AFRİKA’NIN KARANLIĞINDA KENYA VE UGANDA SAFARİ NOTLARI (24 Haziran-3 Temmuz 2018)

Afrika kıtasında Kenya Nairobi’den başlayıp Uganda Kampala’da sona eren Safari yolculuğumuz boyunca siyah insanların yaşamlarını, vahşi doğayı, vahşi hayvanları gözlemlerken  detaylarını paylaşmak istiyorum.

Bu geziye çıkmadan önce yapılması gereken işlemlerden biri, özellikle Uganda için Sarıhumma aşısını olmaktı. Uganda sınır girişinde aşı kağıdını göstermek gerekiyor. Diğer bir önemli iş ise,  özellikle yeşil pasaportlular için de Uganda vize istiyor. Kenya’nın yeşil pasaport için vize istememesine rağmen pasaport girişinde görevli memurun yeşil pasaporta da vize istemesi ile başlayan tatsız gelişme  bize yeniden 50 dolar verip vize almamıza neden oldu. Ayrıca safari boyunca sıtma bölgelerine gidileceği için de seyahat süresince sıtma ilacını da almak gerekiyor.

  İstanbul-Nairobi

Kenya ve Uganda gezimize Kenya’nın başkenti Nairobi’den İstanbul’dan 6 saatlik uçuşla başladık.   Sabaha karşı geldiğimiz otelimizde bir iki saat kadar dinlendikten sonra satın aldığımız bir şehir turu ile Nairobi’yi gezdik. Nairobi’de kısa bir süre kalacağımızdan sadece bir gün buraya ayırdık. Kentin ara sokakları arasında çamurlu toprak yollar arasından geçerken Nairobili’lerin ayakkabı boyatmaya çok dikkat ettikleri ve o çamurlu yollarda şık siyah boyalı yada rugana benzer ayakkabılarına özen göstermeleri oldukça dikkatimi çekti, Bu geleneğin kenya’nın İngiliz sömürgesi olduğu döneme ait gelenekler olduğunu  düşündüm. Kentin trafiğinin de soldan olması halen eski geleneğin bir devamı. Önce Zürafa bakım merkezine gidip buradaki Zürafaları izleyip, hazır mamalarını ellerimizle yedirdik. İnsana alışmış olan bu zürafalar, ailesi olmadıkları için özel bir şekilde korunuyorlar.

thumb_DSC05953_1024

Zürafalar ile ilgili bilgileri de aldıktan sonra ikinci durağımız yine ailesi olmayan yavru filleri bakım ve yetiştirme merkezi oldu. Siyah minik öğrencilerin de katılımı ve kalabalık bir turist grubu ile birlikte bu fil bakım merkezinde yavru fillerin uzaktan alana gelişleri, süt ile beslenmeleri, insana alışık olarak hortumlarını uzatıp ağaç yapraklarını yeme  seremonilerini seyrettik.

thumb_DSC06001_1024

thumb_DSC06008_1024

Öğleye doğru buradan ayrılıp Kenya’da 1900’lü yılların başında Danimarka’dan gelip burada yaşam kuran Karen Blixen’in yaşadığı evi ziyaret ettik. ‘’Out of Africa’’ filminden  fırtınalı aşk hikayesi ile tanıdığımız Karen Blixen’in yaşadığı dönemden kalan evi koruma altında ve turistik ziyarete açık.

thumb_DSC06023_1024.jpg

Burada genç  öğrenci rehberler bizi onar kişilik gruplar halinde alıp dönemin Kenya’sını , evin yaşam ortamının hikayesini anlattı. Karen Blixen’in evi ile Kenya’nın İngiliz sömürgesi altındaki yıllarına gittik. İngilizler Kenya’da altın elmas gibi değerli madenleri bulmayı istiyorlardı. Bu nedenle de stratejik önemi olan ve Hint Okyanusuna açılan Mombasa’ya ilgi duymuşlar ve 1895-1903 tarihleri arasında Kenya ile Uganda arasında kaynaklara daha kolay ulaşmak için demiryolu yapmışlar. Kenya’nın tarihi içinde İngilizlerin olduğu kadar Portekizlilerin de Arapların da çok daha önceleri rol oynadıklarını söylemek yerinde olur.  Karen Blixen’in evi geniş bir yeşil alan üzerine kurulmuş içinde o zamanlar kahvenin de ekildiği ve işlendiği bir arazi üzerinde duruyor. Ev, Tek katlı dönemin tipik İngiliz evlerinden biri olarak karşımıza çıktı.  O dönemin Kenya’sında ilkel yaşam koşullarına göre evdeki mutfak araç gereçlerini, dantel yatak örtülerini ve  alafranga bir tuvaletin olduğunu da görünce evin oldukça konforlu olduğunu düşünmeden edemedim. Nairobi’den ayrılmadan önce ulusal arkeoloji müzesinin olduğunu ve burada ünlü Tukan,  ilk insan kalıntısının olduğunu da belirtelim. Nairobi’de daha gezilecek çok yer olmasına (Uhuru bahçeleri, kayıp cennet, Demiryolu müzesi gibi) karşın bir günlük turumuzda ancak bu kadarını görebildik.

Nairobi’den Masai Mara’ya doğru

thumb_DSC06047_1024

Nairobi’den sabah  saat 7.00 ‘de  4×4 arabalara binip ayrılıp Masai Mara bölgesine doğru yola çıkıyoruz. Yolda Mozambikten Kızıldenize uzanan büyük Rif vadisi geçidi üzerinde durup önümüzde uzanan bu coğrafyayı  fotoğrafla kaydediyoruz. Yolun asfalt kısmı çok çabuk bitip toprak yola geçince toprak yolda  tozlar  içinde  sarsıla sarsıla devam ettik.  Akşama doğru Masai Mara’da kalacağımız kampa geldik.

thumb_DSC06172_1024

Çadır  odalarımızda duş ve tuvalet de var. Her çadırın içinde yataklarda cibinlik de bulunuyor. Cibinlik bütün Safari gezisi boyunca her odada var. Eşyalarımızı bırakıp yine araçlarla Masai köyünü görmeye gittik. Masai kabilesi İngilizlerin sömürgesi döneminde verimli topraklarından sürülüp bu bölgeye gelmişler.  Masaililer bizi rengarenk petitkareli masa örtüsüne benzeyen giysileri ile karşıladılar. Köyün girişinde toprak, hayvan pisliği ve balçık üzerine oturmuş siyah bebekleri gördük. Uzaktan görünce onları oyuncak bebek sandık. Yanlarına gidince henüz bebek oldukları ve yaşlarının gerisinde pek fazla hareket etmeyen bebekler olduklarını anladık. Kıvırcık siyah saçları, üzerlerinde çamurlu giysileriyle, akan gözleri ve gözlerinin yüzünün üzerinde dolanan sineklerle, kucağımıza alıp sevemediğimiz henüz yürüyemeyen bebeklerdi.

thumb_DSC06188_1024thumb_DSC06201_1024

Masaililer   bize tören giysileri ile ilkönce dans gösterisi yaptılar.

