Mora yada Peloponnese yarımadası, Yunanistan’ın güneye doğru uzanmış , Akdeniz, Ege ve İyon denizleriyle çevrili beşparmak biçimindeki anakarası. Burasının sıklıkla gidilen turistik destinasyonlardan olan Yunan adalarından daha farklı bir coğrafya olduğunu belirteyim. Yarımadanın zeytin ağaçları ile kaplı alçak tepelerinin, inanılmaz derecede temiz ve bakir denizlerinin , bakımlı plajlarının ve birbirinden güzel koylarının olduğunu söyleyebilirim. Ancak Mora yarımadasının bu doyumsuz güzelliklerinin pekçoğunu Anadolu coğrafyasında görmüş olmanın tatmini içinde bize daha fazla ilginç gelen, Anadolu coğrafyası ile olan ortak tarih ve kültürel geçmişin peşine düşmek oldu.
Mora coğrafyası, bir zamanlar Homeros’un destanlarında anlattığı gibi Anadolu coğrafyası ile birlikte düşünülüyordu. Homeros’un anlattığı coğrafyalar üzerinde özellikle Troya’yı gezerken İlk Yunan uygarlığı olan Mikenleri düşünmeden edememiştik. Anadolu ile Yunanistan ana karasındaki bu ortak tarih ve kültürün izleri hep karşımıza çıktı. Şimdi ise, Mora yarımadasında bu izleri takip etmeyi planlıyoruz. Homeros destanlarında anlatılan geçmişin saray hayatlarını , kahramanlarını, mitolojik hikayelerdeki yerleri arkeolojik alanlarda ve müzelerde görebilmeyi umuyoruz. Mora yarımadasındaki ortak tarihten Akdeniz kültürüne dek izlenecek görülecek pek çok şey var. Akdeniz’de bir zamanlar hem askeri hem ticari güç olarak ortaya çıkan Venediklilerin , Bizans ve Osmanlıların Mora’da bıraktıkları izler öylesine güçlü olmuş ki bu izleri hala görebilmek mümkün. Ortaçağın güçlü Venedik kalelerini , köyleri, dağlardaki Bizans manastır ve kiliseleri, muhteşem Osmanlı camilerini görmeyi hayal ederek Mora yarımadasını gezmeye başlıyoruz.
Yol güzergahımız Antalya’da yaşıyor olmamız nedeniyle sabahın erken saatlerinde hareketle Çeşmeye giderek başladı. yaklaşık 6 saatlik bir yolculukla öğle saatlerinde Haziran güneşinin yakıcılığı altında akşam Sakız adasına kalkacak Feribotumuzu beklemeye başladık. Bekleme ve Chekin işlemlerinin ardından pasaport işlemlerinin sonrasında yaklaşık 40 dakikalık bir yolculukla Sakız adasına vardık. Burada da yine pasaport ve giriş işlemleri sonrasında akşam saat 11.00 de Pire’ye gidecek gemimizi beklemeye başladık.
Yunanistan’ın denizci bir ülke olduğu tüm adalara düzenli gemi seferleri düzenlenmesinden belli oluyor. O kadar çok ada olmasına rağmen Atina’nın Pire limanından Yunan adalarına düzenli seferler yapılıyor. Sakız adasından da Pire limanına gece 11.00 de kalkan gemiye binip tüm gece yolculuk yapacağız. Daha önceki yıllarda yaptığımız gemi yolculuklarında kalabalık bir gruptuk ve geminin güvertesinde Ağustos ayında sıcak gecelerde kalabiliyorduk. Ancak aylardan Haziran olunca içeride seyahat etmek çok daha iyi olacak.
Sakız adasının limanında sıraya girip bekliyoruz. Gemimiz dev bir feribot. Arka arka yanaşıp kapaklarını açıp arabaları almaya başlıyor. Öyle hızlı ve seri bir şekilde bu işler yapılıyor ki dakika saniye sürmüyor içeri girmemiz ve otoparka yerleşmemiz. Günlerden pazartesi olmasının mı bir etkisi var bilmiyorum. Çok fazla yolcu görmüyorum. Zaten hemen kamaramıza çekilip günün yorgunluğunu atmaya çalışıyoruz. Tertemiz bir kamara, duş ve tuvaletler , dört kişilik yataklar ve klimaları ile gece güzel bir uyku uyuyoruz.
Sabah Pire’nin ışıkları görünmeye başlıyor. Yavaş yavaş gemi Ege denizini geçiyor ve limana yaklaşıyoruz. Limana yaklaşınca çıkış anonsu yapılıyor. Saat 7.00’de gemi yanaşınca alt kata inip arabalara biniyoruz ve gemi yine hızla boşalıyor. Atina’nın Pire limanındayız. Sabahın bu erken saatinde yollarda pek kimse yok. Yolumuz Pire’den Korint’e doğru gidiyor. Yol üzerinde dinlenmek ve birşeyler yemek içmek için mola yerleri var.
Ege denizini Adriyatik denizine bağlayan sonradan yapılmış Korint kanalını görmeyi dönüşe bırakarak yola devam etmeye karar verdik. Korint’den güneye doğru yaklaşık 50 km sonra Mikenea’da ve Tiryns’de Miken uygarlığının arkeolojik alanı bulunuyor. Haziran ayındaki olağanüstü sıcaklar nedeniyle tercihimizi Mikenea’daki arkeolojik alana kaydırarak bir başka sefer Tiryns gezisini yapmaya kendimizi ikna edip doğruca Mikenea’ya gittik.

