TARİH YOLCULUĞUNDA BİR DURAK : ALANYA KALESİ

Kızıl Kule

  Alanya,[1] bugün en çok turist çeken ilçelerimizden biri olmakla beraber geçmişte  Anadolu’yu Akdeniz’e bağlayan  en önemli liman kentlerinden biriydi. Karadeniz’den Konya ovasına oradan da Akdeniz’e inen ticaret yolları Alanya limanına ulaşıyor buradan Kıbrıs, Girit ve Mısır ile ticaret yapılıyordu. Alanya’nın bu iştah açan konumu o kadar cezbediciydi ki,  Alanya’yı ele geçirmek her zaman vazgeçilmez olmuştu.

   Alanya’yı elinde tutanlar  dik ve sarp bir yamaca sahip dağın üzerine yerleşip buraya ele geçirilmesi neredeyse imkansız olan bir kale inşa etmişler. Kalenin bulunduğu dağa , güzel dağ anlamına gelen  Korakesion  yada Kalonoros  adı verilmiş. Bu ad daha sonra Selçuklular tarafından Alaiye olarak değiştirilmiş.

  Alanya’nın kalesi ve limanına  önceleri korsanlar yerleşmiş.  Alanya’nın ele geçirilemez konumu sayesinde zenginleşip uzun bir süre hakimiyetlerini sürdürmüşler. Ancak Romalı general Pompeius tarafından  Kilikya bölgesi başta olmak üzere  Alanya’daki korsanlık faaliyetleri ortadan kaldırılmış. Sonrasında ise buraya  yerleşen Ermeni beyliği de zenginliğine zenginlik katmış.  Bundan sonrasında ise, buraya  gelen Selçuklular önce  kaleyi almakta zorlanmışlar ancak daha sonra kaledeki ermeni beyi ile anlaşıp hakimiyetlerini kurmuşlar ve Alaiye adını kullanmaya başlamışlar. Böylece Alanya kalesi  Selçuklu idaresine geçmiş.  Bundan sonrasında Selçuklular burada ticaretin gelişmesi için ellerinden geleni yapıp özellikle başkent olan  Konya ile ulaşımı sağlamak için kervanyolları ve kervansarayları kurmuşlar. Selçuklular da Alanya limanı sayesinde büyük bir zenginlik elde etmişler.

  Kalenin en görkemli yapısı, hiç şüphesiz tam limanın ağzına yapılmış Kızıl kule  oluyor.  Kızıl kulenin kırmızı tuğla ve taşlar ile yapılmış olması kırmızı bir kuleyi ortaya çıkarmış. Kırmızı tuğlaların arasında da antik kentlerden sağlanan sütun, sütun başlıkları gibi pekçok malzemeler gözümüze çarpıyor.  Kuleden içeriye girince sekizgen bir mimari yapıyı görünce şaşırmamak elde değil. İçeride düz bir yuvarlak alan beklerken , ortasında etrafı dar bir koridorla çevrili  silindir bir yapı ile karşılaşıyoruz. Bu  ortadaki silindir yapı dev bir su sarnıcıymış. içi o kadar iyi yapılmış ki bugün hala içinde su bulunuyormuş.   Alanya gibi sıcağın en dibinde yaşayanların hayatta kalması için kale öyle bir yapılmış ki sadece Kızıl kulede değil kalenin her tarafında dev sarnıçlar bulunuyor. Kızıl kulenin şaşırtıcı mimarisi bugün uluslararası karikatür sergisine evsahipliği yapıyor.

  Kızıl kulenin biraz ilerisinde  Alanya’nın tarihi limanının tersanesi bulunuyor. İçi, beş bölüm halinde büyük gemilerin güvenilir bir şekilde ve de gizli olarak yapılmasına elverişli bir şekilde yapılmış. Burası  hala Alanya’nın gemi inşaat ticaretinin merkezi durumunda ve balıkçı gemilerinin suya indirildiği yerlerden biri oluyor. Tersaneyi savunmak için yapılmış Tophane kule yapısı da burada bulunuyor. Tersanenin içinde bilgi panolarını izlerken  bir zamanların uluslararası ticaretin candamarı olan bu muhteşem limanı anlamaya çalışıyoruz.

   Alanya kalesini görmek için yukarıya çıkmak gerek. Kaleye gitmek için arabayla yada  teleferikle kolayca çıkmak mümkün ise de, eğer yaz sıcağı altında değilseniz size yürüyerek ve manzarayı seyrederek çıkmanızı tavsiye edeceğim. Kaleye çıkarken tek bir asfalt yoldan yukarıya çıkılıyor ancak aralarda gözüken ara yollar daha çekici duruyorlar. Evlerin arasından aşağıya inen merdivenlerin  yanlarında portakal ağaçları ve  yaseminlerle birbirine karışmış ve   koridor olmuş yollar kıvrılarak yukarıya doğru çıkıyor. Bu kale yollarını keşfetmek ise ayrı bir zevk oluyor. Yürürken ödül sayacağım yollar belki de.. Kale yolunda ana asfaltın yanında kaleye çıkan gizli yolların yarı yıkılmış kaya merdivenleri de tırmanmayı sevenler için çok çekici gelebilir.

Kaleye çıkan yollar

  Kaleye doğru yukarı tırmanırken tepenin üzerine zamanında yapılmış pekçok eski tarihi evler duruyor. Evlerin kimi yıkılmış kimi yeniden betona gömülmüş halde kale yerleşiminin  dokusunu oluşturmuşlar. İçeriye kaleye girince daha sempatik gelen eski ahşap konak tipi evleri görmeye başlıyoruz. Evlerin bazılarını Alanya belediyesi onarıp turistik ziyarete açmış. Evlere konulan etnografik bilgi panoları ile de turistlere bilgi veriliyor. Bu evlerde bir zamanlar ipekböcekçiliği de yaygınmış ve Alanya’ya özgü ipek dokumalar yapılırmış.  Kalenin içinde önemli yapılardan biri de, Ahmedek denilen başka bir içkale oluyor. Bu kısım düşmanın ele geçirmesi en zor kısımlardanmış. Kapının girişinde eski kitabeler gözümüze ilişiyor. Kalenin duvarlarında ise, Hellenistik döneme ait yuvarlak taşları görüyoruz. Ahmedek kısmında dik inen tepelerin üzerine yapılmış yine kuleler, sarnıçlar , surların dışına kazılmış hendekler ile kolayca düşmanın giremeyeceği şekilde yapılmış. İçeride bazı kısımların yıkılma tehlikesi nedeniyle sadece küçük bir kısım üzerine ahşap gezinti platformu yapılmış ve bilgi panoları da oldukça eksik durumda..

  Kalenin içinde farklı dönemlere ait yapılardan bir başkası da, Selçuklu ve Osmanlı döneminden kalan Süleymaniye camisi ve sarnıcı oluyor.  Süleymaniye camisinin hemen yanında ise, yine Selçuklulardan kalan bir arasta ,pazar yeri ile onarımı yapılmış bir han bulunuyor. Han şimdi bir çarşı gibi kullanılıyor ancak içinde Alanya’ya özgü pek fazla şey bulunmuyor.  Han’ın ilerisinde ise, eski bir mescitten kalan izleri görüyoruz. Kalenin en önemli özelliğinin çok sayıda sarnıcın yapılmış olması verilen bilgilere göre,   Kalede sayıları 500 bulan sarnıç varmış. Bunlardan büyük bir sarnıcın içi düzenlenerek ziyaret açılmış.

  İç kale kısmına geçince burada sarp kayaların tepesinde yapılmış yerleşim kalıntılarının izleri duruyor. Selçuklu sarayından arta kalan izlerden, bir Bizans kilisesine,  hamam kalıntılarına kadar duvar izleri ve çok sayıda sarnıçlarla karşılaşıyoruz. bu sarnıçların   içleri düzgün çimento ile kaplandığından halen içlerinde su tutulduğu tahmin ediliyor. Ayrıca ahşap platformlar üzerinde ilerleyince  altı sarnıç üstü kule olan balkondan aşağıya doğru baktığımızda,  ensiz denize doğru uzanan kaya çıkıntısını görüyoruz. İşte buraya Adam Atacağı yeri deniliyormuş. İç kale ile Alanya kalesi gezimiz sona eriyor ancak buradaki tarih öyle katmanlı ki defalarca gezmeye değer..


[1] Alanya ve Alanya Kalesinin tarihi ile ilgili olarak burada çalışmalar yapan tarihçi Seton Llyod ve D.Storm Rıce’ın Alanya (Alaiyye) kitabı (TTK 1989), burayı gezerken anlamak için önemli çalışmalardan biridir.

29.12.2025 Antalya

Karia Bölgesi Gezi Defteri;

Öne çıkan

Latmos dağlarının kaya resimlerinden Antik dünyaların mitolojilerine, Osmanlı kuleli konaklardan Tasavvuf ehlinin kalemişli camilerine…

Anadolu tarihinin katmanlaştığı coğrafyalar üzerinde gezinmek, her bir tarih katmanında tarihten bir parça bulmak, bulunmaz keyif veriyor. Bu sefer antik dönemin Karia bölgesini de içine alan geniş bir coğrafya üzerindeyiz. Karacasu’dan Aydın’a, Çine Gökbel vadisinden, Milas’a, Kapıkırı ve Latmos Beşparmak dağlarına, Bafa gölünden Didim’e ve Dilek Yarımadasına doğru uzanıyoruz. Görülecek çok şey varmış dediğimiz kaya resimlerinden antik kentlere, mitolojilere, Osmanlı kuleli evlerinden kalemişli camilere, kaleler ve müzelere, doğal kaya oluşumlarına, baharın yeni açan çiçeklerine dek şimdiye dek fırsat bulup göremediğimiz ne varsa görmeye ve anlamaya çalışarak geziyoruz..

Ticaretin zenginleştirdiği topraklar..

