
Demiryolları bir kentin modernleşmesinde önemli adımlardan biridir. Bu adımları izleyerek kentin semtleri ve kültürleri ile ilgili 1001 İstanbul turu kapsamında rehber Hüseyin Avni eşliğinde hem kültürel değişimi dinleyelim hem de gözlemlerimizi aktaralım.
İstanbul’a demiryolunun yapılması ve şehrin Anadolu ve Avrupa’ya bağlanması , yenilikçi ve modernleşme yanlısı olan Padişah Abdülaziz tarafından yapılmıştır. Abdülaziz tren yollarının yapılmasını büyük bir tutkuyla istemiştir. Sirkeci’den kıyı boyunca gidecek olan demiryolu üzerindeki köşk ,saray veya tarihi eser (Bizans sarayı surları dahil) v.s.) ne varsa yıkılmasını ister. Bu konudaki tereddütler karşısında ‘geçecek olan şömendüfer ise geçsin de isterse göğsümden geçsin’ diyerek tutkusunu göstermiştir. İlk olarak demiryolları Yedikule’den Küçükçekmece’ye kadar yapılmış Yedikule ana merkez olarak inşa edilmiş, Sirkeci garı henüz inşa edilmeden önce gar olarak yapılması düşünülmüştür. Bu nedenle Yedikule, tren hatlarının başlangıç noktasıdır. Demiryollarının yapımı 1869’da Alman Baron Hirsch şirketine verilmiştir.
Yedikule ana tren istasyonu olarak tasarlanırken hizmet binaları, lojmanlar, tren bakım onarım işlerinin yapıldığı cer atölyeleri, yük taşımak için marşandiz garları, lokomotif depoları gibi çok işlevli bir yapıya da sahipti. Yapılan demiryolları ile birlikte bu bölgeye elektrik, havagazı ve su sağlayacak Yedikule Havagazı fabrikası da yapılmıştır.
Yedikule diğer sahil şeridindeki semtler gibi öteden bu yana Ermeni ve Rum nüfusun yoğun olduğu bir semttir. Demiryollarının yapımı ile birlikte buraya gelen Alman, Avusturyalı mühendis ve diğer çalışanlar ile burada kültürel hayat değişmiş özellikle burada çalışanların ihtiyaçlarına yönelik kilise, okul gibi binalar yapılarak yeni kentli bir kültür yükselmeye başlamıştır. Yapılan bu binalar arasında , Alman mühendisler için yapılan Alman okulu halen sağlam bir şekilde ayakta duruyor. Şu an Yunus Emre okulu olarak kullanılıyor.

Yedikule’de başlayan demiryolu yapımı ile birlikte , su elektrik ve havagazı gibi modern kentin alt yapı temelleri de atılmış ve bu sayede ortaya çıkan kültürel değişim sadece bu semtte değil , tüm sahil kesimini kapsayarak ortaya çıkmıştır. Modern sanayileşme çabaları içinde kurulan yeni fabrikalarla birlikte, Ermeni yada Rum işadamları daha fazla görünür hale gelerek , batılı modern kentli ortasınıf olarak kendi dışa dönük ve eğlenmeyi seven kültürlerini osmanlı toplumunun son dönemlerinde yaşatmalarını sağlamışlardır.
Yedikule’den başlayan Demiryolu çocukları gezisi demiryolunun Cer Atölyeleri denilen tamir bakım onarım atölyelerine ve dev bir demir kontrüksiyon olarak duran havagazı fabrikasına yapılan kısa bir yürüyüşle ulaşıldı. Burası şimdi CER İstanbul evleri olarak düzenleniyor. Henüz bu atölye binalarının ne yapılacağı belirsiz.
![]()