Arkeolojik alan , ’99 yılından bu yana Unesco dünya doğa ve kültürel miras koruması altında bulunuyor. Buradaki Miken kültürünün, M.Ö. 15 yüzyıldan 12. Yüzyıla dek doğu Akdeniz’de klasik yunan kültürünün gelişmesinde önemli rol oynadığı, Homeros’un İlyada ve Odyssea destanlarıyla bağlantılı olduğu ve Avrupa sanatını ve kültürünü 3 bin yıldan daha fazla etkilediği belirtilmiş.
Yunan uygarlığının ve dolayısıyla batı uygarlığının başlangıç noktası kabul edilen Mikenlerin kazı araştırmasında Avrupa Birliğinden oldukça yardım sağlanmış. Bu nedenle de arkeolojik alanlar oldukça bilgi verici, düzenli, içlerindeki arkeoloji müzeleri ile gezmeye görmeye öğrenmeye değer tarihi yerler olduğunu belirtmek gerekiyor.
Miken uygarlığının, Homeros’un anlattığı İlyada destanında Troya’yı yokeden Akhalar olduğu öne sürülüyor. Yine destanda adı geçen krallardan Agamemnon’un da burada yaşadığı söyleniyor.
Bronz çağı uygarlığı olarak ortaya çıkan Miken uygarlığı diğer Bronz çağı uygarlıkları gibi bir saray etrafında şekillenmişler. Yapılan kazı çalışmaları ile Miken uygarlığının ortaya çıktığı sarayın oldukça yüksek bir tepe üzerine inşa edildiği, ve aşağıda şehrin dışında halkın yaşadığı söyleniyor. Şehre girerken kapıda iki dev aslan kabartmasını gördük ve ister istemez Hititlerin yaşadığı saraydaki aslanlı kapıya benzetmeden edemedik. Girişin hemen yanında bulunan mezardan bahsetmek gerekirse, burası kraliyet ailesine ait mezarlar olduğu tespiti yapılmış. Mezarlar Troya’yı kazan H. Schlieman’ın 1876’da ilgisini çekiyor ve burada Homeros destanı ile klasik Yunanistan’da hatırlanmaya değer yerlerin rehberini yazan Pausanias’ın metinlerine bakarak Mikenlerin efsanevi altın eserlerini bulmak tutkusuyla kazılar yapmaya başlıyor. Mezarlarda, özellikle ölülerin altın örtülere sarılı oldukları ve altın malzemelerle gömüldükleri ortaya çıkarılmış. Bugün bu malzemelerin bir kısmı Atina arkeoloji müzesinde sergileniyormuş.
Yukarıya tepeye doğru çıkmaya başlıyoruz. Tepede saraydan günümüze kalan birkaç sıra taş izleri görebiliyoruz. Saray denince bugün anladığımız anlamda saray binasını anlamamak gerekir. Megaron denilen bir yapıdan bahsedilmekte, tepe üzerinde geniş bir terasta kurulmuş. içinde bir kabul salonu ile birlikte çeşitli imalat atölyeleri , gıda saklama yerleri gibi bir dizi yapı bulunuyor. Saray binasında pekçok iş yani ekonomi, yönetim siyaset işleri birlikte yapılıyormuş. Miken saray uygarlığı korkunç depremler ve yangınlar sonucu yıkılmış. M.Ö. 14. Yüzyılın geç bronz çağını hayal etmek çok zor olsa da bazı ilginç detaylar da var. Örneğin su saklamak için yapılmış sarnıçlar hala varlığını koruyorlar. Yağmur sularının depolandığı kuyular, yeraltındaki sarnıçlar su sisteminden hala görebileceğimiz kalıntılar. Yine aşağıda şarap ticareti için yapılmış bir şarap evi binası da kalan izler arasında duruyor.
Miken uygarlığının seramik sanatındaki güzel örneklerini ise arkeoloji müzesinde görebildik. Müzedeki buluntular ise, şimdiye kadar göremediğim zenginlikte ve renklilikteydiler. Bronz çağının altın eserleri, renkli boyalı keramiklerin yanında Homeros destanında adı geçen Agamemnon’un mezarından çıkarılmış altın maskenin replikası (aslı Atina arkeoloji müzesinde bulunuyormuş) ve mezarından çıkarılan altın objeler de sergilenen eserler arasında duruyor.


Mikenea arkeolojik alanı ziyaretinde önemli yerlerden biri de, Atreus’un yada Agamemnon’un mezarı olarak bilinen Tholos denilen kubbe mezar yeri. Tholos mezarların özelliği, iki yanı dik magalit taşlardan örülmüş duvarlar koridor oluşturuyor. Giriş koridorlarından geçerek tepesi kubbe şeklinde olan örülmüş taşlardan mezara giriliyor. Dışarıdaki sıcağa karşılık içerisi oldukça serin bir mezar . İçeride ise herhangi bir şey yok.

Mikenea arkeolojik alanında geçirdiğimiz 2-3 saat sonrasında buradan ayrılarak Mora yarımadasının önemli kentlerinden biri olan Nafplio’ya doğru yol almaya başladık. Nafplio kenti, tarihi bir liman kenti olarak, antik Argolis kentinin limanıydı. Ortaçağ’da ise, Venediklilerin ardından Osmanlı yönetiminin altına girmiş. Yunan bağımsızlık savaşı sonrasında da ilk başkent olmuş.
Nafplio kentine girince kendimizi İtalya’da bir şehre girmiş gibi hissettik. Uzun süre Venedik hakimiyetinin altında kalması İtalyan kültürünün de buraya yerleşmesini sağlamış. Çok güzel adeta el yapımı bir kent. dar ara sokaklarda demir ferforjeli balkonlu evler. Balkonlardan sarkan begonvillerle sokaklar keşfedilmeyi bekliyor.

Nafplio kentinde kalacağımız stüdyo tarzı evleri ise ne kadar sevdiğimi anlatamam. Bu modern döşenmiş mini mutfaklı ve kendi evinizdeki kadar rahat edeceğiniz evler, otellerin soğukluğunu ortadan kaldırıyor. Kaldığımız eski bir İtalyan tipi evin yeniden restore edilmesiyle otele dönüştürülmüş bir stüdyo ev.
Mora yarımadasındaki gezimizi rahat esnek bir şekilde yapmak , yorulduğumuz zaman dinlenmek ve heryeri görme tutkusuna kapılmadan gezi yapmak düşüncesi ile yola çıktığımızdan kalacağımız yerlerdeki gün sayısını uzun tuttuk. Nafplio’da da dört gün kalmaya karar verdik. Şehrin hem içinde hem de dışında çevrede gezilecek görülecek pek çok şey var. Ertesi gün sabah erkenden Nafplio limanına inip şehri tanımaya çalıştık. Kentin içine araba parketmek yasak. Ancak limanın bir tarafına ücretsiz otopark yapılmış buraya arabanızı bırakabiliyorsunuz. Limanın etrafında ise restorantlar sıralanmış. Limanda görülecek en önemli tarihi yapı, Venedikliler tarafından 1471’de yapılmış Bourtzi kalesi. Kale yukarıdaki Palamidi kalesinin cezaevi olduğu zamanlarda cellatların konakladığı yermiş. şimdi ise kalenin sadece tur tekneleri ile etrafı gezdiriliyor. Sabahın erken saatlerinde sessiz limanda deniz suyu tertemiz ve içinde siyah renkli bir sürü balık oynaşıyor. Hayranlıkla denize ve balıklara bakıyoruz.