 

thumb_DSC06195_1024

thumb_DSC06197_1024

thumb_DSC06200_1024

Kabile dansını bitirdikten sonra bizleri evlerini göstermeye götürdüler. İkişer kişi olarak girdiğimiz bu evler , Topraktan yapılma ve hayvan girmemesi için küçük tek pencereli.Evin içine girdiğimizde tek kişinin zor sığdığı bir karanlık koridordan üç kişinin zor oturduğu eşyasız karanlık bir odaya geçtik. Odada bir ateş yanıyordu. Etrafında yüzünü göremediğim bir kadın ile bizi getiren rehber Masai , bize yaşadıkları ve yattıkları çıplak zemini gösterdi. Bu evi yada evleri görünce henüz insanlığın ilk aşamasında olduğumu zannettim. Canlı bir müze. Masaililer ev ziyareti için para kabul etmiyorlar ama ellerindeki kolyeleri akılalmaz fiyatlara satmaya çalışıyorlar. Para alışverişinin ardından Masailililer bize ateşi nasıl yaktıklarını gösterdiler. Bakınca çok basitmiş deniliyor ama sopayı yuvada iyi döndürmek ve ateşi sağlayacak samanın olması gerekli.

thumb_DSC06215_1024

Masai Mara köyünün ardından gezi boyunca görmeyi hedeflediğimiz vahşi hayvanların olduğu Kenya National rezervation  parkına girdik. Burası Tanzanya’daki Serengeti parkına doğru hayvanların göç yolu üzerindeki park. Masai Mara ile Serengetiyi bir bütün olarak düşünmek gerekiyor. Bu bölgeye düşen yağış miktarının çok az olması ve yağmur suyu minerallerinin toprak üzerinde kalması ile bitkiler  hayvanlar için zengin besin kaynağını oluşturuyor.  Bu kuru savanlarda bulunan hayvanlar hem etçil hem de otçul oluyorlar. Zengin bir hayvan çeşitliliğine sahip bu bölgede çeşitli antilop türleri, zürafa, zebra, fil, aslan, gibi hayvanların yanısıra nehir kenarında hipopatam timsah ve yabanıl kuş türlerine de rastlamak mümkün. Oraya gittiğimizde buradaki hayvanların çoğu Serengeti’ye göçetmiş , Temmuz Ağustos ayında tekrar geri dönecekler o nedenle burada çok kalabalık hayvan nüfusu şimdilik bulunmuyor. Parkı gezerken 4×4 arabanın içindeyiz ve yere inmek yasak. Arabanın tavanı yukarıya kaldırılmış oluyor ve ayağa kalkıp açık tavandan dışarıdaki vahşi hayvanları görebiliyoruz. Fotoğraf çekebiliyoruz. Parkın içindeki hayvanları görmek için bizim gibi pek çok tur arabası var Her biri bir hayvan gördüğünde diğerine haber veriyor ve bütün arabalar fillerin yada bir aslanın yanıbaşına toplanıp fotoğraf çekmeye başlıyoruz. Vahşi hayvanların avlanmaları genelde gece olduğundan bunları da görmek için özel gece turları düzenleniyor. Gördüğümüz hayvanlar genelde karınlarını doyurmuş dinlenme faslında oluyorlar.

thumb_DSC06341_1024

Ertesi sabah tüm gün vahşi hayvanları doğal ortamında görmek üzere 5.30 ‘da uyanıp  6.30 da araçlarımızla hareket ettik. Yine Kenya National reservation parkındayız. İçeride Antilopları düzlüklere yayılmış sabah kahvaltılarını ederken   buluyoruz. Zebralar harekete hazır haldeler, filler gruplar halinde hareket ediyorlar. Daha ilerde bir çita ağacın altında uyur durumda bütün arabaların başında durmuş olmasından habersiz etrafı kolluyor. Bu vahşi hayvanları ekranlarda görmek ile bu kadar yakına gelip görmek arasında tabii farklı  oluyor.  Mara nehrine doğru devam ediyoruz. Yol boyunca yaldıza benzeyen renkler içinde mavi kuşları fotoğraflamaya çalıştık. Safarinin Mara nehrine doğru olan kısmında nehirde yıkanan hippoları görüyoruz. Biraz ilerde timsahlar gözüküyor. Vahşi doğa kendi doğal dengesi içinde sürüp gidiyor. Akşam yorgun kampa dönerken yolda birbirleriyle sarmaş dolaş zürafalarla karşılaştık.  Sırtlanların gözükmeye başladığı saatler antiloplar da kendi alanlarına doğru gidiyorlar.   Yorgun bir akşam kampta yemek sonrası uykuya çekiliyoruz gece kamptan sırtlan sesleri duyuluyor.

thumb_DSC06452_1024

thumb_DSC06581_1024

thumb_DSC06629_1024

thumb_DSC06644_1024

Masai Mara’dan Nakuru Gölüne

Ertesi sabah Nakuru Gölüne doğru yola çıkmak üzere sabah yine 5.30’d uyanıp 6.30’da hareket ediyoruz. Yol yine yok ve toz içinde sarsıla sarsıla köyden okula giden rengarenk giysiler içindeki minik siyah öğrencilerin bize el sallamaları arasında  geçiyoruz. Kenya’da eğitimin  oldukça ciddi olduğunu ve İngilizce, resmi dilleri olan Svahili ve kendi yerel dilleri olmak üzere üç dil  öğrendiklerini söylediler. Eğitimi veren dini okullar olduğu gibi farklı kurumların da eğitim alanında oldukları görülüyor. Gördüğüm güzel şeylerden biri de, siyah öğrencilerin mavi renkteki yada başka renkli okul önlükleri oldu. Siyah insana renk ne kadar yakışıyor. Kenya’da özellikle kırmızı renk çok seviliyor. Kadınların saç bandına kadar ayakkabılarına kadar kırmızı kullanmaları da ayrı bir güzellik. Kırmızı rengin bu denli çok kullanılmasının sebebinin kendilerini belli etmek iletişim kurmak amaçlı olduklarını öğrendik.

thumb_DSC07160_1024

thumb_DSC06443_1024

 

Nakuru bölgesi de İngilizlerin verimli bir alan olması nedeniyle buralara İngilizleri yerleştirmeleri ile yerli halkın uzaklaştırıldığı bir bölge . Dolayısıyla yine okulların yoğun olduğu bir bölge. Buradan geçerken herhangi bir İngiliz yerleşimine yada özel bir eve rastlamak imkansız yol boyunca Kenyalılar derme çatma kulübelerinde ve önlerinde derme çatma meyve sebze tezgahlarında yiyecek satıyorlar.

