Japonya ile ilgili pekçok şeyi okuyup bilmekle beraber görmek ve yaşamak başka bir şeymiş. Japonya’yı Tokyo’dan başlayıp Fukuoka (Hakata) ‘ya kadar giden Japon Hızlı trenleri ile dolaştık. Dünyanın gelişmiş ülkeleri olarak Avrupa, Amerika’yı görmüş olsak da Japonya bu ülkelerin üzerinde başka bir zamanı yaşıyor gibiydi. Biz de kısa bir süre için de olsa bu zaman boyutundaydık. Japonya ile ilgili görülecek ve yaşanacak çok şey olmakla birlikte bizi etkileyen pek çok şey arasında özellikle, daima güleryüzlü ve yardımsever insanların , kalite ve estetiğin, gündelik yaşama giren ileri teknolojinin, temizlik ve düzenin olduğunu söyleyerek başlayalım.
![]()
Japonya’ya yolculuğumuzu, bir başka yolculukla , Trans Sibirya treni ile birleştirdiğimizi bir başka yazıda aktarmıştım. (Bkz. ‘Transibirya Tren Yolculuğu :Krasnoyarsk’dan Vladivostok’a’) Yolculuğun bundan sonraki kısmına geçerek Tokyo’ya varışımızdan itibaren gezimize başlayabiliriz. Tokyo’ya gelişimizi ise, Vladivostok’dan Siberia havayolları ile 2 saatlik bir uçuşla yaptık. Uzun bir yolculuk sonrası zaman dilimine alıştığımız için Jetlag tabiiki yaşamadık. Buradaki saat farkı, bir saat geriye doğru giderek , yedi saat olan fark altı saate düştü.
Narita havalimanına inince pasaport işlemlerinin ardından, para bozdurma, otele transfer, hangi araçla otelimize en yakın gideceğiz meseleleri ile başbaşa kalmamız, biraz panik oluştursa da hem günlerdir bu konuda yaptığımız araştırmalarla, edindiğimiz internet bilgileriyle ve hem de havalimanındaki görevlilerin sıcak yardımlarıyla korkularımız ortadan kalkmıştı.
Öncelikle , yanımıza dolar olarak aldığımız paramızı kendi harcayacağımız miktar kadar bozdurduk. Gerektiğinden fazla bozdurmanın ise, hiçbir zararı olmuyor. Çünkü dönüşte dolar kuruna göre kuruşuna kadar geri alıyorsunuz. Ayrıca kredi kartı da kullanabiliyorsunuz. Bu konuda çeşitli yazılarda kredi kartının her yerde geçmeyeceği yazılsa da biz karşılaşmadık. Ancak her zaman da kredi kartı kullanmadık.
Havaalanında para bozdurma işlemini tamamladıktan sonra sıra otelimize nasıl döneceğimiz ve yolumuzu nasıl bulacağımız hangi durakta ineceğiz gibi sorunlarla meşgul olmaya geçmişti.
Şehre gitmek için , adına Limuzin denilen bizim Havataş yada Havaş benzeri özel otobüslere binmeyi tercih ettik. Otobüse binmek hem otelimize yakın bir yerde bizi bırakması hem de ağır bavulların taşınması açısından oldukça kolaylık sağladı. Taksiler ise, bütçe açısından pahalı bir seçenek olmakla birlikte japon taksilerinin bildiğimiz taksilerden farklı olduğunu söylemek gerekiyor. Dantel örtülü koltuklarıyla beyaz eldivenli şoförleriyle kendinizi çok özel hissetmenizi sağlayacak bir garanti veriyorlar gibi geldi. Ancak Taksilerin oldukça pahalı olması bu deneyi yaşamamızı engelledi.
Kalacağımız otele nasıl gideceğimiz, hangi aracı kullanacağımız tur firmamızın (Travelogue Group Tour) bize verdiği rehber kitapçığında da yazılmıştı. Ayrıca metro ile gideceğimiz yerler için SUİCA denilen metro kartlarını ve şehirlerarası yapacağımız tren yolculukları için Japan Rail Pass biletlerimizi de otel rezervasyonları ile birlikte tur firması bize verdi. SUİCA metro kartları ayrıca Seven Eleven market harcamalarında da kullanılabiliyor.
Otobüs bizi Ikebukuro’daki otelimize en yakın durakta indirdi. Otobüsün ineceği durakları gösteren İngilizce yazıların olması da kolaylaştırıcı oldu. Sonrasında oteli yürüyerek telefonumuza kaydettiğimiz Map uygulamasına bakarak kolayca bulduk.
Otele varış, yerleşme işlemlerinin ardından biran önce etrafı tanımak için sabırsızlanmaya başladık. İlk kez tek başımıza bir şehri keşfetmek yada başa çıkmak durumundaydık. Tokyo’nun gece ışıklarını , renklerini, kalabalığını ve eğlencesini görmek için görülmesi tavsiye edilen yerlerden biri olan, Shinciku’da Golden Gai denilen bölgeye gittik. Burasını anlatmaya geçmeden önce, metro deneyimimizi aktaralım.
Ikebukuro’daki otelimize metro istasyonunun çok yakın olması metro’yu kolayca bulmamızı sağladı. Akşamın ilerleyen saatlerinin olmasına rağmen hala şehir aydınlık. Metro istasyonuna girince Suica kartlarımıza yükleme yapıp Shinciku istasyonuna giden hattı öğrendik. Sonra hem Japonca hem İngilizce olarak yazılmış yazıları takip ettik. Metro İstasyonu geç bir zaman olmasına karşın hala oldukça kalabalık. Metroda gideceğimiz hattı ararken üzerimize akın akın gelen kalabalıkla yolumuzu şaşırmamaya çalışırken, bir yandan da yukardaki yazıları takip etmek gerekiyor. Ayrıca , soldan akan yürüyüş trafiğini de idare etmek gerekiyor. Aynı zamanda bineceğimiz istasyon hattına doğru gitmek uzun bir yürüyüşü de gerektiriyor. Sonunda hattımızı bulduk ve Shinciku’ya giden metromuz geldi. Metroya biniş sırayla yapılıyor. Sırayı kimse bozmuyor ve metro gelince önce inecekler yavaşça bekleniyor sonra yine yavaşça binip bir yer bulunuyor. Metronun içi pembe kadife koltuklarla döşeli tıpkı eviniz gibi tertemiz geç bir vakit olmasına karşılık. Herkesin elinde cep telefonu var. Devamlı gözler orada kimse kimseye bakmıyor. Veya başka bir kitap gazete okumuyor. Herşey cep telefonundan takip ediliyor. Shinciku yakın bir istasyon olduğundan hemen geldik. İndik ancak çıkış kapısını bulmak zorundayız. Metronun çoklu hat yapısı içinde her hattın kendine ait çıkış kapısı var. Bu çıkış kapıları numaralı. Yapacağınız şey hangi çıkıştan çıkmak istiyorsanız bu çıkışın numarasını sorup sonra bunu takip ederek dışarı çıkmak ancak bu yazıldığı kadar kolay olmuyor tabii ki. Çıkışları karıştırabiliyorsunuz. En başta çıkışta görevlilere sorup numarayı aldıktan sonra yolu karıştırınca başkalarına da sormamız gerekti. Bize en içten bir şekilde yardımcı oldular. Hiç kimsenin yardımcı olmadığını görmedim. En son yardımcı olmak isteyen kişinin dükkanını kapatmak üzere olduğu halde kendisi İngilizce bilmediği için bir başkasını çağırıp bize yardımcı olmaya çalışması oldu. Güleryüzlü yardımsever Japonlara hayran olmamak elde değil.
