AKDENİZ’DE GEÇMİŞİN İZLERİ:TUNUS, MALTA, SİCİLYA NOTLARI

Fernand Braudel’in Akdeniz kitabını  okurken, bu coğrafyayı anlatışını çok sevmiştim. Bir  Akdenizli olarak, berrak masmavi denizinin kıyısında , korsanlara yıllarca evsahipliği yapmış  mağaralarıyla  dolu dağlarının yanıbaşında olmaktan, kuru poyraz rüzgarlarının estiği  sıcak ve nemli ikliminde yaşamaktan , herşeye rağmen kaygısız insanını tanımaktan , masallarını ve mitolojilerini dinlemeye hep merak ve istek  duydum. Bu coğrafyada yaşamak, birçok Akdenizli  ülkeyle de ortak geçmiş ve kültüre sahip olduğumuz anlamına geliyor.  Bu rengarenk coğrafyada her Akdeniz ülkesinin kendi kültür ve kimliğiyle,  yemeğiyle, mimarisiyle, müziğiyle ve daha pekçok özelliğiyle  farklı gibi görünseler de aslında birbirleriyle  uyum içinde ve birbirini tamamladıklarını görürsünüz. Birisini merak edip gezerken, aslında ne kadar yakın olduklarının da farkına varırsınız. Şimdi bir Akdenizli olarak gezmeyi planladığım, Tunus, Malta ve Sicilya coğrafyasındaki ortak geçmişi ve kültürü izlemeye çalışırken, Akdeniz kimliğini de yakından tanımaya çalışacağım.

 Tunus’ta Roma Mozaiklerinin dünyasında dolaşmak..

Tunus’un cazibesi, Akdeniz’in kenarında bulunan bir ülke olarak, bir zamanlar Roma uygarlığına kucak açması ve bu uygarlığın son dönemlerinde burada sanatın en muhteşem örneklerini ortaya çıkarmış olmasıydı. Tunus, hem Akdeniz’in kıyısında ve hem de bir Afrika ülkesi olarak birçok uygarlığın da gelip geçtiği bir ülke. Bu nedenle burada tarih, sanat ve kültürün İslamiyet ve Antikçağ uygarlıkları ile harmanlanmış en güzel örneklerini bulacağımız düşüncesi biran peşimizi bırakmadı ve Tunus’a yolculuğumuz başladı.

   Tunus’a gitmek için, sabahın erken saatlerinde Antalya’dan İstanbul aktarmalı olarak yola çıktık. Aktarmalı yolculuğun uzun ve yorucu olduğunu söylemeliyim.  Sabah başlayan yolculuk, Tunus saatinin Türkiye’den 2 saat geride olmasıyla  indiğimizde saat 17.00 civarında sona ermişti. Tunus havalimanına varınca hemen telefon için Sim kart almaya yöneldik. Ancak   ondan önce para bozdurup Tunus Dinarı almak gerekiyor.  Neyse para bozdurma ve Sim kart işlemleri tamamlayınca yanımızda kabin bagajı gibi küçük bir bavulla seyahat ettiğimizden çok çabuk havalimanından Sousse’a gitmek üzere dışarı çıktık. Dışarıda tahmin edileceği üzere taksici kaosu ile karşılaştık.  Sousse lafı ağzımızdan çıkar çıkmaz taksicilerin biri atlıyor diğeri koşuyor ücretleri akıl almaz fiyatlara çıkarıyorlar.. bütün bu kaosa hazırlıklı olmakla birlikte yorucu olduğunu söylemek gerek.  Sousse için Moncef bey garajına gidip buradan Louage denilen paylaşımlı minibüslere  binmeyi hedeflemiştik.   Sonunda normal bir fiyat veren taksiye binip  doğruca Moncef bey garajına gitmeyi başardık.  Garaj, Tunusluların bindiği düzgün işleyen bir ulaşım sistemi..Bilet gişesinden  biletlerimizi  alıp sırada bekleyen 8 kişilik minibüse biniyoruz. Dolmuş Minibüs dolunca  hemen kalkıyor. Sousse’a gitmek iki saati alıyor. Yolun uzun olmakla beraber düzgün bir yol.. Akşam Tunus saati ile 8 gibi Sousse’a varıyoruz. Tunusluların  dolmuşa aşina oldukları belli oluyor. Yerel halk hatta öğrenci kızlar da inip biniyor.. bu arada Fransızca yaygın bir şekilde kullanılmakla birlikte  Arapça da günlük dilde kullanılıyor. Dolmuş bizi Sousse garajında bırakınca yeniden bir taksiye binip otelimize giderken şoförün düzgün Fransızcası bizi şaşırttı. Sabah çıktığımız yolculuk nihayet otelin önünde sona ermiş oldu.

  Medina pazarının tam yanında olan otelimiz, temiz ve merkezi olması bir yana, güleryüzlü , ilgili , güvenilir personeli ve harika kahvaltısıyla çok memnun kaldığımız bir yer oldu.    Ertesi gün erkenden uyandık. Saat farkı nedeniyle erken uyanınca etrafı gezmek görmek için çok zamanımız var.. otelin hemen yanında bulunan Medina’nın kapısından içeriye girince dükkanlar yeni açılmaya başlıyordu. Dar sokaklarda tek tük  işe gidenler görünüyor. Medina’nın içinde bulunan minik kafe tarzı dükkanlarda  kahvaltı için tatlı Fransız paskalyaları, pişi hamuru gibi sıcak poğaçalar satılıyor.  Medina’nın önünde bir kahvede oturmuş erkekler  ise çaylarını kahvelerini içiyorlar.  Kadınların rahatça sokakta işe gidip geldikleri ve rahat hareketleri dikkatimi çekiyor.  Burada elbette Fransız kültürünün etkisi olduğunu düşünüyorum.

   Bugün, Tunus’un ilk Arap Müslüman yerleşimi olan Keyrevan şehrini görmeyi  ardından Roma tiyatrosunun görkemli bir örneği olan , El Djem kolezyum tiyatrosunu  ve Sousse mozaik müzesini görmeyi hedefliyoruz. Bunun için akşam otel görevlisinin önerdiği tur şirketi ile anlaştık. Sabah kahvaltıdan sonra şoför Abdullah  arabasıyla saat tam dokuzda gelip bizi otelden aldı. Konforlu rahat bir araba ile İngilizce ve Fransızca konuşabilen bir şoförün olması, buraları gezmek için oldukça önemliymiş. Abdullah’ın her halinden titiz temiz ve işini mükemmel yapmaya çalışan biri olduğu belli oluyor. Yola çıkışımızla birlikte bize Tunus’la ilgili bilgi verip tarihini anlatıyor. İngilizcesi düzgün, kendisinin de  güleryüzlü olması, Tunus’u tanımak için  bize iyi bir başlangıç yapmamızı sağladı. Sousse’dan 1 saat 30 dakika uzaklıktaki Keyravan şehrine doğru yola çıkıyoruz. Yollar çok fazla düzgün olmasa da hızlı  gidip  tam zamanında  Keyravan’a vardık. Buraya gelen turistler kalabalık gruplar halindeler. Göreceğimiz Ulu cami yada Sidi Uqba camisi,   7. Yüzyılda buraya gelen ilk Müslümanların,  Arapların yaptırdığı cami oluyormuş.  Aynı zamanda bu cami, İslam dünyasında  dini, kültürel ve bilimsel bir merkez olarak da önem taşıyormuş. Burasının Kahire’de ilk üniversite olarak bilinen El Ezher üniversitesinden  önce kurulan bir bilim merkezi olduğu belirtiliyor. Cami, erken İslam mimarisinin en eski örneklerinden biri olduğu için önem taşıyor. Caminin etrafına yapılan duvarlar  bir  kale görüntüsü veriyor. Minaresi ise, kare planlı dev bir kule gibi görkemli duruyor. Camiye giriş Müslümanlara ücretsiz. Bu nedenle bilet almıyoruz. İçeriye girince  , etrafı sütunlarla çevrilmiş geniş bir avlu bulunuyor.  Kullanılan sütunların daha önceki Roma, Bizans başlıklarından alınmış olduğunu tahmin ediyorum. Namaz vakti  caminin namaz kılınan yerine sokmuyorlar. Sadece kapıdan içeriye bakılabiliyor. Caminin etrafında heryerde olduğu gibi birçok turistik eşya satıcısı bulunuyor. Etraftaki   dar ara sokakları ve eski evlerin arasında dolaşırken, islami mimariyi de görmeye başlıyoruz. 

Sidi Uqba Camisi

  Keyrevan’da kısa bir süre kalıp günün kalan kısmı için hızlı hareket ederek El-Djem’e doğru yola çıkıyoruz. El-Djem’e gitmek yaklaşık 1 saatlik zamanımızı alıyor. Kolezyumu görmeden önce Buradaki arkeoloji müzesini görmek için sabırsızlanıyoruz. Arkeoloji müzesi,    antik Roma mozaiklerinin en iyi korunduğu müzelerden birisi..

   Müzenin bulunduğu yerde, antik Thysdrus kenti bulunuyormuş. Kazılar sırasında tesadüfen keşfedilen ve Afrika evi olarak tanımlanan bir Roma evinin kalıntılarına ulaşılmış. Bu ev, 3000 metrekareye yayılan alan içinde, hem özel ve hem de misafir yaşam alanlarına sahip olağanüstü mozaiklerle döşeli lüks bir Roma eviymiş .Müze binası da  bu roma evinden esinlenerek  evin  yakınına inşa edilmiş. İşte bu Afrika evinden çıkarılan mozaikler, El Djem Arkeoloji müzesinde sergileniyor.

  İçeride mitolojik sahnelerden av tasvirlerine, Afrika’nın vahşi hayvan ve bitkilerinden , doğa ve geometrik desenlere kadar Romalıların lüks yaşamlarından  günlük hayatlarına doğru değişen sahneleri izleyebiliyoruz. Çıkarılan mozaiklerin yeni bir anlayış ile yapıldığı belirtiliyor. Bilgi panolarında bu yeni anlayışla yapılan mozaik sanatının, Roma İmparatorluğunun özellikle MS.2. yüzyılın ortalarından itibaren Antoninler ile Severuslar döneminde ortaya çıkmaya başlamış olduğu yazılmış.  Afrika okulu olarak tanımlanan bu yeni dönemde,  çok renkli mozaikler yapılmaya başlanmış.    Bu çok renklilik, bitkilerin boyanmasında geometrik desenlerde ve çeşitli figürlerin yapılışında kullanılıyormuş.  Verilen bilgilerde, bu mozaik süslemeler Thysdrus’da yeni zenginleşmiş ortasınıfın zevk duyduğu uğraşlar oluyormuş.  Thysdrus şehrinin mozaik ustaları,  özellikle Dionisos ve Bacchus’un yaşamını sahnelemeleri ile ünlü olmuşlar. Ancak   diğer sık rastlanan temalar arasında,  mevsimler, aylar ile amfitheatre oyunları da bulunuyormuş. Mozaik sanatının gelişmesinde, Afrika’daki Romalı aristokratlardan işadamlarına kadar, kendilerinden söz ettirmeye çalışıp,  başkaları üzerinde etki bırakmak için mozaik döşemeleri evlerinde sergilemeye çalışmaları çok etkili olmuş. Bunun için şehirden uzak kırsal alanlardaki devasa malikanelerden,  şehirde yapılmış esnaf yada küçük tüccara ait daha mütevazi konutlara kadar farklı ölçeklerdeki evlerde  yeni tarz mozaik döşemeler yapılmaya başlanmış. Böylece yeni sanatsal tarz, özellikle çeşitli büyüklerde yapılan Roma evlerinde ortaya çıkmaya başlamış. Mozaiklerin yapıldığı evler arasında, , Sollertiana House, Peacock House, Dauphine house, Africa House gibi evler bulunuyormuş.

  • El- Djem Müzesi
  • El- Djem Müzesi
  • El- Djem Müzesi
  • El- Djem Müzesi
  • El- Djem Müzesi
  • El- Djem Müzesi
  • El- Djem Müzesi
  • El- Djem Müzesi
  • El-Djem Müzesi

    Müzede dikkat edilmesi gereken bir başka yer ise,  El Djem mozaik evinden çıkarılan mozaikler bir tarafta sergilenirken, diğer tarafta mozaiklerin çıktığı evin odaları kazılmış olarak gezilmeyi bekliyor. Evin kalıntıları arasında hala üzerinde duran mozaikler de seyredilebiliyor. Kazısı yapılmış Roma evinin kalıntıları da yine gezilebiliyor.

Thysdrus Roma evi

  Bundan sonra hemen ilerde bulunan en büyük amfitiyatrolardan biri olan El Djem amfitiyatrosuna gidiyoruz.  Burası,  Roma’nın ünlü kolezyumundan sonra dünyanın en büyük üçüncü,  Afrika’nın ise en büyük ve en iyi korunmuş antik Roma amfitiyatrosu oluyormuş. Elbette Unesco Dünya Mirası listesinde yeralıyor.  Amfitiyatronun aşağı yukarı 35  bin kişilik kapasitesi varmış. Roma kolezyumunun ise 43 bin kişiymiş. İzleyiciler şehirden olduğu kadar çevresinden de geliyorlarmış. Kolezyum tam 7 yılda fillerin taşıdığı dev taşlarla yapılmış. Kolezyum, bu mevsimde çok fazla turist kalabalığının olmadığı bir dönemde tenha durumda bulunuyor.   Dev tiyatro, kat kat yapılmış ,  ara merdivenlerden  en tepesine kadar çıkıp yukarıdan bakınca Amfitiyatronun bütünlüğü daha iyi anlaşılıyor. Aşağıya inince bodrum katında yeraltı tünellerinde vahşi hayvanların kapatıldığı ve uzaktan et atılarak beslendikleri bir bölüm bulunuyor.  Oynanan oyunlar arasında, vahşi hayvanlar ile dövüşen gladyatörler, Yada vahşi hayvanların birbirleriyle dövüştürülmesi veya mahkumun vahşi hayvanlara öldürtülmesi yani infazı şeklinde yapılıyormuş.

El-Djem Amfitiyatrosu

  El Djem amfitiyatrosundan ayrılıp Abdullah bizi Sousse arkeoloji müzesine müze  kapanmadan yetiştirdi. Sousse arkeoloji müzesi, zengin mozaikleri nedeniyle Tunus’un en önemli müzeleri arasında sayılıyor . Burayı da görmek için sabırsızlanıyorum.

  Burası, çok zengin mozaik eserlerin sergilendiği bir müze. Sousse kentinde bu denli zengin mozaik eserlerin bulunması,  Akdeniz’in kıyısında bulunan eski bir Bizans eyaleti olmasından kaynaklanıyor. İçinde bulunduğu coğrafi konumla beraber zengin doğal kaynaklara sahip olması bu kenti Afrika’nın en zengin bölgelerinden biri haline getirmiş. Böylece Akdeniz’in İtalya, Doğu akdeniz gibi diğer bölgelerle ilişki kurmasına  ve kültürel etkileşimine olanak veriyordu. Yapılan arkeolojik çalışmalarda kentteki  lüks evler, hamamlar, forumlar gibi pekçok yapının zengin mozaiklerle süslü olduğu ortaya çıkarılmış. özellikle mozaiklerdeki mitolojik sahnelerin  etkileyici ve çekici olmaları giderek arkeologların daha fazla ilgisini çekmiş, bunlar arasında bulunan arkeolog Louis Foucher, özellikle deniz tanrısı Neptün ve diğer mitolojik figürleri içeren mozaikler üzerine çalışmaya başlayınca   Sousse müzesi giderek uluslararası düzeyde tanınmaya başlamış. Mozaiklerdeki günlük yaşam sahneleri üzerinden  , Roma Afrikası toplumun yapısı ortaya çıkarılmış.

  Sousse müzesinde gördüğümüz mozaiklerde özellikle dikkati çeken, Akdeniz’in deniz hayvanlarının zengin dünyasıydı..ayrıca  mitolojik sahnelerin büyüleyici etkisinden çıkmak zor oldu. Arkeoloji müzesinde bir diğer etkileyici bulgular ise, Baal Hammon kutsal alanındaki çocuk kurban etme ritüellerinin ortaya çıkarılması bilgileriydi. Bu kutsal alanda kurban törenlerine ayrılmış, tanrılara adak olarak küçük çocukların kurban edildiği ve  yapılan incelemelerde çocuk kemiklerinin çoğunun ölü doğmuş bebeklere veya ceninlere ait olduğu ortaya çıkarılmış. Sousse arkeoloji müzesinde gördüğümüz Hristiyanlığın erken dönemine ait vaftiz çukurlarının muhteşem mozaik döşemelerine de değinmeden geçmemek gerekir. Erken dönem Hristiyanlık eserlerinde görülen mozaik süslemelerde de Hristiyanlık inancıyla ilgili hikayelere, sembollere   yer verilmiş.