  Üzerinde gezindiğimiz coğrafya, Anadolu’nun en zengin tarihsel kaynaklarına sahip bölgelerinden biri..  Bunun nedeni, tarihsel çağlardan bu yana zengin ticaret yollarının geçmesi oluyor… yapılan üretim pek çok pazara ulaştırılabilmiş.. En başta dokunan pamuk ipliği, Venedik ve İspanya pazarlarına gidiyordu. Daha sonraları ise, XV. Yüzyılda da denizcilerin önemli duraklarından olan Rodos, Thasos, Foça, İzmir, Seferihisar, Milet gibi adalar ile kıyı yerleşimleri arasındaki devamlı bağlantı sayesinde bölgedeki ticari hayat devam etmiş..  Ayrıca Mısır, Anadolu sahili, Selanik, Eğriboz gibi önemli ticaret merkezleri arasındaki ilişkiler ile de bu bölgedeki ticaret hep canlı kalmış.. Diğer taraftan bölgenin verimli coğrafi alana sahip olması da burasını her tarihsel dönemde önemli hale getirmiş. Özellikle küçük Menderes ovası ve Aydın dağlarının arasında kalan bölgede hanlar, kervansaraylar ve büyük pazarların oluşmasını sağlayarak, Osmanlı devletinin pek çok bölgesinden gelen tüccarlar için de çok çekici bir bölge olmuş.. (Bircan Kayacan-Aydın’da Mevlevilik)

   Bölgedeki ticaret ağlarının daha iyi örülmesinde canlanmasında kervansaraylar, hanlar gibi yapılar her zaman önemli rol oynamışlar. Yolumuzun üzerinde ticaret yollarının kesiştiği kavşaklardan biri olan Denizli/Tavas’da da çarşı içinde harap halde duran ve 19.  Yüzyıla tarihlenen taş yapı olan Mestanağa Hanı ile karşılaştık. Tavas’dan Aydın’a geldiğimizde ise yine ticaretin gelişmesi için yapılmış bir başka yapı, Nasuhpaşa külliyesini gördük. Osmanoğlu Nasuhpaşa tarafından   18. Yüzyılda yapılmış.   Nasuhpaşa külliyesi de, yolcuların konaklaması ve ticaretin gelişmesi için inşa edilmiş yapılardan bir diğeri.. medrese, mescit ve hamamdan oluşan külliyenin bir tarafı bugün otel olarak kullanılıyor, medrese kısmı ise erkekler yurdu olarak kullanılmakta… Nasuhpaşa külliyesinin bulunduğu sokak ise, turistik bir havaya sahip.. Eskiciler, kafeler eski taş binalarla ilgi çekici hale getirilmiş…

   Ticaret hayatının kervansaraylar, külliyeler ile kurulan örgüsünün daha sonraları sanayileşme fabrikaları ile kurulduğunu söylememiz gerekir. Bölgenin Cumhuriyet yönetimi açısından da taşıdığı değer önemlidir… Yolumuz Aydın/Nazilli’den geçerken gözümüz şimdi Adnan Menderes üniversitesinin bir kampüsü haline getirilmiş ancak bir zamanların Sümerbank Nazilli basma fabrikasına takıldı. Tabi bu sanayi fabrikasından bahsetmeden geçmek, bölgedeki zenginliğin anlaşılması için yeterli olmaz.  Burada devlet eliyle kurulan sanayi fabrikaları ülkenin sanayileşme hamlesinde çok önemli rol oynuyordu.   Bunlar içinde Nazilli Sümerbank basma fabrikası, Aydın’ın antik dönemden bu yana süregelen dokuma geleneğini Cumhuriyet dönemine taşımış ve tekstil alanında modern tesislerin yapılması ile sanayileşmenin dinamiklerinden birini oluşturmuş.. Sümerbank’ın modern bir tesis olmasında dikkat edilen, burada sanayi fabrikası ile birlikte yeni bir yaşamın da kurulması olmuş.. Kurulan fabrikayla birlikte lojmanlar, okul, kreş sosyal tesisler modern tesisi tamamlamış.. Yine devlet eliyle kurulan Tariş işletmesi ile de pamuk, incir, üzüm gibi ürünlerin işlemesi yapılmış.. Ancak devlet eliyle başlatılan bu sanayileşme, ‘80’li yıllara gelince verimsiz oldukları gerekçesi ile kapatılıp özel şirketlere devredilmiş.. arazileri de  başka şekilde değerlendirilmeye açılmış. Bugün önünden geçip gittiğimiz Nazilli basma fabrikası (Sümerbank) terkedilmiş bir park gibi duruyor. 

  http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=369&RecID=2485

  Sanayileşme hamlelerinde, demiryolları da çok önemli olduğundan hemen İzmir-Aydın hattında işleyen demiryolunun   devletleştirilmesi gerçekleştirilmiş.. Aydın’ın bir sanayi kentine doğru olan serüveninde cumhuriyetin ilk yıllarında önem taşıyan tren garına da bir göz atmadan geçemedik. Gar binası artık küçük kasaba garı olarak kalmış .. bayram öncesi öğrencilerin eve dönme telaşı içindeydi.

Osmanlı döneminin önemli aileleri; Kuleli evleri 

  Denizli/Tavas’dan Aydın’a uzanan yolda ticaret hayatının ne denli canlı olduğunu gözümün önüne getirebiliyorum. Yolun içinde daha görülmesi gereken bir dolu tarihi yapı ve hikayeler var. Bölgedeki yolculuğu ilginç kılan ise, burada yaşamış önemli ailelere ait geçmişin izlerine rastlamak oldu.

   Yola devam ederken, Aydın/Arpaz’da gördüğümüz kuleli konak denilen ev tipinin   farklı tarihi hikayeleri gösterdiği anlaşılıyordu… Arpaz’a girince hemen bir köy kahvesi ile karşılaştık.  Kahvede oturanlar bize Arpaz kulesini ve yanındaki konağı gösteriyorlar.  Arpaz konağı, Antik Karia kenti Harpassa kalesinin olduğu Hisar tepesinin eteklerinde bulunuyor. Yukarıya çıkınca yıkılmış duvarları ile hala ayakta durmaya çalışan ve etrafını yeşil otlar sarmış yarı yıkılmış ahşap bir konağın olduğunu görüyoruz. Ahşap evin hemen önünde ise taştan yapılmış şato kulelerine benzeyen sağlam bir kule duruyor.  Bu tarz ev yada konakların ne amaçla yapıldığını anlamaya çalışırken öncelikle bu tarz evlere sahip olanların Osmanlı döneminde ortaya çıkan önemli aileler oldukları ve yerel yönetimlerde önemli rollere sahip olduklarını söyleyelim.   Hikayeye daha yakından bakalım..

    Osmanlı dönemi Anadolu’sunda ticaret hayatının zenginliği ile beraber bölgede yaşanan iktidar savaşlarının ve isyanların uzun yıllar devam etmesi, buralardaki yaşamı bir hayli etkilemiş.. Özellikle Osmanlı döneminde yaşanan bölgedeki isyan hareketleri, Celali isyanları olarak bilinen şiddetli çatışmalar ile buralarda önemli eşraf aileler ortaya çıkarak buraları yönetmeye, savunmaya başlamışlar. Kendi özgün yapılarını inşa etmişler.

    Arpaz konağı olarak bilinen bu ev, Osmanlı ayanlarından Arpaz ailesine aitmiş. Arpaz ailesi, 18. Yüzyılda Osmanlı devleti içindeki Ayan sistemindeki ailelerden biri oluyor. Ayanlar, bu bölgede çıkan isyanların bastırılmasında devletin güçsüz kaldığı zamanlarda önemli rol oynamış kimseler.  Devlet adına bölgede güç kullanarak asayişi, bölgedeki nüfuzlu aileler üstlenmişler. Devlet ile yerel halk arasında güveni ve düzeni yeniden kurmuşlar. Bir anlamda yerel ağalar olarak güçleri ellerinde toplamışlar. Bölgenin ileri geleni anlamına gelen Ayan sıfatını almışlar.

     Bu kişiler, topladıkları vergileri Osmanlı idaresine vererek burada devletin iktidarını sürdürmesinde aracı rolü oynamışlar.  Ayan aileler zenginliklerini   ve güçlerini devam ettirmek için   bölgede gösterişli, güvenli, askeri donanıma sahip konaklar inşa ediyorlar.  O dönemde eşkıyalığın yaygın olması nedeniyle de güvenliğe ayrı bir önem veriliyor. Kendilerini korumak için de gözetim ve savunma amaçlı kuleler yapıyorlar. Bu tür kuleler Batı Anadolu’da yaygın olarak yapılmaya başlanıyor.  Batıdaki şato kulelerine benzer şekilde yapılmasının nedeni ise, hem o dönemde bu kule tiplerinin batıda moda olması hem de bu kule tipinin güvenliği sağlayıcı en iyi yapı olmasıymış… Arpaz Kulesi, 19. Yüzyılda Arpaz ailesinden Hacı Hasan tarafından Rodos’dan gelen ustalara yaptırılmış…  Arpaz ailesine ait konağın kulesinde konakla bağlantılı açılıp kapanan asma köprüsü de varmış. Kulenin içinde ise, tuvalet ve hamamın olduğu ve hatta yaygın eşkıyalık olayları nedeniyle de bir de zindanı bulunuyormuş.

  Ayan aileler arasında, Karaosmanoğulları ve Cihanoğulları önemli rol oynamışlar. Özellikle Cihanoğullarının kimler olduğuna baktığımızda, 18. ve 19. yüzyıllarda Aydın ve çevresinde etkin olan bir Ayan ailesi.. 18. Yüzyılda Aydın, Koçarlı, Nazilli, Cincin, Sobuca çevresinde bölgenin ticari hayatında, etkin olduğu gibi devletin üst bürokrat kadrosunda da yer almış.  Siyaset ve ekonominin yanısıra sanat alanında da pek çok imar faaliyetlerini gerçekleştirmiş.  Çok sayıda cami, çeşme, hamam okul gibi yapılar inşa etmişler. Ayrıca deniz ötesi faaliyetleri nedeniyle de farklı kültürlerden etkilenmiş..

