DOĞU’NUN KALBİ; İRAN 1

  İran şimdiye kadar neden gitmedim dediğim ülke oldu. Elbette kaç defa gitmeye teşebbüs ettiysem mutlaka politik krizlerin çıkmasıyla gitmekten çekinmiştim. Ancak bu sefer her ne olursa olsun gitmeye kararlıydım.. öncelikle İran tarih ve kültür açısından çok ama çok ilgimi çeken bir ülkeydi. Ortaçağın batıda karanlık çağları yaşanırken Ortaasya’da bilimin, ticaretin geliştiği bu coğrafyada insanlık felsefesinin, sanatın, edebiyatın tasavvufun , islamiyetin farklı yüzlerinin ortaya çıktığı bu coğrafyada neler neler olmuştu.. bir yandan dini inançlar ortaya çıkarken diğer yandan da gökyüzü gözlemleniyor. Güneşin, ayın, yıldızların bilgisine daha o zamanlarda erişiliyordu. Ticaret yolları özellikle İpek yolu bu coğrafyada ortaya çıkarken  batının iştahını kabartıyor.. zenginliklere erişmek hırs haline geliyordu..sanatın zirvelerinin yaşandığı buralarda dünyanın en zarif, en değerli eserleri yapılıyordu..İran doğu’nun kalbi, zenginliklerin, sanatın kaynağı olarak halen günümüzde bu coğrafyayı ve eserleri  gidip görmek mümkün durumda..

  Bu gezide en çok etkilendiklerim nelerdi diye baktığımda , öncelikle estetik ve sanat anlayışlarının olduğunu söyleyebilirim. Bunun yanında islamiyeti farklı bir şekilde yorumlayan Şiilik inancının kutsal mekanlarla birlikte ne kadar etkileyici olduğunu düşünüyorum..İran’da merak ettiğim onca şey arasında, tasavvuf düşüncesini yoğuranların izini sürmek de ayrıca önem taşıyordu..islamiyetin dışındaki farklı bir din olan Zerdüştlükle karşılaşmak önemliydi. İpekyolunun izlerini kapalı çarşılardan , kervansaraylardan  takip etmek heyecan vericiydi.. İran özellikle  tarihi yeniden okumanın çok önemli bir noktasıymış diyebilirim..

    İran’a yaptığımız gezi, Şiraz’dan başlayıp, Yezd, İsfahan,Kaşhan, Abayenah, Tahran, Meşhed ve Tebriz’de sona erdi. Bütün bu coğrafyayı İran’daki iki farklı çöl üzerindeki yollardan   (Deşt-i Kebir ve Deşt-i Lut) otobüsle geçerken ,  İpekyolundan gittiğimizi hayal ettik.   Uzun ve yorucu ama bir o kadar zevk ve merakla izlediğimiz bir coğrafya üzerinde hareket ettik. 

Sanat, Estetik  ve Renklerin  Şehri; Şiraz

  Şiraz, İran’ın Fars eyaletinin başkentidir. Bir kültür , sanat ve ticaret merkezi olarak tarihten bu yana kimliğini korumuş bir kenttir.  Şiraz İran’ın güneyinde,  İran’ı bölen iki çölün dışında kalır. Böylece iklimi daha yumuşak ve bitki örtüsü de içeriye göre daha yeşildir.    Bugün Şiraz deyince aklımıza ünlü Şiraz şarapları gelebilir. Tarihte şarap üretimi Şiraz’ın kuzeyinde Bagh-e Anar ve Bagh-e Takhti bölgelerindeki üzüm bağlarında Şiraz’ın ünlü üzümleri yetiştirilirmiş. Burasının  İklimi, üzüm yetiştirmeye çok uygundur. Şiraz’ın özel  üzümü ve bu üzümden yapılan bir şarap türü olan Şiraz ve Cabarnet şarapları dünyaca ünlüdür. Ancak bugün artık İran bir İslam cumhuriyeti olduğundan Şiraz’da  şarap üretimi yapılmamaktadır. Tarihe baktığımızda, Fars bölgesinin ticaret merkezidir. Buraya Hindistan’dan gelen Hint mallarına karşılık buradan da dışarıya Afyon ,tütün gibi malların satışı yapılmıştır..   Şiraz ortaçağ döneminde bir bilim ve sanat merkezi olarak özel bir öneme sahip bir kent olarak bilinmektedir. Özellikle 11. Yüzyıldan itibaren bilim, sanat, ticaret ve kültür şehri olarak bu coğrafyanın gözde bir kentidir. 12. ve 13. Yüzyıllarda ise Bağdat’la yarışır durumdadır. Bu dönemde Şiraz’a ‘dar-ül ilim’ yada İran’ın Atinası da deniliyormuş. Şiraz’ın bu denli ilim ve kültür merkezi olmasının ve diğer Ortadoğu şehirlerinden farklı olmasının ardında o dönemde güçlü Moğol saldırılarına ,Cengiz han ve Timur’un istilalarına karşı  dönemin yöneticilerinin yüklü miktarlarda haraçlar  ödeyerek Şiraz’ı felaketlerden kurtardıkları biliniyor.  O yüzden de burada bilim , şiir, edebiyat , mimari, hat sanatı ve resim gelişmiş,  pekçok eser ortaya çıkmıştır.   Fikir adamları, sanatçılar, mimarlar gibi adları günümüze kadar gelen pekçok ünlü kişi ortaya çıkar. Bunlar arasında, Sadi ve Hafız gibi şairleri söyleyebiliriz.  Şiraz, 13. ve 14. Yüzyıllarda dönemin islam şehirleri içinde en gelişmişidir. Şiraz’daki bu kültür sanat hareketi içinde yetişen sanatçılar Semerkant ve Hindistan’da eserler bırakırlar. Hindistan’daki ünlü Tac Mahal ‘ın mimarlarından biri de Şiraz’da yetişmiştir. Ayrıca 14. Yüzyıldan 16. Yüzyıla kadar resimli  el yazmaları sanatının geliştiği kenttir.

  Şiraz’ın bu parlak geçmişi daha sonraki yüzyıllarda giderek depremler ve Afgan akımlarla zayıflar. Yoksulluk ve krizler ortaya çıkar. 18. Yüzyıl’a gelinceye kadar çöküş , ayaklanmalar , saldırılar devam eder. sonrasında ise,  Rekabet ve çatışma içinde olan Afşar, Zend ve Kaçar hanedanları ortaya çıkar ve  egemenlik mücadelesine girerler. Şiraz’da ise Kerim Han liderliğinde Zend hanedanlığı hakim olur  Şiraz’ı  da başkent yapar.

 Kerim han’la birlikte Şiraz’ın  yeniden altın günleri başlar. Kerim han ardında büyük eserler bırakmak için Şiraz’ı  İmar faaliyetleri ile yeniden canlandırır. Kişilik olarak Kerim han mütevazidir. Kendisine şah denmesi yerine Hz. Muhammedin vekili anlamında vekil denmesini tercih etmiş. Ayrıca sık sık ahalinin arasına karışıp  , onlarla birlikte yemek yiyen , sade kıyafetler giyip tahtta oturmayan bir hükümdarmış.    Şiraz’ın önemli mimari yapılarla donanmasında Kerim han çok önemli rol oynamış . Kerim han aynı zamanda hukuk sisteminin de geliştirilmesi için çalışmış. Burada imar işlerine girişmiş saray, kale, mescit, medrese, han, hamam yaptırarak şehri güzelleştirmiş…  yaptırdığı binalara da kendi gibi  alçakgönüllülük damgasını vurmuştur. Ayrıca Adil bir vergi düzeni kurmuş, ticaretin gelişmesi için çabalamış, İngilizlerle işbirliğine girmiş, İngiliz Doğu Hindistan şirketinin temsilcilik açmasına izin vermiş.  Kerim han, daha önceki iktidarın Sünnilik deneyimini bir kenara bırakarak dini olarak Şiiliği geri getirmiştir.

   Yaptırdığı eserler arasında en önemlisi 12 bin işçi çalıştırarak yaptırdığı Kerim han kalesi (Farsçası, Arg-e Kerim han) gelir. Bugün bir müze olarak gezilen bu kale, aynı zamanda onun sarayıdır. Anlatılanlara göre, kalenin yapımında çalışan işçilere haksızlık geçmemesi için adlarını taşlara yazdırmış ve ücretlerini buna göre vermiş ..Kerim han bu kaleyi sarayının bir parçası olarak ısfahandaki örneklerle rekabet etmek için yapmıştır. Sarayın girişinde kalenin iç avlusuna girilir. Sonra geniş bir bahçe ile karşılaşırsınız. Kralın özel dua mekanı ve özel hamamı bulunur. Binanın ahşap işlemeleri , vitrayları ve duvarlarındaki minyatürler sanatın inceliklerini gösterir ve buradaki Zend hanedanlığının sanatını  anlamaya başlarsınız.

Kalenin giriş kapısının üzerinde mavi çinilerden yapılmış çok güzel bir sanat eseri olduğu gibi durmaktadır. Üzerindeki  resimde İranlıların efsanevi kahramanı Rüstem beyaz bir devle mücadele etmektedir. Resim Zend hanedanlığından sonra burada hakim olan kaçarlar döneminde yapılmış..

  Kalenin etrafındaki kuleler ise kumdan yapılmış gibidir. Üzerlerinde dantel gibi işlemeler zarif ve sade bir şekilde yüzyıldan günümüze seslenirler. Kulelerden biri ise, Pisa kulesi gibi eğri durmaktadır. Sarayın içindeki diğer bölümler içinde yabancıları ağırlama salonu vardır. Burası geleneksel saray ihtişamı içinde yapılmış bir salondur. Burada bulunan balmumu heykeller , dönemin giysileri içindedir. Ortada ise Kerim han durmaktadır. Yanında katipleri ve önünde saygıyla eğilen batılı elçi durmaktadır.

  Kerim hanın kişisel hamamı   ise bir Türk hamamı olarak yapılmış..  mermerlerin güzelliği ile sade  işlemeler birleşince  ortaya nefis bir sanat eseri çıkmış.. burası Kerim Han’ın ailesine ait bir hamammış.  Ayrıca Kerim han  halka ait bir hamam da   (hamam-ı vekil )yaptırmış. Burası Pehleviler döneminde bir dönem hapishane olarak kullanılmış.. şimdi ise burası bir müze olarak kullanılıyor. Hamamın içinde halktan farklı kişilere ait (çiftçi, marangoz, polis, derviş v.b.) balmumu heykeller ile o dönem canlandırılmış…Tellaklar ise  kese yapar durumdadır. Hamamın kadınlar kısmında ise, bir gelin hamamı tasarlanmış . Gelinin etrafında kadınlar eğleniyorlar.

   Şiraz’da yine İran ve Zend hanedanlığı  sanatını anlamak için Kerim hanın yaptırdığı vekil camiini de gezmek gerekir.   Mescidin özellikle önemli olduğunu söyleyelim. Şiiliğin buraya Kerim han tarafından getirilmesi, camiinin de  düzenlenmesini getirmiş. Burada spiral işlemeli 48 sütün bulunuyor. Azerbaycan’dan getirilen yeşil mermerlerle yapılmış. Özellikle mermer minber 14 basamaklı ve Zend hanedanlığının en güzel örneklerindenmiş. Mescidin çini süslemelerinde İran sanatında kullanılan geleneksel yedi renk (Heft) kullanılmış. Girişte her iki tarafta da çiçek süslemeleri ile karşılaşıyoruz. Mescidin her tarafı adeta bir cennete giriş aleminin resmedilmesi de denilebilir..renkler, çiçekler olağanüstü etkileyici..

   Şiraz’ın kapalı çarşısı da vekil pazarı (Bazar-ı Vekil) olarak yapılmış..Kerim han çarşıyı yaparken yine Isfahanı düşünmüş ve ona rakip olsun diye üzerinde detaylı çalışmış. İç içe girmiş koridorlar ile avluları ile büyüyen bir çarşı oluyor. İlk kez girince kaybolabilirsiniz. İstanbul’un Kapalıçarşısına benzeyen yüksek kubbeli doğu çarşılarının özelliklerini gösteriyor. İlk yapıldığı zaman İpekyol’undan akan ticaret ile kervansaraylar , hamamlar da varmış. Ancak sonraları bunlar dükkan haline dönüşmüşler. Çarşının içinde özellikle turistik eşya değil gündelik kullanım için de kaliteli eşyalar satılıyor. Ucuz mal pek rağbet görmüyor. Halılar, minyatürler, bakırlar, deriler, ve daha pekçok eşyanın atölyelerde yapılıp satıldığı yerler buraları..

    Şiraz’ın önemli  tarihi yapılar arasında Medrese-i han’dan bahsedebiliriz.  17. Yüzyılda Safevi döneminden kalma bu  medrese binasının da muhteşem çinileri, mukarnasları  ile hafızalarımızda iz bıraktığını söyleyebilirim. Burası bir dini okul olarak yapılmış.  Burayı Kerim han değil, İmam Gholi han kurmuştur. Depremlerden zarar görmekle birlikte Halen aktif bir durumda bulunuyor ..

 Şiraz’da görülmesi gereken muhteşem  sanatsal mekanlardan  biri de,  Narenciye bahçesi (Bagh-e Narenjastan) yada diğer adıyla Kavam evi de denilen  tarihi ve geleneksel evdir.  1879 ile 1886 yılları arasında  inşa edilmiş. Kazvinli bir tüccar aileye ait olan bu bina üst sınıfın  zevkine göre yapılmış bir sanat şahaseri. Evin alçak tavanlarındaki resimler Viktorya dönemi Avrupa’sından esinlenmiş.. Bina avlunun yukarısında durmakta, üzerinde resim, çini, ahşap oyma, taş işçilik, ayna işçiliği sanatlarıyla süslenmiş ayrıntılı bir mimari sanat eseri olarak yapılmış….sundurmanın yanında birbirine simetrik odalar bulunuyor..bahçesi ise,  bir Pers bahçesi olarak düzenlenmiş, hurma, turunç ve palmiye ağaçları ile bir de havuzu var.. Narenjastan Bahçesi, İran’ın muhteşem İran bahçelerinin en güzel örneğidir. İran bahçelerinin tipik biçimi,  genellikle ağaç ve çiçeklerle dolu dört mahalle, dereler ve patikalar göletler ve çeşmeler ,merkezi bir köşk ve bahçeyi çevreleyen duvarlardan oluşan dikdörtgen bir şekildedir.  

  Şiraz’ın sanat eseri mekanları  arasında dolaşırken el sanatı atölyelerine de rastlıyoruz. Bunlar arasında ilgimizi çeken  el sanatı olarak bir  ahşap vitray ustasının atölyesine konuk olduk. Ahşabın renkli camlarla buluştuğu vitray düzenlemesinde , bu atölyede eski eserlerin onarılması işini de  yapıyorlar.. çalıştıkları ahşap o kadar ince ve zarif ki camla birleşmesi büyük bir el becerisi istiyor. Çünkü makine teknolojisinin kullanılmadığını görüyorum…usta yaptığı işlerden birini bize anlatırken üzerinde altı yıl çalıştığı bir tahta işini anlattı. Düz bir tahta gibi görünen bu parça birçok küçük tahta parçasından oluşmuş ve istediğiniz şekilleri verebilirsiniz. Bu tahtadan bize İran’ın bazı simgelerini nasıl kurduğunu gösterdi. Bu düz tahtayı döndürünce spiral şekle dönüştüğünde bir minare merdiveni gibi kıvrılabiliyor. Yada Zerdüşt dininin simgesi de olabiliyor veya Horasan eyaletinde eski bir rüzgar değirmeni simgesini de yapabiliyor..usta, bu ahşap işinin Unesco Dünya mirası listesine girmesi için kayıt yaptırdığını da söylüyor..ahşap işinin yıllarca ustanın elinde olgunlaşarak kaç dil konuşabilir hale gelmesi sabır ve sevgi işi olmalı diye düşünüyorum.. ne yazık ki artık dünyada bu çalışma işi ve saygının örnekleri çok fazla değil..

  Şiraz’da gezdiğimiz bir diğer atölyede de eşyalar üzerine yapıştırılan  sedef minyatür işleme atölyesiydi. Burada da çalışan usta bize küçük bir kutu üzerine minicik sedefleri nasıl bir özenle kesip dikkatle üzerine yerleştirdiklerini anlattı. Ortaya çıkan işin sabır, dikkat ve el yeteneği gerektirdiği ve küçükken kazanılan bir maharet olduğunu sanıyorum.. Bu ustaları görünce  , artık fabrikalaşmış ve plastikleşmiş bir ortamdan çıkıp, el işçiliği, zamana meydan okuma, ince iş,  sabır ve kalite gibi değerlerle yeniden karşılaşmayı,  gezinin bulunmazları arasında koyuyorum..

  Şiraz’da henüz göremediğimiz yerlerden biri de, Hafız-ı Şirazi’nin  türbesi . İranlılar onu çok sevdiği için Hafız olarak çağırıyorlar. Akşam karanlık olunca güneş batarken onun türbesine gidip şiirlerinden okumak herkesin yaptığı bir şey. Burası bir eğlence yeri gibi.. gençler kadınlar gelip gidiyor.  Türbenin önü kalabalık. Birsürü genç, elinde muhabbet kuşu ve küçük kağıtlara yazılı şiirler tutarak kapıda bekliyor. Hemen bir kuşçuya Hafızın şiirlerinden bir tane çektiriyorum. Bakalım Hafız benim için ne demiş. Türbeye doğru gidince yuvarlak ve etrafı sütunlarla çevrili tepesinde bir kubbe duruyor.. Bu kubbe, sekiz sütün üzerinde duruyor..kubbenin çini işlemeleri ile  bir derviş sarığına benzetildiği görülüyor..

  Şair Hafız, 14. Yüzyılda Fars dili ve edebiyatının en önemli sanatçılarından biridir. Kendisinden önce gelen Ömer Hayyam, Mevlana gibi düşünürlerden etkilenmiş.  Halkın arasında çok sevilen şairin şiir kitabı Kuran’ı  Kerimle eşdeğerdedir ve her evde bulunur. Şiirleri hayata dair olması, ayrılık acısını , duygusallığı , mutluluğu derin duyguları işlemesi nedeniyle  halk tarafından daha çok sevilmesini de sağlamış. Bir halk kahramanı olarak halen günümüze kadar ünü devam etmiştir. Şiirleri her derde deva her çareye ilaç gibi kabul edilir.

     Hafız’ın Türbesinin ardından İran’da  Şiilerin kutsal mekan olarak kabul ettikleri , üç büyük mekan var. Bunların en önemlisi Meshed’deki İmam Rıza Türbesi, Kum’daki Masume-i Fatıma türbesi .. Bu kutsal mekanlara daha sonra gideceğiz.. şimdi Şiraz’da Şah-ı Çerağ türbesini gezelim..    Burası , Şii inancına göre , 12 imamdan sekizinci imam olan Rıza’nın kardeşleri adına yapılmış bir türbe..bu türbeye girmek için kadınlar ve erkekler ayrılıyor. Kadınlar bölümüne girerken profesyonel kameramızı bırakıp sadece cep telefonlarını alıp iyice arandıktan sonra ve kadınlar üzerlerine Çador denilen uzun bir çarşafı giyip içeri giriyoruz. Çadorların hepsi naylon içinde yeni yıkanmış deterjan  kokusuyla veriliyor. Türbenin adı, Şah-ı Çerağ , ateşlerin şahı anlamına geliyor olmalı. Üzerinde duran  kubbe altın ve gümüş işlemeli.  Gece ışıkları  uçaktan dahi görülebilecek kadar aydınlık veriyormuş. İçeri girince bekleyip bizi gezdirecek Uluslararası ilişkiler görevlisi bir bayan ve erkeğin yanımıza gelmesini bekliyoruz.  Görevliler memur hanım siyah çarşafı ve önünde ‘İnternational affair’ yazılı kuşağı ile  gelip  bize bilgi vermeye başlıyor.. Bu arada etrafta giden gelen ahalinin bize karşı çok ilgili olduklarını ve bu ilginin ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Buraya gelen turistleri görünce çok hoşlarına gittiğine yorumluyoruz. içeride dokunmak isteyen, doğrudan gelip sarılan Türkmüsünüz hoşgeldiniz diyen kadınlarla karşılaşıyoruz..hepbirlikte İçeriye doğru giriyoruz.  Erkekler ve kadınlar ayrılarak herkes kendi kısmına doğru ilerlemeye başlıyor.. Kalabalıkla birlikte yürümek ve etrafı dikkatle bakmak ve gözlemlemek gerekli. Kadınlar kısmında fotoğraf çekilmesi yasak ve çektirmiyorlar. Üstelemiyoruz.. Türbeye doğru içeri girince ilk kez böyle bir şey görüyorum.. Her taraf aynalar, renkli camlarla kaplı.. kristal camlar , ışıklar , renklerle kaplanmış devasa bir mekan .. Bu nedir nasıl bir şey..içeriye doğru ilerledik. Türbenin yanında kadınlar etrafında, türbeye yüz sürüp dua ediyorlar. İçeriye para atanlar dilek dileyenler çok var. Buradan  toplanan paralar, bağışlar  dünyanın en zengin vakfı olan İmam Rıza   vakfına gidiyormuş. Yavaş yavaş bu kutsal mekandan çıkıp dışarıdan ışıklara , müthiş Altın kubbeye bir kez daha bakıyoruz..

  Şimdi  Şiraz’ın  görsel olarak en etkileyici mimari yapılarından biri olan,  Nasr-ül Mülk mescidini anlatmaya çalışalım. Burasının diğer adı da Pembe camiidir. Mescidin en etkileyici ve herkes gibi fotoğraf çekmeye doyamadığımız girişini anlatacak olursak, burada vitraylar mordan pembeye doğru kullanılmış… renkler, özellikle güneş gelince rüya etkisi yaptığını söyleyelim.. Mutlu bir rüyanın içinde olup uyanmak istemediğiniz bir duygunun sizi kapladığını hissediyorsunuz…içinde duvarlarındaki çinilerin pembe mor çiçeklerle birer pano oluşturması, mescidin spiral sütunlarının da bu tasarım da göz kamaştırdığını söyleyelim. Yere  ise her mescidde olduğu gibi muhteşem İran halıları serilmiş..bu renk cümbüşünün sizi bir başka dünyaya götürdüğünü söyleyebilirim.. ayrıca bu mescid İran’ın en fotoğrafa uygun ve en etkileyicilerinden mescidlerinden biriymiş..Fotoğraf çekmenin en zorlandığım yerlerinden biri olduğunu da söyleyebilirim. Çador giymenin zorunlu olduğu bir mescid olduğundan bir yandan kocaman çarşafı tutmak bir yandan da kamerayı ayarlamak doğrusu bu etkileyici ortamda biraz işleri güçleştiriyor..

  Mescid, 19. Yüzyılda Kaçar hanedanına mensup Mirza Hasan Ali Nesir ül-Mülk tarafından yapılmış. İçinin süslemelerinde dikkat çeken bir diğer özellik de, İran’ın geleneksel ‘penc kasehi’ (beş iç bükey) tekniğinin yaygın olarak kullanılmış olması..Mescidin bir kısmının müze olarak da kullanıldığını gördük..

Kaynaklar:

Rehber; Penbe Özdemir 1001 istanbul Tur

İran Rehberi, Nazlı Elmi

Zafer bozkaya- İran gezi rehberi

Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül  ve Şiir Ülkesi.

Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.

V.V.barthold- İran tarihi Coğrafyası.

Lonely Planet-İran

LÜBNAN: AKDENİZİN KIYISINDAKİ ORTADOĞU

Trablusşam
Beyrut sokakları

 

    Lübnan coğrafyası, Tarihsel geçmişinde bir Akdeniz kimliği taşırken çıkan savaşlar, çatışmalar, farklı etnik ve dini kimliklerle şimdi bir Ortadoğu ülkesi kimliği içinde. Coğrafya olarak,  Antakya’nın güneyinde Suriye ve daha da Güneyde  Lübnan bulunuyor. Lübnan, Anti Lübnan dağları ile ikiye bölünmüş durumda ortada Bekaa vadisi bulunuyor. Bekaa vadisi, Lübnan’ın bahçesi, tarımın yapıldığı bereketli topraklar.

Lübnan’da ilk medeniyetin kurulması Fenikelilerle başlıyor.. Burası Lübnanın  liman kentleri olarak bilinen Sur (Tyre) , Sayda(Sidon),Biblos kentlerinin bulunduğu yerler…   Lübnan hakkında genel bir bilgi vermek istersek, farklı dinlerin birarada olduğu bir ülke. Sünniler ,Şii Dürziler ve Maruniler birarada siyasi bir denge içinde yaşıyorlar. Maruniler, Doğu Hıristiyanlığının bir parçası olarak çok eski bir tarihe sahipler.  Hıristiyanlığın ilk yayılma dönemlerinde Doğu Hıristiyanlık inancı içinde batıdaki Hıristiyanlardan farklı bir bakış açısı içindeyken, daha sonraları batı ile giderek yakınlaşmaları ile Katolik Hıristiyanlar olarak batılılar arasında yeralmaya başlamışlar. Maruniler aynı zamanda ülkenin elit kesimi içinde zengin bir kesimi oluşturuyorlar. Dürziler ise Şii müslümanlar ..Tabii bir de bunların yanında sünni olan  müslüman bir kesim de var. Lübnan’da bu farklılıklar,   parlementoda Maruniler çoğunlukta olmak üzere diğer dinlerin de temsili ile biraraya geliyorlar.. Cumhurbaşkanı ise,  Maruniler arasından seçiliyor. 

  Lübnan, içinde Akdeniz kültürüyle , tarihiyle ilgili pekçok şeyi halen taşıyor. Tarihi şehirleri, kutsal tapınakları, yemek kültürüyle ve daha görünmeyen giderek izleri kaybolan akdeniz kültürünü içinde taşıyor.. bu yazıda Lübnan’daki kültürel yaşama dair gözlemlerimi ve düşüncelerimi paylaşacağım..

Bekaa vadisine doğru Baalbek: kutsal tapınaklar alanı

  Bekaa vadisi, Lübnan’ın Lübnan dağları  ile AntiLübnan dağları arasında kalan ve Ortadoğu coğrafyasına yakınlaşan bir coğrafyadır. Beyrut’tan çıkıp dağları aştıktan sonra indiğimiz vadide karşımıza, Suriyeli mülteciler çıkıyor. üstlerinde araba lastiği olan naylon çadır kampları Kilometrelerce uzayıp gidiyor.. adeta küçük bir Suriye görünümünde hızla çoğalan Suriyelilerden Lübnanlılar da artık şikayetçiler.

  Lübnan’ın mülteci sorunu Suriyeliler ile başlamamış.. tarihte 1900’lerin başında Anadolu’dan Hatay Samandağ’dan kaçan Ermeniler , İsrail’in Küdusü  işgaliyle kaçan Filistinlilere de sığınak olmuş. Savaşlar ve göçlerle birlikte Lübnan yoksullaşmış ve bugün kamusal hizmetin hemen hemen olmadığı bir coğrafyaya dönmüş durumda. Bekaa vadisinde, zamanında buralara kaçan Ermenilerin yerleştiği Anjar kasabası tarihte Romalılardan sonra ilk arap yerleşimi olarak biliniyor. Burası tarihi ticaret yollarının kavşağında bir şehir olarak kurulmuş , Beyrut, Şam, Halep arasında önemli bir istasyon durumundaymış ..

 Anjar kasabası diğer yerlere göre çok daha düzenli ve yeşil olan bir yer..buraya gelen Ermenilerin  şehire yerleşmeleri ve diğer şehirlere göre Anjar’ı daha bakımlı ve düzenli bir hale getirmeleri ile fark yaratmışlar.. burada kendi tipik soğan kubbeli kiliselerini kurmuşlar.  

  Bekaa vadisinin verimli topraklarında Fransız Cizvit rahipler tarafından getirilen asma kökleri ile şarapçılığın burada geliştirildiğini de belirtelim..Ksara’da bugün turistik bir hizmet olarak yapılan şarap satışında yeraltındaki 2km alandaki mahzenlerde yıllanmış şaraplar ve şarap kültürünün artık yerleşmiş olduğu biliniyor..

  Bekaa vadisinde bulunan Baalbek kutsal alanı ise, Lübnan tarihinde Akdeniz kültürüyle bağlantılı en önemli kültür alanını oluşturuyor..

   Lübnan’ın eski Fenike uygarlığının inanç sisteminde pagan tanrıların olduğu bilinir. Her Fenike kentinin kendi özel tanrıları vardır. El demek tanrı anlamına gelir. Baal ve Adonis ise efendi demektir. Dini merkezlerini de  Baalbek şehrinde kurmuşlar. Baalbek, Beyrut’un 86 km. doğusunda Bekaa vadisinde kurulmuş bir kent. Burası, Fenikelilerin inanç sistemi içinde en önemli tanrıları olan gök tanrısı Baal ile onun eşi olan ve gökyüzü kraliçesi olan Astarte’ye ibadet etmek için kutsal bir alan olarak kurulmuş. burada, Tanrı Baal ile birlikte başka pagan tanrılarının da olduğu biliniyor.  Daha sonra gelen Romalılar buraya yerleşince tanrılar da Roma tanrılarına dönüşmüş. Zeus, Jüpiter, Venüs, Afrodit olmuşlar. Romalılar bu tanrılara tapınaklar yapmışlar, günümüze kadar gelen Jüpiter, Venüs, Baküs  tapınaklarını inşa etmişler.  Yapılan diğer  tapınaklar ise  günümüze kadar ulaşamamış.. bu tapınakların günümüze kadar gelmesi ise bunların Hıristiyanlık inancı içinde birer bazilika olarak kullanılması sayesinde olmuş.. Böylece buradaki dini inancın , önce Pagan sonra Hıristiyanlığa doğru evrim geçirdiğini söyleyebiliriz.  

 Baalbek, bugün dünyanın en görkemli tapınak şehri olarak kabul ediliyor. 1984 yılında ise UNESCO tarafından Dünya Mirası Alanı olarak listelenmiştir.

  Eski bir haç merkezi durumunda olan Baalbek şehrinde Zeus /Jüpiter tapınağının görkemli merdivenlerinden çıkıp hala ayakta duran dev sütunlarının arasından yukarıda tapınağın içine doğru çıkılıyor..tapınağın içinde rahiplere ait odalar, sunak alanı ve bir kutsal alanda olması gereken yapıları görülüyoruz.. Yapılar depremle yıkılmış olsa da büyük kısmı ayakta ve oldukça etkileyici . eskimiş yıpranmış yıllar yıllar öncesinden zamanda yolculuk yapmış gibi ayaktalar.

