Trabzon’dan, Gümüşhane, Bayburt’a doğru tarihin peşinde yayla güllerinin izinde…

HÜRRİYET KONYAR 30.06.2022

Trabzon,  Gümüşhane, Bayburt, Erzurum ve  İran Tebriz ticaret yollarında  önemli bir kavşak noktası olarak, tarihi İpek yolu üzerinde Doğu’dan gelen değerli malların Batı’ya  gönderilmesinde önemli bir rol oynar. Doğu’dan gelen tüccarların yüzyıllar boyunca kullandığı bir güzergah durumundadır. Bugün bu liman kenti halen önemini korumaktadır. Modern Liman taşımacılığının kurulmasıyla da Trabzon’un önemli coğrafi konumu halen devam etmektedir.

Trabzon’un tarihine bir göz attığımızda, Trabzon’da  Hellenistik dönemde Pontus krallığı kurulmuş daha sonra gelen Romalılar tarafından bu krallık yıkılmıştır. Romalılar heryerde kurdukları şehir medeniyetlerini burada da kaleler, su kemerleri gibi yapılar kurarak kenti geliştirmişlerdir. Bugün bu yapıların izlerine rastlamak mümkündür. Trabzon’da Ortahisar semtinde Zagnos vadisi üzerinde kaleler ve surların büyük bir kısmı yıkılmadan günümüze kadar gelmiş durumdadır. Roma imparatoru Hadrian ise Güzel Hisar adıyla bir  liman inşa etmiştir. Trabzon’da bu adlar halen semt adları olarak durmaktadır.

  Trabzon, Bizans imparatorluğunun bir parçası haline geçince Hıristiyanlık dininin yayılması için yapılan manastır ve kiliselerle dolmuştur.  Vazelon manastırı, St. Andrea kilisesi(Molla Nakip camii) , Aziz Anna Kilisesi( Küçük Ayvasıl Kilisesi) , Panagia Khrysokephalos Kilisesi(Fatih camii) Aziz Eugenios kilisesi(Yeni Cuma camii) gibi Bizans dini yapıları  kurulmuş sonra bu kiliseler camiye çevrilmişlerdir.

Trabzon’da, tarihi ve turistik yerlerin başında Ayasofya camisi en başta gelir. Trabzon’un sahile bakan bir tepesinde yanında kulesiyle birlikte bize tarihi anlatır. Yapıyı etrafını gezip gördükten sonra içindeki bir zamanlar muhteşem boyamaları olan kilise caminin şimdilerde giderek izlerinin silinmekte olduğunu görürüz.

  Trabzon’daki Ayasofya camisi (kilisesi), Trebizond imparatorluğunu bize çok iyi anlatan bir yapı olarak karşımıza çıkar. İmparator I. Manuel Komnenos tarafından kurulmuştur. 13. Yüzyıla tarihlenir. Haçlı seferleriyle işgal edilen Konstantinople (İstanbul) karşısında Komnenos hanedanı üyeleri çareyi Trabzon’a kaçmakta bulur. Burada Komnenos Krallığını kurarlar. Yaptıkları Ayasofya kilisesi ile Hıristiyanlık dinine olan bağlılıklarını şaşaalı bir şekilde göstermek isterler. Komnenos, Ayasofya kilisesini yaptırırken , Hıristiyanlık inancına olan sadakatini ve Hıristiyanlığı yüceltmek için ne kadar gayret ve servet sarfettiğini anlarız. Komnenos,   Trebizond’u imparatorluğa yakışır bir başkent yapma hevesindeydi. Bu amaçla da gösterişli Ayasofya kilisesini inşa eder. Ancak Komnenosların  bu hevesleri geçicidir. gerçek istekleri, Konstantinople’a dönmektir. Burada kendilerini sürgünde hissetmişlerdir. Bu duygular Ayasofyanın üzerindeki yaratılış kabartmalarında , kilisenin içindeki resimlerde ortaya çıkar. Yaratılış efsanesi  aslında bir  sürgün temasıdır. Ancak Ayasofya Kilisesinde   sürgün temasının yanısıra yenilenmiş daha üstün bir imparatorluk vaadinin de sunulduğu görülmekte bir anlamda kilise bir manifesto  sunmaktadır.

 Ayasofya kilisesinin mimari özelliklerine baktığımızda, haç biçiminde olması ilk dikkati çeken özelliktir. Diğer yandan Konstantinople ile bağ kuran tarafları da vardır. Kubbe mermerlerinin Konstantinople’dan getirtilmesinden başka taban döşeme kaplamalarının da Konstantinople’daki yapılar örnek alınarak yapıldığı görülmektedir.  