Nakuru gölünde büyük beşli denilen hayvanlardan burnunun üzerinde boynuzu olan Gergedanı göreceğiz beşlinin diğerleri, aslan, leopar, Fil , Buffalo . Gölde Flamingoları da görmeyi beklerken yağışın fazla olması ve suların yükselmesi ile flamingoların gelmediğini öğreniyoruz. Ağaçların arasında aslanı bir dalın üzerinde bulduk. Yine etrafı tüm arabalarla çevrildi.

thumb_DSC06840_1024

thumb_DSC06926_1024

Nakura gölü ve etrafındaki delta verimli olması nedeniyle hayvanların yoğun olduğu bir bölge ancak aynı zamanda sıtmanın görüldüğü yer. Bu nedenle gezimizin başlangıcından beri sıtma ilacını her gün alıyoruz. Otelimiz göle bakan tepe üzerinde ve odamızın balkon kapısı sıkıca kapalı.Bunun nedeni,  etrafta görülen Babun maymunlarının kapıyı açık görüp girmemesi için bir tedbir. Otelin etrafını çeviren elektrikli çitlerin olmasına rağmen özellikle maymunlardan korunmak gerekiyor. Otel etrafındaki maymunlardan korunmak için kapıda  silahlı  bir bekçi duruyor eğer maymunlar gelmeye başlarsa silah sesi ile korkutuluyor.

Nakuru Gölünden Uganda Jinja kampına doğru

Nakuru gölündeki  otelimizden ayrılıp sabah 6.00 da araçlarımıza binip bizi Uganda’ya geçirecek olan büyük kamyon arabamıza geçiyoruz. Kamyon kasası üzerine oturtulmuş kapalı tren koltuğu gibi bir oturma grubundayız. Kamyona merdivenle çıkıyoruz. Bavullarımız altta kasaların içinde. Bu kamyon bizi son durağımız olan Kampala’ya kadar götürecek. Çadırlarımız, altımıza sereceğimiz matlar ve yanımızda getirdiğimiz uyku tulumları da kamyonla birlikte taşınıyor. Kamyonun şöfor ve ahçıdan oluşan ekibi bize gideceğimiz kamplarda yemek hazırlamakla görevliler. Kısacası yatacak yerimiz ve yemeğimiz kamyonla birlikte taşınıyor.

thumb_DSC07257_1024

Yolculuğumuz oldukça uzun sürdü. 12 saatte Uganda’daki Jinja kampına geldik. Çay tarlalarının arasından geçerken modern çay toplama makineleri elle toplamaktan çok daha hızlı  bir biçimde yapılıyor.

thumb_DSC07024_1024

Yol boyunca Kenya’dan giderek daha fakirleşen insanların olduğunu gördük. Gördüğümüz görüntüler arasında tezatlıklar artıyordu. Bir tarafta kilise okullarının yada benzin istasyonlarının  çok düzgün ve yaşanabilir insani koşullarda mimarisi varken diğer tarafta insanların oturacak evlerinin derme çatma saman damlı kulübeler, topraktan gece yatılan kasaların olmasıydı. Bazılarının köpek kulübesi gibi evlerinin olduğunu gördük. İnsanların Hindistan’daki gibi pislik içinde olmakla beraber bir derece daha az pis olduklarını söyleyebiliriz. Tahta tezgahlar derme çatma oyuncak tezgahlar üzerlerinde domates patates ve avakado gibi sebzeler ve daha çok da tshirt satılıyor. Motosikletten taksiler yol boyunca müşteri bekliyorlar.

thumb_DSC07314_1024

thumb_DSC07164_1024

Yol boyunca gördüklerimiz arasında, kadınların malzemelerini  başlarının üstünde ustalıkla taşıdıkları, yine  yol boyunca minik  siyah kıvırcık saçlı  çocuklar gördükleri yerde el sallıyorlar durmaksızın hiç üşenmeden bıkmadan bize gülen gözlerle bakıyorlar.

thumb_DSC07299_1024

thumb_DSC07297_1024

Biz de onlara yorulmadan el sallayıp duruyoruz. Bu miniklerin birini atlamadan el salladık. Elbette fotoğraf çekmemize karşı olan ve elini tehditle sallayanlar da var. Siyah kadınların dik duruşları ile kalçalarının ve göğüslerinin güzelliğini de söylemeden geçmek olmaz. Siyah kadınlarda gördüğüm güzel bir şey de siyah kıvırcık saçlarını ince ince örüp başlarının tepesine toplamaları çok hoş duruyor.

thumb_DSC07576_1024

thumb_DSC07774_1024

Uganda sınırına girmeden önce  Ekvator çizgisini geçiyoruz.

thumb_DSC07132_1024

Güneyden Kuzeye doğru yol aldık. Sınırda pasaport kontrolünü geçtikten sonra yola devam ediyoruz. Sabahtan paketlediğimiz öğle yemeklerimiz hemen bitti. Akşam karanlık ile Jinja’daki kampımıza girdik. Jinja Victoria gölünün yakınında bir yer. Victoria gölü ise, Nil Nehrinin doğduğu göl.

thumb_DSC07222_1024

Burası İngilizlerin de önemli gördüğü yerlerden biri. Kenya-Uganda demiryolunu yaparken Kenya’daki liman kenti Mombasa ile Uganda’daki Viktorya gölü çevresindeki Ksimu şehrini birbirine bağlamayı hedeflemişler.

Akşam kamptaki çadır ve otel odalarına yerleştikten sonra kamyon ahçısı bize tavuk, pilav ve meyveden oluşan yemeğimizi yaptı. Yemeği yedikten sonra yarınki programı alıp uykuya geçtik. Sabah Nil nehrinin doğduğu Victoria gölünü yakından gördük. Kamyon ahçımızın hazırladığı rende kaşar peynir, salam domates ve salatalık, reçelden oluşan kahvaltımızı hazırlamak ve öğle yemeği sandviçlerimizi de beraberinde hazırlamak biraz karmaşaya yol açsa da hızlıca işi bitirip 6.00 da yine kamyondaki yerimizi alıp yola koyulduk.

 

Uganda Jinja Kampından Masindi Murchison Falls National Park’a doğru

Bugünün rotası, Uganda Jinja’dan Nil nehrinin döküldüğü Murchison Falls National parkına doğru gidiyoruz. Yol boyunca kırsal alanda gördüğümüz büyük boynuzlu ineğe benzeyen hayvanlar ve bunların üstü başı yırtık ve çamur içindeki yoksul çoban çocuklar  tuvalet molası verdiğimiz bir yerde yanımıza geldiler. Çocukların tek isteği şekerdi. Çantamızdaki şeker, çukulata, sakız ne varsa hepsine dağıtınca sevinçle bizimle fotoğraf çektirip elleriyle asker selamları verdiler.

thumb_DSC07328_1024

 

