Fas’a Nisan ayında yaptığım gezide birçok deneyimi birlikte yaşadığımı söyleyerek başlamak istiyorum. Öncelikle Fas’la ilgili tarihi geçmiş bilgisini verelim. Bir Kuzey Afrika ülkesi olan Fas’ın, Arap tarihi ile olan geçmişi 8.yüzyıla kadar uzanıyor. Yerel halkı olan Berberilerin Arapların getirdiği İslamiyet’i benimsemeleri ile Fas tarihte yerini almaya başlıyor. İslamiyet’in yayılması sürecinde ispanyaya kadar uzanan fetihlerle kurulan hanedanlıklarla hâkimiyetlerini genişletiyorlar. İslamiyet’in içinde çıkan Alevi hanedanlığının kurulması ile Fas krallığı gücünü zenginleştirip yerleştiriyor. İspanya ve Fransa arasında paylaşılamayan bir ülke olarak sonunda Fransa’nın sömürgesi olmuş ancak geç de olsa bağımsızlığına kavuşmuştur. Fas halen krallıkla yönetilmekte ve Fransa ile İspanya’nın etkilerini taşımaya devam etmektedir. Yerel halkını dağlarda yaşayan berberiler, çöllerde yaşayan Tuaregler ve altı ay dağlarda altı ayda çöllerde yaşayan Bedeviler oluşturuyor.
Bu kısa tarihle birlikte Fas uzun yıllar keşfedilmeyi bekleyen gizemli bir sandık gibi ilgimi çekmişti. Bu keşifte ya da deneyimde yaşadığım pek çok şey bir araya geldi. Çöller, şehirler, yemekler, dağlar, berberiler, çarşılar ve daha pek çok şey … Dediğim gibi bu keşfedilmeyi bekleyen sandığı açtıkça içinden çıkanlara bakmaktan gözlerim kamaşıyor.
Rotamız
Önce izlediğimiz rotayı anlatmakla başlamak istiyorum. Kazablanka’dan başlayan yolculuk noktası Marakeş’e doğru devam etti. Kazablanka’nın okyanusa bakan serin havasının yerini karaya doğru çölleşen kuraklaşan ve bitki örtüsünün de çölün ortasından birkaç kökten birden fışkıran hurma ağaçlarına döndüğü coğrafyaya girdik. Kızıl şehir olarak da bilinen Marakeş bulunduğu topraklardaki demir oksit nedeniyle binaların da renginin kahverengiden kızıl pembeye döndüğü bir şehir. Marakeş’ten çıkıp güneye Quarzazate’ye doğru yol aldık. Hedefimiz Atlas dağlarına doğru gitmek. Güneye doğru indikçe kahverengi toprak yeşilden uzaklaşıp bitki örtüsü çoraklaşıyor. Yol boyunca berberi köyleri, iç içe geçmiş dar sokaklarıyla mahalleler, aynı toprak malzemeden yapılmış dantel demirli üzerleri motifli kapılar ve renkli camlarıyla evler, renkli okul binaları yol boyunca karşımıza çıkıyor. Yerel bitki örtüsüne bu denli uyumlu köyler tek bir tasarımdan çıkmış gibi duruyorlar. Bu yerleşimlere Kasbah deniliyor. Çöle doğru ilerlerken kıyafetlerin de yavaş yavaş değiştiğini ve çöle uygun uzun giysilerin ve başın çöl adamları Tuaregler gibi sarmalamak gereği doğuyor. Güneşin yakıcı sıcağı altında 4 ya da 2 metrelik sargılarla döndüre döndüre iyice başı kapatmak gerekiyor. Çöldeki kum fırtınalarından korunmanın tek çaresi de bu. Grubun eğlencesi olarak baş sarma ritüele dönüşüyor ve olmazsa olmazımız oluyor. Yolumuzun üzerindeki Ait Ben Haddou bir Berberi köyü, tüm turistlerin ilgi odağı olmuş