 Cihanoğlu ailesinin de Koçarlı’da Arpaz’daki kuleli konağa benzer kuleli evlerinin olduğunu öğreniyoruz. Ama ne yazık ki   kule halen ayakta olmasına karşılık bağlı olduğu konaktan geriye bir şey kalmamış. Kulenin gösterişli bir şekilde Barok ve Rokoko tarzında taştan yapılmış olduğunu içinin ise özenli bir işçilikle yapıldığı yazılıyor. Ayrıca   kuleye bir de hamam ilave edilerek konforlu hale getirildiği ve kulenin en üst katında da bir gözetleme kulesinin bulunduğu söyleniyor. (Kaynak; Olcay Pullukçuoğlu Yapucu, Büyük Menderes Bölgesinde Kuleli Yapılar ve Arpaz Kalesi)

    Koçarlı’nın Cincin köyünde Cihanoğlu ailesine ait bir de kale bulunuyormuş.  Kaleye ait sadece duvar temellerini görebiliyoruz.  O dönemde Cihanoğlu ailesinin zeytin ve zeytinyağı işleriyle uğraştıkları da biliniyor. Kalenin aşağılarında ise halen yağhanelere ait olduğunu tahmin ettiğimiz ve zeytin sıkmak için taş değirmenleri etrafta dağınık bir şekilde durduğunu görebiliyoruz. (Kaynak; Olcay Pullukçuoğlu Yapucu, Büyük Menderes Bölgesinde Kuleli Yapılar ve Arpaz Kalesi)(Bircan Kayacan-Aydın’da Mevlevilik)

  Cihanoğlu ailesi gibi bu bölgede daha sonraki tarihlerde önemli eşraf ailelerden biri olan Adnan Menderes’in ailesinin de cumhuriyet siyasetinde önemli rol oynadıklarını yakın tarihimizden biliyoruz. Bugün bu kişiliği hafızalarda tutmak için Koçarlı’da onun adına Aydın İl, Kültür ve Turizm müdürlüğü tarafından Adnan Menderes adıyla bir müze yapılmış. Müze binasının yine bölgedeki kuleli yapılara benzer şekilde yapıldığını görüyoruz. Bina, ‘40’lı yıllarda Adnan Menderes’e ait olan ve Macar ustalar tarafından yapılan gençlik yıllarının evi örnek alınarak yapılmış. Müzede Adnan Menderes’in dramatik hayat öyküsünden başlayarak, geçmişi, çocukluğundan başlayan öyküsü, siyasete atılması, siyaset hayatında yaşadığı gerçekleştirdiği gelişmeler ve sonrasında siyaset sahnesinden düşmesi, yargılanması süreçleri eldeki verilere göre aktarılmış. Menderes’in , Türkiye’deki siyasete yön vermiş bir kişilik olarak gerçekleştirdikleri bugün hala tartışılıyor. Ancak müzede verilen bilgiler bizi bir kez daha geçmişin siyasetlerine götürüp yeniden o dönemi düşünmemize olanak sağlıyor.

Duvar resimli, kalemişli tarihi camiler

 Bu coğrafyalarda karşımıza çıkan siyasi meseleleri bir tarafa bırakarak, yolumuza çıkan tarihi camilerdeki rengarenk kalem işlemelerine, ahşap süslemelere içlerindeki duvar resimlerine takılıp kalıyoruz.

 Yolda giderken ilk olarak Aydın Karacasu’daki Hacı Ali Ağa camisinden bahsedebiliriz.  18. Yüzyılda yapılmış ahşap tavanlı ve ahşap direkli camilerden…İçeride sadece pencere üstlerinde gördüğümüz renkli çiçeklerle yapılmış duvar resimlerinin olduğunu görüyoruz. caminin dışına ise renkli süslemeler yapılmış. Camideki sadeleştirilmiş süslemeler ve ahşap tavan desenleri ile ne kadar güzel göründüğünü söyleyelim. Caminin yeni restorasyondan geçmiş olduğu belli oluyor.

 

  Koçarlı’da ise Cihanoğlu ailesine ait 18. yüzyılda yapılmış bir camide ise, klasik camilerde göremediğimiz duvar resimleriyle karşılaşıyoruz.  Camideki renkli duvar resimlerinin bozulmadığı ve hatta korunmaya çalışıldığını caminin imamı söylüyor. Bu resimler arasında, çiçek motifleri, meyve sepetleri, günlük hayattan  resimler olarak  buharlı gemiler, yarı açık perde tasvirleri, Kabe tasvirleri bulunuyor..

Camilerdeki bu duvar resimleri, Osmanlı yönetiminin batı ile kurduğu yakın ilişkilerle birlikte, 15. yüzyıldan itibaren ama özellikle 18. yüzyılda görülmeye başlanmasıymış. Çeşitli meyve, çiçek gibi resimler, önce saray duvarlarında, konaklarda yapılmaya başlanıyor.. Giderek İstanbul gibi büyük bir şehirden kırsal alana doğru popüler olmaya başlıyor. Özellikle de Anadolu’nun kıyı Ege tarafında İzmir, Aydın gibi yerlerde yapılmış.  Duvar resimleri önceleri sivil mimaride, evlerde, konaklarda yapılmaya başlanırken giderek dini alanda, camilerde de yapılıyor..özellikle de ayan ailelerin yaptırdıkları cami, külliye, konak gibi yerlerde yapılıyor. 

   Koçarlı’da Cincin köyünde yine Cihanoğullarına ait eski cami adıyla bir başka camide daha duvar resimleri yapılmış.  Burada minber ve pencere üstleri gibi bazı yerler dışında kalanların ne yazık ki beyaza boyanmış olduğunu görüyoruz.

  

     Aydın’da ise şehrin merkezinde   Cihanoğullarına ait Cihanoğlu cami ve külliyesi yapılmış.  Caminin farklı bir tarzda yapıldığını görünce anlıyorsunuz.  Cami, tonozlu bir altyapının üzerine yerleştirilerek zemini yükseltilerek bir platform üzerine oturtulmuş ve çevreye hakim duruma getirilmiş.  Külliyenin bulunduğu platformun istinat duvarına sırtını dayamış olan sivri beşik tonozlu bir revak yapılmış.  Revak, birer kemerle batı ve doğu yönlerine, üç kemerle de güneye açılıyor. Şimdiye kadar herhangi bir camide görmediğimiz bu revakın camiye mi ait olduğu yoksa başka bir yapı mı olduğu aklımızdan geçen sorular oluyor. Ancak bu beşik tonozlu revak kullanımının, haçlı seferlerinden sonra Doğu Akdeniz kıyılarında Kıbrıs’ta, Rodos ve Girit başta olmak üzere bazı Ege adalarında ortaya çıkan 14. Yüzyılda güneybatı Anadolu’da beylikler dönemindeki bazı yapılarda da görülebilen gotik mimari tarzla bağlantılı olabileceği düşünülüyor. Cihanoğlu camisinde bu tür gotik tarzın kullanılmasının bir nedeni de, 18. yüzyılda iyice güçlenmiş olan zengin ayanların Osmanlı hükümdarlarını taklit etmek isteyerek, camide kendi güçlerini zenginliklerini bu tür gösterişli üsluplarla sergilemeye çalışmaları oluyormuş..  

https://islamansiklopedisi.org.tr/cihanoglu-kulliyesi

  Cihanoğlu camisi, 18. yüzyılda Cihanoğulları’ndan Abdülaziz Efendi tarafından kurulmuş. Cami, medrese, çeşme, sebil ve sarnıçtan oluşan bu külliye, Cihanoğullarından kalan tek külliye olma özelliğindeymiş. Camide klasik Osmanlı tarzının hakim olmakla beraber şadırvandaki süslemeleri Osmanlı Baroku denilen süslemeli tarzın en muhteşem örneklerinden birini oluşturuyor. Ayrıca bazı ayrıntılarda da gotik üslubun etkilerini taşıdığı görülüyor. Bu özellikleriyle özel cami ve külliye olarak karşımıza çıkıyor. Külliyenin merkezinde ise, medresenin dershaneleri olarak kullanılan medrese hücrelerini görüyoruz.

   Aydın’da yapılmış tarihi camilerde bu gösterişli tarzların kullanıldığı görülüyor. Bunlardan bir başkası da 16. yüzyıla tarihlenen ve süslemeleri ile dikkatimizi çeken Ramazan Paşa camisi oldu. Caminin içinin karmaşık üslupta yapıldığı belirtilmekle birlikte Barok tarz öne çıkartılacak şekilde yapılmış.  Ayrıca camide görülmesi gereken işlerden alçı kabartmalar, renkli cam işçiliği ve ağaç oymacılığı işleri camide kullanılmış. Kare planlı cami olarak yapılmış.

  Genelde 18. Yüzyıla tarihlenen bu gösterişli duvar resimleriyle süslü tarihi camilerin yanında 15. Yüzyıla tarihlenen ve Anadolu Beylikler dönemi Menteşoğlularından İlyas Bey tarafından yapılmış bir başka camiden de bahsetmek gerekir. Aydın/Söke’de Balat köyünde Milet antik şehrinin içinde bulunan İlyas Bey Cami ve Külliyesi, cami, medrese ve hamamdan oluşuyor. Yeniden restorasyonu yapılan caminin kubbesi oldukça ilgi çekici.. Geleneksel cami kubbelerinden farklı olarak orta Asya camilerine benzer şekilde yukarıya doğru dikleşerek kümbet şeklinde yapılmış bir kubbe bulunuyor.

  İlyas bey caminin tarzının Anadolu’da beylikler döneminde yapılmış olması, özellikle bu dönemde Anadolu’da Türk İslam kültürünün kurulması için gösterilen çabalarla ilişkili olduğunu düşündürüyor.   

   Bu çabaların gerçekleşmesinde ise, Selçukluların özellikle Aydın ve civarına yerleştirdikleri Türkmen grupları içindeki Horasanlı dervişler yoğun bir çaba göstererek önemli rol oynamışlar ve buralarda orta Asya gelenekleri ile İslamiyeti sentezlemişler. (Bircan Kayacan-Aydın’da Mevlevilik)

   Yol boyunca karşılaştığımız camilerden bizi en çok etkileyeni ise, yolculuğumuzun son gününde görmeyi çok istediğimiz renkli kalemişli camilerin en güzelini Aydın’ın Kuyucak ilçesindeki Kayran köyünde buluyoruz. Burası, Kayran köyünün tarihi kalem işlemeli camisi. Kayran köyüne çıkmak için, kıvrıla kıvrıla virajlı yollardan geçtikten sonra jeotermal enerji tesislerinin yemyeşil doğada kurulmuş çelik borularını takip ederek yukarıya çıktık. Her taraf sakin ve yeşil bir görüntü içinde köyün ortasında yine gölgelikler içinde bir kahve ve karşısında tarihi Kayran cami mavi renklerin hakim olduğu rengarenk resimleriyle bizi karşılıyor. İçerisini yeniden restore edip caminin daha da güzelleşmesini sağlamışlar.