  Bütün bunları anlatırken daha Baküs tapınağını görmemiştim.  Zamanımıza gelmiş bir Roma tapınağını görünce az kalsın  dilimi yutacaktım.. Tapınağın üst alınlığı haricinde tüm sütunları ile hala görkemli bir şekilde ayakta duruyor… tam bir zamanda yolculuk gibi..Sütunların tarih içinde iyice kararmış olmaları da bu eskiliği gösteriyor.. İçeriye girince  duvarların yükseldiği tepesi olmayan bir avlu bulunuyor.. Avlunun yan duvarlarında bir zamanlar heykellerin olduğu belli oluyor. Taşların dantel gibi işlendiği duvarlar yükseldikçe kutsal alanın insanı ezmesi  duygusu artıyor. Avlunun içinde tam karşıda merdivenle çıkılan bir platform tanrının varlığını anımsatır gibi oluyor. Dışarıya çıkıp yan taraflardaki dev sütunların arasına girince başka bir dünyaya geçmişiz hissine kapıldım. sütunların arasında tavanın taş süslemeleri ise dönemin tanrı kabartmaları ile dolu. Afrodit, Merkür, Jüpiter neredeyiz…başka tanrıların diyarındayız..

   Görkemli  Baküs tapınağının sütunları arasında kurulan sahnede her sene Uluslararası Baalbek Müzik festivali düzenleniyormuş ancak Pandemi ile bu festivaller iptal edilmiş.

  Baküs tapınağının bu görkemli görüntüsüne karşılık, Jüpiter tapınağından günümüze sadece altı tane dev sütun kalmış durumda.. Baalbek kutsal alanının görüntüsü uzun bir süre aklımızdan duygularımızdan çıkamayacak….

 

Lübnan’ın  Liman kentleri ve Akdeniz kültürü

   Lübnan’da kurulan ilk Akdeniz uygarlığı olan Fenikeliler, güneyde Akka’dan kuzeyde Arados’a kadar 12 yada 15 km lik bir yerdedir. Burası küçük limanlardan , küçük kıyı adacıklarından oluşan bir medeniyet olarak kurulmuş.. Kentlerin karayolu ile  bağlantısı zayıf kalmakla birlikte denizle ve ticaretle bağlantılıydılar. Fenikeliler önemli ticaret limanlarına sahiptiler. Sur kenti o zamanlar karayla birleşik değil bir ada üzerine kurulmuştu. Sur kenti ile birlikte Sidon bugünkü adı Sayda olan kent iki önemli liman işlevini görüyor. Mısır ile ticareti gerçekleştiriyorlardı. Yine bir diğer liman kenti olan Biblos M.Ö. 3000 yıl önce Nil deltasıyla ticaret yapıyordu. 

  Fenikelilere ürettikleri lal renkli meşhur kumaşlarından ötürü Foinikes , kızıllar adı verilmiştir. Bu ad sonradan Fenikelilere dönüşmüştür. Yünlü kumaşları ile meşhur olmuşlar, liman kentlerinde deniz kabuğundan çıkarılan murex boyalar ile çok zor elde edilen ve sadece kralların rahiplerin giydiği elbiselerde kullanılan mor rengi yapmakta ustalaşmışlardır. Ayrıca cam ustaları olarak da tanınırlar. Elbette en önemlisi ilk alfabeyi sessiz harflerle bulan uygarlık olarak tarihe geçmişlerdir. Fenike uygarlığının yerini Roma alarak tarih devam etmiş ve gelen uygarlıklar buralarda izlerini bırakmıştır.

 Lübnan’da  Akdeniz kültürünü hissettiren kentlerin başında Sur ( Tyre) , Sayda (Sidon) , Trablusşam ve Biblos kentleri geliyor. Kentler arasındaki mesafeler tarihten bu yana hep 40 km olmuş. Bunun nedeni, geçmişte eski kervan yolu kuralına uygun olarak develerin bir günde güvenle gidebileceği uzaklık mesafesinin 40 km olması. Şimdi de aynı mesafenin korunması devam ediyor..

  Güneye doğru indiğimizde Fenikelilerden bu yana liman kenti olan Sur,  tarihi adıyla Tyre şehrini buluyoruz. Burası öncesinde bir ada iken Romalıların egemenliği altına girmesi ile adanın karaya bağlanması gerçekleşmiş..Romalıların yeniden inşa ettiği şehirde günümüze ulaşan kalıntılarla tarihi bölük pörçük anlamaya çalışmaya yarıyor. Roma ve Bizans dönemine ait kalıntıların bir kısmı hala burada bulunuyor..şehire girerken yüksek kemerli bir girişten geçip etrafı sütunlu  taş döşeli cadde üzerinde ilerledik. Etrafta dönemin zengin ve ruhban sınıfına ait olduğu belli olan görkemli lahitler, oda mezarlar gibi çok özel yapılmış mezarları gördük. Bu mezarların günümüze kadar gelmeleri , önemli kişiler olduklarını anlatıyor.. Sıradan insanların ise bu özel tasarımlı mezarlarda bulunmaları imkansız olmalı.. bu cadde limana kadar gidiyor..limanda   gemilerin   getirdikleri  malların alışverişi yapılırmış. Limanın hemen yanında ise her kentte olduğu gibi  hamam kalıntılarına rastlıyoruz..

  Sur kentinde  tarihin  izlerini takip ederken, Roma antik dönemine ait dev bir Hipodromu görüyoruz.   Hipodromun seyir terasından günümüze kalan güzel bir örnek parçanın olması,  bize o dönemin  izleyicilerinin seslerini hissettirdi.. Hipodromun izlerini halen günümüzde takip etmek mümkün. Biraz dikkatli  bakınca oval sahanın etrafa yayıldığını görebiliyoruz.   Sahanın üzerinde herhangi bir yapının olmaması da   Hipodromun varlığı ortaya çıkarıyor. . sanki birden ilerden gladyatörler atlı arabalarına binmiş geleceklermiş hissine kapılıveriyorum..

  Sur kentinde tarihin izlerinden  günümüze doğru başımızı çevirince burada daha çok Hıristiyan nüfusun bulunduğunu görüyoruz. İçki içmenin yasak olmadığı bir kentteyiz.  Oysa Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu  Sayda şehrinde kamusal mekanda içki içmek yasak ..  Sur kenti bir liman kenti olarak Akdeniz mimari özelliklerini kısmen yansıtıyor. Dar ara sokaklar, güneşin sıcaklığını azaltan gölgeli labirent tipi yapılar az da olsa burada karşımıza çıkıyorlar. Hıristiyan mahalleleri nispeten çöplerin toplanmasıyla daha temiz oldukları görülüyor. evlerin dışında plastikten de olsa süslemelere yer verilmiş. Limanda ise balıkçı kayıkları, turistik kafeler, çarşısında dükkanlar ve  balıkçılarla Akdenizli olmaya daha da yaklaşıyor.. mahalle içinde bir Maruni kilisesini görüyoruz. Kilisenin içinde inançlı kadınlar gönüllü çalışma içindeler. Küçük adak objeleri hazırlıyorlar. 

  Lübnan’da tepeler üzerine Meryem Ana heykeli dikme geleneğinin sadece Meryem Ananın dev heykelinin olduğu ve bir hac merkezi olan Harissa şehrinde değil Sur’da da görüyoruz. Burada Meryem ana heykelinin yanında bulunan kilise ve kilisenin yanında da küçük bir mağarada şifa isteyenlerin dilek dileyenlerin dua ettiği küçük bir şapel duruyor..Sur (Tyre) kentini geride bırakarak Akdeniz kültürünü takip ettiğimiz Sayda kentine doğru yola çıkıyoruz..

    Sayda şehri ise , limanda bulunan kalesi , salaş balıkçı lokantaları ile daha çok  islami kültürün yaşadığı bir şehir. Limanda bulunan kalesi, 13. Yüzyılda haçlıların buralara geldiği zaman yaptıkları biliniyor. Haçlılar Hıristiyanlığın yayılması amacıyla bu bölgeye gelirken burada varolan  Doğu Hıristiyanlığının da Batılılarla olan bağını güçlendirmişler.

   Sayda’daki balıkçı lokantaları, Sur’daki Liman kafelerden farklı, salaş, kirli lavobolarıyla, hijyenik olmayan mutfaklarıyla,  çöp dolu kovalarıyla hiç güven vermiyorlar..Ancak tam tersine lezzetli mi lezzetli yemekler sunuyorlar. Karides tabakları, kızarmış balıkları, çeşit çeşit salatalarıyla, yemekler hem lezzetli ve hem de  doyurucu oldular..

    Sayda kentinin de Akdeniz mimari yapısına benzer şekilde  çarşısının da kurulduğunu görüyoruz. Çarşısı (Souk) ,Kapalıçarşı olarak ,  içiçe geçmiş Abbara dediğimiz  kemerli yapılarla kurulmuş. Ancak cuma günü olması nedeniyle dükkanların çoğu kapalı. Bu bizim için özellikle kalabalığın olmaması , yapıları daha iyi görmememize olanak veriyor. Çarşıların içinde minicik dükkanlar dışardan kepenkleri var. Tüm çarşı alanının 1.5 km kadar bir alana sahip olduğu söyleniyor. Çarşı içinde açık birkaç dükkandan biri ,bir Künefeci bizi içeriye çağırıyor. Hemencecik ısıttığı künefelerinden bize ikram ediyor.. Çarşı içinde dar ara sokaklar içinde çocuk kalabalığı içinde ilerlerken kendimizi yeşil  pancurları olan evlerle çevrili bir avluda buluyoruz. Avluda eski bir cami var. Namaz vakti gelince duyulur duyulmaz bir ezan sesi geliyor. Hoparlör olmadan okuduğu ezanla hoca namaz vaktini bildiriyor. Sessiz sedasız mahallenin gençleri yaşlıları camiye doluyor.

 Güneydeki  Sur ve sayda şehirlerinden ayrılıp şimdi Kuzeye doğru Trablusşam ve Biblos şehirlerine doğru tarihin ve kültürün izlerini arayalım…

   Lübnan’ın Kuzeyine doğru gidince Trablusşam (Tripoli) şehri eski ve önemli liman kentlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. burada tarihin izlerini yakın dönemdeki savaşlardan çıkarmaya çalışıyoruz.. Suriye’nin  Lübnanı işgal etmesiyle değişen Trablusşam uzun bir dönem bu savaşın izlerini taşımış.. Burası Türkiye’nin Güney Doğu Anadolu bölgesine benzer şekilde yoksulluk ve fakirlik şehri olarak da kabul edilebilir. Ancak rehberimiz insanların gönlünün çok zengin olduğunu söylüyor.

 Trablusşam’ın tarihi içinde yeralan ve Lübnan’ın en büyük kalesi olarak  haçlılar tarafından 12. Yüzyılda yapılmış.. daha sonra Osmanlıların eline geçmiş  ve günümüze kadar gelen kale,   önemini stratejik bir alanda olması nedeniyle korumuş. Kale tarihi açıdan önem taşıyan bir değere sahip ve içinde de bu tarihi anlatan bir de müze bulunuyor. Müzede tarihten bu yana Trablusşamın  geçirdiği aşamalar anlatılıyor. Sergilenenler arasında,   Neolitik dönemden kalma eserler, burada yerleşmiş, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemine ait  sikkeler gibi buluntular bulunuyor..

   Şehre tepeden bakan kaleden aşağıya doğru çarşıya doğru inilince geleneksel Akdeniz çarşısı mimarisini bir kez daha görüyoruz. Çarşı canlı ve kalabalık dükkanlarda, baharattan; iğneden ipliğe, altından sabuna kadar günlük ihtiyaca yönelik aradığını bulacağın pek çok şeye rastlamak mümkün. Turistik bir çarşı olmamakla birlikte çarşı esnafını, dar çarşı sokaklarını ve yerel insanları yakından görebiliyoruz.  Çarşıda yine Osmanlılardan kalan eski bir hamamın izlerini yakından görebiliyoruz.. Trablusşam kenti daha çok Osmanlı döneminin izlerinin ortaya çıktığı ve yapıları ile de bunu hissettiğimiz bir yer oluyor..

  Lübnan’ın Kuzey coğrafyasında Akdenize bakan tepenin üzerinde Harissa’da Lübnan’ın en büyük Meryem Ana heykeli ve hac merkezi bulunuyor.  Meryem Ana heykelinin yanında Maruni katedrali bulunuyor. bu kilise ve Meryem ana heykeli , Brezilyadaki Marunilerin büyük ölçüde yardımları ile yapılmış. Ayrıca Bu hac merkezinde kurulmuş birçok küçük şapel ve dua etme yeri bulunuyor. İçeriye girerken bir kutsal yere girme disiplini içinde olarak giyim ve ağır bir duruş içinde olmak gerekiyor. İçeride birkaç küçük şapelde dua ediliyor. Gelenler dua edip mum yakıyorlar. Dışarda da küçük dua etme yerlerinde dizçökmüş kendi içsel yolculuğu içinde dua edenlere rastlıyoruz. Bunların yanısıra fotoğraf çekip bu anları kayıtlamak isteyenler de var. Etrafta taşkınlık yapılmaması için görevli kişiler dolaşıyor. Çeşitli dua yerlerinde günahlarından arınma, kurtulma, adağını adama gibi pekçok işlevin birarada sunulduğu şapellere rastlıyoruz. Burada bu kutsal alan içinde dini müziğin de hafifletici bir şekilde çalınması  uhrevi etkiyi arttırıyor.

 Lübnan’ın doğal manzarasını seyretmek için buradaki Harissa tepesinden aşağıya doğru inen teleferik iyi bir araç olabilir. Oldukça yüksek bir tepe üzerinden aşağıya doğru yolculuk güzel bir Akdeniz manzarasına bakarak evlere çok yakın bir şekilde oluyor..

 Bu bölgede izlenmesi gereken diğer bir doğa güzelliği ise, Dünyaca ünlü Jeita mağarası olacak.. Mağara iki bölümlü. İlkinde devasa bir derinlik ve yükseklik ile Jules Verne’in Dünyanın arzına seyahat hikayesini aklıma getirdi. Küçülmüş hissettiğim mağara devanasının ağzındaydım. İçinde sarkıtlar ve dikitler ile dişleri arasında duruyordum. İçeride uzun bir yürüyüş parkurunun olmasına rağmen yolun büyük kısmı kapatılmış. Bu nedenle kısa bir yürüyüşle geri dönülüyor. İkinci mağarada ise  bir küçük bir göl bulunuyor.. mini botlarla   biraz ilerledikten sonra dönülüyor. Mavi sular ile kayaların rengi birbirine karışıyor.

  Harissa tepesinin kutsallığından ayrılıp yolumuzu yine eski bir liman kenti olan Biblos’a çeviriyoruz. Biblos,  burada yazının başında tanımladığım, hayalimde canlandırdığım Lübnan imajını burada buldum. Hurma ağaçlarıyla, geniş balkonlu avlulu evleriyle, kepenkli pencereleriyle , Marunilerin oturduğu temiz, düzenli, yeşilliği olan fazla kalabalık olmayan apartman yaşamının az olduğu bir kent. kendimizi bir anda Fransanın kırsal kesiminde bir köyde hissettik. Biblos, Unesco Dünya mirası listesinde yeralan bir şehir.  İncil’in adını bu şehirden aldığı biliniyor. Kentin girişinde yine taş bir yol ve etrafı sütunlarla çevrilmiş bir caddeyi,  Romanın izlerini görüyoruz. Çarşının içine kadar izlenen bu caddenin bir kısmı yeraltında henüz kazılmamış. İçeriye doğru girince kentte eski taş evler ve turistik çarşısı şirin bir ortaçağ kasabasına benziyor. Çarşının etrafında Maruni kilisesini görmek ve burada bir düğüne tanık olmak günün yorgunluğunu üzerimizden alıyor. Biblos’un kalesinin ise, burada yerleşmiş uygarlıklara tanıklık eden bir yapı olduğunu söyleyebiliriz. buradan aşağıya bakarak ne kadar uygarlık gelmişse onların izlerini takip edebiliyoruz.

  Biblos’dan Beyruta geçerek buraya ait gözlemlerimizi de söyleyelim…

 Lübnan’ın yakın geçmişinde savaşlar, çatışmalar çok fazla yeralmakta, Suriye’nin Lübnan’ı işgali , İsrail ile olan savaşı içerdeki direniş hareketleri ve en son büyük bir patlama ile sarsılan Beyrut’da başbakan Refik Hariri’nin ölümü ile oldukça yoksullaşmış bulunuyor. Beyrut’un eski halinden artık eser kalmamış. Eski dantel gibi işlemeli, balkonları ile adeta bir sanat şaheseri olan  evler harap olmuş. Son patlama olayından sonra Beyrut harabeye dönmüş. Sadece Refik Hariri ölmekle kalmayıp yüzlerce yaralı ve harap binalar kalmış. Bugün camları çerçeveleri boş olarak şehrin bu bölgesi hayalet gibi karşınıza çıkıyor.  Patlama o denli kuvvetli olmuş ki etrafta havai fişek fabrikası, potasyum depoları ne varsa patlamış ve devasa bir patlamaya  ulaşmış. Sonrasında ise, yönetimin yetersizliklerine  karşı başlayan protestoların ortaya çıkması ile başlayan gösteriler ve ardından  başlayan  ekonomik  krizi de eklemek gerekir. Kamusal hizmetlerin gördüğümüz kadarı ile pek olmadığını söyleyebilirim. Geceleri sokaklarda elektrik yok. Sadece dükkanların ışıkları ile aydınlanıyor sokaklar. Sokaklar elektrik tellerinin karmaşası ile Hindistanı aratmayacak görüntü içindeler..Elektrik sorununa çare bulmak için güneş enerjisi panelleri bireysel çözüm olarak gözüküyor ama elbette parası olanlar için.. Varolan ekonomik  gücün büyük bir kısmını ülkenin zenginleri paylaşıyor. Beyrut’un zengin mahalleri de özel kuvvetlerce korunuyor. Çöpler heryerde.. şehir devasa bir çöplük durumunda , toplu taşıma diye kırık dökük tek tük minibüslere rastladık. Eğitim de yine benzer şekilde çürümüş minibüslerle serviste üstüste çocukların bindiği bir taşımalı sistem var. Ancak rehberimiz Lübnan’da çok iyi eğitimin özellikle de tıp eğitiminin çok iyi olduğunu söylüyor.    Lübnan, kaosun içinde bir ülke olarak yaşaması zor ancak karanlık sokaklarda birahanelerin renkli ışıkları altında canlı neşeli müziklerle eğlenen gençler çok da fazla dertli değiller, hayat devam edip gidiyor..

  Lübnanın  kültürel coğrafyasında izlemeye çalıştığımız Maruni kiliselerinin Beyrut’taki Pazar ayinine katılmak ve başpapazın bizleri ayine kabulü ile başka dünyalar içine girdik..Hıristiyan aleminin Aziz George Rum ortadoks kilisesini Pazar ayinini sonrasında görebildik.. Beyrut’taki Mohammed El-Emin camiinin  Sultanahmet’e benzeyen dört şerefeli minareleri ve kubbe içindeki renklerin güzelliği görülmeye değerdi..

Kaynaklar: Fernand Braudel- Bellek ve Akdeniz

                   Özhan Öztürk Makaleleri-www.ozhanozturk.com

                   Aziz S. Atiya- Doğu Hıristiyanlığı tarihi

1001 İstanbul tur, Rehber.Ahmet Faik Özbilge

Trabzon’dan, Gümüşhane, Bayburt’a doğru tarihin peşinde yayla güllerinin izinde…

HÜRRİYET KONYAR 30.06.2022

Trabzon,  Gümüşhane, Bayburt, Erzurum ve  İran Tebriz ticaret yollarında  önemli bir kavşak noktası olarak, tarihi İpek yolu üzerinde Doğu’dan gelen değerli malların Batı’ya  gönderilmesinde önemli bir rol oynar. Doğu’dan gelen tüccarların yüzyıllar boyunca kullandığı bir güzergah durumundadır. Bugün bu liman kenti halen önemini korumaktadır. Modern Liman taşımacılığının kurulmasıyla da Trabzon’un önemli coğrafi konumu halen devam etmektedir.

Trabzon’un tarihine bir göz attığımızda, Trabzon’da  Hellenistik dönemde Pontus krallığı kurulmuş daha sonra gelen Romalılar tarafından bu krallık yıkılmıştır. Romalılar heryerde kurdukları şehir medeniyetlerini burada da kaleler, su kemerleri gibi yapılar kurarak kenti geliştirmişlerdir. Bugün bu yapıların izlerine rastlamak mümkündür. Trabzon’da Ortahisar semtinde Zagnos vadisi üzerinde kaleler ve surların büyük bir kısmı yıkılmadan günümüze kadar gelmiş durumdadır. Roma imparatoru Hadrian ise Güzel Hisar adıyla bir  liman inşa etmiştir. Trabzon’da bu adlar halen semt adları olarak durmaktadır.

  Trabzon, Bizans imparatorluğunun bir parçası haline geçince Hıristiyanlık dininin yayılması için yapılan manastır ve kiliselerle dolmuştur.  Vazelon manastırı, St. Andrea kilisesi(Molla Nakip camii) , Aziz Anna Kilisesi( Küçük Ayvasıl Kilisesi) , Panagia Khrysokephalos Kilisesi(Fatih camii) Aziz Eugenios kilisesi(Yeni Cuma camii) gibi Bizans dini yapıları  kurulmuş sonra bu kiliseler camiye çevrilmişlerdir.

Trabzon’da, tarihi ve turistik yerlerin başında Ayasofya camisi en başta gelir. Trabzon’un sahile bakan bir tepesinde yanında kulesiyle birlikte bize tarihi anlatır. Yapıyı etrafını gezip gördükten sonra içindeki bir zamanlar muhteşem boyamaları olan kilise caminin şimdilerde giderek izlerinin silinmekte olduğunu görürüz.

  Trabzon’daki Ayasofya camisi (kilisesi), Trebizond imparatorluğunu bize çok iyi anlatan bir yapı olarak karşımıza çıkar. İmparator I. Manuel Komnenos tarafından kurulmuştur. 13. Yüzyıla tarihlenir. Haçlı seferleriyle işgal edilen Konstantinople (İstanbul) karşısında Komnenos hanedanı üyeleri çareyi Trabzon’a kaçmakta bulur. Burada Komnenos Krallığını kurarlar. Yaptıkları Ayasofya kilisesi ile Hıristiyanlık dinine olan bağlılıklarını şaşaalı bir şekilde göstermek isterler. Komnenos, Ayasofya kilisesini yaptırırken , Hıristiyanlık inancına olan sadakatini ve Hıristiyanlığı yüceltmek için ne kadar gayret ve servet sarfettiğini anlarız. Komnenos,   Trebizond’u imparatorluğa yakışır bir başkent yapma hevesindeydi. Bu amaçla da gösterişli Ayasofya kilisesini inşa eder. Ancak Komnenosların  bu hevesleri geçicidir. gerçek istekleri, Konstantinople’a dönmektir. Burada kendilerini sürgünde hissetmişlerdir. Bu duygular Ayasofyanın üzerindeki yaratılış kabartmalarında , kilisenin içindeki resimlerde ortaya çıkar. Yaratılış efsanesi  aslında bir  sürgün temasıdır. Ancak Ayasofya Kilisesinde   sürgün temasının yanısıra yenilenmiş daha üstün bir imparatorluk vaadinin de sunulduğu görülmekte bir anlamda kilise bir manifesto  sunmaktadır.

 Ayasofya kilisesinin mimari özelliklerine baktığımızda, haç biçiminde olması ilk dikkati çeken özelliktir. Diğer yandan Konstantinople ile bağ kuran tarafları da vardır. Kubbe mermerlerinin Konstantinople’dan getirtilmesinden başka taban döşeme kaplamalarının da Konstantinople’daki yapılar örnek alınarak yapıldığı görülmektedir.  

  Ayasofya kilisenin dini açıdan diğer bir önemi ise, bu dönemde  İslamiyet’in giderek yükselmekte olduğu ve çatışmaların arttığı bir dönemde Hıristiyanlığın yayılması için önemli bir mesaj vermesidir.  Özellikle Hıristiyanlığın tanıtılması gerektiği konusunda saldırgan bir politika izlenmesi gerektiğini vurguluyordu.

  13. Yüzyıl Hıristiyanlık dininin pagan inançlarına karşı kendilerini gösterdikleri mücadele ettikleri bir dönemi bize gösterir. Burada kızlar manastırı olarak bilinen (Theoskepastos manastırı) bu manastır o dönemde Minthrion olarak bilinen Boztepe’de Pagan inancına karşı rahibelerin  Hristiyan inancını  yerleştirmeye çalıştıkları görülmektedir.  Sümela , Ayasofya, Kaymaklı Manastırları da içlerinde keşiş odalarıyla, üretim atölyeleriyle bu dönemde bir yaşam merkezi durumundaydılar.  Bizans sonrasında ise Trabzon’da Selçuklu hakimiyeti ve Oğuzların Çepni boylarının yerleştiği bilinmektedir.  Daha sonrasında Osmanlı hakimiyetine geçen Trabzon, I.Dünya savaşının yaşandığı yıllarda Rus işgaline uğrar. Çok büyük acıların yoksullukların yaşandığı yıllardan sonra Rus işgaline son verilir.

Trabzon tarih boyunca Rum Ermeni Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı bir yer olmuştur. Ticaret yolları arasında önemli bir limana sahip olması ona büyük zenginlik sağlamış ve ticaret hayatıyla birlikte modern hayatı da takip edilmiştir. Eğitim için yapılan Trabzon Lisesi, dönemin Rum nüfusunun ihtiyacına yönelik olarak yapılmış daha sonra ise Osmanlı ve Türk eğitim kurumuna dönüştürülmüştür. Bugün bu lise, Kanuni Anadolu lisesi olarak eğitim vermektedir.  Trabzon’a bugünden baktığımızda eski ihtişamı kalmamış gibi gözükse de, İstanbul gibi sokakları keşfedilmeyi bekliyor. Bazen eski bir camii zamanın kilisesi olarak, bazen yıkılmakta olan bir han karşınıza çıkıyor. Çarşıları ise Mahmutpaşa yokuşunu hatırlatıyor. Bugünün kalabalığını, Araplar oluşturuyor daha çok. Trabzon’un mahalli kültürü ise devam ediyor. Ekmekleri , simitleri, çayları  yine kaliteli , kadınları ise her zamanki gibi söz sahibiler.  Kadınlar Pazarında yöre ürünlerini satmaya devam ediyorlar. Trabzon Belediyesi ise, Anadolu’nun diğer şehirlerinde görmediğim bir kalitede şehir müzesi kurmuş. Tarihiyle, yerel kültürüyle, modern yaşamıyla , etlendirilmiş heykelleri ve Trabzon anlatı videoları ile çok doyurucu bir müze olmuş.. yine bir diğer müze ise, Tarih müzesi, tarihten bu yana Trabzon , tarih olayları , resimler, videolar ile gayet bilgi dolu bir müze durumunda , bir başka müze ise, edebiyat müze ve kütüphanesi , içinde edebiyat kitaplarının ve etkinliklerinin yapıldığı eski bir Trabzon konağından müzeye dönüştürülmüş durumda.. Bilgi kültür konusunda Trabzon’dan çok etkilendim. Trabzon şehir gezisini iki güne zor sığdırdık.

Trabzon’dan Gümüşhane coğrafyasına doğru rotamızı çevirdik. İçinde bulunduğumuz bölge, Trabzon’dan ,Gümüşhane’ye, Bayburt’a ve Erzurum’dan İran Tebriz’e giden İpekyolu’nun üzerinde bulunuyor. Bu nedenle de ticari açıdan önem taşımakta özellikle Gümüşhane’deki zengin maden yatakları ile zenginleşip , nüfusun tarihte arttığı, şehirlerin kurulup mal yüklü kervanların kervan yollarından geçip gittiği, ve tabii önce Hıristiyanlık ardından islamiyetin hakimiyet kazandığı bir coğrafi bölgenin içindeyiz. Trabzon’dan Gümüşhane’ye geçildiğinde sık ağaçlar yavaş yavaş kaybolmaya başlıyor. Yerini Alpin denilen seyrek yeşillikler alıyor. Dağların üzerinde altın sarısı Komar çiçekleri yayılıyor. Torul ilçesinde Limni doğal gölü ise turistik hale getirilmiş. Bu coğrafya üzerinde görülmesi gereken bir diğer güzellik ise, Karaca mağarasıdır. Mağaranın içinde oldukça dikkat çekici sarkıtların yüzyıllara giden zamanla oluştukları ve çok ender görülen  coğrafi özellikler olduğunu söylemek gerekir. Mağara içindeki galerileri dolaşırken bilimkurgu dünyasında geziniyormuş hissine kapılmamak mümkün değil. Sarkıtlar bize görsel bir şölen yaşatıyorlar.

  Karadeniz’in bu zengin bölgesi sadece uygarlıkların geliştiği bir coğrafya olmaktan öte, doğasının da inanılmaz güzellikler sakladığını söyleyebiliriz. Sisli yaylalarında bu mevsimde karşımıza çıkan mor ve sarı renkte açmış iri Komar gülleri dağların üzerinde yayılıp gidiyor. Trabzon’dan Gümüşhane’ye geçiş Zigana geçidinden kolayca yapılıyor oysa geçmiş yüzyılda bu geçişin günlerce Deve kervanları üzerinde yapıldığını biliyoruz.  Gümüşhane doğasının önemli duraklarından birisi de, Tomara şelalesidir. Ana kaynağına çıkınca birçok koldan gürleyerek çağlıyor. Yaz mevsiminin henüz başlamadığı bu coğrafyada akarsu ve şelaleler karşımıza sıklıkla çıkacak. Bu denli akarsu, şelale olursa ormanların ne olacağını söyleyelim: Örümcek ormanları denilen sık çam ağaçları, Ladin, Sedir, Göknar ağaçlarının yüzyıllarca birarada kaynaşmasından oluşmuş bir orman karşımıza çıkıyor. Örümcek ormanları görülmeye değer bir doğa harikası, renklerinin sonbaharda sarı kırmızı olduğu muhteşem bir renk cümbüşünün yaşandığı söylense de bahardaki renklerin bizi büyülediğini ve ormandan çıkmak istemediğimizi söyleyelim. İçinde yüzyıllık anıt Göknar ağaçlarına bakakaldık. Örümcek ormanlarını geride bırakıp daha yükseklere yaylalara doğru çıktığımızda ise bizi başka sürprizler bekliyor. Sarı, mavi, kırmızı ne renk istersen o renkte yer çiçekleri adeta bir halı gibi önümüzde uzanıp duruyor. Kırmızı gelincikler bize bir doğa tablosu sundu. Devamlı değişen renklerden mavilerden, sarılardan, pembelerden bir tabloydu. İçine girip fotoğraf çekmek, kucaklamak, çiçeklere fısıldamak yetmedi. Alıp evimize götürmek istiyorduk doğayı. Doyamadık bu tabloya..