Nafplio’nun Arkeoloji müzesi , Miken uygarlığına ait buluntuları görmek için önemli müzelerden biri oldu benim için. Arkeoloji müzesine gitmek için kentin ana meydanı olan Plateia syntagmatos doğru yürüyüp burada tarihi bir yapı olan arkeoloji müzesi bulunuyor. Meydanda Osmanlı’dan kalan iki tane de cami ve çeşme gördük. Bunların biri kültür merkezi olmuştu. Arkeoloji müzesi ise, Venedikliler tarafından yapılmış ve cephanelik olarak kullanılmış sonra da askeri karargah binasıymış. Arkeoloji müzesinde bölgede yapılan kazılardan çıkarılan seramik buluntular, gördüğüm en renkli örnekler oldu. Özellikle kahramanlık çağının sembolü olan atların seramikler üzerindeki çizimleri Homeros destanlarını burada bir kez daha bize hatırlattı.

Arkeoloji müzesinden Nafplio’nun dar ara sokaklarına doğru yürüyüş yaparak bu İtalyan havalı şehri tanımaya çalıştık.
Nafplio’daki 2. günümüzde Epidaurus / Epidavros antik şehri ve Asklepion şifa merkezi olan arkeolojik alanına gitmeye karar verdik. Burası antik dünyanın en önemli tıp merkezlerinden biri. Burada tıpla ilgili buluntuların sergilendiği bir de arkeoloji müzesi bulunuyor. Şehre girince Tiyatrosu ile karşılaşıyoruz. Asklepios’a adanan oyunlar tiyatro’da oynandığı gibi atletik oyunlar da stadyumda oynanıyormuş.
Şehrin şifa merkezine doğru geçtiğimizde önce buraya gelen misafirlerin konaklaması için hostel benzeri bir yapıyı görüyoruz. Buraya gelen hastalar kurban etmeleri için yanlarında adaklarını da getiriyorlarmış. Arkeolojik alanda şifalanma alanı olarak görülmesi gereken üç yapı bulunuyor. Asklepion tapınağı, Abaton ve Tholos denilen yapılar kült merkezinin ana binaları oluyor.

Arkeolojik alanın en önemli şifalanma yeri ise, Abaton denilen yapıymış. Buraya gelen hastalar tanrının şifa vermesi için çok önemli olan suyla temizlenme işini yapıyorlar. Bunun için su kaynakları ve hamamlar oldukça önem taşıyor. Daha sonra hastalar kutsal uykuya yatırılıp görecekleri rüyada tanrıların onlara nasıl bir şifa vereceği söyleniyormuş. Elde edilen buluntulardan birinde, bir kadının çocuğu olmuyormuş rüyasında yakışıklı bir erkeği görmüş ve çocuğu olmuş. Elde edilen buluntularda hastanın kişisel tarihi, özel hastalığı listelenmiş. Sonrasında tanrının mucizevi iyileştirme metodu kaydedilmiş. Metinde hastanın iyileşmek amacıyla bir ücret ödediği de belirtilmiş.

Abaton’un hemen yanında bulunan Tholos denilen yapı tanrılara kurbanın sunulduğu altar olduğu tespit edilmiş. Burasının yuvarlak iç içe geçmiş bir mezar anıt olduğu da söyleniyor. Yeraltı dünyasının karanlıklarına geçişi hatırlatan bir labirente benziyor. Burası Abatonla birlikte iyileştirme esnasında birlikte kullanılıyor.
Epidaurus şifa merkezinde aynı zamanda gerçek tıp ilaçlarının kullanıldığı da çeşitli buluntularla ortaya çıkarılmış. Müzede ise kazılardan çıkarılan tıbbi aletler çoğunlukta olmak üzere pekçok buluntu sergileniyor.
Arkeolojik alandan çıkarak Nafplion’a geri dönüyoruz. Karathona halk plajı çok yakın denize girmek zamanı geldi. Deniz çok temiz ve kalabalık değil. kumlu ve hemen derinleşmeyen sığ suları olan bir plaj. Güneşin yakıcılığı geçtikten sonra deniz keyfi başlıyor.
Nafplio’da görülmesi gereken bir başka önemli yapı da, Palamidi kalesi . 18. Yüzyılda Venedikliler tarafından kentin tepesine Argolis körfezine bakar şekilde inşa edilmiş. Daha sonra Osmanlıların eline geçen kale cezaevi olarak kullanılmaya başlamış. Kalenin içindeki mahkum koğuşları, koğuşların açıldığı avlular ve hücreler hala görülebiliyor. Cezaevi, oldukça kötü şöhrete sahipmiş. Kalenin aşağıdan yukarıya doğru tam 913 merdiven basamağı olan kalenin turistikleşmesi için 999 basamağı olduğu söyleniyor.


Kale’ye çıkmak için merdivenleri tırmanmak yerine aşağıya doğru inmeyi tercih ederek aşağıdan bir taksiye binerek kaleye çıktık. Daha sonra aşağıya doğru manzarayı seyrederek 999 merdiveni inmeye başladık.
Nafplio’daki günlerimiz sona erince Mora’nın Güneydoğusunda kalan Monemvasia’ya gitmek üzere ayrılıyoruz. Güneye doğru otoyollarda yol alırken ücretli ve düzgün yolların gayet rahat ve güvenli olduğunu söyleyelim. Yaklaşık üç saatte Monemvasiya’ya varıyoruz. Kısa bir yol olmasına karşılık mola yerlerinde duraklayarak gitmek yolu uzatıyor. Monemvasia’daki Stüdyo evimiz, Nafplio’daki şık İtalyan eve göre pek fazla sempatik gelmese de konaklama fiyatının uygun olması bütçeyi rahatlatıyor.

Monemvasia , kaya üzerine yerleşmiş bir ortaçağ kasabası. Dağ görünümlü kaya parçası bir depremle ana karadan ayrılmış. Anakaraya ince bir yolla bağlanıyor. Dağ kayanın güneydoğusuna yerleşim yapılmış. Burası, Avrupa’nın en eski sürekli yerleşim yeri olarak tarihe geçmiş bunun da nedeni, çok önemli stratejik bir mevkide olması, Doğu Akdeniz’den Sicilya’ya bağlanan önemli ticari yolların kavşağında olması nedeniyle elde edilmesi için mücadele edilen bir yere dönüşmüş. Antikçağlardan ortaçağlara kadar önemli bir yer olmuş. Ticari ve kültürel bir merkez haline gelmiş. Korsan baskınların hedefi haline gelmiş.Bizans, Venedik ve Osmanlı burası için mücadele etmişler. Monemvasia , dik kayalar üzerine bir kale olarak inşa edilmiş. İçinde Bizanslılardan kalma en önemli kilise olan Ayasofya kilisesi bulunuyor. Venedikliler zamanından kalan evler ilginç özellikler taşıyor. Su sağlamak için yapılmış sarnıçlar, iç içe geçen dar ara sokaklar ile şimdi otele dönüştürülmüş evler arasında dolaşmak keyif verici ve fotoğraf çekmeyi isteklendiriyor. Monemvasia’da bir zamanlar şarap ticaretinin yapılması , Malvasia adıyla ünlenen şaraplarını da ortaya çıkarmış.