  • Sousse Arkeoloji Müzesi
  • Sousse Arkeoloji Müzesi
  • Sousse Arkeoloji Müzesi
  • Sousse Arkeoloji Müzesi
  • Sousse Arkeoloji Müzesi,Neptün mozaiği
  • Sousse Arkeoloji Müzesi
  • Sousse Arkeoloji Müzesi
  • Sousse Arkeoloji Müzesi
  • Sousse Arkeoloji Müzesi
  • Sousse Arkeoloji Müzesi
  • Sousse Arkeoloji Müzesi
  • Sousse Arkeoloji Müzesi Vaftiz havuzu

  Sousse arkeoloji müzesinden sonra Abdullah bizi Medina kapısına bıraktı ve böylece bugünkü turumuz sona erdi. Medina’dan içeriye doğru girince sabah uyuyan esnaf canlanmış, turistler çarşıyı hareketlendirmişti. Çarşı içindeki sokak yemekleri ise iştah açıcı duruyorlar. Tatlılar, çeşit çeşit , şerbetlisi, kurabiyelisi her çeşidi var. kilo ile seçerek alınabiliyor. Bunların arasında Tunus Hurması en çok tercih ettiğim tatlı meyve.. köşe başlarında Brik denilen börekler de atıştırmalık için gayet iyi seçenek..dayanamayıp köşe başında en kalabalık yere girip birşeyler alıp yiyoruz.  

  Ertesi gün, Tunus şehrine gitmek üzere kahvaltımızı yapıp otelden ayrılıyoruz. Otelin biraz ilerisinde bir taksi bizi Louage garajına bırakıyor. Sabah saat henüz erken olduğundan Louage garajında çok fazla beklemeden minibüs doluyor ve hemen kalkıyoruz. Tunus şehrine doğru iki buçuk saat süren yolculuğumuz başladı. Yol boyunca kimlik kontrolleri yapılıyor. Saat 11.00 doğru Tunustayız. Öğleden sonrasında ise, Tunus’da en çok istediğimiz Bardo müzesindeyiz. İşte şimdi  akşam kapanana kadar müzenin doyulmaz mozaikleri ile karşı karşıyayız. Tur kalabalığı ve telaşı korkusuna kapılmadan istediğimiz kadar Mozaikleri seyredebiliriz.  

  Bardo müzesi binası bir zamanlar   Bardo sarayı olarak yapılmış, daha sonra müze olarak kullanılmaya başlanmış.  Bardo adının ne anlama geldiğini merak edince bilgi panolarında, Bardo adının  Endülüs  mağrip dilinde , serinlik, soğukluk anlamına  geldiğini okuduk. Saray zamanında burası,  yaz aylarında serinliği ile  tanınırmış. 13. Yüzyılda Aglabiler dönemindeki sarayın kırsal bölgedeki dinlenme  yapısı olarak inşa edilmiş.  Osmanlılardan Tunus Beyliğine geçen zaman içinde  iktidarların değişmesi sarayın da yeni biçimler, eklemeler ve süslemeler almasına neden olmuş.  Sarayda etrafı sütunlarla çevrili büyük bir salon ve ortasında geniş bir su havuzu bulunuyormuş. Evin çevresinde ise çok sayıda çeşme olurmuş. Odaların çoğu altın ve sıva süslemelerle bezeliymiş..19. Yüzyıla gelene kadar sarayın işlevi değişmemiş ,  burası hem batı ve hem de doğu mimari ve sanatı açısından önem taşıyan saray yapısı olarak kalmış.  İspanyol, Endülüs, Osmanlı ve Arap mimari yapısının bir karışımı olarak önem taşıyarak  günümüze kadar gelmiş. 19. Yüzyılda Fransız sömürgesi döneminde Bardo sarayı müze haline getirilmiş. Bugün dünyanın en önemli Roma mozaik koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapan Bardo Ulusal Müzesi olarak kullanılıyor. Müze, Tunusun en önemli kültürel miras yapılarından birisi durumunda..

    Müzeye girince karşımızda iki önemli mozaik eser çıktı. Bunlardan ilki, dev bir pano halinde olan, ‘Neptünün zaferi’ mozaiği.. Üzerinde dört atın çektiği deniz tanrısı Neptün bir arabada, etrafında ise türlü çeşit deniz canlıları ve mitolojik figürlerle çevrilmiş halde bulunuyor.  Mozaik bize Roma’nın Akdeniz’deki  hakimiyetini  gösteriyor adeta.. Girişte karşımda duran diğer mozaik ise, Tunus’da antik bir Roma villasından çıkarılmış  ve simgesel olarak Akdeniz’deki adaları gösteriyor.  Mozaiğin etrafı, biri kırık çizgilerle diğeri ise bitki örtüsü ve kayalıklarla süslenmiş iki bordürle çevrelenmiş. Bordürün içinde de çeşit çeşit deniz canlıları resmedilmiş. Bu canlıların çoğunu tanıyoruz.  Yılan balıkları, yunuslar, kalamarlar, ahtapotlar v.s. tablonun ortasına baktığınızda ise, etrafı denizle çevrilmiş üzerlerinde adları olan adalar görüyoruz. Mozaik adeta bir Akdeniz haritası gibi karşımda duruyor. Müzenin ana girişindeki bu önemli mozaiklerden  başlayarak içeriye doğru giriyoruz…müzedeki eski sarayın  muhteşem desenli rengarenk seramiklerle kaplanmış odalarından salonlarına,  ortasında çeşmeleri etrafında sütunları olan avlularına doğru gezdikçe   Arap  mimari yapısına daha yakından bakıyoruz. Müzenin mozaik salonlarına doğru geçtikçe buradaki Romayı daha iyi tanımaya başlıyorum.      bir yandan Roma Afrika’sını, bitkiler dünyasından hayvanlarına, gladyatör dövüşlerinden , mitolojik öykülere  doğru şekillenen dünyasını izlerken,  diğer yandan Roma’nın Akdeniz dünyasını  , Akdeniz’in balıklarından, türlü çeşit canlılarına, denizle ilgili mitolojik öykülere doğru nasıl şekillendiğini bütün bu rengarenk mozaiklerden    izleyebiliyorsunuz. Öte yandan da Roma’nın Tunus Kartaca’dan Afrika’nın içlerine doğru yayılan zenginliğini, ihtişam ve lüksünü mozaiklere yansımasını  da bugünden bakarak anlamaya çalışıyoruz.

  • Bardo Müzesi
  • Bardo Müzesi
  • Bardo Müzesi
  • Bardo Müzesi
  • Bardo Müzesi
  • Bardo Müzesi
  • Bardo Müzesi
  • Bardo Müzesi
  • Bardo Müzesi
  • Bardo Müzesi
  • Bardo Müzesi
  • Bardo Müzesi
  • Bardo Müzesi
  • Bardo Müzesi
  • Bardo Müzesi
  • Bardo Müzesi
  • Bardo Müzesi
  • Bardo Müzesi

    Bardo müzesini gezmenin yorgunluğu içinde olmakla birlikte Taksiye binip Medina’ya gidiyoruz. Medina, Ortaçağ islam mimarisine göre  yapılmış ve bugüne kadar iyi korunmuş gerçekten nefis bir Kapalıçarşı. Adeta küçük bir mücevher gibi Tunus’un kalbinde duruyor. Zaten Unesco dünya mirası listesinde de yerini almış. Hediyelik eşya satan esnafıyla dar, küçük, kıvrılan küçük taş döşeli sokakları , içeride bulunan avlulu evleriyle, renkli kahvehaneleriyle hem geleneksel kültürü gösteren hem de çok turistik bir yer. Medina bugün çok kalabalık olmadığı için şanslıyız. Çarşının merkezinde bulunan Zeytuna camisi ise tarihi bir cami.. 8. Yüzyılda yapılmış ve ilk üniversite eğitiminin , medrese geleneğinin de başladığı yer olarak biliniyor. Yüzyıllar boyunca İslam hukuku, edebiyat, astronomi ve matematik gibi birçok alanda eğitimler verilmiş. Caminin içine girince avlunun etrafını çeviren sütunların   Kartaca antik kentinden alınarak yapıldığı belli oluyor. Minaresi ise, 19. Yüzyılda Osmanlı tarzında yapılmış.  Medina çarşısındaki dükkanlar Zeytuna caminin etrafına toplanmışlar. Geleneksel el sanatları olan bakır işçiliği, deri ve mücevher yapımı gibi birçok el işçiliği ile yapıldığını sandığımız  ürünler de buralarda satılıyor. Medina’dan çıkınca otele gitmek için taksi bulmakta zorluk çekince ilk defa Tunus’da taksi uygulaması Drive in imdadımıza yetişti. Nasıl çalışacak derken uygulama, taksi plakası ve ücretini ve geleceği zamanı da söyleyerek bizi şaşırttı. Tunus’da iyi işleyen bir Louage yani paylaşımlı dolmuş sistemi ve ikincisi de bu uygulama ile gelen taksi sisteminin olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

  • Tunus Zeytuna Camisi
  • Tunus Medina
  • Tunus Medina
  • Tunus Medina
  • Tunus Medina
  • Tunus Medina

    Tunus’dan ayrılmadan önceki son günümüzde Kartaca arkeolojik alanı ile turistik şehir Sidi Bou Said’e  gitmeyi planladık. Antik şehire nasıl gideceğimizin planını yaparken, bir gün önce bizi müzeye getiren Şoför Mervan’ın bizi burayı gezdirme  teklifini yeniden düşündük. Kartaca antik şehrine giden tren olmakla birlikte zaman açısından ve sıcağın giderek yükseldiği öğle saatlerine doğru yorucu olacağını da düşünerek Mervan şoförü arayıp bizi Kartaca’ya götürmesi için anlaştık.  Mervan güzel İngilizce konuşan bir şoför bizi önce Kartaca ve sonrasında da Sidi Bou Said köyüne götürecek. Önce bizi oteller bölgesinden geçirip etrafı görmemizi sağlıyor. Kartaca’ya gelince burasının büyüklüğünü daha iyi anlıyoruz. Fenikeli denizciler tarafından kurulan yerleşim,  kısa sürede Akdeniz ticari hayatında önemli rol oynamaya başlamış. Romalıların burayı almasından sonra genişleyerek büyük bir alana yayılmış. Kentte bulunan yapı kalıntılarının her birine  ayrı bir müze olarak giriliyor. Amfitiyatrosuyla, Roma evleriyle , ünlü Antonius hamamları ve limanı ile yukardan aşağıya doğru yayılan bir açıkhava müzesi şeklinde duruyor. Her birisinin ayrı bir girişi var ve baştan topluca alınan bilet bu girişlerde kontrol ediliyor. Ziyaret bitince çıkıp yeni bir müzeye geçiliyor.   

 Önce kombine bilet alıp Byrsa tepesinden içeriye giriyoruz. Burası Fenikelilerin kenti ilk kurduğu ve dini bir merkez olduğu biliniyor. Romalıların egemenliği döneminde de Akropol alanı olmuş. Çok daha sonraları ise Brysa tepesine bir katedral yapılmış. Aziz Louis katedrali, 19. Yüzyılda Kardinal Lavigerie’nin girişimiyle ,  1270 yılında Kartaca’da hayatını kaybeden Fransa Kralı IX. Louis’nin (Aziz Louis) onuruna adanarak yapılmış. Günümüzde  Tunus’un önemli kültürel simgelerinden biri durumunda.. Katedralin dikkat çeken tarafı, Malta adasından getirilen sarımsı taşlarla , Bizans Endülüs  tarzında yapılmış olması ve içinde altı tonluk bir çanın bulunmasıymış. Ancak katedral  artık  kültürel etkinlikler ve konserler için kullanılmakta ve Acropolium de Carthage adıyla biliniyormuş.   

    Byrsa tepesinden aşağıya doğru bakıldığında Kartaca kentinin limana kadar yayılan yerleşim ve  arkeolojik kalıntıların olduğu görülüyor. Bilgi panolarında kalıntıların, Kartaca’nın en iyi korunmuş   Pön yerleşim bölgesi olduğu belirtilmiş. Yerleşimde, dar ve eğimli sokaklarla birlikte  çok katlı evlerin , avlulu konutların, su sarnıçları ile  atölye ve ticaret alanlarının olduğu yazılmış. Roma döneminde yapılan forum binasının Roma Afrika’sının önemli bir idari  merkezi  olduğu yazılıyor.

    Burayı  gezdikten sonra aşağıya doğru inerek diğer müze alanlarına girip Roma ve öncesine ait izleri görmeye başlıyoruz. İlk durağımız, Roma su sistemini yakından görmek oldu. Kemerler ve sarnıçlarla yapılmış devasa su sistemi bütün şehrin su ihtiyacını karşılıyormuş.  Ardından, etkilendiğimiz bir başka kalıntı ise, Tophet olarak bilinen Roma’dan önceki dönemlere ait çocuk kurban edilen sunak ve tapınak alanını görmek oldu.

    Bir diğer müze alanı olarak , Roma villaları bölgesini gezmenin öneminden bahsedeyim. Kartaca denince çoğu ziyaretçi Byrsa Tepesi, Antoninus Hamamları veya limanları düşünür. Oysa burada  Roma Villaları Bölgesi , Roma İmparatorluğu döneminde Kartaca’nın ne kadar zengin ve gösterişli bir kent olduğunu gösteren en önemli alanlardan birisi.. Buradaki villalar, MS 2.–4. yüzyıllarda Kartaca’nın Roma Afrikası’nın en zengin şehirlerinden biri olduğunu çok açık bir şekilde gösterirler. Ayrıca bölgede bulunan mozaiklerin önemli bir kısmı bugün Bardo Ulusal Müzesi’nde sergileniyormuş.   Roma evi mozaikleri içinde, farklı at tasvirlerinin bulunduğu atlar mozaiği, konutun kabul salonunda bulunan dikkat çekici mozaiklerden biri olarak kabul ediliyor. Yine bir başka önemli mozaik ise, kuşların tasvir edildiği mozaikmiş.  Kuş tasvirleri, dönemin aristokrat yaşam tarzını ve doğaya duyulan ilgiyi gösteriyormuş. İzlediğimiz kuş mozaik tasvirlerinin olduğu ev, Roma Kartacası’ndaki seçkin sakinlerine ait lüks konutlar arasında kabul ediliyor. Roma evlerinin bulunduğu alanda bir diğer önemli evde ise, evin altında depo, yeraltı tünelleri bulunmuş. Ayrıca Rotunda adında yuvarlak planlı, içinde su tesisatının , özel kabul salonlarının olduğu, dikkat çekici mozaik döşemeleri ile aristokratlardan birine ait olduğu sanılan lüks evden de bilgi panolarında bahsediliyor.

   Roma antik şehrinden geriye kalanlar arasında tiyatro ve  gladyatörlerin dövüştüğü stadyum kalıntıları da bulunuyor.  Kartaca harabelerinin  bu kadar harap olmasının ardında burada yapılan savaşların yıkıcı olması yatıyor. özellikle de 2. Dünya savaş yıllarının yıkıcılığından bahsediliyor.  Tepeden aşağıya doğru inip, önemli yerleri ziyaret ederken liman ve hamam kalıntılarını en sona sakladık. Ancak burada Nekropol alanları da karşımıza çıktı. Antonius hamamlarına giderken karşımıza çıkan Nekropol alanında, çok sayıda kaya mezarları ile kuyular şeklinde açılmış yeraltı mezarları bulunuyormuş. Hemen sonrasında Meşhur Antonius hamamlarına yukardan bakınca geriye pek fazla birşeyin kalmadığı görülüyor. Limanda görebildiğimiz önemli bir yapı ise, Beit El Hikma Palace binasıydı. Burası 19. Yüzyılda yapılmış ve Arapçada bilgelik evi olarak bilinen saray ve kültür merkeziymiş.. şimdilerde ise, Tunus bilimler, Edebiyat ve sanatlar akademisi olarak çalışıyormuş. Binanın çok gözalıcı bir yapı olduğundan bahsedilmekle birlikte Cumartesi ve tatil günü olması nedeniyle içeriye giremiyoruz. 

  • Kartaca Hamamları
  • Kartaca Roma su kemerleri
  • Kartaca Roma evi
  • Tunus Sidi Bou Said
  • Kartaca Liman izleri
  • Kartaca, Aziz Louis katedrali
  • Tunus,Sidi Bou said Köyü
  • Kartaca Tophet sunak alanı

    Kartaca antik şehrinden ayrılıp Mervan şoför yakınlardaki Sidi Bou Said köyüne bizi götürüyor.  Köyün adı, 13. yüzyılda burayı  bir inziva ve ibadet yeri olarak seçen Sufi Veli Sidi Bou Said’ten geliyormuş. Bugün cumartesi olduğundan hem yerli halk ve hem de turist kalabalığı ile sokaklarda gezmek zorlaşıyor. Mavi beyaz badanalı evleri, Maşrabiye denilen kafes örmeli pencereleri ve kabartma kapıları evlere estetik ve güzellik veriyor. Fransızların güzelleştirdiği söyleniyor. 20. Yüzyıl başlarında Fransız müzikolog Baron Rodolphe D’erlanger köye mavi-bayaz cepheleri zorunlu kılan koruma planını getirmiş.  Sidi Bou Said köyü, pekçok Fransız sanatçısına ilham vererek popüler hale getirilmiş.  Bugün Tunus’da kaldığımız son günümüzdü. Ertesi sabah buradan ayrılıp Malta’ya geçeceğiz. Gezilecek çok yer olmakla birlikte bu gezide sadece çok görmek istediğimiz yerleri görebildik. Diğer yerleri bir başka sefere diyelim..

Şövalyeler dünyasına doğru Malta yolundayız.. 