Shinciku istasyonunda inip Golden Gai bölgesine gitmeyi sora sora başardıktan sonra burası rengarenk Japonca yazılarla ışıkların bol olduğu bir bölge. Bir eğlence merkezi. Barların, Showların, Kabuki tiyatroların ve yemek restorantlarının olduğu bir bölge. Özellikle Robot restorant dedikleri çıplak Show yapılan yerlerle dolu. Işıklar, barlar, restorantlar, Showlar, içeriye davet edenler, doğrusu yorgun bir akşamda pek ilgimizi çekmedi. Biraz daha dolaşıp bol bol fotoğraf çektikten sonra yeniden metro istasyonuna dönüp yine aynı hattan Ikebukuro istasyonuna ve oradan otelimize döndük. İlk deneyimlediğimiz ve açıkçası korktuğumuz karmaşık metro ağının kafa göz yarsak da üstesinden gelmeyi başarmıştık.
Tokyo’da sadece üç gece kalacağımız için gezmek için bir tam günümüz ve bir de yarım günümüz var. Sonrasında Kyoto’ya geçeceğiz. Bu nedenle gezeceğimiz yerleri iyice belirginleştirip gitmek gerekiyor. Bunun için kolay bir yolu seçip, Tokyo’yu Lonely Planet’in tavsiye ettiği iki günlük kısa tur güzergahı üzerinden gezmeye başladık. Önce Shibuya istasyonunda inip , Meiji imparatorluk saray bahçesinden başladık. Burada Tokyo’da görülmesi gereken bir Şinto tapınağı (Jingu Shrine) bulunuyor. Tapınak İmparator Meiji ile İmparatoriçe Shōken’ın ruhlarına adanmış. Şinto dini Budizmden önce varolan Dünya’nın en eski dinlerinden biri olup animist bir inanca sahiptir. Doğanın yeniden canlanacağı düşüncesi ile rüzgarın, yağmurun, ağacın v.b. kutsal ruhlar taşıdığına inanılmaktadır. Yeniden doğuş inancı bir anlamda karma felsefesini ortaya çıkarmaktadır.
Meiji İmparatorluk sarayına Tor denilen tapınak kapısından giriyoruz. Tor kapısı bu dünyadan öte dünyaya girilen bir kapı olarak manevi bir anlamı da var. Meiji imparatorluk sarayının önemi, Japon imparatoru Meiji’nin dini başkent olan Kyoto’dan başkenti Tokyo’ya taşıması ile Japonya’da yeni bir çağ başlıyor. İmparator Meiji Japonya’nın modernleşmesi için reformlar yapıyor. Modernleşme ile birlikte teknolojiye ve sanayileşmeye önem verip eski geleneklerden ayrılarak Batı bilgisiyle yeni bir Japonya yaratmak istiyor. Getirdiği reformlar arasında bazıları, Batılı yaşam tarzının geleneksel Japonya’da benimsenmesine yönelik olarak, gündelik yemek alışkanlıklarının batılı zevkine göre yenilenmesi olmuş. İmparatorluk sarayında karşımıza ilk önce , bira endüstrisini geleneksel sanayinin yanında teşvik etmek için rengarenk boyanmış geleneksel içki kabı olan Sake kaplarından yapılma bir bira duvarı çıkıyor. Bu Andy Warhol tarzı bir duvar aslında. Sake kapları Tor denilen tapınak kapısından içeri girince rengarenk bir duvar şeklinde yapılmış. Biranın yanısıra şaraba da önem verilmiş. Şarap içilmesini teşvik etmek için de Fransa’nın Burgonya şarap fıçılarından bir duvar daha yapılmış. Bu duvar, Fransa’yla dostluk ve barış ruhunu kutlamak içinmiş.
İmparatorluk sarayına ve dini ibadete girmeden önce islam dininde olduğu gibi sembolik bir beden temizliği ve ruh hazırlığı yapmak üzere, sarayın girişinde bulunan bir havuzun akan çeşmeleri ve etrafında tahta kepçeleri ile temizlik yapıyorsunuz. Temizlik önce sol elinizi yıkamakla başlıyor ve ağıza su alınıp çalkalanıyor (kepçeden ağızla içmiyorsunuz) sonra kepçe ters çevrilip havuzun kenarına bırakılıyor.
İçeriye doğru tapınağa yine büyük bir Tor kapısından giriliyor. Ancak çıkarken kapıya sırtınız dönmeden arka arka saygı ile dua edilerek çıkılıyor.
Bu büyük tapınak girişinden itibaren dini ritüeller sizi karşılıyor. Bonsai ağaçlar, İkebana sanatının ve dini ibadetin bir simgesi olarak sergileniyor. 350 yıllık çam ağaçlarını minyatürleşmiş olarak görebilirsiniz. Biraz daha ilerde, dileklerinizi tahta bir tabelaya 500 yen karşılığında yazdırıp dilek ağacına asıyorsunuz. Dilek tabelalarından dilek ağacı kocaman bir duvar haline gelmiş. Şinto dininin animist inancı ile gündelik yaşama ilişkin pekçok dileğe yer verildiğini gördük. Başka bir bina ise, dua etmek isteyenlerle doluydu. Burada fotoğraf çekmek için bağış yapmanız gerekiyor. Dualar ve dini ritüellerin yanında şans getiren figürler gibi pek çok dini hediyelik eşyalar da satılıyor.
İmparatorluk sarayı içindeki tapınak ve kutsal dünyayı izledikten sonra yavaş yavaş burayı geride bırakıp Lonely Planet’in bize önerdiği güzergah olan Omate-Sando caddesinden Shibuya Crossing’e doğru uzun bir yürüyüşe başlıyoruz.
Bu caddenin iki tarafı da markalı gösterişli mağazalarla dolu. Mağazaların kimisinin mimari yapısı ile ödül almış olmalarını ilgiyle izleyerek yürümeye devam ediyoruz. Dior, Tod, Burberry gibi marka mağazalar caddenin iki tarafında sıralanıyor. Yürüken gözümüze çarpan bir diğer şey ise, Sigara içmek için kalabalık caddelerin kenarlarında duran, etrafı camla kaplı bölmelerin yapılmış olması. Caddede yaptığımız yorucu bir yürüyüşün ardından yavaş yavaş Shibuya’ya doğru geldiğimizi kalabalığın arasına gelince anlamaya başladık. Shibuya istasyonuna gelince ünlü sadık köpek Haçiko’nun metronun başında sahibini beklerken bulduk. Tabii başı oldukça kalabalıktı. Herkes Haçiko’yla birlikte fotoğraf çektiriyordu. Shibuya crossing ise, artık turistik hale gelmiş olan Tokyo’nun en kalabalık caddesi gibi duran bir kavşak. Ancak Tokyo’da gördüğümüz hemen her yer kalabalık ve yaya geçitleri ile dolu. Burasının ünü oldukça artmış yabancı turistler özellikle buraya gelip fotoğraf, video çekmek istiyor. Gördüğümüz birkaç yaya geçidinin biraraya gelmesiyle ortaya kalabalık kaosu çıkıyor. Karşıdan karşıya geçmek için birbirlerine dikkat eden, çarpmadan , ezmeden geçen insanların her seferinde ne kadar düzenli olduklarını görebiliyoruz. Üstelik bu insanlar sürekli yürürken telefonlarına bakıyorlar.
Bu kavşağı ve metrodaki kalabalıklara rağmen kurulan düzeni ve insanların uyumunu gördükten sonra , karmaşa içinde düzen, sadelik içinde güzellik felsefesinin ne güzel uygulandığını düşünmeden edemiyorum. Bu karmaşa içinde yürürken düzenin bozulmayacağının güveni içinde telefona bakmak çok olağan bir durum. Bu karmaşık düzen içinde trafik lambalarının yanıp sönmesini de kuş sesleri ile ayarlanmış.
