HOMEROS’UN COĞRAFYALARINI KEŞFE DOĞRU BİR YOLCULUK ; MORA YARIMADASI

Mora yada Peloponnese yarımadası, Yunanistan’ın güneye doğru uzanmış , Akdeniz, Ege ve İyon denizleriyle çevrili beşparmak biçimindeki anakarası.  Burasının sıklıkla gidilen turistik destinasyonlardan olan  Yunan adalarından daha farklı bir coğrafya olduğunu belirteyim. Yarımadanın zeytin ağaçları ile kaplı alçak tepelerinin, inanılmaz derecede temiz ve bakir denizlerinin , bakımlı plajlarının ve birbirinden güzel koylarının olduğunu söyleyebilirim. Ancak Mora yarımadasının bu doyumsuz güzelliklerinin pekçoğunu Anadolu coğrafyasında görmüş olmanın tatmini içinde   bize daha fazla ilginç gelen, Anadolu coğrafyası ile olan ortak tarih ve kültürel geçmişin peşine düşmek oldu.

   Mora coğrafyası,  bir zamanlar Homeros’un destanlarında anlattığı gibi  Anadolu coğrafyası ile birlikte düşünülüyordu.  Homeros’un anlattığı coğrafyalar üzerinde özellikle Troya’yı gezerken İlk Yunan uygarlığı olan Mikenleri düşünmeden edememiştik. Anadolu ile Yunanistan ana karasındaki bu ortak tarih ve kültürün izleri hep karşımıza çıktı. Şimdi ise, Mora yarımadasında bu izleri takip etmeyi planlıyoruz. Homeros destanlarında anlatılan geçmişin saray hayatlarını , kahramanlarını, mitolojik hikayelerdeki yerleri arkeolojik alanlarda ve müzelerde görebilmeyi umuyoruz.  Mora yarımadasındaki  ortak  tarihten   Akdeniz kültürüne dek izlenecek görülecek pek çok şey var. Akdeniz’de bir zamanlar hem askeri hem ticari güç olarak ortaya çıkan Venediklilerin , Bizans ve Osmanlıların Mora’da bıraktıkları izler öylesine güçlü olmuş ki bu izleri hala görebilmek mümkün. Ortaçağın güçlü Venedik kalelerini , köyleri, dağlardaki Bizans manastır ve kiliseleri, muhteşem Osmanlı camilerini görmeyi hayal ederek   Mora yarımadasını gezmeye başlıyoruz.

   Yol güzergahımız Antalya’da yaşıyor olmamız nedeniyle sabahın erken saatlerinde hareketle Çeşmeye giderek başladı. yaklaşık 6 saatlik bir yolculukla öğle saatlerinde Haziran güneşinin yakıcılığı altında akşam Sakız adasına kalkacak Feribotumuzu beklemeye başladık. Bekleme ve Chekin işlemlerinin  ardından pasaport işlemlerinin sonrasında yaklaşık 40 dakikalık bir yolculukla Sakız adasına vardık. Burada da yine pasaport ve giriş işlemleri sonrasında akşam saat 11.00 de Pire’ye gidecek gemimizi beklemeye başladık.

   Yunanistan’ın denizci bir ülke olduğu tüm adalara düzenli gemi seferleri düzenlenmesinden belli oluyor. O kadar çok ada olmasına rağmen Atina’nın Pire limanından Yunan adalarına düzenli seferler yapılıyor. Sakız adasından da Pire limanına gece 11.00 de kalkan gemiye binip tüm gece yolculuk yapacağız. Daha önceki yıllarda yaptığımız gemi yolculuklarında kalabalık bir gruptuk ve  geminin güvertesinde Ağustos ayında sıcak gecelerde kalabiliyorduk. Ancak aylardan Haziran olunca içeride seyahat etmek çok daha iyi olacak.

  Sakız adasının limanında sıraya girip bekliyoruz. Gemimiz dev bir feribot. Arka arka yanaşıp kapaklarını açıp arabaları almaya başlıyor. Öyle hızlı ve seri bir şekilde bu işler yapılıyor ki dakika saniye sürmüyor içeri girmemiz ve otoparka yerleşmemiz. Günlerden pazartesi olmasının mı bir etkisi var bilmiyorum. Çok fazla yolcu görmüyorum. Zaten hemen kamaramıza çekilip günün yorgunluğunu atmaya çalışıyoruz. Tertemiz bir kamara, duş ve tuvaletler , dört kişilik yataklar ve klimaları ile gece güzel bir uyku uyuyoruz.

  Sabah Pire’nin ışıkları görünmeye başlıyor. Yavaş yavaş gemi Ege denizini geçiyor ve  limana yaklaşıyoruz. Limana yaklaşınca çıkış anonsu yapılıyor.  Saat  7.00’de gemi yanaşınca  alt kata inip arabalara biniyoruz ve gemi yine hızla boşalıyor.  Atina’nın Pire limanındayız. Sabahın bu erken saatinde yollarda pek kimse yok. Yolumuz Pire’den Korint’e doğru gidiyor. Yol üzerinde dinlenmek ve birşeyler yemek içmek için mola yerleri var.

   Ege denizini Adriyatik denizine bağlayan sonradan yapılmış Korint kanalını görmeyi dönüşe bırakarak yola devam etmeye karar verdik. Korint’den güneye doğru yaklaşık 50 km sonra  Mikenea’da ve Tiryns’de Miken uygarlığının arkeolojik alanı bulunuyor. Haziran ayındaki olağanüstü sıcaklar nedeniyle tercihimizi Mikenea’daki arkeolojik alana kaydırarak bir başka sefer Tiryns gezisini yapmaya kendimizi ikna edip  doğruca Mikenea’ya gittik.

MİKENEA ARKEOLOJİK ALANI

Arkeolojik alan , ’99 yılından bu yana Unesco dünya doğa ve kültürel miras koruması altında bulunuyor.  Buradaki Miken kültürünün, M.Ö. 15 yüzyıldan  12. Yüzyıla dek doğu Akdeniz’de klasik yunan kültürünün gelişmesinde önemli rol oynadığı, Homeros’un İlyada ve Odyssea destanlarıyla bağlantılı olduğu ve Avrupa sanatını ve kültürünü 3 bin yıldan daha fazla etkilediği belirtilmiş. 