10 saat süren yolculuk sonunda akşam üzeri kampımıza vardık. Kamp aslında bir otelin yeşil çimenleri üzerinde kurduğumuz çadırlardan oluşuyor. Çadırlarımızı kurup duşumuzu aldıktan sonra otelde bir düğün telaşının olduğunun farkına varıyoruz. Siyah misafirler gece elbiseleri ile şık bir şekilde gelin ve damadı bekliyorlar ve bizim olağanüstü ilgimize karşı bizi de düğüne davet ediyorlar. Biraz sonra da süslü siyah bir araba içinde bal rengi giysileri ile dört tane nedimesi ile birlikte gelin ve damat geliyorlar. Düğüne gelen siyah misafirler salona girerken uçuşan ipekten takım elbiseli hoş kokulu erkek sunucunun isimlerini anons etmesinden sonra yerel danslarını yaparak şamata ile giriyorlar. En son gelinin de salona girmesi ile düğün başlamış oluyor. Düğüne davet edilmiş olan bizler geline ve damada milli içkimiz olan Rakıyı mutluluk  dileklerimizle  hediye ediyoruz. Gece boyu düğün siyah kadınların ince tiz çığlıkları  çalan müziğe uyumlu şekilde çıkıyor.

thumafrika düğün

Ertesi sabah 5.30 da Nil nehrinin döküldüğü Murchison şelalesini görmek ve nehirde tekne ile gezinti yapmak üzere erkenden yola çıkıyoruz. Murchison 3840 km bir alan ve Uganda’nın en büyük ulusal parkı Ortasından Nil nehri geçip  Albert gölüne dökülüyor. Nil nehri üzerindeki Murchison şelalesinden  gelen beyaz köpükler Nil nehrini kaplıyor ve nehirde adeta birer buz parçaları gibi duruyor.

thumb_DSC07448_1024

Nil nehri’nin Victoria gölünden doğduğunu söylemiştik doğduktan sonra Albert gölüne dökülene kadar Victoria Nil’i olarak geçiyor. Buradan ayrıldıktan sonra Sudan sınırına kadar Albert Nil’i olarak geçiyor. Sudan sınırından sonra ise Beyaz Nil olarak adlandırılıyor.  Hartum’da Mavi Nil ile birleşip İskenderiye’de Akdeniz’e dökülene kadar isim değiştirmeden akıyor.

Tekne ile sahil şeridinde 14 km gidiş ve 14 km dönüş yaparak 3 saatlik bir tur yaptık. Suya girmiş pembe kulakları ile Hippopatamları, kıyıda güneşlenen ağzı açık Timsahları gördük. Renkli kuşların nehir  üstü uçuşlarını yakalamak için fotoğraflarını çektik. Şelale’nin çıktığı yere kadar gidip çağlayan sulara yakından baktık.

thumb_DSC07378_1024

thumb_DSC07425_1024

thumb_DSC07403_1024

Murchison şelalesi, Uganda’daki beyaz Nil nehrinin üzerinden aktığı , Kyogo ile Albert gölü arasında bulunuyor. Burayı ilk olarak bulan İngiliz Sir Roderick Murchison aynı zamanda Royal  Geographical Society ‘nin de başkanı.

Tekne turumuzun bitiminde 4×4 araçlarımıza binip Şelalenin çıktığı tepeye doğru karadan yol aldık. 40 dakika kadar sarsılarak ve sıcakta yapılan yolculuktan sonra tepeye yorgun vardığımızda şelalenin çağlayan görüntüsü muhteşemdi.

thumb_DSC07502_1024

Bu turun son aşaması ise Şelale’den aşağıya inip Uganda’nın en fazla şempanzesinin olduğu  Budango ormanı içinde Şempanzelerin ağaçlardaki yaşamlarını izlemeye çalışmak oldu. Gireceğimiz ormanda neler yapmamız yada yapmamamız konusunda rehberler bilgi verdi. Sessiz konuşmak, birşey yememek yada çok yakınlaşma durumunda ne yapılması gerektiği konusunda  dikkat edilmesi gereken hareketlerimiz vardı. Ormanda altı kişilik gruplar halinde ilerledik. Ağaçlardaki maymunlara yaklaştığımızda rehberimiz işaret ederek bize gösterdi. Dalların bir ucundan diğer ucuna , yerden tepeye hızla çıkan yada inen çok seri hayvanlar, kalabalık insan sesleri arasında gürültülü uğuldamalar çıkardılar. Rehberimiz dişi maymunların yavrusuna zarar gelmemesi için diğer erkek tüm maymunlarla çiftleştiklerini söyledi. Gittiğimizde erkek maymunun dişi ile çiftleşmek isteğini buna bizim sessiz kalmamızı yoksa stress olabileceklerini belirtti. Şempanzeleri dev ağaç ormanında boyumuzu aşan kökleri içinde girerek izlemek bazen yanıbaşından akıp giden bir maymun bile fark edilmeyebiliyor.

thumb_DSC07537_1024

Uganda’da Masindi’den  Kampala’ya doğru

Gün akşama doğru geçerken henüz güneş yeni batıyor ve hayvanlar yiyecek aramaya, biz de kampımıza doğru yol alıyoruz. Buradaki son gecemiz, sabah Kampala’ya doğru yola çıkacağız. Kampala kampımıza 3 saatlik uzaklıkta çok uzak değil. Bu nedenle çok erken saatte kalkmadan yola çıkıyoruz. Yol üzerinde bir gergedan koruma merkezi var. Gergedanlar,  İdi Amin döneminde burunları üzerindeki boynuzların değerli olması ve satılması  nedeniyle soyları tükeninceye kadar öldürülmüş. Daha sonra Uganda’da özel bir şirket Amerika’dan getirttirdiği Gergedanları yetiştirmeye başlamışlar. Bugün sayıları artmış. Gergedanları seyrederken etrafında dolaşmak tehlike oluşturmuyor gözleri fazla görmüyor tehlike anında bir çalı arkasına saklanmak gerekiyormuş. Kampala’ya varışımız öğleden sonrayı buldu. Kampala şehrinin içinden geçen nehir manzarası , etrafındaki satıcılar ve kaos kalabalık Hindistanı aratmayacak pislikte ve hastalık saçıyor.

thumb_DSC07309_1024

 

Akşam yemeği için etrafta araştırma yapmaya kalkışmadan hemen yanıbaşımızdaki restorant ile anlaşıp yiyeceğimiz yemekleri ve fiyatlarda pazarlık yapıp   yemeğimizi topluca burada yiyoruz. Kızarmış muz püresi et yemeği, salata, ananas, samosa  börek, barbunya ve pilav menüdeki yemekler.

Ertesi gün Kampala şehir turu için minibüs bizi otelden alıp önce her kıtada tek tapınağı olan Bahai tapınağına gezmeye götürüyor. Her dini kapsayan ve insanlara eşitlikçi , çok kültürlü yaklaşım getiren bu inanç sadeliği, gösterişsizliği ve hoşgörüyü amaçlıyor. Bahai tapınağının ardından şehrin en büyük camisi olan Kaddafi camisini  görmeye gidiyoruz. Camiinin ardından sırasıyla kral mezarlarını, Hindu Tapınağını gezme fırsatımız oldu. Kampala’da Hintli işçilerin demiryolu yapımında Hindistan’dan getirilmesi ile Hintli nüfusun artması tapınakların da kurulmasına neden olmuş.