  Bu coğrafya üzerinde gezinirken Kürtün barajının etrafından dolaşmak, yaylalara çıkıp özellikle Erikbeli, Kadırga, Kazıkbeli, Taşköprü gibi yaylalar sisli olsalar da ünlü sarı Komar gülleri ve kokularıyla başımızı döndürdüler.

 Gümüşhane coğrafyasının büyüleyici güzelliği bir yana tarihinin de bir o kadar etkileyici olduğunu söyleyebiliriz. görülmesi gerekli yerlerin başında, eski Gümüşhane olarak bilinen Süleymaniye Mahallesi gelir. Süleymaniye, Gümüş madenlerinin çıkarılmasıyla kurulmuş bir şehir. Gümüşhane’de Altın, Gümüş, Bakır gibi değerli maden yataklarının olması, birçok devletin ilgisini çekmiş ve burası için mücadele etmişlerdir.  

  Süleymaniye , Osmanlı döneminde Canca olarak biliniyordu ve nüfusun büyük kısmını Rum ve Ermeniler oluşturuyordu.  Rumlar ve Ermeniler  evleriyle, kiliseleriyle, okullarıyla , idare binalarıyla kurdukları bu yerleşim  zamanla  nüfusun azalmasıyla birlikte yerini Türk Müslüman nüfus almış ve yeni bir yerleşime dönüşmüş durumda. Rum ve Ermenilerin yaşamından kalanlar ise, sayıları birden fazla olan kiliseler, bu kiliselerin varlığını yıkılmış ancak yanında minaresi duran harabelerden de anlayabiliyoruz. Ayrıca okul binaları ve artık kaybolup gitmiş olan evlerin olduğunu görüyoruz. Kiliselerin görünenden  fazla olduğu civardaki kaya mağaralarının içine de oyularak yapıldığı görülüyor. Bunlardan bir tanesi, Çakırkaya kilisesidir.   Süleymaniye’de artık birkaç duvarı kalmış Canca Kalesinin ise, korunma amaçlı olarak yapıldığı anlaşılıyor. Özellikle değerli madenler düşünüldüğünde bu korunmanın ve savunmanın ne kadar gerekli olduğu da düşünülmeli. Rum ve Ermenilere ait yapıların yanısıra Osmanlı dönemine tarihlenen cami ve mezarlıkların da olduğunu görebiliyoruz.

  Gümüşhane’de Krom Vadisi, Yağlıdere, Stavri, Zigana, Santa,Torul gibi dağlık bölgelerde Rum Ortadoksların yaşadıkları ve madencilikle uğraştıkları biliniyor. Ancak bu bölgelerdeki Hristiyanlar zorla müslümanlaştırılmaları ile islamiyeti kabul etmiş gibi görünseler de gizli Hıristiyan olarak yaşamlarına uzun yıllar devam etmişler.

  Gizli Hıristiyan olan Rumların bir kısmı, Santa (Dumanlı) köyünde yedi mahalle halinde yaşamışlar.. Buradaki her mahallede yıkılmış kiliseler, resmi binalar, okullar gibi Rumlara ait yapılara yerleşimlere rastlıyoruz. Oldukça büyük bir alanda bulunan bu yerleşimlerde nüfusun fazla olduğu anlaşılıyor.

  Diğer bir ilginç dini yerleşim alanı olarak bilinen Krom Vadisi, derin bir koridor oluşturan cehennem vadisini de içine alıyor. Manzaraya bakmaya kıyamıyoruz. Yemyeşil dağların dik bir şekilde yükseldiği vadiler oluşuyor. Krom vadisinin hemen tüm tepeleri üzerinde kiliseler, manastırlar , okul ve idare yapılarıyla  karşılaşıyoruz. Krom vadisinde yaşayan Rumlar da 15 ayrı mahallede ve büyük bir nüfusa sahip olarak yaşamışlar..

  Krom vadisinde  birbirine yürüyüş mesafesinde olan kiliseler devamlı birbirleriyle irtibat halindeymişler. Bu nedenle keşiş yolları olarak bilinen dar ve uzun yollarda bir hayvanın bile zor geçeceği patikalardan günübirlik gidip gelebiliyorlardı. Bu yolları geçmeyi biz de denedik. Sarıtaş  kilisesinden  İmera manastırına yaklaşık 4 km kadar dik sarp tepelerin üzerinden birbirimize yardım ederek çokça da ayağımızı koyacak bir karış toprak bulamadan , aşağıya   kayıp taş dolu dik yarıklara düşmekten korkarak yürüdük. İmera manastırına varınca   kervanların geçtiği bu yollarda bolca keşiş odalarının olduğunu görerek bu yapının büyüklüğünü ve taşıdığı işlevi anlamaya çalıştık.

  Tarihin izinde Gümüşhane’deki Rum yerleşimlerinin, madencilikle kurdukları yaşamlarını inanç dünyalarını, zorla müslümanlaştırılmaya çalışmalarına karşılık gizli bir şekilde inançlarını yaşamaya çalışmalarını ,islami inanca karşı gösterdikleri direnişleri ve aralarında kurdukları dayanışmaları anlamaya çalışıyoruz.

  Tarihin derinlerinden bugüne çıkmak Bayburt’daki Baksi Müzesi ile oldu. Karşımıza dünyadaki  sayılı modern müzeler arasında çoktan yerini almış Baksi müze binası çıkıyor. Bina, Çoruh nehrine bakan bir tepe üzerinde gözlemevini andırıyor. Müzeyi kuran Hüsamettin Koçan, güzel sanatların akademik dünyasından çıkarak kendisi de bir Bayburtlu olarak , Bayburt kırsalında modern bir müze açmış.  Müzenin şehir ile kırı birleştiren tek örnek olduğunu düşünüyorum. İçinde , Bayburtlu çocukları sanatla tanıştırmak, kadınlara el emekleri ile iş alanları açmak gibi kırsal alana yönelik çalışmalarını bir yana bırakacak olursak güncel sergilerin düzenlenmesinden sanatçılarla birlikte çeşitli atölye, çalıştay gibi etkinlikleri düzenleyerek , sanata yaptığı katkıları,  bu kırsal alandan evrene yayılan bir müzik gibi düşündüm…

YEDİKULE’DEN SAMATYA’YA TARİHİN VE YAŞAMIN İZİNDE…

HÜRRİYET KONYAR/ 15.08.2021

 

 Yedikule’den Samatya’ya kadar uzanan bölgede  Bizans arkeolojisinin izlerini takip ederek,  özellikle hala ayakta kalan  kilise ve manastırları görmek amacıyla Kazlıçeşme Marmaray tren istayonundan yürümeye başlıyoruz. Diğer yandan da  bölgedeki  yaşamları ,  yoksulluğu gözlemlemeyi, farklı kimlikleri ve  yaşamlara daha yakından bakmayı istiyoruz.

Kazlıçeşme Marmaray tren istasyonundan Yedikuleye doğru tarihi kara sur  duvarları Unesco dünya mirası listesinde bulunuyor. Sur duvarları tarihi değer taşımakla birlikte civarının değişime uğraması ne yazık ki bölgeyi Unesco miras listesine sokamıyor. Yedikule surlarında Bizans dönemine ait   şehre giriş kapısı olan Altın Kapı , restore edilen sur duvarları arasında kalıyor. Kapıya yakından bakmak şu an için olanaksız. Ancak  dikenli tellerin karşısından bakarak görüyoruz. Yedikule surları içinde harap olmasına karşılık anlaşılır bir şekilde halen duran bu kapı binyıldır İstanbul’un tarihini oluşturan en önemli eser. Uzaktan olsa da kapının izini görmeye çalışıyoruz. Altın kapının öyküsünü rehberimizden dinliyoruz. Doğrusu İstanbul için şanslı bir durumdayız. Hangi şehrin böyle bir binyıllık arkeolojiye sahip olduğunu bilmiyorum. Çok az olmalı diye düşündüm.

Yedikule Altın kapı

  Yedikule surlarının Altınkapı arkeolojik yapısının  yanısıra yine tarih boyunca şehir  tarımının yapıldığı yer olarak tarihi Çukurbostan tarım bölgesinin de Unesco Dünya mirası listesinde yeraldığını söyleyelim. Burada çok büyük bir tarım yapılmamakla birlikte tarihten bu yana şehrin ihtiyacına yönelik tarım sürdürülmüş. Şimdi de uzun süredenberi bu bahçe tarımına yönelik engellemelere karşılık sürdürülen  mücadele ile devam ettiğini söyleyebiliriz.

Çukurbostan şehir tarımı

   Yedikule surlarını geçtikten sonra bu sefer eski demiryolu tren hattına geçip buradaki tarihe ve yaşamlara yaklaşmaya çalışıyoruz. Yedikule tren istasyonunun Osmanlı’nın son döneminde modernleşme çabaları ile kurulduğunu, Sultan Abdülaziz ‘in emriyle başlatıldığını biliyoruz. Alman mühendislerin burada yerleştirilmesi ile başlayan Yedikule’nin batılı yaşama açılması, gelen Alman  mühendis ve diğer çalışanlara yönelik  okul, kilise ve lojmanların kurulmasını sağlarken aynı zamanda burada daha modern batılı yeni bir hayatın başlamasını da ortaya çıkarmış.  Dönemin ortasınıf yaşam tarzı eğitimiyle , eğlencesiyle, çalışanıyla Yedikule 19. Yüzyıldan bu yana modern bir semt olarak akıllarda kalmış.

  Yedikule şimdilerde eski sahiplerinin semti terkettiği, eskiye dair  görünümü nedeniyle mahallelerde türk dizilerinin çekildiği ancak giderek daha fazla yoksullaşan bir semt görünümünde. Bu dönemin izlerini halen ayakta duran ama eski güzelliğini de arada gösteren ahşap , bir balkonu yıkılmış ama güzelliği hala yerinde olan evleri takip ederek anlamaya  çalışıyoruz.  Mahallede eskiden yaşıyan çok sayıda Rum nüfus varken şimdi bu sayı çok az kalmış. Mahallenin en renkli kişisi, Aygül takma türk adıyla bilinen yaşayan eski bir rum kızı Virginia. Rum kızı diyorum ama yaşı halen 68. Virginia bizi balkondan görünce hemen aşağıya iniyor. Üstünde kısa etekli Marilyn Monroe tarzı rüzgarda uçuşan bir elbise var. Özellikle uçuşturduğunu biliyoruz. Çok renkli, konuşkan ve sempatik durmadan kendini ve mahallesini anlatıyor. Eski mahalleleri , komşuluk ilişkilerini hiç durmadan anlatıyor. Sokak içinde şirin bir kahvehane molası bu eski hikayeleri dinlemek için iyi bir yer oluyor.

  Yedikule sur duvarları boyunca demiryolcuların lojmanlarını takip ederek, yavaş yavaş sahile doğru yolumuzu çeviriyoruz. Şimdilerde sahil yolu kenarında kalan Narlıkapı’daki Surp Hovhannes Ermeni kilisesinin yeni onarılmış hali yeni bir bina gibi gözükse de tarihi oldukça eski, 1800’li yıllara kadar inen bir tarihi var.  Önceleri şehirden uzak olması nedeniyle alt katı tımarhaneymiş üst katı ise kilise olarak kullanılıyormuş.  Şimdi ise artık akıl hastaları yok sadece kilise olarak hizmet veriyor. Bugün ise 15 Ağustos olduğu için  Hıristiyan inancına göre Meryem ananın göğe yükseliş tarihine geliyor ve bu tarih  üzüm yenerek kutlanıyor. Pazar günü olduğu için kilisede ilahi ve dualarla birlikte dini tören yapılıyordu. Üzüm yeme faslının daha geç olması nedeniyle törene katılamayıp kiliseden ayrılıp yürüyüş yolumuza devam ediyoruz.  

Surp Hovhannes Kilisesi

   Sahilin karşısındaki Yedikule balıkçı barınağına doğru yürüyoruz. Burada Marmara balıklarıyla ilgili bir su ürünleri müzesi bulunuyor. Müzenin İstanbul üniversitesinde iken buraya verildiğini ve Marmara denizindeki çeşitli balıkların formaldehit sıvısı içinde bozulmadan saklanarak kavanozlar içinde korunduğunu rehberimiz anlatıyor.  Müze küçük olmakla birlikte Marmara’ya ait türlü çeşit balıkları görmek için çok ideal ancak yine hemen söyleyelim ki burası da ilgililerin burası için gereken bakımsızlığı yapmamaları/yapamamaları  nedeniyle bir müddet sonra müzede kayıpların olacağına kesin gözüyle bakılıyor. Ayrıca salgın nedeniyle de müzeye girmenin çok kolay olmadığını da belirtelim.

   Deniz ürünleri müzesinden çıkıp tekrar Yedikule surlarının içine girerek mahalle içinden Samatya’ya doğru yürümeye devam ediyoruz. Yolumuzun üzerinde demiryolları yapılırken Katolik Hıristiyanlar için yapılmış ancak şimdi Süryani cemaati  tarafından kullanılan kiliseye giriyoruz. Süryanilerin Arami dilinde yazılmış dini kitabına, gösterişli olmayan kilise duvarlarında İsa’nın yoksulluğunu  vurgulayan ikonlara dikkatle bakmadan geçmiyoruz.  Çıkarken kilisenin demiryolları döneminden kalma tel örgülü çanının halen çalar durumda olduğunu da görüyoruz.

   Süryani kilisesinin ardından yolumuza devam ederek İmrahor’da Bizans döneminin en büyük manastırlarından biri olan Studios manastırına gidiyoruz. Manastır daha sonra camiiye çevrilerek adı İmrahor olmuş.  Ortahalli apartmanların arasından çıkıp yokuş yukarı çıkınca bir küçük şirin park çıkıyor. Apartmanlar arasında kalmış bir küçük çay bahçesi bir vaha gibi adeta. Arkamızda ise ünlü Studios manastırı (İmrahor Camii)  var. Bu manastırdan günümüze pek bir şey kalmamış olsa da binanın duvarları, pencere yerleri bize binayı hayal etmemize olanak tanıyor. Dönemin İstanbul kentinde Bizans manastırları içinde en ünlüsüymüş. İkonoların üretildiği, kendi üretimlerini gerçekleştirdikleri, başka manastırlardan gelip eğitimlerini aldıkları, dönemin en büyük kütüphanesine sahip ve çilekeş rahipleri ile gözümde manastırın içindeki gündelik hayatı canlandırmaya çalışıyorum. İçeriye girilmesi yasak. Zaten içeride de pek bir şey yok. Manastırdan günümüze pek bir şey kalmamış olsa da Osmanlı döneminin 19. Yüzyılın son yıllarına kadar yapı sağlam kalmış.

    Studios manastırını (İmrahor Camii)  geride bırakarak Samatya’ya doğru Mese caddesine çıkıp ilerliyoruz. Yolumuzun üzerinde yine başka bir kiliseyi görüyoruz. Bu, Konstantinos Helena kilisesi. Bu Rum Ortadoks  kilisesinin 19. Yüzyıla  tarihlendiğini öğreniyoruz. Çan kulesi, zarif bir şekilde daha sonra 1903 tarihinde yapılmış . Bu kiliseye ziyaretçi kabul edilmiyor biz de uzaktan bakıp yola devam ediyoruz.

Konstantinos Helena kilisesi

Yolumuza, Samatyalı balıkçılar için koruyucu olarak kabul edilen Ayios Nikolaos (Aziz Nicola adına yapılmış) kilisesi çıkıyor. Kilisenin dışardan kaba taşla çevrili duvarlarının içinde şirin mi şirin, içinde domates biber yetiştirilen güzel bir bahçesinin olduğunu görüyoruz. İçerisi Beşiktavan dedikleri ahşap bir bina. İkona duvarının üzerinde azizlerin resimleri ve hikayeleri, Hıristiyanlık inancının gerektirdiği semboller , işaretler duruyor. Yine içerde papanın oturduğu bir köşe taht, dini kitaptan okumaların yapıldığı Ambon denilen üst mekan v.s. var. Ahşap kilisenin eski kokusunu duyuyoruz. Kenarda duran sırça boyalı sobası ile az da olsa gelen cemaatine hizmet veriyor.

  Ayios Nikolas kilisesi, tarihte hemen aşağıda olan balıkçıların koruyucu kilisesi, denize açıldıklarında onlar için dua edilen yer olarak biliniyor. Yine yoksulların ve çocukların da koruyucusu bir kilise. Beton apartmanlar arasında yemyeşil ağaçlarıyla, sebze bahçesi ile duran bu şirin kiliseden çıkarak yeniden dar ara sokaklar arasından yürümeye devam ediyoruz. Samatya’daki bazı kilise görevlileri bazen kapıları açmakta tereddüt ediyorlar. Çeşitli korkuları var. Resim çekilmesini bazıları istemiyor.

  Samatya meydanına gelince, doğal halinin giderek kaybolduğunu söylemek gerek. Bir yandan artık tüm sokaklarda kullanılan renkli şemsiyelerin kullanılmasıyla  diğer yandan da  balıkçıların masalarının yayılmasıyla meydanın iyice ortadan kaybolduğunu görüyoruz.

Samatya meydanı

   Samatya, eski demiryolunun kenarında yıkılmak üzere olan yoksul evlerin sıralandığı ve evin önünde iplere renkli çamaşırların dizildiği, yıkık dökük pencerelerden göçmen çocukların baktığı kenar mahalleleri de bulunan bir göçmen semte dönüşmüş durumda. Meydanı korona öncesinde turistik bir haldeyken giderek turistlerin de çekilmesiyle ıssız bir duruma düşmüş. Restorantların kendilerini toparlamaya çalıştıkları da görülüyor.

   Buradan sonra ilerlediğimiz sokaklarda Hristos Analıpsos kilisesi ve sonrasında Ayıos Yeoryıos Kıparıssas (selvili kilise) kiliselerin bazılarına girip kısaca bilgi aldıktan sonra resim çekmeden uzaklaşıyoruz.

Hristos Analipsos Kilisesi

   Samatyanın dar arka sokaklarına girince derin yoksullukla tanışıyoruz. Eve benzeyen çatma karton, teneke gibi malzemelerden yaptıkları barınakların arasından geçiyoruz. Teneke barınaklarda yaşayan ve yüzlerini göremediğimiz pekçok insan olduğunu anlıyoruz. Bazı evlerin çatısında taklacı güvercin yetiştirenlerin olduğu görülüyor.  

  Yukarıya doğru sokak aralığından çıkınca karşımıza Mimar Sinan’ın 1547’de yaptırdığı Kapıağası Yakup Ağa hamamı çıkıyor. Mülkiyeti özel şahısa ait olan bu hamam şimdilerde satışa çıkarılmış durumda. Hamamı geçip biraz daha ilerledikten sonra Ermenilerin oldukça yoğun olduğu bir diğer mahalleye geçiyoruz. Burada ermeni esnafa ait çeşitli dükkan ve kiliseler karşımıza çıkıyor. Bunlar içinde diğer adı Sulu Manastır olan ve  eski bir Bizans kilisesi ve manastırını görüyoruz. İstanbul’un fethedilmesinin ardından burası ermeni nüfusuna verilmiş ve ilk ermeni patrikhanesi olarak işlev görmüş. Patrikhanenin yanında ermeni Sahakyan Nunyan ilk, orta ve lise öğrenimi veren bir özel okul da bulunuyor.

  Ermenilerin yaşadığı bu bölgede bir de Abdi çelebi camisinin görüyoruz. Camiinin diğer bir adı da, ‘yedim İçtim’ ‘sanki yedim’ diye de biliniyor. Buraya gelenler yedikleri yemeğin bir kısmını camiiye yardım için ayırıyormuş bu yardımlar camiinin yapılmasını sağlamış. ‘sanki yedim’ lafı da böyle çıkmış.

Abdi Çelebi camii bilgisi

   Kilise ve camiinin karşısında küçücük bir dükkanın önüne eski kitaplarını koymuş bir sahaf duruyor. Sahafın gözleri de görmüyor. Tabii bu oldukça önemli dayanışma ruhunu harekete geçirip kendimizi sahafın yanında buluyoruz. Hangi kitap ilgimizi çekecek diye bakarken, içerisinin o kadar dar ve kitaplardan sıkışık olmasına rağmen girip şansıma bir ermeni bir yazarın  İstanbul hayatını anlatan eski bir kitabına rastlıyorum. Kitabın adı, İstanbul’da Gündelik hayat, yazarı, Levon Panos Dabağyan .

Sahaf

   Buradan çıkarak biraz ilerleyince,  adı Gastrion olan eski bir Bizans manastırı olan  şimdi ise, Sancaktar Hayreddin Camiisinin önüne geliyoruz. İstanbul’un fethedilmesinden sonra burası bir mescide çevrilmiş ve II. Mehmet’in sancaktarı olan Hayreddin paşa öldükten sonra buraya defnedilmiş.

Sancaktar Hayreddin Camiisi/ Gastrion Manastırı

Samatya semti, son zamanlarda özellikle Doğu’dan yoğun göç alan semtlerden biri durumunda, ayrıca semtte Afrika gibi uzak ülkelerden gelen göçmenler de yaşıyor. Bu nedenle burada etnik kökenli esnafın da olduğunu söyleyelim. Ağız tadımıza uygun bir Hatay tatlıcısını da tavsiye etmeden geçmeyeceğim. İkizler Hatay tatlıcı dükkanı şeker oranı oldukça düşük lezzetli tatlıları olan bir dükkan. 

   

   Yolumuzun son durakları içinde, ünlü Arkadius sütünü bulunuyor. Bu taşa avrat taşı da denilmiş. Tarihte Roma döneminde Gotların isyanının bastırılmasını simgeleyen bir sütun olarak biliniyor. oluyor.  Bir zafer sütunu olan bu sütun iki binanın arasında sıkışmış bir taş gibi duruyor. Uzunluğu yaklaşık 47 metre imiş, üzerinde durduğu kaide ise, 11 metre yüksekliğindeymiş ancak sütunun devrilmesinden ve etrafa zarar vermesinden korkulduğu için kaidesi bırakılmış gerisi yıktırılmış. Bu anıtın Roma döneminden günümüze dek bir tarih anlatmasını, tarihten gelen bir göktaşı gibi hayal ediyorum.  Bize yüzyıllar öncesinin bir tarihini anlatıyor.

Arkadius Sütunu

  Buradan çıkıp biraz ilerde bir başka tarihe kafamızı çeviriyoruz. Bu Bulgur palas olarak biliniyor. Osmanlı askeri ve milletvekili olan Mehmet Habip Bey tarafından İtalyan bir Mimar Mongeri’ye 1912 ‘de yaptırılmış olan bu bina , daha sonraları  ailenin borçları nedeniyle Osmanlı Bankasına devredilmiş. Daha sonra da İstanbul Belediyesine geçiyor. Şu an boş duran binanın ne yapılacağı henüz belli değil.

Bulgur Palas

  Böylece Yedikuleden başlayarak samatya oradan Haseki ve Yenikapı’da sona eren yürüşümüz, içinden geçtiğimiz sokak ve caddelerin üzerinde bulunan Bizans arkeolojisine, Roma dönemine, Osmanlı’ya ait olan ve son olarak da Türkiye Cumhuriyeti dönemini kapsayan bir tarihi kapsıyor. Şimdilerde karşımıza çıkan yüzü ise, yoksul bir semt olması. İçinde zengin bir tarihi olan yoksul bir semte olan ilginin de her geçen gün arttığını da söylemek gerekiyor.

#1001 İstanbul Turu

# Rehber Hüseyin Avni Özkan

JAPONYA ; BİR BAŞKA ZAMAN DİYARINDA…

 

  Japonya ile ilgili pekçok şeyi okuyup bilmekle beraber görmek ve yaşamak başka bir şeymiş. Japonya’yı Tokyo’dan başlayıp Fukuoka (Hakata) ‘ya kadar giden Japon Hızlı trenleri ile dolaştık.  Dünyanın gelişmiş ülkeleri olarak Avrupa, Amerika’yı görmüş olsak da Japonya bu ülkelerin üzerinde başka bir zamanı yaşıyor gibiydi. Biz de kısa bir süre için de olsa bu zaman boyutundaydık. Japonya ile ilgili görülecek ve yaşanacak çok şey olmakla birlikte  bizi etkileyen pek çok şey arasında özellikle,  daima güleryüzlü ve yardımsever insanların , kalite  ve estetiğin, gündelik yaşama giren ileri teknolojinin, temizlik ve düzenin olduğunu söyleyerek başlayalım.

 

thumb_DSC05001_1024

   Japonya’ya yolculuğumuzu, bir başka yolculukla , Trans Sibirya treni ile birleştirdiğimizi bir başka yazıda aktarmıştım. (Bkz. ‘Transibirya Tren Yolculuğu :Krasnoyarsk’dan Vladivostok’a’) Yolculuğun bundan sonraki kısmına geçerek Tokyo’ya varışımızdan itibaren gezimize başlayabiliriz. Tokyo’ya gelişimizi ise,  Vladivostok’dan Siberia havayolları ile 2 saatlik bir uçuşla yaptık.   Uzun bir yolculuk sonrası zaman dilimine alıştığımız için Jetlag tabiiki yaşamadık. Buradaki saat farkı, bir saat geriye doğru giderek ,  yedi saat olan fark altı saate düştü.

   Narita  havalimanına inince pasaport işlemlerinin ardından, para bozdurma, otele transfer, hangi araçla otelimize en yakın gideceğiz meseleleri ile başbaşa kalmamız, biraz panik oluştursa da hem günlerdir bu konuda yaptığımız araştırmalarla, edindiğimiz internet bilgileriyle ve hem de havalimanındaki görevlilerin sıcak yardımlarıyla korkularımız ortadan kalkmıştı.

  Öncelikle , yanımıza dolar olarak aldığımız paramızı kendi harcayacağımız  miktar kadar bozdurduk. Gerektiğinden fazla bozdurmanın ise, hiçbir zararı olmuyor. Çünkü dönüşte dolar kuruna göre kuruşuna kadar geri alıyorsunuz. Ayrıca kredi kartı da kullanabiliyorsunuz. Bu konuda çeşitli yazılarda kredi kartının her yerde geçmeyeceği yazılsa da biz karşılaşmadık. Ancak her zaman da kredi kartı kullanmadık.

  Havaalanında para bozdurma işlemini tamamladıktan sonra sıra otelimize nasıl döneceğimiz ve yolumuzu nasıl bulacağımız hangi durakta ineceğiz gibi sorunlarla meşgul olmaya geçmişti.

  Şehre gitmek için , adına Limuzin denilen bizim Havataş yada Havaş benzeri özel otobüslere binmeyi tercih ettik. Otobüse binmek hem otelimize yakın bir yerde bizi bırakması hem de ağır bavulların taşınması açısından oldukça kolaylık sağladı.  Taksiler ise, bütçe açısından pahalı bir seçenek olmakla birlikte japon taksilerinin bildiğimiz taksilerden farklı olduğunu söylemek gerekiyor. Dantel örtülü koltuklarıyla beyaz eldivenli şoförleriyle kendinizi çok özel hissetmenizi sağlayacak bir garanti veriyorlar gibi geldi. Ancak Taksilerin oldukça pahalı olması bu deneyi yaşamamızı engelledi.

  Kalacağımız otele nasıl gideceğimiz, hangi aracı kullanacağımız tur firmamızın (Travelogue Group Tour)  bize verdiği rehber  kitapçığında da yazılmıştı. Ayrıca metro ile gideceğimiz yerler için SUİCA denilen metro kartlarını ve şehirlerarası yapacağımız tren yolculukları için Japan Rail Pass biletlerimizi de otel rezervasyonları ile birlikte tur firması bize verdi. SUİCA metro kartları ayrıca Seven Eleven market harcamalarında da kullanılabiliyor.

  Otobüs bizi Ikebukuro’daki otelimize en yakın durakta indirdi. Otobüsün ineceği durakları gösteren İngilizce yazıların olması da kolaylaştırıcı oldu. Sonrasında oteli yürüyerek telefonumuza kaydettiğimiz Map uygulamasına bakarak kolayca bulduk.

   Otele varış, yerleşme işlemlerinin ardından biran önce etrafı tanımak için sabırsızlanmaya başladık.  İlk kez tek başımıza bir şehri keşfetmek yada başa çıkmak durumundaydık. Tokyo’nun gece ışıklarını , renklerini, kalabalığını ve eğlencesini   görmek için görülmesi tavsiye edilen yerlerden biri olan,   Shinciku’da Golden Gai denilen bölgeye gittik. Burasını anlatmaya geçmeden önce, metro deneyimimizi aktaralım.