  Yunan uygarlığının ve dolayısıyla batı uygarlığının başlangıç noktası kabul edilen Mikenlerin kazı araştırmasında Avrupa Birliğinden oldukça yardım sağlanmış. Bu nedenle de arkeolojik alanlar oldukça bilgi verici, düzenli, içlerindeki arkeoloji müzeleri ile gezmeye görmeye öğrenmeye değer tarihi yerler olduğunu belirtmek gerekiyor.

   Miken uygarlığının, Homeros’un anlattığı İlyada destanında Troya’yı  yokeden  Akhalar olduğu öne sürülüyor. Yine destanda adı geçen krallardan Agamemnon’un da burada yaşadığı söyleniyor.

    Bronz çağı uygarlığı olarak ortaya çıkan Miken uygarlığı diğer Bronz çağı uygarlıkları gibi bir saray etrafında şekillenmişler. Yapılan kazı çalışmaları ile   Miken uygarlığının ortaya çıktığı sarayın oldukça yüksek bir tepe üzerine inşa edildiği, ve aşağıda şehrin dışında halkın yaşadığı söyleniyor. Şehre girerken kapıda iki dev aslan kabartmasını gördük ve ister istemez Hititlerin yaşadığı saraydaki aslanlı kapıya benzetmeden edemedik. Girişin hemen yanında bulunan mezardan bahsetmek gerekirse, burası kraliyet ailesine ait mezarlar olduğu tespiti yapılmış. Mezarlar Troya’yı kazan H. Schlieman’ın 1876’da ilgisini çekiyor  ve burada Homeros destanı ile klasik Yunanistan’da hatırlanmaya değer yerlerin rehberini yazan Pausanias’ın metinlerine bakarak Mikenlerin efsanevi altın eserlerini bulmak tutkusuyla kazılar yapmaya başlıyor.  Mezarlarda, özellikle ölülerin altın örtülere sarılı oldukları ve altın malzemelerle gömüldükleri ortaya çıkarılmış. Bugün bu malzemelerin bir kısmı  Atina arkeoloji müzesinde sergileniyormuş.

  Yukarıya tepeye doğru çıkmaya başlıyoruz. Tepede  saraydan günümüze kalan birkaç sıra taş izleri görebiliyoruz. Saray denince bugün anladığımız anlamda saray binasını anlamamak gerekir. Megaron denilen  bir yapıdan bahsedilmekte, tepe üzerinde geniş bir terasta  kurulmuş. içinde bir kabul salonu ile birlikte çeşitli imalat atölyeleri , gıda saklama yerleri gibi bir dizi yapı bulunuyor. Saray binasında pekçok iş yani  ekonomi, yönetim siyaset işleri birlikte yapılıyormuş.  Miken saray uygarlığı korkunç depremler ve   yangınlar  sonucu yıkılmış.  M.Ö. 14. Yüzyılın geç bronz çağını hayal etmek çok zor olsa da bazı ilginç detaylar da var. Örneğin su saklamak için yapılmış sarnıçlar hala varlığını koruyorlar. Yağmur sularının depolandığı kuyular,  yeraltındaki sarnıçlar su sisteminden hala görebileceğimiz kalıntılar. Yine aşağıda şarap ticareti için yapılmış bir şarap evi binası da kalan izler arasında duruyor.

  Miken uygarlığının seramik sanatındaki güzel örneklerini ise arkeoloji müzesinde görebildik. Müzedeki buluntular ise, şimdiye kadar göremediğim zenginlikte ve renklilikteydiler. Bronz çağının altın eserleri, renkli boyalı keramiklerin yanında Homeros destanında adı geçen Agamemnon’un mezarından çıkarılmış altın maskenin replikası (aslı Atina arkeoloji müzesinde bulunuyormuş) ve mezarından çıkarılan altın objeler de sergilenen eserler arasında duruyor.

AGAMEMNON’UN ALTIN MASKI
MİKEN ÇÖMLEKLERİ

Mikenea arkeolojik alanı ziyaretinde önemli yerlerden biri de, Atreus’un yada Agamemnon’un mezarı olarak bilinen Tholos denilen kubbe mezar yeri.  Tholos mezarların özelliği, iki yanı dik magalit taşlardan örülmüş duvarlar koridor oluşturuyor. Giriş   koridorlarından  geçerek tepesi kubbe şeklinde olan örülmüş taşlardan mezara giriliyor.  Dışarıdaki sıcağa karşılık içerisi oldukça serin bir mezar . İçeride ise herhangi bir şey yok.

ATREUS YADA AGAMEMNON’UN THOLOS/MEZARI

  Mikenea arkeolojik alanında geçirdiğimiz 2-3 saat sonrasında buradan ayrılarak Mora yarımadasının önemli kentlerinden biri olan Nafplio’ya doğru yol almaya başladık. Nafplio kenti, tarihi bir liman kenti olarak, antik Argolis kentinin limanıydı. Ortaçağ’da ise, Venediklilerin ardından Osmanlı yönetiminin altına girmiş. Yunan bağımsızlık savaşı sonrasında da ilk başkent olmuş.

  Nafplio kentine girince kendimizi İtalya’da bir şehre girmiş gibi hissettik. Uzun süre Venedik hakimiyetinin altında kalması İtalyan kültürünün de buraya yerleşmesini sağlamış. Çok güzel adeta el yapımı  bir kent. dar ara sokaklarda demir ferforjeli  balkonlu  evler. Balkonlardan sarkan begonvillerle sokaklar keşfedilmeyi bekliyor.

NAFPLİO

   Nafplio kentinde kalacağımız stüdyo tarzı evleri ise ne kadar sevdiğimi anlatamam. Bu modern döşenmiş mini mutfaklı ve kendi evinizdeki kadar rahat edeceğiniz evler, otellerin soğukluğunu ortadan kaldırıyor. Kaldığımız eski bir İtalyan tipi evin yeniden restore edilmesiyle otele dönüştürülmüş bir stüdyo ev.  