Uganda’nın siyasi tarihi çatışmalar ,savaşlarla dolu. Uganda  adını Buganda krallığından alıyor. Resmi dili Luganda halkına ise Ugandalı deniliyor. Kral Milton Abate’nin 1962’de İngilizlerden ülkeyi bağımsızlığına kavuşturuyor. Milton Abate İdi Amin tarafından bir darbeyle uzaklaştırılıyor . İdi Amin yönetimine karşı ise altı yıl gerilla savaşının ardından 1986’da Yoweri Kaguta Musevini yönetimin başına geçiyor. Bugün için parlementer sistem işliyor Kralın sembolik önemi var. İdi Amin dönemi işkenceleri  ile unutulmuş değil.

Kampala’da  kralın sarayını gezerken özellikle idi Amin dönemine daha yakından baktık. İdi Aminin sarayının içini gezemedik ancak muhaliflere yaptığı işkencelerin izlerini görebildik. Sarayın arkasına yaptığı büyük bir garaj içinde bir havuz ve hücreler bulunuyor. Havuza su doldurup elektrik vererek dönemin eğitimli muhalif kesimi 300.000 kişiyi öldürmüş hücrelerde ise insanları sıkıştırarak öldürmüş ölenleri ise vahşi hayvanlara atarak izlerini silmiş. Bu vahşet dönemi komşu ülke Tanzanya’da  silahlanan ordu ile ortadan kaldırılmış.

thumb_DSC07726_1024

Kampala’daki şehir turunu en kalabalık yerlerden biri olan sebze meyve pazarına doğru giderek tamamladık. Şehrin anadamarı diyebileceğimiz caddelerini yürüyerek geçerken Siyah insanın bazıları nefretle öfkeyle biz beyaz insana bakarken kimileri de sevinçle el sallıyor. Şehrin candamarı olan sebze pazarı kaos karmaşa içinde, satıcıların çoğu kadın. Fotoğraf çektirmekten çok hoşlanmıyorlar. Çok yaygın olmamakla birlikte para istiyorlar ama ısrar etmiyorlar. Yeşil muz hevenkleri , kapalı tel kafeslerdeki tavuklar, patates ayıklayan kadınlar , kızarmış muzlar pazardan aklımda kalan görüntüler.

thumb_DSC07800_1024

thumb_DSC07815_1024

thumb_DSC07798_1024

Gece yarısı Entebbe havaalanından kalkan uçağımız için akşam havaalanına transfer ile Afrika yolculuğumuz ve safari maceramız sona eriyor.  Yaşamımızda bir pencere daha açıldı. şimdiye kadar bildiklerimizden ,insanlığın ve doğanın farklı bir evresine , coğrafyasına doğru sarsıcı bir şekilde geçtik.

 

Bir Cevap Yazın

“AFRİKA’NIN KARANLIĞINDA KENYA VE UGANDA SAFARİ NOTLARI (24 Haziran-3 Temmuz 2018)” yazısını okumaya devam et

KOYU MAVİNİN İÇİNDE SARI YALDIZI GÖRMEK: FAS

 

KOYU MAVİNİN İÇİNDE SARI YALDIZI GÖRMEK: FAS

Fas’a Nisan ayında yaptığım gezide birçok deneyimi birlikte yaşadığımı söyleyerek başlamak istiyorum. Öncelikle Fas’la ilgili tarihi geçmiş bilgisini verelim. Bir Kuzey Afrika ülkesi olan Fas’ın, Arap tarihi ile olan geçmişi 8.yüzyıla kadar uzanıyor. Yerel halkı olan Berberilerin Arapların getirdiği İslamiyet’i benimsemeleri ile Fas tarihte yerini almaya başlıyor. İslamiyet’in yayılması sürecinde ispanyaya kadar uzanan fetihlerle kurulan hanedanlıklarla hâkimiyetlerini genişletiyorlar. İslamiyet’in içinde çıkan Alevi hanedanlığının kurulması ile Fas krallığı gücünü zenginleştirip yerleştiriyor.  İspanya ve Fransa arasında paylaşılamayan bir ülke olarak sonunda Fransa’nın sömürgesi olmuş ancak geç de olsa bağımsızlığına kavuşmuştur. Fas halen krallıkla yönetilmekte ve Fransa ile İspanya’nın etkilerini taşımaya devam etmektedir. Yerel halkını dağlarda yaşayan berberiler, çöllerde yaşayan Tuaregler ve altı ay dağlarda altı ayda çöllerde yaşayan Bedeviler oluşturuyor.

Bu kısa tarihle birlikte Fas uzun yıllar keşfedilmeyi bekleyen gizemli bir sandık gibi ilgimi çekmişti. Bu keşifte ya da deneyimde yaşadığım pek çok şey bir araya geldi. Çöller,  şehirler, yemekler, dağlar, berberiler, çarşılar  ve daha pek çok şey … Dediğim gibi bu keşfedilmeyi bekleyen sandığı açtıkça içinden çıkanlara bakmaktan gözlerim kamaşıyor.

 

Rotamız

 