Shibuya Crossing’i izlemek için en ideal yer, tam köşedeki Sturbucks oldu. Burası fotoğraf çekmek için ideal bir köşe olmakla kalmayıp, uzunca bir süre kahve içip dinlenmek için de iyi bir yer.
Lonely Planet’in önerdiği güzergah sona erince bu defa bizim gitmek istediğimiz yerlere sıra geldi. Bunlardan biri, Mori Art sanat müzesiydi. Burası özellikle modern teknoloji, dijital alandaki sergi ve gösterilere yer vermesi açısından önem taşıyor. Zamanımızın az olması diğer önemli müzeler arasında seçim yapmamıza neden oldu ve sonuçta buranın mutlaka görülmesi gerektiğini düşündük. Metroları artık öğrenmiş olarak aktarmalı metrolarla Shibuya’dan Rappongi istasyonuna hızlı bir şekilde gittik. Müze Tokyo’nun yüksek binalarından biri, Tokyo’yu panoramik olarak izlemek için tercih edilen kulelerden biri. (Diğeri Tokyo Tower) Ancak Mori Art sanat müzesi geçici düzenlemeler yapıldığı için gittiğimiz günlerde kapalıydı. Bu nedenle gezmek mümkün olamadı.
Tokyo’ya ayırdığımız bir gün ne yazık ki çok az ve görülmesi gereken daha pek çok yerin olduğunu biliyoruz. Ertesi gün Tokyo’dan 17.10’da Kyoto’ya doğru yola çıkacağız. Buradan ayrılmadan önce erkenden Shinciku’ya gidip , yerel bir kahvecide oturup kahve içmeyi planladık. Taji Maya kahvecisi, dışardan bakınca pek de bir şeye benzemeyen küçük tahta bir kulübe şeklinde. Girişiyle cazibesi olmayan bu kahve dükkanında sabah saat 10.00’dan önce açılmadığı için kahve içemiyorsunuz. İçerisi küçük iki üç masalı ve bir kahve barı var. Dünyanın pekçok yerinden gelmiş kahve çekirdeklerinin özenle kavrularak mis gibi kokusu içeriye sinmiş. Kahve çekirdeklerini dikkat ve sabırla kavuran bu dükkanı bir arkadaşım tavsiye etmişti. İçeride paketlenmiş olan bu çeşit çeşit kahve çekirdeklerinden yada çekilmiş kahvelerden satın alabiliyorsunuz.

Yerel bir kahve dükkanından çıkıp yine yerel olan bir Ramen çorbacısı da öğle yemeği için iyi bir seçenek oldu. Ramen dükkanlarının sağlı sollu sıralandığı ve mini bir çarşı görünümünü aldığı bu otantik yerde sabah çorbacıları olarak bir iki müşterileri varken öğleye doğru müşteriler artınca yer bulmak zorlaştı. Ramen çorbacıda müşteriye bakan yardımcı kız, Ramen seçimi yapmamız için içerde bulunan renkli butonlardan oluşan bir menü tablosuna para atıp bilet almamızı söyledi. Bizim yerimize paramızı atıp istediğimizi almamız için yardımcı oldu. Giderek kalabalıklaşan çorbacıda şansımıza bir yer bulup oturduk. Etrafı bar olan tavanı alçak, burun buruna yemek yediğiniz bir mutfağın arkasında çorba yapan bir ekip var. Ekip hızlı bir şekilde noodları kaseye koyup üzerine baharatlı (acı değil) et suyunu etini, yeşil yosunu koyup önümüze sürüyor. Tabii bu Ramen çorbası iki tane çubukla yeniyor. Ama çatal da isteyebiliyorsunuz. Biraz bekledikten sonra gelen noodle domuz etli ve yağlı oldukça lezzetli bir çorbaydı.

Tokyo’nın neresine gidersek gidelim hep karşımıza bir Big Camera adıyla çok katlı mağazalar zincirinin çıktığını gördük. Burada ne ararsan var. İçinde mutfak, banyo, dekor, teknolojik ürünler v.b. herşeyi bulmak mümkün. Ancak fiyatların dolar ile belirlendiğini görünce hiç de ucuz olmadığını söylemek gerekiyor.
Alışveriş için bir diğer mağaza zinciri de, Drugstore mağazaları. Görünümüne bakıp ucuzcu mağazalar zannedilebilir ancak öyle değil. İçinde herçeşit kozmetik,vitamin ,ilaç v.s. olan eczaneye pek benzemeyen mağazalar. Yine bir diğer çok katlı mağaza da, Manga mağazaları. Oldukça popüler olan bu yerler, Japon kültürünün bir parçası ve batı popüler kültürü ile ayrılan önemli bir gösterge. Japon anime dünyasının kahramanları, eşyaları ile gençlerin çocukların dünyasına aitler. Manga kültürü çizgi roman kahramanları ile başlayan bir kültür özellikle çocuklar için bir rol modeli oluşturmayı hedefliyor. Savaş sonrasında çocukların mutlu çocuklar olarak yetişmeleri için manga kültürü çok yaygınlaşmış. Bugün bu kültürün ustalarından anime dünyasını dünyaya tanıtan Miyazaki, Tokyo’daki Gihbli stüdyolarında anime filmler yapıyor. Bunlar arasında, ‘Ruhların Kaçışı’ adlı anime film Oscar ödülü almış. Anime dünyasında bahsetmeden geçemeyeceğim diğer bir kahraman da, Komşum Totoro filminden tanıdığımız kahraman Kedi Totoro. Totoro sadece iyi insanlara gözüküyor ve yardım ediyor.

Tokyo’da kaldığım kısacık sürede edindiğim izlenimlerde, sabah, akşam her zaman kalabalık ama düzenli sokaklarıyla, teknolojiyi yanıbaşında hissettiren her daim cep telefonuyla meşgul ve her işini hızla o küçük teknoloji kutusunun içinden halleden insanlarıyla, egodan uzak hiç sıkılmadan her daim yardım severlikleriyle, temizliği, hijyeni bu yüzyılda sağlamış bir toplum olmalarıyla, özellikle tuvalet temizliğinde başka dünyanın başka hiçbir yerinde göremediğim bilgisayarla kontrol edilebilen hijyen temizliğinin en sıradan diyebileceğimiz umumi tuvaletler de bile kullanıldığını söyleyebilirim. Bu arada hijyen ve çöp konusuna o kadar dikkat etmişler ki, yol kenarında bir çalışmada bile sarı şeridin dışına taşan bir toprak kırıntısı bulamıyorsunuz. Yada sokak arası satıcılarının her daim böcekleri davet eden çöp kutularının tertemiz olduğunu, pisliğin hiç mi hiç olmadığını görebiliyorsunuz. Japon hanımların kendilerine özgü moda tasarımlarıyla, rahat ama lüks giysileri tercih ederek, bol, topuksuz kıyafetleriyle incelik ve zariflik sağlayabiliyorlar. Bazen belden büzgülü elbiseler , fırfırlı bluzlar, şoset çoraplarıyla yakışmasa da rahat olmayı tercih ettikleri belli olan giysileriyle, bakımlı , düzgün yüzleriyle güzelliklerine özen gösteriyorlar.
Tokyo’dan Kyoto’ya gitmek için aldığımız Japan Rail Pass biletleri ile yolculuk yapacağız. Trene binmeden önce biletleri satın aldığımız japan Railways Group’un metro istasyonun hemen yanındaki ofislerine gidip tren saatimizi ve koltuk seçimimizi Fuji dağını görecek şekilde yaptırmıştık. İşlemleri, güleryüzle ve ellerini akıcı bir hızla kullanarak çalışan kızı izlerken bir sanat performansını izler gibiydik adeta.