  Kayran cami, 19. Yüzyılda yapılmış ahşap tavanlı ve direkli camilerden. Burada ahşap süsleme yerine, kalemişi süslemeler yapılmış. Süslemelere baktığımızda, çiçek motifleri, selvi ağaçları, cennet, cehennem, mizan terazisi, Kâbe, Mevlevi sikkesi, tüfek ve barutlu silah gibi resimleri görüyoruz.  Burasının duvar resimli Aydın camilerinden ayrılıp daha çok Denizli’deki kalemişi resimli camilere benzediği görülüyor. (Geç dönem kalem işi süslemeli bir eser; Kuyucak Kayran Cami, Kadir Pektaş-Erbil Cömertler Aktuğ.) Kayran caminde diğer camilerde gördüğümüz duvar resimlerinden farklı resimlerle karşılaştık.Duvar resimlerinde görülen bitki, meyve gibi resimlere ilaveten Kâbe, cennet, cehennem, adaleti temsil eden Mizan terazisi gibi dini resimler yada semboller de yapılmış.

   Kayran cami gibi özellikle Denizli ve çevresinde de çok defa gördüğümüz bu rengarenk kalem işlemeleri her zaman ilgimizi çekmişti. Şimdi bir başka örnekle daha karşılaşınca biraz tarih bilgisine başvurarak sorgulamaya çalıştık. Bu camilerde birbirine benzer şekilde yapılan resimler olduğu gibi farklı resimler ve özellikle semboller de yapılmış. Camideki resim geleneğinin kalemişi süslemelerin tasavvuf düşüncesiyle ve tarikat sembolleriyle bağlantılı olduğu yapılan araştırmalarda anlatılmaktadır. (Bkz. Doğu Karadeniz Camilerindeki Tasavvufi Tasvirler, Muhammed Aslan) Her camide yapılan sembollerin yada resimlerin özellikle bu camilerin temsil ettiği tasavvuf ehline ait semboller oldukları belirtiliyor.  Örn. Bektaşi tarikatına mensup olanların kendi tekke sembollerini buraya çizmişler.. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Tekke Eşyalarına Sahip bir Cami; Afyonkarahisar Başmakçı Recep Bey Cami, Şeyda Algaç)  Duvar resimleri, bani-usta- cemaat üçlüsünün tasavvufi görüşlerini , mensup oldukları tarikatın mesajlarını sanatsal ifadelerle aktardıkları da söyleniyor.   Kayran caminde de gördüğümüz kalemişlemeli resimlerde tasavvufla ilişkilendirilebilecek Mevlevi sikkesi, Mizan terazisi gibi resimleri gördük.

 Anadolu coğrafyasının bu bölgesindeki Kalemişlemeli camilerdeki tasavvuf hikayelerinden çıkıp biraz da antik Karia bölgesindeki mitolojilerine, Hellenistik dünyanın hikayelerine doğru geçelim..

Karia coğrafyasının antik dünyasında, kentler, mitolojiler ve kutsal dünyalar …

  Karia coğrafyası, tarihin ilk dönemlerinden bu yana zengin verimli toprakları içine alması ile pek çok yerleşime evsahipliği yapmış. Zengin alüvyonlu toprakları taşıyan Büyük Menderes nehrinin geçtiği bu topraklarda Hellenistik ve Roma dönemine ait Nysa, Tralles, Magnesia, Alinda, Alabanda gibi birçok önemli kent ortaya çıkmış.. Bu kentlerde ortaya çıkan felsefe, sanat, teoloji, mitoloji  dünyası ve düşünürler  günümüzde  hala tartışılmakta ve önemini korumaya devam etmektedir.

    Gezinin antik şehirler kısmına Aydın arkeoloji müzesindeki şehirlerden çıkan özellikle de Nysa şehrinden çıkan buluntulara bakarak başlamak heyecan verici oldu. Karia bölgesinde yer alan önemli kentlerden biri olan Afrodisias gezilerimiz daha öncesinde olduğundan bu defa bilinmeyen kentleri görmek isteğindeydik. Nysa kentinin önemli tarafı, şarap ve eğlence tanrısı Dionysos’un burada doğmuş ve büyütülmüş olduğu mitolojisinin ortaya çıkmasıydı.. Mitoloji elbette bölgede yetişen üzüm, zenginlik bolluk bereket dünyasının getirdiği bağ bozumu ve ardından yapılan şenlikler ile ilişkili durumda..   Nysa kentinden biraz bahsedecek olursak, Menderes nehrinin kuzeyinde kalan Nysa antik kenti, öncelikle Anadolu’dan gelen yolların kavşağında bulunması nedeniyle önemli ve zengin kentlerden biri olmuş. Ayrıca Karia ve İyonya bölgeleriyle de bağlantı noktasını oluşturmuş.. Ancak aynı zamanda Nysa önemli bir eğitim ve kültür merkezi de.. Amasyalı Tarihçi Strabon bile eğitimini burada almış. Kentin ilgimizi çeken tarafı, Burada yetişen üzüm ile birlikte yapılan şarapçılık ve ardından bağ bozumu sonrası yapılan eğlenceler ile birlikte Dionysos kültünün belirginleşmesinde önemi bulunuyor.   Dionysos tanrısı, Hellenistik dünyada bağ ve şarap tanrısı olarak biliniyor. Aynı zamanda eğlence dünyası içinde tiyatro tanrısı olarak da kabul edilmiş. Dionysos, diğer tanrılardan farklı olarak soylu değil, halkın desteklediği benimsediği tanrı olarak kabul ediliyor.  Mitolojik hikayesinde anlatılanlar oldukça ayrıntılı olsa da, anlatıda Dionysos’un Tanrı Zeus’un gayrimeşru ilişkisiyle dünyaya gelme çabası ve bu ilişkiyi kabul etmeyen tanrıçaların Dionysos’u yok etme çabaları, Zeus’un bütün bu saldırılar karşısında Dionysos’u baldırında olsa bile yaşatma azmi hikayesi devam edip gidiyor..

    Tiyatro ve eğlence dünyası içinde Dionysos eğlenceleri, şarap ile birlikte gerçeklerden uzaklaşma, iktidarın baskısından uzaklaşma gibi bir anlamda özgürlük hissi sağladığı da söylenebilir. İşte bu özgürlük hissini sağladığı için de Dionysos tanrısı eğlence, tiyatro, özgürlükle birlikte ele alınıyor.

  Dionysos mitoloji anlatısı, Nysa antik tiyatrosundaki duvar frizlerinde kabartmalar olarak işlenmiş. Bu kabartmalar özgün yerlerinden çıkarılmış ve Aydın Arkeoloji müzesinde sergileniyor.  Sergideki frizlerde, öncelikle kentin coğrafyası gösteriliyor. Menderes nehrini anlatan tanrı Melandros kabartması yapılmış. Sonrasındaki bir başka kabartmada ise, bebek Dionysos’un Nympheler tarafından yıkanması gösterilmiş. Yine bir başka kabartmada ise, Dionysos şenlikleri anlatılmış.   Dionysos kültüne/inancına ait araştırılması gereken çok şey var. Ancak şimdilik Arkeoloji müzesinden edindiğimiz bilgiler ile yetinmek durumundayız..

   Müzede, Nysa kentinden başka antik döneme ait pek çok kentten çıkarılan arkeolojik buluntu sergileniyor. Bunlar arasında, dikkatimizi çekenler, Arkaik Karia geleneğine uygun Panionion tapınağının bir örneği bulunuyor. Ayrıca   kilden yapılmış antik dönemin çocuk oyuncakları, Eros ve Nike heykelcikleri, Roma dönemine ait altın süsleme ve takıları v.b. pekçok tanrı, tanrıça, süs, takı gibi gündelik eşyalar, günlük ve dini objeler sergileniyor.

   Antik dönemin dünyalarına daha yakından bakmak için başka şehirlere de gideceğiz.  Aydın’daki antik dünyalardan çıkıp yolumuzu Çine’nin kıvrımlı yollarından yavaş yavaş Yatağan’a doğru çevirdik.  Yatağan’da görülmesi gereken önemli antik kentleri daha önceki gezilerimizde gördüğümüz için şimdiye kadar gidip bakamadığımız önemli yerlerden biri olarak Lagina kutsal alanını kısa bir bakışla da olsa gidip görmeye çalışıyoruz. Burası, bir yerleşim alanı değil.  Yatağan’daki Stronekia antik kentinin dini merkezi oluyor. Buraya kutsal bir yolla dini törenlere katılmak yada seyretmek için geliniyormuş.  Lagina’da  Hakate kutsal tapınağı bulunuyor. Kara kraliçe olarak da bilinen Hakate,  daha çok karanlık, gece, büyüler gibi alanlar ile ilişkilendiriliyor.  Hakete adına sunular, şenlikler yapılırmış. Burası, kurbanların sunulduğu sunaklar, rahiplerin yaşadığı yerler, diğer kutsal alanlar ile birlikte önemli bir dini mekan oluyor. Lagina’da ilk kazıları yapanlardan biri de Osman Hamdi Bey olmuş.

   Gezi boyunca antik kentlerin kutsal dünyalarına daha fazla girmeye ve burada neler yaşandığını öğrenmeye çalışacağız.   Bunun için Lagina’dan çıkıp Milas’tan 700 metre yukarıdaki Labraunda kutsal alanına doğru gitmeye karar verdik. Milas ise, Karia bölgesinin en eski başkenti olarak biliniyor. Eski adı, Mylasa iken sonra Milas olmuş. Labraunda ise, Mylasa şehrinin en iyi korunmuş tapınak alanıymış. Bu alandan başka tapınaklar da varmış ancak bunlar yıkılıp günümüze kadar sadece Zeus Labraundası kalmış. Böylece kutsal alanlardan bir diğerine doğru gidiyoruz..

   Yukarıya çıkınca Milas ovasına, Çomak dağlarına kadar uzanan bir manzara ile karşılaşıyoruz. Bu manzarası ile Labraunda, çok etkileyici bir konumda bulunuyor. Labraunda isminin kökenleri de tartışılan bir konu olmuş.. Ancak bize ilginç gelen bu köken hikayesinde, bu adın, Yunan mitolojisinde savaşçı kadınlar olan Amazonlarla özdeşleştirilerek ‘çift taraflı Balta’ anlamına gelen Labris sözcüğünden türetilmiş olması.. Buna göre Labraunda, ‘labris’in korunduğu yer anlamına geliyormuş… Elbette farklı yorumların da olduğunu söylemek gerek.