Önce izlediğimiz rotayı anlatmakla başlamak istiyorum. Kazablanka’dan başlayan yolculuk noktası Marakeş’e doğru devam etti. Kazablanka’nın okyanusa bakan serin havasının yerini karaya doğru çölleşen kuraklaşan ve bitki örtüsünün de çölün ortasından birkaç kökten birden fışkıran hurma ağaçlarına döndüğü coğrafyaya girdik. Kızıl şehir olarak da bilinen Marakeş bulunduğu topraklardaki demir oksit nedeniyle binaların da renginin kahverengiden kızıl pembeye döndüğü bir şehir. Marakeş’ten çıkıp güneye Quarzazate’ye doğru yol aldık. Hedefimiz Atlas dağlarına doğru gitmek. Güneye doğru indikçe kahverengi toprak yeşilden uzaklaşıp bitki örtüsü çoraklaşıyor. Yol boyunca berberi köyleri, iç içe geçmiş dar sokaklarıyla mahalleler,  aynı toprak malzemeden yapılmış dantel demirli üzerleri motifli kapılar ve renkli camlarıyla evler, renkli okul binaları yol boyunca karşımıza çıkıyor. Yerel bitki örtüsüne bu denli uyumlu köyler tek bir tasarımdan çıkmış gibi duruyorlar. Bu yerleşimlere Kasbah deniliyor.  Çöle doğru ilerlerken kıyafetlerin de yavaş yavaş değiştiğini ve çöle uygun uzun giysilerin ve başın çöl adamları Tuaregler gibi sarmalamak gereği doğuyor. Güneşin yakıcı sıcağı altında 4 ya da 2 metrelik sargılarla döndüre döndüre iyice başı kapatmak gerekiyor. Çöldeki kum fırtınalarından korunmanın tek çaresi de bu. Grubun eğlencesi olarak baş sarma ritüele dönüşüyor ve olmazsa olmazımız oluyor. Yolumuzun üzerindeki Ait Ben Haddou bir Berberi köyü,  tüm turistlerin ilgi odağı olmuş durumda. Evlerini gezdiren Berberilerin yaşamlarını tam anlamıyla görebilmek mümkün olmuyor. Turistikleşmiş kasaba bir fotoğraf stüdyosuna dönüşmüş durumda. Sahra kıyısına doğru yaptığımız yolculuk içinde burada çevrilen filmlerin setlerini görmek de oldukça ilginç oldu. Star Wars, Kleopatra, Kundun ve daha birçok filme mekan olan bu çöl ortasındaki devasa film setinde hala film çevrilmeye devam ediyor. Hollywood stüdyolarının buraya taşınması ile hem ucuz emek ve hem de ucuz mekân tasarımı oluşturmak için ideal bir yer olmuş. Film setinde Mısır’dan Tibet’e, Filistin’den vahşi Batıya kadar uzanan farklı mekânlar kurulmuş. Oyuncak gibi duran bu setler teknoloji yardımıyla film içinde görkemle hale getiriliyor. Quarzazate’den Erfourd’a dönen yolumuz üzerinde uçsuz bucaksız dağ silsileleri içinde Toudra geçidi dik dağların arasında gizlenmiş derin bir vadi olarak karşımıza çıktı. Dağların arasında derin bir palmiye ormanı bir vaha gibiydi. Dağların arasından akan küçük nehir, palmiye ormanları bu çöl coğrafyasını birdenbire değiştiriyor. Kendimizi dağ geçidinin ortasında vadinin derinliklerine doğru ilerlerken buluyoruz. Toudra geçidi, Dades Vadisi ve Thingir kasabası bölgenin önemli yerleri. Yolumuz Merzouga’ya doğru gidiyor. Sahra çölünün kıyısına doğru. Buradan sonra ise, çölü geride bırakıp Erfoud ve Ziz vadisi boyunca ilerliyoruz. Bölgenin özelliği fosil kalıntılarının bulunması. Bu nedenle fosil satan dükkânlarla dolu her yer. En popüler olanı salyangoz şeklindeki kabuklulara ait fosil kalıntıları. Ziz vadisi boyunca Kuzeye doğru ilerledikçe İsviçre gibi yemyeşil yeşil çayırlarından koyunların otladığı bir coğrafya ile karşılaşıyoruz. Ormanın içinde hiç de karşılaşmayı beklemezken Makak maymunlarını evcilleşmiş olarak buluyoruz. Verdiğimiz yiyecekleri uslu çocuklar gibi alıp minik bebeklerini bize göstermekten çekinmiyorlar. Yol üzerinde Meknes şehri ve ardından Fes şehrine doğru geçiyoruz. Yolculuğumuz Mavi şehir olarak da dillendirilen Chafchouen şehrine ve ardından Kazablanka’ya dönüşle sona eriyor.

 

Masalsı şehirler:

 

Fas’da Kazablanka, Marakeş, Fes, Chafchouen şehirlerini görmek ve gezmek ayrı bir deneyimdi. Kazablanka kenti Casa ve Blanc kelimelerinin birleşmesi ile beyaz ev anlamına da geliyor. Kentin Okyanusa bakan burnunda Kral Hasanın yaptırdığı Hasan II Camii ve onunla birlikte tüm camii çevreleyen kıyı parkı görkemli bir şekilde yapılmış, Fas’ın geleneksel taş işlemeciliği, yeşil rengin hâkim olduğu bir mücevher taşı gibi duruyor.  Fas’taki bu geleneksel ve otantik mimari anlayışın yanında özellikle Kazablanka’da okyanus kıyısında modern hayatın kurulduğu, eğlence, deniz ve spor aktivitelerinin yapıldığı yeni yaşam alanları oluşturulmuş. Plajlar, sörf yapanlarla, kordonboyu koşanlarla dolu. Kazablanka’da yabancıların ev satın alarak yaşamayı seçenlerin arttığı söyleniyor.

Fas’ın turistik merkezi olarak en çok bilinen şehri ise, Marakeş. Şehir kahverengi kızıl rengin hâkim olduğu yapılardan oluşuyor. Bu da kente daha otantik ve tarihsel bir hava katıyor. Marakeş çöl bitkisi palmiyelerin arasından karşımıza çıkan kahverengi kızıl bir şehir. Daha önce görmediğim çöl bitki örtüsü burada susuz toprağın meydana getirdiği birkaç kökten birden çıkan hurma ağaçlarından oluşuyor. Şehrin düzeni ve park ve bahçe düzenleri İspanyolların bahçeciliğinden etkilenerek yapılmış imrenilecek güzellikte ve zarafet içinde. Şehrin bina ve yeşil ile uyumlu düzenlemelerinin yanısıra atlı fayton arabaları 18. Yüzyıl Fransa’sından gelmiş gibi gösterişli bir şekilde müşteri bekliyorlar. Medina denilen çarşısı tamamıyla oryantal bir kimlik içinde. 19 tane giriş kapısı bulunuyor Bunlardan en ihtişamlısı Bab Agnau kapısı. Ancak kapının ihtişamını etrafını kaplayan satıcılardan görmek imkânsız. Bir rüya gibi çarşıya dokunamadan seyir halinde hızlıca geçip gidiyoruz. Dar sokaklar labirent tarzı birbiri içine girmiş, Souk denilen ara çarşılarda zanaatkâr ustaların dükkanlarından üretim sesleri geliyor. Çekiç sesleri bıçak bileyicilerin seslerine karışıyor. Dükkân satıcıları gördükleri turistleri dükkâna sokmaya çalışıyor. Fransızca konuştuğunu anladığı an pazarlık başlıyor. Medina labirentinin içinde muhteşem renkli mozaik döşeme çeşmeler ya da birdenbire renkli taşlarla işlemeli kapılar karşımıza çıkıyor. Renk, tasarım, sanat ve zenginliğin hepsinin bir arada olduğu bir cümbüşü yaşıyoruz. Sarhoş olmamak elde değil. Medina’dan çıkıp şehrin içindeki Majorelle bahçelerine gittiğimizde hayranlık daha da artıyor. Fransız ressam Jacques Majorelle burasını sevip bu tropikal bahçeyi yapması ve ardından Fransız modacı Yves Saint Laurent’nin burayı satın almasıyla bu bahçenin yapımı ve tasarımını gerçekleştirmiş,  öldüğünde ise küllerini bahçenin her tarafına serpmişler. Bu denli sanatsal bir ortam içinde olmak istediğini böyle anlıyorum. Bahçenin özelliği ise Fas’ın ve kuzey Afrikanın mavi rengini temel alması, Majorelle mavisi de denilen bu mavi tonu öyle bir mavi ki insanın büyüleyen ve kendinden geçiren bir mavi çivit tonunda bir mavi ve onun yanında tasarlanmış havuzlar, renkli taş döşeme yollar, boyanmış saksılar, nilüfer kaplı göletler hepsi bir rüyanın içindeymiş izlenimini veriyor. Bu rüyadan çıkmak istemiyoruz. Defalarca aynı yerleri dönerek fotoğraflıyoruz.