  Ayasofya kilisenin dini açıdan diğer bir önemi ise, bu dönemde  İslamiyet’in giderek yükselmekte olduğu ve çatışmaların arttığı bir dönemde Hıristiyanlığın yayılması için önemli bir mesaj vermesidir.  Özellikle Hıristiyanlığın tanıtılması gerektiği konusunda saldırgan bir politika izlenmesi gerektiğini vurguluyordu.

  13. Yüzyıl Hıristiyanlık dininin pagan inançlarına karşı kendilerini gösterdikleri mücadele ettikleri bir dönemi bize gösterir. Burada kızlar manastırı olarak bilinen (Theoskepastos manastırı) bu manastır o dönemde Minthrion olarak bilinen Boztepe’de Pagan inancına karşı rahibelerin  Hristiyan inancını  yerleştirmeye çalıştıkları görülmektedir.  Sümela , Ayasofya, Kaymaklı Manastırları da içlerinde keşiş odalarıyla, üretim atölyeleriyle bu dönemde bir yaşam merkezi durumundaydılar.  Bizans sonrasında ise Trabzon’da Selçuklu hakimiyeti ve Oğuzların Çepni boylarının yerleştiği bilinmektedir.  Daha sonrasında Osmanlı hakimiyetine geçen Trabzon, I.Dünya savaşının yaşandığı yıllarda Rus işgaline uğrar. Çok büyük acıların yoksullukların yaşandığı yıllardan sonra Rus işgaline son verilir.

Trabzon tarih boyunca Rum Ermeni Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı bir yer olmuştur. Ticaret yolları arasında önemli bir limana sahip olması ona büyük zenginlik sağlamış ve ticaret hayatıyla birlikte modern hayatı da takip edilmiştir. Eğitim için yapılan Trabzon Lisesi, dönemin Rum nüfusunun ihtiyacına yönelik olarak yapılmış daha sonra ise Osmanlı ve Türk eğitim kurumuna dönüştürülmüştür. Bugün bu lise, Kanuni Anadolu lisesi olarak eğitim vermektedir.  Trabzon’a bugünden baktığımızda eski ihtişamı kalmamış gibi gözükse de, İstanbul gibi sokakları keşfedilmeyi bekliyor. Bazen eski bir camii zamanın kilisesi olarak, bazen yıkılmakta olan bir han karşınıza çıkıyor. Çarşıları ise Mahmutpaşa yokuşunu hatırlatıyor. Bugünün kalabalığını, Araplar oluşturuyor daha çok. Trabzon’un mahalli kültürü ise devam ediyor. Ekmekleri , simitleri, çayları  yine kaliteli , kadınları ise her zamanki gibi söz sahibiler.  Kadınlar Pazarında yöre ürünlerini satmaya devam ediyorlar. Trabzon Belediyesi ise, Anadolu’nun diğer şehirlerinde görmediğim bir kalitede şehir müzesi kurmuş. Tarihiyle, yerel kültürüyle, modern yaşamıyla , etlendirilmiş heykelleri ve Trabzon anlatı videoları ile çok doyurucu bir müze olmuş.. yine bir diğer müze ise, Tarih müzesi, tarihten bu yana Trabzon , tarih olayları , resimler, videolar ile gayet bilgi dolu bir müze durumunda , bir başka müze ise, edebiyat müze ve kütüphanesi , içinde edebiyat kitaplarının ve etkinliklerinin yapıldığı eski bir Trabzon konağından müzeye dönüştürülmüş durumda.. Bilgi kültür konusunda Trabzon’dan çok etkilendim. Trabzon şehir gezisini iki güne zor sığdırdık.

Trabzon’dan Gümüşhane coğrafyasına doğru rotamızı çevirdik. İçinde bulunduğumuz bölge, Trabzon’dan ,Gümüşhane’ye, Bayburt’a ve Erzurum’dan İran Tebriz’e giden İpekyolu’nun üzerinde bulunuyor. Bu nedenle de ticari açıdan önem taşımakta özellikle Gümüşhane’deki zengin maden yatakları ile zenginleşip , nüfusun tarihte arttığı, şehirlerin kurulup mal yüklü kervanların kervan yollarından geçip gittiği, ve tabii önce Hıristiyanlık ardından islamiyetin hakimiyet kazandığı bir coğrafi bölgenin içindeyiz. Trabzon’dan Gümüşhane’ye geçildiğinde sık ağaçlar yavaş yavaş kaybolmaya başlıyor. Yerini Alpin denilen seyrek yeşillikler alıyor. Dağların üzerinde altın sarısı Komar çiçekleri yayılıyor. Torul ilçesinde Limni doğal gölü ise turistik hale getirilmiş. Bu coğrafya üzerinde görülmesi gereken bir diğer güzellik ise, Karaca mağarasıdır. Mağaranın içinde oldukça dikkat çekici sarkıtların yüzyıllara giden zamanla oluştukları ve çok ender görülen  coğrafi özellikler olduğunu söylemek gerekir. Mağara içindeki galerileri dolaşırken bilimkurgu dünyasında geziniyormuş hissine kapılmamak mümkün değil. Sarkıtlar bize görsel bir şölen yaşatıyorlar.