Monemvasia kasabasını ziyeret etmek istediğinizde otomobil ile içeri girilemiyor. Kalenin giriş kapısına yakın bir yerde şans eseri arabayı koyacak bir yer bulunamazsa ana karadan kaleye bağlanan yolu yukarıya doğru yürümek gerekiyor. Kalenin yukarıdaki yerleşimleri yıkılmış ve gezilmesi sakıncalı olduğundan pek önerilmiyor. Diğer taraflar onarılmış ve gezilecek yerler işaretlerle gösterilmiş. Kalabalık olmayan ve heryerde turistik hareketlerin olmadığı kalenin her tarafı görülmeye değer.
Monemvasia ortaçağ kasabasını gördükten sonra, görmeyi istediğimiz bölge olan, Mora yarımadasının orta parmağı olarak şekillenmiş olan Mani yarımadasına doğru tekrar yola çıkıyoruz. Burası aynı zamanda yolculuğumuzun ikinci etabı oluyor. Mani yarımadası gezilmesi görülmesi gereken yerlerin başında bulunuyor. Bu bölgeyi gezmek için Gytheio kentinde kalacağız. Monemvasia’dan Gytheio’ya gitmek için Sparta kentine doğru geçip buradan aşağıya ineceğiz. Sparta kentine doğru geçmemizin nedeni ise, burada bulunan eski Bizans yerleşimi olan Mystras harabelerini de görmek istememiz.

Sparta şehrinin yakınlarında Taygetos dağının eteklerine doğru gelince dağın yamaçlarındaki eski taş yapıları seçmeye başlıyoruz. Burası, 14. Ve 15. Yüzyıllarda Bizans Mora despotluğunun başkenti olmuş. Bizans imparatorluğu İstanbul’un Osmanlılara teslimine kadar Mystra’da despotluk kurmuş ve burada ikamet edip Mora’yı yönetmiş. Mimari yapı ise, Konstantinopolis mimarisinden esinlenmiş. Dağ yamaçlarındaki terasın esas kullanımı, despotlar sarayına ayrılmış. Sarayda yapılan değişiklikler ile son ana binanın Tekfur sarayının formunu takip ettiği belirtilmiş. Burada, sarayla birlikte tepede kale , diğer kiliseler ve manastırlar da bulunuyor. Kiliselerin içlerindeki fresklerin bazıları silinmekle birlikte hala renklerini koruyorlar. Bugün Bizans şehrinin en iyi korunmuş örneği olarak Unesco dünya mirası listesinde bulunuyor. Binaların hepsi gezilemiyor. Saray restorasyon sürecinde bulunuyor. St. Demetrios, Ayasofya, St. George ve Peribleptos manastırı gibi önemli kiliseler gezilebiliyor. Pantanassa manastırında ise bir grup rahibenin ikamet ettiği belirtilmiş.

Mystral harabeleri, tek bir alan içinde gezilemiyor. Önce aşağıdaki eski kilise ve kalıntıları görüp sonra yukarıdaki tepeye çıkarak yamaçlara yayılmış kale, kiliseler ve diğer kalıntılar görülebiliyor.
Sparta şehri yakınlarındaki Mystral harabelerini gezdikten sonra sıcağın iyice arttığı öğle saatlerinde buradan ayrılarak Gytheio kentine doğru yola çıkıyoruz. Gytheio , Mani yarımadasının doğu yakasında Lakonia bölgesinde bulunuyor. Aynı zamanda burası, antik Sparta’nın da limanı oluyormuş. Aklımıza hemen Homeros’un İlyada destanında anlatılan Troya savaşındaki hikayeler geliyor. Hikayede, Troyalı Paris’in Sparta kralının karısı Helen’le başlayan aşkla birlikte Sparta’dan kaçmaları ve ardından Gytheio limanına gelip burada limana çok yakın olan küçük Cranae adasında birlikte ilk gecelerini geçirdikleri anlatılır. İşte burası hikayede anlatılan liman ve adanın olduğu yer.

