2022 yılı Mart ayında Antakya’ya yaptığımız gezide buralarını son kez göreceğimi hiç düşünmemiştim.. gezdiğim bu yerlerin hafızalarımızda daha uzun bir süre eski haliyle kalmasını hatırlanmasını umut ederek yazıyorum..Antakya’nın Arkeoloji müzesindeki duvarda yazıldığı gibi , Doğu’nun Kraliçesi Antakyadır…
Antakya gezimiz, 1001 İstanbul tur organizasyonuyla , Ahmet Faik Özbilge ile Erkan Eseroğlu’nun rehberliğinde Adana’dan Hatay’a doğru giden bir yolculukla başladı.. önce sabahın oldukça erken bir saatinde Adana havaalanındaydık.. sabah Adana’da olunca kahvaltı olarak ciğer yemeden güne başlamak olmazdı. Adana’nın meşhur Birbiçer ciğer salonunda kendimizi bulduk..

Adana’yı gezmek için zamanımız kısıtlı ama Adanalı eski bir rehber olan Gülay Çamurdanoğlu, bize kısa bir tarihi Adana gezisi yaptırdı..
Adana’da görülmesi gereken önemli yerler arasında Adana sinema müzesinin olduğunu söyleyebilirim..Sinema müzesinde Adana’nın sinema endüstrisine yaptığı katkılar, sinema sanatçıları, edebiyatçılarına yer verilmiş..müzenin hazırlanmasında, bu kişilerin sinemaya verdikleri katkılar gözönüne alınmış…sinema müzesi çok yeni ve henüz çok küçük bir müze..tarihi bir evin müzeye dönüştürülmesiyle oluşturulmuş.. İçinde Yılmaz Güney’den Orhan Kemal, Yaşar Kemal’e kadar Türkiye’nin en önemli sinema sanatçıları ve edebiyatçılarının afiş, film malzemelerinin, eski film makinalarının bulunduğu bir yer olarak tasarlanmış.




Sinema müzesinin olduğu caddeden karşıya geçince Roma köprüsünü ve Seyhan nehrinin etrafında bulunan parkı görüyoruz.

Buradan Adana’nın tarihi camisi olan Ulucami’ye doğru gidiyoruz. Ulucami minaresinin dantelli işleme balkonunu , tipik tarihi camii minarelerinden biri olarak kaydediyoruz.. Caminin kalın duvarları ve revaklı avlusu, yığma taş yapısı, yaz sıcağında nasıl bir serinlik verdiğini bize anlatıyor. İçi daha güzel, çinilerinin masmavi güzelliği, camların renkli işlemeleri ayrı bir güzellik katıyor camiye. Caminin planı , Güney Doğu’ya özgü şekilde ,cemaatin yatay toplanmasına göre dikdörtgen olarak yapılmış. İçinde ise caminin küçük bölmeleri var. Bu bize caminin farklı bir tipte plana sahip olduğunu gösteriyor.



Ulucamiden çıkıp bir başka cami olan Yağcamiye gidiyoruz. Adana’nın eski alanındayız. Tarihi yapıların olduğu bölgede. Ancak Kazancılar çarşısını gezemiyoruz. Kenarından hızla geçip tarihi camiye doğru yürüyoruz. Burası eski bir kilise, Vaftizhanesini kadınlar mahfili yapmışlar, ayazmasını da şadırvan yapmışlar Şadırvan, yeraltında ve merdivenle iniliyor..içerisi büyükçe bir mağara gibi.. Caminin içine girince kilise olduğu belli oluyor. Kilisenin apsisi yuvarlak bir şekilde duruyor.



Sokaklarda yürürken öğle zamanı yemek telaşının da olduğunu gözlemliyoruz. Sokak lahmacuncuları, simitçiler , tatlıcılar hepsi sokakta, kebapçılar sokağa yayılan müşterilerine servis yapıyorlar.

Yağ caminden çıkıp yakındaki eski bir ermeni kilisesi olan Bebekli kiliseye geliyoruz.. İçeri giremesek de dışardan kilisenin oldukça büyük yapısına bakıyoruz..