 Labraunda, Karya uygarlığı döneminde daha küçük bir kutsal alan iken, daha sonraları Karyalılar için önemli bir kutsal alana dönüşmüş. Karya halkı, tanrıları Zeus Labraundos onuruna yapılan ve beş gün süren şenlikler için yılda bir kez buradaki Zeus Labraundos tapınağını ziyaret etmişler.  Milastan Labraunda’ya kadar yürüyerek gelip hacılık sıfatını kazanmışlar… Düzenledikleri festivallerde ibadet edip, sunakta kurbanlarını kesiyorlarmış.. Ayrıca stadionda atletizm yarışlarına da katılıp, şölenleri seyrederek kutlamalara eşlik ederlermiş. (Kaynak; Elifnaz Durusoy, Tarihi Yoldan Kültürel Rotaya, Milas ile Labraunda Arasındaki Yolun Korunması ve Yönetimi. ss. 83-85)

  Zeus Labraunda’sının kutsal alanından çıkarak artık akşam güneşini batırmak için Latmos dağlarına doğru yol alıyoruz. Kapıkırındaki Bafa gölüne doğru devam edince müthiş bir akşam güneşi manzarası bizi karşılaştık.  Gölün ortasındaki adanın üzerinden yavaş yavaş kızıl bir güneş batışı görülmeye değer manzaralardan biri…birazdan ay çıkacak ve gölü ışıklarıyla bir başka aydınlatacak.. Ay ışığı derken, Bafa Gölünde bulunan antik  Heraklia kentinin de mitolojik öyküsünü anlatmadan geçmeyelim. Heraklia kentinin kuruluşu, Endymion adında bir çobana dayandırılmaktadır. Endymion Latmos dağlarında flüt çalarak yaşayan genç ve yakışıklı bir çoban iken, Ay tanrıçası Selena Endymion’a aşık olmuş .. Ay tanrıçası Selena’nın arasındaki aşk öyle güçlüymüş ki tanrı Zeus bu aşktan etkilenmiş ve bu aşkı ölümsüz kılmak için çoban Endymion’u sonsuz bir uykuya yatırmış ve ay tanrıçası Selena her akşam uyuyan sevgilisini ışıklarıyla sevmeye ve   Bafa gölünü de sonsuz bir şekilde aydınlatmaya devam etmiş.  Mitolojik öykünün gerçek tarafı, Bafa gölünün ayın ışıltısı ile ne kadar güzel olacağıdır şüphesiz. Belki çobanın flütünün sesi de suyun sesine karışıyordur. Heraklia kentinin en önemli kalıntılarından biri, elbette Endymion tapınağı oluyor. Endymion kutsal alanı olarak yapılmış yapının en önemli özelliğinin mağaraya benzer olması. Bu nedenle Cella Apsis biçimli arka duvarla yapılarak ana kayada yapının içine dahil edilmiş.

    Sabah Bafa gölünden ayrılıp yolumuzu daha batıya doğru yöneltip Didime doğru yol alıyoruz. Didim, Antik kentlerin kutsal dünyaları açısından oldukça önemli kentlerden biri..burasını görmeden geçmenin imkansızlığını belirteyim.. Görülmesi gereken listelerin başında geliyor.

 Kahinlik merkezi, Apollon tapınağındayız..   

 Didyma Apollon tapınağına bakınca    etkisi altında kalmamak mümkün değil.  Tapınağın etkileyici görselliği, merdivenleri ile devasa sütunlarında ortaya çıkıyor. Tapınağın insanı küçülten gücünü gösteren bir yapıyla karşılaşıyorsunuz.  Ayakta kalmış devasa iki sütun tapınağın muhteşemliğini anlatmaya yetiyor. Girişte merdivenlerden yukarıya doğru çıkınca yarısı kalmış gövdeleri çok geniş devasa sütunlar arasında kayboluyorsunuz.

 Didyma Apollon tapınağı, kahinlik merkezi olarak biliniyor. Dönemin Hellenistik dünyasında Delfi bilicilik merkezi ile birlikte en önemli bilicilik kahinlik merkezi oluyormuş.   Hellenistik dünyada kahinlik çok önem taşıyor. En alttaki insandan krala kadar kahinlere danışmayan yokmuş. Gelecekte ne olacağı kahine sorulurmuş.  Kahinler ise kadın rahiplermiş. Bunlar suya bakarak geleceği görmeye çalışırlarmış. Apollon tapınağı, gelecekte bazı olacakları öngörmüş olarak önem taşımakla birlikte, Delfi rahiplerinin kehanetleri daha güçlü olduğundan burası ikincil bir öneme sahipmiş.  Kehanete başvurma Helenistik dönemde o denli yaygınmış ki sıradan bir insan herhangi bir şey için kahinlere başvurabilirmiş. Ancak bu her zaman kahinlerin doğru bilecekleri anlamına gelmiyor bazen tavsiye şeklinde yorumlar da yapabiliyorlarmış. Kahin, kehanetini yaptıktan sonra bunun aktarılması şiirler şeklinde olurmuş.  Bir başka kadın görevli dışarda bekleyen istekliye şiirsel bir dille kehaneti aktarırmış.

  Apollon tapınağında esas olarak pek çok dini tören yapılıyormuş.  Burada kişinin yurttaş olması için yapılan törenlerden kurban adamaya kadar çeşitli dini törenler yapılırmış. Apollon tapınağı, yakındaki Miletos kentinin kutsal alanı oluyor ve Milet’ten Apollon tapınağına kutsal bir yolla geliniyormuş. Tıpkı daha önce Milas’ta gördüğümüz Labraunda kutsal alanının Mylasa(Milas)  kentine bağlanan kutsal yolu gibi burası da dini ritüellerin , törenlerin yapıldığı bir alan olarak biliniyor. Bu kutsal yolun iki tarafında ise aslan heykeller bulunuyormuş.  Tapınağın arka kısmına doğru ilerleyince kahinlerin tek başlarına kaldıkları tahmin edilen dipteki kısım, suya baktıkları kutsal kuyu izleri görülebiliyor.

 Kahinlerin geleceği bu kadar net olarak görmeleri için bu işe hazırlandıkları ve sezgi güçlerini eğittikleri anlaşılıyor. Kahinliğe hazırlanmak için üç gün oruç tutmak, suya bakarken buhar solumak vs. gibi ritüeller yapılarak tahmin güçlerini geliştirdikleri tahmin ediliyor.

 Didyma’da kahinlik işlerinden ayrı olarak bir de dört yılda bir büyük Didyma şenlikleri düzenleniyormuş.  Bu şenliklerde yapılan spor yarışmalarının yanısıra hitabet, müzik ve tiyatro gibi alanlarda da yarışmalar yapılırmış. (George Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi,)

  Didyma Apollon tapınağının etkileyici gücünden zor sıyrılıyoruz. Yolumuza devam etmek diğer etkileyici tarihi kentleri de görmek isteği baskın çıkıyor ve yine antik dünyanın en önemli kutsal merkezlerinden biri olan Magnesia kentine doğru yola çıkıyoruz.

Bir hac merkezi olarak Magnesia..

  Kentle ilgili pek çok sunum dinlemekle birlikte gelip görme fırsatına ancak erişebildik. Üstelik burada kazı çalışmalarında bulunan Ankara üniversitesindeki bir doktora öğrencisinden de Magnesia hakkında bilgi almak şansına sahip olduk. Verilen bilgilere göre, Magnesia , Menderes nehrinin yakınında bir dini merkez oluyor. Magnesia antik kenti adıyla bilinen Yunanistan’da iki tane Anadolu’da da biri burada diğeri de Manisa’da olmak üzere dört adet kent varmış. Magnesia, Girit’den gelen ve kendilerine Magnet denilenler tarafından kurulmuş bir kent. Yerleşilen topraklar ne denize çok yakın ne de çok içerde olmayıp tam istenilen bir yerde verimli bir yerde olması nedeniyle tercih edilmiş. Aristo bir kente verilecek en güzel adın   Magnesia olması gerektiğini söylemiş. Magnesia, geç bronz çağında Troya’daki hikayeye benzer şekilde bir kadın tarafından yıkılmış. Magnesia’nın asıl önemi, burasının dini hac merkezi olmasıymış.  Tanrıça Artemisin burada kendini insanlara gösterdiği kabul edilerek Magnesia, Delphi Apollonun onaylaması ile de kutsal topraklar olarak kabul edilmeye başlanmış.   Magnesia’daki en önemli tapınak olan Artemis tapınağı normalden birkaç kat büyük olarak  yapılmış. Tapınağın ortasında bulunan kurban sunağı, burada kurbanların kesildiğini gösteriyor. Burada kurbanların bağlı oldukları çengeller de bulunmuş. Şenliklerde yirmiden fazla hayvan kurban edilirmiş.   Magnesia, kutsal olarak kabul edildikten sonra dini tapınma ritüellerinin ardından bir hafta süren şenlikler yapılırmış. Ayrıca bu şenliklere katılması için ve Magnesia’nın kutsallığını kabul etmesi için de Yunan dünyasına çağrı yapılır ve pek çok Yunan kenti katılırmış.. Şenlikler için çok önemli devasa bir stadyum yapılmış. Boks, gladyatör dövüşlerinin yapıldığını stadyumun üzerindeki taşlarda görebiliyoruz.  Stadyumun yanında biri büyük diğeri küçük tiyatroların olması buradaki dini şenliklerin ne kadar canlı olduğunu anlatıyor. (George Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi,) Magnesia kenti denilince akla hemen devasa stadyumu geliyor. Bugüne kadar sadece Türkiye’de değil dünyada da en iyi korunmuş stadyum olarak biliniyor. Stadyumun 30.000 kişilik olduğu, oturma sıralarının üzerinde yazıtların bulunduğu, podyumda da kabartmaların olduğuna dikkat çekiliyor.  Ayrıca yapılan şenliklerin bir hafta boyunca olduğu ve çok çeşitli oldukları düşünüldüğünde, stadyum ve 2 adet tiyatronun yapılmasının normal olduğunu söyleyebilirim..

  Kentlerin etkileyiciliği ile birlikte bir o kadar da gezme ve anlamanın yorgunluğu üzerimize çöküyor. Bölgedeki önemli kentlerin dünyalarını anlamak sadece gezmekle ve bakmakla mümkün değil.. Aynı zamanda kentlerle ilgili bilgileri de edinmek gerekiyor.. Bu nedenle önemli bir dinlenme arası verip ertesi güne yeniden şehirleri gezmek ve anlamakla işe başlıyoruz.