durumda. Evlerini gezdiren Berberilerin yaşamlarını tam anlamıyla görebilmek mümkün olmuyor. Turistikleşmiş kasaba bir fotoğraf stüdyosuna dönüşmüş durumda. Sahra kıyısına doğru yaptığımız yolculuk içinde burada çevrilen filmlerin setlerini görmek de oldukça ilginç oldu. Star Wars, Kleopatra, Kundun ve daha birçok filme mekan olan bu çöl ortasındaki devasa film setinde hala film çevrilmeye devam ediyor. Hollywood stüdyolarının buraya taşınması ile hem ucuz emek ve hem de ucuz mekân tasarımı oluşturmak için ideal bir yer olmuş. Film setinde Mısır’dan Tibet’e, Filistin’den vahşi Batıya kadar uzanan farklı mekânlar kurulmuş. Oyuncak gibi duran bu setler teknoloji yardımıyla film içinde görkemle hale getiriliyor. Quarzazate’den Erfourd’a dönen yolumuz üzerinde uçsuz bucaksız dağ silsileleri içinde Toudra geçidi dik dağların arasında gizlenmiş derin bir vadi olarak karşımıza çıktı. Dağların arasında derin bir palmiye ormanı bir vaha gibiydi. Dağların arasından akan küçük nehir, palmiye ormanları bu çöl coğrafyasını birdenbire değiştiriyor. Kendimizi dağ geçidinin ortasında vadinin derinliklerine doğru ilerlerken buluyoruz. Toudra geçidi, Dades Vadisi ve Thingir kasabası bölgenin önemli yerleri. Yolumuz Merzouga’ya doğru gidiyor. Sahra çölünün kıyısına doğru. Buradan sonra ise, çölü geride bırakıp Erfoud ve Ziz vadisi boyunca ilerliyoruz. Bölgenin özelliği fosil kalıntılarının bulunması. Bu nedenle fosil satan dükkânlarla dolu her yer. En popüler olanı salyangoz şeklindeki kabuklulara ait fosil kalıntıları. Ziz vadisi boyunca Kuzeye doğru ilerledikçe İsviçre gibi yemyeşil yeşil çayırlarından koyunların otladığı bir coğrafya ile karşılaşıyoruz. Ormanın içinde hiç de karşılaşmayı beklemezken Makak maymunlarını evcilleşmiş olarak buluyoruz. Verdiğimiz yiyecekleri uslu çocuklar gibi alıp minik bebeklerini bize göstermekten çekinmiyorlar. Yol üzerinde Meknes şehri ve ardından Fes şehrine doğru geçiyoruz. Yolculuğumuz Mavi şehir olarak da dillendirilen Chafchouen şehrine ve ardından Kazablanka’ya dönüşle sona eriyor.
Masalsı şehirler:
Fas’da Kazablanka, Marakeş, Fes, Chafchouen şehirlerini görmek ve gezmek ayrı bir deneyimdi. Kazablanka kenti Casa ve Blanc kelimelerinin birleşmesi ile beyaz ev anlamına da geliyor. Kentin Okyanusa bakan burnunda Kral Hasanın yaptırdığı Hasan II Camii ve onunla birlikte tüm camii çevreleyen kıyı parkı görkemli bir şekilde yapılmış, Fas’ın geleneksel taş işlemeciliği, yeşil rengin hâkim olduğu bir mücevher taşı gibi duruyor. Fas’taki bu geleneksel ve otantik mimari anlayışın yanında özellikle Kazablanka’da okyanus kıyısında modern hayatın kurulduğu, eğlence, deniz ve spor aktivitelerinin yapıldığı yeni yaşam alanları oluşturulmuş. Plajlar, sörf yapanlarla, kordonboyu koşanlarla dolu. Kazablanka’da yabancıların ev satın alarak yaşamayı seçenlerin arttığı söyleniyor.