Cami ve kiliseleri günün sakin bir saatinde, caminin içinde kalabalık olmadığı bir zamanda gezmenin çok rahat olduğunu söyleyelim.. Adana gezmekle bitmeyecek tarihi bir kent ancak öğleye doğru karnımız acıkmaya başlıyor.. yemek yeme arayışı içindeyiz.. sokakta rastladığımız ve yemek kalitelerinin düzgün olduğunu söyleyen müşterilerin yanına kalabalık bir grup olarak yerleşip gerçekten de güzel bir Adana kebabı yiyoruz..
Adana’dan öğleden sonra ayrılıp, İskenderun’a gitmek üzere yola çıkıyoruz.. Küçük bir servis minibüsü olan şoförümüz Hataylı İlhan bizi Hatay’a götürecek.
İskenderun’a gelmeden önce Hatay’ın Payaslı ilçesine uğruyoruz. Burada Sokullu Mehmet Paşa’nın yaptırdığı büyük bir külliye var. Bu külliyenin yapılış amacı, İstanbul-Şam-Halep-Hicaz yolu üzerinde Doğu’dan gelen ticareti kontrol etmekmiş. Kilikya kapısı olarak önemli bir geçit kapısı durumunda. Haç ve kervan yolu üzerinde burayı kurması ise, güvenliği sağlamak ve ticaretten de vergi almak amacını taşıyor. Burada Sokullu , derbent sistemi denilen eskiden kalma bir geleneği devam ettiriyor. Bir gözetleme sistemi kuruyor. Yanındaki kalede de bir gözetleme kulesi bulunuyor. Bu sistemle limana odaklı ticaret yollarını denetim altında tutuyorlar. Aslında Sokullu’nun buradaki amacına bakarken , daha büyük projeleriyle bağlantılı olarak bakmak yararlı olur. Sokullu, 2. Selim devrinin önemli sadrazamlarından biri olarak, Doğu’ya İran’a karşı yaptığı seferlerle biliniyor. esas amacı ise, doğu ticaretindeki akışı engelleyen İran’ı devredışı bırakmak, bunun için de projeler geliştiriyor..ancak kış mevsimi ve coğrafi şartlar nedeniyle başarılı olamıyor.. Payaslı’daki bu kervansarayı görünce 16. Yüzyılda Sokullu’nun tümüyle ticaret yollarını ele geçirmeyi amaçladığını anlıyoruz.
Kervansaray öyle muhteşemki , devasa bir Külliye olarak çok büyük bir yapı ve sapasağlam bir şekilde ayakta duruyor.. İçinde kapalıçarşısı, camisi, hamamı, devasa bir kalesi, etrafında konaklayacak odaları ile ve cenneti andıran bahçeleri ile bir kervansaray külliye olarak inşa edilmiş. Camiyi Mimar Sinan’ın yapmış olması ve ustalık eseri olarak adlandırması boşuna değil, cami, hokka gibi tüm ölçüleri yerli yerinde göze batırılmadan yapılmış, camiye hayran olmamak elde değil. Yine cami planı yatay olarak yapılmış. Kalenin etrafına ise derin bir hendek açılmış.





Payaslı ilçesini geride bırakarak İskenderun’a doğru yola çıktık. Perla Otelde kalıyoruz. Burası eski bir taş ev.. işlemeli demirleri ile yeniden yapılmış Küçük bir butik otel herşeyi özenle seçilmiş, eskitilmiş eşyalar ile süslü bir oteldeyiz. Kendi ev yapımı şaraplarından ikram ediyorlar. Otelin arkası barlar sokağı, rock müzik barları gençleri ağırlıyor.

İskenderun’a daha önce hiç gelmemiştim.. Burası uzaktan geçilen bir kasaba gibiydi. Ama burada keşfedecek çok şey var. İskenderun , demir çelik endüstrisi ile bilinir. Ancak aynı zamanda Akdeniz’e açılan önemli bir liman ve balığın da bol olduğu bir yer akşam yemeğini bir balıkçı çarşısında balık pişiricilerinin olduğu bir pasajda oturarak geçiriyoruz. Taze ve lezzetli, Kalamar, Barbun, Levrek, Mezgit, Dil gibi Akdeniz balıklarının usta hanımların elinden çıktığını söyleyelim. Balıkçılarının lezzetli balıklarının yanında tarihi Petek pastanesinin de tatlı konusunda uzman olduğu anlaşılıyor. Halep işi baklavalardan havuç dilimine kadar bu yöreye özgü türlü değişik tatlıların denenmesini tavsiye edeceğim.