  Ikebukuro’daki otelimize metro istasyonunun çok yakın olması metro’yu kolayca bulmamızı sağladı. Akşamın ilerleyen saatlerinin olmasına rağmen hala şehir aydınlık.  Metro istasyonuna girince Suica kartlarımıza yükleme yapıp Shinciku istasyonuna giden hattı öğrendik. Sonra  hem Japonca hem İngilizce olarak yazılmış yazıları takip ettik. Metro İstasyonu geç bir zaman olmasına karşın hala oldukça kalabalık. Metroda gideceğimiz hattı ararken  üzerimize akın akın gelen kalabalıkla yolumuzu şaşırmamaya çalışırken, bir yandan da yukardaki yazıları takip etmek gerekiyor. Ayrıca , soldan akan yürüyüş trafiğini de idare etmek gerekiyor. Aynı zamanda bineceğimiz istasyon hattına doğru gitmek uzun bir yürüyüşü de gerektiriyor. Sonunda hattımızı bulduk ve Shinciku’ya giden metromuz geldi. Metroya biniş sırayla yapılıyor. Sırayı kimse bozmuyor ve metro gelince önce inecekler yavaşça bekleniyor sonra yine yavaşça binip bir yer bulunuyor. Metronun içi pembe kadife koltuklarla döşeli tıpkı eviniz gibi tertemiz geç bir vakit olmasına karşılık. Herkesin elinde cep telefonu var. Devamlı gözler orada kimse kimseye bakmıyor. Veya başka bir kitap gazete okumuyor. Herşey cep telefonundan takip ediliyor.  Shinciku yakın bir istasyon olduğundan  hemen geldik. İndik ancak çıkış kapısını bulmak zorundayız. Metronun çoklu hat yapısı içinde her hattın kendine ait çıkış kapısı var. Bu çıkış kapıları numaralı.  Yapacağınız şey hangi çıkıştan çıkmak istiyorsanız bu çıkışın numarasını sorup sonra bunu  takip ederek dışarı çıkmak ancak bu yazıldığı kadar kolay olmuyor tabii ki. Çıkışları karıştırabiliyorsunuz. En başta çıkışta görevlilere  sorup numarayı aldıktan sonra yolu karıştırınca başkalarına da sormamız gerekti.  Bize  en içten bir şekilde yardımcı oldular. Hiç kimsenin yardımcı olmadığını görmedim. En son yardımcı olmak isteyen kişinin dükkanını kapatmak üzere olduğu halde kendisi İngilizce bilmediği için bir başkasını çağırıp bize yardımcı olmaya çalışması oldu. Güleryüzlü yardımsever Japonlara hayran olmamak elde değil.

  Shinciku istasyonunda inip Golden Gai bölgesine gitmeyi sora sora başardıktan sonra burası rengarenk Japonca yazılarla ışıkların bol olduğu bir bölge. Bir eğlence merkezi. Barların, Showların, Kabuki tiyatroların  ve yemek restorantlarının olduğu  bir bölge. Özellikle Robot restorant dedikleri çıplak Show yapılan yerlerle dolu.  Işıklar, barlar, restorantlar, Showlar, içeriye davet edenler, doğrusu yorgun bir akşamda pek ilgimizi çekmedi. Biraz daha dolaşıp bol bol fotoğraf çektikten sonra yeniden metro istasyonuna dönüp yine aynı hattan Ikebukuro istasyonuna ve oradan otelimize döndük. İlk deneyimlediğimiz ve açıkçası korktuğumuz karmaşık metro ağının kafa göz yarsak da üstesinden gelmeyi başarmıştık.

   Tokyo’da sadece üç gece kalacağımız için gezmek için bir tam günümüz ve bir de yarım günümüz var. Sonrasında Kyoto’ya geçeceğiz. Bu nedenle gezeceğimiz yerleri iyice belirginleştirip gitmek gerekiyor. Bunun için kolay bir yolu seçip, Tokyo’yu Lonely Planet’in tavsiye ettiği iki günlük kısa tur güzergahı üzerinden gezmeye başladık. Önce Shibuya istasyonunda inip ,  Meiji imparatorluk saray bahçesinden başladık. Burada Tokyo’da görülmesi gereken bir Şinto tapınağı (Jingu Shrine) bulunuyor. Tapınak İmparator Meiji ile İmparatoriçe Shōken’ın ruhlarına adanmış. Şinto dini Budizmden önce varolan Dünya’nın en eski dinlerinden biri olup animist bir inanca sahiptir. Doğanın yeniden canlanacağı düşüncesi ile rüzgarın, yağmurun, ağacın v.b. kutsal ruhlar taşıdığına inanılmaktadır.  Yeniden doğuş inancı bir anlamda karma felsefesini ortaya çıkarmaktadır.

  Meiji İmparatorluk sarayına Tor denilen tapınak kapısından giriyoruz. Tor kapısı bu dünyadan öte dünyaya girilen bir kapı olarak manevi bir anlamı da var.   Meiji imparatorluk sarayının önemi, Japon imparatoru Meiji’nin dini başkent olan Kyoto’dan başkenti Tokyo’ya taşıması ile Japonya’da   yeni bir çağ başlıyor. İmparator Meiji Japonya’nın modernleşmesi için reformlar yapıyor. Modernleşme ile birlikte teknolojiye ve sanayileşmeye  önem verip eski geleneklerden ayrılarak Batı bilgisiyle yeni bir Japonya yaratmak istiyor. Getirdiği reformlar arasında bazıları, Batılı yaşam tarzının geleneksel Japonya’da benimsenmesine yönelik olarak, gündelik yemek alışkanlıklarının batılı zevkine göre yenilenmesi olmuş. İmparatorluk sarayında karşımıza ilk önce  , bira endüstrisini geleneksel sanayinin yanında teşvik etmek   için rengarenk boyanmış geleneksel içki kabı olan Sake kaplarından  yapılma bir bira duvarı çıkıyor.  Bu  Andy Warhol tarzı bir duvar  aslında. Sake kapları Tor denilen tapınak kapısından içeri girince rengarenk bir duvar  şeklinde yapılmış. Biranın yanısıra şaraba da önem verilmiş. Şarap içilmesini teşvik etmek için de Fransa’nın Burgonya şarap fıçılarından bir duvar daha yapılmış. Bu duvar, Fransa’yla dostluk ve barış ruhunu kutlamak içinmiş.

 

İmparatorluk sarayına ve dini ibadete girmeden önce islam dininde olduğu gibi sembolik bir beden temizliği ve ruh hazırlığı yapmak üzere, sarayın girişinde bulunan bir havuzun akan çeşmeleri ve etrafında tahta kepçeleri ile temizlik yapıyorsunuz. Temizlik önce sol elinizi yıkamakla başlıyor ve ağıza su alınıp çalkalanıyor (kepçeden ağızla içmiyorsunuz) sonra kepçe ters çevrilip havuzun kenarına bırakılıyor.

  İçeriye doğru tapınağa yine büyük bir Tor kapısından giriliyor. Ancak çıkarken kapıya sırtınız dönmeden arka arka saygı ile dua edilerek  çıkılıyor.

  Bu büyük tapınak girişinden itibaren dini ritüeller sizi karşılıyor. Bonsai ağaçlar, İkebana sanatının ve dini ibadetin bir simgesi olarak sergileniyor. 350 yıllık çam ağaçlarını minyatürleşmiş olarak görebilirsiniz. Biraz daha ilerde, dileklerinizi tahta bir tabelaya 500 yen karşılığında yazdırıp dilek ağacına asıyorsunuz. Dilek tabelalarından dilek ağacı kocaman bir duvar haline gelmiş. Şinto dininin animist inancı ile gündelik yaşama ilişkin pekçok dileğe yer verildiğini gördük. Başka bir bina ise, dua etmek isteyenlerle doluydu. Burada fotoğraf çekmek için bağış yapmanız gerekiyor. Dualar ve dini ritüellerin yanında şans getiren figürler gibi pek çok dini hediyelik eşyalar da satılıyor.

 İmparatorluk sarayı içindeki tapınak ve kutsal dünyayı izledikten sonra yavaş yavaş burayı geride bırakıp Lonely Planet’in bize önerdiği güzergah olan Omate-Sando caddesinden Shibuya Crossing’e doğru uzun bir yürüyüşe başlıyoruz.

   Bu caddenin iki tarafı da markalı gösterişli  mağazalarla dolu. Mağazaların kimisinin mimari yapısı ile ödül almış olmalarını ilgiyle izleyerek yürümeye devam ediyoruz. Dior, Tod, Burberry gibi marka mağazalar caddenin iki tarafında sıralanıyor. Yürüken gözümüze çarpan bir diğer şey ise, Sigara içmek için kalabalık caddelerin kenarlarında  duran,  etrafı camla  kaplı  bölmelerin yapılmış olması. Caddede yaptığımız yorucu bir yürüyüşün ardından yavaş yavaş Shibuya’ya doğru geldiğimizi kalabalığın arasına gelince anlamaya başladık. Shibuya istasyonuna gelince ünlü sadık köpek Haçiko’nun metronun başında sahibini beklerken bulduk. Tabii başı oldukça kalabalıktı. Herkes Haçiko’yla  birlikte fotoğraf çektiriyordu. Shibuya crossing  ise,  artık turistik hale gelmiş olan Tokyo’nun en kalabalık caddesi gibi duran bir kavşak. Ancak Tokyo’da gördüğümüz hemen her yer kalabalık ve yaya geçitleri ile dolu. Burasının ünü oldukça artmış yabancı turistler özellikle buraya gelip fotoğraf, video çekmek istiyor. Gördüğümüz birkaç yaya geçidinin biraraya gelmesiyle ortaya kalabalık kaosu çıkıyor. Karşıdan karşıya geçmek için birbirlerine dikkat eden, çarpmadan , ezmeden geçen insanların her seferinde ne kadar düzenli olduklarını görebiliyoruz. Üstelik bu insanlar sürekli yürürken telefonlarına bakıyorlar.

  Bu kavşağı ve metrodaki kalabalıklara rağmen kurulan düzeni ve insanların uyumunu gördükten sonra , karmaşa içinde düzen, sadelik içinde güzellik felsefesinin ne güzel uygulandığını düşünmeden edemiyorum. Bu karmaşa içinde yürürken düzenin bozulmayacağının güveni içinde telefona bakmak çok olağan bir durum. Bu karmaşık düzen içinde trafik lambalarının yanıp sönmesini de kuş sesleri ile ayarlanmış.

  Shibuya Crossing’i izlemek için en ideal yer, tam köşedeki Sturbucks oldu. Burası fotoğraf çekmek için ideal bir köşe olmakla kalmayıp, uzunca bir süre kahve içip dinlenmek için de iyi bir yer.

 

 Lonely Planet’in önerdiği güzergah sona erince bu defa bizim gitmek istediğimiz yerlere sıra geldi. Bunlardan biri, Mori Art sanat müzesiydi. Burası özellikle modern teknoloji, dijital alandaki    sergi ve  gösterilere yer vermesi açısından   önem taşıyor. Zamanımızın az olması diğer önemli müzeler arasında seçim yapmamıza neden oldu ve sonuçta buranın mutlaka görülmesi gerektiğini düşündük. Metroları artık öğrenmiş olarak aktarmalı metrolarla Shibuya’dan Rappongi istasyonuna hızlı bir şekilde gittik. Müze Tokyo’nun yüksek binalarından biri, Tokyo’yu panoramik olarak izlemek için tercih edilen kulelerden biri. (Diğeri Tokyo Tower) Ancak  Mori Art sanat müzesi geçici düzenlemeler yapıldığı için gittiğimiz günlerde kapalıydı. Bu nedenle gezmek mümkün olamadı.

  Tokyo’ya ayırdığımız bir gün ne yazık ki çok az ve görülmesi gereken daha pek çok yerin olduğunu biliyoruz. Ertesi gün Tokyo’dan 17.10’da Kyoto’ya doğru yola çıkacağız. Buradan ayrılmadan önce erkenden Shinciku’ya gidip , yerel bir kahvecide oturup kahve içmeyi planladık. Taji Maya kahvecisi, dışardan bakınca pek de bir şeye benzemeyen küçük tahta bir kulübe şeklinde.  Girişiyle cazibesi olmayan bu  kahve dükkanında sabah saat 10.00’dan önce açılmadığı için  kahve içemiyorsunuz.  İçerisi küçük iki üç masalı ve bir kahve barı var. Dünyanın pekçok yerinden gelmiş kahve çekirdeklerinin özenle kavrularak mis gibi  kokusu içeriye sinmiş. Kahve çekirdeklerini dikkat ve sabırla kavuran bu dükkanı bir arkadaşım tavsiye etmişti. İçeride paketlenmiş olan bu çeşit çeşit kahve çekirdeklerinden yada çekilmiş kahvelerden satın alabiliyorsunuz.

thumb_DSC05156_1024
Taji Maya Kahvecisi

 Yerel bir kahve dükkanından çıkıp yine yerel olan bir Ramen çorbacısı da öğle yemeği için iyi bir seçenek oldu. Ramen dükkanlarının sağlı sollu sıralandığı ve mini bir çarşı görünümünü aldığı bu otantik yerde sabah çorbacıları olarak bir iki müşterileri varken öğleye doğru müşteriler artınca yer bulmak zorlaştı. Ramen çorbacıda müşteriye bakan  yardımcı kız, Ramen seçimi yapmamız için içerde bulunan renkli butonlardan oluşan bir menü tablosuna para atıp bilet almamızı söyledi. Bizim yerimize paramızı atıp istediğimizi almamız için yardımcı oldu. Giderek kalabalıklaşan çorbacıda  şansımıza bir yer bulup  oturduk. Etrafı bar olan tavanı alçak, burun buruna yemek yediğiniz bir mutfağın arkasında çorba yapan bir ekip var. Ekip hızlı bir şekilde noodları kaseye koyup üzerine baharatlı (acı değil) et suyunu etini, yeşil yosunu koyup önümüze sürüyor. Tabii bu  Ramen çorbası iki tane çubukla yeniyor. Ama çatal da isteyebiliyorsunuz. Biraz bekledikten sonra gelen noodle domuz etli ve yağlı oldukça lezzetli bir çorbaydı.

thumb_DSC05147_1024
Ramen Çorbacısı

  Tokyo’nın neresine gidersek gidelim hep karşımıza bir Big Camera adıyla çok katlı mağazalar zincirinin çıktığını gördük. Burada ne ararsan var. İçinde mutfak, banyo, dekor, teknolojik ürünler v.b. herşeyi bulmak mümkün. Ancak fiyatların dolar ile belirlendiğini görünce hiç de ucuz olmadığını söylemek gerekiyor.

  Alışveriş için bir diğer mağaza zinciri de, Drugstore mağazaları. Görünümüne  bakıp ucuzcu mağazalar zannedilebilir ancak öyle değil. İçinde herçeşit kozmetik,vitamin ,ilaç  v.s. olan eczaneye pek benzemeyen mağazalar. Yine  bir diğer çok katlı mağaza da, Manga mağazaları. Oldukça popüler olan bu yerler, Japon kültürünün bir parçası ve batı popüler kültürü ile ayrılan önemli bir gösterge. Japon anime dünyasının kahramanları, eşyaları ile gençlerin çocukların dünyasına aitler. Manga kültürü çizgi roman kahramanları ile başlayan bir kültür özellikle çocuklar için bir rol modeli oluşturmayı  hedefliyor.  Savaş sonrasında çocukların mutlu çocuklar olarak yetişmeleri için manga kültürü çok yaygınlaşmış. Bugün bu kültürün ustalarından anime dünyasını dünyaya tanıtan Miyazaki, Tokyo’daki Gihbli stüdyolarında anime filmler yapıyor. Bunlar arasında, ‘Ruhların Kaçışı’ adlı anime film   Oscar ödülü almış. Anime dünyasında bahsetmeden geçemeyeceğim diğer bir kahraman da, Komşum Totoro filminden tanıdığımız kahraman Kedi Totoro. Totoro sadece iyi insanlara gözüküyor ve yardım ediyor.

thumb_DSC05930_1024
Miyazaki’nin Totoro kedisi

 Tokyo’da kaldığım kısacık sürede edindiğim izlenimlerde, sabah, akşam her zaman kalabalık ama düzenli sokaklarıyla, teknolojiyi yanıbaşında hissettiren her daim cep telefonuyla meşgul ve her işini hızla o küçük teknoloji kutusunun içinden halleden  insanlarıyla, egodan uzak hiç sıkılmadan her daim yardım severlikleriyle, temizliği, hijyeni bu yüzyılda sağlamış bir toplum olmalarıyla, özellikle tuvalet temizliğinde başka dünyanın başka hiçbir yerinde göremediğim bilgisayarla kontrol edilebilen hijyen temizliğinin en sıradan diyebileceğimiz umumi tuvaletler de bile kullanıldığını söyleyebilirim. Bu arada hijyen ve çöp konusuna o kadar dikkat etmişler ki, yol kenarında bir çalışmada bile sarı şeridin dışına taşan bir toprak kırıntısı bulamıyorsunuz. Yada sokak arası satıcılarının  her daim böcekleri davet eden çöp kutularının tertemiz olduğunu, pisliğin hiç mi hiç olmadığını  görebiliyorsunuz. Japon hanımların kendilerine özgü moda tasarımlarıyla, rahat ama lüks giysileri tercih ederek, bol, topuksuz kıyafetleriyle  incelik ve  zariflik sağlayabiliyorlar. Bazen belden büzgülü elbiseler , fırfırlı bluzlar, şoset çoraplarıyla yakışmasa da rahat olmayı tercih ettikleri belli olan giysileriyle, bakımlı , düzgün yüzleriyle güzelliklerine özen gösteriyorlar.

  Tokyo’dan Kyoto’ya gitmek için aldığımız Japan Rail Pass biletleri ile yolculuk yapacağız. Trene binmeden önce biletleri satın aldığımız japan Railways Group’un metro istasyonun hemen yanındaki ofislerine gidip tren saatimizi ve koltuk seçimimizi Fuji dağını görecek şekilde yaptırmıştık. İşlemleri, güleryüzle ve ellerini akıcı bir hızla kullanarak çalışan kızı izlerken bir sanat performansını izler gibiydik adeta.

   Metro istasyonundan JapanRail (JR) hattını alarak Kyoto için Shinagawa istasyonuna gittik. Kyoto’ya gidecek olan trenimiz 5.10’da kalkacak. Tren istasyonu bildiğimiz ana gar istasyonundan farklı olarak sürekli trenlerin gelip yolcu alıp indirdikleri bir istasyon. Bineceğimiz hızlı trenler yerde giden uçaklar gibi tasarımlanmış. Burunları uzun gövdelerinde küçük uçak pencereleri ile hızla istasyona girip çok yavaş duruyorlar yolcularını indirip yine yolcuları alıp hızla yola devam ediyorlar. Trenlerin geliş gidiş saatlerini gösteren elektronik tablodan trenlerin saniye gecikmeden geldikleri ve kalktıklarını görüyoruz. Ayrıca  trenin  hangi vagonuna binecekseniz istasyonda yazılı olan yere gidip bekliyorsunuz. Rakamın yazılı olduğu yere tren yanaşıyor. Kolaylıkla trenimize bindikten sonra geniş ve rahat koltuklarımıza geçip ikibuçuk saat sürecek yolculuğumuza başladık. Yorgunluğun da etkisiyle zamanın nasıl geçtiğini anlamadan Kyoto’ya gelmişiz.

 

Kyoto

  Kyoto, Japonya’nın eski dini başkenti olarak (794-1868 yılları arasında bin yıllık bir dönemde) biliniyor. Yerel halkın dini olarak bilinen ve animist inanç olarak ortaya çıkan Shinto dini ile Japonya’ya Çinden gelen Budizm ile yanyana durabiliyorken Meiji dönemiyle birlikte ayrılmışlar.  Budist tapınakların içindeki Zen bahçelerinde ise , meditasyon yapılarak derin düşüncelere geçiliyor.  Budizmin hayat felsefesini dünyaya bakışını da burada görmek mümkün.

  Yine Lonely Planet ve diğer travel kitaplarının önerileri ile ilk gün Kyomizudera Budist tapınağını dolaşmaya başlıyoruz. Kyomizudera tapınağı yolu, sabah okul çocukları, geyşa kıyafetli genç kızlar ve turistler, aşıklar, ayakları takunyalı sarı giysileri ile Budist rahip adayları ile doluydu. Geyşa kıyafeti kiralayan dükkanlarda, tapınağın etrafında içinde rengarenk giysileri giyip tapınağa çıkmaya hazırlanan genç kızlar var. Tapınağa çıkan yokuş yukarı yolun iki tarafında sıralanan tatlıcı dükkanları çeşit çeşit renkte ve  zariflikte yerel tatlılar satıyorlar. Bu tatlılara en çok okul çocukları ilgi gösteriyor. Hediyelik eşya satıcıları da yine burada .

 

Kiyomuzudera tapınağı, 798 yılında yapılmış, Nara’da  ortaya çıkan Hasso Budizm okulunun bir kolu olarak yerel Budizm okullarının entrikalarıyla başederek hayatta kalmayı başarmış. Burası tek bir tapınaktan ibaret değil, içinde pekçok tapınağı barındırıyor. Hepsinin de çok katlı ve tahta işlemeli ve boyalı muhteşem tapınaklar olduğunu söylemeliyim. Asıl tapınak bölgesine girmeden önce Tainai-Meguri binasına girmek için rahip bizi elinde bilgi formlarıyla yönlendiriyor. Burası, Budist inanca göre simgesel anlamda Bodisatva’nın rahmine yapılan yolculuk. Tamamiyle karanlık olan ve aşağıya doğru inen bir koridordan hiçbir ışık damlası görmeden el yordamıyla inmeye çalışıyorsunuz. Karanlık ana rahminde ilerlemek anlamına geliyor. Gerçekten insanı yoruyor ve korkutuyor. Karanlığın sonunda üzeri işlemeli bir taş parlıyor. Bu taşa elimizi değdirip kendi etrafımızda istediğimiz yöne dönerek dileğimizi iletiyoruz. Sonrasında karanlık birdenbire bitiyor ve yeniden doğuyoruz.

   Buradan çıkıp Jishu-Linja denilen bir başka tapınağa geçiyoruz. Bu tapınak daha eğlenceli. Burası aşka adanmış olduğundan çeşitli aktiviteler, dilekler aşkla ilgili. Bunlardan bir tanesi gerçek aşkı bulmakla ilgili. Burada 18 metre uzunluğundaki yoldan gözlerin kapalı olarak gitmen ve buradaki taşların üzerine bastığın  takdirde gerçek aşkına kavuşacağını söyleyen bir deney yaşanıyor. Eğer taşlardan birine basmadan geçilirse aşklarına karşılık beklemeleri mümkün olmayacakmış. Buradan geçmek için eğer birinden yardım alırsanız , gerçek aşkı bulmak için de birinden yardım alacağınız anlamına geliyormuş.

  Tapınağın eğlenceli deneylerinden bir başkası da, Otawa-no-taki şelalesiydi. Şelale üç ayrı koldan akıyor. Birinci kol, uzun yaşamı, ikincisi, başarıyı üçüncüsü de, aşkı temsil ediyor. Çeşmenin ortasındaki üç kepçeden birini seçip suyu içiliyor. Üçünden birden içilirse açgözlü olduğuna işaret ediyormuş. Şelale önündeki uzun kuyruk sırayı kimsenin bozmaması ve önden girmemesi nedeniyle çabuk ilerledi.

 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

  Yine Lonoly Planeti takip ederek , Kiyomuzedera tapınağından çıkıp bir başka tapınak olan Chion-in tapınağına doğru yürüyüşe geçtik. Burası Kyoto’nun en popüler bir hac merkezi oluyor. Ayrıca Budizmin en büyük okulu olan Jado kolunun merkezi olarak hizmet veriyor. Chion-in kurucusu Budizmin önde gelen kişilerinden Honen , kendi Budizm anlayışını (Jado budizmi veya saf ülke anlayışı) yaymaya çalışırken burada ölüm orucu tutmuş. Bu tapınak 1234 tarihinde kurulmuş. Honen, o dönemde zenginlik ve refaha yönelik olarak yorumlanmış olan Budizm inancını seçkinlerin dini olmaktan çıkartıp topluma yayılmasına öncülük etmiş.

  Girişteki tahta tapınağın zemininde yürürken her adımda tahta gıcırtıların    kuş sesi gibi çıkması nedeniyle buraya  ‘bülbül’ zemin adı verilmiş. Bu da tapınağın popülerliğini arttırmış. Tapınağın zen bahçesi kısmına geçince bahçede Honen’in saf ülke anlayışının bir zen bahçesi olarak düzenlendiğini gördük. Bu zen bahçesinde 25 adet taş duruyor. Tabloda Amida Nyorai’nin inişi ve 25 Bodhisatvas takipçisi anlatılıyor. Taşlar, Amida Nyorai’yi bekleyen 25 Bodhisatvasını temsil ediyor. Çalılar ise, bu 25 tilmizin uçarak geldiği bulutları anlatıyor. Bunların etrafında ise, yine özenle taranmış ve bir denize benzetilmiş küçük çakıl taşları ile kumlar duruyor. Bahçenin diğer kısımlarında bonzai haline getirilmiş çam ağaçlarının etrafında taşlar ve sulardan oluşan görsel manzaralar arasında meditasyona dalıp gidiyoruz. Bu bahçeye Nijugu –Bosatu –no-niwa adı verilmiş.

thumb_DSC05322_1024

  Chion-in tapınağında çok fazla kalabalık yok. Tapınağın yukarı kısımlarında artık tek başımıza kalıyoruz. Bahçelerin içiçe geçmesiyle oluşan yeni bahçeler, Budistlere ait mezarlar ve mezartaşları arasından yolumuza devam ediyoruz. Lonely Planet’in verdiği bilgiye göre, Tapınakta Japonya’daki en büyük  çan bulunuyor.  1633 de dökülmüş olan bu çan bu tapınağın rahipleri tarafından her yıl yılbaşı arifesinde 108 kez çalınmaktaymış.

 Chion-in tapınağından akşam üzeri çıkıp yavaş yavaş Kyoto caddelerine doğru yürüyerek iniyoruz. Yemek yemek, canlı sokakları, alışveriş merkezlerini izlemek Tokyo kadar olmasa da yine de yorucu. Kyoto’nun en canlı yerel alışveriş merkezi olarak bilinen yer Nishiki Market. Burası, üzeri kapalı her iki yanı sokak satıcılarıyla dolu bir Pazar. Bir tarafı tamamen balık ağırlıklı olan pazarda çeşit çeşit ızgaralar, kızartmalar, suşiler v.s. sokak yemekleri  ve restorantlar ile dolu. Diğer tarafında da çok çeşitli hediyelikler satan dükkanlar rengarenk vitrinleriyle karşımıza çıktı. Nishiki Market zengin yemek kültürünün bir parçası, bölgenin Japonya’nın yemek lezzetleri merkezi Osaka’ya yakın olması nedeniyle de burasının  lezzet duraklarından birisi olduğunu söyleyebilirim.

 

 Kyoto’daki üçüncü günümüzde sabah yine erken yola çıkıp bu defa Kuzeydoğu’ya doğru Kyoto’nun en önemli Budist tapınaklarından  biri olan, Kinkaguji manastırı ile Rion-ji Zen bahçelerini görmeye gidiyoruz. Otelimizin hemen önünden kalkan otobüs çok kalabalık, öğrencilerle dolu. Manastıra gelince bütün öğrencilerle birlikte biz de indik. Yol üzerindeki devasa tapınak binalarını geçip ‘Golden Pavillon’ (Altın ev) olarak bilinen Kinkaguji tapınağına doğru hepbirlikte gidiyoruz. Giriş oldukça kalabalık bir turist grubuna rağmen düzenli bir sıra ile içeri giriyoruz. Altın tapınak, Rokuon-ji olarak da biliniyor. Budist tapınağın ilgi çekici öyküsünü, biraz kaynak araştırmalarından ama en yakın şekilde yeni tanıdığım Yukio Mişima’nın Altın Köşk Tapınağı romanından tüm Trans Sibirya yolculuğum sırasında okuyarak öğrendim. Romandaki öykü, gerçek olaylardan esinlenerek anlatılmış , tapınakta bir Shogun olan babasının izinden giden genç Budist rahip, eğitimini almak için buraya geliyor. Ancak Budist rahibin hem fiziksel olarak hem de ruhsal olarak dengesiz olması giderek insanlardan uzaklaşmasına  ve düşman olmaya başlamasına ,güzelliklere karşı hissizleşmesi sonunda içinde bulunduğu Altın köşke karşı da düşmanca davranmaya başlamasına neden oluyor. Rahip, sonunda Altın Tapınağı yakmasıyla sonunu getiriyor. Tapınak 1955 yılında yeniden inşa edilmiş,  Tapınağın sade süssüz bir şekilde olmasına karşılık altın yaldızla  kaplı yapısının , içinde bulunduğu Japon bahçesine yansıması ona zarif vakur bir duruş getiriyor. Bu kadar zenginlik içinde sade bir yaşamı simgeliyor sanki. Tapınağın içi gezilmiyor. İçinde bulunduğu Japon bahçesi bir zen bahçesi olarak kurulmuş.  Bonsai haline getirilmiş çam ağaçları küçük adacıklar içinde Altın tapınağı kapatmadan onun güzelliğini ortaya çıkartacak şekilde duruyorlar. Gölün dingin suyu içindeki   dev kırmızı japon balıklarını ,  zen bahçesini seyrederek  altın tapınağın etrafını dönerek dışarı çıkıyoruz.

 

thumb_DSC05403_1024thumb_DSC05386_1024

 Altın Tapınaktan ayrılarak , yine aynı bölgede olan Huzurlu Ejderhanın tapınağı olarak da bilinen ve Unesco dünya  Mirası listesinde yeralan Ryöan-Ji tapınağı ve Zen bahçelerine doğru yürümeye başladık. tapınağın girişinde yine kalabalık bir öğrenci topluluğu ile birlikte tapınağı ziyarete giriyoruz. İçeri girerken tapınağın tahta merdivenlerinin başında ayakkabılarımızı çıkarıp ayakkabılığa koyduk. Tapınağın içinde bir havuz gibi yapılmış etrafı merdivenle çevrili bir zen bahçesi Budist rahiplerin  meditasyon yapması için tasarlanmış. Bu içi iri taşlı kumlarla dolu havuzun içinde kumlar özenle taranmış ve içinde 15 tane taş duruyor. Bahçe toplanmış çakıllardan ve onbeş yosun kaplanmış iri kaya parçalarından oluşuyor. Bu kayalar öyle yerleştirilmişler ki, bahçeye hangi açıdan bakılırsa bakılsın sadece on dört iri kaya parçası  görülebilmektedir. Sadece aydınlanmaya ulaşabilenlerin onbeşini aynı anda görebileceğine inanılmaktadır. Ancak bu zen bahçesinin etrafında oturmuş öğrenciler cep telefonları ile meditasyon yapmayı tercih etmiş olmalılar. Tapınağın bahçesindeki gölün üzerinde açmış rengarenk nilüfer çiçekleriyle kaplı japon bahçelerinin olduğunu söyleyelim.