  Malta, Tunus’un çok yakınında ve Akdeniz’in tam da ortasında bulunan bir ada ülke. Malta’nın bizim için cazibesi, bir zamanlar Malta şövalyelerinin yaşadığı yer olarak  hep ilgimizi çekmiş olmasıydı. Ortaçağın Hristiyanlık aleminde Malta,  özel bir öneme sahip bulunuyor.   Ayrıca,  Osmanlı’nın Akdeniz’de kuşatıp da elde edemediği bir ada olarak da tarihe geçmiş olması, ilgimizi daha da çok çekiyordu. Malta’yı birgün gelip gezmeyi özellikle şövalyelerin , tarikatlerin yaşamını anlamayı çok istiyorduk… şimdi Malta yolunda şövalyeler dünyasında göreceklerimizi bir kenara not almış olarak heyecanla yollardayız.

   Tunus’tan  ertesi sabah ayrılırken, havalimanına gitmek için taksicilerle yorucu pazarlıklar yapmadan hemen Drive in uygulamasını açıp sabit fiyattan bir taksi çağırıp yarım saatte havalimanına gidiyoruz.  Tunus havalimanı gösterişli olmaktan uzak, kalabalık ve yavaş hareket eden memurlarla dolu köhne bir havaalanı durumunda. İçeri girip  işlemlerimizi yaptırdıktan sonra,  uçağın biniş kapısını sora sora nihayet görevli bir  memurdan öğrenebiliyoruz. Ne yazık ki uçuşumuza ait kapı bilgisine panolardan ulaşamadık.   Uçağımız zamanında kalkacak ancak erken geldiğimiz için bekliyoruz.  Mavi açık bir gökyüzünde rahat bir yolculuktan sonra Malta havaalanına keyifli indik. ..Ve birdenbire herşey değişip, Afrika’dan Avrupa’ya gelmiş olduk. Oysa aradan sadece  45 dakikalık bir zaman geçmişti.  Malta havaalanı,  modern yeni binalarıyla düzenli ve temiz görünüyor.  içeriye girerken parmak izleri ve  baş fotoğrafımız alınıyor. Dışarıya çıkınca da kolay işleyen bir otobüs sistemi var. Kredi kartı ile ödeme yaparak otobüse biniliyor. Hemencecik de  Malta’nın başkenti Valetta’ya varıyoruz. Valetta, inişli, yokuşlu bir yere benziyor. Dar sokaklardan birbirine bitişik ve oldukça yüksek cumbalı tarihi binaların arasından yürümeye başlıyoruz. Kalacağımız Hostel’e gelince kapıyı bize verilen şifre ile kendimiz açıp kendi odamıza yine şifreyle giriyoruz.   Bu sevimli şirin hostel, tarihi bir evin restore edilmesiyle  yapılmış. Tarihi binaların yıkılması  yasak olunca, Malta’da otel binası yapmak da   oldukça zor oluyor herhalde.. Ancak bu tarihi yapıların dış cepheleri aynı kalacak şekilde içerden onarım yapılmasına izin veriliyormuş.

   Malta’yı daha yakından görüp gezmek için sabırsızlandığımızdan, hemen dışarı çıkıp yokuşları bol Valettayı dolaşmaya başlıyoruz. Önce Upper Baraka Garden denilen Malta şehrinin en yüksek noktasına yürüyüp buradan şehri ve  limanı tepeden gören  seyir terasından bahsedeyim.  Burası bir seyir terası olmakla beraber 1661’de Saint Jean tarikatına mensup İtalyan şövalyelerine  ait bir özel dinlenme alanı olarak yapılmış. Ancak daha  sonra, 19. Yüzyılda İngilizler tarafından halka açık hale getirilmiş ve  bir park alanı olarak kullanılmaya başlanmış. Burası Malta’yı tepeden seyretmek, dinlenmek panoramik fotoğraflar çekmek için de ideal bir seyir tepesi. Buraya gelen turistler selfi yapıp karşıda liman manzarasının fotoğrafını çekmekle meşguller. Biz de buradan Malta’ya tepeden bakarak, limanın aşağısında duran kruvaziyer gemilerin minik görüntülerini almaya çalıştık.

Upper Baraka Garden Seyir Terası
Seyir Terasından Limana Bakış.
Seyir Terasından Limana bakış.

  Seyir tepesinden ayrılıp Valetta’nın turistlerle dolu  cadde ve sokaklarına doğru yürümeye başlıyoruz. Sokaklardaki binaların hepsi eski tarihi yapılar.. yeni bina görmek neredeyse imkansız. Eski binaların Barok tarzı süslemeleri dikkatimi çekiyor. Ada sanki bir müze gibi.. heryerden görkemli bir kilise, şövalye yurdu yada eski binalar karşımıza çıkıyor. Bugün Pazar olduğu için çoğu katedral ve kilisede de ayin ve dua sesleri yükseliyor. Üzerinde yürüdüğümüz Valetta’nın ana caddesi olan, Republic caddesi boyunca Barok ve Neoklasik mimari yapıları hayranlıkla seyrederek ilerliyorum. Cadde üzerinde birçok tarihi bina arasında, en bilinen yapılar ,  Auberge de Castille, Grandmaster’s Palace, National Museum of Archaeology ve St. John’s Co-Cathedral bulunuyor. Ayrıca  sokak boyunca kafeler, butik mağazalar da tarihi binaların arasında Malta’nın modern yüzü olarak caddeyi hareketlendiriyorlar. Aşağıya doğru inerken, tam karşımızda, Saint  John Co Catedralini görüyoruz. Biraz önce içeride ayin yapıldığından kapıları ziyaretçilere kapalı olan katedral, kapılarını açmış görünüyor..dışardan bakınca hiç de ilginç ve çekici görünmüyor. Bu kadar abartılı sözü edilen bu katedral mi diye düşünmeden edemiyorum..   içeri girenlerin olduğunu görünce biz de kapısına doğru gidip içeriyi görmeye çalışıyoruz. Katedralin giriş kapısından içeriye bakınca şimdiye kadar görmediğim renkler ve süslemeler ile adeta gözüm kamaştı. İçerdeki Barok cümbüşü görmemek imkansız.. Katedrali detaylı gezmek, görmek için ertesi gün için online biletlerimizi iyi ki almışız. Ayrıca ertesi gün Republic caddesi üzerinde bulunan birçok tarihi yapı ve müzeyi de gezmeyi planladığımdan uzun müze gezisi için hazırlık yapacağım.

   St. John katedrali, Malta’da en çok görmeyi istediğimiz yapılardan biri.. Malta şövalyelerini merak ettiğimiz ve şövalyeler dünyasına ilk adım atacağımız yerlerden biri oluyor.  Sabah St. John Co Cathedral gitmek için erkenden yola koyulduk. Biletlerimiz olduğundan hemen içeri girdik. Artık daha  yakından ve uzun süre içeriyi  gezebileceğiz. İçeride Katedralin görkemiyle gözlerimiz bir kez daha  kamaştı.  Tavandan duvarlara yerlere uzanan yaldızlara, renklere, resimlere hayranlıkla bakıyoruz. Öncelikle  Katedralin yapılmasının hikayesiyle başlamak istiyorum.  Tarikat şövalyeleri  11. Yüzyılda ortaya çıkıyor. 1000’li yıllarda başlayan Haçlı seferleri ile kutsal topraklara giden hacılara hizmet etmek  için Aziz Yuhanna hastane tarikatı olarak bilinen tarikat şövalyeleri pekçok yerde hastahane  kuruyorlar. Şövalyeler yaptıkları bu hizmetlerle giderek büyümeye başlıyor.  Yapılan bu hizmetler karşılığında toplanan servetler ise,   Malta’nın Valetta şehrinin inşası için ve bir de burada Vaftizci Yuhanna adına yapılacak katedralin yapımı için harcanıyor.    16. Yüzyıl sonunda St. John şövalyeleri tarafından altı yılda inşa edilen St. John’s Co-Cathedral, (Aziz Yuhanna ortak katedrali) çok özel bir şekilde tasarlanmış ve Valetta’nın da dini bir merkez olmasını sağlamış. Ancak öte yandan da, şövalyelerin hem dini ve hem de askeri gücünün temsilcisi olmuş.

  Katedral,  Barok tarz ve süslemeleri ile Malta’nın en önemli kiliselerinden biri oluyormuş. Yaldızlı duvarlar ile tavandaki süslemeler içerisinin görkemini arttırıyor. Katedralde, ana yapının etrafında tarikatın konuştuğu farklı dilleri temsil eden 8 tane yan şapel bulunuyor.  Sekiz köşeli Malta haçı ise, şövalyelerin sekiz farklı dilini temsil ettiği gibi sekiz kutsal mutluluğu da simgeliyormuş. Her şapel, temsil ettiği ulusun motifleri ve sembolleri ile süslenmiş. Buralarda bu dilleri konuşan ulusun önemli adamlarının mezarları da bulunuyor. Örneğin, İtalyan dili şapelinin yanında Medici’nin ,yine Monako’nun yönetici ailesinden Grimaldi’nin mezarı da bulunuyormuş. Dini açıdan buraya gömülmek , İsa’ya ,tanrıya en yakın , en kutsal kilise olarak kabul edildiğinden önemli olsa gerek.  Katedralin ana zemininde ise, tarikatta görev yapmış  400 şövalyeye  ait mezar taşları yapılmış. Renkli mermerlerden yapılmış mezar taşları şövalyenin armasını, savaşlardaki başarılarını ve yaşam öyküsünü simgeleyen detaylı mozaiklerle işlenmiş.   St. John kilisesinin duvarlarındaki  ve tavanındaki Vaftizci Yahya’nın hayatına ait fresklerini ise İtalyan usta Mattia Pretti yapmış. Kiliseyi özel kılan bir başka şey, ise, içinde yeralan Caravaggio’ya ait dünyaca ünlü ‘Vaftizci Yahya’nın Başının kesilmesi’ tablosunun özel bir odada sergilenmesiydi. Kilisenin içindeki Caravaggio’ya ait özel müzede ise diğer eseri olan ‘Aziz Jerome’un Yazıları’ tablosu sergileniyor. Caravaggio’nun resimlerinin tercih edilmesinin nedeni ise, izleyiciye doğrudan seslenmesi ve izleyici üzerinde güçlü bir etki yaratmasıymış ve daha sonra gelişen Barok sanatın oluşumunda da oldukça önemli bir sanatçı haline gelmiş.. 

  • St. John Co Katedrali
  • Caravaggio;Aziz Jerome’un Yazıları Tablosu
  • Caravaggio, Vaftizci Yahya’nın Başının kesilmesi Tablosu
  • St. John Co Katedrali
  • St. John Co katedrali, Şövalye Mezarları

  St.John Katedralini gezmek bir hayli zamanımızı aldı ancak  etkisini hala hissettiğimizden buradan çıkıp biraz Republic Street de yürümeye başladık. Turist kalabalığı oldukça fazla Malta’ya gelen gemi turları ile sabah şehri  gezmeye gelen özellikle yaşlı turistler oldukça kalabalıklar. Sokak üzerinde bulunan arkeoloji müzesi görmeyi planladığımız yerlerden biri.  Arkeoloji müze binasının yine Şövalyeler dünyası ile bağlantısı var. Bina, Fransız Şövalyeleri  için 16. Yüzyılda Auberg de Provence olarak inşa edilmiş ve  bir dönem Fransa’nın Provence bölgesinin dil kütüphanesi olarak kullanılmış.  Daha sonraları restorasyondan geçirilerek arkeoloji binası olarak kullanılmaya başlanmış.  Binanın cephesi yine Barok tarzındaki süslemeleriyle dikkat çekiyor. Binanın üst katında bulunan Gran salon yada büyük salon, yemek ve şölen salonu olarak ahşap tavanıyla , duvarlarında zengin süslemeler ve resimlerle birlikte  Malta’nın en görkemli mekanlarından biri olarak kabul ediliyor.   Malta Arkeoloji müzesinde Malta’nın tarih öncesi özellikle Neolitik dönemine özel bir önem verilerek  ayrıntılarıyla sergilendiği görülüyor. Burada bulunan tapınaklar, toplu yeraltı ve kaya mezarlarıyla ilgili bulgular panolarda detaylı şekilde anlatılıyor. Müzede yapılan arkeolojik çalışmalarda, kaya içine oyulmuş oda mezarlarının öneminden bahsediliyor. Bu ölü gömme biçimi,   Akdeniz eskiçağ kültürlerinde Anadolu’dan Güney İtalya’ya kadar karşımıza çıkan tarz olmakla beraber Malta’daki bu kaya mezarları buluntuları biraz daha farklı şekilde karşımıza çıktı. Mezarlarda  daha karmaşık odalar  ve kırmızı boyalarla süslenmiş mezarlara rastlanmış.  Kaya mezarlarının Malta’daki gelişiminin ilerleyen zamanda bir tapınak mimarisine doğru evrildiği de ortaya çıkarılmış. Malta’da  yapılan arkeoloji çalışmalarında,  kaya mezarlarıyla birlikte toplu gömülmenin de uygulanmaya başlandığı saptanmış.  Mezar biçimleri, kaya mezarlarından içleri boyalı,  desenli ,resimli megalitik tapınaklara doğru değişim geçirmiş. Malta’nın Gozo adasında bulunan büyük bir yeraltı mezarlığında,  başta kafatasları olmak üzere hayvan kemikleri, çeşitli taşlar v.b.  bulgular ortaya çıkarılmış. Bu bulgular müzede sergileniyor. Bulunan bu yeraltı mezarlığı aynı zamanda dini törenlerin yapıldığı, ritüellerin uygulandığı bir alan olarak da önem taşıyormuş. Bu mezarlar yada tapınak haline gelenler  bugün Unesco Dünya miras alanları listesine alınmış. Malta’nın Megalitik tapınakları olarak bilinen bu kalıntılar, aynı zamanda dünyanın en eski taş yapıları olarak kabul ediliyorlar. Müzedeki bilgi panolarında megalitik tapınakların ortaya çıkış sürecinin, köy kulübelerinin kurulmasından başlayarak mezarların olduğu evreye, buradan da küçük tapınaklara geçişi, en sonunda büyük çok odalı tapınak komplekslerinin ortaya çıktığı anlatılıyor. Bu sürecin MÖ 3500 yıllarına kadar gittiği de belirtiliyor.  Müzede bu tapınaklardan çıkan figürler içinde ilgimizi çeken şişman kadınlar yada ana tanrıçalar olarak adlandırılan doğurganlık tanrıçaları ile karşılaşıyoruz. şimdiye kadar gördüğüm tanrıça boyutlarından çok daha büyük figürler bunlar. Anadolu’dan bildiğimiz Kybele ana tanrıça heykelinin benzerini burada da görmek çok etkileyici oldu. hem Akdeniz kültürünün bir parçası olarak hem de Anadolu ile bağlantısını kurdum. Ancak doğurgan kadın figürünün Malta coğrafyasında farklı yorumlanmış olabileceği de yapılan yorumlarda belirtiliyor. Yapılan yorumlarda , Avrupa’nın tarihöncesi ilk Venüs heykelcikleri olabilecekleri belirtilmiş.   Arkeoloji müzesinde sergilenen bir başka önemli eserlerden birisi de,  Malta Cippusu denilen yazıt. Yazıtın üzerinde Fenike ve eski Yunanca yazısının olması sayesinde Fenike alfabesinin çözülebilmiş olması, bu yazıtı önemli hale getirmiş.  Malta arkeoloji müzesinde Roma imparatorluğu’na ait bilgilerin yeterli olmadığını söylemek gerekiyor. Oldukça stratejik bir konumda bulunan Malta adasına hakim olmuş, Akdeniz’de ticaret hayatını  yönetmiş Roma  imparatorluğundan  geriye kalan pekçok şey olmalıydı diye düşünmeden etmedim. Oysa müzede daha çok yerverilen, neolitik dönem ve tapınak kültürü olmuş. Bu kültürler, Malta’daki temel alt kültür olarak gösterilmiş.

  Bugün müze gezilerinin yoğun olduğu bir gün olacak bizim için. Çünkü, Malta’da kalma süremiz oldukça az ve bir güne çok şey sığdırmaya, görmeye çalışıyoruz.  Açıkcası, bir müzeyi gezerken bilgi panolarını okumak, fotoğraf çekmek ve müzedeki tarihi anlamaya çalışmak da ayrıca yorucu olabiliyor.