  Karadeniz’in bu zengin bölgesi sadece uygarlıkların geliştiği bir coğrafya olmaktan öte, doğasının da inanılmaz güzellikler sakladığını söyleyebiliriz. Sisli yaylalarında bu mevsimde karşımıza çıkan mor ve sarı renkte açmış iri Komar gülleri dağların üzerinde yayılıp gidiyor. Trabzon’dan Gümüşhane’ye geçiş Zigana geçidinden kolayca yapılıyor oysa geçmiş yüzyılda bu geçişin günlerce Deve kervanları üzerinde yapıldığını biliyoruz.  Gümüşhane doğasının önemli duraklarından birisi de, Tomara şelalesidir. Ana kaynağına çıkınca birçok koldan gürleyerek çağlıyor. Yaz mevsiminin henüz başlamadığı bu coğrafyada akarsu ve şelaleler karşımıza sıklıkla çıkacak. Bu denli akarsu, şelale olursa ormanların ne olacağını söyleyelim: Örümcek ormanları denilen sık çam ağaçları, Ladin, Sedir, Göknar ağaçlarının yüzyıllarca birarada kaynaşmasından oluşmuş bir orman karşımıza çıkıyor. Örümcek ormanları görülmeye değer bir doğa harikası, renklerinin sonbaharda sarı kırmızı olduğu muhteşem bir renk cümbüşünün yaşandığı söylense de bahardaki renklerin bizi büyülediğini ve ormandan çıkmak istemediğimizi söyleyelim. İçinde yüzyıllık anıt Göknar ağaçlarına bakakaldık. Örümcek ormanlarını geride bırakıp daha yükseklere yaylalara doğru çıktığımızda ise bizi başka sürprizler bekliyor. Sarı, mavi, kırmızı ne renk istersen o renkte yer çiçekleri adeta bir halı gibi önümüzde uzanıp duruyor. Kırmızı gelincikler bize bir doğa tablosu sundu. Devamlı değişen renklerden mavilerden, sarılardan, pembelerden bir tabloydu. İçine girip fotoğraf çekmek, kucaklamak, çiçeklere fısıldamak yetmedi. Alıp evimize götürmek istiyorduk doğayı. Doyamadık bu tabloya..

  Bu coğrafya üzerinde gezinirken Kürtün barajının etrafından dolaşmak, yaylalara çıkıp özellikle Erikbeli, Kadırga, Kazıkbeli, Taşköprü gibi yaylalar sisli olsalar da ünlü sarı Komar gülleri ve kokularıyla başımızı döndürdüler.

 Gümüşhane coğrafyasının büyüleyici güzelliği bir yana tarihinin de bir o kadar etkileyici olduğunu söyleyebiliriz. görülmesi gerekli yerlerin başında, eski Gümüşhane olarak bilinen Süleymaniye Mahallesi gelir. Süleymaniye, Gümüş madenlerinin çıkarılmasıyla kurulmuş bir şehir. Gümüşhane’de Altın, Gümüş, Bakır gibi değerli maden yataklarının olması, birçok devletin ilgisini çekmiş ve burası için mücadele etmişlerdir.  

  Süleymaniye , Osmanlı döneminde Canca olarak biliniyordu ve nüfusun büyük kısmını Rum ve Ermeniler oluşturuyordu.  Rumlar ve Ermeniler  evleriyle, kiliseleriyle, okullarıyla , idare binalarıyla kurdukları bu yerleşim  zamanla  nüfusun azalmasıyla birlikte yerini Türk Müslüman nüfus almış ve yeni bir yerleşime dönüşmüş durumda. Rum ve Ermenilerin yaşamından kalanlar ise, sayıları birden fazla olan kiliseler, bu kiliselerin varlığını yıkılmış ancak yanında minaresi duran harabelerden de anlayabiliyoruz. Ayrıca okul binaları ve artık kaybolup gitmiş olan evlerin olduğunu görüyoruz. Kiliselerin görünenden  fazla olduğu civardaki kaya mağaralarının içine de oyularak yapıldığı görülüyor. Bunlardan bir tanesi, Çakırkaya kilisesidir.   Süleymaniye’de artık birkaç duvarı kalmış Canca Kalesinin ise, korunma amaçlı olarak yapıldığı anlaşılıyor. Özellikle değerli madenler düşünüldüğünde bu korunmanın ve savunmanın ne kadar gerekli olduğu da düşünülmeli. Rum ve Ermenilere ait yapıların yanısıra Osmanlı dönemine tarihlenen cami ve mezarlıkların da olduğunu görebiliyoruz.