  Kyoto’da gördüğümüz  fütüristtik mimari yapılardan birisi de, Isetan tren istasyonu binası oldu. İstasyon binası pek çok özelliğin biraraya getirilmesiyle oluşturulmuş. İçeri girdiğiniz dev bir balinanın içine girmiş duygusu veren yüksek ve eğri kambur bina merdivenlerle yeni bir şekil alıyor. Kamburun üstüne çıktığınızda aşağıya doğru küçülmüş insanlara bakıyorsunuz. Kolayca yürüyen merdivenlerle yukarı çıkıldığı gibi aşağıya da yürüyerek inebiliyorsunuz. Binanın çok katlı bir yapı olmasına karşılık bu çok katlılık bir piramit gibi yatay bir şekilde yükseliyor. Yatay merdivenlerde rahatça oturup etrafı seyretmek mümkün.  Bu inanılmaz bina içinde ise, kat kat herşeye rastlıyorsunuz yemek katında japon yemeklerinin çeşitleri, dükkanların  önünde kuyruklar oluşmuş , ancak herhangi bir karmaşa ve kaos olmaksızın yemek sırasını bekliyorlar. Hediyelik eşyalar katında da çok çeşitli , zevkli , kaliteli ama bütçeye göre de hediye bulmak mümkün oluyor. Hepsi kaliteli ve özenli bir şekilde paketlenip  size veriliyor. Özellikle dikkat ettiğim şeylerden birisi de, bu paketlemenin  veriliş biçimi oldu. Bunu  o denli saygılı sevecen ve sizi duyan bir yaklaşım içinde yapıyorlar ki birden insanın içini sıcacık bir şeyler kaplıyor.

 

  Kyoto’nın mutfak lezzetleri arasında, çok beğendiğimiz bir yemek de, geleneksel japon yemeklerinden biri olan Okonomiyaki oldu. Okonomiyaki yemeği, saç tepsi üzerinde pişirilen çeşitli et ve baharat ve sebzelerin birleşiminden oluşan bir tür pizza gibi bir yemek olarak biliniyor. Geleneksel okonomiyaki restoranında rahle biçimle  yada bildiğimiz ayaklı masa şeklinde bir sac masada yemekler yapılıyor. Pankek gibi olanları olduğu gibi, teppenyaki etli olanları Yakunomoki , ızgara veya noodle olanları da var. Biz noodle olanı seçtik. Garson olarak gelen orta yaşlı kimonolu ve düzgün makyajlı hanım , sac masanın altındaki  ocağı yaktı ve üzerine önceden pişirilmiş noodle, karides  soya sosunu ve ismini bilmediğim diğer sosları da döküp bunları birbirine kaynaştırdı. Ortaya nefis lezzetli bir yemek çıktı. Basit ama lezzetli Japon kültürünün temel felsefesi içindeki  sadelik içindeki güzellik anlayışını,  yemek kültürü içinde de keşfetmiş olduk.

 

Hiroşima

  Japonya’nın hızlı trenleriyle bütün Japonya’yı baştan başa dolaşmak mümkün. Shinkansen Hızlı trenleri, Kyoto ile Hiroşima arasını bir saatte alıyorlar. Turistik bir gezi için Avrupa’daki interrail sistemine benzeyen tren sistemi ile her yöne gidebiliyorsunuz.

  Hiroşima’yı da gezerken yine Lonely Planet’in önerdiği güzergahlardan yola çıktık. burası   savaş sonrasında yeniden inşa edilen bir yer olması nedeniyle eski yapıya pek rastlanmıyor. Çok katlı modern binalar yükseliyor. Görmemiz gereken en önemli şey, 2. Dünya savaşında atom bombasının yok ettiği Hiroşima’nın Barış Parkında sergileniyor olması, Hiroşima kentinin sakin bir yaz gününde savaştan habersiz yaşayanların biranda üstüne gelen binlerce ton gücündeki alev topunun kentte yaşayanları öldürerek, geride kalanları da yaralı yada sakat bırakarak  ve daha sonraki kuşaklara da miras kalan sakatlıklar halinde hala günümüze kadar gelen izlerini görmek istiyoruz.

  Önce karşımıza çıkan, atom bombasıyla yıkıntı olarak kalmış ve eskiden kentin simgesi olan ticaret odası binası oldu. Bina yeniden yapılmamış ve bir savaş anıtı simgesi olarak o haliyle bırakılmış. Buradan Barış parkına doğru yürüyerek geçiyoruz. Burası, her iki tarafında akan  sularla çevrilmiş adeta alevlerle yanan ve sulara hasret insanlara verilmiş gibi duruyor. Bu alanda  yanan barış alevi savaşların sona ereceği zamana dek yanmayı sürdürüyor.

 Parkta bu anıtla birlikte ölen insanlar anısına yapılmış başka anıtlar da var. Bunlardan birisi, hazin öyküsü ile savaş sonrasında Lösemiye yakalanarak ölen kız çocuğu Sadako Sasaki’ye ait. İki yaşındayken atom bombasına maruz kalan kız çocuğu 11 yaşına gelince lösemi oluyor ve 1000 tane origamiden leylek yapmaya başlıyor. Ancak sayıyı tamamlayamadan ölüyor. Bundan sonrasında çocukların daha uzun yaşaması için sınıf arkadaşları onun tamamlayamadığı kağıttan leylekleri tamamlıyorlar.

 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

  Anıt mimarilerin her birinin acı verici öyküleri var. Hepsini okuyarak müzeye giriyoruz. Müzedeki resimler ,eserler ve anılar çok derin acıları sergiliyorlar. Atom bombasına kadar barışçıl bir ortam içinde yaşayan halk, bombanın sabah, Ağustos 1945’de atılmasıyla alevler içinde kalıyorlar. Sulara koşuyorlar. Derilerin üzerindeki yanıklarla  acılar içinde kıvranıyorlar. O dönemin ne kadar tıp bilgisi varsa tedavi oluyorlar. Bir kısmı daha sonra kansere yakalanıp acılar içinde kalıyor. Daha sonra da genetik bozukluklar ortaya çıkıyor. Burada çekilmiş iki çocuğun resmi çok dokunaklıydı. Gözlerini fotoğrafçıdan kaçırmışlar. Derin bir küskünlük içindeler.

  Hiroşima’da ikinci gün için önerilen görülmesi gereken yerlerden birisi de, Shukkeien Garden olarak bilinen bir Japon bahçesi. Burasının tarihi 1620 yılına kadar iniyor. Meiji döneminde bir lordun bahçesi olarak yapılmış.  Sonrasında ise, Atom bombası patlayınca çok sayıda insan burada tedavi edilmeye çalışılmış ancak çoğu burada ölmüş.

  Bahçenin hüzünlü geçmişi bir yana bir japon bahçesi örneği görmeyi isteseydim bu olabilirdi diye düşünüyorum. Özenle yapılmış küçük köşeler, küçük kırmızı köprüler, her ağacın , dalın, çalının uyumlu birlikteliği bir gölün etrafını dönerek dolaşırken küçük yollar ve dinlenecek banklar bulunuyor. Gölün içi de özenli bir şekilde dev  sazanlar kırmızı ağızlarını açarak soluk alıp veriyorlar. Japon bahçesi şehrin ortasına yapılmış etrafında ise, dev yapılarla çevrili, yine modernlik içinde geleneksellik tarzı karşımıza çıkıyor.

 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

  Hiroşima’da kenti tepeden izlemeyi düşünenler için de tarihi castle binasının en üst tepesine çıkmaya değecek bir manzaranın olduğunu söyleyebilirim.

   Hiroşima’da rehber kitabımızın ikinci gün için gitmemizi önerdiği yerlerden biri de, Miyajima adası. Miyajima adası yada Tapınak adası da denilen ada, Unesco dünya mirası listesinde yeralıyor. Bu adada tarihi 6. Yüzyıla kadar giden bir Shinto  tapınağı (Itsukushima-Jinja) bulunuyor. Dünyevi kişilerin buraya ayak basmasına izin verilmediğinden girmek isteyenler tekneyle 0-Torri adı verilen tapınak kapısından geçmek zorundaydılar. Bu kapıdan girerek saygılarını göstermiş oluyorlardı. Ayrıca dünyevi olanı dışarda bırakıp inanç dünyasına da girmiş oluyorlardı.  0-Torii kapısı genellikle çamur içinde oluyormuş ancak sular yükseldiğinde yüzen bir Torii kapısı oluyor.

thumb_DSC05677_1024

  Miyajima adasında serbestçe dolaşan geyikler insanlara hiç yabancı değil, oldukça evcilleşmişler ancak dikkatli olunması gerektiği de belirtiliyor. Adanın diğer bir özelliği, de deniz ürünleri açısından zengin olması, dev istiridyeler , karidesler ve adını bilmediğimiz pek çok deniz ürünü adada taze  taze pişiriliyor. Alışveriş caddesi boyunca bu lezzetleri tadarak dolaşmak mümkün .

 

Fukuoka (Hakata)

 

  Hiroşima’dan ayrılıp yine Shinkansen hızlı trenleri ile Fukuoka (Hakata) şehrine gidiyoruz. Burası Japonya’daki son durağımız olacak. Yine tren istasyonunda trenimizin geleceği yerde beklemeye başladık. Trenle 1 saatlik yolculuktan sonra Fukuoka’ya geldik. Burası Shinkansen hızlı trenlerinin vardığı son nokta.

  Fukuoka’da çok az bir zamanımız var. Yarım günlük bir şehir turunda önceden yaptığım araştırma ile görülmesi tavsiye edilen yerlerden biri,  Yanahibashirengo Balık Pazarıydı. Fukuoka’nın deniz kıyısı bir kent olması deniz ürünleri açısından zengin bir çeşitlilik sunuyor. Pazarda adını bilmediğimiz çeşit çeşit balıklara bakıyoruz. Yanahibashirengo Balık Pazarı, çok büyük  olmamakla birlikte yerel halkın kullandığı bir Pazar olması nedeniyle önem taşıyor. Bu küçük yerel balık pazarında, satılan  bilmediğimiz bir sürü balıklarla birlikte kurutulmuş olanlar, kızartılmış taze balıklar da iştah açıcı bir şekilde duruyorlar. Ne olduğunu anlayamadığımız ve balık yumurtasına benzettiğimiz bazıları kızartılmış baharatlı olarak yapılmış. Tabii bunların tadına bakmak için birkaç çeşit alıp deniyoruz. Burada  fotoğraf çekerek yerel balık, balıkçılık insanlar hakkında gözlem yaparak vakit geçirmek mümkün.

  Yanahibashirengo Balık Pazarından şehrin merkezine Tenjin’e doğru yürüyerek gittik. Fukuoka kenti Japonya’daki diğer kentler içinde yaşanabilirlik açısından en çok beğendiğim kent oldu. Ne Tokyo’nun aşırı kalabalıklığı ne Kyoto’nun uhrevi havasından uzak modern futuristik binaları ve bana göre oldukça estetik bir zevkle yapılmış yeraltı çarşıları ile güzel bir kent.

  Tenjin şehir merkezinden yürüyerek yaptığımız turda devasa bloklar, çok katlı mağazalar, ve yeraltı çarşıları ile oldukça zengin ve gösterişli bir şehir olduğu anlaşılıyor. Mağazaların vitrinleri  kaliteli , lüks ürünlerle kaplanmış. Ayrıca çok zevkli sanatsal bir şekilde de tasarlanmış . Ancak fiyatlar dolar üzerinden bakıldığında bile oldukça pahalı durumdalar. Biraz yeraltı çarşılarından bahsetmek istersem çok zevkli tasarlanmış, tavanları demir işlemeli olarak çok şık duruyorlar.  Mağazaların önlerinde dışarıya taşmış herhangi bir şey yok. Vitrinler birer müze gibi seyretmek için yapılmışlar sanki. Ayrıca hiçbir şekilde ucuz mal satıcısı da yok. Ortada dolaşan kılığı düzgün olmayan kimse de yok. Kağıtçı, çöp toplayıcısı v.s. gözükmüyor. Buradan da anlaşılacağı üzere yaşam kalitesinin Fukuoka’da oldukça üst seviyelerde olması gerektiğini  düşünmeden geçemiyorum.

   Tanjin merkezde yeraltı çarşılarına hayran kaldığım kadar, buradaki futuristik binalardan biri olan Acrossquaire binasını da çok sevdim. Bu bina eklektik bir şekilde yapılmış, birçok binanın iç içe geçmesiyle oluşmuş uyumlu bir şekilde duruyor. Sanki dev bir fanusun yükselmesi gibi tavana kadar camlar yükseliyor. Merdivenler katların etrafında dolanıyor. Bu insana oranın bir parçasıymış duygusunu veriyor. Burası bir kültür merkezi olarak yapılmış. İçinde sergi salonları, müzik ve diğer uğraşlar için yapılmış bölümlerle dolu. Binanın dış kısmını ise ağaçlandırmışlar. Her katın üzerinde ise yeşillikler çıkıyor.

  Binanın etkisinden uzaklaşarak yürüyerek gittiğimiz ve görülmesi tavsiye edilen bir diğer yer ise, Kushi da Shrine temple oluyor. Burası, Fukuoka’da en eski (757) yapılmış bir Şinto tapınağı imiş. Çok fazla turist çeken bir tapınak değil,  şehrin ortasında kalmış olmasına rağmen, tapınağın içinde görülecek çok şey var. Bu tapınak her yıl yapılan Yamukasa Gion Matsuri festivaline ev sahipliği yapıyor.  Kentin önemli tapınakları arasında kalan burasını gezmek için zaman vermek gerekiyor. Her köşeden bir başka kutsallık ile karşılaşılıyor.

  Fukuoka’da kentin simgelerinden biri haline gelmiş bir diğer yer ise, Kanalcity alışveriş merkezi. Burası da gördüğümüz diğer futuristik binalar gibi eklektik tarzda yapılmış bir yapı. Bir kanala benzetilerek yapılmış bir Alışveriş merkezi, çok amaçlı yapılmış, eğlence ve alışveriş odaklı olunca, çok renkli ve biçimli parçalardan oluşuyor. Şehir içinde şehir gibi. Babilin asma bahçelerine de benzetilebilir. Tabii bu tür bir yapıyı ancak Japon bahçelerini yapanlar yapabilir diye düşündüm. Kanalcity alışveriş merkezinde, her katın dışında balkona benzeyen dış cephe dışarıdaki avluya bakıyor avlunun etrafı çiçek ve ağaçlarla donatılmış ve ortasında bir havuz var. Havuzda saat başlarında klasik müzik eşliğinde renkli sular ile gösteri yapılıyor. Gece ise Bu masalsı ülkeden ayrılmadan önce , ışıklandırılmış havuzdaki su gösterisini izleyerek Japonya’ya hoşçakal diyoruz.

 

Güney Kore-Busan

  Japonya gezimizi tamamladıktan sonra yolculuğumuzun son ülkesi Güney Kore oldu. Buraya 3 saatlik süren bir feribot yolculuğu ile Fukuoka’dan Busan’a geçerek girdik.

  Güney Kore gezimize geçmeden önce Kore’nin  uzun yıllar Japonya’nın sömürgesi olarak yaşadığını ve iç savaş sonrasında da bölünerek Kuzey ve Güney Kore olarak ayrıldığını biliyoruz. Kuzey Kore bilindiği gibi, otoriter bir rejimle idare edilmekte ancak Güney Kore kendisini ekonomik alanda geliştirerek gelişmiş ülkeler arasına girmeyi istiyor. Bunun için de, dijital alanda pekçok ülke ile rekabet içinde olan Samsung, LG gibi şirketler ülke ekonomisini  geliştirme çabası içindeler. Güney Kore ekonomisini dijital alana yatırım yaparak geliştirmeye çalışırken, aynı zamanda kendisini otoriter Güney Kore’den de ayırmaya çalışarak demokratik yüzünü tüm dünyaya göstermek istiyor. Bunun için özellikle Kore kültürünün tanıtılmasına destek veriyor. Yemekleri, dizi sektörü, pop müziği, estetik cerrahi  ile giderek tüm dünyada daha fazla tanınmaya çoktan başladı.  Öte yandan Busan’da film endüstrisinin de gelişmiş olması, burasını gençler açısından cazip bir kent haline getirmiş.

  G.Kore’yi dolaşırken, bir yandan gelişen ekonominin öne çıkan yüzünü izlerken, diğer yandan da , hızlı kentleşmenin doğal alanı hızla yokettiğini gözlemledik. Bu hızlı değişimin ardında  yoksulluk içinde yaşayan ve  hayatta kalmaya çalışan insanları  da gördük.

   Japonya’dan G.Kore Busan’a geçince birdenbire masallar ülkesinden çıktığımızı anladık. Hızlı kentleşmenin getirdiği trafik, kirlilik , sokak satıcıları ve yoksul insanlar karşımıza çıkmaya başladı. Yollar Fukuoka’daki gibi altgeçitlerle dolu. Yaya geçidi yerine alttan geçip gidiliyor. Ancak altgeçitler,  Japon lüks ve kalitesinden çok uzaktalar. Burada ve Japonya’da havanın sıcak ve nemli olması nedeniyle alt geçitlerin serinlik sağladıkları için yapıldıkları belirtiliyor.

  Busan’da çok katlı alışveriş merkezlerinin alt  katlarında, çok çeşitli ve yerel Kore yemekleri var. Hangisini seçeceğinize  karar veremiyorsunuz. Yemeklerin oldukça baharatlı oldukları söylenmişti. Burada özellikle Noodle ve sebze ile yapılan yemeklerin iştah açıcı görünümleri bir yana , sac üzerinde çevrile çevrile yapılan yemekler basit gibi gözükseler de içlerine çok çeşitli sos ve baharatlarla lezzetleri arttırılıp tatlarına doyulmuyor. İçlerinde daha acısız ve damak tadımıza uygun olan mantıya benzeyen yemeklerin de olduğunu söyleyebilirim. Balık çeşitlerinin ağırlıklı olduğu Busan’da yengeç, karides heryerde karşımıza çıkıyor. Elbette Kore yemekleri denilince en başta akla gelen Kimchi turşusu oluyor heryerde bu yemeğe rastlamak mümkün. Milli yemek olmuş durumda.

   Busan’da bu bölgenin en büyük balık hali olarak bilinen Jagalfish market ve etrafındaki balık satıcıları, pişiricileri ile görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Jagalfish market, beş  veya altı katlı dev bir binada , havuzların içinde envai çeşitte balıklar, dev cam akvaryumlarda, ahtapotlar, dev yengeçler avlanıp geliyor ve burada satılıyorlar. Etrafında da yine küçük balık satıcıları ve dükkanları ile  çevrilmiş durumda. Yemekler ise,  deniz ürünleri ile birlikte oldukça çeşitli  ve lezzetliler.

  Busan’da ara sokaklar arasında Lonely Planet’in izinde yaptığımız yürüyüşle, önce Busan kulesine doğru gidip, Yangadusan parkından geçtik, sonrasında ise güzel bir inişle BİFF meydanına geldik. Burası hem marka alışverişlerin yapıldığı hem de orta halli olabilen  kalabalık bir alışveriş caddesi, meydanın ara sokaklarına girince  oldukça canlı , küçücük yiyecek tezgahlarında kadın satıcılar yemeklerini satıyorlar yada orada hemen isteyene hazırlıyorlar, başka bir yerde çadıra benzeyen baraka gibi yerlerde yine kadınlar müşterilerine  Tarot  falı bakıyor,  bazıları da henüz gelmeyen müşterilerini beklerken cep telefonlarıyla oynuyorlar.

 Busan’da bir turist olarak yapılacak işlerden bir diğeri de, deniz kıyısında gökdelenlerin gölgesinde temiz bir plajda denize girmek oldu. Haeundae Beach plajı denize girmek için ideal yerlerden biri . Plaj çöl kumu gibi sapsarı kumları ve denize dik gelen gökdelenlerle kaplanmış otellerle çevrilmiş durumda.  Pasifik kıyısında olmamıza rağmen denizin dalgalı olmaması sıcak ve nemli havada biraz ferahlamamıza yaradı. Plajın düzenli ve temiz duş ve tuvaletleri bulunuyor.  Ancak deniz suyu ilginç bir şekilde dışarının ısısına göre oldukça soğuk. 30 derece dışarısı sıcakken deniz suyu 18 derece sıcaklık ile soğuk bir suydu.

thumb_DSC06151_1024

  Busan’da hızlı kentleşmenin çirkin yüzlerinden biri olarak tanımladığım, doğanın giderek bozulmasını burada da çok yakından görülebiliyor.  Kentte kalan plajın hemen üstünde yükselen dev binalar yada  denizin üstünü kapatan simsiyah marka binalar, kentin dijital alanda giderek öne çıkmasının bir bedeli olmuş sanırım.  Busan şehri G.Kore’nin sinema film endüstrisinin bulunduğu bir kent aynı zamanda dünyaya G.Kore’yi tanıtıyor. Kore filmleri,  giderek tanınmaya başlayan yönetmenler sayesinde ödül almaya başladılar.

  Busan’da son olarak görülmesi gerekli yerlerden biri olan Gamechelon culture village’dan bahsetmek güzel olabilir. Burası bir gecekondu mahallesi iken , turistik bir yer haline dönüştürme projesi ile kültürel bir hamle yapılmış. Yukarıya doğru bir tepeye yerleşmiş olan yoksul mahallesinde evler rengarenk boyanarak yepyeni bir anlayışa büründürülmüş. Şirin bir renk armonisi içinde içiçe geçmiş mahalle ve evler arasında dolaşmaktan zevk alıyorsunuz. Heryerden sürpriz bir resim merdiven veya renk sizi buluyor ve resim çekmenizi istiyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

   Evlerin, duvarların, merdivenlerin ve daha aklınıza gelen her köşenin bir renge boyandığı bu mahalleden yukarıdan aşağıya doğru indikçe renkler de değişiyor. Her köşede bir fotoğraf çekiyorsunuz. Mahallede bolca turistik eşyalar, magnetler v.b. şeyler satılıyor. Aşağıya doğru indikçe sokaklar birbirine karışıyor. Bazıları sokaksız evler olabiliyor. Ta tepeden başladığımız yürüyüşümüz aşağıya doğru inerek sona erdi.

 

Seul

  G.Kore’de Busan’dan Seul’e gitmek için Japonya’da olduğu gibi hızlı  KTX trenini kullandık. Busan’dan Seul arası 2.5 saat sürdü. KTX trenleri Japonların Shinkansenleri gibi havalı ve lüks olmamakla birlikte saatte 300 km hıza çıkabilen ve düzgün çalışan trenler.

  Seul’de kaldığımız bir günlük sürede tur şirketinden satın aldığımız bir günlük turla şehri gezdik. İlk durağımız şehrin ana merkezi olan Insadong meydanı oldu. Burası çarşı merkezi ve sokak satıcıları ile dolu bir meydan. Sevimsiz yüksek siyah binalar, etrafta sokağa taşmış dükkanlar , yiyecek içecek dükkanları , kalabalık turist grupları ile pek de sevimli gözükmeyen bir meydan.

  Turistik aktiviteler arasında çok popüler olan bir diğeri ise, Gyeongbokgung sarayındaki klasik turistik nöbet değişim törenini izlemek oluyor.  Buraya gelen turistlerin orijinal Kore kıyafetlerini Japonya’da olduğu gibi kiralayarak giymeleri özellikle kadınların dantelli renkli gösterişli kıyafetlerinin görsel olarak hoş bir görüntü oluşturmaları ilgi çekici oluyor. Nöbet değişim töreni pek de ilginç olmamakla birlikte geleneksel giysileri içindeki Kore askerleri gösterişli bir yürüyüşle bu töreni gerçekleştiriyorlar. Sarayın gezilmesi ile turun bir kısmı sona ermiş oluyor.

   Seul turistik turumuzun ikinci durağı, Buchon Hanok village denilen eski mahalle ve evlerin görülmesiydi. Bu mahallenin özelliği eski aristokratların oturmuş olmaları ve geleneksel yaşamlarını burada sürdürmüş olmalarından geliyor. Kore geleneksel kültürünü tanıtmayı amaçlayan bu tür turlar yapılıyor. Ancak eski geleneksel evler özelliklerini kaybetmişler ve oldukça kalabalık turist gruplarıyla buralarını gezmek de oldukça yorucu olabiliyor.

  Seul’de bir günlük turistik turun son durağı, seyir tepesinden şehir manzarasına bakmak oldu. Burası Seul’e tepeden bakan ve TV kulesinin olduğu bir yer, şehre tepeden bakınca diğer kentler gibi yeşilden uzak ve bina ile kaplı olduğunu üzülerek görüyoruz.

  Güney Kore’de yolculuk süremizin az olmasıyla  edindiğimiz izlenimlerin   bu ülkeyi yeterince tanımak için yetersiz olduğunu itiraf etmek gerekiyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TRANS SİBİRYA TRENİNDEN NOTLAR: KRASNOYARSK’DAN VLADİVOSTOK’A

 

thumb_DSC04722_1024

   Son zamanlarda popüler olan tren yolculukları içinde, Trans Sibirya treni benim için efsane haline gelen trenlerden biri olmuştur.  Bu yıl  esasında Japonya’ya gitmeyi düşünürken kendimizi bir grup arkadaşla birlikte neden Trans Sibirya treni ile gitmeyelim ki dedik.  Ve tabii bu düşüncenin aksi sedalarının gelmesi ile daha kalabalıklaşan bir grup olarak yola çıktık. Bu yazıda Trans Sibirya treni macerasını , gelecek yazıda ise Japonya gezisini anlatmayı istiyorum.

  Trans Sibirya , son zamanlarda turistik güzergahlar arasında en popüler yolculuklardan biri oldu. Daha önce 2011 yılında gerçekleştirdiğimiz yolculukta Yekateringburg’dan  başlayan yolculuğumuz Güney Doğu’ya doğru Irkutsk Baykal Gölü, Moğolistan stepleri ve Beijing’de (Çin) sona ermişti. Bu sefer ki ise, Krasnoyarsk’dan başlayarak Kuzey Doğu’ya doğru hiç ara vermeden beş gün boyunca süren bir yolculukla,  son durak Vladivostok’da sona erdi.

  Haziran ayında gerçekleştirdiğimiz seyahatin planlama işlemleri Ekim ayında başladı. Büyük bir grup gezisi olacağı için uzun bir hazırlık evresini kapsıyordu. Geziyi hazırlarken, sadece gideceğimiz ve kalacağımız yerlerin tur şirketi tarafından ayarlanması işi yapıldı.   Merkezi İngiltere’de olan Travelodge tour şirketiyle yapılan  (https://www.travelodge.co.uk/) çalışmalar sonrasında ayarlanan tren biletleri, otel odaları , bazı yerel turlar   ile gezi planımız ortaya çıkmış oldu. Uçuş biletlerini grup indiriminden ve erken rezervasyon fırsatlarından yararlandık. Böylece uzak doğuyu kapsayan bu gezi bize daha uygun maliyetler ortaya çıkarmamızı  sağladı.  Tüm bu işlemler birkaç ay içinde tamamlanırken, geriye gideceğimiz yerlerin göreceklerimizin planını yapmak bilgilenmek kalıyordu.

  Yaptığımız plana göre, 20 gün süren yolculuğumuzun ilk etabında, İstanbul’dan Moskova’ya oradan da Krasnoyarsk kentine uçtuk. Buradan Bindiğimiz Trans Sibirya treni bizi Vladivostok’a götürdü. Yolculuğun ikinci etabında ise, Japonya gezisi için  Tokyo’ya uçtuk. Tokyo’dan Japonya’nın Kyoto, Hiroşima, Fukuoka kentlerine hızlı trenlerle seyahat ettik. Güney Kore Busan’a feribotla geçip, Seul’e hızlı trenle seyahat ettik. Dönüşümüz Seul’den yine Moskova aktarmalı İstanbul oldu.

    Geziye başlamadan önce uzun bir araştırma ve hazırlık evresi geçirdim diyebilirim. Gidilecek her bir yeri internet olanakları ile araştırdıktan sonra buralara ait yazıların birer çıktısını aldım. Ancak buralarda yaşamış ve deneyimleri olan arkadaşlarımdan da bazı özel tavsiyeler aldım. Ayrıca yine Rus ve Japon kültürüne ait az çok bildiğim şeylere katkı olması için kültürel hayatı ve tarihi anlatan turistik olmayan yazıları da indirip yanıma aldım. Yine gideceğim yerlerin edebiyatına ait romanlardan bir iki tane yanıma almayı ihmal etmedim. Bu romanları okurken kültürüne daha kolay adapte olmayı istiyordum. Üstelik yolculuk boyunca trende okumak için bolca okuma malzemesinin olması da iyi olacaktı. Bütün bu çalışmaların yanında son hafta da özellikle Japonya Tokyo metro istasyonunun karmaşık yapısını anlamak için zaman ayırdım ve metro ile nereleri gezeceksem oraların metro hatlarını ve çıktılarını aldım.  Yine buraları gezmiş  olanların deneyimlerini paylaşmaları ve bazı kolay yollar göstermeleri de çok yararlı oldu.  (Bu paylaşımlar için gezginlere teşekkürler) Bu çalışmayı yaparken,  gezeceğim göreceğim yerleri merak ediyordum. Ancak en önemlisi, bu çalışma bana gezerken çok büyük kolaylık sağladı. Rehberli gezilerde bu tür bir çalışma gerektirmeyebilir ancak bu tür bir hazırlık bende  daha fazla keşfetme isteğini ortaya çıkardı.

   Gezimizin Rusya kısmı problemlerle başladı. İstanbul’dan Moskova aktarmalı Rus hava yollarına ait Aeroflot uçağı ile Krasnoyarsk’a indiğimizde 30 kişinin hiçbirinin bagajı çıkmadı. Şirketin internet sisteminin çökmüş olduğu ve birçok uçuşa ait bagaj sorunlarının yaşandığı bu nedenle uzun bir gecikme yaşayacağımız yetkililer tarafından söylendi. Aradığımız Aeroflot bagaj yetkilileri bu durumların sıklıkla olduğunu ve sorunun çözüleceği v.s. yolunda açıklamalar yapıp bizi beklemeye aldılar. Tüm kayıp bagaj işlemleri yapıldı sabırla beklemeye başladık. Ancak,  Krasnoyarsk’da  iki gece kalmış olmamıza karşılık bagajlarımız iki kişi hariç gelmedi. Üstelik uzun bir tren yolculuğu bize bekliyor. Bütün hazırlıklarımızı trene göre yapmış, çatal, kaşık, tüm hijyen malzemeleri v.s. yanımıza almıştık. Şimdi bütün bu malzemeleri yeniden almak durumundayız.

   Olumsuz koşullarla başlayan gezimiz enerjimizi etkilemedi. Herşeyin bir çaresi var diyerek, neşemizi kaybetmeden Krasnoyarsk kentini, doğasını gezmeye anlamaya çalıştık.