   Malta’nın çok da büyük olmayan Arkeoloji müzesinden çıkıp, şimdi şövalyeler döneminden kalan en önemli yapıya doğru gidiyoruz. Burası, Valetta’nın merkezinde bulunan Grandmaster’s Palace  yani Büyük üstad sarayı oluyor. Saray, 1560 yılında Aziz Yuhanna tarikatı tarafından büyük üstadın ikametgahı ve makamı olarak yapılmış. Büyük üstad ise, başkent Valetta’ya adını veren Jean de Valette oluyor. Osmanlı donanmasına karşı Tarikatın zafere ulaşmasını sağlamış ve Malta tarihinin en önemli kahramanı haline gelmiş. Tarikat şövalyelerinden bahsedecek olursak, Aziz John tarikatına bağlı şövalyeler, Avrupa’nın önde gelen soylu ailelerden geliyordu. Şövalyeler ve Aziz Yuhanna tarikatının ortaya çıkışı ise, Haçlı seferleri ile Kudüs’e giden hacıları korumak , kollamak amacıyla bir hacı hastanesinin kurulmasıyla başlıyor.   Önceleri   küçük bir birlik olarak , sonrasında giderek büyüyen ve bir tarikata dönüşen şekil almış. Daha sonraları ise, tarikatın üyeleri kırmızı bir cübbe üzerine sekiz köşeli beyaz bir haç bulunan giysiler giyen askeri bir teşkilata dönüşmüşler. Tarikat üyeleri , Müslümanlardan kaçarak önce Kıbrıs’a daha sonra da Rodos’a gidip yerleşmişler.  Kutsal Roma imparatorluğu döneminde ise Malta’ya yerleşmişler. Bundan sonrasında Osmanlı kuşatmasına karşı zafer elde ederek burada kalıcı hale gelmişler.  Ancak 18. Yüzyılda Napolyon tarafından tarikatın yönetimine son verilmiş. Ardından Fransızların yönetimi başlamış ve daha sonra da İngilizlerin sömürge yönetimi kurulmuş. Günümüzde ise, modern Malta devletinin kurulması ile son halini almış. Saray,  günümüze gelene kadar daima büyük üstadların yönetim merkezi olmuş.  Sarayın yapıldığı zamanki halinden günümüze gelene kadar yönetimdeki değişikliklerle birlikte çeşitli ilaveler yapılmış ve görkemli bir saray haline getirilmiş. Malta bağımsızlığını kazandıktan sonra cumhurbaşkanlığı makamına ve parlementoya da evsahipliği yapmış daha sonraları da devlet törenleri ve resmi etkinlikler için kullanılmaya devam ediyormuş. Sarayın yapısı içinde, bulunan konut, kabul salonlarının yanısıra su ihtiyacını karşılamak için su depolama sistemlerinin yapılmış olması da dikkat çekici… Ancak gezerken en etkileyici bölümün saraydaki cephanelik bölümü olduğunu söyleyelim. Aziz Yuhanna Şövalyelerine ait Osmanlı kuşatmasından kalanlar da dahil olmak üzere bütün silahlar, askeri donanım, zırhlar, miğferler, kılıçlar, toplar, tören silahları, silah koleksiyonları v.b. ne varsa sergileniyor. Sarayın odalarında görülmeye değer koleksiyonlar arasında, Matteo Perez D’Aleccio’nun 1565 büyük kuşatma adlı resmi de gösterilebilir. Ayrıca 18. Yüzyıl sonu Barok tavan resimlerinin burada da ne kadar ihtişamlı olduğunu söylemek gerekiyor.

  Büyük üstadın sarayından karnımız acıkmış olarak çıktık. Etraf hafif yemek atıştırmalıkları satan küçük kafelerle  dolu. Sabahtan bu yana yoğun dolaşma ve anlama çabası epeyce yorulmamıza neden oldu. Dinlenmek ve etrafı seyretmek için kendimize zaman ayırma zamanı şimdi.

  Günün kalan diğer yarısında yeniden Malta sokaklarına dönüp , sokak aralarında dolaşırken, hemen her köşe başında karşımıza devasa katedral benzeri kiliseler çıkmaya başladı. Yokuşlu sokaklardaki Maşrabiye denilen kafesli cumbalı evler Arap mimarisinden kalan izler olmalı ama evlerde o kadar çok cumba varki görsel olarak harika duruyorlar. Malta adasının eskiliğini bu eski taş evler çok güzel oluşturuyor.  Sokak aralarındaki kiliselerde , Pazar günü ve pazartesi günü de akşam üstleri ayin ve duaların yapıldığını gördük. Birlikte söylenen dualar, tekrar edilen ilahi ve sözler , ağıza konulan  kutsal ekmeğin etkileyici olduğunu söylemek gerek. Valetta’da sabahtan akşama dek tarihin içine girip çıkamadığımız bir gün yaşadık..

  Ertesi gün Valetta’dan sessiz şehir olarak bilinen Medina’ya gitmeyi planlamıştık. Sabah Bolt uygulamasından çağırdığımız taksi ile hızlı bir şekilde, yaklaşık 30 dakika sonra Medina’nın  Game Of Throne dizisinde kullanılmasıyla   üne kavuşan kalenin giriş  kapısında kendimizi buluyoruz. Medina bir ortaçağ şehri. Etrafı kaleyle çevrilmiş, içinde taş evlerin dar sokak ve avluların olduğu bir şehir. Burada Araplar yaşadığından şövalyeler buraya yerleşmemiş Valetta’ya gitmişler. Arnavut kaldırımlı sokaklar, zenginlerin evleri olduğu belirtilen taş evlerin her biri tarihin içinden çıkmışlar. Sokak aralarından kavuştuğumuz avlular sıcak Akdeniz ikliminin ferahlatıcı mekanları.. ortasına kuyular yapılmış şimdiler de ise kafe mekanları ile dolmuş. Medina da diğer yerler gibi tarihi bir yer olduğu için heryer film seti gibi dekora gerek kalmıyor. Kapıdan içeriye girip St. Paul katedraline doğru dar sokaklardan yürümeye başlıyoruz.  Medina’nın merkezindeki St. Paul katedrali,  Malta’daki Katolik kimliğin simgesi olarak, en önemli dini yapılarından biri durumunda. Hıristiyanlığın önde gelen azizlerinden ,  Aziz Pavlus’a adanmış bir katedral olarak önem taşıyor. Ayrıca Malta başpiskoposluğunun iki katedralinden biri olma özelliğini de taşıyor. Burası da yine Barok mimari yapının en güzel örneklerinden biri… İçeriye girince müthiş süslemelerle karşılaşıyoruz. Burada da Saint John katedralinde olduğu gibi, zeminin üzerinde Malta piskoposlarının renkli mermerlerle yapmış olduğu sanatsal ifadeli  şövalye mezarlarının olduğunu görüyoruz. Tavanlar ise  yaldızlar ve  fresklerle süslenmiş. Bilgi panolarında, kubbenin  Malta’daki  Barok tarzın en bilinen örneğini sergilediği belirtiliyor. Katedralin   şapellerindeki  eserler  ise,   Malta’nın Aziz Pavlus ve  ilk Hristiyanlık dönemiyle kurulan güçlü tarihi bağlarını gösteriyormuş. Ayrıca bu şapeller, soylu ailelerin özel ibadet alanı olarak da kullanılıyormuş. Katedraldeki ilgi çekici bir diğer şey ise, Katedral yapılmadan önce varolan ortaçağ katedraline ait olan Sakristi Kapısının daha önceki depremlerden zarar görmemiş olarak çıkmış olması ile nadir bir tarihi  eser olarak burada bulunmasıymış.   Kapının tarihi değerinin yanısıra ortaçağ ahşap oymacılığının da önemli örneklerinden biri olarak önem taşıyor.  Katedralin müzesi de ayrıca gezmeye değer yerlerden birisi.. Burada dini sanat koleksiyonlarından, ünlü ressam Albert Dürer’in Meryem ve İsa’nın yaşamlarını konu alan gravürlerinin sergilenmesine  dek Katolik inancın öğretileriyle ilgili pekçok bilgi ve belge sergileniyor. Müzede ayrıca önemli bir sergi ise, 18. yüzyıl’da yapılmış, el yapımı 300 figürden oluşan, Neapolitan Doğuş sahnesi sergisinin bulunması..burada bu el yapımı figürlerin önünde durup üç boyutlu bu sahneyi tepeden saatlerce seyredebilirsiniz..

  • St. Paul Katedrali
  • St. Paul Katedrali
  • St. Paul Katedrali
  • St. Paul Katedrali
  • St. Paul Katedrali Sakristi kapısı
  • St. Paul Katedrali Müzesi
  • St. Paul Katedrali Müzesi
  • St. Paul Katedrali Müzesi
  • St. Paul Katedrali Müzesi, Albert Dürer sergisi
  • St. Paul Katedrali Müzesi
  • St. Paul Katedrali Müzesi
  • St. Paul Katedrali Müzesi
  • St. Paul Katedrali Müzesi
  • St.Paul Katedral Müzesi, Neapolitan Doğuş Sahnesi

   Müze ziyaretimizi bitirince Medina’daki taş evlere bakıp, dar sokakları yürüyerek bir kez daha tarihin içinden geçerek kalenin dışına çıkıyoruz. Göreceğimiz önemli bir müze de bir Roma evi olacak. Buradaki  Roma evi mozaiğini nasıl merak ediyorum..Burası da Tunus’daki gibi müthiş bir mozaik evi olabilir.  Roma evi, M.Ö.1. yüzyılda inşa edilmiş. Ve Roma’dan kalan en iyi korunmuş ev oluyormuş. Ancak  Domus Romana denilen müzeye girince tam bir hayal kırıklığı oldu. Domus Romana’ya müze demeye bile değmeyecek küçük bir avlulu evle karşılaştık.  Avlunun ortasında bulunan tek bir mozaik onun iki tarafında da küçük iki tane mozaik eser bulunmuş. Bu mozaiklerin de herhangi bir özelliği olmayan ancak güzel mozaikler  olarak aklımızda kaldı.

Domus Romana Müzesi

  Buradan çıkıp hemen yine  Bolt uygulamasından çağırdığımız taksi ile Birgu şehrine doğru yola çıktık. Medina’dan Birgu’ya uzun bir mesafe var. Otobüs ile de gidilebilir ancak aktarma yapılması gerekiyor. Birgu,Malta şövalyelerinin  Malta’ya geldikleri  zaman ilk yerleştikleri yermiş. Burası, Malta’ya gelme amacımızı, Haçlı şövalyelerin, tapınakçıların  ruhunu  bulacağıma inandığım en önemli yerlerden biri sanırım. Malta’nın Birgu semtine gelince buradaki  kalelerle, devasa katedraller ile tarihin içine iyice girmiş oluyoruz. Burada görmeyi istediğimiz önemli yapılardan biri de, Engizisyon sarayı olacak. Binaya doğru yürürken, Birgu’nun dar sokaklarında , kendimi bir zamanlar dar ve karanlık sokaklarda at arabalarının tekerleklerinin seslerini duyar gibi oluyorum. Gecenin karanlığında getirilen mahkumların yargılanmak üzere sarayın kapısından içeriye girdiklerini hissedip tüylerim ürpermedi değil.. Engisizyon sarayının önüne gelince, binadan içeriye doğru girip biletimizi alıyoruz. Engisizyon sarayında hem Malta halkına ait etnografik sergi   ve hem de engisizyon sarayını anlatan bilgiler bulunuyor.  

  Roma’nın Malta’daki Engisizyon sarayı kitaplardan adını duyduğumuz Ortaçağın acımasız yargılama sisteminin işletildiği önemli mekanlardan biri oluyor. Biletimizi alıp sarayın kapısından içeriye girince bilgilendirme panolarından  burasının sadece bir mahkeme değil, aynı zamanda en yüksek rütbeli din adamının konutu olduğu da belirtiliyor.

Sarayın , bir konut olarak kullanımı için mimari yapısının gösterişli bir şekilde düzenlendiği anlaşılıyor. Özellikle tavanlar ve  duvarları  Barok tarzın gösterişli renkleri  ve süslemeleriyle yapılmış . Ayrıca sarayda  gösterişli bir merdivenin yapılması da istenmiş. Merdivenin  görsel olarak engizisyon makamının prestijini arttırmak için önemi olduğu  düşünülmüş.  Böylece saray, sadece idari bir yapı olarak değil, 17. Yüzyıl Malta’sında hem Barok tarzın ve hem de papalık otoritesinin sergilendiği bir mekan olarak işlev görmüş.  Ayrıca,  üst düzey misafirlerin ağırlanmasında , şarap mahzeni ve buz depolama alanları gibi özel alanlar da  yapılarak,  seçkin bir yaşamın sürdürülmesine özen gösterilmiş. Elbette sarayın  işlerini yürütmek üzere görevli personel de bulunuyormuş. Saraydaki en yüksek rütbeli din adamının,  devletin en üst kademesini temsil eden bir konumda olması nedeniyle, sarayda verilen yemek davetleri Avrupa’daki sarayları aratmayacak şekilde özenli ve gösterişli bir şekilde düzenlenirmiş. Özellikle gösterişli şövalye armalı tabak v.s. nin kullanılması, gelen misafirleri etkilemesi açısından önem taşıyormuş. Bilgi panolarında   kullanılan yemek malzemelerinin özel üretim olduğu da belirtiliyor. Saraydaki resmi yemek ziyafetlerinin açılışını ise, Aziz Yuhanna tarikatının başındaki büyük üstad yaparmış. Konukların ağırlanması,  ilişkileri geliştirmek ve etkilemek açısından önem taşımış. Ayrıca Aziz Yuhanna şövalyeleri döneminde yemek yemek, davet vermek , daha çok  güç, diplomasi, sosyal hiyerarşi ve kültürel temsil aracı olarak kullanılmış. Bir başka açıdan da, ziyafetler, Tarikatın Akdeniz’deki nüfuzunu sergilemesinin yollarından biri olmuş.  Saraya girdiğimiz zemin kattaki mutfak, ahırlar ve depo gibi birimler günlük yaşamı ve idari işleyişi sağlıyorlarmış.

  Sarayın Roma engizisyon mahkemesi olarak kullanılması haline baktığımızda,  içerde çeşitli suçlardan yargılananların hikayeleri sergileniyor. Bunların arasında, cadılıkla suçlanan kadınlar, özellikle aşk büyüsü, falcılıkla suçlanan  kadınlar üç yıl boyunca Malta’daki çeşitli hapishanelerde tutulmuşlar. Yargılandıktan sonra kırbaç cezası, uzun yıllar hapis ve düzenli ibadet etmeleri istenmiş.  Engizisyon mahkemesi tarafından yapılan yargılamalar sadece dini konularda değil, astroloji, falcılık, gizli bilgilere ait eserlerin de yargılandığı görülüyor. Ayrıca dönemin en saygın kişileri bile yargıdan kaçamıyormuş. En önemli dini suçlar arasında, Katolikliğe karşı Protestanlığın yayılması olduğu görülüyor. Bunlar arasında Quaker misyonerleri suçlananlar arasında bulunuyormuş.  Yine bir başka suç ise, din adamlarına yönelik eleştirilere yer verilmemesi ve  cezaların geldiği görülüyor.  En önemli suçların başında, Katolik kilisesinin iktidarını sarsacak, geleneksel inanç ve ahlaki değerleri sarsacak  yeni düşünceler geliyordu. Yeni düşüncelerle ilgili basılan kitaplar listelenerek sansür uygulanıyordu. Malta engizisyonu sadece cezalandırma sisteminden ibaret değil,  aynı zamanda itirafı teşvik etme, tövbe ettirme sistemi olarak da kurulmuş.  Hukuki sistemin  parçalarından biri de, Engizisyonun  gerektiğinde işkence dahi uygulayabilmesiydi. Özel tasarlanmış, gizli geçit , oda ve merdivenleri ile yapılmış işkence odalarında Mahkum, kimse tarafından görülmeden doktor gözetiminde işkenceye tutulabiliyormuş. Bütün bu suçların ortaya çıkarılmasında özelikle şüpheli görülen kişilerin ihbar edilmesi ile yargılama süreci başlatılabiliyormuş. Özellikle  , büyü yaptığından , yasak kitaplar bulundurduğundan, tanrıya küfür edip, çok eşli olduğu gibi sapkın davranışları olduğundan şüpheli görülenler kutsal makama ihbar edilerek haklarında yargılama süreci başlatılabiliyormuş.   Suçlu görülenlere verilen cezalar ise, ömür boyu kürek cezasına çarptırılma,  sürgün yada bedene uygulanan eziyetler yada dini daha çok benimsemesi için uygulaması gereken ritüeller v.s. şeklinde uzayıp giden cezalar olabiliyormuş. Engizisyon mahkemesinin asıl amacı, suçluyu bedenen cezalandırmaktan çok onu Katolik inancına yeniden kazandırmayı hedeflemesiymiş.  Özetle, Malta’daki Roma Engizisyonu,  16.–18. yüzyıllar arasında yalnızca dinî yaşamı değil, günlük hayatı, düşünce dünyasını ve toplumsal davranışları da denetliyormuş.  Malta’daki Roma Engizisyonu , Fransızların Malta’yı işgal etmesinden sonra resmen kaldırılmış. Sonrasında ise, Malta’da özellikle ortaçağ boyunca etkili olan hukuksal sistem ve onun kurumsal yapısı da tarihe karışmış…

Malta Engisizyon sarayı

  Engizisyon sarayının karanlık ve dehşet veren dünyasından sıyrılmak kolay olmasa da binadan çıkıp sahile doğru turist kalabalığının arasına karışarak buradan ayrıldık. Merdivenlerden sahile inip önleri mahmuzlu gezinti sandalları   kıyıda müşteri bekliyorlar.. Başımızı yukarıya doğru kaldırınca   kıyı boyunca önemli stretejik konumuyla tarihi St. Angelo kalesinin surları uzanıyor.  Kalenin bizim açımızdan önemli bir diğer yanı da, 1565’de Osmanlı donanmasının kuşatmasına karşı savunmada önemli bir rol oynamış olması. Kale daha sonrasında da Fransız ve Britanya yönetimleri zamanında da askeri üs olarak kullanılmış. Mimari yapısı ise, denize doğru doğal bir burun üzerine inşa edildiğinden  görkemli duruyor.  Kale,  içindeki hendekleriyle, surlarıyla, hapishane hücreleriyle,  dönemin önemli kaleleri arasında kabul ediliyormuş. Kale manzarasını bir tarafa bırakıp , Birgu’dan  Valetta’ya giden otobüslerden birine binip doğruca Valetta’ya gidiyoruz. Malta’daki son günümüzü de bitirmiş olduk. Malta’yı , Katolik inancının hala sıcak bir şekilde yaşandığı ve Akdeniz’deki tarihi mimarinin hala korunduğu bir ülke olarak hatırlayacağım..