Marakeş’in Yahudi mahallesi Mellah denilen mahalle de ilginç,  özellikle dar sokaklar içinde evler yoksul kırık dökük duruyorlar. Evlerin içlerine doğru bakınca renkli merdivenleri görüyoruz İnce dar sokaklarından, dükkanların önünde adlarını bilmediğimiz mavi, kırmızı, yeşil, turuncu renkli baharat külahlarının arasından geçiyoruz.

Marakeş’i anlatırken meydanı Jemaa El Fna ‘yı anlatmadan geçemeyiz. Taze meyve suyu satıcılarının, ciğer şişçilerin, tatlıcıların, et pişiricilerinin ve daha pek çok meydan satıcılarının, fotoğraf çektirmek isteyenler için para isteyen yılan oynatıcılarının, etrafında kalabalığın hayranlık ve şaşkınlıkla izlediği akrobasi yapan gençlerin, berberi kıyafetli sucuların fotoğraf çektirmek için para verenlere poz verdikleri ve daha bir sürü ilginç şeyi bir arada göreceğiniz bir yer. Tuhaflıklar meydanı da denilebilir. Buranın egzotikliği bütün turistleri kendine çekiyor. Meydanın özelliğinden biri de, durmaksızın çalan yılan oynatıcıların kulak tırmalayıcı müziği, herhalde bu müzik nedeniyle yılanlar sürekli ayakta duruyorlar. Müzik durunca hayat durmuş gibi oluyor. Fas insanı resim çektirmekten hoşlanmıyor ya da para verince buna razı oluyor. Çarşının tipik özelliği ise geleneksel olan sıkı pazarlık ritüelinin uygulanması. Satın alınacak eşyaya ilgi gösterilmesi ile başlayan çekişme satıcıların fiyatları dört beş katına katlaması sizin ise bunu dörtte bir fiyatına çekme uğraşısı olarak sürüyor sonunda satıcılar sizi bıktırana kadar pazarlıkla uğraştırıyor ve sonra yine yüksek fiyattan alıp çıkmak zorunda bırakıyor.

Marakeşin en ilginç özelliğinden biri de geleneksel yapıların tüm ihtişamı ile sizi çekmesi oluyor. Bunlardan biri de, 19. Yüzyıla tarihlenen Bahaia sarayı. Sarayın işleme, renkli mozaik döşeme, taş isçiliği dantel gibi duruyor.  Yine etrafından dönerek her karesini ayrı resimleyerek dolaşıyoruz. Renklerin görkemi maviden yeşile dönüyor. Tavanların el boyama süsleri yaldızlarla birlikte lacivert üstüne tüm tavanı kaplayarak gidiyor. Tavanların rengarenk yaldızlı boyaları arasında kaybolup gitmek istiyorum.

Marakeş’in egzotik büyüleyiciliği ile kıyaslanamayacak ancak başka bir güzellik olarak karşımıza çıkan bir diğer şehir ise, Chafcahouen, nam-ı diğer mavi şehir. Şehrin özelliği evlerin sokakların her yerin çivit mavisine boyanması ile ortaya çıkan bu masmavi şehir görüntüsü hepimizde büyülenmişlikle hayranlık duygusunu birlikte doğuruyor. Mavinin haşeratın girmemesi için yapıldığı bilinmekle birlikte turistik ilgi çekmesi nedeniyle de boyandığı biliniyor. Bu mavi şehire denize girer gibi dalıyoruz derinlere daha maviliklere doğru gidebileceğimiz kadar gitmeye çalışıyoruz. Sokakların araları, avlular, kapılar hep mavi ve maviler arasında kaybolmak birleşmek tek istediğimiz şey. Onun için durmadan bu anları fotoğraflamak için çalışıyoruz. Görmediğimiz bir yerin olmadığı kanaatine erişinceye kadar mavi şehirde dolaşıp durduk. Bu mavi şehri evime alıp götürmek istiyorum. Mavi çivit boyasından alsam yeterli olur mu? Kalabalık sokakları, turistik dükkânları nispeten daha cana yakın satıcıları ile Chafchouen şehri kalbimizin derinliklerinde mavi bir yer olarak kalacak.

Turistik destinasyonlar içinde üçüncü gözde bir şehir de Fes şehri. Burası da Marakeş gibi otantik ve egzotik özelliği ağır basıyor. Medina yani çarşısı çok karmaşık, dar ve yollarda kalabalık ile nefes nefese kalındığı bir ortam oluşuyor. Dar yollarda yük taşımak için sadece eşek kullanılıyor. Yoldan geçen eşeklerin sahipleri ‘balek balek’ diye bağırıp yol açıyorlar, çarşının bağıran çağıranı yok ama bir dolu eşekleri ve yol açıcıları var. Çarşı çok zengin her çeşit eşyanın bulunduğu bir çarşı değişik meyve ve sebzeler, balık et gibi yiyecek dükkânlarının yanında tatlıcılar, hamuru kızgın taşa sürüp gözleme yapanlar, yani yerel fast foodlar da var. Dükkânların önünden ipekli renkli dokumalar parlak renkleri ile akıyor, renkli sepetler, yöresel halı ve dokumalar, bronz lambalar, deri çantalar, koku sabunlar, kenarları gümüş işlemeli ortası ayna olan hediyelik eşyalar ve daha bir sürü şey.  Çarşının en görkemli yeri ise, deri tabakhanelerinin görüldüğü üst balkonlar. Dükkânların tek kişilik daracık merdivenlerinden üst ya da teras katına çıkıp buradan deri tabakhanelerine bakılabiliyor fotoğraf çekilebiliyor. Ama kokuya dayanabilirseniz. Kokuyu gidermek için nane demetleri burunlara tıkıştırılsa da nafile, koku ciğerlere kadar iniyor. Deri tabakhanelerinde deri kokuları içinde en ilkel yöntemlerle çalışan işçileri görüyorsunuz bir film seti gibi duruyor önünüzde. Yukardan bakınca yuvarlak rengârenk deri yıkama hazneleri içinde deriler boyanıyor. Boyanmış ıslak deriler kurutulmak üzere damlarda sergileniyorlar. Yukarda deri dükkânlarında ise inanılmaz pahalı fiyatları aşağıya çekme uğraşısı içindeki turistleri görüyorsunuz.

Çarşının ilginç dar sokakları sadece tek kişinin ama zayıf bir kişinin geçebileceği darlıkta olması. Çarşının satıcılarından bir şey alınmaması yolundaki tembihler çarşıya girince bir işe yaramıyor üstelik rehberlerin götürdüğü yüksek fiyatlı dükkanlardan daha ekonomik geliyor. Pazarlık ritüeli burada da devam ediyor.