İskenderun’da gün biterken hava deniz kenarı olması nedeniyle de yavaş yavaş soğuyor.. yorgun bir günü kapatmanın zamanı geldi..
Ertesi gün ise, fazla çeşidi olmayan ancak doyurucu bir kahvaltı ile İskenderun sokaklarını keşfe çıktık. Oldukça eski taş binalar ve demir işlemeler bize tarihin peşinden gitmemizi söylüyor. İskenderun bir zamanlar Ermeni ve Rum nüfusun yoğun olduğu bir şehirmiş. O dönemde kiliseleri , okulları ile yaşayan bir gayri müslim nüfusa sahipmiş. Bu nedenle de etrafta birçok kilise ve eski papaz okulu görmek mümkün…sokaklarda ilerlerken yakınlarda Katolik Rum kilisesine doğru gidiyoruz. İçeriye nasıl gireriz bakarız derken rehberimiz Ahmet sayesinde kilisedeki din görevlisinden içeriye girme izni çıkıyor ve kilisenin içini görme ve tarihini öğrenme şansını yakalıyoruz.. Din görevlisi bir hanım. Buradaki kiliselerin eskiden çok büyük cemaatleri olduğunu ancak şimdi oldukça az olduğunu söylüyor. Yakınlardaki Latin Ermeni kilisesini de gidip görme imkanımız oluyor. Burası daha büyük bir kilise , Karmelitlere ait olduğu ve Karmelit papaz okullarının olduğunu öğreniyoruz..




İskenderun’un sahili kış günlerinde haftaiçi ıssız görünüyor. Kısa bir mola ve tarihi yakalamaya çalışmanın ardından Hatay’a doğru yola çıkıyoruz.
İskenderun’dan Belen geçidine oradan da Hatay’a 1.5 saatlik bir yolculuk yapıyoruz.. Öğle yemeği için Sultan Sofrasında küçük bir şehir lokantasında lezzetli mi lezzetli fırından yeni çıkmış lahana sarmaları, mumbar dolmaları, oruk ve meze çeşitlerinden hangisini seçeceğimizi bilemediğimiz yemeklerin tadına varıyoruz. Yemek sonrasında künefe tatlısı için Ragıp ustanın Bizim Künefeci’nin yerine gidiyoruz. Künefeleri bakır tepsi de ve çok az şekerli olarak yapması şerbetinin ağır olmaması hepimizin hoşuna gidiyor.
Öğleden sonraki Hatay’ın tarihine doğru yaptığımız keşif gezisinde önce Saint Pierre kilisesine gidiyoruz. Burası bir mağara içine oyulmuş ilk Hıristiyanlık kilisesi olarak tarihe geçmiş..


Burasının ardından Hatay arkeoloji müzesine doğru yola çıkıyoruz.. Müze, özellikle mozaikleriyle dünyanın ikinci önemli müzesi durumunda. Burada rehberli bir gezinin özellikle Roma dönemi rehberi Erkan Eseroğlu’nun açıklamalarının ne kadar önem taşıdığını bir kez daha vurgulamak gerekiyor.. tarihi mozaiklerin bir diğer önemi de, Roma dönemi gündelik hayatı aktarması….Müzedeki mozaikler içinde ilginç olanlarından bahsedelim, ‘Güneş saati Mozayiği’ , burada bir güneş saati üzerinde Theta harfi eski Yunancada 9 rakkamını gösterir. Saatin 9’u geçtiğini göstermektedir. Bunun anlamı, çalışma gününün bitmesi ve akşam yemeği saatinin gelmesidir. Mozaikteki genç erkek figürü ayağından sandaletler fırlamış bir haldedir. Başının üzerinde eski yunanca yemeğe koş yazmaktadır. Antik Yunan edebiyatında yeni komedya yazarları tarafından bu durum yemeğe koşan beleşçiler için de kullanılırmış..
Müze sonrasında ise, Hatay’ın Fransızlardan alınarak Türkiye’ye dahil edilişinin ilk oylamasının yapıldığı tarihi meclis binasına giriyoruz. Burası şimdi bir kültür merkezi olarak çeşitli etkinliklerde kullanılıyor. Meclis binasının ardından Fransızların yaptığı parka doğru yürüyoruz. Ancak parktan günümüze kalan fazla bir şey yok. İçinde ağaçlandırma yapılmakla beraber sadece mevki olarak bize birşeyler anlatıyor.