Antik Tapınaklar Dünyası’ndan, Norman Saray ve Katedrallerinin nefes kesici güzelliğine    yolculuk; Sicilya…

    Sicilya’yı, hayalini kurduğumuz duraklardan biri olarak gezi planımıza almıştık. Antik Yunan kolonilerinden kalan görkemli tapınakların yanı sıra, farklı uygarlıkların kesiştiği bu coğrafyada Norman kültürünün ortaya çıkardığı etkileyici saray ve katedralleri de görmeyi hayal etmiştik. Şimdi bu hayalimizi gerçekleştirmek üzere, Malta’dan ayrılıyoruz.

Sicilya ile Malta arasında düzenli feribot seferlerinin yapılması, kolayca Sicilya’ya geçmemizi sağladı.  Önceden satın aldığımız biletlerle erkenden feribot iskelesine geldik. İskelede bizim gibi Sicilya’ya geçmek üzere bekleyen turistlerle bilet işlemlerimizi  yapmak üzere kuyruktayız. Malta feribot İskelesi gayet modern ve şık bir bina. Biletlerimiz süratle kontrol edilip hemen feribota alınıyoruz.  Gemiler ise  yeni ve hızlı.. şimdilik de tenha durumda. İstediğimiz yere oturabildiğimiz şık bir  feribottayız. Yaklaşık 1 saat sonra Sicilya’nın Pozzalo iskelesine yanaştık. Gemiden inince iskelenin yanında taksiler bekliyor. Trene binmeyi planlamışken tren saatinin çok geç olduğunu öğrenince Siraküza’ya gitmek için taksiden başka seçenek gözükmüyor. Ancak, Trene göre daha lüks ve pahalı olan Taksi ücretini, şöför , bizimle beraber gelecek iki kişi daha kabul edip  yarıya indirince    rahat bir şekilde yaklaşık bir saatte Siraküza şehrine geldik. Siraküza İtalyan şehirleri içinde çok sevdiğim bir şehir oldu. Mayıs ayının serin bir sabahında kendi halinde bir sabah telaşı içindeydi. Sahil kenarında kurulmuş bir pazar yerinde, fazla kalabalık olmayan turist grupları görünüyor. Pazar, küçük ama neşeli , bizim pazarlarımızı aratmayan bağıra çağıra canlı balık satan satıcılar, tentelerin altında asılmış rengarenk turistik eşyalar , renkli seramikler, Sicilya’ya özgü limon resimli bez çantalar, şapkalar ve bir sürü ıvır zıvırlarla dolu tezgahların arasında  dolaştıktan sonra , öğle yemeği molası için yavaş yavaş masaları dolduran turistlerle birlikte nefis gözüken atıştırmalıkların tadına bakmak için biz de bir masa bulup oturduk. Burası, bir şarküterinin önüne açılmış masalara servis yapılan bir yer.. dükkandaki  özel atıştırmalıklar ise herşeye değer..  Garson kızların servis ettikleri dev sandviçler şimdiden gözümüzü doyurdu bile. Otelimiz ise hemen yerel bir pazarın yan tarafında eski bir binanın içinde bulunuyor. Sevimli bir otel sahibi, bize birbirine uyumlu İtalyan  renkleriyle yapılmış şirin odamızı gösterip kaybolup  gitti. Sadece bir gece kalacağımıza üzülüyorum. Odamıza yerleşip eşyalarımızı koyduktan sonra burada görmeyi istediğimiz birkaç kilometre uzaklıktaki Neapolis eski kenti bulunuyor. Görmek için yürüyerek gitmeye karar verdik. Fakat uzaklık tahmin ettiğimizden fazla olunca sıcakta yürümek zor oldu.      

Siraküza Pazarı

Neapolis antik kenti, Yunanistan’ın Korint şehrinden gelenler tarafından kurulmuş ve MÖ. 5 yüzyıldan itibaren dini ve kültürel bir merkez olarak ortaya çıkmış. Sicilya’nın Yunan kolonizasyonu döneminden Roma egemenliğine geçişte önemli bir yerleşim merkezi durumundaymış.   Neapolis açıkhava müzesine giriş biletimizi alıp , önce tiyatrosunu görmeye gidiyoruz. Tiyatroya giderken , Tanrı Zeus’a adanmış , Yunan dünyasının en geniş Altarının kalıntıları karşımıza çıkıyor. Buradan yukarıya doğru çıkıp,  tiyatronun yan taraflarına  yapılmış yürüme bandlarının üzerinden etrafı seyretmeye başladık. Tiyatroda antikçağ boyunca pekçok oyun sahnelenmiş. Ayrıca, sadece eğlence amaçlı olmayıp, halkın önemli toplantılarının yapıldığı  alan olarak da kullanılmış. Tiyatronun bulunduğu alanda daha öncesinde kutsal yapıların olduğu da tespit edilmiş. Arkeolojik alanda açıkçası en fazla ilgiyi çeken yerin, Latomie denilen doğal taş ocakları olduğunu söyleyebilirim. Ağaçların arkasına gizlenmiş taş ocakları açılarak mağara haline getirilmiş. İçinde kesilmiş taşların görüntüsü değişik görüntüler oluşturuyor.  Bir diğer ilgi çekici oluşum da,  taş ocağının oyuklarının tıpkı bir kulak  gibi kıvrımlı olmasıyla   sesi  yankı yaparak daha güçlü iletme özelliğine sahip olması.. Buraya bu sesi yankılandırma özelliği nedeniyle, Dionysos’un kulağı adını vermişler. İçeriye girince herkes bir ses denemesi yapmaya başlıyor.Kimi şarkı söylemeye, kimisi de bağırmaya başlayınca eğlenceli hale dönüşüyor. Antik şehrin içinde bir de Roma Amfitiyatrosu bulunuyor. Arkeolojik alanda görmeyi umut ettiğimiz yunan koloni dünyasına ait çok fazla bir kalıntı göremedik.

      Müzenin ağaçlar altındaki Kafesinde dinlendikten sonra biraz ilerdeki Paolo Orsi arkeoloji müzesine doğru geçtiğimizde,  Akdeniz  kültürünü en iyi anlatan, gördüğüm en büyük ve en iyi düzenlenmiş müze ile karşılaştım. Müze hakkında verilen bilgilerde , Siraküza ve çevresindeki yerleşimlerin tarihini anlatan geniş koleksiyonlara sahip, İtalya’nın en önemli arkeoloji müzelerinden biri olduğu yazılmış. Müze 19. Yüzyılda arkeolojik çalışmaların yoğunlaştığı bir dönemde kurulmuş. Bu dönemde Sicilya’nın doğusunda başlatılan kazılardan çıkan eserler, Arkeolog Paolo Orsi tarafından düzenlenmiş.  Müzede özellikle merak ettiğim , Yunan kolonilerine ait bilgiler bulunuyor. Sicilya’daki Yunan kolonilerinin ana karadan ayrılıp buraya yerleşmelerinin ardında, ana karadaki nüfusun artması olduğu kadar ortaya çıkan toplumsal huzursuzlukların,  yeni ticaret ve kar arayışlarının başlamasının kolonilerin kurulmasında en önemli etkenler arasında olduğu belirtilmiş. M.Ö.8. yüzyıldan itibaren Sicilya adasına gelmek için ana karayı kalıcı olarak terkedenler,  liderleri olan özgür  yurttaşlardan oluşan gruplar halinde yola çıkmışlar. Ancak gelmeden önce  Delphi kahinine danışıp özellikle nerelere yerleşecekleri konusunda tavsiye almışlar.  Kuracakları şehirlerin doğal limanı olmasına, iç bölgelerle kolay bağlantı kurmasına, tarım için elverişli toprakların olmasına , savunmaya elverişli olup olmadığı gibi pekçok şeye dikkat ederek yerleşmişler.. Sicilya’da ilk kurulan Yunan kolonileri arasında, Eğriboz’dan gelenler, Naksos’u, Korinth’den gelenler Siraküza’yı, Megara’dan gelenler, Megara Hyblaea’yı, Rodos ve Girit’den gelenler de Gela’yı kurmuşlar..Buralara yerleşenler yerli halklarla etkileşime girerek Sicilya’nın kültürel yapısını da değiştirmişler. Yunanlılar ,   inanışlarını, geleneklerini ve adetlerini buralara taşımışlar. Zamanla yerli Sicilyalı topluluklarla ilişkiler gelişmiş ve Yunan  kültürü ile yerel gelenekler birbirine karışmış.    Elbette bu bilgilerin dışında, Sicilya’nın Neolitik çağlarından başlayarak , erken Hristiyanlık dönemine kadar süren  pekçok bulgu da sergileniyor. Paolo Orsi müzesi, Akdeniz arkeolojisi araştırmaları için temel bir referans noktası oluşturuyormuş. Koleksiyonlar, Sicilya’nın antik çağlardaki kültürel çeşitliliğinin anlaşılması için önemli sayılıyor.  Paolo Orsi müzesine hayran kaldım. bütün buradaki Yunan   kolonileri , Helenistik malzeme, Akdeniz uygarlığı adeta kırıntı kırıntı çıkarılmış. Akdeniz tarihi yazıldıysa bu müzede hepsi kanıtları ile duruyor.

    Müzeyi de gezdikten sonra bu sefer şehre kadar yürümek yerine otobüse bindik. Şehrin merkezinde de oldukça önemli kalıntıların olduğunu söylemek gerek. Siraküza’nın Neapolis’den aşağıya doğru uzanan ve Ortigia denilen kesiminde antik şehrin izlerini takip etmeye devam ettik. Şehrin meydanına doğru ilerlerken, burada Apollon tapınağının devasa boyutlardaki kalıntıları ile karşılaştık. Tapınağın  Sicilya’daki ilk büyük ölçekli Dor tapınağı olduğu belirtiliyor.  Apollo, kolonistlerin ve denizcilerin koruyucu tanrısı olduğu için önem taşıyormuş. Tapınak  daha sonraki dönemlerde de dönüştürülerek kullanılmış. Önce, Bizans kilisesine, Arap yönetimi zamanında camiye, sonra Normanlar tarafından yeniden kiliseye dönüşen tapınaktan günümüze  çok fazla bir şey kalmasa da birkaç sütunu hala ayakta..göreceğimiz bir diğer önemli arkeolojik buluntu da, şehrin yukarısında kalan Siraküza katedrali olacak.   Şehir merkezinden yürüyerek yukarıya doğru Siraküza katedraline doğru yürümeye başlıyoruz. Yol, Akdeniz mimarisi ile yapılmış dar ara sokaklardan  geçerek , kafeler, hediyelik eşyalar ve turistlerle dolu bir meydana çıkıyor. Meydana gelince  görkemli katedral tam karşımıza çıkıyor. Siraküza tapınağının olduğu yerde eski Yunan Athena tapınağı bulunuyormuş ancak burası daha öncesinde de yerli topluluklar tarafından kutsal alan olarak kabul edilirmiş.  Katedralden içeriye girince tapınağın Dor sütunlarının hala yerinde durduğunu görebiliyoruz. Böylece erken dönem katedral ile pagan tapınak üstüste gelmişler. İçeriye ise yine biletle giriliyor. Athena tapınağının üzerine inşa edilen Siraküza katedrali ile birlikte buradaki Piazza Duomo yada katedral meydanı  dönem dönem farklı çeşitte dinsel törenlerin yapıldığı kutsal bir alan olarak kesintisiz 5000 yıldır devam etmiş oluyor.

  Siraküza’dan ertesi sabah erkenden ayrılmak zorundaydık. Sabahın üşüten serinliğinde  Katanya’ya giden ilk otobüse yetişmek için otobüs istasyonuna yürümeye başladık. Sabah Katanya’ya gidip buradaki tur şirketlerinden birinden satın aldığımız tur ile, Agregento’daki tapınaklar Vadisi ile Piazza Armenira’daki Mozaikli Roma evini gezeceğiz. Siraküza’dan kalkan tur şirketlerinin olmaması, sadece Katanya’dan kalkan tur şirketlerine yönelmemize neden oldu.  Otobüsümüz sabahın serinliğinde bizi birbuçuk saatte Katanya’ya götürdü. Katanya , gözüme çok büyük bir şehir olarak göründü. Ancak Siraküza gibi sevimli gelmedi. ..gri, eski yüksek binalar dar ara sokaklar ,paslı demirli balkonlar , dökük, yıkık evler gibi görünüyor. Tarihi dokuyu görmekten uzak durumdayım. Otobüs bizi son istasyonda indirdi. Buradan biraz ilerdeki tren istasyonun karşısında bulunan büfe gibi  merkezi bir noktadan  bütün tur arabaları gelip müşterilerini almaya başladı. Biz de tur arabamızı beklemeye başladık. Birazdan arabamız geldi ve binip hemen yola çıktık. Genç şoförümüz bize her bilgiyi veriyor. Bizimle birlikte  Türkiye’yi tanıyan ve Türkçe konuşan Ermeni asıllı Amerikalı bir yaşlı çift ile birlikteyiz. Tabii hemen dost olup gezi bilgilerimizi paylaşmaya başlıyoruz. İkisi de güleryüzlü , konuşkan ve yardımsever insanlar.. yarı türkçe yarı İngilizce nereden gelip nereye gittiğimizi anlatırken bol bol sohbet ediyoruz. Rus Alla hanım Türkçeyi Türk dizilerini izleyerek öğrenmiş. Ermeni Greg ise Türkçeyi çocukluktan öğrenmiş.. bizim Tunus, Malta ve Sicilya seferimizi onlar tersinden yapmaya çalışıyorlar. Yol boyunca dostluk pekişip  yakın akrabalar  gibi oluyoruz. 

    Katanya’dan Agregento’ya gidişimiz iki saatimizi alıyor. Burada Yunan kolonilerinden günümüze kadar ayakta kalmış Tapınaklar vadisini göreceğiz. Vadinin en tepesinde bulunan görkemli Concordia tapınağını görmeye başlayarak yukarıya doğru çıkmaya başladık. Tepeye gelince önümüzde uzanan yürüyüş yolu boyunca muhteşem tapınakların sıralandığını görebiliyoruz. Burası Dor düzenindeki antik Yunan tapınaklarının korunduğu, içinde sadece tapınakların değil, kente ait ortaya çıkarılan kalıntıların da bulunduğu ayrıca  kent surları , ve nekropol yapıların olduğu  geniş bir arkeolojik alan. Unesco dünya mirası listesinde bulunuyor. Tapınaklar vadisi, M.Ö. 581’de Girit ve Rodos’dan gelen Yunan kolonistlerinin kurduğu, Akragas kentinin kutsal alanıymış.  Kent, kısa sürede surları 12 kilometreyi  bulan, sırtını dik kayalara dayamış, savunması güçlü büyük ve zengin bir şehir haline getirilmiş.  Bu nedenle tanrılara şükran için devasa tapınaklar inşa etmişler. Bu yapıların bir kısmı Kartaca saldırıları ve depremlerle yıkılsa da hala görkemli bir şekilde duruyor. Daha sonraları  Roma egemenliğinde burası Agrigentum adını almış sonrasında da Bizans ve Arap egemenliği dönemlerine geçmiş. Vadinin keşfi, 1920’li yıllarda buraya gelen İngiliz subay Alexandre Hardcastle tarafından olmuş.  Tapınakların , antikçağdan kalan kalıntılarına  hayran kalan İngiliz subay buraya yerleşmeye karar verip  kendine bir ev satın almış ve  burada kazı çalışmalarına başlamış. Satın aldığı eve, Villa Aurea adını vermiş.  Bu ev ve evin  bahçesinde erken hristiyanlık dönemine ait yeraltı mezarları ağı bulunuyormuş. Bu mezarlar Tapınaklar vadisindeki ilk Hristiyanlar tarafından kullanıldığını gösteriyormuş. Sırasıyla vadideki tapınakları gezip görmeye önce Juno tapınağından başladık. Juno , vadinin en iyi korunmuş Dor tapınaklarından biri oluyor.  Vadinin diğer görkemli  tapınaklarından biri olan Concordia tapınağı da  çatısı ayakta kalan ve sütun dizisi eksiksiz görülebilen en iyi korunmuş yapı oluyormuş. Bunun nedeni ise, yaklaşık 1000 yıldır kilise olarak kullanılmış olması.  Concordia tapınağı, tapınaklar vadisinin simgesi olarak kabul edilmiş. Vadideki en çarpıcı tapınaklardan bir diğeri de, Zeus tapınağı. Burada boyları 8 metreye varan dev insan heykelleri bulunuyor Telemon denilen bu insan heykeller kolları yukarıya doğru kaldırılmış şekilde ve sanki tapınağı kaldırıyormuş hissini veriyorlar. Telemonların Zeus’un gücünü temsil ettiği belirtiliyor. Ancak geçen zaman içinde parçalanan Telemonların gövdeleriyle tek bir parça halinde bulabilmek çok zor sadece tek bir tanesini yerde yatarken görebildik. Parçaları dağınık şekilde etrafa yayılmış.  Olympia Zeus tapınağı, Kartacalılara karşı zaferin elde edilmesinden sonra tanrı Zeus’a şükran sunmak için yapılmış en görkemli anıt oluyormuş.  Ve sadece tapınaklar vadisinin değil, tüm antik Yunan dünyasının en iddialı yapılarından biri olmuş. Boyutları bakımından Atina’daki Parthenon ‘dan bile daha büyükmüş. Ancak tapınak Kartacalıların saldırıları nedeniyle tamamlanamamış. Zeus tapınağında önem taşıyan bir başka unsur da, buradaki sunağın tapınak kadar önemli olmasıymış. Akdeniz’in en büyük kurban sunaklarından biri oluyormuş. Burada düzenlenen törenler aynı zamanda şehrin birlik ve beraberliği için de önem taşıyormuş.   Agregento’daki Tapınaklar Vadisini dolaşmak hızlı bir şekilde 2 saatimizi aldı. Tur şirketi de zaten bize bu kadar zaman tanımıştı. Yeniden arabamıza binip öğle yemeğimizi yemek üzere Arkeoloji müzesinin bahçesindeki kafeye geldik. Amerikalı çiftle sohbetimize sandviçlerimizi yiyerek devam ettik.