   Mora yarımadasındaki gezimizi rahat esnek bir şekilde yapmak , yorulduğumuz zaman dinlenmek ve heryeri görme tutkusuna kapılmadan gezi yapmak düşüncesi ile yola çıktığımızdan kalacağımız yerlerdeki gün sayısını uzun tuttuk. Nafplio’da da dört gün kalmaya karar verdik. Şehrin hem içinde hem de dışında çevrede gezilecek görülecek pek çok şey var.    Ertesi gün sabah erkenden Nafplio  limanına inip şehri tanımaya çalıştık. Kentin içine araba parketmek yasak. Ancak limanın bir tarafına ücretsiz otopark yapılmış buraya arabanızı bırakabiliyorsunuz. Limanın etrafında ise restorantlar sıralanmış. Limanda görülecek en önemli tarihi yapı, Venedikliler tarafından 1471’de yapılmış  Bourtzi kalesi. Kale yukarıdaki Palamidi kalesinin cezaevi olduğu zamanlarda cellatların konakladığı yermiş. şimdi ise kalenin  sadece tur tekneleri ile etrafı gezdiriliyor. Sabahın erken saatlerinde sessiz limanda deniz suyu tertemiz ve içinde siyah renkli bir sürü balık oynaşıyor. Hayranlıkla denize ve balıklara bakıyoruz. 

BOURTZİ KALESİ

   Nafplio’nun  Arkeoloji müzesi , Miken uygarlığına ait buluntuları görmek için önemli müzelerden biri oldu benim için. Arkeoloji müzesine gitmek için kentin ana meydanı olan Plateia syntagmatos doğru yürüyüp burada tarihi bir yapı olan arkeoloji müzesi bulunuyor. Meydanda Osmanlı’dan kalan iki tane de cami ve çeşme gördük. Bunların biri kültür merkezi olmuştu. Arkeoloji müzesi ise, Venedikliler tarafından yapılmış ve cephanelik olarak kullanılmış sonra da askeri karargah binasıymış.  Arkeoloji müzesinde  bölgede yapılan  kazılardan çıkarılan seramik buluntular, gördüğüm en renkli örnekler oldu. Özellikle kahramanlık çağının sembolü olan atların  seramikler üzerindeki çizimleri Homeros destanlarını burada bir kez daha bize hatırlattı.

NAFPLİO ARKEOLOJİ MÜZESİ

  Arkeoloji müzesinden Nafplio’nun dar ara sokaklarına doğru yürüyüş yaparak bu İtalyan havalı şehri tanımaya çalıştık.

  Nafplio’daki 2. günümüzde Epidaurus / Epidavros antik şehri ve Asklepion şifa merkezi olan arkeolojik alanına gitmeye karar verdik. Burası antik dünyanın en önemli tıp merkezlerinden biri. Burada tıpla ilgili buluntuların sergilendiği bir de arkeoloji  müzesi  bulunuyor. Şehre girince Tiyatrosu ile karşılaşıyoruz. Asklepios’a adanan oyunlar tiyatro’da oynandığı gibi atletik oyunlar da stadyumda   oynanıyormuş.

  Şehrin şifa merkezine doğru geçtiğimizde  önce buraya gelen misafirlerin konaklaması için hostel benzeri bir yapıyı görüyoruz. Buraya gelen hastalar kurban etmeleri için yanlarında adaklarını da getiriyorlarmış.   Arkeolojik alanda şifalanma alanı olarak görülmesi gereken üç yapı bulunuyor.  Asklepion tapınağı, Abaton ve  Tholos denilen yapılar kült merkezinin ana binaları oluyor.

ABATON

  Arkeolojik alanın en önemli şifalanma yeri ise, Abaton denilen yapıymış. Buraya gelen hastalar tanrının şifa vermesi için çok önemli olan suyla temizlenme işini yapıyorlar. Bunun için su kaynakları ve hamamlar  oldukça önem taşıyor. Daha sonra hastalar kutsal uykuya yatırılıp görecekleri rüyada  tanrıların onlara nasıl bir şifa vereceği söyleniyormuş. Elde edilen buluntulardan birinde, bir kadının çocuğu olmuyormuş rüyasında yakışıklı bir erkeği görmüş ve çocuğu olmuş. Elde edilen buluntularda hastanın kişisel tarihi, özel hastalığı listelenmiş. Sonrasında tanrının mucizevi iyileştirme metodu kaydedilmiş. Metinde hastanın iyileşmek amacıyla bir ücret ödediği de belirtilmiş.

EPİDAURUS (EPİDAVROS) ŞİFA MERKEZİNDE HASTALARIN İYİLEŞTİRİLMESİ

  Abaton’un hemen yanında bulunan Tholos denilen yapı tanrılara kurbanın sunulduğu altar olduğu tespit edilmiş.  Burasının yuvarlak iç içe geçmiş  bir mezar anıt olduğu da söyleniyor.  Yeraltı dünyasının karanlıklarına geçişi hatırlatan bir labirente benziyor.  Burası Abatonla birlikte iyileştirme esnasında birlikte kullanılıyor.

 Epidaurus şifa merkezinde aynı zamanda gerçek tıp ilaçlarının kullanıldığı da çeşitli buluntularla ortaya çıkarılmış. Müzede ise kazılardan çıkarılan tıbbi aletler çoğunlukta olmak üzere pekçok buluntu sergileniyor.

   Arkeolojik alandan çıkarak Nafplion’a geri dönüyoruz. Karathona halk plajı çok yakın denize girmek zamanı geldi. Deniz çok temiz ve kalabalık değil. kumlu ve hemen derinleşmeyen sığ suları olan bir plaj. Güneşin yakıcılığı geçtikten sonra deniz keyfi başlıyor.

   Nafplio’da görülmesi gereken bir başka önemli yapı da, Palamidi kalesi . 18. Yüzyılda Venedikliler tarafından kentin tepesine Argolis körfezine bakar şekilde inşa edilmiş. Daha sonra Osmanlıların eline geçen kale cezaevi olarak kullanılmaya başlamış. Kalenin içindeki mahkum koğuşları, koğuşların açıldığı avlular ve hücreler hala görülebiliyor. Cezaevi, oldukça kötü şöhrete sahipmiş.  Kalenin  aşağıdan yukarıya doğru tam 913 merdiven basamağı olan kalenin turistikleşmesi için 999 basamağı olduğu söyleniyor.

PALAMİDİ KALESİ
PALAMİDİ KALESİ MERDİVENLERİ

Kale’ye çıkmak için merdivenleri tırmanmak yerine aşağıya doğru inmeyi tercih ederek aşağıdan bir taksiye binerek kaleye çıktık. Daha sonra aşağıya doğru manzarayı seyrederek 999 merdiveni inmeye başladık.