   Krasnoyarsk kenti,  Sibirya’nın üçüncü  en büyük şehri oluyor.  Yenisey nehrinin üzerine bir ada gibi kurulmuş duran etrafı parklarla çevrili doğal yapısı zengin bir kent. Yenisey adı Türkçeden geliyor. Krasnoyarsk adı ise, Kızıl Yar anlamına geliyormuş. Şehrin Çarlık Rusyası zamanlarında yapılan hayvan kürkü ticareti , dünyanın diğer kürk ticareti yapan bölgeleriyle rekabet etmesini sağlamış, daha sonraları ise buradaki  kırmızı topraklarda  altın arayışı başlamış. Altına hücumla birlikte göçler başlamış. Bölgenin zengin doğal kaynaklara sahip olması, Sovyetler döneminde de askeri amaçlarla kullanımına olanak   sağlamış. 2. Dünya savaşı yıllarında ise, Amerikan Sovyet işbirliği ile askeri bir üs olarak kullanılmış . Bugün ise hala doğal zengin kaynakları insanları buraya çekmeye devam ediyor.

  Şehrin gezilecek yerlerini bir tur rehberi eşliğinde yaptık. Önce şehrin panoramik görüntüsünü izleyerek başlayan tur programı, Yenisey nehri üzerine kurulan yaya ve bisiklet yolu olarak yapılmış asma köprü üzerinde yürüyerek devam etti. Köprü üzerinde gelip geçenleri izlemek, yerel halka bakmak , Krasnoyarsk şehrinin sakin yaşamını anlamak için ideal oldu.

 

 Tur programının bugünkü son durağı ise, Regional müzesiydi. Bu müze Sibirya bölgesinin en büyük ve en önemli  müzesi olarak biliniyor. Müzede zengin bir folklor kültürü, Sibirya doğasını ve kültürünü gösteren malzemeler bulunuyor.  Sibirya’daki kabilelerin kürkten işlemeli giysileri, çadırları, kızaktan yapılma evleri, arabaları, tüm yaşam biçimlerini görmek mümkün. Ayrıca bölgenin zengin hayvan faunasına da yer verilmiş, Müzede tarih boyunca Sibirya’nın bir sürgün yeri olarak nasıl bir yer olduğu, çarlık dönemi, Sovyetler dönemindeki gelişmeler , muhalifler ve sürgünlerin yaşamına da yer verilmiş. İlginç olan bir başka şey de Müzenin mimarının müzeyi Mısır mimari özelliklerine uygun olarak yapmış olması. Müze,  Sovyetler döneminde oryantalist bakış açısı ile yapılmış binalardan biri oluyor. Müzedeki diğer sergilenenler arasında, Sovyetler dönemi uzay çalışmaları da bulunuyor.

thumb_DSC04601_1024

 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

  Krasnoyarsk’da görülmesi gereken bir diğer yer de, dünyanın en önemli ve iyi korunan parklarından biri olan, Stolby National Reserve Park. Krasnoyarsk’daki  ikinci günkü turumuz Stolby Parka gidişle başladı. Tayga ormanlarından oluşan bu park, Sovyetlerin kurulması döneminde, Ekim devrimi sırasında bu bölgedeki pekçok çatışmada muhaliflere ev sahipliği yapmış. Doğayı ve bu bölgeyi korumak isteyenler buranın bozulmasını engellemek için Bolşeviklerle birlikte hareket edip  kanun çıkararak koruma altına almışlar.

  Stolby Park, bölgede bir yaşam tarzını da oluşturmuş . Tırmanma, yürüyüş, koşma, v.b. çeşitli spor aktiviteleri yapılıyor. Parkın içinde düzenli yollar, tahta merdivenler, piknik alanları, yürüyüş yolları, sahra tuvaletleri ve tabelaları ile düzenli hale getirilmiş. Parkın en ilgi çeken tarafı, özel kesilmiş gibi duran kayalara  tırmanışı yapmak. Parkın içindeki en kısa parkurlardan birini yürüyerek ve küçük bir kayaya çıkıp fotoğraf çekerek turu tamamladık.

 

  Krasnoyarsk’dan ikinci günün akşamı, Trans Sibirya trenine binmek üzere son hazırlıklarımızı yapmaya başladık.   Bu zamana kadar onca aramalara yetkili kişilerle yapılan görüşmelere karşın Aeroflot firmasından ve kayıp bagajlarımızdan hiç ses çıkmadı. Trendeki ihtiyaçlarımızı karşılamak üzere büyük bir alışveriş merkezine gidip yedek kıyafetler, yemek malzemesi v.s. aldık. Beş gün boyunca bizi Vladivostok’a götürecek olan Trans Sibirya trenine binmek üzere, Krasnoyarsk tren istasyonuna gece 24.00 civarında geldik.

Krasnoyarsk tren istasyonuMoskova’dan gelecek olan trenimizi beklemeye başladık. Kalabalık tren istasyonunda , Moskova’dan gelen trenimiz gece karanlığının içinden tepesinde kocaman sarı bir ışık ve dev cüssesiyle çıkageldi. Tren, vagon görevlilerinin biletlerimizi kontrol etmesiyle birlikte hepimizi içine alıp yola devam etti.

thumb_DSC04712_1024

TRANS SİBİRYA TREN YOLUNDA

 Trene 2. Sınıf biletimizle  11. Nolu vagonuna binip bize ayrılan  kompartımana 4 arkadaş yerleştik. Grubun diğer büyük bir kısmı ise, başka bir vagondaydı. Kompartımanda yatacağımız yerleri seçip, bize verilen eskimiş ama temiz yatak çarşaflarını serip yataklarımızı kurduk. Trenin beş günlük sürecek yolculuğunda tuvalet hariç banyo, duş yapacak özelliği yok. Sadece devamlı sıcak suyun akması bazı ihtiyaçları giderebiliyor. Öncelikle kendi yatağımız ve kişisel bölgelerimize ihtiyaç halinde kolaylıkla erişebileceğimiz araç gereçleri, okuma malzemelerini v.s. yerleştirip yataklarımızı kurmayı başardık. Alan dar olduğundan bu işleri bir kısmımız dışarı çıkıp bekleyerek nöbetleşe yapmak gerekiyor. Gece ilerliyor ve  tren sallantılı bir şekilde hızla yola devam ediyor. Trenin sallantısı önce uyumayı zorlaştırdıysa da sonra alıştık ve sonraları daha fazla uyumaya başladık.

  Vagon görevlisi sevimli bir Rus kondüktör. Elinde bez ile devamlı yerleri temizliyor. Tuvaletleri temiz tutuyor. Vagonun içinde çocuklu aileler var. Birkaç tane çocuk olmasına karşılık çok fazla ses yok. Sakin bir şekilde yola çıkıyoruz.

 Trende geçireceğimiz beş gün var. Tren kuzey Doğu’ya doğru çıkıyor. Ve saat dilimleri de değişiyor. Her gün saatleri bir saat ileriye alıyoruz. Vücut saatinin yavaş yavaş uyum sağlaması da kolay olacak. Hergün saatleri ileriye alarak İstanbul ile saat farkı yedi saate çıkıyor.

  İkinci sınıf vagonumuzda, gece bindiğimizde görevli olan memurun yerini gündüz görevlisi başka bir  memur aldı. Her vagonda görevli memurlar vagonlara kendi evleri gibi bakıyorlar. Sabah uyanmadan koridor, tuvalet tüm vagon temizliği yapılıyor. Temizlik sadece sabah değil akşam geç zamanda da yerler siliniyor. Gün ortalarında trenin koridor perdeleri düzeltilip camların, kapıların el izleri temizleniyor. Koridorlarda rahatlıkla terlikle dolaşılıyor. Gündüz görevlimiz gece görevlisine göre daha  sert ve disiplinli yüzü pek gülmüyor. Vagon görevlimizi denetleyen muhteşem ikili olarak ad taktığımız iri kıyım kadın denetçiler de var. Gelip vagonları kontrol edip, arada seslerini yükseltip hışımla gidiyorlar. Yanlarına yaklaşmak pek fazla mümkün değil. Çelik disiplin altındalar. Bu disipline karşılık trenin eski vagonları artık rahatsız edici durumda. Tuvaletlerin kullanışlı olmasına karşılık delik deşik olmuş demirleri, sifonlarının bozulması ve suları taşırması, musluklardan yarım yamalak akan suların bir işe yaramaması, görevlileri güç durumda bırakıyor, başka vagonlardaki tuvaletlerin  kullanılmasına da kaba bir şekilde bağırarak karşı çıkıyorlar.  Bunun için tuvaletlere ikaz yazıları koyuyorlar yada telefonlarına Türkçe yazılım yüklenmiş sesli ikazı bize gösteriyorlar. Ancak sorun çabuk çözümleniyor. Bozuk tuvalet sifonu tamir edilip gün içinde kullanıma açılıyor. Trende devamlı sıcak su sağlayan oldukça eski ancak işlevini kaybetmemiş devasa bir aygıt  çalışır durumda. Böylece kolay kolay bu makinelerin kullanım dışı edilmediği anlaşılıyor.

 Trende sabah kahvaltımız yanımızda getirdiğimiz yiyeceklerle yapıyoruz. Tren biletine yemek dahil değil.  Trende yemek hizmeti sağlayan sadece restorant kısmı var. Bilete dahil olmayan restorantta istediğiniz şekilde yemek yemek ve içki içmek mümkün. Yanımızda getirdiğimiz yemekler çoğunlukla balık konservesi olduğundan her öğün balık konserve ve votka bizim için artık vazgeçilmez oldu. Diğer yandan Sibirya doğasında balık temel gıdalardan biri bu nedenle de hem her büfede hem de trenin durduğu istasyonlarda satıcı kadınlarda kurutulmuş ringa , füme somon balıkları, taze balık yumurtaları da satın aldığımız diğer balık çeşitleri oldu. Balığın dışında, mantıya benzeyen büyük hamurlar, pişi gibi kızartılmış içi sosisli hamurlar , domates, salatalık, haşlanmış yumurta da yiyecek olarak satılıyor.

 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 Trende kompartımanın tam ortasında trenin hangi istasyonda ne kadar duracağını gösteren bir tablo asılıyor. Bu tablo Moskova saatine göre düzenlenmiş. Gidip gelip acaba hangi istasyonda ne zaman duracak diyerek artık bu tabloyu ezberler hale geldik. Çünkü trenin durduğu bazı istasyonlar inip biraz temiz hava almak, bacaklarını ayaklarını hareket ettirmek , yürümek ve etrafı görmek için bir fırsat durumunda. Tren bazı istasyonlarda 15 dk. Bazısında 30 dk. Ana istasyonlarda ise 1 saat kadar beklediği oluyor. Vagon görevlimiz tren durunca vagonun başında duruyor ve  bizi 5 dk önceden ikaz edip binmemizi istiyor. Çok fazla samimi olmuyorlar. Bazen resim çekilmesine de karşılar. Bir şekilde kendimi hapiste gibi hissetmeye başlıyorum. Trenden uzaklaşmak etrafa bakıp fotoğraf çekip oyalanmak riskli , tren hiç düdük çalmadan birden hareket edip gidiveriyor. Bu yüzden gruptaki diğer arkadaşlarımızdan dört kişi indikleri tren istasyonunda treni kaçırdılar ve 100 km uzaktaki istasyonda duracak olan  trene yetişmek için bir taksi tutup gelmek zorunda kaldılar.  Tren molalarının en sonuncusunu Vladivostok’a gitmeden önce durduğumuz istasyon oldu. 70 dk. lık bir mola ile hepimiz trenden fırlayıp votka ve füme balık almaya koştuk.

  Trans Sibirya treni Sibirya’nın Tayga ormanlarından oluşan doğasında yol alarak ilerliyor. Arada köye benzeyen küçük yerleşimleri , pencereleri renkli tahtalarla işlenmiş, etrafı çitlerle çevrilmiş , içinde kış için kesilmiş odunları olan bahçeleri ile ahşap evleri görüyoruz. Geçtiğimiz bu tahta perdeli köylerin bir de rengarenk plastik çiçeklerle dolu mezarlıkları var. Tren kuzeye doğru ilerledikçe nehirler bölgesinden geçmeye başladık. Sibirya coğrafyasında ilerlerken havanın serin olması da rahatlatıcı oluyor. Gecenin bir türlü gelmemesi, sabah çok erken güneşin doğuşu bu coğrafyayı daha iyi tanımamızı sağlıyor. Kuzeye doğru çıktıkça serin günler bazen yağmurla daha da serin olabiliyor.

 

 Vagonumuzda Ruslar ve farklı milletlerden insanlar da var. Çocuklu ailelerin yanısıra konuşmak isteyen meraklı kişiler de var. Onlarla uzunca  sohbet ediyoruz. Çocuklar özellikle çok şirinler, yaramaz ve şımarık olmaktan uzak kendilerini trenin uzun günlerinde oyalamaya çalışıyorlar. Bunlardan biri yan kompartımanda kalan Tatar yüzlü mısır püskülü sapsarı saçlarıyla küçük bir kız çocuğu. Çok çekingen değil ama anne ve babası devamlı uyardığı için yaklaşmıyor. Bir şekilde diyalog kuruyoruz. Fotoğrafının çekilmesi hoşuna gidiyor ve devamlı poz veriyor. Diğer taraftaki kompartımanda kalan küçük erkek çocukla oyun kuruyorlar kendi aralarında. Trenin durduğu bir istasyonda binen bir başka çocuklu ailenin ikiz çocukları ile çocuk nüfus artıyor. Oyun oynamalar  ve koridordaki sesler de artıyor ancak neşeli seslerle canımız sıkılmıyor. Bayram için aldığımız çikolatalarımızı onlarla paylaşınca iyice buzlar eriyor. Çikolataları alırken sadece bir tane almaları ve ısrar ettiğimiz halde fazla almamaları dikkatimizden kaçmıyor. Bir ara kompartımanımızda bırakılmış  çocuk kitaplarını da onlara verdiğimde  biran sesler kesilip kendilerini kitaplara veriyorlar.  Ortalık biran için sakinleşiyor.  Kitapları yırtmadan kendi aralarında paylaşıyorlar. Tek tek inceleyip beğendiklerini alıp  almadıklarını da  başka bir yere koyuyorlar. Ancak kitaplarla geçen zaman bitip yeniden oyun oynamaya başladıklarında bu sefer başka bir eğlence ortaya çıkartıyorum. Eski kitaplardan kağıt uçak yapıp uçurmaca ….Böylece zaman biraz daha hızlanıyor.Trende geçirdiğimiz son günlere doğru geliyoruz. Vladivostok’a yaklaştıkça inenler artmaya başlıyor.   Vladivotok’a birkaç durak öncesinde inen mısır püskülü sarı saçlarıyla inen küçük  Tatar kızına el sallayıp hoşçakal diyorum.  Babası izin verince o da bana el sallayıp iniyorlar.

 

 

  Ertesi sabah ise Trans Sibirya tren yolculuğu bizim için sona eriyor. Beş gün süren bu uzun tren yolculuğunda, Sibirya’nın uçsuz bucaksız topraklarını geçtiğimize  seviniyorum. Beş gün nasıl geçti derseniz, Sibirya’nın uçsuz bucaksız görünen doğasını takip ederek, gördüklerimi  fotoğraflamaya  çalışarak ve  şanslı olarak vagonumuzda kalanların çoğu çocuklu ailelerin Sibirya’nın bir bölgesinden bir başkasına gidiyor olmaları ile onları daha yakından tanıma fırsatını bularak geçirdiğimi söyleyebilirim.

 Trans Sibirya treninin son durağı olan Vladivostok’a sabah kapalı ve serin bir havada indik. Saat farkımız yedi saat olmuştu. Vladivostok tren istasyonu Moskova tren istasyonun aynısı olarak yapılmış , trene Moskova’dan binenler, inince şaşırıyorlarmış.

 Kentin tarihsel önemine baktığımızda, bir sınır kenti olması nedeniyle Pasifiğe açılan bir kapı durumunda ve Rusya’nın deniz savaş filosu da burada bulunuyor. Rus denizaltılarının bulunduğu bu kentte, Bunlardan birini görmek için turistler için denizaltı gemisi müze haline getirilmiş. Diğer yandan Sovyetler rejimi döneminde daha fazla gözetim altında tutulmuş olması, casusluk teşkilatının burada daha fazla görev yapması, kentin diğer özelliklerinden. Rus edebiyatında daha çok siyasetçi kimliği  ile öne çıkan ünlü isim, A.Soljenitsin , Sovyetler zamanında uzun yıllar sürgün yaşadıktan sonra ilk kez Rusya’ya Vladivostok limanında  ayak basışını gösteren heykelinin de burada olması, burasının Rus siyaset tarihinde stratejik yerlerden biri olduğunu bir kez daha gösteriyor.

   Vladivostok denize açılan tek kent olması nedeniyle İstanbul’daki boğazlara özenen Ruslar buradaki ada ile kıyı arasındaki geçide  Bosphorus (Boğaziçi) , başka bir koya ise, Goldenhorn (Altınboynuz) adını vermişler.  Kentin canlı kültürel hayatının olduğu pekçok opera,bale yada  tiyatro, binasının olmasından belli oluyor. Öte yandan kentte turistik hareketlilik komşu ülkelerden gelenler sayesinde artmış , Vladivostok kıyısında deniz, plaj, eğlence hayatı yeşermeye başlamış. Bir sınır kenti olarak Sovyetler döneminde önemli olmasına karşılık artık farklı dünyalara açık hale gelmeye başlamış. Sınırlarların keskin çizgilerinin kaybolduğu bu kentte , direksiyonları sağdan ikinci el Japon arabalarına da rastlamak  mümkün .

  Nihayet otelimize geldiğimizde Aeorflot firmasından bavullarımızın getirileceği haberini aldık. Yolumuzun henüz yarısındaydık ve Japonya’ya geçmeden önce gelmesine de çok sevindik.

 

 

Yedikule’den Sirkeci’ye Demiryolu Çocukları : Tarih, Kültür ve Göç hikayeleri

thumb_dsc02647_1024.jpg
YEDİKULE ESKİ TREN İSTASYONU

Demiryolları bir kentin modernleşmesinde önemli adımlardan biridir. Bu adımları izleyerek kentin semtleri ve kültürleri ile ilgili 1001 İstanbul turu kapsamında rehber Hüseyin Avni eşliğinde hem kültürel değişimi dinleyelim hem de gözlemlerimizi aktaralım.

  İstanbul’a demiryolunun yapılması ve şehrin Anadolu ve Avrupa’ya bağlanması , yenilikçi ve modernleşme yanlısı olan Padişah Abdülaziz tarafından yapılmıştır. Abdülaziz tren yollarının yapılmasını büyük bir tutkuyla istemiştir. Sirkeci’den kıyı boyunca gidecek olan demiryolu üzerindeki köşk ,saray veya tarihi eser (Bizans sarayı surları dahil)  v.s.) ne varsa yıkılmasını ister. Bu konudaki tereddütler karşısında ‘geçecek olan şömendüfer ise geçsin de isterse göğsümden geçsin’ diyerek tutkusunu göstermiştir.  İlk olarak demiryolları Yedikule’den Küçükçekmece’ye kadar yapılmış Yedikule ana merkez olarak inşa edilmiş, Sirkeci garı henüz inşa edilmeden önce gar olarak yapılması düşünülmüştür.  Bu nedenle Yedikule, tren hatlarının başlangıç noktasıdır. Demiryollarının yapımı  1869’da Alman Baron Hirsch şirketine verilmiştir.

 Yedikule ana tren istasyonu olarak tasarlanırken hizmet binaları, lojmanlar, tren bakım onarım işlerinin yapıldığı cer atölyeleri, yük taşımak için marşandiz garları, lokomotif depoları gibi çok işlevli bir yapıya da sahipti.  Yapılan demiryolları ile birlikte bu bölgeye elektrik, havagazı ve su sağlayacak Yedikule Havagazı fabrikası da yapılmıştır.

Yedikule diğer sahil şeridindeki semtler gibi öteden bu yana Ermeni ve Rum nüfusun yoğun olduğu bir semttir. Demiryollarının yapımı ile birlikte buraya gelen Alman,  Avusturyalı mühendis ve diğer çalışanlar ile burada kültürel hayat değişmiş  özellikle burada çalışanların ihtiyaçlarına yönelik kilise, okul gibi binalar yapılarak yeni kentli bir kültür yükselmeye başlamıştır.   Yapılan bu binalar   arasında , Alman mühendisler için yapılan Alman okulu halen sağlam bir şekilde ayakta duruyor. Şu an  Yunus Emre okulu olarak kullanılıyor.

thumb_DSC02713_1024
ALMAN OKULU

Yedikule’de başlayan demiryolu yapımı ile birlikte , su elektrik ve havagazı gibi modern kentin alt yapı temelleri de atılmış ve  bu sayede   ortaya çıkan kültürel değişim sadece bu semtte değil , tüm sahil kesimini kapsayarak ortaya çıkmıştır.   Modern sanayileşme çabaları içinde  kurulan yeni fabrikalarla birlikte,  Ermeni yada Rum işadamları daha fazla görünür hale gelerek  ,  batılı modern kentli ortasınıf olarak kendi dışa dönük ve eğlenmeyi seven kültürlerini  osmanlı toplumunun son dönemlerinde   yaşatmalarını sağlamışlardır.

  Yedikule’den başlayan Demiryolu çocukları gezisi demiryolunun Cer Atölyeleri denilen tamir bakım onarım atölyelerine ve dev bir demir kontrüksiyon olarak duran havagazı fabrikasına yapılan kısa bir yürüyüşle ulaşıldı. Burası şimdi CER İstanbul evleri olarak düzenleniyor. Henüz bu atölye binalarının ne yapılacağı belirsiz.

Yedikule Cer Atölyeleri içi

Yedikule Cer Atölyeleri
TARİHİ HAVAGAZI FABRİKASI VE CER ATÖLYELERİ 

     Yedikule’deki bu tarihi yapıların ardından demiryolu ile ortaya çıkan yaşamı ve kültürü izlemek için demiryoluna yüzleri dönük tarihi evleri izliyoruz. Demiryollarında çalışan mühendis olan veya üstdüzey çalışanların lüks evleri olarak yapılan ahşap evlerin büyük bir kısmı yeniden yapılmış yada gelişigüzel tamir edilmiş durumda. Bu harap durumdaki evlerde bir zamanlar Ermeni ve Rum gayri Müslimlerin oturduğunu ve gayet hareketli bir hayatları olduğunu öğreniyoruz. Batı kültürüyle sık temas içindeki  Ermeni ve Rumların burada yerleşmesi , eğitim alıp, modern bir semt içinde yaşamaları pekçok ünlü sanayici ve iş adamının da ortaya çıkmasını sağlamış, sır gibi sakladıkları zil yapımı ile ünlü olan Zilciyanlar ve Bezmen ailesi örneklerden sadece ikisi.  Gayrimüslimlerin  eğlenmeyi seven ve müslüman halkın tersine evin dışında beraber olmaktan hoşlanan bir kültürel hayata sahip oldukları anlatılıyor. Yedikule demiryolu evleri arasında yazar Aydın Boysan’ın çocukluk evi de bu evler arasında bulunuyor.  Bu kültürün dizi endüstrisi tarafından keşfedilmesi ile Yedikule bir film setine dönüşmüş ve oldukça fazla ve ilgi çeken diziler çekilmiş. Bu sayede bazı mahalleler daha renkli evlere sahip olmuşlar.

thumb_DSC02676_1024

thumb_DSC02695_1024

thumb_DSC02693_1024
YEDİKULE ESKİ TREN EVLERİ

  Yedikule’nin hala değişmeyen Hepşen bakkal, İstasyon Berberi Cavit gibi birkaç esnafı buraya bir film setindeymişiz izlenimini veriyor.

thumb_DSC02637_1024

thumb_DSC02645_1024
YEDİKULE’DE  YERLİ DİZİLERİN İZLERİ

Yedikule’den Samatya’ya doğru demiryolu boyunca evleri takip ederek değişen kültürü izliyoruz. Samatya’da  yerleşik kültürden göçmen kültürüne doğru geçtiğimizi anlıyoruz.  Burada oturanlar da  farklılaşıyorlar.  Güneydoğu’dan gelen göçler, semtin kültürünü değiştirmiş, Almanlar için yapılan  Katolik kilisesinde artık Süryanilerin ayinleri yükseliyor. Kilisenin  demiryolundaki  su kulelerine  benzeyen  çanı da demiryolu kültürüne uygun yapılmış. Kilisede Süryaniler Arami dilinde yazılmış duaları okuyorlar. Öte yandan Samatya’nın  tren hattına paralel sokaklarındaki yoksul evlerin bazılarında cam bile yok. Tahta perde ile kapatılmış sur duvarlarının  içine gömülü evlerde yaşayanlar Tv antenleri olduğu için şanslı olmalı.  Dar ara sokakta her zamanki gibi çamaşırlar iplere dizili rengarenk kuruyorlar. Camın perdesinin arasından ürkek bakışlar bizi izliyor. Kalabalık ve turist olduğumuz anlaşıldığında hemen perde kapatılıyor.thumb_DSC02688_1024

thumb_DSC02753_1024
SAMATYA TREN RAYLARININ YANINDAKİ EVLER VE RUM KATOLİK KİLİSESİ ÇANI

  Buranın dar ara sokakları her ne kadar renkli olsa da çabukça çıkıp Samatya’nın şirin  balıkçı meydanına geçiyoruz. Henüz kapalı olan Samatya meyhaneleri havaların ısınmasını bekliyor.  Ekonomik kriz mi etkiledi acaba diye sormadan geçemiyoruz. Balıkçılar tablalarında sular içindeki balıklarını satmak telaşında dükkanlarını düzeltiyorlar. Kimisi karides ayıklamaya koyulmuş durumda.

thumb_DSC02764_1024
SAMATYA BALIKÇILAR PAZARI

thumb_DSC02721_1024
SAMATYA KAHVECİSİ

  Samatya’dan Yenikapı’ya  doğru sahil boyunca yürürken Marmaray inşaatları nedeniyle haraplaşan kıyı şeridi ve içerilere doğru sokak ve evlerin iyice yoksullaşması dikkati çekecek şekilde ortaya çıkıyor.  Sokaklar göçmen çocuklar, midye dolma yapan beyaz dantel başörtülü göçmen Güneydoğulu kadınların görüntüleri ile dolu. Yenikapı’da belli belirsiz bir bahçe duvarından dışarıya doğru çıkmış bir kilise duvarının Ermeni kilisesine ait olduğunu anlıyoruz. Bu eski Ermeni kilisesi artık cemaatinin olmaması nedeniyle kapanmak üzere. Bizi içeriye davet eden bakıcı kadın güleryüzlü ve tertemiz baktığı kiliseyi gösteriyor. Yenikapı’nın etrafı göçmenlerle çevrili sokakları arasında bir vaha gibi duran bu Ermeni kilisesinin alt katında kocaman bir ayazma sarı ışıklarla aydınlatılmış. Dışarda bizi çay tepsisi ile bekleyen bakıcı hanımla Yenikapı üzerine sohbet edip biraz da dinlenmek iyi geliyor.

thumb_DSC02787_1024

thumb_DSC02782_1024
YENİKAPI’DA  ERMENİ KİLİSESİ 

  Yenikapı biraz daha yerleşik olmayan göçmenlerin semti haline gelmiş, Demiryoluna bakan arka sokaklar yıkık dökük ahşap evlerle dolu kimisi satın alınıp yeniden aslına uygun olarak turistik amaçlı inşa edilmeye başlamış ama genelde göçmen ve yoksul insanlar Batman Sason’dan gelenler burada oturuyor. Evlerin pencerelerinin aralık perdelerinden bakışlar olduğu gibi tehditkar ifadeli bakışların da olduğunu söylemek gerekiyor. Başka tekinsiz birileri etrafımızda uygun olmayan yerlere bakmamamız için veya girmememiz için olabilir  bizle birlikte dolaşıyor. Bir polis arabası köşeyi dönüyor. Ama bu muhteşem sokaklara , kırık dökük ama belli ki bir zamanlar görkemli yaşam içindeki ahşap evlere uzun uzun hayranlıkla bakmak istiyoruz. Bir güne çok şey sığdırmak gerekiyor. Sokaklarda yine başlarında dantel beyaz örtüleri,  ile Güneydoğulu olduğunu tahmin ettiğimiz kadınlar kapıönünde meze hazırlığı içindeler. Fotoğraflarının çekilmesine karşı değiller. Güzel poz veriyorlar. Artık anlaşılıyor ki burada yaşayan göçmenlerin meyhane kültürüne uyum sağlamış olduklarını bir yan sanayi olarak çalıştıklarını görebiliyoruz. Daha sonra yine karşılacağımız gibi midyeciler, midye kabuklarını büyük bir taşlık salonda leğende ayıklayıp  çamaşır makinelerinde kabukları yıkıyorlar tıkır tıkır seslerini sokaktan geçerken duymak mümkün.

thumb_DSC02800_1024

thumb_DSC02804_1024

thumb_DSC02809_1024

thumb_DSC02810_1024

thumb_DSC02817_1024

thumb_DSC02819_1024

thumb_DSC02821_1024

thumb_DSC02826_1024

thumb_DSC02828_1024

thumb_DSC02838_1024

thumb_DSC02844_1024

thumb_DSC02848_1024

thumb_DSC02849_1024

 

thumb_DSC02916_1024

thumb_DSC02921_1024
SAMATYA’DAN YENİKAPI’YA SOKAKLAR VE GÖÇMENLER

Yenikapı’daki eski tren üstgeçidine çıkınca bu tekinsiz sokakların yerini alttan hızla geçen arabalar aldı. Hemen ilerdeki sokağa yönelerek , tekrar bir başka göçmen mahallesinde  duvarlara , balkonlara asılı yeni yıkanmış  çamaşırlar arasından ilerledik. Yolun ilerisinde beyaz ahşap mimarisi ile sokağın en gözde evi olarak duran Ermeni Patrikliği ve karşısında ağaçlar içindeki bahçede kilisesi duruyor. Kilisenin önünde ise, arkasına konserve tenekeleri bağlanmış beyaz bir limuzin bekliyor. Limuzinin içinden çıkan gelin ve damat kiliseye doğru giderken biz de peşlerinden gidiyoruz. Birdenbire sürpriz bir nikah töreni içinde kendimizi bulduk. Gelen düğün davetlileri arasından çekinerek girdiğimiz kilisede renkli  ayin giysileri içindeki Ermeni papazlar dini müzik eşliğinde evlilik törenini başlattılar.  Kendimi birden göçmenlerin dünyasından çıkarıp evlilik töreninin kutsal havası içinde buldum. Yaşadığım   bu coğrafyadaki hoş anlardan biriydi.