Fas’ın turistik merkezi olarak en çok bilinen şehri ise, Marakeş. Şehir kahverengi kızıl rengin hâkim olduğu yapılardan oluşuyor. Bu da kente daha otantik ve tarihsel bir hava katıyor. Marakeş çöl bitkisi palmiyelerin arasından karşımıza çıkan kahverengi kızıl bir şehir. Daha önce görmediğim çöl bitki örtüsü burada susuz toprağın meydana getirdiği birkaç kökten birden çıkan hurma ağaçlarından oluşuyor. Şehrin düzeni ve park ve bahçe düzenleri İspanyolların bahçeciliğinden etkilenerek yapılmış imrenilecek güzellikte ve zarafet içinde. Şehrin bina ve yeşil ile uyumlu düzenlemelerinin yanısıra atlı fayton arabaları 18. Yüzyıl Fransa’sından gelmiş gibi gösterişli bir şekilde müşteri bekliyorlar. Medina denilen çarşısı tamamıyla oryantal bir kimlik içinde. 19 tane giriş kapısı bulunuyor Bunlardan en ihtişamlısı Bab Agnau kapısı. Ancak kapının ihtişamını etrafını kaplayan satıcılardan görmek imkânsız. Bir rüya gibi çarşıya dokunamadan seyir halinde hızlıca geçip gidiyoruz. Dar sokaklar labirent tarzı birbiri içine girmiş, Souk denilen ara çarşılarda zanaatkâr ustaların dükkanlarından üretim sesleri geliyor. Çekiç sesleri bıçak bileyicilerin seslerine karışıyor. Dükkân satıcıları gördükleri turistleri dükkâna sokmaya çalışıyor. Fransızca konuştuğunu anladığı an pazarlık başlıyor. Medina labirentinin içinde muhteşem renkli mozaik döşeme çeşmeler ya da birdenbire renkli taşlarla işlemeli kapılar karşımıza çıkıyor. Renk, tasarım, sanat ve zenginliğin hepsinin bir arada olduğu bir cümbüşü yaşıyoruz. Sarhoş olmamak elde değil. Medina’dan çıkıp şehrin içindeki Majorelle bahçelerine gittiğimizde hayranlık daha da artıyor. Fransız ressam Jacques Majorelle burasını sevip bu tropikal bahçeyi yapması ve ardından Fransız modacı Yves Saint Laurent’nin burayı satın almasıyla bu bahçenin yapımı ve tasarımını gerçekleştirmiş, öldüğünde ise küllerini bahçenin her tarafına serpmişler. Bu denli sanatsal bir ortam içinde olmak istediğini böyle anlıyorum. Bahçenin özelliği ise Fas’ın ve kuzey Afrikanın mavi rengini temel alması, Majorelle mavisi de denilen bu mavi tonu öyle bir mavi ki insanın büyüleyen ve kendinden geçiren bir mavi çivit tonunda bir mavi ve onun yanında tasarlanmış havuzlar, renkli taş döşeme yollar, boyanmış saksılar, nilüfer kaplı göletler hepsi bir rüyanın içindeymiş izlenimini veriyor. Bu rüyadan çıkmak istemiyoruz. Defalarca aynı yerleri dönerek fotoğraflıyoruz.
Marakeş’in Yahudi mahallesi Mellah denilen mahalle de ilginç, özellikle dar sokaklar içinde evler yoksul kırık dökük duruyorlar. Evlerin içlerine doğru bakınca renkli merdivenleri görüyoruz İnce dar sokaklarından, dükkanların önünde adlarını bilmediğimiz mavi, kırmızı, yeşil, turuncu renkli baharat külahlarının arasından geçiyoruz.
Marakeş’i anlatırken meydanı Jemaa El Fna ‘yı anlatmadan geçemeyiz. Taze meyve suyu satıcılarının, ciğer şişçilerin, tatlıcıların, et pişiricilerinin ve daha pek çok meydan satıcılarının, fotoğraf çektirmek isteyenler için para isteyen yılan oynatıcılarının, etrafında kalabalığın hayranlık ve şaşkınlıkla izlediği akrobasi yapan gençlerin, berberi kıyafetli sucuların fotoğraf çektirmek için para verenlere poz verdikleri ve daha bir sürü ilginç şeyi bir arada göreceğiniz bir yer. Tuhaflıklar meydanı da denilebilir. Buranın egzotikliği bütün turistleri kendine çekiyor. Meydanın özelliğinden biri de, durmaksızın çalan yılan oynatıcıların kulak tırmalayıcı müziği, herhalde bu müzik nedeniyle yılanlar sürekli ayakta duruyorlar. Müzik durunca hayat durmuş gibi oluyor. Fas insanı resim çektirmekten hoşlanmıyor ya da para verince buna razı oluyor. Çarşının tipik özelliği ise geleneksel olan sıkı pazarlık ritüelinin uygulanması. Satın alınacak eşyaya ilgi gösterilmesi ile başlayan çekişme satıcıların fiyatları dört beş katına katlaması sizin ise bunu dörtte bir fiyatına çekme uğraşısı olarak sürüyor sonunda satıcılar sizi bıktırana kadar pazarlıkla uğraştırıyor ve sonra yine yüksek fiyattan alıp çıkmak zorunda bırakıyor.