Günün sonuna doğru Hatay lezzetlerini tatmaya devam ediyoruz.. Maho’nun yeri olarak bilinen bir başka yere gidiyoruz. Bir gastronomi merkezindeyiz. Çok çeşitli lezzetler tatmak gerekiyor. Kocaman düğün salonu gibi bir yer. Ama tabii mezeler çok lezzetli , meze tabağında Muhammara, Babagannüs, Humus ve tuzlu yoğurt vazgeçilmezler arasında bulunuyor.
Hatay’da ertesi güne valilik binasının önünden başlayarak şehiriçi turu yapıyoruz.. Yürüyerek Kurtuluş caddesine doğru çıkıyoruz. Caddede tahtanın üzerini yakarak tablolar yapan Hataylı bir ustanın elişleme tahtalarını inceleme fırsatımız oluyor… bu tablolara bakarken bize üzerinde isimlerimizi yazan kitap ayraçları hediye ediyor.. Bu cadde üzerinde tarihi Hatay evlerini görüyoruz. İki katlı eski evlerin herbiri estetik açıdan gözokşayıcı.. Buradan çıkarak biraz ilerdeki Yahudi havrasına doğru geçiyoruz.. Bizi içeriye alan sinagog görevlisi , çok misafirperver , bizi Havraya alıyor.. Burası, küçük bir oda şeklinde yapılmış ..odanın etrafına U şeklinde oturarak görevlinin bize Yahudi dini hakkındaki anlattığı bilgileri dinliyoruz.. Bir Yahudi’nin doğuştan Yahudi olduğunu ve kayıt altına alındığını ve nereye giderse gitsin Yahudiliğinin kaybolmayacağını başka bir dine girse de bunun değişmediğini , Yahudi dininin on emiri esas aldığını ve bu emirlerin neler olduğunu açıklıyor..




Yahudi havrasından çıkıp yıllar önce geldiğimizde karşımıza çıkan bir öğretmen emeklisinin açtığı hediyelik eşya dükkanını görüyoruz.. Bize her zaman olduğu gibi kendi ev yapımı şaraplarından ikram etmesi Hataylıların sevdiğim bir başka tarafı oluyor..
Dükkandan çıkıp hemen yakındaki Rum Katolik kilisesine yöneliyoruz.. Bu bölgenin ne kadar çok dini inancı birarada tuttuğu burada çok rahatlıkla görülebiliyor.. Kilisesinin içine girince yine bambaşka bir ortamdayız. İçi portakal ağaçlarıyla dolu bir cennet bahçesi. Bahçedeki çan ve minarenin birlikte görüntüsünü almak ise artık dini hoşgörünün simgesi haline gelmiş durumda..hepbirlikte bu simgeyi yeniden ve yeniden fotoğraflıyoruz..




Buradan aşağıya Hatay sokaklarına doğru inerek dar sokak aralarını görmek , karşımıza çıkan Hataylılarla sohbet etmek ve fotoğraf çekmenin tadına doyulmuyor.. aşağıya inince Hatay’ın Uzun çarşısı yıllar önce geldiğimiz gibi duruyor. Böyle aynı kalması ne güzel koyduğumuz gibi bulduk.





Çarşının hemen yanıbaşındaki Ulucamii ise, eski bir Pagan tapınağının ardından yapılan kilise ve sonrasında da camii olmuş bir mevkide bulunuyor. Camiinin ortasında yine bir sütün bulunuyor. Bu sütünün bir güneş saati olduğu söyleniyor. Camiiden çıkarak karşıdaki Uzun çarşıya doğru geçiyoruz. Uzun çarşının içinin tenha olduğunu ve alışverişin fazla olmadığını gördük. Çarşının içi fırınlarla dolu ve fırından çıkan sıcak sıcak simitlere, üzeri salçalı biberli ekmeklere, kömbelere ve daha birçok poğaçalara bakarak geçtik, baharat çarşısının içinde değişik baharatlar, bitki çayları, renk renk sabunlar , şifalı bitkiler ve daha aklımıza gelen gelmeyen pekçok çeşit şeyle doluydu.
Uzun çarşının içindeki Pöç kebapçısı ise büyüyerek genişlemişti. Ama lezzeti aynı kalmıştı. Pöç kebapçısının ardından çarşı içindeki Yusuf Künefecinin mangal ateşi üstündeki künefesinin tadının başka yerde olmadığını söyleyebilirim.. Yusuf ustaya yıllar önce geldiğimizde küçük bir dükkânı varken şimdi bütün avluyu kaplamış durumda.