Yedikule’deki bu tarihi yapıların ardından demiryolu ile ortaya çıkan yaşamı ve kültürü izlemek için demiryoluna yüzleri dönük tarihi evleri izliyoruz. Demiryollarında çalışan mühendis olan veya üstdüzey çalışanların lüks evleri olarak yapılan ahşap evlerin büyük bir kısmı yeniden yapılmış yada gelişigüzel tamir edilmiş durumda. Bu harap durumdaki evlerde bir zamanlar Ermeni ve Rum gayri Müslimlerin oturduğunu ve gayet hareketli bir hayatları olduğunu öğreniyoruz. Batı kültürüyle sık temas içindeki Ermeni ve Rumların burada yerleşmesi , eğitim alıp, modern bir semt içinde yaşamaları pekçok ünlü sanayici ve iş adamının da ortaya çıkmasını sağlamış, sır gibi sakladıkları zil yapımı ile ünlü olan Zilciyanlar ve Bezmen ailesi örneklerden sadece ikisi. Gayrimüslimlerin eğlenmeyi seven ve müslüman halkın tersine evin dışında beraber olmaktan hoşlanan bir kültürel hayata sahip oldukları anlatılıyor. Yedikule demiryolu evleri arasında yazar Aydın Boysan’ın çocukluk evi de bu evler arasında bulunuyor. Bu kültürün dizi endüstrisi tarafından keşfedilmesi ile Yedikule bir film setine dönüşmüş ve oldukça fazla ve ilgi çeken diziler çekilmiş. Bu sayede bazı mahalleler daha renkli evlere sahip olmuşlar.
![]()
![]()

Yedikule’nin hala değişmeyen Hepşen bakkal, İstasyon Berberi Cavit gibi birkaç esnafı buraya bir film setindeymişiz izlenimini veriyor.
![]()

Yedikule’den Samatya’ya doğru demiryolu boyunca evleri takip ederek değişen kültürü izliyoruz. Samatya’da yerleşik kültürden göçmen kültürüne doğru geçtiğimizi anlıyoruz. Burada oturanlar da farklılaşıyorlar. Güneydoğu’dan gelen göçler, semtin kültürünü değiştirmiş, Almanlar için yapılan Katolik kilisesinde artık Süryanilerin ayinleri yükseliyor. Kilisenin demiryolundaki su kulelerine benzeyen çanı da demiryolu kültürüne uygun yapılmış. Kilisede Süryaniler Arami dilinde yazılmış duaları okuyorlar. Öte yandan Samatya’nın tren hattına paralel sokaklarındaki yoksul evlerin bazılarında cam bile yok. Tahta perde ile kapatılmış sur duvarlarının içine gömülü evlerde yaşayanlar Tv antenleri olduğu için şanslı olmalı. Dar ara sokakta her zamanki gibi çamaşırlar iplere dizili rengarenk kuruyorlar. Camın perdesinin arasından ürkek bakışlar bizi izliyor. Kalabalık ve turist olduğumuz anlaşıldığında hemen perde kapatılıyor.![]()

Buranın dar ara sokakları her ne kadar renkli olsa da çabukça çıkıp Samatya’nın şirin balıkçı meydanına geçiyoruz. Henüz kapalı olan Samatya meyhaneleri havaların ısınmasını bekliyor. Ekonomik kriz mi etkiledi acaba diye sormadan geçemiyoruz. Balıkçılar tablalarında sular içindeki balıklarını satmak telaşında dükkanlarını düzeltiyorlar. Kimisi karides ayıklamaya koyulmuş durumda.


Samatya’dan Yenikapı’ya doğru sahil boyunca yürürken Marmaray inşaatları nedeniyle haraplaşan kıyı şeridi ve içerilere doğru sokak ve evlerin iyice yoksullaşması dikkati çekecek şekilde ortaya çıkıyor. Sokaklar göçmen çocuklar, midye dolma yapan beyaz dantel başörtülü göçmen Güneydoğulu kadınların görüntüleri ile dolu. Yenikapı’da belli belirsiz bir bahçe duvarından dışarıya doğru çıkmış bir kilise duvarının Ermeni kilisesine ait olduğunu anlıyoruz. Bu eski Ermeni kilisesi artık cemaatinin olmaması nedeniyle kapanmak üzere. Bizi içeriye davet eden bakıcı kadın güleryüzlü ve tertemiz baktığı kiliseyi gösteriyor. Yenikapı’nın etrafı göçmenlerle çevrili sokakları arasında bir vaha gibi duran bu Ermeni kilisesinin alt katında kocaman bir ayazma sarı ışıklarla aydınlatılmış. Dışarda bizi çay tepsisi ile bekleyen bakıcı hanımla Yenikapı üzerine sohbet edip biraz da dinlenmek iyi geliyor.
![]()