Marakeşin en ilginç özelliğinden biri de geleneksel yapıların tüm ihtişamı ile sizi çekmesi oluyor. Bunlardan biri de, 19. Yüzyıla tarihlenen Bahaia sarayı. Sarayın işleme, renkli mozaik döşeme, taş isçiliği dantel gibi duruyor. Yine etrafından dönerek her karesini ayrı resimleyerek dolaşıyoruz. Renklerin görkemi maviden yeşile dönüyor. Tavanların el boyama süsleri yaldızlarla birlikte lacivert üstüne tüm tavanı kaplayarak gidiyor. Tavanların rengarenk yaldızlı boyaları arasında kaybolup gitmek istiyorum.
Marakeş’in egzotik büyüleyiciliği ile kıyaslanamayacak ancak başka bir güzellik olarak karşımıza çıkan bir diğer şehir ise, Chafcahouen, nam-ı diğer mavi şehir. Şehrin özelliği evlerin sokakların her yerin çivit mavisine boyanması ile ortaya çıkan bu masmavi şehir görüntüsü hepimizde büyülenmişlikle hayranlık duygusunu birlikte doğuruyor. Mavinin haşeratın girmemesi için yapıldığı bilinmekle birlikte turistik ilgi çekmesi nedeniyle de boyandığı biliniyor. Bu mavi şehire denize girer gibi dalıyoruz derinlere daha maviliklere doğru gidebileceğimiz kadar gitmeye çalışıyoruz. Sokakların araları, avlular, kapılar hep mavi ve maviler arasında kaybolmak birleşmek tek istediğimiz şey. Onun için durmadan bu anları fotoğraflamak için çalışıyoruz. Görmediğimiz bir yerin olmadığı kanaatine erişinceye kadar mavi şehirde dolaşıp durduk. Bu mavi şehri evime alıp götürmek istiyorum. Mavi çivit boyasından alsam yeterli olur mu? Kalabalık sokakları, turistik dükkânları nispeten daha cana yakın satıcıları ile Chafchouen şehri kalbimizin derinliklerinde mavi bir yer olarak kalacak.
Turistik destinasyonlar içinde üçüncü gözde bir şehir de Fes şehri. Burası da Marakeş gibi otantik ve egzotik özelliği ağır basıyor. Medina yani çarşısı çok karmaşık, dar ve yollarda kalabalık ile nefes nefese kalındığı bir ortam oluşuyor. Dar yollarda yük taşımak için sadece eşek kullanılıyor. Yoldan geçen eşeklerin sahipleri ‘balek balek’ diye bağırıp yol açıyorlar, çarşının bağıran çağıranı yok ama bir dolu eşekleri ve yol açıcıları var. Çarşı çok zengin her çeşit eşyanın bulunduğu bir çarşı değişik meyve ve sebzeler, balık et gibi yiyecek dükkânlarının yanında tatlıcılar, hamuru kızgın taşa sürüp gözleme yapanlar, yani yerel fast foodlar da var. Dükkânların önünden ipekli renkli dokumalar parlak renkleri ile akıyor, renkli sepetler, yöresel halı ve dokumalar, bronz lambalar, deri çantalar, koku sabunlar, kenarları gümüş işlemeli ortası ayna olan hediyelik eşyalar ve daha bir sürü şey. Çarşının en görkemli yeri ise, deri tabakhanelerinin görüldüğü üst balkonlar. Dükkânların tek kişilik daracık merdivenlerinden üst ya da teras katına çıkıp buradan deri tabakhanelerine bakılabiliyor fotoğraf çekilebiliyor. Ama kokuya dayanabilirseniz. Kokuyu gidermek için nane demetleri burunlara tıkıştırılsa da nafile, koku ciğerlere kadar iniyor. Deri tabakhanelerinde deri kokuları içinde en ilkel yöntemlerle çalışan işçileri görüyorsunuz bir film seti gibi duruyor önünüzde. Yukardan bakınca yuvarlak rengârenk deri yıkama hazneleri içinde deriler boyanıyor. Boyanmış ıslak deriler kurutulmak üzere damlarda sergileniyorlar. Yukarda deri dükkânlarında ise inanılmaz pahalı fiyatları aşağıya çekme uğraşısı içindeki turistleri görüyorsunuz.