  Didim’i şehirleri gezmek için merkez olarak kullandığımızdan sabah yeniden Didim’den hareket edip, Güllübahçe’ye doğru geçip buradan Priene antik kentine çıkıyoruz.

 Hellenistik şehir Priene kentinin gösterişli sokak merdivenlerinin etkileyiciliği …

     Karia coğrafyasındaki önemli Hellenistik kentlerden bir başkası da Priene antik kentiymiş.. George Bean, Priene kentini, Hellenistik dönemin özelliklerini en iyi gösteren kent olduğunu söylüyor. Yine kentin daha orijinal bir Yunan kenti olma özelliği gösterdiğini de söylüyor.  Kent, o dönemde denizin kıyısında bulunuyormuş. Ancak zamanla Menderes nehrinin çamurları ile toprağın altına gömülmüş. Priene kentinden etkilendiğim yapılarla ilgili bazı bilgileri paylaşmalıyım.

  Öncelikle şehrin ilginç bir şekilde bazı kısımları çok belirgin bir şekilde ayakta kalmış.. Kentin girişinden başlayarak yukarıya doğru uzanan taş döşeme merdivenlerin ve birbirini dikine kesen sokakların görünür ve gezinebilir bir şekilde durduğunu görüyorum.. Kentin girişindeki taş döşeme merdivenlerinden yavaş yavaş yukarıya Athena tapınağına doğru çıkınca burada karşımıza turistik kartpostallarda gördüğümüz tapınağın ayakta kalmış dört sütunu duruyor.  Athena tapınağında diğer sütunlar da yerine konulsa sanki tapınak tamamlanacak gibi belirgin şekilde duruyor. Athena tapınağının diğer şehirlerdeki tapınaklardan farklı bir yanı da, tanrının evi gibi kabul edilmiş olması ve cemaatin buraya girmesine izin verilmemesi oluyormuş..  Cemaat dışarıda toplanıyormuş ve sadece görevli rahipler içeri girebilirmiş. Tapınaktan aşağıya doğru inmeye başlayınca, Agora, çarşı kısmı da belirgin bir şekilde karşımıza çıkıyor… Hellenistik dönemi yansıtan en iyi yapının Tiyatro olduğu belirtilmiş. Burada önemli kişilere ait locada onur koltukları, yine tiyatroda yapılan etkinlikler öncesinde Dionysos’a adanmış bir sunak bulunuyormuş.

  Priene’deki en iyi korunmuş yapılardan bir başkası da, Bouleuterion olmuş.. Burası, şimdiye dek gördüğüm antik kentler içinde bir kent/polis devletinin yönetiminin yapıldığı kamusal binayı en iyi gösteren yapı olduğunu söyleyebilirim. Boulleterion binası, senato binası olarak kullanılmış ve dikdörtgen biçimli küçük bir tiyatro şeklinde yapılmış. Ortada bir sunak bulunuyor. Burada her toplantı öncesinde bir kurban sunulurmuş. (Ayrıntılı bilgi için bkz. George Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi)

   Priene kentini gezdikten sonra aşağıda bir kazı evini görüyoruz. Burası 1895’de başlayan Alman arkeolog Wiegard ve ekibine ait tarihi bir bina … Binanın üzerindeki fotoğrafta ise, Türkiye’de ilk müzenin kurulmasına öncülük eden Osman Hamdi Beyi görüyoruz. Buradaki   kazı evinin halen duruyor olmasının da ayrı bir tarihi öneme sahip olduğunu belirtmek gerekir.

  Priene kentinin en çok etkilendiğim kısmı hala sağlam duran taş merdivenleri oldu. Yukarıya doğru ve sağa sola giden merdivenler şehre bütünlük hissini veriyor..

    Priene şehrinden ayrılıp Güllübahçe’yi indikten sonra, Akköy üzerinden Balat köyü yakınındaki Milet şehrine doğru gidiyoruz.   Karia bölgesinin dışında İyonya bölgesine giren en ünlü Hellenistik kentlerimizden biri olan Milet şehrini sanırım dünyada gezmeyen kalmamıştır. Şimdiye kadar yaptığım gezileri hiç saymadan başka bir gözle şehri yeniden gezmeyi istiyorum.

    Muhteşem Roma tiyatrosu, Faustina hamamları ve kutsal yolundan etkilendiğim Milet şehrine doğru yola çıkıyorum…

İyonya denilen bölgedeki Hellenistik kentler arasında Milet Batı Anadolu’nun en büyük ve en zengin, gösterişli kenti olma özelliğini gösteriyor.  Şehir mimarisi, ticaret, sanat kültür alanında diğer kentlerden çok üstün olmuş.  Tarihi geçmişinde ise, geç bronz çağına ait buluntuları ile önce Minos sonrasında Mikenlerin eline geçmiş.. Bu dönemden izler bırakmış. Milet, bir kıyı ve liman kenti olarak ticaret ilişkileri ile güçlü bir kent olmuş. Zengin bir kent olarak kültür ve sanat hayatı oldukça gelişmiş. Daha sonraları da İyonya bölgesinin en muhteşem uygarlığı olarak geçmeye başlıyor. Miletli Thales, Anaksimender gibi ünlü düşünürler tarihe katkı sağlamışlar.  Pozitif bilimlerin temeli Milet okulunda atılmış. Milet daha sonra Roma döneminde ihtişamını korumakla birlikte Efes kenti giderek daha önemli hale gelmiş.  

   Milet şehri, bugün artık Menderes nehrinin taşıdığı toprak nedeniyle deniz kenarındaki konumundan çok uzakta içerde bir kent haline gelmiş. Ne kadar görkemli bir kent olduğu önce tiyatrosunu görünce anlıyorsunuz. Şimdiye kadar gördüğüm pek çok antik kent tiyatrosu Milet tiyatrosunun yanında sönük kalıyor. Ancak Hellenistik dönemden sonra Roma döneminde bu görkemi iyice artmış. Hellenistik dönemde 5300 kişilik olan tiyatro Roma döneminde 15000 kişilik yapılmış. Tepeye yerleşmiş tiyatro haşmetli bir şekilde merdivenleri çıkmakla bitmeyen üç katlı anıtsal yükseklikte yapılmış. Tiyatroya girişler ise görebildiğim iki girişin içinde dörde ayrılan ve halen sapasağlam olarak duran dev tünel girişleri yükseliyor. İçinde merdivenleri halen çok sağlam bir şekilde yukarıya doğru tıpkı bir stadyumdaki gibi tırmanıp en tepe koltuğa çıkılıyor. Tiyatronun en üst yatay geçişleri de sağlam bir şekilde uzanıyor. İçindeyken dönemi hissetmemek mümkün değil. İşte şimdi zengin bir Hellenistik kentin tiyatrosundasınız.

Tiyatronun sağlam bir şekilde durmasının yanında meşhur Faustina hamamları da her ne kadar yıkık dökük olsa da, işleyişini hayal edebileceğiniz kadar sağlam kalmışlar.. Bu hamamlar, Roma dönemindeki en büyük hamam ve spor tesisi olarak yapılmış. Faustina hamamlarının Türk hamamlarının ilk biçimlerinden biri olduğu da söyleniyor. Girişte soyunma odalarıyla başlayan hamam yapısı, soğuk havuz, sıcak yıkanma bölümlerinin olduğu bölümler ve içlerindeki havuz duvarlar ile birbirlerinden ayrılmış kısımları ve ısınma sistemlerini rahatça görebiliyorsunuz. Soğuk havuzda nehir tanrısının replikası bulunuyor. Aslı Milet müzesinde duruyor.

 Kentte bir zamanlar limanın bulunduğu yerde liman anıtı yapılmış. Bugün bu anıtın yerine replikası yapılarak konulmuş. Anıt ne yazık ki bu anıt da British Museumda.  Anıtın etrafında duran sütunlar ile yerini görebiliyorsunuz..

  Milet’in kutsal alanı, Apollon Didyma tapınağı oluyor. Buraya gitmek için Milet’ten Didime 17 km olan kutsal bir yol yapılmış.  Yolun etrafında aslan heykelleri varmış. Dört gün süren kutsal yolda giderken belirli ara duraklarda durup ilahilerle kurban kesilirmiş. Apollon tapınağında ise ziyaretçileri kahin kadınlar karşılarmış. Gelen ziyaretçilere altı mısralık gelecekten haber verilirmiş.

  Milet’deki güney çarşısının depo yapısının da önemli olduğunu söylemek gerek. Güney pazarı, antik dönemin en büyük çarşılarından biriymiş. Depo alanında da çarşının malları depolanırmış.  Buradaki depo ile güney çarşısı arasına ise umumi tuvaletler yapılmış.   Buradaki güney agora giriş kapısı ise olduğu gibi alınıp Berlin’deki Pergamon müzesine götürülmüş. Burada duvarın olmamasına rağmen ben duvarın burada olduğunu hayal ettim.

  Milet kenti yakınlarında çıkan kazı buluntularının sergilendiği bir de Milet müzesi bulunuyor. Müzenin bu ihtişamlı kentin az sayıdaki buluntusunu barındırmasını yadırgamakla birlikte çok iyi çalışılmış bilgiler bulunuyor. 

  Karia bölgesinin zengin ve etkileyici Hellenistik kentlerinin kutsal dünyalarından, mitolojilerinden büyülenmiş gibiyim. Kutsal dünyalara ait bilmediğim pek çok şey öğrendim.. ve bu dünyalar yeniden kafamda canlandı hayat buldu..

  Mitolojiler, zengin antik kentler, kutsal yollar, hacılar dünyasından ayrılıp, Karia bölgesinin eşsiz doğasını daha yakından tanımaya sıra geldi..

Karia’nın doğasında keşif dolu ve maceralı  yürüyüşler..