Yenikapı biraz daha yerleşik olmayan göçmenlerin semti haline gelmiş, Demiryoluna bakan arka sokaklar yıkık dökük ahşap evlerle dolu kimisi satın alınıp yeniden aslına uygun olarak turistik amaçlı inşa edilmeye başlamış ama genelde göçmen ve yoksul insanlar Batman Sason’dan gelenler burada oturuyor. Evlerin pencerelerinin aralık perdelerinden bakışlar olduğu gibi tehditkar ifadeli bakışların da olduğunu söylemek gerekiyor. Başka tekinsiz birileri etrafımızda uygun olmayan yerlere bakmamamız için veya girmememiz için olabilir bizle birlikte dolaşıyor. Bir polis arabası köşeyi dönüyor. Ama bu muhteşem sokaklara , kırık dökük ama belli ki bir zamanlar görkemli yaşam içindeki ahşap evlere uzun uzun hayranlıkla bakmak istiyoruz. Bir güne çok şey sığdırmak gerekiyor. Sokaklarda yine başlarında dantel beyaz örtüleri, ile Güneydoğulu olduğunu tahmin ettiğimiz kadınlar kapıönünde meze hazırlığı içindeler. Fotoğraflarının çekilmesine karşı değiller. Güzel poz veriyorlar. Artık anlaşılıyor ki burada yaşayan göçmenlerin meyhane kültürüne uyum sağlamış olduklarını bir yan sanayi olarak çalıştıklarını görebiliyoruz. Daha sonra yine karşılacağımız gibi midyeciler, midye kabuklarını büyük bir taşlık salonda leğende ayıklayıp çamaşır makinelerinde kabukları yıkıyorlar tıkır tıkır seslerini sokaktan geçerken duymak mümkün.
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()

Yenikapı’daki eski tren üstgeçidine çıkınca bu tekinsiz sokakların yerini alttan hızla geçen arabalar aldı. Hemen ilerdeki sokağa yönelerek , tekrar bir başka göçmen mahallesinde duvarlara , balkonlara asılı yeni yıkanmış çamaşırlar arasından ilerledik. Yolun ilerisinde beyaz ahşap mimarisi ile sokağın en gözde evi olarak duran Ermeni Patrikliği ve karşısında ağaçlar içindeki bahçede kilisesi duruyor. Kilisenin önünde ise, arkasına konserve tenekeleri bağlanmış beyaz bir limuzin bekliyor. Limuzinin içinden çıkan gelin ve damat kiliseye doğru giderken biz de peşlerinden gidiyoruz. Birdenbire sürpriz bir nikah töreni içinde kendimizi bulduk. Gelen düğün davetlileri arasından çekinerek girdiğimiz kilisede renkli ayin giysileri içindeki Ermeni papazlar dini müzik eşliğinde evlilik törenini başlattılar. Kendimi birden göçmenlerin dünyasından çıkarıp evlilik töreninin kutsal havası içinde buldum. Yaşadığım bu coğrafyadaki hoş anlardan biriydi.
![]()
![]()

Kiliseyi geride bırakarak Kumkapı istikametine doğru yeniden bir başka göçmen sokağına doğru geçiyoruz. Bu sefer büyük bir alışveriş caddesi içindeyiz. Burası sağlı sollu eskiliği halen yerinde ama yeniden boyanmış halleriyle çok sevimli duran cumbalı evlerden oluşmuş bir cadde. Caddenin özelliği, Güneydoğu’dan, Suriye’den, Afrika’dan, Özbekistan’dan, Afganistan ve daha dünyanın pekçok göç eden ülkesinden gelen insanların yaşadığı ve yeni kültürlerini aktardıkları bir yer. Afrikalı bir kuaför, Bengladeşli bir lokantaya rastlamak mümkün. Bu cadde Avrupa’da yada Amerika’da benzerlerini gördüğümüz Çin mahallesi gibi. Her milletten insan buraya toplanmış. Caddenin alışveriş tarafı, burada yaşayan insanlara yönelik ucuz mu ucuz mallarla dolu, terlik, battaniye v.s. ile dolu. Alışverişin bizim için en çekici dükkanı Özdemir süt ürünleri oldu. Bal, kaymak manda yoğurdu bize efsane gibi gibi geldi.
![]()
![]()
![]()