  Nafplio’daki günlerimiz sona erince Mora’nın Güneydoğusunda kalan Monemvasia’ya gitmek üzere ayrılıyoruz. Güneye doğru otoyollarda yol alırken ücretli ve düzgün yolların gayet rahat ve güvenli olduğunu söyleyelim. Yaklaşık üç saatte Monemvasiya’ya varıyoruz. Kısa bir yol olmasına karşılık mola yerlerinde duraklayarak gitmek yolu uzatıyor. Monemvasia’daki Stüdyo evimiz,  Nafplio’daki şık İtalyan eve göre pek fazla sempatik gelmese de konaklama fiyatının uygun olması bütçeyi rahatlatıyor.

MONEMVASİA

  Monemvasia , kaya üzerine yerleşmiş bir ortaçağ kasabası. Dağ görünümlü kaya parçası  bir depremle ana karadan ayrılmış. Anakaraya ince bir yolla bağlanıyor. Dağ kayanın güneydoğusuna  yerleşim yapılmış. Burası, Avrupa’nın en eski sürekli yerleşim yeri olarak tarihe geçmiş bunun da nedeni, çok önemli stratejik bir mevkide olması, Doğu Akdeniz’den Sicilya’ya bağlanan önemli ticari yolların kavşağında olması nedeniyle elde edilmesi için mücadele edilen bir yere dönüşmüş. Antikçağlardan ortaçağlara kadar önemli bir yer olmuş. Ticari ve kültürel bir merkez haline gelmiş. Korsan baskınların hedefi haline gelmiş.Bizans, Venedik ve Osmanlı burası için  mücadele etmişler. Monemvasia , dik kayalar üzerine bir kale olarak inşa edilmiş. İçinde Bizanslılardan kalma en önemli kilise olan Ayasofya kilisesi bulunuyor. Venedikliler zamanından kalan evler ilginç özellikler taşıyor. Su sağlamak için yapılmış sarnıçlar, iç içe geçen dar ara sokaklar ile şimdi otele dönüştürülmüş evler arasında dolaşmak keyif verici ve fotoğraf çekmeyi isteklendiriyor.  Monemvasia’da bir zamanlar şarap ticaretinin yapılması , Malvasia adıyla ünlenen şaraplarını da  ortaya çıkarmış.

MONEMVASİA

   Monemvasia kasabasını ziyeret etmek istediğinizde  otomobil ile içeri girilemiyor. Kalenin  giriş kapısına yakın bir yerde şans eseri arabayı koyacak bir yer bulunamazsa ana karadan kaleye bağlanan yolu yukarıya doğru yürümek gerekiyor. Kalenin yukarıdaki yerleşimleri yıkılmış ve gezilmesi sakıncalı olduğundan pek  önerilmiyor. Diğer taraflar onarılmış ve gezilecek yerler işaretlerle gösterilmiş. Kalabalık olmayan ve heryerde turistik hareketlerin olmadığı kalenin her tarafı görülmeye değer.

  Monemvasia ortaçağ kasabasını gördükten sonra, görmeyi istediğimiz bölge olan, Mora yarımadasının orta parmağı olarak şekillenmiş olan Mani yarımadasına doğru tekrar yola çıkıyoruz.  Burası aynı zamanda yolculuğumuzun ikinci etabı oluyor. Mani yarımadası gezilmesi görülmesi gereken yerlerin başında bulunuyor. Bu bölgeyi gezmek için Gytheio  kentinde kalacağız. Monemvasia’dan Gytheio’ya  gitmek için Sparta kentine doğru geçip buradan aşağıya ineceğiz. Sparta kentine doğru geçmemizin nedeni ise, burada bulunan eski Bizans yerleşimi olan Mystras harabelerini de görmek istememiz.

MYSTRAL

  Sparta şehrinin yakınlarında Taygetos dağının eteklerine doğru gelince dağın yamaçlarındaki eski taş yapıları seçmeye başlıyoruz. Burası, 14. Ve 15. Yüzyıllarda Bizans Mora despotluğunun başkenti olmuş. Bizans imparatorluğu İstanbul’un Osmanlılara teslimine kadar Mystra’da  despotluk kurmuş ve  burada ikamet edip Mora’yı yönetmiş. Mimari yapı ise, Konstantinopolis mimarisinden esinlenmiş. Dağ yamaçlarındaki terasın  esas kullanımı, despotlar sarayına ayrılmış. Sarayda yapılan değişiklikler ile son ana binanın Tekfur sarayının formunu takip ettiği belirtilmiş. Burada, sarayla birlikte tepede kale , diğer kiliseler ve manastırlar da bulunuyor. Kiliselerin içlerindeki fresklerin bazıları silinmekle birlikte hala renklerini koruyorlar. Bugün Bizans şehrinin en iyi korunmuş örneği olarak Unesco dünya mirası listesinde bulunuyor. Binaların hepsi gezilemiyor. Saray restorasyon sürecinde bulunuyor. St. Demetrios, Ayasofya, St. George ve Peribleptos manastırı gibi önemli kiliseler gezilebiliyor. Pantanassa manastırında ise bir grup rahibenin ikamet ettiği belirtilmiş.

BİZANS SARAYI

  Mystral harabeleri, tek bir alan içinde gezilemiyor. Önce aşağıdaki eski kilise ve kalıntıları görüp sonra yukarıdaki tepeye çıkarak yamaçlara yayılmış kale, kiliseler ve diğer kalıntılar görülebiliyor.

  Sparta şehri yakınlarındaki Mystral harabelerini gezdikten sonra sıcağın iyice arttığı öğle saatlerinde buradan ayrılarak Gytheio kentine doğru yola çıkıyoruz.    Gytheio ,  Mani yarımadasının doğu yakasında Lakonia bölgesinde bulunuyor. Aynı zamanda burası, antik Sparta’nın da limanı oluyormuş. Aklımıza hemen Homeros’un İlyada destanında anlatılan  Troya savaşındaki  hikayeler geliyor. Hikayede, Troyalı Paris’in  Sparta kralının karısı Helen’le başlayan aşkla birlikte  Sparta’dan kaçmaları ve  ardından Gytheio  limanına gelip burada limana çok yakın olan küçük Cranae adasında birlikte ilk gecelerini geçirdikleri anlatılır. İşte burası hikayede anlatılan liman ve adanın olduğu yer.