Öğle yemeği molasını bitirdikten sonra yeniden sokak yürüyüşüne geçiyoruz.. Tekrar Kurtuluş caddesine doğru yürüyüp burada Affan kahvecisinde süvari kahvelerimizi içip buradaki Haytalı tatlısının da tadına bakmayı ihmal etmeden yorgunluğumuzu atmaya çalışıyoruz.. İçinde su muhallebisi , üstüne de gülsuyu ve dondurma dökülmüş , görünümü çok renkli bir tatlı Haytalı..


Affan kahvesinden çıkarak Habib-i Neccar camiine doğru yürümeye başladık. Camii planı yine yatay olarak yapılmış yani cemaati kıbleye doğrultmak üzere planlanmış. İçi kalın taşlı güneş geçirmez. Caminin kiliseden çevrilme olduğu biliniyor.



Camiiden aşağıya doğru inince Hatay’ın Rum Ortadoks kilisesine girdik. İçerisi yeni yapılmış ve oldukça büyük bir kilise olarak etkileyiciydi. Buradaki din görevlisi de bize bu kilisenin tarihini, hikayesini anlattı. Ahlak ve dürüstlüğün öneminden bahsedip , on emir kurallarına çok dikkat ettiklerini , dini hoşgörünün , sabrın öneminden bahsetti.




Hatay’ın görülecek çok tarihi değeri var. Bunlardan birisi de, burada bir otel yapılırken altından Roma ve Helenistik dönem mozaiklerinin ve yeraltı şehir kalıntılarının çıkmasıyla otelin zemininin bir müzeye dönüştürülmesi olmuş.. Hatay şehrinin altının tümüyle bir Roma şehri olduğu biliniyor. Ve daha birçok mozaik eserin günyüzüne çıkması gerekiyor. Müzeye müze kartımızla giriyoruz. Müzenin altı bir hazine gibi …bir yeraltı şehri yatıyor. Hamamlar, yollar, dev mozaikler görülmeye değer kalıntılar. Müze otel, üstü bir otel olarak yapılmış..dev demir çubukların üzerine inşa edilmiş ve ilginç bir yapı olarak ortaya çıkmış.




Günün sonuna yaklaşırken Hatay’ın Altınözü köyüne doğru yola çıkıyoruz. Burada soğuksıkım zeytin yağı yapan bir ailenin müze haline getirdiği ve geleneksel zeytin sıkma makinalarının ve havuzlarının bulunduğu zeytin müzesi evini gezme şansımız oluyor. Bu zeytin müzesinin içinde kendi imal ettikleri zeytinyağı ve zeytin ürünlerini de satıyorlar.




Zeytin müzesinin yanında küçük bir kiliseyi ve içindeki dua ayinini de izleme şansımız oluyor. İçerideki derin duygu yüklü duaları izleyerek sessizce dışarı çıkıyoruz. Akşam oldu hava karardı ve bugün epeyce yorulduk. Otele dönüp dinlenme zamanı artık. Otelin bulunduğu yer Harbiye’de..burasının eski adı ise Defne. Burası Defne ağaçlarının ve suların bol olmasıyla biliniyor. Defne tanrıçasının saçlarının bir ırmak gibi aşağıya aktığı mitolojisi varmış..

Mitolojiye göre, Defne perisi ile Apollon tanrısı arasında başlayan kaçma ve kovalamaca arasında Defne’nin kaçarken kendini defne ağacına çevirip uzun kokulu saçlarını bir ağacın dallarına dönüştürdüğü söyleniyor.. Defne ağacı Harbiye’de en çok bulunan ağaç olarak biliniyor . Defne’nin gözyaşları da bir şelale olarak akmaya başlamış. Harbiye’de eskiden sular Şelaleler şeklinde akan bir yermiş şimdi azalmış olmasına rağmen halen bu şelaleler akıyor.




Ertesi gün, Hatay’ın Samandağ köylerine doğru yola çıktık. Yol üzerinde eski bir Roma köprüsünün üzerinden geçip Hıdırbey köyüne geldik. Burada kutsal olduğu kabul edilen bir çınar ağacı, Musa ağacı var. Hemen karşısında ise, Ab-ı hayat denilen bir çeşme akıyor. Çınar ağacının yaşı yüzyılları alabilecek uzunlukta. Çınarın etrafında ise, çay ocakları dinlenme yerleri ile suların akışını izleyebilirsiniz. Musa ağacı inancına gelince, Samandağ sahilinde buluşan Hızır ile Musa peygamber bu dağa çıkar ve ağacın olduğu yere gelirler…Musa elindeki asayı toprağa saplar ve buradan su içer… Asa yeşerir… Buradaki suya Ab-ı hayat suyu adı verilir. Bu öykünün üçbinlik yıllık bir geçmişi olduğu söyleniyor.




