı.. kristal camlar , ışıklar , renklerle kaplanmış devasa bir mekan .. Bu nedir nasıl bir şey..içeriye doğru ilerledik. Türbenin yanında kadınlar etrafında, türbeye yüz sürüp dua ediyorlar. İçeriye para atanlar dilek dileyenler çok var. Buradan  toplanan paralar, bağışlar  dünyanın en zengin vakfı olan İmam Rıza   vakfına gidiyormuş. Yavaş yavaş bu kutsal mekandan çıkıp dışarıdan ışıklara , müthiş Altın kubbeye bir kez daha bakıyoruz..

  Şimdi  Şiraz’ın  görsel olarak en etkileyici mimari yapılarından biri olan,  Nasr-ül Mülk mescidini anlatmaya çalışalım. Burasının diğer adı da Pembe camiidir. Mescidin en etkileyici ve herkes gibi fotoğraf çekmeye doyamadığımız girişini anlatacak olursak, burada vitraylar mordan pembeye doğru kullanılmış… renkler, özellikle güneş gelince rüya etkisi yaptığını söyleyelim.. Mutlu bir rüyanın içinde olup uyanmak istemediğiniz bir duygunun sizi kapladığını hissediyorsunuz…içinde duvarlarındaki çinilerin pembe mor çiçeklerle birer pano oluşturması, mescidin spiral sütunlarının da bu tasarım da göz kamaştırdığını söyleyelim. Yere  ise her mescidde olduğu gibi muhteşem İran halıları serilmiş..bu renk cümbüşünün sizi bir başka dünyaya götürdüğünü söyleyebilirim.. ayrıca bu mescid İran’ın en fotoğrafa uygun ve en etkileyicilerinden mescidlerinden biriymiş..Fotoğraf çekmenin en zorlandığım yerlerinden biri olduğunu da söyleyebilirim. Çador giymenin zorunlu olduğu bir mescid olduğundan bir yandan kocaman çarşafı tutmak bir yandan da kamerayı ayarlamak doğrusu bu etkileyici ortamda biraz işleri güçleştiriyor..

  Mescid, 19. Yüzyılda Kaçar hanedanına mensup Mirza Hasan Ali Nesir ül-Mülk tarafından yapılmış. İçinin süslemelerinde dikkat çeken bir diğer özellik de, İran’ın geleneksel ‘penc kasehi’ (beş iç bükey) tekniğinin yaygın olarak kullanılmış olması..Mescidin bir kısmının müze olarak da kullanıldığını gördük..

Kaynaklar:

Rehber; Penbe Özdemir 1001 istanbul Tur

İran Rehberi, Nazlı Elmi

Zafer bozkaya- İran gezi rehberi

Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül  ve Şiir Ülkesi.

Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.

V.V.barthold- İran tarihi Coğrafyası.

Lonely Planet-İran