  Öğleden sonraki turumuzda bu sefer Sicilya coğrafyasının ortalarında bir yerde olan Piazza Armenira kentine doğru yola çıkıyoruz. Yolumuz uzun yaklaşık 2 saati buluyor. Öğleden sonrayı geçirip akşam üzerine doğru Villa Romana Del Casa’ya varıyoruz. Uzaktan görünen duvar kalıntıları yaklaştıkça bir saraya dönüşüyor.

     Piazza Armenira şehri yakınlarında ortaya çıkarılan Villa Romana del Casale,    MS.3. yüzyılın sonu ile 4. Yüzyılın başında , geç Roma döneminde yapılmış bir ev.  Bu dönemde seçkin  Romalıların, kırsal alanda şehirden uzaklaşıp geniş arazilerini yönetmek için villa denilen malikane tipi evler yaptırmaları moda haline gelmiş.  İşte bunlardan biri olan, Villa Romana del Casale evinin, büyük olasılıkla toprak sahibi Romalı bir aristokrata ait olduğu  sanılıyor. Bu evin diğer malikanelere göre büyüklük ve görkem açısından çok farklı olması, imparatorluk ailesine ait simgelere de rastlanması, evin Romalı yönetici sınıftan  birilerine ait olabileceğini de düşündürmüş.   Villa, 1997’den bu yana  Unesco Dünya mirası listesine alınmış olup Roma dünyasının en önemli arkeolojik alanlarından biri olarak kabul ediliyor.  Villanın mimarisinden  iç tasarımı, içindeki heykelleri,  duvar fresk  ve resimleri,  özellikle de muhteşem mozaiklerin dünyası incelendiğinde ,  Roma kültürel dünyasını anlatan  çok dikkat çekici  izlerin olduğu görülüyor. Bilgi panolarında,   Villa Romana del Casale’de ortaya çıkarılan mozaikler,   Roma sanatının hem Akdeniz coğrafyası içinde  ve hem de kırsal elit yaşamın mekânsal düzeninin anlaşılmasında temel bir referans noktası oluşturduğu belirtiliyor.  Villa  oldukça büyük yapılmış. İçinde   avluları, termal banyoları, ziyafet salonları ve özel odalarıyla , uzun koridorlarıyla  büyük bir malikâne olarak tasarlanmış.    Evin bütün bu kısımlarına ait  döşeme mozaikleri, hem dönemin zenginliği ile ve  hem de antik dünyanın mitoloji kültürü ile düşünülerek yapılmış olması,  sanatsal açıdan önemli oldukları kadar ev sahibinin ekonomik gücünü  de gösterdikleri için eşi benzeri olmayan bir şekilde tanımlanıyorlar.  Villa Romana, günümüze kadar her ne kadar savaşlar, yağmalamalarla birlikte tahrip olsa da , kısmen sağlam bir şekilde kalabilmiş. Villanın mozaiklerinin ise mucizevi bir şekilde günümüze kadar gelebilmesinin ardında ise,  12. yüzyılda meydana gelen sellerle  çamur altında kalmış olması yatıyor. Villa Romana’daki mozaiklerinin değerli olmasının nedenlerinden biri de,  Afrika’dan getirilen usta sanatçılara  yaptırılmış  olması. Bu sanatçıların yaptığı mozaikler arasında, egzotik manzaralar, av sahneleri, gerçek ve efsanevi hayvanlar, mitolojik ve deniz sahneleri, sirk oyunları, gibi çeşitli sahneler bulunuyor. Buradaki mozaik sahneleri, Roma mozaik sanatının da zirvesi olarak kabul edilmiş. 

    Villa Romana del Casale içindeki mozaiklerin arasında görülmesi gereken    en ünlü bölüm, 60 metre  uzunluğundaki  koridorda bulunan ‘Büyük av’ mozaiği olarak bilinen eser.  Bu koridor, ev sahibinin yaşam alanlarını, Bazilika ile ev sahibesinin dairelerine bağlayan bir geçit işlevi gören kısım oluyormuş.   Bu uzun koridor üzerine yapılmış  mozaik dizisinde,  Roma İmparatorluğu’nun dört bir yanından gelen  egzotik hayvanların özellikle de Afrika’dan yakalanıp arenalarda sergilenmek üzere Roma’ya taşınması  ayrıntılarıyla resmedilmiş. Mozaik zemin oldukça ilginç sahnelerle dolu.  Roma İmparatorluğu’nun  üç büyük bölgesi olan  Afrika, İtalya ve Hindistan çeşitli sahnelerle gösterilmiş , adeta bir harita gibi sergilenmiş.  Buradaki zemin mozaiğinin solunda,  Afrika eyaletleri ile beraber gösterilen sahnede, vahşi hayvanların yakalanıp Roma’ya gönderilmesi anlatılıyor.  Panterlerin tuzağa düşürülmesi sahnesinde, yem olarak kullanıldığı anlaşılan içi çıkarılmış bir keçi ile beraber, antiloplar, aslan, yaban atları ve bir yaban domuzunun yakalanması gösteriliyor. Yine bir başka sahnede ise, kölesini  kırbaçlayan bir asker tarafından yakalanan hayvanların taşınmasının denetlendiği gösteriliyor.  Daha sonra Kartaca limanında iki devekuşunun gemiye yüklenmesi , ardından Ostia’da boşaltılması sahnelenmiş.  Buradaki en önemli görsel,  iki gemi arasında yeralan filin varlığıymış.  Mısır’ın İskenderiye limanından yüklenen Fil’in resmedilmesi, bir simge olarak , imparatorluğun zaferiyle  ve tanrılaştırılmasıyla  ilişkilendiriliyormuş.  Aynı zamanda , villa sahibinin zenginliğini, cömertliğini ve gücünü de simgeliyormuş. Yine bir başka sahnede de, bir yaban öküzünün, su aygırının ve bir Gergadanın Nil Deltasında yakalanması anlatılıyor.      Mozaiğin en üst kısmında ise,  iki asker, bir geyiği parçalayan dişi aslana saldırmaya hazırlanıyor. Burada, atlı bir asker, birkaç kaplan yavrusunu ele geçirmiştir. Kaplanın dikkatini dağıtmak için ona cam bir küre fırlattıktan sonra gemiye kaçmaya çalıştığı gösteriliyor.  Son olarak kafes içindeki bir çocuğun yem olarak kullanıldığı efsanevi Griffon’un yakalanışı anlatılmış. Büyük Av mozaiğinde gösterilen   Afrika eyaletinden başka Hindistan ise, simgesel olarak, koyu tenli bir genç kızla ve ağın içinde yakalanmış küçük kulaklı bir Hint fili ve bir Hint kaplanı ile birlikte gösterilmiş. 

  • Masaj Odası
  • Kuşlar ve çeşitli hayvanlar tarafından çekilen yarış arabalarını ve çocukları betimleyen ünlü sirk sahnesi Mozaiği
  • Evin Termal banyoları
  • Av temalı Mozaik
  • Bazilika
  • Büyük Av Sahnesi; Afrika'dan vahşi hayvanların (devekuşları ve antiloplar gibi) yakalanıp gemilerle Roma'ya taşınması sahnesinden bir kesit.
  • Hamam kompleksine giriş bölümündeki taban mozaiği
  • Balıkçı Eroslar Mozaiği
  • Hamam soğukluk Bölümü
  • Büyük Av Mozaiğinin bulunduğu Koridor.
  • Herkül'ün Devleri yenmesi
  • Büyük Av Mozaiğinden Detay
  • İç Avlu
  • Büyük Av Sahnesinden Detay
  • Büyük Av Sahnesinden Detay
  • Büyük Av Sahnesinden Detay
  • Arion salonu Mozaiği;lir çalarak yunus balığı üzerinde seyahat eden efsanevi müzisyen Arion'un mitolojik hikayesi anlatılıyor.
  • Çocukların kuşlarca çekilen arabalara bindiği mozaik sahnesi.
  • Büyük Av sahnesinden detay
  • Teknelerle deniz üzerinde balık avlayan kanatlı aşk tanrıları anlatılmış.
  • Yunan mitolojisindeki şarap ve bereket tanrısı Dionysos’un bir leopar üzerinde etrafında üzüm hasadı yapan küçük Eroslar.
  • Büyük Av Sahnesinden bir Detay
  • Büyük Av Sahnesinden Bir Detay.

  Uzun koridorun taban mozaiklerinin yanısıra villanın her bölümünde bulunan mozaiklerin Roma ve antik dünyanın mitolojik, doğa ve günlük yaşam temaları ile oluşmuş  zengin renkler ve ince detaylarla işlendiği görülüyor.  Bu kompozisyonlar aynı zamanda  Roma aristokrasisinin yaşam tarzı ve değerleri hakkında da önemli bilgileri  gösteriyor. Örneğin, ‘Bikinili Kızlar’ mozaiği, Villa Romana del Casale’nin en ünlü eserlerinden birisiymiş.  Kadınların spor yaparken tasvir edildiği en eski ve en iyi korunmuş örneklerinden biri olarak kabul ediliyor.  Kızların giydikleri iki parçalı mayoya benzer kıyafetleri nedeniyle Bikinili Kızlar adıyla anılmaktadır. Kızlar, spor şortu ve göğüs bandı giymektedir. Mozaikte, ellerinde halterler, ile uzun atlama, disk atma, kros koşusu, hentbol benzeri bir top oyunu oynanıyor. Yarışların kazananları, zafer palmiyesi ve gül çelengi ile ödüllendiriliyor. Ödülünü almak üzere olan genç kıza şeffaf altın renkli bir elbise giymiş bir kadın ödülünü veriyor.  Bu genç kızın elinde yere bir sopayla yuvarlanarak kullanılan parmaklıklı çubuklu bir tekerlek bulunuyor.

Bikinili Kızlar Mozaiği

  Antik dünyanın atletizm oyunlarına yapılan övgülerin mozaiklerdeki yansımasından başımızı yemek salonuna çevirdiğimizde, burada da, yine antik dünyaya ait mitolojik bir hikaye ile karşılaşıyoruz. Yemek salonunun zemininde Herkül’ün oniki görevi anlatılıyor.  Üç apsisli yemek salonundaki bu hikayeler, mitolojiler, burasının sadece bir yemek salonu olmayıp aynı zamanda Herkül, Argonotlar ve Dionysos gibi kahramanlık ve mitoloji temalarının işlendiği , villa sahibinin kültürünü ve statüsünü yansıtan gösterişli bir kabul salonu olarak tasarlandığını anlatıyor.  Antik dünyanın mitolojileri içinde Homeros destanlarının yeralmaması imkansız..Büyük Av uzun koridorundan girilen en görkemli oda, Homeros’un Odysseus destanından esinlenerek yapılmış. Odysseus ile üç gözlü olarak tasvir edilen dev Polyphemos’un mağaradaki karşılaşmaları buradaki mozaiklerde sahneleniyor.  Bu dev, Etna yanardağının üç kraterini simgeliyormuş. Odysseus etrafında koyunları olan deve şarap ikram ederken , devi sarhoş edip alnının ortasındaki 3. Gözü kör etmeyi isterken resmedilmiş. 

Polyphemus Mozaiği

 Villa del  Romana  evinin mozaiklerini seyretmek müthiş heyecan verici oldu. Villanın mozaikleri, Arkeolog Gentili tarafından o kadar muhteşem bulunmuş ki, buradaki mozaiklerin görselliğinin Constantinopolis’deki imparatorluk sarayında  bile olmadığını söylemiş.

   Villa Romana del Casale’den çıkmak çok zor.. defalarca gezsem buradaki muhteşem mozaiklere doyamayacağım sanırım.. Agregento ve Piazza Armerinayı da gezdikten sonra turumuzun sonuna da gelmiş olduk. Yeniden arabamıza binip Katanya’ya gitmek üzere dönüşe geçtik.  Piazza Armerina’dan Katanya’ya  birbuçuk  saatlik yolumuz var.  Yolumuz otoyoldan gidince çok daha kısa sürerek Katanya’ya vaktinde varıyoruz. Akşam Otogar’dan 7.00 otobüsüne yetişip konforlu bir yolculukla saat 22.00 de Palermo otogarına vardık. Otogar çıkışındaki gideceğimiz yer yakın olmasına rağmen taksiler sabit ücret 15 Euro alıyorlar. Yorgun bir şekilde biran önce otelimize gidip dinlenmek için canatıyoruz. Hemen taksiye binip kısa sürede otelin önüne gelince , kendimizi düşünmeden yatağa atıp uykuya daldık.  Sabah , kahve içip birşeyler yedikten sonra kendimizi daha iyi hissetmeye başlamıştık

  Şimdi Sicilya’nın turizm başkenti sayılan  Palermo’yu keşfetme, tarihini görme , sokaklarını dolaşma zamanı.. Gezmeye başlamadan önce, Palermo’nun tarihindeki önemli dönemleri okuduğumuzda,  Roma imparatorluğunun çöküşü ve ardından gelen Arap istilası ile birlikte Arap kültürünün bu bölgede uzun bir süre etkili olduğunu,  ve sonrasında kuzeyden gelen Normanların buraları işgal ederek  Norman kültürünü yerleştirdiğini öğreniyoruz.   Arapların hakimiyetinin olduğu dönemde İslami mimari özellikler ağır basarken, Normanlarla birlikte Palermo yeni krallığın başkenti ilan ediliyor. Norman kralı II.Roger zamanında  Sicilya’da olağanüstü bir inşaat ve mimari süsleme dönemi başlıyor. Özellikle de, Doğu imparatorluğundan gelen ustaların yaptığı  mozaik eserler,   çok dikkat çekici olması nedeniyle Palermo’nun bugün de en çok ziyaret edilen yerleri arasında bulunuyor.

   Palermo’daki Norman hakimiyetinde  yapılan eşine benzerine rastlanılmayan yapıları biran önce görmek isteğiyle  çok yakında bulunan  ilk Norman kilise ve manastırlarından biri  olan San Giovanni Degli Eremiti kilisesine doğru yürümeye başladık. Eremiti adı, burada yaşayan keşişlerden geliyormuş. Burası, 6. Yüzyılda inşa edilmiş Palermo’nun ilk Ortaçağ kilisesiymiş. Daha sonra 12. Yüzyılda,  Norman kralı II. Roger burasını bir Benedikten manastırı olarak yeniden düzenlemiş. Manastır,  keşişlerin kendilerine ait, bostanıyla,  meyve bahçeleriyle geniş bir alanı kaplıyormuş. Yapının etkileyiciliği, sanatsal ve kültürel özelliklerin birbirine karışmış olması ile belirginleşiyor. Bir zamanlar Sicilya’daki Müslüman hâkimiyetinin ardından gelen Norman yönetimi, Arap, Bizans ve Latin mimari geleneklerini harmanlayarak binayı yeniden yapmış. Arap mimari yapısındaki avlulu bahçe yapısı, yuvarlak kubbe tasarımının yanında, Norman kültüründeki, karakteristik olan kubbelerin parlak kırmızı renkleri diğer tarafta da,  bitki örtüsüyle çevrili manastır avlusundaki  Bizans tarzı sütun başlıkları ,İslam, Hristiyan ve Bizans kültürlerinin sentezini gösteren çok güzel bir mimari yapı  olarak karşımıza çıkıyor.

San Giovanni Degli Eremiti kilisesi

  San Giovanni kilise ve manastırına o kadar erken gelmiştik ki bizden başka kimsecikler yoktu ama hemen kilise dolmaya başladı ve biz de zaten kiliseyi baştanbaşa gezmiştik. Palermo’da Norman hakimiyetinin olması görülecek çok şey olduğunu da söylüyor..zaman kaybetmeden buradan çıkıp heyecanla görmeyi beklediğimiz Norman sarayına yada Palazzo Dei Normanni’ye  doğru yürümeye başlıyoruz.

   Norman sarayı, 11. Yüzyılda ,  1072’de Palermo’yu Araplardan alan Normanlar tarafından yapılmış. Ancak daha eskiden 9. Yüzyılda  Palermo’da bulunan Arap emirleri  sarayın bulunduğu bu yerde bir kale inşa etmişler. Normanlar ise bu kalenin üzerine  büyük bir saray inşa ederek, bir kraliyet sarayına dönüştürmüşler. 12. Yüzyıla gelince II. Roger döneminde burası, Normanların Sicilya krallığının yönetim merkezi haline getirilmiş. Norman sarayı, Avrupa’daki en eski kraliyet saraylarından biri.. bugün ise, Sicilya Bölge Parlamentosu’na  ev sahipliği yapıyor ve  ayrıca Unesco Dünya Mirası listesinde bulunuyor.. Saraya girmek için bilet kuyruğuna girip beklemeye başlıyoruz. Yaşlı turistler, elinde bastonu, şapkasıyla ve de ayakta zor duranlar kuyrukta bekliyor. Bilet kuyruğunda sıcak bir günde biraz bekledikten sonra biletimizi alıp sarayın güvenliğinden geçip içeriye giriyoruz. Sarayın içinde göreceğimiz önemli kısımlara girmek için yine kuyruğa girip beklemek gerekiyor. Çünkü göreceğimiz odalara da sınırlı sayıda ziyaretçi alınıyor.