Metro istasyonundan JapanRail (JR) hattını alarak Kyoto için Shinagawa istasyonuna gittik. Kyoto’ya gidecek olan trenimiz 5.10’da kalkacak. Tren istasyonu bildiğimiz ana gar istasyonundan farklı olarak sürekli trenlerin gelip yolcu alıp indirdikleri bir istasyon. Bineceğimiz hızlı trenler yerde giden uçaklar gibi tasarımlanmış. Burunları uzun gövdelerinde küçük uçak pencereleri ile hızla istasyona girip çok yavaş duruyorlar yolcularını indirip yine yolcuları alıp hızla yola devam ediyorlar. Trenlerin geliş gidiş saatlerini gösteren elektronik tablodan trenlerin saniye gecikmeden geldikleri ve kalktıklarını görüyoruz. Ayrıca trenin hangi vagonuna binecekseniz istasyonda yazılı olan yere gidip bekliyorsunuz. Rakamın yazılı olduğu yere tren yanaşıyor. Kolaylıkla trenimize bindikten sonra geniş ve rahat koltuklarımıza geçip ikibuçuk saat sürecek yolculuğumuza başladık. Yorgunluğun da etkisiyle zamanın nasıl geçtiğini anlamadan Kyoto’ya gelmişiz.
Kyoto
Kyoto, Japonya’nın eski dini başkenti olarak (794-1868 yılları arasında bin yıllık bir dönemde) biliniyor. Yerel halkın dini olarak bilinen ve animist inanç olarak ortaya çıkan Shinto dini ile Japonya’ya Çinden gelen Budizm ile yanyana durabiliyorken Meiji dönemiyle birlikte ayrılmışlar. Budist tapınakların içindeki Zen bahçelerinde ise , meditasyon yapılarak derin düşüncelere geçiliyor. Budizmin hayat felsefesini dünyaya bakışını da burada görmek mümkün.
Yine Lonely Planet ve diğer travel kitaplarının önerileri ile ilk gün Kyomizudera Budist tapınağını dolaşmaya başlıyoruz. Kyomizudera tapınağı yolu, sabah okul çocukları, geyşa kıyafetli genç kızlar ve turistler, aşıklar, ayakları takunyalı sarı giysileri ile Budist rahip adayları ile doluydu. Geyşa kıyafeti kiralayan dükkanlarda, tapınağın etrafında içinde rengarenk giysileri giyip tapınağa çıkmaya hazırlanan genç kızlar var. Tapınağa çıkan yokuş yukarı yolun iki tarafında sıralanan tatlıcı dükkanları çeşit çeşit renkte ve zariflikte yerel tatlılar satıyorlar. Bu tatlılara en çok okul çocukları ilgi gösteriyor. Hediyelik eşya satıcıları da yine burada .
Kiyomuzudera tapınağı, 798 yılında yapılmış, Nara’da ortaya çıkan Hasso Budizm okulunun bir kolu olarak yerel Budizm okullarının entrikalarıyla başederek hayatta kalmayı başarmış. Burası tek bir tapınaktan ibaret değil, içinde pekçok tapınağı barındırıyor. Hepsinin de çok katlı ve tahta işlemeli ve boyalı muhteşem tapınaklar olduğunu söylemeliyim. Asıl tapınak bölgesine girmeden önce Tainai-Meguri binasına girmek için rahip bizi elinde bilgi formlarıyla yönlendiriyor. Burası, Budist inanca göre simgesel anlamda Bodisatva’nın rahmine yapılan yolculuk. Tamamiyle karanlık olan ve aşağıya doğru inen bir koridordan hiçbir ışık damlası görmeden el yordamıyla inmeye çalışıyorsunuz. Karanlık ana rahminde ilerlemek anlamına geliyor. Gerçekten insanı yoruyor ve korkutuyor. Karanlığın sonunda üzeri işlemeli bir taş parlıyor. Bu taşa elimizi değdirip kendi etrafımızda istediğimiz yöne dönerek dileğimizi iletiyoruz. Sonrasında karanlık birdenbire bitiyor ve yeniden doğuyoruz.
Buradan çıkıp Jishu-Linja denilen bir başka tapınağa geçiyoruz. Bu tapınak daha eğlenceli. Burası aşka adanmış olduğundan çeşitli aktiviteler, dilekler aşkla ilgili. Bunlardan bir tanesi gerçek aşkı bulmakla ilgili. Burada 18 metre uzunluğundaki yoldan gözlerin kapalı olarak gitmen ve buradaki taşların üzerine bastığın takdirde gerçek aşkına kavuşacağını söyleyen bir deney yaşanıyor. Eğer taşlardan birine basmadan geçilirse aşklarına karşılık beklemeleri mümkün olmayacakmış. Buradan geçmek için eğer birinden yardım alırsanız , gerçek aşkı bulmak için de birinden yardım alacağınız anlamına geliyormuş.
Tapınağın eğlenceli deneylerinden bir başkası da, Otawa-no-taki şelalesiydi. Şelale üç ayrı koldan akıyor. Birinci kol, uzun yaşamı, ikincisi, başarıyı üçüncüsü de, aşkı temsil ediyor. Çeşmenin ortasındaki üç kepçeden birini seçip suyu içiliyor. Üçünden birden içilirse açgözlü olduğuna işaret ediyormuş. Şelale önündeki uzun kuyruk sırayı kimsenin bozmaması ve önden girmemesi nedeniyle çabuk ilerledi.
Yine Lonoly Planeti takip ederek , Kiyomuzedera tapınağından çıkıp bir başka tapınak olan Chion-in tapınağına doğru yürüyüşe geçtik. Burası Kyoto’nun en popüler bir hac merkezi oluyor. Ayrıca Budizmin en büyük okulu olan Jado kolunun merkezi olarak hizmet veriyor. Chion-in kurucusu Budizmin önde gelen kişilerinden Honen , kendi Budizm anlayışını (Jado budizmi veya saf ülke anlayışı) yaymaya çalışırken burada ölüm orucu tutmuş. Bu tapınak 1234 tarihinde kurulmuş. Honen, o dönemde zenginlik ve refaha yönelik olarak yorumlanmış olan Budizm inancını seçkinlerin dini olmaktan çıkartıp topluma yayılmasına öncülük etmiş.
Girişteki tahta tapınağın zemininde yürürken her adımda tahta gıcırtıların kuş sesi gibi çıkması nedeniyle buraya ‘bülbül’ zemin adı verilmiş. Bu da tapınağın popülerliğini arttırmış. Tapınağın zen bahçesi kısmına geçince bahçede Honen’in saf ülke anlayışının bir zen bahçesi olarak düzenlendiğini gördük. Bu zen bahçesinde 25 adet taş duruyor. Tabloda Amida Nyorai’nin inişi ve 25 Bodhisatvas takipçisi anlatılıyor. Taşlar, Amida Nyorai’yi bekleyen 25 Bodhisatvasını temsil ediyor. Çalılar ise, bu 25 tilmizin uçarak geldiği bulutları anlatıyor. Bunların etrafında ise, yine özenle taranmış ve bir denize benzetilmiş küçük çakıl taşları ile kumlar duruyor. Bahçenin diğer kısımlarında bonzai haline getirilmiş çam ağaçlarının etrafında taşlar ve sulardan oluşan görsel manzaralar arasında meditasyona dalıp gidiyoruz. Bu bahçeye Nijugu –Bosatu –no-niwa adı verilmiş.