GYTHEİO

 Akşamüzeri Gytheio şehrindeyiz. Kalacağımız yer öncesinde şehir merkezine doğru bir gözatalım dediğimizde, İstanbul plakımızı gören esnaftan biri bize tezahürat yapmaya başladı. Futbol taraftarlığı muhabbeti her kapıyı açar düşüncesiyle restorana müşteri bulmaya çalışıyor. Bu samimi iltifatları görmeye alışık olmayan bizlere  yakınlık duygularını hissettirdi. Kalacağımız stüdyo eve  gelince de ayrı bir ilgi gördük. Evin sahibi eşine dönüp bak kimler gelmiş Türkler buraya gelmez onlar adalara gider diyordun işte bak geldiler diye bağırdı.

   Gytheio’da  şehrin dışında yine bir stüdyo evde kalıyoruz. Balkonundan Akdeniz’in mavisini gözün alabildiğine şöyle apaçık görebildiğim bir yer.  işte Akdeniz tam karşımda duruyor. Eşyalarımızı bırakıp doğruca upuzun kumsalın uzandığı Mavrovouni  plajına indik. Plajda akşamüzeri daha çok yerel halkın olduğunu ve  turist kalabalığının olmadığını gördük. Deniz ise  kumlu ama tertemiz ve berrak ..

   Burada kaldığımız sürede Mora’nın orta parmağı olan Mani yarımadasını keşfetmeye çalışacağız. Tabii sıcakların izin verdiği kadarıyla. Bugün Mani’nin doğu tarafına doğru uzanıyoruz. Gytheio’dan  çıkınca yakın bir konumda olan Vathie plajını görmeye gidiyoruz. Vathie plajının olduğu yerde bir kamping ve küçük bir otel var.  Plajda ise bizden başka kimseler yok. Arabayı parketme derdi olmuyor çünkü kimseler yok. Çok ilerdeki otel önünde  birkaç genç  denizde eğleniyorlar. Plaj henüz açılmamış ki şemsiyeler ve şezlongları kilitlemişler.  Turist kalabalığının olmadığı  bir yeri bulmak artık lüks olmaya başladı. Turist kalabalığına rastlamamak bir yana  zaten bu bölgeye geldiğimizden bu yana pek fazla turiste de rastlamadık. Vathi plajının  bakir ve tertemiz denizine  girip yüzmek inanılmaz bir duygu veriyor. Plajın kenarında asılan deniz kalite raporunda ise üç yıldız verilmiş yani çok iyi olduğu belirtilmiş. Bu raporların farklı derecelendirmeleri var. Mavi bayrak deniz kalitesi yerine yıldız veriliyor. İki yıldız iyi ama üç yıldız çok iyi yada mükemmel deniliyor. Sanırım etrafta otel v.s. tesis olmamasından bu derece verilmiş.

   Vathie plajından ayrılıp dar köy yollarından kıvrılarak ve kıyıyı seyrederek Mani yarımadasındaki başka köylere kasabalara doğru keşfe çıkıyoruz. haftaiçi olması nedeniyle yolların tenhalığı dikkatimizi çekmekle birlikte girdiğimiz yerleşimlerde de yaşama pek rastlamıyoruz. ortaçağda Bizans zamanından kalan tek yada iki çanlı taş kiliseler , terkedilmiş Bizans döneminden kalan kuleye benzer taş evler , Venedikler zamanında yapılmış kale surları, kuleler karşımıza çıkmaya başlıyor. Bazen bu terkedilmiş yerleşimler arasında birdenbire karşımıza mavi sandalyeleri ve renkli masa örtüleriyle şipşirin restoranlar yada kahvehaneler çıkıveriyor. Durup da fotoğraf çekmemek  mümkün değil.   Mani yarımadasını güneye doğru doğu yönünde katederken coğrafya zeytin ağaçlarıyla doluyor. Yükseltiler fazla değil alçak tepeler arasında kıvrılarak ilerliyoruz. Ne yazık ki çam ağacının gölgeliklerinin serinliğini bulamıyoruz. Yollar güvenli ve tenha olmakla birlikte yavaş ve dikkatli sürmek gerekiyor. Tek şeritten sağlanan yollarda bazen büyük araçla karşılaşmak mümkün. Yavaş sürerken zaman uzayabiliyor. Geçtiğimiz köylerin arasında plajlar uzanıyor. Skutari beach, Kotrona beach….ve daha pekçoğu  önümüzde keşfedilmeyi bekliyor. Yol boyunca koyların arasındaki ıssız plajlara hayranlıkla bakarak devam ediyoruz. Tepeden izlediğimiz kadarıyla koylar geniş olduğunda plajlar, güneşin kavurucu sıcağını daha fazla hissettiriyorlar.   Onun için bu denizleri hızla geçiyoruz. Koyların daralmaya başladığı yerlerde ise, çok daha güzel denizlerin olduğu görülüyor.  Maviden açık maviye kayaların  yeşiliyle buluştuğu denizler çok daha çekici duruyor.   Mani yarımadasının en güney ucuna kadar gitmek de ilginç ve güzel olabilir. Ancak bu uca kadar gitmek yerine dar koylar ve denizleri keşfetmek daha cazip geliyor ve  yolumuzu Gerolimanas köyüne çeviriyoruz.

GEROLİMENAS

  Gerolimenas kasabasına gelince karşımıza inanılmaz bir deniz çıkıyor. şimdiye kadar gördüğümüz koylardan daha farklı içeriye doğru daha dar ve sakin bir deniz girmiş. Koy sıcak güneş yerine etrafını çeviren yüksek kayalar arasında kalıyor. Denizin serinliği ve maviliği çekiciliği arttırıyor. Mavi renk kıyıda yeşil taşlarla birleşiyor. Ve kocaman iri yeşil renge dönmüş taşlar berrak mı berrak bambaşka bir deniz oluyor. Tabii  arabadan çıkar çıkmaz biranda kendimizi bu denize attık. Denizin rengiyle birlikte açıldıkça koyulaşan ve içindeki canlıların daha güzel göründüğü bir başka deniz görmedim.