  Buradan itibaren Karia coğrafyasındaki tarihi izleri bir tarafa bırakalım ve doğal güzelliklerinin derinlerine doğru yola çıkalım. Yolumuzu Aydın’dan eski Çine üzerinden Muğla Yatağan’a doğru çeviriyoruz. Yolumuzun üzerinde Gökbel vadisi var. Vadi boyunca bize farklı bir gezegendeymiş hissini veren Gnays adı verilen kaya oluşumlarının içinden geçiyoruz. Rüzgarın ve yağmurun bu coğrafyadaki farklı hareketleri ile oluşturduğu bu Jeolojik kaya tasarımlarını bir ustanın elinden çıkmış gibi pek çok şeye benzetmek mümkün. Heykel kayaların arasından geçip yukarıda Konuşan kayalar denilen tepeye doğru yöneliyoruz.  Dar ve virajlı köy yollarının doyumsuz manzarasında üst üste binmiş düşecekmiş gibi kayaların arasından çıktığımız tepe bize tam bir manzara şöleni veriyor. Buradan aşağıya doğru Çine çayı üzerine yapılmış Adnan Menderes baraj gölüne bakıyoruz. Ve aklımıza Çine çayına ait Marsyas mitolojisi geliyor. Mitolojiye göre, çoban Marsyas çok güzel flüt çalan bir çobandır. Ancak tanrı Apollon da flütü iyi çalmaktadır. Aralarında yarışma yapılır ve Marsyas kazanmasına rağmen Apollon bunu kabullenemez ve çeşitli hilelerle Marsyas’ı yenik gösterip   cezalandırır.  Marsyas bir zeytin ağacına asılır çeşitli işkenceler görerek öldürülür. Marsyas’ın gözyaşları ile Marsyas nehri oluşur. Bugün bu ırmağın Muğla ve Aydın arasında akan ve Büyük Menderes nehrine dökülen Çine çayı olduğu söylenmektedir. Belki de nehrin akışı bir zamanlar ağlamaya benzetilmiş …

  Çine çayı üzerindeki doğanın güzelliğinden başımız döndü adeta…ama daha güzeli bizi Bafa gölü coğrafyasında bekliyor olacak.. Uzun zamandan beri yapmayı tasarladığımız doğa yürüyüşünü burada yaparak hem bu bölgenin doğasını yakından tanımış olacağız hem de yürüyüş boyunca görmeyi hedeflediğimiz Latmos dağları ve içlerindeki kayalara yapılmış ve 8000 yıl öncesine ait olan kaya resimlerini de yakından göreceğiz.

  Yürüyüşümüzün ilk günü, Bağarcık köyünden başlayarak Stylos manastırına doğru çıkmaya başlıyoruz. Yağmurlu bir günde etrafta mor mor açmış yabani lavanta Karabaşotları arasından ve dev kaya kütlelerinin aralıklarından yolumuzu bularak çıkıyoruz. Çevre yine heykel kayalarla dolu.. Girdiğimiz karmaşık yollardan kırmızı beyaz çizgileri takip ederek çıkıyoruz. Bazen de yol iyice çıkmaz hale geliyor ve tekrar geri dönüp işaretlere bakmak gerekiyor. Çıkış yavaş ve uzun sürüyor. 420 metre yükseliş yapıyoruz. Ancak manastıra inen yolun başına gelince aşağıya doğru inilmesi gereken yol, kayalarla geçit vermez durumda.. Yoldan aşağı inişin uzun süreceğini hesaplayıp dönüşe geçmenin daha uygun olacağına karar veriyoruz. Dönüş iniş olduğu için daha kolay oluyor. Toplam 10 km yürüyüşü tamamlamış olduk. Stylos manastırındaki kaya resimlerini göremedik ancak diğer yürüyüşlerde göreceğiz.

   Ertesi günkü yürüyüşümüz Kapıkırından başlayarak Bafa gölü çevresinde ve İkizadalar’a doğru oldu. Yine 10 km yürüyüş yapıyoruz.  İkizadalar yan yana duruyor. Kumsalla ana karaya bağlanıp hoş bir manzara oluşturuyorlar. Üzerlerinde Heraklia kentine ait duvar kalıntıları duruyor. Bafa gölünün kenarında isteyenler soğuk suya rağmen göle girdiler.  Yürüyüş boyunca peşimizi bırakmayan köpekçiği sandala binerken bırakmak zorunda kaldık ama baktık ki tekrar kaldığımız köye geri dönmüş.. Yürüyüş boyunca tepeden izlediğimiz Bafa gölünün etrafını çevreleyen Latmos dağlarının manzaraları doyumsuzdu. Buradaki Heraklia antik şehrinin kayalar üzerindeki surlarından Bafa gölü boyunca gözlerimizi ayıramadık. İlkbaharla birlikte kayaların üzerinde Kayakoruğu denilen ve mercana benzeyen kırmızı çiçekler ise Karabaş otlarından sonra en çok sevdiğim çiçeklerden oldu. Yol boyunca yapılmış antik dönemin taşlı yollarında yürümek ise oldukça rahatlık sağladı. Aşağıya merdivenden iner gibi indik.

  Ertesi günkü yürüyüşümüz ise, Kargıcak köyünden başladı. Köyden yukarıya doğru tırmanışa geçtik. 400 metre yükselerek 6km çıkışla nefesimiz kesildi. Sonraki gün ise, Karahayıt ve Yediler Manastırını görmeyi hedefliyoruz. Bafa Gölünün kıyısında bulunan Karahayıttan başlayan yürüyüş yine tırmanışlarla devam ediyor. Yolumuzun üzerinde Kerdemelik mağarasında kaya resimlerinin olduğunu biliyoruz. Ancak her taraf mağara olduğu için Kerdemelik mağarasını bulmak, rehberimizin daha önce çizilmiş rotayı takip etmesiyle mümkün oluyor. Mağaranın girişinin herkes tarafından bilinmemesi ve oldukça dar olması şimdiye kadar resimlerin korunmasını da sağlamış.  İçeri girince taş duvarlarda insana benzer pek çok resim görüyoruz.

 Latmos kaya resimleri, Beşparmak kaya sanatının oluşumunun M.Ö. 5 yada 6 bin yıl öncesine kadar gidiyor.. Kaya resimlerinde daha çok aile resimleri, kalabalık insan grupları çizilmiş.  Nadiren hayvan resimlerine de rastlanmış. Gördüğümüz figürler ise sembolik çizimler olarak yapılmış. Kerdemelik mağarasında gördüğümüz şekillerden başka pek çok mağarada da resim var ancak hepsini görmek için zamanımız yeterli değil. Kerdemelik mağarasında çizilmiş resimlerde çok net bir şekilde hayvan figürünün yanında insan figürleri görülüyor.. Elimizdeki kaynağa göre bu insan figürlerinin başında T harfine benzeyen başların olması bunların erkek olduğunu gösteriyormuş.. Özetle karşımızda duran resmin bir av  sahnesi mi olduğu bilinmemekle birlikte  burada bir hayvanın ve karşısında da erkeklerin çizildiğini söyleyebiliriz. İçinde olduğumuz mağaranın resimlerine bakarken heyecan duymamak imkansız, binlerce yıldır duran resimlere bu kadar yakından bakabilme şansına sahip olduk. (Kaynak; İlhan Çağdaş Dönmez, Latmos Bölgesi Kalkolitik Dönemi ve Tarih Öncesi Resimleri, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, Fen-Edebiyat fakültesi Arkeoloji Bölümü Seminer Ödevi)

  Bölgedeki yürüyüşümüz Yediler manastırına doğru devam ediyor. Manastır Bizans döneminde yapılmış. Freskler ve mozaiklerin Bizans sanatına ait oldukları saptanmış. Manastır yapısı etrafı surlarla çevrili ve içinde, kiliseler, şapel, vaizhane, mezarlar, sarnıçlar bulunuyormuş.  Manastırın biraz ilerisinde yediler mağarası olarak geçen içi fresklerle dolu bir kaya kütlesini görüyoruz. 12-13. Yüzyılın başlarında yapılmış bu freskler İsa’nın yaşamına ait sahnelerle dolu. İsa’nın çocukluk, yetişkinlik, mucizeleri çarmıha gerilişi gibi yaşamından kesitlere yer verilmiş. (https://kulturenvanteri.com/tr/yer/yediler-magarasi/#17.1/37.498771/27.557172)

 Yediler Manastırından çıkarak yeniden Kapıkırı’na doğru dönüşe geçiyoruz. Bulunduğumuz coğrafyanın kaya yapısından dolayı artık kayalar üzerinde dans etmeye başladık desem yeridir. Kayaların üzerinde yürümeye alıştık belki de.. Ama şimdiye kadar bu kadar büyük kayalara tırmanabileceğimi düşünmezken yüksek kayalar üzerinde dolaşmanın heyecanını yaşıyorum.. Bugün oldukça yorulmuş bir şekilde dönüyoruz. Ertesi günün yürüyüşünde ise, Balıktaş mağarasına gidip bir başka kaya resimlerini göreceğiz. Mağarayı biraz aradıktan sonra buluyoruz. İçeriye vücudumuzu eğip bükerek giriyoruz. İki kaya kütlesinin birbirine eğilmesi ile oluşmuş önünde kayalardan   mağara olduğu pek görülmeyen bir girişi var. İçerisi iki kişinin daha rahat dolaşabileceği şekilde bir hücre biçiminde. Duvar resimleri ise oldukça fazla. Burada kaynaklara göre toplam 14 adet resim bulunuyormuş. Resimlerin bazıları insan figürü, eller şeklinde yapılmış. Yine kalabalık insan resimlerinin aile yaşamından sahneler oldukları belirtiliyor. Ayrıca kadın ve erkekten oluşan bir resim ile anne ve kız olarak yapılan resimlerden bahsediliyor. Bu resimlerin hangisinin ne olduğunu ayırt etmenin zor olduğunu ancak çok bakıldığında uzmanların bilebileceğini de belirtelim. (Kaynak; İlhan Çağdaş Dönmez, Latmos Bölgesi kalkolitik Dönemi ve Tarih öncesi resimleri, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, Fen-Edebiyat fakültesi Arkeoloji bölümü seminer ödevi)

 Balıktaş mağarasından sonra bugünkü Rotamız, Karahayıt’tan başlayarak Sakarköyüne doğru 9km sürekli tırmanarak tepeye eriştik. Yine nefesimiz kesildi. Güzel manzaralara bakarak yürüdük. Sakarköyünde damlara fıstık kozalaklarını sermişler. Köylerde çam fıstıkları toplanıp satılıyor.   Yürüyüşümüzün son gününde.. Yolumuz Karpuzlu’dan başladı. Rahat bir yoldayız çıkış olmadan hafif aşağıya doğru iniş yapıyoruz. Bu rahatlatıcı yürüyüş yolunda etraf zeytin ağaçları ve yemyeşil uzanan vadileri görüyoruz. Yolumuzun üzerinde taştan antik kent yolları uzanıyor.. Yüksek bir tepe üzerine kurulmuş Alinda antik kentine doğru yürüyoruz ancak sıcak yavaş yavaş artmaya başlıyor.. Alinda kenti ise Hellenistik dönem öncesinde kurulmuş ancak Hellenistik dönemin önemli Karya kentlerden biri olmuş. Alinda’da hemen gözümüze çarpan çok iyi korunmuş bir su kemeri oluyor. Tepeden aşağıya Karpuzlu’ya doğru inerken tiyatrosu ve yine iyi korunmuş bir kale burcu ile karşılaşıyoruz. Kesme taşları oldukça sağlam duruyor. Aşağıda ise Agora çarşının kesme taş duvarlarının sağlam bir şekilde durduğunu görüyoruz. Karpuzlu’ya inince eski bir taş evin duvarlarına bakınca duvarın üzerindeki farklı döneme ait antik dönemden Osmanlı dönemine kadar giden farklı taşların aralara konulduğunu görüyoruz. Tarih burada da karşımıza çıkıyor.