  Gümüşhane’de Krom Vadisi, Yağlıdere, Stavri, Zigana, Santa,Torul gibi dağlık bölgelerde Rum Ortadoksların yaşadıkları ve madencilikle uğraştıkları biliniyor. Ancak bu bölgelerdeki Hristiyanlar zorla müslümanlaştırılmaları ile islamiyeti kabul etmiş gibi görünseler de gizli Hıristiyan olarak yaşamlarına uzun yıllar devam etmişler.

  Gizli Hıristiyan olan Rumların bir kısmı, Santa (Dumanlı) köyünde yedi mahalle halinde yaşamışlar.. Buradaki her mahallede yıkılmış kiliseler, resmi binalar, okullar gibi Rumlara ait yapılara yerleşimlere rastlıyoruz. Oldukça büyük bir alanda bulunan bu yerleşimlerde nüfusun fazla olduğu anlaşılıyor.

  Diğer bir ilginç dini yerleşim alanı olarak bilinen Krom Vadisi, derin bir koridor oluşturan cehennem vadisini de içine alıyor. Manzaraya bakmaya kıyamıyoruz. Yemyeşil dağların dik bir şekilde yükseldiği vadiler oluşuyor. Krom vadisinin hemen tüm tepeleri üzerinde kiliseler, manastırlar , okul ve idare yapılarıyla  karşılaşıyoruz. Krom vadisinde yaşayan Rumlar da 15 ayrı mahallede ve büyük bir nüfusa sahip olarak yaşamışlar..

  Krom vadisinde  birbirine yürüyüş mesafesinde olan kiliseler devamlı birbirleriyle irtibat halindeymişler. Bu nedenle keşiş yolları olarak bilinen dar ve uzun yollarda bir hayvanın bile zor geçeceği patikalardan günübirlik gidip gelebiliyorlardı. Bu yolları geçmeyi biz de denedik. Sarıtaş  kilisesinden  İmera manastırına yaklaşık 4 km kadar dik sarp tepelerin üzerinden birbirimize yardım ederek çokça da ayağımızı koyacak bir karış toprak bulamadan , aşağıya   kayıp taş dolu dik yarıklara düşmekten korkarak yürüdük. İmera manastırına varınca   kervanların geçtiği bu yollarda bolca keşiş odalarının olduğunu görerek bu yapının büyüklüğünü ve taşıdığı işlevi anlamaya çalıştık.

  Tarihin izinde Gümüşhane’deki Rum yerleşimlerinin, madencilikle kurdukları yaşamlarını inanç dünyalarını, zorla müslümanlaştırılmaya çalışmalarına karşılık gizli bir şekilde inançlarını yaşamaya çalışmalarını ,islami inanca karşı gösterdikleri direnişleri ve aralarında kurdukları dayanışmaları anlamaya çalışıyoruz.

  Tarihin derinlerinden bugüne çıkmak Bayburt’daki Baksi Müzesi ile oldu. Karşımıza dünyadaki  sayılı modern müzeler arasında çoktan yerini almış Baksi müze binası çıkıyor. Bina, Çoruh nehrine bakan bir tepe üzerinde gözlemevini andırıyor. Müzeyi kuran Hüsamettin Koçan, güzel sanatların akademik dünyasından çıkarak kendisi de bir Bayburtlu olarak , Bayburt kırsalında modern bir müze açmış.  Müzenin şehir ile kırı birleştiren tek örnek olduğunu düşünüyorum. İçinde , Bayburtlu çocukları sanatla tanıştırmak, kadınlara el emekleri ile iş alanları açmak gibi kırsal alana yönelik çalışmalarını bir yana bırakacak olursak güncel sergilerin düzenlenmesinden sanatçılarla birlikte çeşitli atölye, çalıştay gibi etkinlikleri düzenleyerek , sanata yaptığı katkıları,  bu kırsal alandan evrene yayılan bir müzik gibi düşündüm…

Yorum bırakın