Akşamüzeri Gytheio şehrindeyiz. Kalacağımız yer öncesinde şehir merkezine doğru bir gözatalım dediğimizde, İstanbul plakımızı gören esnaftan biri bize tezahürat yapmaya başladı. Futbol taraftarlığı muhabbeti her kapıyı açar düşüncesiyle restorana müşteri bulmaya çalışıyor. Bu samimi iltifatları görmeye alışık olmayan bizlere yakınlık duygularını hissettirdi. Kalacağımız stüdyo eve gelince de ayrı bir ilgi gördük. Evin sahibi eşine dönüp bak kimler gelmiş Türkler buraya gelmez onlar adalara gider diyordun işte bak geldiler diye bağırdı.
Gytheio’da şehrin dışında yine bir stüdyo evde kalıyoruz. Balkonundan Akdeniz’in mavisini gözün alabildiğine şöyle apaçık görebildiğim bir yer. işte Akdeniz tam karşımda duruyor. Eşyalarımızı bırakıp doğruca upuzun kumsalın uzandığı Mavrovouni plajına indik. Plajda akşamüzeri daha çok yerel halkın olduğunu ve turist kalabalığının olmadığını gördük. Deniz ise kumlu ama tertemiz ve berrak ..
Burada kaldığımız sürede Mora’nın orta parmağı olan Mani yarımadasını keşfetmeye çalışacağız. Tabii sıcakların izin verdiği kadarıyla. Bugün Mani’nin doğu tarafına doğru uzanıyoruz. Gytheio’dan çıkınca yakın bir konumda olan Vathie plajını görmeye gidiyoruz. Vathie plajının olduğu yerde bir kamping ve küçük bir otel var. Plajda ise bizden başka kimseler yok. Arabayı parketme derdi olmuyor çünkü kimseler yok. Çok ilerdeki otel önünde birkaç genç denizde eğleniyorlar. Plaj henüz açılmamış ki şemsiyeler ve şezlongları kilitlemişler. Turist kalabalığının olmadığı bir yeri bulmak artık lüks olmaya başladı. Turist kalabalığına rastlamamak bir yana zaten bu bölgeye geldiğimizden bu yana pek fazla turiste de rastlamadık. Vathi plajının bakir ve tertemiz denizine girip yüzmek inanılmaz bir duygu veriyor. Plajın kenarında asılan deniz kalite raporunda ise üç yıldız verilmiş yani çok iyi olduğu belirtilmiş. Bu raporların farklı derecelendirmeleri var. Mavi bayrak deniz kalitesi yerine yıldız veriliyor. İki yıldız iyi ama üç yıldız çok iyi yada mükemmel deniliyor. Sanırım etrafta otel v.s. tesis olmamasından bu derece verilmiş.
Vathie plajından ayrılıp dar köy yollarından kıvrılarak ve kıyıyı seyrederek Mani yarımadasındaki başka köylere kasabalara doğru keşfe çıkıyoruz. haftaiçi olması nedeniyle yolların tenhalığı dikkatimizi çekmekle birlikte girdiğimiz yerleşimlerde de yaşama pek rastlamıyoruz. ortaçağda Bizans zamanından kalan tek yada iki çanlı taş kiliseler , terkedilmiş Bizans döneminden kalan kuleye benzer taş evler , Venedikler zamanında yapılmış kale surları, kuleler karşımıza çıkmaya başlıyor. Bazen bu terkedilmiş yerleşimler arasında birdenbire karşımıza mavi sandalyeleri ve renkli masa örtüleriyle şipşirin restoranlar yada kahvehaneler çıkıveriyor. Durup da fotoğraf çekmemek mümkün değil. Mani yarımadasını güneye doğru doğu yönünde katederken coğrafya zeytin ağaçlarıyla doluyor. Yükseltiler fazla değil alçak tepeler arasında kıvrılarak ilerliyoruz. Ne yazık ki çam ağacının gölgeliklerinin serinliğini bulamıyoruz. Yollar güvenli ve tenha olmakla birlikte yavaş ve dikkatli sürmek gerekiyor. Tek şeritten sağlanan yollarda bazen büyük araçla karşılaşmak mümkün. Yavaş sürerken zaman uzayabiliyor. Geçtiğimiz köylerin arasında plajlar uzanıyor. Skutari beach, Kotrona beach….ve daha pekçoğu önümüzde keşfedilmeyi bekliyor. Yol boyunca koyların arasındaki ıssız plajlara hayranlıkla bakarak devam ediyoruz. Tepeden izlediğimiz kadarıyla koylar geniş olduğunda plajlar, güneşin kavurucu sıcağını daha fazla hissettiriyorlar. Onun için bu denizleri hızla geçiyoruz. Koyların daralmaya başladığı yerlerde ise, çok daha güzel denizlerin olduğu görülüyor. Maviden açık maviye kayaların yeşiliyle buluştuğu denizler çok daha çekici duruyor. Mani yarımadasının en güney ucuna kadar gitmek de ilginç ve güzel olabilir. Ancak bu uca kadar gitmek yerine dar koylar ve denizleri keşfetmek daha cazip geliyor ve yolumuzu Gerolimanas köyüne çeviriyoruz.

Gerolimenas kasabasına gelince karşımıza inanılmaz bir deniz çıkıyor. şimdiye kadar gördüğümüz koylardan daha farklı içeriye doğru daha dar ve sakin bir deniz girmiş. Koy sıcak güneş yerine etrafını çeviren yüksek kayalar arasında kalıyor. Denizin serinliği ve maviliği çekiciliği arttırıyor. Mavi renk kıyıda yeşil taşlarla birleşiyor. Ve kocaman iri yeşil renge dönmüş taşlar berrak mı berrak bambaşka bir deniz oluyor. Tabii arabadan çıkar çıkmaz biranda kendimizi bu denize attık. Denizin rengiyle birlikte açıldıkça koyulaşan ve içindeki canlıların daha güzel göründüğü bir başka deniz görmedim.
Gerolimenas köyü, terkedilmiş eski kule tipi taş evlerle dolu bir köy yada kasaba iken gördüğümüz kadarıyla yavaş yavaş turistik bir yerleşime dönüştürülmeye başlanmış. Eski yıkık evler restore ediliyor..birkaç otel açılmış bile. Kıyıdaki birkaç balıkçı restoran kafe gibi yerler günlük taze balığın pişirildiği tavsiye edilecek yerler. Öğle yemeği molasını burada günün balığı menüsünden yiyerek yaptık. fiyatların çok ucuz olmamakla birlikte makul düzeyde olduklarını söyleyebilirim.
Gerolimenas’dan ayrılıp güneyden Mani’nin batı tarafına doğru kuzeye doğru çıkınca çok uzak olmayan bir başka doğal kaya oluşumu ile denizin birleştiği Mezapos denilen plajı görmeden geçmemek gerekir. Kayaların doğal plaj yaptığı burada kayalar doğal bir mağara girintisi oluşturmuşlar. Ayaklarımızı zar zor bastığımız kayaların üzerinden atlayarak yine yeşil kayalar ile mavi denizin birleştiği berrak denize hemen atladık. Bu arada denizin kaya ve taşlarla dolu olması deniz ayakkabısını da zorunlu kılıyor yada çok dikkatli girmek gerekiyor. Turistler için de favori bir yer olarak tespit edilmiş olduğundan çok tenha değil ama kalabalık hiç değil sadece birkaç turist olabiliyor.
Buradaki deniz maceramızın ardından ,Mani yarımadasının keşfini ertesi güne bırakarak akşam Gytheio’ya geri döndük.
Ertesi gün Mani yarımadasının kuzeybatısındaki Kardemyli şehrine gideceğiz. Sabah erkence hareket ettik. Burası, Gytheio’dan bir buçuk saatlik bir mesafede Messina bölgesinde bulunuyor. Kıyı boyunca gideceğimiz en uzak mesafe burası olacak. Dün takip ettiğimiz kıyı şeridinin dar ve virajlı yollarını tekrar geçerek yola devam ediyoruz. Yol boyunca yine terkedilmiş eski köylerde yukarıya doğru çıktığımızda, kuleye benzer dikdörtgen şekilde yapılmış taş kule tipi evler, tek çanlı eski Bizans kiliselerini görüyoruz. Durup bu küçük kiliselerin içlerinde hala sağlam kalmış rengarenk freskleri seyredip tekrar yola devam ederken karşımıza çıkan köy meydanlarındaki şirin sandalyeli kahvehanelerin grek (türk) kahvesini de içmeyi ihmal etmedik.