  Gerolimenas köyü,  terkedilmiş eski kule tipi taş evlerle dolu bir köy yada kasaba iken gördüğümüz kadarıyla yavaş yavaş turistik bir yerleşime dönüştürülmeye başlanmış. Eski yıkık evler restore ediliyor..birkaç   otel açılmış bile. Kıyıdaki birkaç balıkçı restoran kafe gibi yerler günlük taze balığın pişirildiği tavsiye edilecek yerler. Öğle yemeği molasını burada günün balığı menüsünden yiyerek yaptık. fiyatların çok ucuz olmamakla birlikte makul düzeyde olduklarını söyleyebilirim.

  Gerolimenas’dan ayrılıp güneyden Mani’nin batı tarafına doğru kuzeye doğru çıkınca çok uzak olmayan bir başka doğal kaya oluşumu ile denizin birleştiği Mezapos denilen plajı görmeden geçmemek gerekir.  Kayaların doğal plaj yaptığı burada kayalar doğal bir mağara girintisi  oluşturmuşlar. Ayaklarımızı zar zor bastığımız kayaların üzerinden atlayarak yine yeşil kayalar ile mavi denizin birleştiği berrak denize hemen atladık. Bu arada denizin kaya ve taşlarla dolu olması deniz ayakkabısını da zorunlu kılıyor yada çok dikkatli girmek gerekiyor. Turistler için de favori bir yer olarak tespit edilmiş olduğundan çok tenha değil ama kalabalık hiç değil sadece birkaç turist olabiliyor.

  Buradaki deniz maceramızın ardından ,Mani yarımadasının keşfini ertesi güne bırakarak akşam Gytheio’ya  geri döndük.

  Ertesi gün Mani yarımadasının kuzeybatısındaki    Kardemyli şehrine gideceğiz. Sabah erkence hareket ettik. Burası, Gytheio’dan  bir buçuk saatlik bir mesafede Messina bölgesinde bulunuyor. Kıyı boyunca gideceğimiz en uzak mesafe burası olacak. Dün takip ettiğimiz kıyı şeridinin dar ve virajlı yollarını tekrar geçerek yola devam ediyoruz. Yol boyunca yine terkedilmiş eski köylerde yukarıya doğru çıktığımızda, kuleye benzer dikdörtgen şekilde yapılmış taş kule tipi evler, tek çanlı eski Bizans kiliselerini görüyoruz. Durup bu küçük kiliselerin içlerinde hala sağlam kalmış  rengarenk freskleri seyredip tekrar yola devam ederken   karşımıza çıkan köy meydanlarındaki şirin sandalyeli kahvehanelerin grek (türk) kahvesini de içmeyi ihmal etmedik.

BİZANS KİLİSESİ
KİLİSE DUVAR FRESKLERİ
KİLİSE DUVAR FRESKLERİ

   Kardemyli,  antik çağlardan beri  bilinen bir şehir.. Homeros’un İlyada destanlarında  adı geçiyor. Destanda, Agamemnon’un Aşil’e Troya savaşına katılma koşulu olarak vaad ettiği yedi şehirden biriymiş.   Sonrasında Venedikliler, Bizans ve Osmanlının  hakimiyeti altına girmiş ve son olarak da Osmanlı hakimiyetine karşı direniş ordusu burada toplanıp Kalamata’ya doğru yürüyüşe geçmiş.

   Kardemyl i‘deki Bizans ve Venediklilerden kalan yapılar ve terkedilmiş kule tipi evler eski şehir (old town) içinde kalıyor.  Şehre girince Old town yazan bir tabeladan içeriye doğru yürüyerek 500 metre kadar gittikten sonra Mourtzinos kalesinin savunma duvarının bir parçası olan büyük bir kemerden içeriye giriyoruz.  İçeride 18. Yüzyılda yapılmış Agios Spiridon kilisesi bulunuyor. Burası aynı zamanda ücretli bir müze olarak tasarlanmış. Kilisenin karşısında ise birkaç katlı Venedikliler zamanından kalan üç katlı taş kule ev duruyor. Tabelada Mourtzinos kulesi yazıyor. Kulenin içindeki dar merdivenlerinden   yukarıya çıkınca Kardemyli manzarasını görebiliyorsunuz.  Kardamyli’nin eski şehrini gezdikten sonra öğle sıcağının bastırmasıyla hemen yakındaki plaja kendimizi zor attık. Denizin yine iri taşları ile balıkların  arasından girip  serinleyebildik.

KARDEMYLİ OLD TOWN
KARDEMYLİ OLD TOWN KULETİPİ EV

  Öğleden sonra Kardemyli şehrini geride bırakıp , dönüş yolunda daha aşıdaki Limeni kasabasına uğradık. Limeni yine dar bir koyun içeriye doğru girdiği ve denizin beyaz kumlarla birleştiği efsane Turkuaz renkli denizi olan bir yer. Beyaz kumlar ile birlikte deniz, Karayip denizlerine benziyor. Limeni ise, küçük eski bir yerleşim yine taş kule ev mimarisi ve tek çanlı kilisesi ile küçük bir kasaba  iken şimdi tamamen  turistikleşmiş bir yer. Arabalar kasabanın içine giremiyor. Yakın bir yere bırakıp Limeni’ye girilebiliyor.

LİMENİ

  Limeni’deki deniz sefasından sonra Gytheio’ya  yorgun bir şekilde dönüyoruz. Masmavi Akdeniz manzaralı balkonda dinlenebiliriz.

   Mani yarımadası gezisinin son gününde Gytheio’dan yarım saat uzaklıktaki Areopoli kasabasını gezip gördük. Burası, Lakonia bölgesinde eski bir yerleşim yeri. Yunan bağımsızlık savaşının da başladığı yermiş. Burada bölgedeki tipik taş kule evler  bulunuyor. Bazıları ise onarılıp müze haline getirilmiş.  Bölgenin Bizanslılardan kalan eski    taş kule evleri ,  L şeklinde yukarıya doğru dikdörtgen şeklinde kuleye benzetilerek yapıldığından kule tipi evler deniliyor.  Eski taş evler de onarılıp otel ve yerleşime açılmış..Areopoli’nin  turistik bir kasabaya dönüştürüldüğünü ve görselliğe oldukça önem verildiğini görüyoruz.  Dükkanların  önlerinde herhangi bir şey sergilenmiyor.  Kafe mekanları görsel olarak göz okşayıcı ve eski kilisesinin de görkemli çan kulesiyle Areopoliye estetik ve güzellik katıyor. Areopoli’de sabah gördüğümüz kalabalık ve hareket,  kafelerdeki insanlar ve turistler öğle saatlerinde birdenbire ortadan kayboluyor , kafeler boşalıp siestaya başlıyorlar. Bizim için de buradan ayrılma zamanı geliyor. 