Çarşının ilginç dar sokakları sadece tek kişinin ama zayıf bir kişinin geçebileceği darlıkta olması. Çarşının satıcılarından bir şey alınmaması yolundaki tembihler çarşıya girince bir işe yaramıyor üstelik rehberlerin götürdüğü yüksek fiyatlı dükkanlardan daha ekonomik geliyor. Pazarlık ritüeli burada da devam ediyor.
Atlas dağlarında yıldızlı gökyüzü
Gezi boyunca Atlas dağlarının arasında yaşadığımız gece deneyimi ise yaşadığımız coğrafyadan bambaşka bir dünyaya açılan bir kapı oldu. Dağ yolculuğu Quarzazate şehrinden ayrılıp dağlara doğru yol alacağımız 4×4 denilen arazi arabalarına binişimizle başladı. Çölü geçmek daha derinlere inmek için arazi arabalarına ihtiyaç var, yapılmamış yollardan kum tepelerine tırmanmak ancak bu araçlarla mümkün. Sarsıla sarsıla ilerleyip akşam konaklayacağımız çadırlara varıyoruz. Doğal bir köy olarak kurulan bu çadırların içleri soğuğu almayacak şekilde kalın kıl çadırlar olarak yapılmış doğal köy olarak tasarlanan bu köyde kâğıt tüketimini, enerji vs. tüketimi ve çöpü en aza indirmek için gelenlerden bu konuda katkı bekleniyor. Köşede bir diğer çadırda ise, tandır ekmeği yapılıyor sıcak sıcak hemen bölüşüyoruz. Akşam geleneksel yemekleri Tajin kebap sıcak çorba ile büyük çadırda karınlarımızı doyuruyoruz. Nane çayı olmazsa olmazlardan. Hava birazdan iyice kararıp gökyüzü yıldızlarla dolduğunda muhteşem bir gece bizi bekliyor olacak.
Çadırlarda gece boyunca yıldızlı gökyüzünü izlemek kayan yıldızlara bakmak sonsuzluğa açılmışız gibi geliyor. Zaman duygusu siliniyor. Yıldızlar, gökyüzü ve senin aranda kurulan bir bağ oluyor. Düşündüğüm gibi yıldızlarla dolu bir gece ve derin karanlık içinde gökyüzü ile birleşmek. Yavaştan uykuya dalmak ve gecenin sessizliğine kendini bırakmak. Gecenin ardında kalan özlediğimiz türkülerimizi yeniden yavaştan söyleyenler oluyor. Birazdan onlar da çekilip tümüyle sessizlik gece ve yıldızlarla baş başa kalıyoruz. Sabah güneşin ilk ışıklarını görmek için heyecanla çadırdan çıkıyorum kuşların korosu başlamış bile güneşin doğmasına biraz daha var heyecanla bekliyorum kahverengi taşları yavaştan aydınlatmaya başlıyor ve tepeden ışığını veriyor işte Atlas dağlarında bir günü doğurduk. Bu anı fotoğraflamak zamanı durdurmak.