Hıdırbey köyünü geride bırakıp Yoğunoluk köyüne doğru ilerliyoruz. Burası eski bir Ermeni köyü, sonradan Türkmenlerin gelip yerleştiği bir köy olmuş. Ermeni ustaların yaptığı taş evlerden bazıları hala duruyor… Üzerinde bazılarının tarihleri bile var. Kimisinde 1930 kimisinde 1928 yazıyor. Köyün ortasında yine taştan yapılmış güzel bir mühendislik yapısı olan çeşme var. Suların bol olması yoğunoluk adını almasına neden olmuş. Çok yağış alan bir köy. Köyün bir diğer özelliği de, tarihi kilisenin üzerine yapılmış camisinin olması. Camiyi yapmak için maddi imkansızlıklar olunca , camiyi , ilkönce kilisenin bir tarafına , sonradan da kilisenin üzerine yapmışlar…. Altı kilise üstü cami olan bu yapı ilginç duruyor. Kilise duvarları üzerinde hala duran taş işlemeler , sütunlar var. Köylerin arasından geçerken portakal, limon ağaçları, defne, yaban mersini ve daha bir sürü kokulu ağaçların olduğunu görüyoruz.. portakalların , limonların da tatlarının korkunç şekilde güzel olduğunu da söylemek gerekir.




Yoğunoluktan çıkıp yine bir başka Ermeni köyü olan Vakıflı köyüne doğru yola devam ediyoruz.. Burada tamamen Ermeni nüfus yaşıyor. Kendi dinlerini ve yaşam biçimlerini yaşayan tek etnik köy olarak geçiyor. Vakıflı köyü Ermenileri kiliseleriyle ve kadınların kurduğu kooperatif ile dünyaya açılan bir kapı yaratmışlar. Vakıflı köyü, Kurtuluş savaşından sonra Fransızların idaresinde kalan köy olmuş. Daha sonra Türkiye’nin idaresi altına girmiş.. Köyde her yıl Ağustos ayının 2. Pazar günü Meryem Ana Yortusu yapılıyor ve dünyanın pekçok yerinden bu yortuya gelen oluyormuş.. Buradaki köyün kilisesi ise, Surp Asdvadzadzin yani Aziz Meryem ana kilisesi….


Samandağ’ın Ermeni köylerini geride bırakıp dağdan aşağıya doğru Çevlik plajına doğru inişe geçtik. Aşağıya inerken, tepede bir Dor tapınağı olarak adı geçen kalıntıları gördük. Burası bir tapınakmıydı yoksa aşağıdaki limana bakan bir gözetleme kulesimiydi diye kendimize sormadan geçemedik.. Çünkü, kıyıda sur duvarlarının olduğu biliniyor. Bu ise limanın olduğunu gösteren önemli bir ipucu. Öte yandan Samandağın tepesinde yeralan ilk Hristiyanlık azizlerinden olan Saint Simon manastırının da tepede bulunması bir tesadüf olmasa gerek. Burası Anadolu’nun içlerindeki belli başlı ticaret şehirlerine ulaşmayı sağlayan bir liman olarak düşünülebilir. Bu limanın oluşumu ise, Asi nehrinin taşıdığı toprakların güneyden gelen akıntılarla kuzeye doğru taşınarak kumsal oluşturmuş olabilir. liman kentini kıyıda güvenlik amaçlı gözetleme kulesi ile sağlıyor olabilirler. Bu soruları ve tahminleri açıklamayı sonraya bırakıp yolumuza devam ediyoruz..


Aşağıda devasa bir Roma su yolunu göreceğiz. Romalıların dağlardan inen sel ve taşkınlardan korunma amacıyla elle kazdıkları Titus tüneli bir mühendislik harikası. Tünel bu mevsimde içinde yürünecek kadar rahat değil. Yer yer su ile dolu. Titus tünelindeki büyük bir yürüyüş yolunu, defneler, yaban mersinleri arasından geçerek izlemek de ayrıca zevkli. Burada bir de Beşik mağara denilen mezarların olduğu yerler var. Bu kaya mezarları, tapınak giriş denilen kemerlerle gösterişli bir şekilde yapılmış. Belliki önemli kişilerin gömüldüğü yerler.