AREOPOLİ
AREOPOLİ
AREOPOLİ

  Sabah erken bir saatte Gytheio’dan  ayrılarak Kalamata’ya doğru yola çıkıyoruz. Kalamata, Yunanistan’da kalacağımız son durak olacak. Burada görmek istediğimiz yerler arasında, Pylos antik şehri ile Methoni kalesini gezmeyi düşünüyoruz. Zamandan kazanmak için kıyı şeridinin dar ve virajlı yolları yerine Kuzeye Sparta’ya doğru otoyoldan çıkıyoruz. yaklaşık üç saat sonrasında Pylos’a varıyoruz. Burası, Homeros’un İlyada destanında bahsettiği bilge insan yaşlı Nestor’un sarayının bulunduğu yer. Nestor’un sarayı, Yunanistan’daki Miken uygarlığının Messina bölgesinde M.Ö. 13. Yüzyıldaki en iyi korunmuş 2. önemli yerleşimi oluyor.

  Burasının bulunması da ilginç. H. Schelieman 1888’de Homeros destanı ile klasik Yunanistan’da hatırlanmaya değer yerlerin rehberini yazan Pausanias’ın metinlerine bakarak  bu yeri bulmak için çalışmalar yapmaya başlamış ancak bir sonuç elde edememiş. Sonra 1909 ile 1938 yılları arasında Carl Blegen çalışmalar yapıyor ve sarayı buluyor. Ancak ne yazık ki 2. Dünya Savaşı başlıyor.  Sarayın kazı çalışmaları, 1939’da başlamış. Sarayın arşivinde bulunan kil tabletlerin üzerindeki LinearB yazısı,  Yunan alfabesinin ilk örnekleri olarak kabul edilmiş. Bugüne kadar gelmesinin nedeni ise, sarayın çıkan bir yangınla  yanması sırasında pişmemiş olan tabletlerin pişmesi ile bugüne kadar korunarak gelmiş olmalarıymış.  Bulunan kil tabletler, önce Atina Arkeoloji müzesine konulmuşlar  ancak savaş nedeniyle tabletlerin korunması için daha güvenli bir yer olan  Yunanistan bankalarının kasaları daha uygun görülmüş. Tabletlerin ortaya çıkarılıp incelenmesi ancak  1950’den sonra olabilmiş.

 Pylos’daki kral Nestor’un sarayı,  Homeros’un destanlarında anlattığı  saray olduğu kabul ediliyor. Homeros’un anlattığı saraydaki zengin ve  gösterişli yaşamı gözümüzün önüne getirmeye çalışırken,   elde edilen  bölük pörçük de olsa arkeolojik buluntular ile de bu tabloyu iyice şekillendirmeye  çalışıyoruz. Destanda, Telemekhos babasından haber almak için Nestor’u ziyaret ettiğinde saray şöyle tasvir edilmiş: (odysseia III.31 v.d.) ‘vardılar Pylos erlerinin toplandığı yere , Nestor oturuyordu. Oğullarıyla ,şölen hazırlıyordu. Çevresinde adamları ,kimi et kızartıyor. Kimi şişlere geçiriyordu.Görünce yabancıları koştular. Hep birden elleriyle selam verip buyur edip oturttular. Nestoroğlu Nestoroğlu Piesistratos geldi yanlarına ilkin tuttu ikisini de elinden, oturttu şölene , deniz kıyısına serili yumuşak postların üzerine ..pay ayırdı onlara içeriklerden şarap doldurdu altın bir sağrağa Pallas Athena’ya sundu sağrağı kalkanlı Zeus’un kızına..’

 Destandaki bu anlatılar ile saraydan çıkan buluntular gerçekten buradaki yaşamın bir zamanlar ne kadar zengin ve görkemli olduğunu gösteriyor. İçeriyi gezmeye başladığımız zaman, verilen bilgilerle sarayı hayal etmeye başladım.

NESTORUN SARAYI ARKEOLOJİK ALANI AÇIKLAMA PANOSU

 Bu iki katlı büyük avlulu ve birçok depolama dükkanı ile yapılmış saray , özel bölümleri, hamamı, atölyeleriyle, direnaj sistemleriyle  büyük bir yapı oluşturduğu belli oluyor.    

  Sarayın en önemli yeri olan Taht odası, birçok törenin yapıldığı ve diğer Miken krallarının ağırlandığı bir kabul salonuydu. Burada ortada bir ateş yanıyor kenarlarında ise ahşap direkler bulunuyormuş.  Bugün hala bu ocağın ve sütunların yerlerini görebiliyoruz. Bu  ocaklı odada sağ taraftaki duvara dayalı ahşap bir kaidenin üzerinde bir taht bulunuyormuş. Taht odasının duvarları ve zemininde günümüze kalan fresklerden ve süslemelerden burasının ne kadar muhteşem bir şekilde döşendiğini hayal edebiliyoruz. Bu yapıdaki zemin ve duvarları kaplayan muhteşem süslemelerden günümüze sadece çok azı ulaşabilmiş. Bulunan  süsleme ve freskler buradaki arkeolojik alanda olmayıp Atina arkeoloji müzesinde duruyorlarmış.

TAHT ODASI

  Süsleme ve fresklerlerle ilgili  anlatımlarda neler yazmışlar diye baktığımızda, Taht salonundaki duvarlar ve taban etkileyici zigzag , alev ve  spiral desenlerle  boyanmış,  Diğer saraylarda olduğu gibi Miken sanatının karakteristikleriyle yapılmış.. Duvar süslemelerinden geriye kalan parçalardan birinde bulunan resmin ortasında bir kayanın üzerine oturmuş Lir çalan önemli bir karakterin muhtemelen kralın kendisi olduğu belirtilmiş.   Onun etrafında bir tören ziyafetinde, üç ayaklı küçük masaların çevresinde sedirler üzerinde oturan erkekler şarap kupalarını havaya kaldırmışlar ve bir masada da pişirilip yenmeye hazır bir boğa bulunuyor.  Bu süslemeler Griffon ve Aslan gibi mitolojik öykülerdeki bazı hayvanların tasviriyle tamamlanmış.  