Kardemyli, antik çağlardan beri bilinen bir şehir.. Homeros’un İlyada destanlarında adı geçiyor. Destanda, Agamemnon’un Aşil’e Troya savaşına katılma koşulu olarak vaad ettiği yedi şehirden biriymiş. Sonrasında Venedikliler, Bizans ve Osmanlının hakimiyeti altına girmiş ve son olarak da Osmanlı hakimiyetine karşı direniş ordusu burada toplanıp Kalamata’ya doğru yürüyüşe geçmiş.
Kardemyl i‘deki Bizans ve Venediklilerden kalan yapılar ve terkedilmiş kule tipi evler eski şehir (old town) içinde kalıyor. Şehre girince Old town yazan bir tabeladan içeriye doğru yürüyerek 500 metre kadar gittikten sonra Mourtzinos kalesinin savunma duvarının bir parçası olan büyük bir kemerden içeriye giriyoruz. İçeride 18. Yüzyılda yapılmış Agios Spiridon kilisesi bulunuyor. Burası aynı zamanda ücretli bir müze olarak tasarlanmış. Kilisenin karşısında ise birkaç katlı Venedikliler zamanından kalan üç katlı taş kule ev duruyor. Tabelada Mourtzinos kulesi yazıyor. Kulenin içindeki dar merdivenlerinden yukarıya çıkınca Kardemyli manzarasını görebiliyorsunuz. Kardamyli’nin eski şehrini gezdikten sonra öğle sıcağının bastırmasıyla hemen yakındaki plaja kendimizi zor attık. Denizin yine iri taşları ile balıkların arasından girip serinleyebildik.


Öğleden sonra Kardemyli şehrini geride bırakıp , dönüş yolunda daha aşıdaki Limeni kasabasına uğradık. Limeni yine dar bir koyun içeriye doğru girdiği ve denizin beyaz kumlarla birleştiği efsane Turkuaz renkli denizi olan bir yer. Beyaz kumlar ile birlikte deniz, Karayip denizlerine benziyor. Limeni ise, küçük eski bir yerleşim yine taş kule ev mimarisi ve tek çanlı kilisesi ile küçük bir kasaba iken şimdi tamamen turistikleşmiş bir yer. Arabalar kasabanın içine giremiyor. Yakın bir yere bırakıp Limeni’ye girilebiliyor.

Limeni’deki deniz sefasından sonra Gytheio’ya yorgun bir şekilde dönüyoruz. Masmavi Akdeniz manzaralı balkonda dinlenebiliriz.
Mani yarımadası gezisinin son gününde Gytheio’dan yarım saat uzaklıktaki Areopoli kasabasını gezip gördük. Burası, Lakonia bölgesinde eski bir yerleşim yeri. Yunan bağımsızlık savaşının da başladığı yermiş. Burada bölgedeki tipik taş kule evler bulunuyor. Bazıları ise onarılıp müze haline getirilmiş. Bölgenin Bizanslılardan kalan eski taş kule evleri , L şeklinde yukarıya doğru dikdörtgen şeklinde kuleye benzetilerek yapıldığından kule tipi evler deniliyor. Eski taş evler de onarılıp otel ve yerleşime açılmış..Areopoli’nin turistik bir kasabaya dönüştürüldüğünü ve görselliğe oldukça önem verildiğini görüyoruz. Dükkanların önlerinde herhangi bir şey sergilenmiyor. Kafe mekanları görsel olarak göz okşayıcı ve eski kilisesinin de görkemli çan kulesiyle Areopoliye estetik ve güzellik katıyor. Areopoli’de sabah gördüğümüz kalabalık ve hareket, kafelerdeki insanlar ve turistler öğle saatlerinde birdenbire ortadan kayboluyor , kafeler boşalıp siestaya başlıyorlar. Bizim için de buradan ayrılma zamanı geliyor.



Sabah erken bir saatte Gytheio’dan ayrılarak Kalamata’ya doğru yola çıkıyoruz. Kalamata, Yunanistan’da kalacağımız son durak olacak. Burada görmek istediğimiz yerler arasında, Pylos antik şehri ile Methoni kalesini gezmeyi düşünüyoruz. Zamandan kazanmak için kıyı şeridinin dar ve virajlı yolları yerine Kuzeye Sparta’ya doğru otoyoldan çıkıyoruz. yaklaşık üç saat sonrasında Pylos’a varıyoruz. Burası, Homeros’un İlyada destanında bahsettiği bilge insan yaşlı Nestor’un sarayının bulunduğu yer. Nestor’un sarayı, Yunanistan’daki Miken uygarlığının Messina bölgesinde M.Ö. 13. Yüzyıldaki en iyi korunmuş 2. önemli yerleşimi oluyor.
Burasının bulunması da ilginç. H. Schelieman 1888’de Homeros destanı ile klasik Yunanistan’da hatırlanmaya değer yerlerin rehberini yazan Pausanias’ın metinlerine bakarak bu yeri bulmak için çalışmalar yapmaya başlamış ancak bir sonuç elde edememiş. Sonra 1909 ile 1938 yılları arasında Carl Blegen çalışmalar yapıyor ve sarayı buluyor. Ancak ne yazık ki 2. Dünya Savaşı başlıyor. Sarayın kazı çalışmaları, 1939’da başlamış. Sarayın arşivinde bulunan kil tabletlerin üzerindeki LinearB yazısı, Yunan alfabesinin ilk örnekleri olarak kabul edilmiş. Bugüne kadar gelmesinin nedeni ise, sarayın çıkan bir yangınla yanması sırasında pişmemiş olan tabletlerin pişmesi ile bugüne kadar korunarak gelmiş olmalarıymış. Bulunan kil tabletler, önce Atina Arkeoloji müzesine konulmuşlar ancak savaş nedeniyle tabletlerin korunması için daha güvenli bir yer olan Yunanistan bankalarının kasaları daha uygun görülmüş. Tabletlerin ortaya çıkarılıp incelenmesi ancak 1950’den sonra olabilmiş.
Pylos’daki kral Nestor’un sarayı, Homeros’un destanlarında anlattığı saray olduğu kabul ediliyor. Homeros’un anlattığı saraydaki zengin ve gösterişli yaşamı gözümüzün önüne getirmeye çalışırken, elde edilen bölük pörçük de olsa arkeolojik buluntular ile de bu tabloyu iyice şekillendirmeye çalışıyoruz. Destanda, Telemekhos babasından haber almak için Nestor’u ziyaret ettiğinde saray şöyle tasvir edilmiş: (odysseia III.31 v.d.) ‘vardılar Pylos erlerinin toplandığı yere , Nestor oturuyordu. Oğullarıyla ,şölen hazırlıyordu. Çevresinde adamları ,kimi et kızartıyor. Kimi şişlere geçiriyordu.Görünce yabancıları koştular. Hep birden elleriyle selam verip buyur edip oturttular. Nestoroğlu Nestoroğlu Piesistratos geldi yanlarına ilkin tuttu ikisini de elinden, oturttu şölene , deniz kıyısına serili yumuşak postların üzerine ..pay ayırdı onlara içeriklerden şarap doldurdu altın bir sağrağa Pallas Athena’ya sundu sağrağı kalkanlı Zeus’un kızına..’
Destandaki bu anlatılar ile saraydan çıkan buluntular gerçekten buradaki yaşamın bir zamanlar ne kadar zengin ve görkemli olduğunu gösteriyor. İçeriyi gezmeye başladığımız zaman, verilen bilgilerle sarayı hayal etmeye başladım.