Norman Sarayı Girişi

   Sırada görmek için beklediğimiz Cappella Palatina odasına doğru ilerlemeye başlıyoruz. Unesco dünya Mirası listesinde bulunan burası, Norman sarayının en önemli ziyaret yerlerinden birisi oluyor. Kraliyet şapel odasının önemi, o dönemin çok kültürlü anlayışı ile yapılmış olması..O dönem Sicilya’sında,  Latin Hristiyanların, Yunan-Bizanslı ve Müslümanların birarada yaşadığı çok kültürlü bir ortamın bulunması, mimari yapılara da yansıtılmış. Özellikle de Capella  Palatina, Norman, Bizans ve Arap-İslam sanatının  birlikte kullanılmasıyla sembol bir mimari yapı olmuş.    Şapelin içine girince üç dilde yazılmış ( Latince, Yunanca,Arapça) yazıtları  görüyoruz. İçi ise,  altın yaldızlı Bizans mozaikleriyle  detaylı dini sahnelerle süslenmiş, ahşap  tavanı ise,  İslam Arap kültürünü yansıtan  mukarnas tarzında olup, zeminin de, Bizans geleneğine uygun mozaik döşeme (Opus Sectile) tarzı ile yapıldığını görüyoruz.

  Sarayın diğer taraflarına doğru ilerlerken , salonlarda, avlu ve kule gibi kısımlarda da yine bu kültürlerin biraradaki  uyumu görülebiliyor.  Norman sarayında görülmesi gereken önemli iki mekandan biri, Capella Palatina şapeli ise, diğeri de, II. Roger’ın odası olarak bilinen özel oda oluyor.  Burası da, yine altın mozaiklerle süslü bir mücevher odası olarak aklımızda kalacak. Odanın üst bölümünde altın zemin üzerine yapılmış mozaikler görünüyor. Bu mozaikler, Palatina şapelindeki mozaiklerle aynı zamanda yapılmış ancak buradaki mozaiklerde dini temalar yerine, altın renkli görkemli bir arka fon üzerinde çiftler halinde hayvanlar ve hayali figürler görünüyorlar. Burada egzotik bir palmiyenin yanında ayna yansıması şeklinde, tavus kuşları, aslanlar yapılmış. Tavanda ise, çiçek salkımlarıyla son derece zengin bir şekilde süslenmiş av sahneleri anlatılmış. Güç ve soyluluğun simgesi olan bir kartal pençeleriyle korkaklığı simgeleyen bir tavşanı yakalamış olarak gösterilmiş.  Buradaki tasvir simgelerinin Ortadoğu sanatındaki örneklerden esinlendikleri anlaşılıyor.

 Sarayın diğer kraliyet odaları da yeniden dekore edilerek güncel hale getirilmiş. Burada bir de dünyanın en eski parlamentosu kabul edilen, Sicilya Parlamento salonu gösteriliyor. Sarayın en alt katında ise, Normanlarla ilişkili olarak Normandiyalı bir ressam olan ve empresyonist akımın öncüsü olan Claude Monet’nin eserleri , hayat öyküsü ve Monet’den etkilenen diğer ressamlara yer verilmiş. Bu kısımda ayrıca, saray öncesine ait olan Arap kalesinden  kalan duvar izlerini, temel taşlarını da görmek mümkün.

   Norman sarayından çıkıp , sarayın önünde uzanan dev parkta oturup etrafı seyrederek Palermoyla biraz daha yakınlaştık. Palermo’da o kadar çok şey varki görülmesi gereken, parkın karşısında önünde kalabalık turistlerin olduğu Palermo katedraline doğru yürümeye başladık. Palermo katedraline giriş ücretsiz olmakla beraber, içeriye girip kulelere çıkmak için ücretli bilet almak gerekiyor.   Katedralin bulunduğu alanda , daha öncesinde de erken Hristiyanlığa ait bir  kilise varmış ancak Araplar zamanında kilise camiye çevrilmiş daha sonra da  Normanlar zamanında  12. Yüzyılda yeniden katedrale  dönüştürülmüş.  dolayısıyla burası iktidarlar tarafından değiştirilmeksizin daimi bir kutsal alan olarak kabul edilmiş. Günümüzde ise, Roma Katolik katedrali olarak karşımızda duruyor. Ancak mimari açıdan, Arap-Norman mirasının simgesi olarak kabul ediliyormuş.  Palermo katedraline dışardan bakınca , yapının gotik tarzdaki sivri kuleleri ve devasa yapısı ile muhteşem görünümüne karşılık,  içerisi,  klasik tarzda mermerler ve fresklerle süslenmiş…Palermo katedralinin asıl önemi, katedralin yapıldığı tarihlerde, Arap, Norman, Gotik, Barok ve Neoklasik tarzları biraraya getirilmesi ile ortaya çıkmış olmasıymış.  Ayrıca,  Norman kralından, kutsal Roma imparatoruna ve Sicilya kraliyet  ailesi üyelerine ait, lahitlerin olduğu da verilen bilgiler arasında bulunuyor. II.Roger’ın mezarındaki lahit,  dört beyaz mermer aslanın taşıdığı porfir levhalardan  yapılmış ve mozaiklerle süslenmiş şekilde bulunuyormuş.

Palermo Katedrali
Palermo Katedrali

    Palermo katedrali, Norman sarayı derken bu kadar yoğun bir müze ziyareti sonrasında  epeyce yorulmuş ve çok acıkmış olduğumuzu fark ederek   artık İtalyan pizzalarının tadına bakmanın zamanının geldiğini düşündük. Sonrasında ise,  artık Palermo arkeoloji müzesini gezmeye hazırdık.. Müze için ayırdığımız zaman kısa diye üzülürken müzenin çok büyük olmaması, bilgilerin derli toplu olması sayesinde akşam kapanıncaya  kadar dolaşabildik.

  Palermo Antonino Salinas arkeoloji müze binası,  geçmişte bir manastır olarak yapılmış ,  19. Yüzyılda ise müzeye dönüştürülmüş. Girişte arkeolog Antonino Salinas’ın bir büstü duruyor. Burada, sergilenen koleksiyonlarda, kazı buluntularından kolonilerdeki ticaret hayatına, mimari yapılara, kültür ve inançlara doğru değişen pekçok belge  birarada görülebiliyor.  Ayrıca buradaki bilgilerden arkeolojinin nasıl geliştiğine dair bilgileri de anlamaya çalıştık..

    Palermo arkeoloji müzesinde,  diğer müzelerdeki gibi Sicilya’daki Yunan kolonilerinden çıkan bulguların, özellikle de  Selinunte antik kentinden çıkarılan bulguların olduğu  görülüyor. Sicilya’daki yunan kolonilerine ait bilgilerin derinliği, çeşitliliği konusunda müzede sergilenen eserler oldukça tatmin edici duruyor. Selinunte antik kentinin Akdeniz ticaretinde oynadığı rolden Akdeniz ticaret hayatını çok yakından anlamaya çalışıyorum. Kıyıda Afrika’ya bakan büyük bir limana sahip olan Selinunte kentinin Akdeniz’de Kıbrıs’tan, Mısır’a, Korint’den Sicilya’ya doğru kurulan Akdeniz ticaret dünyasında önemli bir yere sahip olduğu belli oluyor.  Liman, hem  merkezi bir ulaşım noktası olarak, hem Akdeniz’in çeşitli bölgelerinden gelen denizcilerin, yolcuların toplanma noktası olarak  ve hem de kutsal mekanları ziyaret etmeye gelenler için de önemli bir  işlev görüyormuş. Sicilya’nın Agregento bölgesi de çok zengin kükürt damarlarına sahip olması nedeniyle bu bölgenin zenginleşmesine ve birçok köy yerleşiminin ortaya çıkmasına neden olmuş.  Ayrıca müzede  Akdeniz ticaretine ışık tutacak koleksiyonlar içinde, Kıbrıs’tan çıkarılan üzeri boyalı vazolar da sergileniyor. Heyecan verici bir başka şey de, 19. Yüzyıl arkeoloji çalışmalarının başlamasında, İtalyan arkeologların da önemli  yerlerinin olduğunu burada görmek. Troya’yı kazan Schliemann gibi amatör bir İtalyan arkeolog, Luigi Palma di Cesnola’ya (1832–1904) ise, aynı dönemde Kıbrıs’ta Bronz çağına ışık tutmak için çalışmalar yapmış. Çıkarılan binlerce eser o dönemde yeni açılan Newyork Metropolitan müzesine satılmış.. Arkeoloji tarihinin bu dönemlerinin çok fazla içaçıcı olmadığını söylemek gerek.. Palermo müzesinde dikkatimizi çeken diğer buluntular arasında yine Sicilya’daki tapınak kültürü karşımıza çıkıyor. Yunan kolonilerindeki tapınaklara ait bulgular arasında söylememiz gereken bir diğer şey de, buradaki anıtsal mimari yapıların çok gösterişli, renkli bezemelerle süslü, kırmızı, siyah, kahverengi ve krem tonlarında değişen renklerle yapılmış olmasıymış. Bu tapınakların içindeki mermer heykeller ise,   o dönemin kaliteli mermeri kabul edilen   Paros mermerinden yapılmış. Antonio Salinas müzesinde bu bulgulara yakından bakma olanağına sahip olduk. Kolonilerdeki mimari yapıların eşsizliğini,  özellikle tapınaklardaki renkli boyamalardan,  ölçülerin mükemmelliğinden anlamak mümkün. Kolonilere ait dikkatimizi çeken çok önemli bir şey daha söylemek gerekirse, onun da Tapınakların üzerlerinde pagan tanrılara ait  mitolojik anlatıların metop denilen kabartmaların olması. Buradaki   en ünlü metoplardan biri, Perseus’un Medusa’yı öldürme sahnesiydi.

Palermo Antonino Salinas Arkeoloji Müzesi

  Müze kapanana kadar gezdikten sonra akşam olmuştu. Müzeden çıkıp yürüyerek geri dönerken, iki yanı restoran ve kafelerle dolu caddeden meydana doğru  ilerledik. Cadde boyunca kalabalığın, arasından geçip, Quatro Cento Meydanı’na ulaştık. Meydanda şimdiye kadar görmediğim, oldukça ilginç bir mimari düzenle karşılaştım. Palermo’nun merkezindeki Quatro Cento meydanı, 17. yüzyılda İspanyol valisi tarafından, kent planlamasında simetri anlayışını göstermek amacıyla Barok tarzında yapılmış. Meydan,  adını “dört köşe” anlamından alıyor ve şehrin dört bölgesinin burada birleştiği bir kavşak niteliği taşıyor. Meydanın dört köşesindeki kavisli cepheler üç katmanlı süslemelerle düzenlenmiş: alt bölümde mevsimleri simgeleyen çeşmeler, orta bölümde Sicilya’nın dört İspanyol kralının heykelleri, en üstte ise Palermo’nun koruyucu azizleri yer alıyor. Quatro Cento’de toplanan kalabalığın arasında bir süre durup hem çevremizdeki insanları hem de meydanın dört köşesindeki heykelleri izledik; bu düzenin simetrik güzelliğini kendi gözlerimizle kavramaya çalıştık. Bugünü yoğun bir şekilde müzeleri gezerek bitirmiştik.

Quatro Cento meydanı

  Ertesi gün,  Palermo’daki ikinci günümüzde, sabah erken saatlerde uyanmaya alışık olunca bizim için gün erkenden başlıyor. Gelmeden önce yaptığımız günün programında yine önemli bir Norman yapısı olan, Monreale katedralini görmeye  gideceğiz. Buraya gitmek için bineceğimiz otobüs bileti Tabacci denilen büfelerde satılıyormuş. Biletimizi alıp, katedrale gidecek otobüse binmek için durağa doğru yürümeye başladık. Durakta otobüsü bekleyen kalabalık bir turist grubu ile aynı otobüse binince, yaklaşık 30 dakika  ayakta yolculuk yapmak zorunda kaldık.   Monreale kasabası, yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş ,  otobüsten inince, tepede esen sert ve üşüten rüzgarla karşılaştık. Hızla kasabanın dar ara sokaklarından çıkıp meydandaki katedrale  geldik.  Giriş  için biletlerimizi de aldıktan sonra artık katedralin muhteşem mozaiklerini seyre dalabiliriz. Sabah saatlerinde  Katedrale gelen yoğun bir turist kalabalığının olmaması, rahatça dolaşmak için ideal olduğunu söyleyebilirim.  

   Monreale katedraline dışardan bakarken, Norman sarayı kadar görkemli devasa bir katedral olduğunu söyleyebilirim. Katedralin inşa edilme öyküsünü anlayabilmek için Norman hakimiyetine daha yakından bakmak gerekiyor. Normanların kral II. Roger dönemiyle birlikte başlayan Güney italya ve Sicilya hakimiyetinin giderek yayılmasıyla birlikte, Palermo merkezde gidip gördüğümüz, Norman sarayı gibi sanatsal tarzda etkili yapılar yapma anlayışı daha sonra da devam etmiş. Normanlar, daha sonrasında da Sicilya’daki hakimiyetlerini sürdürüp özellikle Hristiyanlık inancını öne çıkartarak uzun süre hakimiyet sağlamışlar.  Katolik Monreale katedrali işte Normanların bu şaşalı hakimiyet döneminde kral II. William tarafından yaptırılmış.   12. Yüzyıl , Hristiyanlık hikayeleri, öğretileri  ile dolu dolu geçen yıllar olarak tarihe geçerken, kral II. William, tıpkı II.Roger gibi Hristiyanlığı giderek daha fazla öne çıkartmak için kiliseler, manastırlar  yaptırmaya başlamış.  Ayrıca kral Roger gibi kendisinden  iz bırakacak bir Norman yapısını da inşa ettirmek istemiş. Böylece Monreale’de bir piskoposluk merkezi inşa ettirmek için harekete geçmiş.   Ancak bu yapının diğerlerinden daha gösterişli ve etkileyici olmasına da fazlasıyla özen ve önem  göstermiş.   Hatta İstanbul’daki Ayasofya’yı  bile geride bırakacak şekilde  ihtişamlı olmasını istemiş.   Böylece Normanların islami-Arap ve Bizans üslup ve tarzlarını birleştirerek ve dönemin Akdeniz dünyasının önemli Yunan, İtalyan, Arap ustalarını da biraraya getirerek Monreale katedralini yaptırmaya başlamış.  Katedral,  Norman mimarisinin sağlam taş yapısı, Bizans sanatının mozaikleriyle işlenmiş..iç duvarların büyük bir kısmı ise, altın zeminli mozaiklerle kaplanmış. Katedral tıpkı bir ‘altın tapınak’ gibi inşa ettirilmiş. 

   Monreale katedralinin içine girince mozaiklerin güzelliğinden gözlerimiz kamaştı.  burası, Ortaçağın sanat anlayışının vücut bulduğu ender yerlerden biri olmalı. Dönemin anlayışını en güzel şekliyle gösteren bir yer olarak hayatımda iyi ki gördüm dediğim bir yer olarak kalacak. İçerideki renkli ve altın işlemeli mozaiklerin canlandırdığı Hristiyanlık kültüründen alınan  mitlere , efsanelere , hikayelere  yer verilmiş olduğunu ve bu mozaiklerden Hristiyanlık  inancını okuyarak gezdiğimi söyleyeceğim. Bu mozaik tablolarda, yaradılış efsanesinden, Ademle Havva’nın cennetten kovulmasına, Nuh’un gemisine , Habil ve Kabil hikayesine…ve anlatılan pekçok dini hikayelere yerverildiğini ve özenle mozaiklerde işlendiğini görebiliyoruz. Katedralin tabanında ise, başka bir cümbüş ortaya çıkıyor. Bu ise, geometrik desenlerin dünyası oluyor. Renkli mermerlerin binbir çeşit desenlerle şekillendirildiğini izlemek günler sürebilir.. ayrıca tavandaki ahşap boyama sanatının inceliğini, detaylı renkli boyama sanatını anlatmaya kelime yetmez. Katedralin bronzdan yapılmış 12. Yüzyıla tarihlenen ‘cennet kapısı’ olarak bilinen kapısının üzerinde de bulunan 40 panoda yine eski ve yeni ahitden alınan  hikayeler anlatılmış. Katedralin içinde yine mutlaka gezilmesi görülmesi gereken yerlerden birisi de, Benedikten manastırına ait avlu yapısı.. Bu avlu mimarisinin Arap-İslami tarzın karışımı olduğu belirtilmiş. Avlunun etrafı sütunlarla çevrilmiş, ortasında ise, küçük bir çeşme ve dört kollu su kanalı bulunuyor. Verilen bilgilerde, her sütun çifti farklı biçimde oyulmuş başlıklarla bitirilmiş; başlıklarda bitkisel motiflerin yanı sıra İncil sahneleri ve mitolojik figürlerin olduğu yazılıyor. Burası da elbette Unesco dünya mirası listesinde bulunuyor. Manastırın bir diğer önemli tarafı ise,  katedral ile birlikte Norman Sicilya’sının çok kültürlü mirasını temsil ediyor olmasıymış. Buradaki mozaikleri izlerken , Tunus’dan bu yana zevkle izlediğim Roma mozaiklerinden Bizans sanatına doğru yönelen ikinci bir aşamaya geçmiş  gibi oldum. Roma imparatorluğunun mitolojik hikayelerinden Hristiyanlık inancının mozaiklerini görmek katedralde bakmaya doyamadığımız mozaiklerin İstanbul’da Ayasofya’da da benzeri olacağı düşüncesini kafamdan atamadım.  