 

Atlas dağlarında yıldızlı gökyüzü

 

Gezi boyunca Atlas dağlarının arasında yaşadığımız gece deneyimi ise yaşadığımız coğrafyadan bambaşka bir dünyaya açılan bir kapı oldu. Dağ yolculuğu Quarzazate şehrinden ayrılıp dağlara doğru yol alacağımız 4×4 denilen arazi arabalarına binişimizle başladı. Çölü geçmek daha derinlere inmek için arazi arabalarına ihtiyaç var, yapılmamış yollardan kum tepelerine tırmanmak ancak bu araçlarla mümkün. Sarsıla sarsıla ilerleyip akşam konaklayacağımız çadırlara varıyoruz. Doğal bir köy olarak kurulan bu çadırların içleri soğuğu almayacak şekilde kalın kıl çadırlar olarak yapılmış doğal köy olarak tasarlanan bu köyde kâğıt tüketimini, enerji vs. tüketimi ve çöpü en aza indirmek için gelenlerden bu konuda katkı bekleniyor. Köşede bir diğer çadırda ise, tandır ekmeği yapılıyor sıcak sıcak hemen bölüşüyoruz. Akşam geleneksel yemekleri Tajin kebap sıcak çorba ile büyük çadırda karınlarımızı doyuruyoruz. Nane çayı olmazsa olmazlardan. Hava birazdan iyice kararıp gökyüzü yıldızlarla dolduğunda muhteşem bir gece bizi bekliyor olacak.

Çadırlarda gece boyunca yıldızlı gökyüzünü izlemek kayan yıldızlara bakmak sonsuzluğa açılmışız gibi geliyor. Zaman duygusu siliniyor. Yıldızlar, gökyüzü ve senin aranda kurulan bir bağ oluyor. Düşündüğüm gibi yıldızlarla dolu bir gece ve derin karanlık içinde gökyüzü ile birleşmek.  Yavaştan uykuya dalmak ve gecenin sessizliğine kendini bırakmak. Gecenin ardında kalan özlediğimiz türkülerimizi yeniden yavaştan söyleyenler oluyor. Birazdan onlar da çekilip tümüyle sessizlik gece ve yıldızlarla baş başa kalıyoruz.  Sabah güneşin ilk ışıklarını görmek için heyecanla çadırdan çıkıyorum kuşların korosu başlamış bile güneşin doğmasına biraz daha var heyecanla bekliyorum kahverengi taşları yavaştan aydınlatmaya başlıyor ve tepeden ışığını veriyor işte Atlas dağlarında bir günü doğurduk.  Bu anı fotoğraflamak zamanı durdurmak.

 

Sahranın kıyısından çöle bakmak

 

Yaşadığımız en ilginç deneyimlerinden biri de, çöl coğrafyasını bizzat deneyimlemek oldu. Merzouga’da Sahra çölünün başladığı yere, çölün kıyısına kadar adeta bir deniz kıyısına gelir gibi geldik. Kumun Kıyısında develer binmemiz için hazırlanmışlar bekliyorlardı. Biraz da ürkerek her birimiz birbirimize bakarak ve cesaret alarak bindik. Devenin arka ayaklarını kaldırması ile havalandık. Yalpalayarak gitmesi denge bulmak için sıkıca tutunmayı gerektiriyordu. Devenin sinirli olmaması da önemliymiş. Herhangi bir şaşırtıcı hareket deveyi ürkütebiliyor. Uzak durmak ve sahiplerinin yönetimine bırakmak gerekiyor. Sarı sapsarı çöl kumlarının içine batarak ilerleyen develer bizi kum tepelerine varınca sırtından indirip dinlenmeye geçtiler. Kimisi doğrudan kumlara uzanıp uyumaya başladı. Kuma ayak basar basmaz yürümenin ne kadar zor olduğunu anlıyoruz devenin palet gibi ayakları kumları kolayca aşarken ayaklarım kumdan çıkamıyor. Sarı sıcak kumların üzerinde güneşin batışını izliyoruz. Güneşin batışı kum tepeleri üzerinden önce gölgeleri uzatıyor sonra uzakta giderek kaybolan bir sarı ışık ve yerini alan mavilikle gün bitmiş oluyor. Tek başına yürümek imkânsız develere binilmesi gerekiyor. Yorgun develer akşamı çıkarıp dinlenmeye geçiyorlar. Sahipleri biz daha uzaklaşmadan devenin sırtından bez parçalarına sardıkları hediyelik eşyaları müşterilerine satmaya çalışıyorlar. Sahranın kıyısından bu çöl coğrafyasından geceleyeceğimiz Erfourt ‘daki bir Kasbah oteline doğru yola çıkıyoruz. Çöl ortasındaki nadide bir güzelliğe sahip otele hayran oluyoruz. El emeği ile yapılmış rengârenk taşlarla döşenmiş mozaik işlemeli bu otel çölün yorgunluğunu biranda alıyor.

 

Fas’ta gece eğlencesi: Chez Ali

 

Marakeş’teki bu gece gösterisi otantik berberi kültürünü canlandırıyor. Şehir dışında kurulan büyük alanda beyazlar giymiş kurusıkı silahlı atlı adamlar tarafından karşılanıyoruz. İçeriye dev çadırların olduğu yere doğru ilerlerken yerel müzik çalan, oynayan adamlar ve kadınlarla dans edip aralarına karışıyoruz. Bize gösterilen çadırlara geçiyoruz. Masalara yöresel tajin kebap konuluyor. Yuvarlak masadaki büyük tajin çömleğindeki kuzu etini parçalayarak, ellerimizle afiyetle yerel geleneklere uygun olarak yiyoruz. Yemek sonrasında büyük gösteri başlıyor beyaz atlı adamlar önümüzdeki gösteri alanında hızla gelerek kurusıkı silahlarını büyük bir gürültü ile ateşliyorlar. Ancak atlardan biri devrilip kalkamıyor, bütün adamlar başına toplanıyorlar ama at ayağa kalkamıyor hamle de yapmıyor öldü galiba derken uzun bir süre geçiyor ve yavaş yavaş doğrulmaya çalışıyor hepimiz büyük bir nefes alıp oradan uzaklaşıyoruz. Gösterinin bir parçası olmayan bu duruma üzülüp bir Berberi fantezisi olarak yorumluyoruz.

Fas’ın bilinen rotalarını izleyerek gittiğimiz yerlerin sihrinden kurtulmazken bu ülkenin kolayca bitirilemeyeceğini ve keşfedilmeyi bekleyen daha pek çok yerinin olduğunu fark ediyoruz. Bunları da bir başka sefere bırakıp yaşadığımız deneyimlerle dönüyoruz.  Bu gezinin düzenleyicileri olarak, İstanbul 1001 Tur programı kapsamında, Ahmet Faik Özbilge ve Uğur Aşgel’in katkılarının bu gezi boyunca gördüklerimize ve yaşadıklarımıza bakarak ne denli önemli olduğunu daha iyi anlıyorum.

 

Hürriyet Konyar

 

Antalya/Mayıs-2018