![]()
Chion-in tapınağında çok fazla kalabalık yok. Tapınağın yukarı kısımlarında artık tek başımıza kalıyoruz. Bahçelerin içiçe geçmesiyle oluşan yeni bahçeler, Budistlere ait mezarlar ve mezartaşları arasından yolumuza devam ediyoruz. Lonely Planet’in verdiği bilgiye göre, Tapınakta Japonya’daki en büyük çan bulunuyor. 1633 de dökülmüş olan bu çan bu tapınağın rahipleri tarafından her yıl yılbaşı arifesinde 108 kez çalınmaktaymış.
Chion-in tapınağından akşam üzeri çıkıp yavaş yavaş Kyoto caddelerine doğru yürüyerek iniyoruz. Yemek yemek, canlı sokakları, alışveriş merkezlerini izlemek Tokyo kadar olmasa da yine de yorucu. Kyoto’nun en canlı yerel alışveriş merkezi olarak bilinen yer Nishiki Market. Burası, üzeri kapalı her iki yanı sokak satıcılarıyla dolu bir Pazar. Bir tarafı tamamen balık ağırlıklı olan pazarda çeşit çeşit ızgaralar, kızartmalar, suşiler v.s. sokak yemekleri ve restorantlar ile dolu. Diğer tarafında da çok çeşitli hediyelikler satan dükkanlar rengarenk vitrinleriyle karşımıza çıktı. Nishiki Market zengin yemek kültürünün bir parçası, bölgenin Japonya’nın yemek lezzetleri merkezi Osaka’ya yakın olması nedeniyle de burasının lezzet duraklarından birisi olduğunu söyleyebilirim.
Kyoto’daki üçüncü günümüzde sabah yine erken yola çıkıp bu defa Kuzeydoğu’ya doğru Kyoto’nun en önemli Budist tapınaklarından biri olan, Kinkaguji manastırı ile Rion-ji Zen bahçelerini görmeye gidiyoruz. Otelimizin hemen önünden kalkan otobüs çok kalabalık, öğrencilerle dolu. Manastıra gelince bütün öğrencilerle birlikte biz de indik. Yol üzerindeki devasa tapınak binalarını geçip ‘Golden Pavillon’ (Altın ev) olarak bilinen Kinkaguji tapınağına doğru hepbirlikte gidiyoruz. Giriş oldukça kalabalık bir turist grubuna rağmen düzenli bir sıra ile içeri giriyoruz. Altın tapınak, Rokuon-ji olarak da biliniyor. Budist tapınağın ilgi çekici öyküsünü, biraz kaynak araştırmalarından ama en yakın şekilde yeni tanıdığım Yukio Mişima’nın Altın Köşk Tapınağı romanından tüm Trans Sibirya yolculuğum sırasında okuyarak öğrendim. Romandaki öykü, gerçek olaylardan esinlenerek anlatılmış , tapınakta bir Shogun olan babasının izinden giden genç Budist rahip, eğitimini almak için buraya geliyor. Ancak Budist rahibin hem fiziksel olarak hem de ruhsal olarak dengesiz olması giderek insanlardan uzaklaşmasına ve düşman olmaya başlamasına ,güzelliklere karşı hissizleşmesi sonunda içinde bulunduğu Altın köşke karşı da düşmanca davranmaya başlamasına neden oluyor. Rahip, sonunda Altın Tapınağı yakmasıyla sonunu getiriyor. Tapınak 1955 yılında yeniden inşa edilmiş, Tapınağın sade süssüz bir şekilde olmasına karşılık altın yaldızla kaplı yapısının , içinde bulunduğu Japon bahçesine yansıması ona zarif vakur bir duruş getiriyor. Bu kadar zenginlik içinde sade bir yaşamı simgeliyor sanki. Tapınağın içi gezilmiyor. İçinde bulunduğu Japon bahçesi bir zen bahçesi olarak kurulmuş. Bonsai haline getirilmiş çam ağaçları küçük adacıklar içinde Altın tapınağı kapatmadan onun güzelliğini ortaya çıkartacak şekilde duruyorlar. Gölün dingin suyu içindeki dev kırmızı japon balıklarını , zen bahçesini seyrederek altın tapınağın etrafını dönerek dışarı çıkıyoruz.
![]()
![]()
Altın Tapınaktan ayrılarak , yine aynı bölgede olan Huzurlu Ejderhanın tapınağı olarak da bilinen ve Unesco dünya Mirası listesinde yeralan Ryöan-Ji tapınağı ve Zen bahçelerine doğru yürümeye başladık. tapınağın girişinde yine kalabalık bir öğrenci topluluğu ile birlikte tapınağı ziyarete giriyoruz. İçeri girerken tapınağın tahta merdivenlerinin başında ayakkabılarımızı çıkarıp ayakkabılığa koyduk. Tapınağın içinde bir havuz gibi yapılmış etrafı merdivenle çevrili bir zen bahçesi Budist rahiplerin meditasyon yapması için tasarlanmış. Bu içi iri taşlı kumlarla dolu havuzun içinde kumlar özenle taranmış ve içinde 15 tane taş duruyor. Bahçe toplanmış çakıllardan ve onbeş yosun kaplanmış iri kaya parçalarından oluşuyor. Bu kayalar öyle yerleştirilmişler ki, bahçeye hangi açıdan bakılırsa bakılsın sadece on dört iri kaya parçası görülebilmektedir. Sadece aydınlanmaya ulaşabilenlerin onbeşini aynı anda görebileceğine inanılmaktadır. Ancak bu zen bahçesinin etrafında oturmuş öğrenciler cep telefonları ile meditasyon yapmayı tercih etmiş olmalılar. Tapınağın bahçesindeki gölün üzerinde açmış rengarenk nilüfer çiçekleriyle kaplı japon bahçelerinin olduğunu söyleyelim.
Kyoto’da gördüğümüz fütüristtik mimari yapılardan birisi de, Isetan tren istasyonu binası oldu. İstasyon binası pek çok özelliğin biraraya getirilmesiyle oluşturulmuş. İçeri girdiğiniz dev bir balinanın içine girmiş duygusu veren yüksek ve eğri kambur bina merdivenlerle yeni bir şekil alıyor. Kamburun üstüne çıktığınızda aşağıya doğru küçülmüş insanlara bakıyorsunuz. Kolayca yürüyen merdivenlerle yukarı çıkıldığı gibi aşağıya da yürüyerek inebiliyorsunuz. Binanın çok katlı bir yapı olmasına karşılık bu çok katlılık bir piramit gibi yatay bir şekilde yükseliyor. Yatay merdivenlerde rahatça oturup etrafı seyretmek mümkün. Bu inanılmaz bina içinde ise, kat kat herşeye rastlıyorsunuz yemek katında japon yemeklerinin çeşitleri, dükkanların önünde kuyruklar oluşmuş , ancak herhangi bir karmaşa ve kaos olmaksızın yemek sırasını bekliyorlar. Hediyelik eşyalar katında da çok çeşitli , zevkli , kaliteli ama bütçeye göre de hediye bulmak mümkün oluyor. Hepsi kaliteli ve özenli bir şekilde paketlenip size veriliyor. Özellikle dikkat ettiğim şeylerden birisi de, bu paketlemenin veriliş biçimi oldu. Bunu o denli saygılı sevecen ve sizi duyan bir yaklaşım içinde yapıyorlar ki birden insanın içini sıcacık bir şeyler kaplıyor.