thumb_DSC02857_1024

thumb_DSC02864_1024

thumb_DSC02870_1024
YENİKAPI ERMENİ KİLİSESİ VE PATRİKHANESİ

  Kiliseyi geride bırakarak Kumkapı istikametine doğru  yeniden bir başka göçmen sokağına doğru geçiyoruz. Bu sefer büyük bir alışveriş caddesi içindeyiz. Burası sağlı sollu eskiliği halen yerinde  ama yeniden boyanmış halleriyle çok sevimli duran cumbalı evlerden oluşmuş bir cadde. Caddenin özelliği, Güneydoğu’dan, Suriye’den, Afrika’dan, Özbekistan’dan, Afganistan ve daha dünyanın pekçok göç eden ülkesinden gelen insanların yaşadığı ve yeni kültürlerini aktardıkları bir yer. Afrikalı bir kuaför, Bengladeşli bir lokantaya rastlamak mümkün. Bu cadde Avrupa’da yada Amerika’da benzerlerini gördüğümüz Çin mahallesi gibi. Her milletten insan buraya toplanmış.  Caddenin alışveriş tarafı, burada yaşayan insanlara yönelik ucuz mu ucuz mallarla dolu, terlik, battaniye v.s. ile dolu. Alışverişin bizim için en çekici dükkanı Özdemir süt ürünleri oldu. Bal, kaymak manda yoğurdu bize efsane gibi gibi geldi.

thumb_DSC02873_1024

thumb_DSC02875_1024

thumb_DSC02890_1024

 

 

thumb_DSC02918_1024
YENİKAPI’DAN KUMKAPIYA GÖÇMENLERİN ALIŞVERİŞ CADDESİ 

thumb_DSC02900_1024
YENİKAPI’DA RESTORE EDİLMİŞ TARİHİ PAPAZ EVİ

  Kumkapı’nın ilerlediğimiz son noktasında bizi tatlı bir sürpriz olarak Boris’in yeri olarak bilinen kahvaltı ve tatlıcı  dükkanı bekliyordu. Burası Boris adında bir Bulgar tarafından açılmış , kendi mandralarından getirdikleri süt ürünleri ve kahvaltısı ile ünlü olmuş.  Şimdi meyhanelerin arasında kalmış tek dükkan gibi duruyor. Kumkapı meyhane kültürünün ortaya çıktığı yer. Meyhane kültürünün de bu sahil boyunca gayrimüslim azınlığın eğlence kültürünün bir parçası olduğunu söylemek mümkün.

thumb_DSC02926_1024
BORİS’İN YERİ

thumb_DSC02930_1024
SOKAK LEZZETİ NOHUT-PİLAV

Kumkapı’dan Kadırga’ya doğru sahil boyunca ilerlerken göçmen mahallerinin geride kaldığını daha çok yerleşik olmaya doğru geçen kültürün izlerini görmeye başlıyoruz. Mahalle aralarında yukarıya doğru çıkan merdivenler, iplere asılmış renkli çamaşır görüntüleri fotoğraf çekmek için çekici duruyor.  Öte yandan burası da hızla dizi sektörünün alanına girmiş durumda. Burada çekilen diziler semte yeniden canlılık ve turistlerin gelmesine olanak vermekle birlikte semtin doğasını da bozmaya başlıyor. Kadırga eski tulumbacıların semti. Burada tulumba teşkilatının kurulduğu yer olarak biliniyor. Halen eski bir tulumbacı kahvesinde çay içmek mümkün.  üstelik  kahvede 85 yaşındaki tulumbacı torununu da çalışırken görebilirsiniz.   Tulumbacı hikayelerine kulak verirken, bahçede hala eski bir tulumbanın olduğunu da görüyoruz.

thumb_DSC02957_1024

thumb_DSC02942_1024

thumb_DSC02968_1024
KADIRGA VE  ESKİ BİR TULUMBACI KAHVESİ 

  Kadırga  semtinden geçerken buradaki Cündi meydanına geldiğimizde, burasının   bir zamanlar  at cambazları olarak bilinen, atların sırtında peşpeşe ok atıp gösteri yaptıkları yer  olduğunu öğreniyoruz.  Bu peşpeşe ok atma sanatı , at sırtında gösteri yapma eğlenceleri osmanlı toplumuna özgü bir kültür ve  bu semtte yapılıyor. Bugün ise yerli film sektöründe  Malkoçoğlu filmlerinden bildiğimiz Cüneyt Arkın sayesinde bu gösterileri tanıyoruz. Tarihin burasında yolumuz yeniden Bizans dünyasına doğru gidiyor.  Yolumuz üzerindeki  küçük Ayasofya camiisini gezerken kraliçe Theodora ile Jüstinyenin ölümsüz aşklarını camiinin muhteşem sütunları arasında bir kez daha dinliyoruz.

thumb_DSC03010_1024

thumb_DSC03006_1024

thumb_DSC03013_1024
KÜÇÜK AYASOFYA CAMİİ VE KİLİSESİ

  Kadırga’dan sahil yolu boyunca demiryolunu takip ettiğimizde Bizans saray duvarları ile karşılaşıyoruz. Sur duvarları boyunca duvarların içine yapılmış ahşap evleri izleyerek Çatladıkapıya varıyoruz.   Sarayburnu’nun ardından geldiğimiz Sirkeci son durağımız oluyor. Sirkeci hattı, Yedikule’den sonra inşa edilerek  , Şark demiryolları olarak  İstanbul ile Avrupa’yı birbirine bağlayarak tarihe geçiyor.  Şark demiryolları zamanın Avrupalı ünlü iş adamlarını edebiyatçıları taşıyarak ve Agatha Christie’nin ünlü romanı ‘Şark Exresinde cinayet’ ile meşhur oluyor. Bu yolculuk tam 81 saat sürüyor. Bu nedenle Şark  demiryolları, özel valiz taşıma vagonu, yataklı vagonları ve restorant vagonu ile zamanın lüks tren hattı olarak yapılıyor. Bu lüks anlayış tren hattı ile birlikte seyahat edecek olan zengin ve ünlü batılıların konaklaması için  İstanbul’a Pera ve Tokatlıyan gibi   lüks otellerin de yapılması sağlanıyor.

thumb_DSC03015_1024

thumb_DSC03029_1024
BİZANS SARAYI SUR DUVARLARI EVLERİ VE SİRKECİ GARI

 1001 İstanbul turu kapsamında  Hüseyin Avni’nin rehberliğinde  ve  Ayhan Kuş ‘un katkılarıyla yaptığımız bu hem demiryolu tarihine ve hem de Türkiye’nin kent tarihine yolculuk bir yandan da günümüz İstanbul’unun son halini de yakından tanımaya olanak verdi.

 

AFRİKA’NIN KARANLIĞINDA KENYA VE UGANDA SAFARİ NOTLARI (24 Haziran-3 Temmuz 2018)

Afrika kıtasında Kenya Nairobi’den başlayıp Uganda Kampala’da sona eren Safari yolculuğumuz boyunca siyah insanların yaşamlarını, vahşi doğayı, vahşi hayvanları gözlemlerken  detaylarını paylaşmak istiyorum.

Bu geziye çıkmadan önce yapılması gereken işlemlerden biri, özellikle Uganda için Sarıhumma aşısını olmaktı. Uganda sınır girişinde aşı kağıdını göstermek gerekiyor. Diğer bir önemli iş ise,  özellikle yeşil pasaportlular için de Uganda vize istiyor. Kenya’nın yeşil pasaport için vize istememesine rağmen pasaport girişinde görevli memurun yeşil pasaporta da vize istemesi ile başlayan tatsız gelişme  bize yeniden 50 dolar verip vize almamıza neden oldu. Ayrıca safari boyunca sıtma bölgelerine gidileceği için de seyahat süresince sıtma ilacını da almak gerekiyor.

  İstanbul-Nairobi

Kenya ve Uganda gezimize Kenya’nın başkenti Nairobi’den İstanbul’dan 6 saatlik uçuşla başladık.   Sabaha karşı geldiğimiz otelimizde bir iki saat kadar dinlendikten sonra satın aldığımız bir şehir turu ile Nairobi’yi gezdik. Nairobi’de kısa bir süre kalacağımızdan sadece bir gün buraya ayırdık. Kentin ara sokakları arasında çamurlu toprak yollar arasından geçerken Nairobili’lerin ayakkabı boyatmaya çok dikkat ettikleri ve o çamurlu yollarda şık siyah boyalı yada rugana benzer ayakkabılarına özen göstermeleri oldukça dikkatimi çekti, Bu geleneğin kenya’nın İngiliz sömürgesi olduğu döneme ait gelenekler olduğunu  düşündüm. Kentin trafiğinin de soldan olması halen eski geleneğin bir devamı. Önce Zürafa bakım merkezine gidip buradaki Zürafaları izleyip, hazır mamalarını ellerimizle yedirdik. İnsana alışmış olan bu zürafalar, ailesi olmadıkları için özel bir şekilde korunuyorlar.

thumb_DSC05953_1024

Zürafalar ile ilgili bilgileri de aldıktan sonra ikinci durağımız yine ailesi olmayan yavru filleri bakım ve yetiştirme merkezi oldu. Siyah minik öğrencilerin de katılımı ve kalabalık bir turist grubu ile birlikte bu fil bakım merkezinde yavru fillerin uzaktan alana gelişleri, süt ile beslenmeleri, insana alışık olarak hortumlarını uzatıp ağaç yapraklarını yeme  seremonilerini seyrettik.

thumb_DSC06001_1024

thumb_DSC06008_1024

Öğleye doğru buradan ayrılıp Kenya’da 1900’lü yılların başında Danimarka’dan gelip burada yaşam kuran Karen Blixen’in yaşadığı evi ziyaret ettik. ‘’Out of Africa’’ filminden  fırtınalı aşk hikayesi ile tanıdığımız Karen Blixen’in yaşadığı dönemden kalan evi koruma altında ve turistik ziyarete açık.

thumb_DSC06023_1024.jpg

Burada genç  öğrenci rehberler bizi onar kişilik gruplar halinde alıp dönemin Kenya’sını , evin yaşam ortamının hikayesini anlattı. Karen Blixen’in evi ile Kenya’nın İngiliz sömürgesi altındaki yıllarına gittik. İngilizler Kenya’da altın elmas gibi değerli madenleri bulmayı istiyorlardı. Bu nedenle de stratejik önemi olan ve Hint Okyanusuna açılan Mombasa’ya ilgi duymuşlar ve 1895-1903 tarihleri arasında Kenya ile Uganda arasında kaynaklara daha kolay ulaşmak için demiryolu yapmışlar. Kenya’nın tarihi içinde İngilizlerin olduğu kadar Portekizlilerin de Arapların da çok daha önceleri rol oynadıklarını söylemek yerinde olur.  Karen Blixen’in evi geniş bir yeşil alan üzerine kurulmuş içinde o zamanlar kahvenin de ekildiği ve işlendiği bir arazi üzerinde duruyor. Ev, Tek katlı dönemin tipik İngiliz evlerinden biri olarak karşımıza çıktı.  O dönemin Kenya’sında ilkel yaşam koşullarına göre evdeki mutfak araç gereçlerini, dantel yatak örtülerini ve  alafranga bir tuvaletin olduğunu da görünce evin oldukça konforlu olduğunu düşünmeden edemedim. Nairobi’den ayrılmadan önce ulusal arkeoloji müzesinin olduğunu ve burada ünlü Tukan,  ilk insan kalıntısının olduğunu da belirtelim. Nairobi’de daha gezilecek çok yer olmasına (Uhuru bahçeleri, kayıp cennet, Demiryolu müzesi gibi) karşın bir günlük turumuzda ancak bu kadarını görebildik.

Nairobi’den Masai Mara’ya doğru

thumb_DSC06047_1024

Nairobi’den sabah  saat 7.00 ‘de  4×4 arabalara binip ayrılıp Masai Mara bölgesine doğru yola çıkıyoruz. Yolda Mozambikten Kızıldenize uzanan büyük Rif vadisi geçidi üzerinde durup önümüzde uzanan bu coğrafyayı  fotoğrafla kaydediyoruz. Yolun asfalt kısmı çok çabuk bitip toprak yola geçince toprak yolda  tozlar  içinde  sarsıla sarsıla devam ettik.  Akşama doğru Masai Mara’da kalacağımız kampa geldik.

thumb_DSC06172_1024

Çadır  odalarımızda duş ve tuvalet de var. Her çadırın içinde yataklarda cibinlik de bulunuyor. Cibinlik bütün Safari gezisi boyunca her odada var. Eşyalarımızı bırakıp yine araçlarla Masai köyünü görmeye gittik. Masai kabilesi İngilizlerin sömürgesi döneminde verimli topraklarından sürülüp bu bölgeye gelmişler.  Masaililer bizi rengarenk petitkareli masa örtüsüne benzeyen giysileri ile karşıladılar. Köyün girişinde toprak, hayvan pisliği ve balçık üzerine oturmuş siyah bebekleri gördük. Uzaktan görünce onları oyuncak bebek sandık. Yanlarına gidince henüz bebek oldukları ve yaşlarının gerisinde pek fazla hareket etmeyen bebekler olduklarını anladık. Kıvırcık siyah saçları, üzerlerinde çamurlu giysileriyle, akan gözleri ve gözlerinin yüzünün üzerinde dolanan sineklerle, kucağımıza alıp sevemediğimiz henüz yürüyemeyen bebeklerdi.

thumb_DSC06188_1024thumb_DSC06201_1024

Masaililer   bize tören giysileri ile ilkönce dans gösterisi yaptılar.

 

thumb_DSC06195_1024

thumb_DSC06197_1024

thumb_DSC06200_1024

Kabile dansını bitirdikten sonra bizleri evlerini göstermeye götürdüler. İkişer kişi olarak girdiğimiz bu evler , Topraktan yapılma ve hayvan girmemesi için küçük tek pencereli.Evin içine girdiğimizde tek kişinin zor sığdığı bir karanlık koridordan üç kişinin zor oturduğu eşyasız karanlık bir odaya geçtik. Odada bir ateş yanıyordu. Etrafında yüzünü göremediğim bir kadın ile bizi getiren rehber Masai , bize yaşadıkları ve yattıkları çıplak zemini gösterdi. Bu evi yada evleri görünce henüz insanlığın ilk aşamasında olduğumu zannettim. Canlı bir müze. Masaililer ev ziyareti için para kabul etmiyorlar ama ellerindeki kolyeleri akılalmaz fiyatlara satmaya çalışıyorlar. Para alışverişinin ardından Masailililer bize ateşi nasıl yaktıklarını gösterdiler. Bakınca çok basitmiş deniliyor ama sopayı yuvada iyi döndürmek ve ateşi sağlayacak samanın olması gerekli.

thumb_DSC06215_1024

Masai Mara köyünün ardından gezi boyunca görmeyi hedeflediğimiz vahşi hayvanların olduğu Kenya National rezervation  parkına girdik. Burası Tanzanya’daki Serengeti parkına doğru hayvanların göç yolu üzerindeki park. Masai Mara ile Serengetiyi bir bütün olarak düşünmek gerekiyor. Bu bölgeye düşen yağış miktarının çok az olması ve yağmur suyu minerallerinin toprak üzerinde kalması ile bitkiler  hayvanlar için zengin besin kaynağını oluşturuyor.  Bu kuru savanlarda bulunan hayvanlar hem etçil hem de otçul oluyorlar. Zengin bir hayvan çeşitliliğine sahip bu bölgede çeşitli antilop türleri, zürafa, zebra, fil, aslan, gibi hayvanların yanısıra nehir kenarında hipopatam timsah ve yabanıl kuş türlerine de rastlamak mümkün. Oraya gittiğimizde buradaki hayvanların çoğu Serengeti’ye göçetmiş , Temmuz Ağustos ayında tekrar geri dönecekler o nedenle burada çok kalabalık hayvan nüfusu şimdilik bulunmuyor. Parkı gezerken 4×4 arabanın içindeyiz ve yere inmek yasak. Arabanın tavanı yukarıya kaldırılmış oluyor ve ayağa kalkıp açık tavandan dışarıdaki vahşi hayvanları görebiliyoruz. Fotoğraf çekebiliyoruz. Parkın içindeki hayvanları görmek için bizim gibi pek çok tur arabası var Her biri bir hayvan gördüğünde diğerine haber veriyor ve bütün arabalar fillerin yada bir aslanın yanıbaşına toplanıp fotoğraf çekmeye başlıyoruz. Vahşi hayvanların avlanmaları genelde gece olduğundan bunları da görmek için özel gece turları düzenleniyor. Gördüğümüz hayvanlar genelde karınlarını doyurmuş dinlenme faslında oluyorlar.

thumb_DSC06341_1024

Ertesi sabah tüm gün vahşi hayvanları doğal ortamında görmek üzere 5.30 ‘da uyanıp  6.30 da araçlarımızla hareket ettik. Yine Kenya National reservation parkındayız. İçeride Antilopları düzlüklere yayılmış sabah kahvaltılarını ederken   buluyoruz. Zebralar harekete hazır haldeler, filler gruplar halinde hareket ediyorlar. Daha ilerde bir çita ağacın altında uyur durumda bütün arabaların başında durmuş olmasından habersiz etrafı kolluyor. Bu vahşi hayvanları ekranlarda görmek ile bu kadar yakına gelip görmek arasında tabii farklı  oluyor.  Mara nehrine doğru devam ediyoruz. Yol boyunca yaldıza benzeyen renkler içinde mavi kuşları fotoğraflamaya çalıştık. Safarinin Mara nehrine doğru olan kısmında nehirde yıkanan hippoları görüyoruz. Biraz ilerde timsahlar gözüküyor. Vahşi doğa kendi doğal dengesi içinde sürüp gidiyor. Akşam yorgun kampa dönerken yolda birbirleriyle sarmaş dolaş zürafalarla karşılaştık.  Sırtlanların gözükmeye başladığı saatler antiloplar da kendi alanlarına doğru gidiyorlar.   Yorgun bir akşam kampta yemek sonrası uykuya çekiliyoruz gece kamptan sırtlan sesleri duyuluyor.

thumb_DSC06452_1024

thumb_DSC06581_1024

thumb_DSC06629_1024

thumb_DSC06644_1024

Masai Mara’dan Nakuru Gölüne

Ertesi sabah Nakuru Gölüne doğru yola çıkmak üzere sabah yine 5.30’d uyanıp 6.30’da hareket ediyoruz. Yol yine yok ve toz içinde sarsıla sarsıla köyden okula giden rengarenk giysiler içindeki minik siyah öğrencilerin bize el sallamaları arasında  geçiyoruz. Kenya’da eğitimin  oldukça ciddi olduğunu ve İngilizce, resmi dilleri olan Svahili ve kendi yerel dilleri olmak üzere üç dil  öğrendiklerini söylediler. Eğitimi veren dini okullar olduğu gibi farklı kurumların da eğitim alanında oldukları görülüyor. Gördüğüm güzel şeylerden biri de, siyah öğrencilerin mavi renkteki yada başka renkli okul önlükleri oldu. Siyah insana renk ne kadar yakışıyor. Kenya’da özellikle kırmızı renk çok seviliyor. Kadınların saç bandına kadar ayakkabılarına kadar kırmızı kullanmaları da ayrı bir güzellik. Kırmızı rengin bu denli çok kullanılmasının sebebinin kendilerini belli etmek iletişim kurmak amaçlı olduklarını öğrendik.

thumb_DSC07160_1024

thumb_DSC06443_1024

 

Nakuru bölgesi de İngilizlerin verimli bir alan olması nedeniyle buralara İngilizleri yerleştirmeleri ile yerli halkın uzaklaştırıldığı bir bölge . Dolayısıyla yine okulların yoğun olduğu bir bölge. Buradan geçerken herhangi bir İngiliz yerleşimine yada özel bir eve rastlamak imkansız yol boyunca Kenyalılar derme çatma kulübelerinde ve önlerinde derme çatma meyve sebze tezgahlarında yiyecek satıyorlar.

Nakuru gölünde büyük beşli denilen hayvanlardan burnunun üzerinde boynuzu olan Gergedanı göreceğiz beşlinin diğerleri, aslan, leopar, Fil , Buffalo . Gölde Flamingoları da görmeyi beklerken yağışın fazla olması ve suların yükselmesi ile flamingoların gelmediğini öğreniyoruz. Ağaçların arasında aslanı bir dalın üzerinde bulduk. Yine etrafı tüm arabalarla çevrildi.

thumb_DSC06840_1024

thumb_DSC06926_1024

Nakura gölü ve etrafındaki delta verimli olması nedeniyle hayvanların yoğun olduğu bir bölge ancak aynı zamanda sıtmanın görüldüğü yer. Bu nedenle gezimizin başlangıcından beri sıtma ilacını her gün alıyoruz. Otelimiz göle bakan tepe üzerinde ve odamızın balkon kapısı sıkıca kapalı.Bunun nedeni,  etrafta görülen Babun maymunlarının kapıyı açık görüp girmemesi için bir tedbir. Otelin etrafını çeviren elektrikli çitlerin olmasına rağmen özellikle maymunlardan korunmak gerekiyor. Otel etrafındaki maymunlardan korunmak için kapıda  silahlı  bir bekçi duruyor eğer maymunlar gelmeye başlarsa silah sesi ile korkutuluyor.

Nakuru Gölünden Uganda Jinja kampına doğru

Nakuru gölündeki  otelimizden ayrılıp sabah 6.00 da araçlarımıza binip bizi Uganda’ya geçirecek olan büyük kamyon arabamıza geçiyoruz. Kamyon kasası üzerine oturtulmuş kapalı tren koltuğu gibi bir oturma grubundayız. Kamyona merdivenle çıkıyoruz. Bavullarımız altta kasaların içinde. Bu kamyon bizi son durağımız olan Kampala’ya kadar götürecek. Çadırlarımız, altımıza sereceğimiz matlar ve yanımızda getirdiğimiz uyku tulumları da kamyonla birlikte taşınıyor. Kamyonun şöfor ve ahçıdan oluşan ekibi bize gideceğimiz kamplarda yemek hazırlamakla görevliler. Kısacası yatacak yerimiz ve yemeğimiz kamyonla birlikte taşınıyor.

thumb_DSC07257_1024

Yolculuğumuz oldukça uzun sürdü. 12 saatte Uganda’daki Jinja kampına geldik. Çay tarlalarının arasından geçerken modern çay toplama makineleri elle toplamaktan çok daha hızlı  bir biçimde yapılıyor.

thumb_DSC07024_1024

Yol boyunca Kenya’dan giderek daha fakirleşen insanların olduğunu gördük. Gördüğümüz görüntüler arasında tezatlıklar artıyordu. Bir tarafta kilise okullarının yada benzin istasyonlarının  çok düzgün ve yaşanabilir insani koşullarda mimarisi varken diğer tarafta insanların oturacak evlerinin derme çatma saman damlı kulübeler, topraktan gece yatılan kasaların olmasıydı. Bazılarının köpek kulübesi gibi evlerinin olduğunu gördük. İnsanların Hindistan’daki gibi pislik içinde olmakla beraber bir derece daha az pis olduklarını söyleyebiliriz. Tahta tezgahlar derme çatma oyuncak tezgahlar üzerlerinde domates patates ve avakado gibi sebzeler ve daha çok da tshirt satılıyor. Motosikletten taksiler yol boyunca müşteri bekliyorlar.

thumb_DSC07314_1024

thumb_DSC07164_1024

Yol boyunca gördüklerimiz arasında, kadınların malzemelerini  başlarının üstünde ustalıkla taşıdıkları, yine  yol boyunca minik  siyah kıvırcık saçlı  çocuklar gördükleri yerde el sallıyorlar durmaksızın hiç üşenmeden bıkmadan bize gülen gözlerle bakıyorlar.

thumb_DSC07299_1024

thumb_DSC07297_1024

Biz de onlara yorulmadan el sallayıp duruyoruz. Bu miniklerin birini atlamadan el salladık. Elbette fotoğraf çekmemize karşı olan ve elini tehditle sallayanlar da var. Siyah kadınların dik duruşları ile kalçalarının ve göğüslerinin güzelliğini de söylemeden geçmek olmaz. Siyah kadınlarda gördüğüm güzel bir şey de siyah kıvırcık saçlarını ince ince örüp başlarının tepesine toplamaları çok hoş duruyor.

thumb_DSC07576_1024

thumb_DSC07774_1024

Uganda sınırına girmeden önce  Ekvator çizgisini geçiyoruz.

thumb_DSC07132_1024

Güneyden Kuzeye doğru yol aldık. Sınırda pasaport kontrolünü geçtikten sonra yola devam ediyoruz. Sabahtan paketlediğimiz öğle yemeklerimiz hemen bitti. Akşam karanlık ile Jinja’daki kampımıza girdik. Jinja Victoria gölünün yakınında bir yer. Victoria gölü ise, Nil Nehrinin doğduğu göl.

thumb_DSC07222_1024

Burası İngilizlerin de önemli gördüğü yerlerden biri. Kenya-Uganda demiryolunu yaparken Kenya’daki liman kenti Mombasa ile Uganda’daki Viktorya gölü çevresindeki Ksimu şehrini birbirine bağlamayı hedeflemişler.

Akşam kamptaki çadır ve otel odalarına yerleştikten sonra kamyon ahçısı bize tavuk, pilav ve meyveden oluşan yemeğimizi yaptı. Yemeği yedikten sonra yarınki programı alıp uykuya geçtik. Sabah Nil nehrinin doğduğu Victoria gölünü yakından gördük. Kamyon ahçımızın hazırladığı rende kaşar peynir, salam domates ve salatalık, reçelden oluşan kahvaltımızı hazırlamak ve öğle yemeği sandviçlerimizi de beraberinde hazırlamak biraz karmaşaya yol açsa da hızlıca işi bitirip 6.00 da yine kamyondaki yerimizi alıp yola koyulduk.

 

Uganda Jinja Kampından Masindi Murchison Falls National Park’a doğru

Bugünün rotası, Uganda Jinja’dan Nil nehrinin döküldüğü Murchison Falls National parkına doğru gidiyoruz. Yol boyunca kırsal alanda gördüğümüz büyük boynuzlu ineğe benzeyen hayvanlar ve bunların üstü başı yırtık ve çamur içindeki yoksul çoban çocuklar  tuvalet molası verdiğimiz bir yerde yanımıza geldiler. Çocukların tek isteği şekerdi. Çantamızdaki şeker, çukulata, sakız ne varsa hepsine dağıtınca sevinçle bizimle fotoğraf çektirip elleriyle asker selamları verdiler.

thumb_DSC07328_1024

 

10 saat süren yolculuk sonunda akşam üzeri kampımıza vardık. Kamp aslında bir otelin yeşil çimenleri üzerinde kurduğumuz çadırlardan oluşuyor. Çadırlarımızı kurup duşumuzu aldıktan sonra otelde bir düğün telaşının olduğunun farkına varıyoruz. Siyah misafirler gece elbiseleri ile şık bir şekilde gelin ve damadı bekliyorlar ve bizim olağanüstü ilgimize karşı bizi de düğüne davet ediyorlar. Biraz sonra da süslü siyah bir araba içinde bal rengi giysileri ile dört tane nedimesi ile birlikte gelin ve damat geliyorlar. Düğüne gelen siyah misafirler salona girerken uçuşan ipekten takım elbiseli hoş kokulu erkek sunucunun isimlerini anons etmesinden sonra yerel danslarını yaparak şamata ile giriyorlar. En son gelinin de salona girmesi ile düğün başlamış oluyor. Düğüne davet edilmiş olan bizler geline ve damada milli içkimiz olan Rakıyı mutluluk  dileklerimizle  hediye ediyoruz. Gece boyu düğün siyah kadınların ince tiz çığlıkları  çalan müziğe uyumlu şekilde çıkıyor.

thumafrika düğün

Ertesi sabah 5.30 da Nil nehrinin döküldüğü Murchison şelalesini görmek ve nehirde tekne ile gezinti yapmak üzere erkenden yola çıkıyoruz. Murchison 3840 km bir alan ve Uganda’nın en büyük ulusal parkı Ortasından Nil nehri geçip  Albert gölüne dökülüyor. Nil nehri üzerindeki Murchison şelalesinden  gelen beyaz köpükler Nil nehrini kaplıyor ve nehirde adeta birer buz parçaları gibi duruyor.

thumb_DSC07448_1024

Nil nehri’nin Victoria gölünden doğduğunu söylemiştik doğduktan sonra Albert gölüne dökülene kadar Victoria Nil’i olarak geçiyor. Buradan ayrıldıktan sonra Sudan sınırına kadar Albert Nil’i olarak geçiyor. Sudan sınırından sonra ise Beyaz Nil olarak adlandırılıyor.  Hartum’da Mavi Nil ile birleşip İskenderiye’de Akdeniz’e dökülene kadar isim değiştirmeden akıyor.

Tekne ile sahil şeridinde 14 km gidiş ve 14 km dönüş yaparak 3 saatlik bir tur yaptık. Suya girmiş pembe kulakları ile Hippopatamları, kıyıda güneşlenen ağzı açık Timsahları gördük. Renkli kuşların nehir  üstü uçuşlarını yakalamak için fotoğraflarını çektik. Şelale’nin çıktığı yere kadar gidip çağlayan sulara yakından baktık.

thumb_DSC07378_1024

thumb_DSC07425_1024

thumb_DSC07403_1024

Murchison şelalesi, Uganda’daki beyaz Nil nehrinin üzerinden aktığı , Kyogo ile Albert gölü arasında bulunuyor. Burayı ilk olarak bulan İngiliz Sir Roderick Murchison aynı zamanda Royal  Geographical Society ‘nin de başkanı.