   Bafa gölündeki Latmos dağları yürüyüşümüz sona erdi. Karia coğrafyasının heykele benzeyen Gnays kayalarını adım adım dolaştık.. Ancak görmeden geçemeyeceğimiz köylerden, kasaba ve özellikle köy kahvehanelerinden  de bahsetmeden geçemeyeceğiz.

Turistik köyler, kasabalar ve kahvehaneler..

  Aydın’dan Yatağan Milas’a doğru giderken yol Çomakdağ, İkiztaş, Ketendere köylerine doğru ayrılır..  Çomakdağ özellikle son zamanlarda turizmin popüler köylerinden biri olmuş durumda..Bu popülerlikleri, kadınlarının ipekten taktıkları rengarenk  başörtüleri, başlarına taktıkları çiçekler, altınlar ile turistlerin fotoğrafçıların ilgisini çekmeleri oluyor.. Ayrıca Çomakdağ’a ilginin yoğunlaşmasında, köye özgü düğünlerin 4 güne yayılmasının ve turistik bölgelerden giderek bu düğünlere ilgi duyulmaya başlanmasıymış. Köyde artık tur şirketleri için temsili düğünler yapılıyor. Fotoğraf çekimleri için geziler düzenleniyor.

   Köye gidince girişteki tabelada Çomakdağ köyünün 500 yıl önce Türk boylarından oğuzlara dayandığı belirtilmiş.. Tabelada köyün kayrak taşından yapılmış evleri, kaya bacaları, evlerin üzerindeki ahşap işlemelerinin olduğu, köyde ipek böcekciliğinin bir zamanlar yaygın geçim aracı olduğu, giyilen giysilerin de doğal ipek olduğu anlatılmış. Ancak Çomakdağ köyü ile benzer özellikle gösteren İkiztaş, Kızılağaç ve Ketendere köylerini de belirtmek gerek.

    Çomakdağlı köylülerle de yaptığımız sohbette kendilerinin Karakeçi Yörüklerinden olduklarını söylüyorlar. Yaz gelince Sarıkeçili Yörükler gibi yaylalara göç etmediklerini yerleşik olduklarını da söylüyorlar.  Çomakdağda köy kahvesinde yenilen otlu gözlemelerin tadına doyulmazken yavaş yavaş köy kadınlarından yaptıkları el işlemelerini gösterme satma telaşının başladığını görüyoruz. Market denilen satış yerlerinde bez bebekler renkli işlemeler gözümüze çarpan hediyelik eşyalar oluyor. Sokak aralarında taş evleri görmeye çalışırken bir kadın can havliyle kapalı kapıdan çıkıp aradığınız geleneksel ev burası diye bizi içeri sokuyor. Öyle bir can havliyle bizi içeri sokup tek bir odaya sıkışmış geleneksel evi göstermeye ve hediyelik eşyalarını satmaya çalışıyor ki ayrılamıyoruz. Geleneksel evin tek odasında nasıl her şeyin birarada yapıldığından çocuğun beşiğine bağlanarak burada büyütülmesinden, eviçi mutfağın banyonun işleyişine kadar bütün geleneksel hayatı biranda özetliyor. Aşağıda avluda fotoğraflarının çekilmesine karşı çıkmayan iki yaşlı Çomakdağlı nineyi görüyoruz. Başları çok süslü olmasa da altın zincirle renkli bezlerle sarılmış.. Bize doğru gülümsüyorlar. Çomakdağ köyündeki taş evlerin birer birer kaybolduğunu yerine daha çok apartmanların yapıldığını görerek yavaş yavaş buradan hareket etmeye başlıyoruz. 

   Yolumuz üzerinde rastladığımız güzel bir kasaba olan Güllübahçe, Didim’den Söke’ye giden Güllübahçe karayolu üzerinde bulunuyor.  Otoyoldan çıkıp Güllübahçe istikametine sapınca yol sakinleşip güzelleşiyor. Bu bölgenin denizin kenarında olduğu dönemi düşünüyorum.. Menderes nehrinin taşıdığı topraklarla dolan kıyılar oldukça geride kalmış.. Bugün yaklaşık 8 km içeriye doğru toprakla dolmuş durumda.. Menderes nehri hala toprak taşımaya devam ediyor ve kıyılar devamlı denizden uzaklaşıyor. Menderes gibi nehirlere çalışan nehir adını vermişler.    

    Güllübahçe kasabasında fıstıkçamı ağaçlarının sıralandığı yol tepeye doğru çıkıyor. Çok katlı yapıların olmadığı sakinlikte bir kasaba.. Burasının eski bir yerleşim olduğu belli oluyor. Tarihi evler cadde boyunca görülebiliyor. Yukarıya doğru çıkarken yolculuğumuz boyunca karşılaştığımız güzel kahvehaneleri burada da buluyoruz. Bu kahvehane kültürünü anlatmak çok güzel olur. Yöresel bir kültür olarak kahvehaneler, şirin köşebaşlarında tenekeden saksılara konulmuş ve rengarenk sardunyalarla süslü.. Tahta masa ve iskemleli yerler. Genelde erkekler için olmakla birlikte artık herkesin oturup çok ucuza çay kahve içtiği yerler olmuşlar. İçeri girince size merakla bakan yaşlılar konuşmaya can atıyorlar. Nereden geldiniz nereye gidersiniz. Tabii buna karşılık biz de buraların hikayelerini çaylarımızı içerek rahat rahat dinleme şansına sahip oluyoruz.

   Güllübahçe kasabasının tepedeki serin havasını geride bırakıp yolu devam ederek yönümüzü Dilek Yarımadası Büyük Menderes Milli parkına doğru çeviriyoruz. Menderes nehrinin binlerce yıldır denize doğru taşıdığı ve halen taşımaya devam ettiği toprağın delta oluşturduğunu yer yer toprak adalarına dönüştürdüğünü görebiliyoruz.

  Burada görülmesi gereken eski Rum köylerinden olan Doğanbey köyü bulunuyor. Eski adı, Domatia/Doğanbey köyünden bahsetmeden geçilmez. Menderes nehrinin batıya doğru giderek daha fazla toprak taşıdığı ve sivri bir delta oluşturduğunu daha rahatlıkla görebildiğimiz buralarda Rumların mübadele sonrasında terk ettiği Doğanbey köyü, taş evleri ile dokunulmadan kalmayı başarmış nadir köylerden biri.. Köyün taş evleri, Arnavut kaldırımlı dar ara sokaklarının güzelliği başımızı döndürdü. Taş evlerin ve Arnavut kaldırımların bozulmamış kaldığı bu köyün eski sahiplerinin yerine şimdi turistik misafirler ve haftasonu ziyaretçileri köyü ziyaret ediyor. Köye girince kilisesini, şimdi tanıtım merkezi olan okulunu hemen seçebiliyoruz. Tanıtım merkezi çok iyi bir amaçla Dilek yarımadasının coğrafyasını tanıtan bir müze olarak tasarlanmış ancak müze olabilmesi için daha çok yol kat etmesi gerek.. Konak tipindeki eski taş evleri hala sağlam bazıları da yeniden yapılmış..

 Karia bölgesinin doğasından, tarihine, mitolojilerine, antik kentlerine yaptığımız yolculuk boyunca şimdiye dek fırsat bulup göremediğimiz pek çok şey gördük.. Doğayı adımlayarak deneyimledik..

Kaynaklar:

Latmos Dağları Yürüyüş Rehberi: Ersin Demirel

Bircan Kayacan-Aydın’da Mevlevilik. Türkiye Sosyal araştırmalar Dergisi, Yıl:25 sayı:3 2021.

 http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=369&RecID=2485

Olcay Pullukçuoğlu Yapucu, Büyük Menderes Bölgesinde Kuleli Yapılar ve Arpaz Kalesi. Bozdoğan 2, Bozdoğan Belediyesi Kültür Yayınları.

https://islamansiklopedisi.org.tr/cihanoglu-kulliyesi

Kadir Pektaş-Erbil Cömertler Aktuğ.  Geç Dönem Kalem İşi Süslemeli bir Eser; Kuyucak Kayran Cami. İMÜ Sanat, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Dergisi, cilt: 2 sayı: 2.Medeniyet Sanat, İMÜ Sanat, Tasarım ve Muhammed Aslan, Doğu Karadeniz Camilerindeki Tasavvufi Tasvirler. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 2021 sayı: 100.

Şeyda Algaç, Tekke Eşyalarına Sahip bir Cami; Afyonkarahisar Başmakçı Recep Bey Cami. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 2023. Sayı:106.

Elifnaz Durusoy, Tarihi Yoldan Kültürel Rotaya, Milas ile Labraunda Arasındaki Yolun Korunması ve Yönetimi. ODTÜ Yayıncılık.

George Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi. Arion Yayınevi.

 İlhan Çağdaş Dönmez, Latmos Bölgesi Kalkolitik Dönemi ve Tarih öncesi Resimleri, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, Fen-Edebiyat fakültesi Arkeoloji Bölümü Seminer Ödevi.

Not: Gezi 5-15 Nisan 2024 tarihleri arasında yapılmıştır.

18.05.24 Antalya/Konyaaltı