Kyoto’nın mutfak lezzetleri arasında, çok beğendiğimiz bir yemek de, geleneksel japon yemeklerinden biri olan Okonomiyaki oldu. Okonomiyaki yemeği, saç tepsi üzerinde pişirilen çeşitli et ve baharat ve sebzelerin birleşiminden oluşan bir tür pizza gibi bir yemek olarak biliniyor. Geleneksel okonomiyaki restoranında rahle biçimle yada bildiğimiz ayaklı masa şeklinde bir sac masada yemekler yapılıyor. Pankek gibi olanları olduğu gibi, teppenyaki etli olanları Yakunomoki , ızgara veya noodle olanları da var. Biz noodle olanı seçtik. Garson olarak gelen orta yaşlı kimonolu ve düzgün makyajlı hanım , sac masanın altındaki ocağı yaktı ve üzerine önceden pişirilmiş noodle, karides soya sosunu ve ismini bilmediğim diğer sosları da döküp bunları birbirine kaynaştırdı. Ortaya nefis lezzetli bir yemek çıktı. Basit ama lezzetli Japon kültürünün temel felsefesi içindeki sadelik içindeki güzellik anlayışını, yemek kültürü içinde de keşfetmiş olduk.
Hiroşima
Japonya’nın hızlı trenleriyle bütün Japonya’yı baştan başa dolaşmak mümkün. Shinkansen Hızlı trenleri, Kyoto ile Hiroşima arasını bir saatte alıyorlar. Turistik bir gezi için Avrupa’daki interrail sistemine benzeyen tren sistemi ile her yöne gidebiliyorsunuz.
Hiroşima’yı da gezerken yine Lonely Planet’in önerdiği güzergahlardan yola çıktık. burası savaş sonrasında yeniden inşa edilen bir yer olması nedeniyle eski yapıya pek rastlanmıyor. Çok katlı modern binalar yükseliyor. Görmemiz gereken en önemli şey, 2. Dünya savaşında atom bombasının yok ettiği Hiroşima’nın Barış Parkında sergileniyor olması, Hiroşima kentinin sakin bir yaz gününde savaştan habersiz yaşayanların biranda üstüne gelen binlerce ton gücündeki alev topunun kentte yaşayanları öldürerek, geride kalanları da yaralı yada sakat bırakarak ve daha sonraki kuşaklara da miras kalan sakatlıklar halinde hala günümüze kadar gelen izlerini görmek istiyoruz.
Önce karşımıza çıkan, atom bombasıyla yıkıntı olarak kalmış ve eskiden kentin simgesi olan ticaret odası binası oldu. Bina yeniden yapılmamış ve bir savaş anıtı simgesi olarak o haliyle bırakılmış. Buradan Barış parkına doğru yürüyerek geçiyoruz. Burası, her iki tarafında akan sularla çevrilmiş adeta alevlerle yanan ve sulara hasret insanlara verilmiş gibi duruyor. Bu alanda yanan barış alevi savaşların sona ereceği zamana dek yanmayı sürdürüyor.
Parkta bu anıtla birlikte ölen insanlar anısına yapılmış başka anıtlar da var. Bunlardan birisi, hazin öyküsü ile savaş sonrasında Lösemiye yakalanarak ölen kız çocuğu Sadako Sasaki’ye ait. İki yaşındayken atom bombasına maruz kalan kız çocuğu 11 yaşına gelince lösemi oluyor ve 1000 tane origamiden leylek yapmaya başlıyor. Ancak sayıyı tamamlayamadan ölüyor. Bundan sonrasında çocukların daha uzun yaşaması için sınıf arkadaşları onun tamamlayamadığı kağıttan leylekleri tamamlıyorlar.
Anıt mimarilerin her birinin acı verici öyküleri var. Hepsini okuyarak müzeye giriyoruz. Müzedeki resimler ,eserler ve anılar çok derin acıları sergiliyorlar. Atom bombasına kadar barışçıl bir ortam içinde yaşayan halk, bombanın sabah, Ağustos 1945’de atılmasıyla alevler içinde kalıyorlar. Sulara koşuyorlar. Derilerin üzerindeki yanıklarla acılar içinde kıvranıyorlar. O dönemin ne kadar tıp bilgisi varsa tedavi oluyorlar. Bir kısmı daha sonra kansere yakalanıp acılar içinde kalıyor. Daha sonra da genetik bozukluklar ortaya çıkıyor. Burada çekilmiş iki çocuğun resmi çok dokunaklıydı. Gözlerini fotoğrafçıdan kaçırmışlar. Derin bir küskünlük içindeler.
Hiroşima’da ikinci gün için önerilen görülmesi gereken yerlerden birisi de, Shukkeien Garden olarak bilinen bir Japon bahçesi. Burasının tarihi 1620 yılına kadar iniyor. Meiji döneminde bir lordun bahçesi olarak yapılmış. Sonrasında ise, Atom bombası patlayınca çok sayıda insan burada tedavi edilmeye çalışılmış ancak çoğu burada ölmüş.
Bahçenin hüzünlü geçmişi bir yana bir japon bahçesi örneği görmeyi isteseydim bu olabilirdi diye düşünüyorum. Özenle yapılmış küçük köşeler, küçük kırmızı köprüler, her ağacın , dalın, çalının uyumlu birlikteliği bir gölün etrafını dönerek dolaşırken küçük yollar ve dinlenecek banklar bulunuyor. Gölün içi de özenli bir şekilde dev sazanlar kırmızı ağızlarını açarak soluk alıp veriyorlar. Japon bahçesi şehrin ortasına yapılmış etrafında ise, dev yapılarla çevrili, yine modernlik içinde geleneksellik tarzı karşımıza çıkıyor.
Hiroşima’da kenti tepeden izlemeyi düşünenler için de tarihi castle binasının en üst tepesine çıkmaya değecek bir manzaranın olduğunu söyleyebilirim.
Hiroşima’da rehber kitabımızın ikinci gün için gitmemizi önerdiği yerlerden biri de, Miyajima adası. Miyajima adası yada Tapınak adası da denilen ada, Unesco dünya mirası listesinde yeralıyor. Bu adada tarihi 6. Yüzyıla kadar giden bir Shinto tapınağı (Itsukushima-Jinja) bulunuyor. Dünyevi kişilerin buraya ayak basmasına izin verilmediğinden girmek isteyenler tekneyle 0-Torri adı verilen tapınak kapısından geçmek zorundaydılar. Bu kapıdan girerek saygılarını göstermiş oluyorlardı. Ayrıca dünyevi olanı dışarda bırakıp inanç dünyasına da girmiş oluyorlardı. 0-Torii kapısı genellikle çamur içinde oluyormuş ancak sular yükseldiğinde yüzen bir Torii kapısı oluyor.
![]()
Miyajima adasında serbestçe dolaşan geyikler insanlara hiç yabancı değil, oldukça evcilleşmişler ancak dikkatli olunması gerektiği de belirtiliyor. Adanın diğer bir özelliği, de deniz ürünleri açısından zengin olması, dev istiridyeler , karidesler ve adını bilmediğimiz pek çok deniz ürünü adada taze taze pişiriliyor. Alışveriş caddesi boyunca bu lezzetleri tadarak dolaşmak mümkün .
Fukuoka (Hakata)
Hiroşima’dan ayrılıp yine Shinkansen hızlı trenleri ile Fukuoka (Hakata) şehrine gidiyoruz. Burası Japonya’daki son durağımız olacak. Yine tren istasyonunda trenimizin geleceği yerde beklemeye başladık. Trenle 1 saatlik yolculuktan sonra Fukuoka’ya geldik. Burası Shinkansen hızlı trenlerinin vardığı son nokta.