Kumkapı’nın ilerlediğimiz son noktasında bizi tatlı bir sürpriz olarak Boris’in yeri olarak bilinen kahvaltı ve tatlıcı dükkanı bekliyordu. Burası Boris adında bir Bulgar tarafından açılmış , kendi mandralarından getirdikleri süt ürünleri ve kahvaltısı ile ünlü olmuş. Şimdi meyhanelerin arasında kalmış tek dükkan gibi duruyor. Kumkapı meyhane kültürünün ortaya çıktığı yer. Meyhane kültürünün de bu sahil boyunca gayrimüslim azınlığın eğlence kültürünün bir parçası olduğunu söylemek mümkün.


Kumkapı’dan Kadırga’ya doğru sahil boyunca ilerlerken göçmen mahallerinin geride kaldığını daha çok yerleşik olmaya doğru geçen kültürün izlerini görmeye başlıyoruz. Mahalle aralarında yukarıya doğru çıkan merdivenler, iplere asılmış renkli çamaşır görüntüleri fotoğraf çekmek için çekici duruyor. Öte yandan burası da hızla dizi sektörünün alanına girmiş durumda. Burada çekilen diziler semte yeniden canlılık ve turistlerin gelmesine olanak vermekle birlikte semtin doğasını da bozmaya başlıyor. Kadırga eski tulumbacıların semti. Burada tulumba teşkilatının kurulduğu yer olarak biliniyor. Halen eski bir tulumbacı kahvesinde çay içmek mümkün. üstelik kahvede 85 yaşındaki tulumbacı torununu da çalışırken görebilirsiniz. Tulumbacı hikayelerine kulak verirken, bahçede hala eski bir tulumbanın olduğunu da görüyoruz.
![]()
![]()

Kadırga semtinden geçerken buradaki Cündi meydanına geldiğimizde, burasının bir zamanlar at cambazları olarak bilinen, atların sırtında peşpeşe ok atıp gösteri yaptıkları yer olduğunu öğreniyoruz. Bu peşpeşe ok atma sanatı , at sırtında gösteri yapma eğlenceleri osmanlı toplumuna özgü bir kültür ve bu semtte yapılıyor. Bugün ise yerli film sektöründe Malkoçoğlu filmlerinden bildiğimiz Cüneyt Arkın sayesinde bu gösterileri tanıyoruz. Tarihin burasında yolumuz yeniden Bizans dünyasına doğru gidiyor. Yolumuz üzerindeki küçük Ayasofya camiisini gezerken kraliçe Theodora ile Jüstinyenin ölümsüz aşklarını camiinin muhteşem sütunları arasında bir kez daha dinliyoruz.
![]()
![]()

Kadırga’dan sahil yolu boyunca demiryolunu takip ettiğimizde Bizans saray duvarları ile karşılaşıyoruz. Sur duvarları boyunca duvarların içine yapılmış ahşap evleri izleyerek Çatladıkapıya varıyoruz. Sarayburnu’nun ardından geldiğimiz Sirkeci son durağımız oluyor. Sirkeci hattı, Yedikule’den sonra inşa edilerek , Şark demiryolları olarak İstanbul ile Avrupa’yı birbirine bağlayarak tarihe geçiyor. Şark demiryolları zamanın Avrupalı ünlü iş adamlarını edebiyatçıları taşıyarak ve Agatha Christie’nin ünlü romanı ‘Şark Exresinde cinayet’ ile meşhur oluyor. Bu yolculuk tam 81 saat sürüyor. Bu nedenle Şark demiryolları, özel valiz taşıma vagonu, yataklı vagonları ve restorant vagonu ile zamanın lüks tren hattı olarak yapılıyor. Bu lüks anlayış tren hattı ile birlikte seyahat edecek olan zengin ve ünlü batılıların konaklaması için İstanbul’a Pera ve Tokatlıyan gibi lüks otellerin de yapılması sağlanıyor.
![]()

1001 İstanbul turu kapsamında Hüseyin Avni’nin rehberliğinde ve Ayhan Kuş ‘un katkılarıyla yaptığımız bu hem demiryolu tarihine ve hem de Türkiye’nin kent tarihine yolculuk bir yandan da günümüz İstanbul’unun son halini de yakından tanımaya olanak verdi.