Bu iki katlı büyük avlulu ve birçok depolama dükkanı ile yapılmış saray , özel bölümleri, hamamı, atölyeleriyle, direnaj sistemleriyle büyük bir yapı oluşturduğu belli oluyor.
Sarayın en önemli yeri olan Taht odası, birçok törenin yapıldığı ve diğer Miken krallarının ağırlandığı bir kabul salonuydu. Burada ortada bir ateş yanıyor kenarlarında ise ahşap direkler bulunuyormuş. Bugün hala bu ocağın ve sütunların yerlerini görebiliyoruz. Bu ocaklı odada sağ taraftaki duvara dayalı ahşap bir kaidenin üzerinde bir taht bulunuyormuş. Taht odasının duvarları ve zemininde günümüze kalan fresklerden ve süslemelerden burasının ne kadar muhteşem bir şekilde döşendiğini hayal edebiliyoruz. Bu yapıdaki zemin ve duvarları kaplayan muhteşem süslemelerden günümüze sadece çok azı ulaşabilmiş. Bulunan süsleme ve freskler buradaki arkeolojik alanda olmayıp Atina arkeoloji müzesinde duruyorlarmış.

Süsleme ve fresklerlerle ilgili anlatımlarda neler yazmışlar diye baktığımızda, Taht salonundaki duvarlar ve taban etkileyici zigzag , alev ve spiral desenlerle boyanmış, Diğer saraylarda olduğu gibi Miken sanatının karakteristikleriyle yapılmış.. Duvar süslemelerinden geriye kalan parçalardan birinde bulunan resmin ortasında bir kayanın üzerine oturmuş Lir çalan önemli bir karakterin muhtemelen kralın kendisi olduğu belirtilmiş. Onun etrafında bir tören ziyafetinde, üç ayaklı küçük masaların çevresinde sedirler üzerinde oturan erkekler şarap kupalarını havaya kaldırmışlar ve bir masada da pişirilip yenmeye hazır bir boğa bulunuyor. Bu süslemeler Griffon ve Aslan gibi mitolojik öykülerdeki bazı hayvanların tasviriyle tamamlanmış.
Saray kompleksini gezerken Freskleri ve süslemeleri göremedik ancak günümüze kadar gelen bazı ilginç buluntuları hala orada görebilmek oldukça heyecan vericiydi. Bu sarayın hamam kısmıydı. Burası oldukça iyi korunmuş bir alan, kraliyet ailesine aitmiş. Burada spiral dekorasyon yapılmış kilden bir çanağı hala görebilmek mümkün. Çanağın yanında ise kolayca yıkanmak için oturaklı bir merdiven yapılmış..burada yine hala yanında duran iki kavanoz duruyor. Muhtemelen birinden aromatik yağla yağlandıkları, diğerinden de suyla temizlendikleri burada verilen bilgiler arasında bulunuyor. Ayrıca bunların dışında etkileyici bir başka şey de, sarayın arşivi olduğu kabul edilen bir diğer odadan arkaik yunanca yazısı ile yazılmış çok sayıda tabletler bulunmuş ve bunlar Atina arkeoloji müzesinde duruyorlarmış. Nestorun sarayını gezerken verilen bilgilerden etkilendiğim bir başka şey de , buradaki ekonomik hayat oldu. Sarayın ekonomisinde, adaçayı, gül gibi kokulu bitkilerden aromatik yağ üretimi yapılıyormuş. Homeros destanında da bu kokularla banyo yapıldığı yazılıyor. Aromatik yağ üretiminin yapıldığı biliniyor çünkü, cenaze merasimlerinde , dini ritüllerde ve iyileştirme amaçlı kullanımları varmış. Aromatik yağ üretimi, sarayın en önemli ticaretini oluşturan üretim işi oluyormuş. Yağlar o kadar önemliymiş ki, taht odasının etrafı sayısız büyük küplerle , kilden kavonozlarla çevrilmiş olarak hala görebilmek mümkün. Bütün bu kavanozlarda aromatik yağlar bulunuyormuş.

Pylos’da Nestorun sarayının yanında bir de Tholos denilen mezar bulunuyor. Mezar antik dönemde soyulmuş ancak yapılan kazı çalışmalarında Miken kültürüne ait altın, bronz, yüzük, silah gibi olağanüstü zengin buluntular elde edilmiş. Mezarlığın bir savaşçıya ait olduğu anlaşılmış ve buraya Griffin savaşçısının mezarı denilmiş.
Pylos’taki Nestorun sarayını geride bırakarak yolumuzun üzerindeki bir başka tarihi önemi olan, Messinia bölgesinde Methon liman kentinde bulunan Methoni kalesine gitmek üzere yola koyulduk.