Fukuoka’da çok az bir zamanımız var. Yarım günlük bir şehir turunda önceden yaptığım araştırma ile görülmesi tavsiye edilen yerlerden biri, Yanahibashirengo Balık Pazarıydı. Fukuoka’nın deniz kıyısı bir kent olması deniz ürünleri açısından zengin bir çeşitlilik sunuyor. Pazarda adını bilmediğimiz çeşit çeşit balıklara bakıyoruz. Yanahibashirengo Balık Pazarı, çok büyük olmamakla birlikte yerel halkın kullandığı bir Pazar olması nedeniyle önem taşıyor. Bu küçük yerel balık pazarında, satılan bilmediğimiz bir sürü balıklarla birlikte kurutulmuş olanlar, kızartılmış taze balıklar da iştah açıcı bir şekilde duruyorlar. Ne olduğunu anlayamadığımız ve balık yumurtasına benzettiğimiz bazıları kızartılmış baharatlı olarak yapılmış. Tabii bunların tadına bakmak için birkaç çeşit alıp deniyoruz. Burada fotoğraf çekerek yerel balık, balıkçılık insanlar hakkında gözlem yaparak vakit geçirmek mümkün.
Yanahibashirengo Balık Pazarından şehrin merkezine Tenjin’e doğru yürüyerek gittik. Fukuoka kenti Japonya’daki diğer kentler içinde yaşanabilirlik açısından en çok beğendiğim kent oldu. Ne Tokyo’nun aşırı kalabalıklığı ne Kyoto’nun uhrevi havasından uzak modern futuristik binaları ve bana göre oldukça estetik bir zevkle yapılmış yeraltı çarşıları ile güzel bir kent.
Tenjin şehir merkezinden yürüyerek yaptığımız turda devasa bloklar, çok katlı mağazalar, ve yeraltı çarşıları ile oldukça zengin ve gösterişli bir şehir olduğu anlaşılıyor. Mağazaların vitrinleri kaliteli , lüks ürünlerle kaplanmış. Ayrıca çok zevkli sanatsal bir şekilde de tasarlanmış . Ancak fiyatlar dolar üzerinden bakıldığında bile oldukça pahalı durumdalar. Biraz yeraltı çarşılarından bahsetmek istersem çok zevkli tasarlanmış, tavanları demir işlemeli olarak çok şık duruyorlar. Mağazaların önlerinde dışarıya taşmış herhangi bir şey yok. Vitrinler birer müze gibi seyretmek için yapılmışlar sanki. Ayrıca hiçbir şekilde ucuz mal satıcısı da yok. Ortada dolaşan kılığı düzgün olmayan kimse de yok. Kağıtçı, çöp toplayıcısı v.s. gözükmüyor. Buradan da anlaşılacağı üzere yaşam kalitesinin Fukuoka’da oldukça üst seviyelerde olması gerektiğini düşünmeden geçemiyorum.
Tanjin merkezde yeraltı çarşılarına hayran kaldığım kadar, buradaki futuristik binalardan biri olan Acrossquaire binasını da çok sevdim. Bu bina eklektik bir şekilde yapılmış, birçok binanın iç içe geçmesiyle oluşmuş uyumlu bir şekilde duruyor. Sanki dev bir fanusun yükselmesi gibi tavana kadar camlar yükseliyor. Merdivenler katların etrafında dolanıyor. Bu insana oranın bir parçasıymış duygusunu veriyor. Burası bir kültür merkezi olarak yapılmış. İçinde sergi salonları, müzik ve diğer uğraşlar için yapılmış bölümlerle dolu. Binanın dış kısmını ise ağaçlandırmışlar. Her katın üzerinde ise yeşillikler çıkıyor.
Binanın etkisinden uzaklaşarak yürüyerek gittiğimiz ve görülmesi tavsiye edilen bir diğer yer ise, Kushi da Shrine temple oluyor. Burası, Fukuoka’da en eski (757) yapılmış bir Şinto tapınağı imiş. Çok fazla turist çeken bir tapınak değil, şehrin ortasında kalmış olmasına rağmen, tapınağın içinde görülecek çok şey var. Bu tapınak her yıl yapılan Yamukasa Gion Matsuri festivaline ev sahipliği yapıyor. Kentin önemli tapınakları arasında kalan burasını gezmek için zaman vermek gerekiyor. Her köşeden bir başka kutsallık ile karşılaşılıyor.
Fukuoka’da kentin simgelerinden biri haline gelmiş bir diğer yer ise, Kanalcity alışveriş merkezi. Burası da gördüğümüz diğer futuristik binalar gibi eklektik tarzda yapılmış bir yapı. Bir kanala benzetilerek yapılmış bir Alışveriş merkezi, çok amaçlı yapılmış, eğlence ve alışveriş odaklı olunca, çok renkli ve biçimli parçalardan oluşuyor. Şehir içinde şehir gibi. Babilin asma bahçelerine de benzetilebilir. Tabii bu tür bir yapıyı ancak Japon bahçelerini yapanlar yapabilir diye düşündüm. Kanalcity alışveriş merkezinde, her katın dışında balkona benzeyen dış cephe dışarıdaki avluya bakıyor avlunun etrafı çiçek ve ağaçlarla donatılmış ve ortasında bir havuz var. Havuzda saat başlarında klasik müzik eşliğinde renkli sular ile gösteri yapılıyor. Gece ise Bu masalsı ülkeden ayrılmadan önce , ışıklandırılmış havuzdaki su gösterisini izleyerek Japonya’ya hoşçakal diyoruz.
Güney Kore-Busan
Japonya gezimizi tamamladıktan sonra yolculuğumuzun son ülkesi Güney Kore oldu. Buraya 3 saatlik süren bir feribot yolculuğu ile Fukuoka’dan Busan’a geçerek girdik.
Güney Kore gezimize geçmeden önce Kore’nin uzun yıllar Japonya’nın sömürgesi olarak yaşadığını ve iç savaş sonrasında da bölünerek Kuzey ve Güney Kore olarak ayrıldığını biliyoruz. Kuzey Kore bilindiği gibi, otoriter bir rejimle idare edilmekte ancak Güney Kore kendisini ekonomik alanda geliştirerek gelişmiş ülkeler arasına girmeyi istiyor. Bunun için de, dijital alanda pekçok ülke ile rekabet içinde olan Samsung, LG gibi şirketler ülke ekonomisini geliştirme çabası içindeler. Güney Kore ekonomisini dijital alana yatırım yaparak geliştirmeye çalışırken, aynı zamanda kendisini otoriter Güney Kore’den de ayırmaya çalışarak demokratik yüzünü tüm dünyaya göstermek istiyor. Bunun için özellikle Kore kültürünün tanıtılmasına destek veriyor. Yemekleri, dizi sektörü, pop müziği, estetik cerrahi ile giderek tüm dünyada daha fazla tanınmaya çoktan başladı. Öte yandan Busan’da film endüstrisinin de gelişmiş olması, burasını gençler açısından cazip bir kent haline getirmiş.
G.Kore’yi dolaşırken, bir yandan gelişen ekonominin öne çıkan yüzünü izlerken, diğer yandan da , hızlı kentleşmenin doğal alanı hızla yokettiğini gözlemledik. Bu hızlı değişimin ardında yoksulluk içinde yaşayan ve hayatta kalmaya çalışan insanları da gördük.
Japonya’dan G.Kore Busan’a geçince birdenbire masallar ülkesinden çıktığımızı anladık. Hızlı kentleşmenin getirdiği trafik, kirlilik , sokak satıcıları ve yoksul insanlar karşımıza çıkmaya başladı. Yollar Fukuoka’daki gibi altgeçitlerle dolu. Yaya geçidi yerine alttan geçip gidiliyor. Ancak altgeçitler, Japon lüks ve kalitesinden çok uzaktalar. Burada ve Japonya’da havanın sıcak ve nemli olması nedeniyle alt geçitlerin serinlik sağladıkları için yapıldıkları belirtiliyor.