Titus tünelinin içinden dönüş yolunu izleyerek yürüdük. Aşağısı Çevlik plajı. Bu kış mevsiminde deniz de soğuk ve dalgalı gözüküyor. Burada kıyıda deniz ürünleri restorantları taze balık pişiriyorlar.. Taze balık ve mezeler öğle yemeği molası için ideal.
Kıyıda bulunan Nusayrilerin ibadet yeri de görülmesi gereken önemli ibadet yerlerinden biri oluyor.. Küçük yuvarlak bir türbenin içine giriyoruz..içinde dönerek dua edilen beyaz alçıdan bir kaseye benzeyen bir türbe duruyor.. Gelenler kapının iki kenarını üçer kez öptükten sonra içeri girip dönüyorlar. İçeride dilek tutup beyaz alçıya yapıştırmak isteyenler oluyormuş. Bir de bahur denilen tütsünün kokusu etrafa yayılmış..


Çevlik bölgesinden ayrılıp Samandağ’ının ilk Hristiyanlık zamanlarına ait manastır ve sütun içinde ömrünü tamamlayan azizin hikayesini dinlemeye ve görmeye doğru yukarıya doğru çıkmaya başladık.
Burası Saint Simon manastırı. Etrafta Samandağ’ına yapılmış elektrik üreten çelikten rüzgar gülleri dönüyor. Ancak manastır geç bir saat olduğu için kapalı ve geri dönmek zorunda kalıyoruz. Manastırın öyküsüne gelince, Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde kendini dine adamış olan bu aziz, sütunun içinden hiç çıkmadan yaşamış. Zamanla aziz mertebesine erişmiş. Gelen gidenler ile haberleşmiş ve inancını pekiştirmiş. Saint Simon’un inancı mal ve mülke karşı olarak şekillenmiş. Azizin içinde yaşadığı sütun ve sonrasında bu bölgenin bir manastıra dönüşmesiyle dağ kutsal bir karakter kazanmış.
Saint Simon manastırından biraz daha aşağıya inildiğinde Samandağ’ın bir başka kesiminde bugün Nusayri inancının yaşatıldığı bir başka türbeye doğru gidiyoruz. Burası da az önceki gibi bir ibadet ve toplanma yeri olma özelliğinde.. özellikle bayramlarda kendi özel günlerinde burada adakların kesildiği, buraya gelenlerin yanlarında getirdikleri kişileri doyurup özel yemekler verdikleri bir toplanma yeri bir kutsal bir mekan oluyormuş.. yoksullara yardım edilen yemek yedirilen, yemek yapılan bir yer. Belki Hatayın bu meşhur mutfak lezzetinin bu dini inançlarla da ilgisi vardır. Burası bir Şıh adına düzenlenmiş bir paylaşım yeri , burayı yaparken kollektif bir şekilde yapmışlar, kimisi, evi, kimisi halıları, beyaz eşyaları yapmış. Bayramlarda özellikle Hırisi denilen bir yiyecek yani keşkek kutsal yemek gibi olmazsa olmazlardan.


Hatay’daki gezimiz burada sona eriyor.. ertesi gün buradan ayrılıyoruz.. bir daha bu kültürel dokuyu göremeyeceğimiz Hatay’dan 6 Şubat 2023’de kara haber geliyor..bu coğrafyalar kendi kültürel dokularını kurmuş, kendi sınıf, din farklılıklarını, ayrılıklarını hissettirmeden uyumlu dengelerini kurmayı becermişlerdi..eminim bundan sonrasında da kendi yaralarını sarmada, kendi dengelerini kurmada en önemli sözleri yine onlar söyleyeceklerdir..


























Hürriyet hanım, ne kadar güzel ve detaylı yazmışsınız o şahane geziyi… Gerçekten bu coğrafya hepimizi büyülemişti.. İlk fırsatta tekrar ziyaret etmeyi düşünürken bu felaketi yaşamak…. Ellerinize sağlık. Bu yazınız, o kadim diyarın anılarımızda taptaze kalmasına vesile olacak!
BeğenLiked by 1 kişi
çok çok teşekkürler herhalde bizler buraları gören en şanslı son kişiler olduk..
BeğenBeğen