Tekne turumuzun bitiminde 4×4 araçlarımıza binip Şelalenin çıktığı tepeye doğru karadan yol aldık. 40 dakika kadar sarsılarak ve sıcakta yapılan yolculuktan sonra tepeye yorgun vardığımızda şelalenin çağlayan görüntüsü muhteşemdi.

thumb_DSC07502_1024

Bu turun son aşaması ise Şelale’den aşağıya inip Uganda’nın en fazla şempanzesinin olduğu  Budango ormanı içinde Şempanzelerin ağaçlardaki yaşamlarını izlemeye çalışmak oldu. Gireceğimiz ormanda neler yapmamız yada yapmamamız konusunda rehberler bilgi verdi. Sessiz konuşmak, birşey yememek yada çok yakınlaşma durumunda ne yapılması gerektiği konusunda  dikkat edilmesi gereken hareketlerimiz vardı. Ormanda altı kişilik gruplar halinde ilerledik. Ağaçlardaki maymunlara yaklaştığımızda rehberimiz işaret ederek bize gösterdi. Dalların bir ucundan diğer ucuna , yerden tepeye hızla çıkan yada inen çok seri hayvanlar, kalabalık insan sesleri arasında gürültülü uğuldamalar çıkardılar. Rehberimiz dişi maymunların yavrusuna zarar gelmemesi için diğer erkek tüm maymunlarla çiftleştiklerini söyledi. Gittiğimizde erkek maymunun dişi ile çiftleşmek isteğini buna bizim sessiz kalmamızı yoksa stress olabileceklerini belirtti. Şempanzeleri dev ağaç ormanında boyumuzu aşan kökleri içinde girerek izlemek bazen yanıbaşından akıp giden bir maymun bile fark edilmeyebiliyor.

thumb_DSC07537_1024

Uganda’da Masindi’den  Kampala’ya doğru

Gün akşama doğru geçerken henüz güneş yeni batıyor ve hayvanlar yiyecek aramaya, biz de kampımıza doğru yol alıyoruz. Buradaki son gecemiz, sabah Kampala’ya doğru yola çıkacağız. Kampala kampımıza 3 saatlik uzaklıkta çok uzak değil. Bu nedenle çok erken saatte kalkmadan yola çıkıyoruz. Yol üzerinde bir gergedan koruma merkezi var. Gergedanlar,  İdi Amin döneminde burunları üzerindeki boynuzların değerli olması ve satılması  nedeniyle soyları tükeninceye kadar öldürülmüş. Daha sonra Uganda’da özel bir şirket Amerika’dan getirttirdiği Gergedanları yetiştirmeye başlamışlar. Bugün sayıları artmış. Gergedanları seyrederken etrafında dolaşmak tehlike oluşturmuyor gözleri fazla görmüyor tehlike anında bir çalı arkasına saklanmak gerekiyormuş. Kampala’ya varışımız öğleden sonrayı buldu. Kampala şehrinin içinden geçen nehir manzarası , etrafındaki satıcılar ve kaos kalabalık Hindistanı aratmayacak pislikte ve hastalık saçıyor.

thumb_DSC07309_1024

 

Akşam yemeği için etrafta araştırma yapmaya kalkışmadan hemen yanıbaşımızdaki restorant ile anlaşıp yiyeceğimiz yemekleri ve fiyatlarda pazarlık yapıp   yemeğimizi topluca burada yiyoruz. Kızarmış muz püresi et yemeği, salata, ananas, samosa  börek, barbunya ve pilav menüdeki yemekler.

Ertesi gün Kampala şehir turu için minibüs bizi otelden alıp önce her kıtada tek tapınağı olan Bahai tapınağına gezmeye götürüyor. Her dini kapsayan ve insanlara eşitlikçi , çok kültürlü yaklaşım getiren bu inanç sadeliği, gösterişsizliği ve hoşgörüyü amaçlıyor. Bahai tapınağının ardından şehrin en büyük camisi olan Kaddafi camisini  görmeye gidiyoruz. Camiinin ardından sırasıyla kral mezarlarını, Hindu Tapınağını gezme fırsatımız oldu. Kampala’da Hintli işçilerin demiryolu yapımında Hindistan’dan getirilmesi ile Hintli nüfusun artması tapınakların da kurulmasına neden olmuş.

Uganda’nın siyasi tarihi çatışmalar ,savaşlarla dolu. Uganda  adını Buganda krallığından alıyor. Resmi dili Luganda halkına ise Ugandalı deniliyor. Kral Milton Abate’nin 1962’de İngilizlerden ülkeyi bağımsızlığına kavuşturuyor. Milton Abate İdi Amin tarafından bir darbeyle uzaklaştırılıyor . İdi Amin yönetimine karşı ise altı yıl gerilla savaşının ardından 1986’da Yoweri Kaguta Musevini yönetimin başına geçiyor. Bugün için parlementer sistem işliyor Kralın sembolik önemi var. İdi Amin dönemi işkenceleri  ile unutulmuş değil.

Kampala’da  kralın sarayını gezerken özellikle idi Amin dönemine daha yakından baktık. İdi Aminin sarayının içini gezemedik ancak muhaliflere yaptığı işkencelerin izlerini görebildik. Sarayın arkasına yaptığı büyük bir garaj içinde bir havuz ve hücreler bulunuyor. Havuza su doldurup elektrik vererek dönemin eğitimli muhalif kesimi 300.000 kişiyi öldürmüş hücrelerde ise insanları sıkıştırarak öldürmüş ölenleri ise vahşi hayvanlara atarak izlerini silmiş. Bu vahşet dönemi komşu ülke Tanzanya’da  silahlanan ordu ile ortadan kaldırılmış.

thumb_DSC07726_1024

Kampala’daki şehir turunu en kalabalık yerlerden biri olan sebze meyve pazarına doğru giderek tamamladık. Şehrin anadamarı diyebileceğimiz caddelerini yürüyerek geçerken Siyah insanın bazıları nefretle öfkeyle biz beyaz insana bakarken kimileri de sevinçle el sallıyor. Şehrin candamarı olan sebze pazarı kaos karmaşa içinde, satıcıların çoğu kadın. Fotoğraf çektirmekten çok hoşlanmıyorlar. Çok yaygın olmamakla birlikte para istiyorlar ama ısrar etmiyorlar. Yeşil muz hevenkleri , kapalı tel kafeslerdeki tavuklar, patates ayıklayan kadınlar , kızarmış muzlar pazardan aklımda kalan görüntüler.

thumb_DSC07800_1024

thumb_DSC07815_1024

thumb_DSC07798_1024

Gece yarısı Entebbe havaalanından kalkan uçağımız için akşam havaalanına transfer ile Afrika yolculuğumuz ve safari maceramız sona eriyor.  Yaşamımızda bir pencere daha açıldı. şimdiye kadar bildiklerimizden ,insanlığın ve doğanın farklı bir evresine , coğrafyasına doğru sarsıcı bir şekilde geçtik.

 

Bir Cevap Yazın

“AFRİKA’NIN KARANLIĞINDA KENYA VE UGANDA SAFARİ NOTLARI (24 Haziran-3 Temmuz 2018)” yazısını okumaya devam et

KOYU MAVİNİN İÇİNDE SARI YALDIZI GÖRMEK: FAS

 

KOYU MAVİNİN İÇİNDE SARI YALDIZI GÖRMEK: FAS

Fas’a Nisan ayında yaptığım gezide birçok deneyimi birlikte yaşadığımı söyleyerek başlamak istiyorum. Öncelikle Fas’la ilgili tarihi geçmiş bilgisini verelim. Bir Kuzey Afrika ülkesi olan Fas’ın, Arap tarihi ile olan geçmişi 8.yüzyıla kadar uzanıyor. Yerel halkı olan Berberilerin Arapların getirdiği İslamiyet’i benimsemeleri ile Fas tarihte yerini almaya başlıyor. İslamiyet’in yayılması sürecinde ispanyaya kadar uzanan fetihlerle kurulan hanedanlıklarla hâkimiyetlerini genişletiyorlar. İslamiyet’in içinde çıkan Alevi hanedanlığının kurulması ile Fas krallığı gücünü zenginleştirip yerleştiriyor.  İspanya ve Fransa arasında paylaşılamayan bir ülke olarak sonunda Fransa’nın sömürgesi olmuş ancak geç de olsa bağımsızlığına kavuşmuştur. Fas halen krallıkla yönetilmekte ve Fransa ile İspanya’nın etkilerini taşımaya devam etmektedir. Yerel halkını dağlarda yaşayan berberiler, çöllerde yaşayan Tuaregler ve altı ay dağlarda altı ayda çöllerde yaşayan Bedeviler oluşturuyor.

Bu kısa tarihle birlikte Fas uzun yıllar keşfedilmeyi bekleyen gizemli bir sandık gibi ilgimi çekmişti. Bu keşifte ya da deneyimde yaşadığım pek çok şey bir araya geldi. Çöller,  şehirler, yemekler, dağlar, berberiler, çarşılar  ve daha pek çok şey … Dediğim gibi bu keşfedilmeyi bekleyen sandığı açtıkça içinden çıkanlara bakmaktan gözlerim kamaşıyor.

 

Rotamız

 

Önce izlediğimiz rotayı anlatmakla başlamak istiyorum. Kazablanka’dan başlayan yolculuk noktası Marakeş’e doğru devam etti. Kazablanka’nın okyanusa bakan serin havasının yerini karaya doğru çölleşen kuraklaşan ve bitki örtüsünün de çölün ortasından birkaç kökten birden fışkıran hurma ağaçlarına döndüğü coğrafyaya girdik. Kızıl şehir olarak da bilinen Marakeş bulunduğu topraklardaki demir oksit nedeniyle binaların da renginin kahverengiden kızıl pembeye döndüğü bir şehir. Marakeş’ten çıkıp güneye Quarzazate’ye doğru yol aldık. Hedefimiz Atlas dağlarına doğru gitmek. Güneye doğru indikçe kahverengi toprak yeşilden uzaklaşıp bitki örtüsü çoraklaşıyor. Yol boyunca berberi köyleri, iç içe geçmiş dar sokaklarıyla mahalleler,  aynı toprak malzemeden yapılmış dantel demirli üzerleri motifli kapılar ve renkli camlarıyla evler, renkli okul binaları yol boyunca karşımıza çıkıyor. Yerel bitki örtüsüne bu denli uyumlu köyler tek bir tasarımdan çıkmış gibi duruyorlar. Bu yerleşimlere Kasbah deniliyor.  Çöle doğru ilerlerken kıyafetlerin de yavaş yavaş değiştiğini ve çöle uygun uzun giysilerin ve başın çöl adamları Tuaregler gibi sarmalamak gereği doğuyor. Güneşin yakıcı sıcağı altında 4 ya da 2 metrelik sargılarla döndüre döndüre iyice başı kapatmak gerekiyor. Çöldeki kum fırtınalarından korunmanın tek çaresi de bu. Grubun eğlencesi olarak baş sarma ritüele dönüşüyor ve olmazsa olmazımız oluyor. Yolumuzun üzerindeki Ait Ben Haddou bir Berberi köyü,  tüm turistlerin ilgi odağı olmuş durumda. Evlerini gezdiren Berberilerin yaşamlarını tam anlamıyla görebilmek mümkün olmuyor. Turistikleşmiş kasaba bir fotoğraf stüdyosuna dönüşmüş durumda. Sahra kıyısına doğru yaptığımız yolculuk içinde burada çevrilen filmlerin setlerini görmek de oldukça ilginç oldu. Star Wars, Kleopatra, Kundun ve daha birçok filme mekan olan bu çöl ortasındaki devasa film setinde hala film çevrilmeye devam ediyor. Hollywood stüdyolarının buraya taşınması ile hem ucuz emek ve hem de ucuz mekân tasarımı oluşturmak için ideal bir yer olmuş. Film setinde Mısır’dan Tibet’e, Filistin’den vahşi Batıya kadar uzanan farklı mekânlar kurulmuş. Oyuncak gibi duran bu setler teknoloji yardımıyla film içinde görkemle hale getiriliyor. Quarzazate’den Erfourd’a dönen yolumuz üzerinde uçsuz bucaksız dağ silsileleri içinde Toudra geçidi dik dağların arasında gizlenmiş derin bir vadi olarak karşımıza çıktı. Dağların arasında derin bir palmiye ormanı bir vaha gibiydi. Dağların arasından akan küçük nehir, palmiye ormanları bu çöl coğrafyasını birdenbire değiştiriyor. Kendimizi dağ geçidinin ortasında vadinin derinliklerine doğru ilerlerken buluyoruz. Toudra geçidi, Dades Vadisi ve Thingir kasabası bölgenin önemli yerleri. Yolumuz Merzouga’ya doğru gidiyor. Sahra çölünün kıyısına doğru. Buradan sonra ise, çölü geride bırakıp Erfoud ve Ziz vadisi boyunca ilerliyoruz. Bölgenin özelliği fosil kalıntılarının bulunması. Bu nedenle fosil satan dükkânlarla dolu her yer. En popüler olanı salyangoz şeklindeki kabuklulara ait fosil kalıntıları. Ziz vadisi boyunca Kuzeye doğru ilerledikçe İsviçre gibi yemyeşil yeşil çayırlarından koyunların otladığı bir coğrafya ile karşılaşıyoruz. Ormanın içinde hiç de karşılaşmayı beklemezken Makak maymunlarını evcilleşmiş olarak buluyoruz. Verdiğimiz yiyecekleri uslu çocuklar gibi alıp minik bebeklerini bize göstermekten çekinmiyorlar. Yol üzerinde Meknes şehri ve ardından Fes şehrine doğru geçiyoruz. Yolculuğumuz Mavi şehir olarak da dillendirilen Chafchouen şehrine ve ardından Kazablanka’ya dönüşle sona eriyor.

 

Masalsı şehirler:

 

Fas’da Kazablanka, Marakeş, Fes, Chafchouen şehirlerini görmek ve gezmek ayrı bir deneyimdi. Kazablanka kenti Casa ve Blanc kelimelerinin birleşmesi ile beyaz ev anlamına da geliyor. Kentin Okyanusa bakan burnunda Kral Hasanın yaptırdığı Hasan II Camii ve onunla birlikte tüm camii çevreleyen kıyı parkı görkemli bir şekilde yapılmış, Fas’ın geleneksel taş işlemeciliği, yeşil rengin hâkim olduğu bir mücevher taşı gibi duruyor.  Fas’taki bu geleneksel ve otantik mimari anlayışın yanında özellikle Kazablanka’da okyanus kıyısında modern hayatın kurulduğu, eğlence, deniz ve spor aktivitelerinin yapıldığı yeni yaşam alanları oluşturulmuş. Plajlar, sörf yapanlarla, kordonboyu koşanlarla dolu. Kazablanka’da yabancıların ev satın alarak yaşamayı seçenlerin arttığı söyleniyor.

Fas’ın turistik merkezi olarak en çok bilinen şehri ise, Marakeş. Şehir kahverengi kızıl rengin hâkim olduğu yapılardan oluşuyor. Bu da kente daha otantik ve tarihsel bir hava katıyor. Marakeş çöl bitkisi palmiyelerin arasından karşımıza çıkan kahverengi kızıl bir şehir. Daha önce görmediğim çöl bitki örtüsü burada susuz toprağın meydana getirdiği birkaç kökten birden çıkan hurma ağaçlarından oluşuyor. Şehrin düzeni ve park ve bahçe düzenleri İspanyolların bahçeciliğinden etkilenerek yapılmış imrenilecek güzellikte ve zarafet içinde. Şehrin bina ve yeşil ile uyumlu düzenlemelerinin yanısıra atlı fayton arabaları 18. Yüzyıl Fransa’sından gelmiş gibi gösterişli bir şekilde müşteri bekliyorlar. Medina denilen çarşısı tamamıyla oryantal bir kimlik içinde. 19 tane giriş kapısı bulunuyor Bunlardan en ihtişamlısı Bab Agnau kapısı. Ancak kapının ihtişamını etrafını kaplayan satıcılardan görmek imkânsız. Bir rüya gibi çarşıya dokunamadan seyir halinde hızlıca geçip gidiyoruz. Dar sokaklar labirent tarzı birbiri içine girmiş, Souk denilen ara çarşılarda zanaatkâr ustaların dükkanlarından üretim sesleri geliyor. Çekiç sesleri bıçak bileyicilerin seslerine karışıyor. Dükkân satıcıları gördükleri turistleri dükkâna sokmaya çalışıyor. Fransızca konuştuğunu anladığı an pazarlık başlıyor. Medina labirentinin içinde muhteşem renkli mozaik döşeme çeşmeler ya da birdenbire renkli taşlarla işlemeli kapılar karşımıza çıkıyor. Renk, tasarım, sanat ve zenginliğin hepsinin bir arada olduğu bir cümbüşü yaşıyoruz. Sarhoş olmamak elde değil. Medina’dan çıkıp şehrin içindeki Majorelle bahçelerine gittiğimizde hayranlık daha da artıyor. Fransız ressam Jacques Majorelle burasını sevip bu tropikal bahçeyi yapması ve ardından Fransız modacı Yves Saint Laurent’nin burayı satın almasıyla bu bahçenin yapımı ve tasarımını gerçekleştirmiş,  öldüğünde ise küllerini bahçenin her tarafına serpmişler. Bu denli sanatsal bir ortam içinde olmak istediğini böyle anlıyorum. Bahçenin özelliği ise Fas’ın ve kuzey Afrikanın mavi rengini temel alması, Majorelle mavisi de denilen bu mavi tonu öyle bir mavi ki insanın büyüleyen ve kendinden geçiren bir mavi çivit tonunda bir mavi ve onun yanında tasarlanmış havuzlar, renkli taş döşeme yollar, boyanmış saksılar, nilüfer kaplı göletler hepsi bir rüyanın içindeymiş izlenimini veriyor. Bu rüyadan çıkmak istemiyoruz. Defalarca aynı yerleri dönerek fotoğraflıyoruz.

Marakeş’in Yahudi mahallesi Mellah denilen mahalle de ilginç,  özellikle dar sokaklar içinde evler yoksul kırık dökük duruyorlar. Evlerin içlerine doğru bakınca renkli merdivenleri görüyoruz İnce dar sokaklarından, dükkanların önünde adlarını bilmediğimiz mavi, kırmızı, yeşil, turuncu renkli baharat külahlarının arasından geçiyoruz.

Marakeş’i anlatırken meydanı Jemaa El Fna ‘yı anlatmadan geçemeyiz. Taze meyve suyu satıcılarının, ciğer şişçilerin, tatlıcıların, et pişiricilerinin ve daha pek çok meydan satıcılarının, fotoğraf çektirmek isteyenler için para isteyen yılan oynatıcılarının, etrafında kalabalığın hayranlık ve şaşkınlıkla izlediği akrobasi yapan gençlerin, berberi kıyafetli sucuların fotoğraf çektirmek için para verenlere poz verdikleri ve daha bir sürü ilginç şeyi bir arada göreceğiniz bir yer. Tuhaflıklar meydanı da denilebilir. Buranın egzotikliği bütün turistleri kendine çekiyor. Meydanın özelliğinden biri de, durmaksızın çalan yılan oynatıcıların kulak tırmalayıcı müziği, herhalde bu müzik nedeniyle yılanlar sürekli ayakta duruyorlar. Müzik durunca hayat durmuş gibi oluyor. Fas insanı resim çektirmekten hoşlanmıyor ya da para verince buna razı oluyor. Çarşının tipik özelliği ise geleneksel olan sıkı pazarlık ritüelinin uygulanması. Satın alınacak eşyaya ilgi gösterilmesi ile başlayan çekişme satıcıların fiyatları dört beş katına katlaması sizin ise bunu dörtte bir fiyatına çekme uğraşısı olarak sürüyor sonunda satıcılar sizi bıktırana kadar pazarlıkla uğraştırıyor ve sonra yine yüksek fiyattan alıp çıkmak zorunda bırakıyor.

Marakeşin en ilginç özelliğinden biri de geleneksel yapıların tüm ihtişamı ile sizi çekmesi oluyor. Bunlardan biri de, 19. Yüzyıla tarihlenen Bahaia sarayı. Sarayın işleme, renkli mozaik döşeme, taş isçiliği dantel gibi duruyor.  Yine etrafından dönerek her karesini ayrı resimleyerek dolaşıyoruz. Renklerin görkemi maviden yeşile dönüyor. Tavanların el boyama süsleri yaldızlarla birlikte lacivert üstüne tüm tavanı kaplayarak gidiyor. Tavanların rengarenk yaldızlı boyaları arasında kaybolup gitmek istiyorum.

Marakeş’in egzotik büyüleyiciliği ile kıyaslanamayacak ancak başka bir güzellik olarak karşımıza çıkan bir diğer şehir ise, Chafcahouen, nam-ı diğer mavi şehir. Şehrin özelliği evlerin sokakların her yerin çivit mavisine boyanması ile ortaya çıkan bu masmavi şehir görüntüsü hepimizde büyülenmişlikle hayranlık duygusunu birlikte doğuruyor. Mavinin haşeratın girmemesi için yapıldığı bilinmekle birlikte turistik ilgi çekmesi nedeniyle de boyandığı biliniyor. Bu mavi şehire denize girer gibi dalıyoruz derinlere daha maviliklere doğru gidebileceğimiz kadar gitmeye çalışıyoruz. Sokakların araları, avlular, kapılar hep mavi ve maviler arasında kaybolmak birleşmek tek istediğimiz şey. Onun için durmadan bu anları fotoğraflamak için çalışıyoruz. Görmediğimiz bir yerin olmadığı kanaatine erişinceye kadar mavi şehirde dolaşıp durduk. Bu mavi şehri evime alıp götürmek istiyorum. Mavi çivit boyasından alsam yeterli olur mu? Kalabalık sokakları, turistik dükkânları nispeten daha cana yakın satıcıları ile Chafchouen şehri kalbimizin derinliklerinde mavi bir yer olarak kalacak.

Turistik destinasyonlar içinde üçüncü gözde bir şehir de Fes şehri. Burası da Marakeş gibi otantik ve egzotik özelliği ağır basıyor. Medina yani çarşısı çok karmaşık, dar ve yollarda kalabalık ile nefes nefese kalındığı bir ortam oluşuyor. Dar yollarda yük taşımak için sadece eşek kullanılıyor. Yoldan geçen eşeklerin sahipleri ‘balek balek’ diye bağırıp yol açıyorlar, çarşının bağıran çağıranı yok ama bir dolu eşekleri ve yol açıcıları var. Çarşı çok zengin her çeşit eşyanın bulunduğu bir çarşı değişik meyve ve sebzeler, balık et gibi yiyecek dükkânlarının yanında tatlıcılar, hamuru kızgın taşa sürüp gözleme yapanlar, yani yerel fast foodlar da var. Dükkânların önünden ipekli renkli dokumalar parlak renkleri ile akıyor, renkli sepetler, yöresel halı ve dokumalar, bronz lambalar, deri çantalar, koku sabunlar, kenarları gümüş işlemeli ortası ayna olan hediyelik eşyalar ve daha bir sürü şey.  Çarşının en görkemli yeri ise, deri tabakhanelerinin görüldüğü üst balkonlar. Dükkânların tek kişilik daracık merdivenlerinden üst ya da teras katına çıkıp buradan deri tabakhanelerine bakılabiliyor fotoğraf çekilebiliyor. Ama kokuya dayanabilirseniz. Kokuyu gidermek için nane demetleri burunlara tıkıştırılsa da nafile, koku ciğerlere kadar iniyor. Deri tabakhanelerinde deri kokuları içinde en ilkel yöntemlerle çalışan işçileri görüyorsunuz bir film seti gibi duruyor önünüzde. Yukardan bakınca yuvarlak rengârenk deri yıkama hazneleri içinde deriler boyanıyor. Boyanmış ıslak deriler kurutulmak üzere damlarda sergileniyorlar. Yukarda deri dükkânlarında ise inanılmaz pahalı fiyatları aşağıya çekme uğraşısı içindeki turistleri görüyorsunuz.

Çarşının ilginç dar sokakları sadece tek kişinin ama zayıf bir kişinin geçebileceği darlıkta olması. Çarşının satıcılarından bir şey alınmaması yolundaki tembihler çarşıya girince bir işe yaramıyor üstelik rehberlerin götürdüğü yüksek fiyatlı dükkanlardan daha ekonomik geliyor. Pazarlık ritüeli burada da devam ediyor.

 

Atlas dağlarında yıldızlı gökyüzü

 

Gezi boyunca Atlas dağlarının arasında yaşadığımız gece deneyimi ise yaşadığımız coğrafyadan bambaşka bir dünyaya açılan bir kapı oldu. Dağ yolculuğu Quarzazate şehrinden ayrılıp dağlara doğru yol alacağımız 4×4 denilen arazi arabalarına binişimizle başladı. Çölü geçmek daha derinlere inmek için arazi arabalarına ihtiyaç var, yapılmamış yollardan kum tepelerine tırmanmak ancak bu araçlarla mümkün. Sarsıla sarsıla ilerleyip akşam konaklayacağımız çadırlara varıyoruz. Doğal bir köy olarak kurulan bu çadırların içleri soğuğu almayacak şekilde kalın kıl çadırlar olarak yapılmış doğal köy olarak tasarlanan bu köyde kâğıt tüketimini, enerji vs. tüketimi ve çöpü en aza indirmek için gelenlerden bu konuda katkı bekleniyor. Köşede bir diğer çadırda ise, tandır ekmeği yapılıyor sıcak sıcak hemen bölüşüyoruz. Akşam geleneksel yemekleri Tajin kebap sıcak çorba ile büyük çadırda karınlarımızı doyuruyoruz. Nane çayı olmazsa olmazlardan. Hava birazdan iyice kararıp gökyüzü yıldızlarla dolduğunda muhteşem bir gece bizi bekliyor olacak.

Çadırlarda gece boyunca yıldızlı gökyüzünü izlemek kayan yıldızlara bakmak sonsuzluğa açılmışız gibi geliyor. Zaman duygusu siliniyor. Yıldızlar, gökyüzü ve senin aranda kurulan bir bağ oluyor. Düşündüğüm gibi yıldızlarla dolu bir gece ve derin karanlık içinde gökyüzü ile birleşmek.  Yavaştan uykuya dalmak ve gecenin sessizliğine kendini bırakmak. Gecenin ardında kalan özlediğimiz türkülerimizi yeniden yavaştan söyleyenler oluyor. Birazdan onlar da çekilip tümüyle sessizlik gece ve yıldızlarla baş başa kalıyoruz.  Sabah güneşin ilk ışıklarını görmek için heyecanla çadırdan çıkıyorum kuşların korosu başlamış bile güneşin doğmasına biraz daha var heyecanla bekliyorum kahverengi taşları yavaştan aydınlatmaya başlıyor ve tepeden ışığını veriyor işte Atlas dağlarında bir günü doğurduk.  Bu anı fotoğraflamak zamanı durdurmak.

 

Sahranın kıyısından çöle bakmak

 

Yaşadığımız en ilginç deneyimlerinden biri de, çöl coğrafyasını bizzat deneyimlemek oldu. Merzouga’da Sahra çölünün başladığı yere, çölün kıyısına kadar adeta bir deniz kıyısına gelir gibi geldik. Kumun Kıyısında develer binmemiz için hazırlanmışlar bekliyorlardı. Biraz da ürkerek her birimiz birbirimize bakarak ve cesaret alarak bindik. Devenin arka ayaklarını kaldırması ile havalandık. Yalpalayarak gitmesi denge bulmak için sıkıca tutunmayı gerektiriyordu. Devenin sinirli olmaması da önemliymiş. Herhangi bir şaşırtıcı hareket deveyi ürkütebiliyor. Uzak durmak ve sahiplerinin yönetimine bırakmak gerekiyor. Sarı sapsarı çöl kumlarının içine batarak ilerleyen develer bizi kum tepelerine varınca sırtından indirip dinlenmeye geçtiler. Kimisi doğrudan kumlara uzanıp uyumaya başladı. Kuma ayak basar basmaz yürümenin ne kadar zor olduğunu anlıyoruz devenin palet gibi ayakları kumları kolayca aşarken ayaklarım kumdan çıkamıyor. Sarı sıcak kumların üzerinde güneşin batışını izliyoruz. Güneşin batışı kum tepeleri üzerinden önce gölgeleri uzatıyor sonra uzakta giderek kaybolan bir sarı ışık ve yerini alan mavilikle gün bitmiş oluyor. Tek başına yürümek imkânsız develere binilmesi gerekiyor. Yorgun develer akşamı çıkarıp dinlenmeye geçiyorlar. Sahipleri biz daha uzaklaşmadan devenin sırtından bez parçalarına sardıkları hediyelik eşyaları müşterilerine satmaya çalışıyorlar. Sahranın kıyısından bu çöl coğrafyasından geceleyeceğimiz Erfourt ‘daki bir Kasbah oteline doğru yola çıkıyoruz. Çöl ortasındaki nadide bir güzelliğe sahip otele hayran oluyoruz. El emeği ile yapılmış rengârenk taşlarla döşenmiş mozaik işlemeli bu otel çölün yorgunluğunu biranda alıyor.

 

Fas’ta gece eğlencesi: Chez Ali

 

Marakeş’teki bu gece gösterisi otantik berberi kültürünü canlandırıyor. Şehir dışında kurulan büyük alanda beyazlar giymiş kurusıkı silahlı atlı adamlar tarafından karşılanıyoruz. İçeriye dev çadırların olduğu yere doğru ilerlerken yerel müzik çalan, oynayan adamlar ve kadınlarla dans edip aralarına karışıyoruz. Bize gösterilen çadırlara geçiyoruz. Masalara yöresel tajin kebap konuluyor. Yuvarlak masadaki büyük tajin çömleğindeki kuzu etini parçalayarak, ellerimizle afiyetle yerel geleneklere uygun olarak yiyoruz. Yemek sonrasında büyük gösteri başlıyor beyaz atlı adamlar önümüzdeki gösteri alanında hızla gelerek kurusıkı silahlarını büyük bir gürültü ile ateşliyorlar. Ancak atlardan biri devrilip kalkamıyor, bütün adamlar başına toplanıyorlar ama at ayağa kalkamıyor hamle de yapmıyor öldü galiba derken uzun bir süre geçiyor ve yavaş yavaş doğrulmaya çalışıyor hepimiz büyük bir nefes alıp oradan uzaklaşıyoruz. Gösterinin bir parçası olmayan bu duruma üzülüp bir Berberi fantezisi olarak yorumluyoruz.

Fas’ın bilinen rotalarını izleyerek gittiğimiz yerlerin sihrinden kurtulmazken bu ülkenin kolayca bitirilemeyeceğini ve keşfedilmeyi bekleyen daha pek çok yerinin olduğunu fark ediyoruz. Bunları da bir başka sefere bırakıp yaşadığımız deneyimlerle dönüyoruz.  Bu gezinin düzenleyicileri olarak, İstanbul 1001 Tur programı kapsamında, Ahmet Faik Özbilge ve Uğur Aşgel’in katkılarının bu gezi boyunca gördüklerimize ve yaşadıklarımıza bakarak ne denli önemli olduğunu daha iyi anlıyorum.

 

Hürriyet Konyar

 

Antalya/Mayıs-2018