Busan’da çok katlı alışveriş merkezlerinin alt katlarında, çok çeşitli ve yerel Kore yemekleri var. Hangisini seçeceğinize karar veremiyorsunuz. Yemeklerin oldukça baharatlı oldukları söylenmişti. Burada özellikle Noodle ve sebze ile yapılan yemeklerin iştah açıcı görünümleri bir yana , sac üzerinde çevrile çevrile yapılan yemekler basit gibi gözükseler de içlerine çok çeşitli sos ve baharatlarla lezzetleri arttırılıp tatlarına doyulmuyor. İçlerinde daha acısız ve damak tadımıza uygun olan mantıya benzeyen yemeklerin de olduğunu söyleyebilirim. Balık çeşitlerinin ağırlıklı olduğu Busan’da yengeç, karides heryerde karşımıza çıkıyor. Elbette Kore yemekleri denilince en başta akla gelen Kimchi turşusu oluyor heryerde bu yemeğe rastlamak mümkün. Milli yemek olmuş durumda.
Busan’da bu bölgenin en büyük balık hali olarak bilinen Jagalfish market ve etrafındaki balık satıcıları, pişiricileri ile görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Jagalfish market, beş veya altı katlı dev bir binada , havuzların içinde envai çeşitte balıklar, dev cam akvaryumlarda, ahtapotlar, dev yengeçler avlanıp geliyor ve burada satılıyorlar. Etrafında da yine küçük balık satıcıları ve dükkanları ile çevrilmiş durumda. Yemekler ise, deniz ürünleri ile birlikte oldukça çeşitli ve lezzetliler.
Busan’da ara sokaklar arasında Lonely Planet’in izinde yaptığımız yürüyüşle, önce Busan kulesine doğru gidip, Yangadusan parkından geçtik, sonrasında ise güzel bir inişle BİFF meydanına geldik. Burası hem marka alışverişlerin yapıldığı hem de orta halli olabilen kalabalık bir alışveriş caddesi, meydanın ara sokaklarına girince oldukça canlı , küçücük yiyecek tezgahlarında kadın satıcılar yemeklerini satıyorlar yada orada hemen isteyene hazırlıyorlar, başka bir yerde çadıra benzeyen baraka gibi yerlerde yine kadınlar müşterilerine Tarot falı bakıyor, bazıları da henüz gelmeyen müşterilerini beklerken cep telefonlarıyla oynuyorlar.
Busan’da bir turist olarak yapılacak işlerden bir diğeri de, deniz kıyısında gökdelenlerin gölgesinde temiz bir plajda denize girmek oldu. Haeundae Beach plajı denize girmek için ideal yerlerden biri . Plaj çöl kumu gibi sapsarı kumları ve denize dik gelen gökdelenlerle kaplanmış otellerle çevrilmiş durumda. Pasifik kıyısında olmamıza rağmen denizin dalgalı olmaması sıcak ve nemli havada biraz ferahlamamıza yaradı. Plajın düzenli ve temiz duş ve tuvaletleri bulunuyor. Ancak deniz suyu ilginç bir şekilde dışarının ısısına göre oldukça soğuk. 30 derece dışarısı sıcakken deniz suyu 18 derece sıcaklık ile soğuk bir suydu.
![]()
Busan’da hızlı kentleşmenin çirkin yüzlerinden biri olarak tanımladığım, doğanın giderek bozulmasını burada da çok yakından görülebiliyor. Kentte kalan plajın hemen üstünde yükselen dev binalar yada denizin üstünü kapatan simsiyah marka binalar, kentin dijital alanda giderek öne çıkmasının bir bedeli olmuş sanırım. Busan şehri G.Kore’nin sinema film endüstrisinin bulunduğu bir kent aynı zamanda dünyaya G.Kore’yi tanıtıyor. Kore filmleri, giderek tanınmaya başlayan yönetmenler sayesinde ödül almaya başladılar.
Busan’da son olarak görülmesi gerekli yerlerden biri olan Gamechelon culture village’dan bahsetmek güzel olabilir. Burası bir gecekondu mahallesi iken , turistik bir yer haline dönüştürme projesi ile kültürel bir hamle yapılmış. Yukarıya doğru bir tepeye yerleşmiş olan yoksul mahallesinde evler rengarenk boyanarak yepyeni bir anlayışa büründürülmüş. Şirin bir renk armonisi içinde içiçe geçmiş mahalle ve evler arasında dolaşmaktan zevk alıyorsunuz. Heryerden sürpriz bir resim merdiven veya renk sizi buluyor ve resim çekmenizi istiyor.
Evlerin, duvarların, merdivenlerin ve daha aklınıza gelen her köşenin bir renge boyandığı bu mahalleden yukarıdan aşağıya doğru indikçe renkler de değişiyor. Her köşede bir fotoğraf çekiyorsunuz. Mahallede bolca turistik eşyalar, magnetler v.b. şeyler satılıyor. Aşağıya doğru indikçe sokaklar birbirine karışıyor. Bazıları sokaksız evler olabiliyor. Ta tepeden başladığımız yürüyüşümüz aşağıya doğru inerek sona erdi.
Seul
G.Kore’de Busan’dan Seul’e gitmek için Japonya’da olduğu gibi hızlı KTX trenini kullandık. Busan’dan Seul arası 2.5 saat sürdü. KTX trenleri Japonların Shinkansenleri gibi havalı ve lüks olmamakla birlikte saatte 300 km hıza çıkabilen ve düzgün çalışan trenler.
Seul’de kaldığımız bir günlük sürede tur şirketinden satın aldığımız bir günlük turla şehri gezdik. İlk durağımız şehrin ana merkezi olan Insadong meydanı oldu. Burası çarşı merkezi ve sokak satıcıları ile dolu bir meydan. Sevimsiz yüksek siyah binalar, etrafta sokağa taşmış dükkanlar , yiyecek içecek dükkanları , kalabalık turist grupları ile pek de sevimli gözükmeyen bir meydan.
Turistik aktiviteler arasında çok popüler olan bir diğeri ise, Gyeongbokgung sarayındaki klasik turistik nöbet değişim törenini izlemek oluyor. Buraya gelen turistlerin orijinal Kore kıyafetlerini Japonya’da olduğu gibi kiralayarak giymeleri özellikle kadınların dantelli renkli gösterişli kıyafetlerinin görsel olarak hoş bir görüntü oluşturmaları ilgi çekici oluyor. Nöbet değişim töreni pek de ilginç olmamakla birlikte geleneksel giysileri içindeki Kore askerleri gösterişli bir yürüyüşle bu töreni gerçekleştiriyorlar. Sarayın gezilmesi ile turun bir kısmı sona ermiş oluyor.
Seul turistik turumuzun ikinci durağı, Buchon Hanok village denilen eski mahalle ve evlerin görülmesiydi. Bu mahallenin özelliği eski aristokratların oturmuş olmaları ve geleneksel yaşamlarını burada sürdürmüş olmalarından geliyor. Kore geleneksel kültürünü tanıtmayı amaçlayan bu tür turlar yapılıyor. Ancak eski geleneksel evler özelliklerini kaybetmişler ve oldukça kalabalık turist gruplarıyla buralarını gezmek de oldukça yorucu olabiliyor.
Seul’de bir günlük turistik turun son durağı, seyir tepesinden şehir manzarasına bakmak oldu. Burası Seul’e tepeden bakan ve TV kulesinin olduğu bir yer, şehre tepeden bakınca diğer kentler gibi yeşilden uzak ve bina ile kaplı olduğunu üzülerek görüyoruz.
Güney Kore’de yolculuk süremizin az olmasıyla edindiğimiz izlenimlerin bu ülkeyi yeterince tanımak için yetersiz olduğunu itiraf etmek gerekiyor.