Sahranın kıyısından çöle bakmak
Yaşadığımız en ilginç deneyimlerinden biri de, çöl coğrafyasını bizzat deneyimlemek oldu. Merzouga’da Sahra çölünün başladığı yere, çölün kıyısına kadar adeta bir deniz kıyısına gelir gibi geldik. Kumun Kıyısında develer binmemiz için hazırlanmışlar bekliyorlardı. Biraz da ürkerek her birimiz birbirimize bakarak ve cesaret alarak bindik. Devenin arka ayaklarını kaldırması ile havalandık. Yalpalayarak gitmesi denge bulmak için sıkıca tutunmayı gerektiriyordu. Devenin sinirli olmaması da önemliymiş. Herhangi bir şaşırtıcı hareket deveyi ürkütebiliyor. Uzak durmak ve sahiplerinin yönetimine bırakmak gerekiyor. Sarı sapsarı çöl kumlarının içine batarak ilerleyen develer bizi kum tepelerine varınca sırtından indirip dinlenmeye geçtiler. Kimisi doğrudan kumlara uzanıp uyumaya başladı. Kuma ayak basar basmaz yürümenin ne kadar zor olduğunu anlıyoruz devenin palet gibi ayakları kumları kolayca aşarken ayaklarım kumdan çıkamıyor. Sarı sıcak kumların üzerinde güneşin batışını izliyoruz. Güneşin batışı kum tepeleri üzerinden önce gölgeleri uzatıyor sonra uzakta giderek kaybolan bir sarı ışık ve yerini alan mavilikle gün bitmiş oluyor. Tek başına yürümek imkânsız develere binilmesi gerekiyor. Yorgun develer akşamı çıkarıp dinlenmeye geçiyorlar. Sahipleri biz daha uzaklaşmadan devenin sırtından bez parçalarına sardıkları hediyelik eşyaları müşterilerine satmaya çalışıyorlar. Sahranın kıyısından bu çöl coğrafyasından geceleyeceğimiz Erfourt ‘daki bir Kasbah oteline doğru yola çıkıyoruz. Çöl ortasındaki nadide bir güzelliğe sahip otele hayran oluyoruz. El emeği ile yapılmış rengârenk taşlarla döşenmiş mozaik işlemeli bu otel çölün yorgunluğunu biranda alıyor.
Fas’ta gece eğlencesi: Chez Ali
Marakeş’teki bu gece gösterisi otantik berberi kültürünü canlandırıyor. Şehir dışında kurulan büyük alanda beyazlar giymiş kurusıkı silahlı atlı adamlar tarafından karşılanıyoruz. İçeriye dev çadırların olduğu yere doğru ilerlerken yerel müzik çalan, oynayan adamlar ve kadınlarla dans edip aralarına karışıyoruz. Bize gösterilen çadırlara geçiyoruz. Masalara yöresel tajin kebap konuluyor. Yuvarlak masadaki büyük tajin çömleğindeki kuzu etini parçalayarak, ellerimizle afiyetle yerel geleneklere uygun olarak yiyoruz. Yemek sonrasında büyük gösteri başlıyor beyaz atlı adamlar önümüzdeki gösteri alanında hızla gelerek kurusıkı silahlarını büyük bir gürültü ile ateşliyorlar. Ancak atlardan biri devrilip kalkamıyor, bütün adamlar başına toplanıyorlar ama at ayağa kalkamıyor hamle de yapmıyor öldü galiba derken uzun bir süre geçiyor ve yavaş yavaş doğrulmaya çalışıyor hepimiz büyük bir nefes alıp oradan uzaklaşıyoruz. Gösterinin bir parçası olmayan bu duruma üzülüp bir Berberi fantezisi olarak yorumluyoruz.
Fas’ın bilinen rotalarını izleyerek gittiğimiz yerlerin sihrinden kurtulmazken bu ülkenin kolayca bitirilemeyeceğini ve keşfedilmeyi bekleyen daha pek çok yerinin olduğunu fark ediyoruz. Bunları da bir başka sefere bırakıp yaşadığımız deneyimlerle dönüyoruz. Bu gezinin düzenleyicileri olarak, İstanbul 1001 Tur programı kapsamında, Ahmet Faik Özbilge ve Uğur Aşgel’in katkılarının bu gezi boyunca gördüklerimize ve yaşadıklarımıza bakarak ne denli önemli olduğunu daha iyi anlıyorum.
Hürriyet Konyar
Antalya/Mayıs-2018