Monreale Katedrali
  • Katedral içindeki dinsel anlatılar
  • Monreale katedrali, Benedikten Manastır Avlusu
  • Monreale Katedrali, Benedikten Manastır Avlusu
  • Monreale Katedrali içindeki dinsel anlatılar
  • Monreale Katedrali
  • Monreale Katedrali
  • Monreale Katedrali
  • Monreale Katedrali
  • Monreale Katedrali, Benedikten Manastır Avlusu
  • Monreale Katedrali, Benedikten Manastır Avlusu
  • Monreale Katedrali, Benedikten Manastır Avlusu
  • Monreale katedrali, Cennet kapısı
  • Taban mozaikleri

   Monreale katedralinden çıkınca öğleye doğru sert rüzgar hafiflemişti. Dışarda kafelerden birine oturup sıcak kahvemizi içerken , şaşkınlık hayranlık ve heyecanımızla birlikte  yorgunluğumuzu da üzerimizden atmaya çalıştık. Kasabanın dar ara sokakları da giderek kalabalıklaşmaya başlamıştı. Palermo’ya gitmek için bilet alıp yeniden otobüse bindik. Haftasonu olunca Palermo’da turist kalabalığından başka kimseler yok. Sokak aralarında köşebaşlarında toplanan erkek grupları yüksek sesle muhabbet edip eğleniyorlar.  Turist grupları akın akın Palermo’nun meydanı, Quatro Cento’ya doğru yürüyor.  Meydanın dışına çıkıp etrafa bakınırken sokak içinde popüler bir Kanoli tatlıcısına rastlayınca durup buradaki Kanolilerin de tadına bakmadan geçemiyoruz. Bu arada, Palermo’ya geldiğimizden beri, Sicilya tatlısı olan Kanoli’nin peşine düşüp en iyi Kanoli tatlıcısını bulmaya çalıştığımızdan bu ikinci deneme noktamız oluyor. Buradaki Kanoli tatlısını tattıktan sonra çok beğenmiş olarak, hemen tatlıcıya ait yorumlara bakıyoruz. Tahmin ettiğimiz gibi  oldukça iyi bir puana sahipmiş.  Ayrıca  diğer tatlılarının da süper olduğunu söyleyeceğim. Pastanenin Pasticceria Cappello adını da unutmayacağım. Kanoli tatlısındaki özellik, Kanoli kurabiyesinin içine konulan kremanın taze Ricotto peynirinden yapılmış olması ve satın alırken de içinin yeni doldurulmuş olması önemliymiş.  Yani vitrinde hazır doldurulmuş olmaması gerekiyor. Ve tabii üzerine de bir portakal kabuğunun konulması klasik Kanoli tatlısının olmazsa olmazı sayılıyor.

  Ertesi gün , Palermo’daki tarihi turumuzda ,   herbiri bir sanat eseri olan Katedralleri gezmeye devam ediyoruz. Bugün günlerden Pazar olması nedeniyle,  bazı kilise ve katedrallerde ayinler yapılıyor. Bazılarının da açılış saatine daha çok var. Beklemek yerine , Palermo’da görmeyi istediğimiz Rönesans dönemi Barok meydan çeşmesine doğru gitmeye karar verdik.  Ana caddeden Quatro Cento meydanını geçtikten sonra , Piazza Pretoria denilen bir meydanda bulunan Fontana Pretoria /Pretoria çeşmesi birden karşımıza çıktı. Meydan çeşmesi, tıpkı Quatro Centro meydanındaki gibi 16. Yüzyılın Rönesans anlayışına uygun olarak, simetri ve suyun hareketine önem verilerek yapılmış. Dönemin  Rönesans mühendisliğini  öne çıkartmayı amaçlıyormuş.  Meydan çeşmesi, Rönesansın yeni özgür ruh ve düşünce anlayışına uygun  Barok Tarzın gösterişiyle yapılmış.  Çeşmede,  tıpkı antik Yunan dünyasında olduğu gibi bolca çıplak heykellere, mitolojik hikayelere, hayvan ve süslemelerine yer verilmiş. Ancak  bugün sanat eseri olarak baktığımız meydan çeşmesine, o dönemin halkı,    çıplak heykelleri görünce utanç çeşmesi adını takmışlar.

Fontana Pretoria Çeşmesi
Fontana Pretoria Çeşmesi

  Pretoria çeşmesinin üzerindeki muhteşem tanrı heykellerine bakıp, fotoğraflarını çektikten sonra gideceğimiz San Catoldo kilisesine doğru yürümeye başladık. San Cataldo kilisesi de diğer Norman yapıları gibi 12. Yüzyılda yapılmış Arap-Norman mimarisinin en iyi örneklerinden biri oluyor. Burası, krallığın özel şapeli olarak yapılmış. Kilisenin dıştan görünümünde sade taş duvarları ve tipik Norman mimarisinin kırmızı kubbeleri gözüküyor. Ancak içeriye doğru girince küçük bir iç mekanda çoklu Bizans sütun başlıklarının, geometrik düzenlemelerin, orijinal mozaik döşemesindeki   sanatı ve  estetik anlayışın güzelliğini   farkedebiliyoruz.

  San Cataldo kilisesinden çıkıp hemen yandaki Santa Caterina Katolik katedral ve manastırına girince ,  burada mermerlerin renklerinin çok çarpıcı olduğunu söyleyebilirim. Mermerlerin rengi,  kırmızıdan maviye , yeşil tonlarına doğru renk renk , damar damar değişiyor ve kilisenin içinde rengarenk bir dünya oluşuyor. Bu renkli mermerlerin üzerine de yapılmış beyaz kabartmalar adeta  dantel gibi duruyorlar.   Buradaki estetik görünümü , güzelliği  hayranlıkla seyretmekten başka yapacak bir şey yok. İnsan ister istemez bir Katolik manastırı ve katedralinde, insan çileciliğinin  yüceltildiği   inanç ile   sanat ve estetiğin en zarif şekillerinin birarada olmasının çelişkili olduğunu düşünüyor. Santa Caterina katedral ve manastırını gezmek, çatısına çıkmak için de ayrı bir bilet ücreti alınıyor. Ancak çatıya çıkan dar merdivenlerin  yorucu olduğunu da söylemeliyim. Aşağıya inince manastırda gelir elde etmek amacıyla rahibelerin yapıp ürettiği Kanoli tatlısı satılıyor. Buradakilerin de tadına bakmak için  uzun bir kuyruğa girip sıramızın bize gelmesini bekliyoruz. Kısa sürede elimizde Kanoli tatlılarımızla bütün turistlerin yaptığı gibi manastırın avlusunda kendimize bir yer bulup kahve ve Kanoli keyfini yaşamaya çalışıyoruz. Baktığımız yorumlarda, Manastırda yapılan Kanoli tatlısının Palermo’nun en iyisi olduğu belirtilmiş. Özellikle, Kanoli yapımında , özel bir taze kremanın burada çok iyi yapıldığı belirtiliyor.  Bununla birlikte herkesin ağız tadı farklı olduğundan daha önceki pastahanede yediğim Kanoli kreması, buradakinden bana göre daha iyiydi. Kanoli keyfinden sonra manastırın içine girip rahibelerin kaldığı yatakhaneleri gezmeye başladık.   Bütün odaların standart bir şekilde gayet sade , gösterişsiz adeta bir hücre gibi kişisel özelliklere yer verilmeyen odalar olduğunu söyleyebilirim.  Sadece tanrı inancına adanmış olarak burada kalınıyor sanırım.. Manastırı yatakhanelerinden sonra yeniden katedralin içine girip birazdan başlayacak ayini beklemeye başladık.  Bunun için Koro yukarda kendilerine ayrılan yere geçip, hafiften ses vermeye başlıyor.  İçeriye giren rahibin elinde ise, dumanı tüten ve sallanan bir tütsü kabını görüyoruz. Yukarıdaki koro ilahisini söyleyip bitirince rahip de vaaz vermeye geçiyor.

 

Santa Caterina Katolik Katedral ve Manastırı
  • Santa Caterina Katolik Katedral ve Manastırı
  • Santa Caterina Katolik Katedral ve Manastırı
  • Santa Caterina Katolik Katedral ve Manastırı
  • Santa Caterina Katolik Katedral ve Manastırı
  • Santa Caterina Katolik Katedral ve Manastırı
  • Santa Caterina Katolik Katedral ve Manastırı

   Biraz daha ayini seyrettikten sonra yavaş yavaş buradan çıkıp yine ilerde bir başka gösterişli kiliseye ,  The Church of Jesus of Casa Professa’ya doğru yürüyoruz. Burası bir Cizvit kilisesiymiş. 16. Yüzyılda  Barok tarzda yapılmış, estetiğinden oldukça etkilendiğim bir başka kilise oldu. Cizvitlerin hem kendi propagandalarını ve hem de  eğitimlerini  yaptıkları ana karargahlarından biriymiş. Bu nedenle de oldukça gösterişli bir kilise olarak yapmışlar. Yapımı tam 70 yıl sürmüş. Neredeyse bir asır olacakmış. adını, tarikata “profes” olarak kabul edilen rahiplerin yaşadığı evden almış. İçerideki  İtalyan Pompei kırmızından yapılmış mermerler,  kakmalar, tavan freskleri dudak uçurtan görsellik ve güzellikte bir sanat anlayışı içinde yapılmışlar.  Ayrıca Casa Profesa’nın içindeki  fresk ve renklerin Santa Caterina’ya göre daha gösterişli olduğunu söyleyebilirim. Casa Profesa’nın bu kadar gösterişli bir kilise olması evlilik törenlerinin de burada yapılmasına neden olmuş..

The Church of Jesus of Casa Professa
The Church of Jesus of Casa Professa

  Sabahtan beri gezdiğimiz Norman kilise ve manastırlar ziyaretleri sonrasında mola verip Quatro Cento’dan yürümeye devam ediyoruz. Pazar günü caddeler bir anda kalabalıklaştı. Erken geldiğimiz yollar, turist grupları, turlar, gençler, çocuklu aileler ile dolup taşıyor. İlerde Piazza Giuseppe Verdi meydanındaki  Massimo Tiyatrosunu görmeye karar verdik.   Tiyatro  binasının Sicilya’daki Yunan tapınaklarından esinlenmiş sütunlu bir girişi bulunuyor. Aşağıya doğru ise, Bronzdan aslan heykellerinin olduğu merdivenler binaya ihtişamlı bir giriş yapmışlar. İçeriye girip şansımıza hemen başlayacak bir tur için bilet alıyoruz. Massimo tiyatrosu, 19. Yüzyılda neoklasik tarzda yapılmış, İtalya’nın en büyük Avrupa’nın ise, Paris ve Viyana’dan sonra üçüncü büyük Opera binasıymış. İçerisinin akustiğinin mükemmeliği ve Art Nouveau tarzı yapılmış dekorasyonu ile yine gözlerimiz kamaştı.. Halen faal durumda ve güncel oyunlar oynanıyor. Salona girince, sahnenin etrafına yapılmış localarla yuvarlak bir amfitiyatroya benzediği  görülüyor.    Burada, kralın oturduğu özel bir loca da var. Bekleme salonu da görülmeye değer sanat anlayışı ile yapılmış. Tiyatronun küçük locaları ve kapılarına bakınca filmlerdeki gibi şık giysili hanımları hayal ettim. sanat kültür dünyasının 1800’lü yıllarda  Palermo gibi bir kentte iki tane büyük tiyatro ile ne kadar canlı olduğunu düşünüyorum. Diğer Tiyatro ise, Teatro Politeama Garibaldi. Burası da 19. Yüzyılda , geniş halk kitleleri için yapılmış popüler tiyatro anlayışı ile  tasarlanmış bir tiyatroymuş.  Anlaşılan biri daha elit kesim için diğeri ise daha fazla halka açık olarak yapılmışlar..

Massimo Tiyatrosu
Teatro Politeama Garibaldi.

   Palermo’da Pazar gününün kalabalıklığı tüm cadde boyunca görünüyor. Mola verip dinlenmek ve birşeyler atıştırmak için popüler yemeklere bakmaya başlıyoruz. Palermo’daki İtalyan lezzetleri arasında tanıdık bir tad karşımıza çıkıyor. Aranchi denilen içli köfteye benzeyen köfteler satılıyor. Bunların içi pirinçli dışı patatesli yada tavuklu, ahtapotlu, gibi pekçok çeşidi yapılmış. Belki Aranchilerin Ortadoğu , Arap kültüründen İtalyan lezzetlerine karıştıkları bile söylenebilir.. Buradaki pekçok Aranchi satıcısının hangisinin önünde fazla kuyruk varsa oradan almanın doğru tercih olduğunu bir kez daha tespit etmiş olduk..

  Pazar gününün kalabalığı içinde, yolda kurulan açıkhava pazarlarının içinden geçip her türlü yiyecek içecek çeşidini,  özellikle Palermo’daki göçmenlerin,  Arap ve  Afrika kültürlerinin yemeklere yansıyan şekillerini de   görmeye başladık.  Bu pazarlara Ballaro pazarı da deniliyormuş. Kökenleri ta Arap hakimiyetine kadar gittiği söylense de Palermo’daki göçmenlerin bu pazarlarda hakim olduğu görülüyor. Pazarda yemek çeşitleri de değişiyor haliyle. Balık yemeklerinden, çeşitli meze çeşitlerine kadar pekçok çeşit yemek, ucuz olarak satılıyor. Yemeklerin dışında, hediyelik eşya satıcıları da, Sicilya’nın sarı, kırmızı, yeşil  renkli  örtülerinden, çantalara , bir sürü ıvır zıvır şeyi   çok ucuza satıyorlar.

  Ertesi gün Pazartesi ve Palermo’da da son günümüz.  Bugün için görmeyi planladığımız son kilise olan,  Santa Maria Dell’Ammiraglio yada diğer adıyla La Mortadana olacak.  Burası da diğer Norman kiliseleri gibi 12. Yüzyılda yapılmış. Arap-Norman ve Bizans tarzlarının karışımı olarak yapılmış. Yapıdaki Arap kemerleri  ile  Norman taş işçiliği birarada yapılmış. İç mekânda ise,  parlak altın zeminli Bizans mozaikleri görünüyor. Duvar freskleri ve mermer süslemeler ise, Rönesans ve Barok dönemlerinde yapılmış. Santa Maria dell’Ammiraglio kilisesi,  Palermo’daki Bizans ayini geleneğini sürdüren birkaç ibadethaneden biri olarak önem taşıyor.  ayrıca Sicilya’daki en iyi korunmuş Bizans mozaiklerinden bazıları da burada bulunuyormuş. Bu mozaik sahneler içinde en ünlüsü,  Norman kralı II. Roger’ın  İsa tarafından taç giydirilmesi sahnesi oluyormuş.

  La Mortadana kilisesinin etkileyici sanatsal yapısından ayrılıp Palermo’daki son günümüzde biraz daha sokaklarda dolaşmak hoşumuza gidiyor. Ertesi gün dönüş yolculuğumuz Palermo’dan Milano’ya  oradan da Antalya’ya uzanan yolculukla sona erdi..

  Son olarak, Tunus’dan başlayan yolculuğumuz Malta’ya oradan da Sicilya’ya uzandı. Bu üç ülkeden ellerimiz kollarımız arkeoloji, mozaik sanatı, tarih, estetik ve sanata dair  pekçok  bilgiyle,  fotoğraflarla  dolu olarak döndük. Tunus’tan başlayarak Sicilya’ya uzanan coğrafyada, mozaik sanatının gözalıcı örneklerinden, içinde tarihin yaşandığı  binalara, sokaklara ,  görkemli saray binalarına, katedrallere   uzanan kültür dünyasının içine girdik.  Akdeniz’in tarihini anlamak için bu üç önemli ülkeyi ardı ardına gezmenin isabetli olduğunu da söylemeliyim. Zira bir yerde gördüğüm kültürün diğer yerde başka bir şekilde görmenin  Akdeniz kültürünü anlamak için ne kadar tamamlayıcı olduğunu hissediyorum.

Bakılan Kaynaklar;

Fernand Braudel, Bellek ve Akdeniz, Metis Yayınları.

Luciano Catullo,  The ancient Roman Villa of Casale at Piazza Armerina: Past and Present, ‘Morgantina’.

Lisa Sciortino,  Monreale the Cathedral,the Mosaics,The Cloister.  

Umberto Eco, Ortaçağ, Cilt 2. Alfa Yay.

Umberto Eco, Antik Roma, Alfa yay.

Umberto Eco, Antik Yunan, Alfa Yay.

Bu gezi, Levent Konyar ile birlikte, 6-18 Mayıs 2026 tarihleri arasında gerçekleştirildi.

Bir Cevap Yazın