Methoni kalesi, 1700 yıllarında Venediklilerin yaptığı bir ortaçağ kalesi. Venediklilerden sonra Bizans ve sonrasında Osmanlılar tarafından kullanılmış. Kale savunma amaçlı olarak yapılmışsa da diğer kaleler gibi cezaevi olarak da kullanılmış. Venedikliler zamanında Koroni, Girit ve Kıbrısla birlikte Akdeniz’in önemli bir ticaret noktası olarak kabul edilmiş. Ayrıca seyahat edenlerin, hacıların kutsal yolu üzerinde olması nedeniyle de kaleden yiyecek konaklama gibi destekler de almışlar. Osmanlılar ise, kaleyi aldıkları zaman orduyu buraya yerleştirmişler.
Kaleye girerken etrafına derin bir hendek kazılmış. Hendeğin üzerinde ise 14 kemerli güzel bir taş köprü inşa edilmiş. Kaleye girdikten sonra ikinci ve sonra üçüncü kapıdan geçilip içeriye yerleşim alanına giriliyor. Kalenin etrafında da kuleler yapılmış. İçerisinde ise, buradaki yerleşimlerden kalan hamam , kilise gibi hala sağlam duran bazı binalar bulunuyor. İçeride ayrıca sarnıç olduğu ve 2.Dünya savaşında esir düşen İngiliz askerlere ait mezarların olduğu da belirtilmiş. Ayrıca osmanlı askeri tesislerine ait izlerin de olduğunu görebiliyoruz.
Methoni kalesinden ayrılıp kalacağımız Kalamata şehrine doğru geçiyoruz. Burası, Messina bölgesinin başkenti oluyor. Mora yarımadasının da en kalabalık ikinci şehri oluyormuş. Kalamata, daha çok zeytinleriyle ve zeytinyağlarıyla bilinen bir şehir. Ayrıca şehir, Venedikliler ile Osmanlılar arasında sürekli ele geçirilmeye çalışılmış. Bu nedenle İtalyan ve Osmanlı kültüründen etkilenmiş. Şehire girdiğimiz zaman iki katlı yeşil pancurlu eski İtalyan evleriyle karşılaşıyoruz. Kalamata, Nafplion gibi İtalyan tarzını çok öne çıkarmıyor ve turistik bir şehir de değil. Burası orta halli Yunanlıların yaşadığı bir kent olarak aklımda kaldı. Kaldığımız eski bir İtalyan evi de otele dönüştürülmüş şirin bir otel olmuş. evsahibi hanımın ise Türkler konusundaki sempatik yaklaşımı da ayrıca burayı daha çok sevmeme sebep oldu.

Kalamata’da kaldığımız günleri şehri tanımaya ayırdık. Şehrin ana merkezinde bulunan eski bir Bizans kilsesi olan Kutsal havariler kilisesi tarihi bir yapı olarak önem taşıyan binalardan..Burada Messina bölgesi arkeoloji müzesinin de görülmesini tavsiye edeceğim. Messina bölgesinin arkeolojik bilgilendirmesi oldukça doyurucu bir şekilde yapılmış. Bölgedeki kazı alanları ile elde edilen bulgular sergileniyor.

Göreceğimiz diğer önemli bir yer ise, şehirde cumartesi günleri kurulan yerel Pazar olacak. Kapalı Pazar yerine kurulan yerel ürünler pazarında neler var neler..bölgede yetişen sebze, meyveden, otlarına, kuru baharatlarına, akdeniz coğrafyasının bildiğimiz adaçayı, kekik, v.s. bütün otları burada da var. Yöreye özgü, elbette Kalamata zeytinleri, özel vakumlu ambalaj içinde satılıyor. Burada tadıp almak zor gözükse de bir tane kendi el yapımı zeytinlerini satan bir hanım görüyorum. Ve zeytinleri gerçekten güzel.. buranın bir de özel keçi sütünden yapılan peynirleri var. Ve çok lezzetli peynirlermiş alıp almamakta tereddüt ettikten sonra almaya karar verip sardırıyoruz. Pazarda balıklar ve başlarında kadınlar bulunuyor. Kadınlar satış, ayıklama gibi her türlü işi üstlenerek başarıyla bu işi sürdürüyorlar. Kadınların ayrıca önemli bir şekilde öne çıkarak her türlü işte görünür olduklarını da söylemek gerek. Benzin istasyonlarında restoranlarda işlerin yürütülmesini, idaresini üstlenmişler.

Kalamata’dan Pazar günü yine sıcak bir günde ayrılıp Pire’ye dönüş yoluna geçtik. Pire’ye giderken yolumuzun üzerinde Korint ile Argolis arasında kalan Nemea kentinin arkeolojik alanı görmeyi istediğimiz yerlerden biriydi. Nemea’da olimpik oyunlardan önce, Tanrı Zeus’a adanan Nemea oyunları oynanırmış. Bu oyunlar , Panhellenik oyunlar olarak biliniyor. Nemea aynı zamanda Panhellenik dini bir merkez olarak ortaya çıkmış. Nemea oyunları arasında arkeoloji müzesindeki bilgi ve buluntularda, yapılan Pentatlon yarışmalarında, disk fırlatma, atlama, cirit atma, güreş, halter gibi alanlarda yarışmaların yapıldığı belirtilmiş.


Nemea , şarapları ile de tanınan bir yer. Burada yetiştirilen özel bir üzüm çeşidi olan Agiorgitiko koyu kırmızı üzümünden yapılan şarapları oldukça ünlenmiş. Şarap ticareti yapan şirketler ve ailelerin üzüm bağlarının arasından geçerek Pazar günü açık olabilecekleri düşüncesiyle şarap almayı düşünürken Yunanistan’da Pazar günleri satış ofislerinin ne yazık ki kapalı olduğunu öğreniyoruz.
Nemea kasabasından Pire limanına giderken yolumuzun üzerindeki Korint kanalına tepeden bakacağız. Yunanistan’ın ana karası ile Mora yarımadasını birbirinden ayıran ve Ege denizi ile Adriyatik denizini birbirine bağlayan sonradan yapılmış bir kanal burası. Korint kanalını daha yakından görüp fotoğraflarımızı aldıktan sonra artık Pire limanına doğru yol almaya başladık. Pire limanından kalkacak feribotumuzla Sakız adasına geçmek için kalkış saatini beklemeye başladık. Limanda pekçok feribot var ve Yunan adalarına düzenli seferler yapılıyor. Pire limanı ana merkez oluyor. Gemiye girdikten sonra yerlerimizi bulup geminin kalkmasını bekliyoruz. Tam yanımızda self servis restoran ve koltuklarımızın önünde de dev ekran Tv duruyor. Akşam futbol maçı yayını var. Self servis restoranının yemek gürültüleri ile futbol maçı gürültülerinin birbirine karıştığı salonda yorgunluktan uyuyakaldığımızı itiraf etmeliyim..
Antik Yunan Tarihiyle İlgili ve Mora Yarımadasını Anlatan Kaynaklar
Wikipedia
Umberto Eco, Antik Yunan
George Thomson, Eski Yunan Toplumu üzerine incelemeler cilt1
Lonely Planet, Greece.
Robert Drews, Tunç Çağının Sonu.