  Saray kompleksini gezerken Freskleri ve süslemeleri göremedik ancak günümüze kadar gelen bazı ilginç buluntuları hala orada görebilmek oldukça heyecan vericiydi. Bu sarayın hamam kısmıydı. Burası oldukça iyi korunmuş bir alan, kraliyet ailesine aitmiş. Burada spiral dekorasyon yapılmış kilden bir çanağı hala görebilmek mümkün. Çanağın  yanında ise kolayca yıkanmak için  oturaklı bir merdiven yapılmış..burada yine hala yanında duran  iki kavanoz duruyor. Muhtemelen   birinden aromatik yağla yağlandıkları, diğerinden de  suyla temizlendikleri burada verilen bilgiler arasında bulunuyor.  Ayrıca bunların dışında etkileyici bir başka şey de, sarayın arşivi olduğu kabul edilen bir diğer odadan arkaik yunanca yazısı ile yazılmış çok sayıda tabletler bulunmuş ve bunlar Atina arkeoloji müzesinde duruyorlarmış.   Nestorun sarayını gezerken verilen bilgilerden etkilendiğim bir başka şey de , buradaki ekonomik hayat oldu. Sarayın ekonomisinde, adaçayı, gül gibi kokulu bitkilerden aromatik yağ üretimi yapılıyormuş. Homeros destanında da bu kokularla banyo yapıldığı yazılıyor. Aromatik yağ üretiminin yapıldığı biliniyor çünkü, cenaze merasimlerinde , dini ritüllerde  ve iyileştirme amaçlı kullanımları varmış. Aromatik yağ üretimi, sarayın en önemli ticaretini oluşturan üretim  işi oluyormuş. Yağlar o kadar önemliymiş ki, taht odasının etrafı sayısız büyük küplerle , kilden kavonozlarla çevrilmiş olarak hala görebilmek mümkün. Bütün bu kavanozlarda aromatik yağlar bulunuyormuş.

NESTORUN SARAYINDA BANYO KÜVETİ

 Pylos’da Nestorun sarayının yanında bir de  Tholos denilen mezar bulunuyor. Mezar antik dönemde soyulmuş ancak yapılan kazı çalışmalarında Miken kültürüne ait altın, bronz, yüzük, silah gibi olağanüstü zengin buluntular elde edilmiş. Mezarlığın bir savaşçıya ait olduğu anlaşılmış ve buraya Griffin savaşçısının mezarı denilmiş.

  Pylos’taki Nestorun sarayını geride bırakarak yolumuzun üzerindeki bir başka tarihi önemi olan,  Messinia bölgesinde Methon liman kentinde bulunan Methoni kalesine gitmek üzere yola koyulduk.

METHONİ KALESİ
METHONİ KALESİ

   Methoni kalesi,  1700 yıllarında Venediklilerin yaptığı  bir  ortaçağ kalesi. Venediklilerden sonra Bizans ve sonrasında Osmanlılar tarafından kullanılmış. Kale  savunma amaçlı olarak yapılmışsa da diğer kaleler gibi cezaevi olarak da kullanılmış. Venedikliler zamanında Koroni, Girit ve Kıbrısla birlikte Akdeniz’in önemli bir ticaret noktası olarak kabul edilmiş. Ayrıca seyahat edenlerin, hacıların kutsal yolu üzerinde olması nedeniyle de kaleden yiyecek konaklama gibi destekler de  almışlar. Osmanlılar ise, kaleyi aldıkları zaman   orduyu buraya yerleştirmişler.

   Kaleye girerken etrafına derin bir hendek kazılmış. Hendeğin üzerinde ise  14 kemerli güzel bir taş köprü inşa edilmiş. Kaleye girdikten sonra ikinci ve sonra üçüncü kapıdan geçilip içeriye yerleşim alanına giriliyor. Kalenin etrafında da kuleler yapılmış.  İçerisinde ise,  buradaki yerleşimlerden kalan hamam , kilise gibi hala sağlam duran bazı binalar bulunuyor. İçeride ayrıca   sarnıç olduğu ve 2.Dünya savaşında esir düşen İngiliz askerlere ait mezarların olduğu da belirtilmiş. Ayrıca osmanlı askeri tesislerine ait izlerin de olduğunu görebiliyoruz.

  Methoni kalesinden ayrılıp kalacağımız Kalamata şehrine doğru geçiyoruz. Burası, Messina bölgesinin başkenti oluyor. Mora yarımadasının da en kalabalık ikinci şehri oluyormuş. Kalamata, daha çok zeytinleriyle ve zeytinyağlarıyla bilinen bir şehir. Ayrıca şehir, Venedikliler ile Osmanlılar arasında sürekli ele geçirilmeye çalışılmış. Bu nedenle İtalyan ve Osmanlı kültüründen etkilenmiş. Şehire girdiğimiz zaman iki katlı yeşil pancurlu eski İtalyan evleriyle karşılaşıyoruz. Kalamata, Nafplion gibi İtalyan tarzını çok öne çıkarmıyor ve turistik bir şehir de değil. Burası orta halli Yunanlıların yaşadığı bir kent olarak aklımda kaldı. Kaldığımız eski bir İtalyan evi de otele dönüştürülmüş şirin bir otel olmuş. evsahibi hanımın ise Türkler konusundaki sempatik yaklaşımı da ayrıca burayı daha çok sevmeme sebep oldu.

KALAMATA

   Kalamata’da kaldığımız günleri şehri tanımaya ayırdık. Şehrin ana merkezinde bulunan eski bir Bizans kilsesi olan Kutsal havariler kilisesi tarihi bir yapı olarak önem taşıyan binalardan..Burada Messina bölgesi arkeoloji müzesinin de görülmesini tavsiye edeceğim. Messina bölgesinin arkeolojik bilgilendirmesi oldukça doyurucu bir şekilde yapılmış. Bölgedeki kazı alanları ile elde edilen bulgular sergileniyor.

TARİHİ BİZANS KİLİSESİ

   Göreceğimiz diğer önemli bir yer ise, şehirde cumartesi günleri kurulan yerel Pazar olacak. Kapalı Pazar yerine kurulan yerel ürünler pazarında neler var neler..bölgede yetişen sebze, meyveden, otlarına, kuru baharatlarına, akdeniz coğrafyasının  bildiğimiz  adaçayı, kekik, v.s. bütün otları burada da var. Yöreye özgü, elbette Kalamata zeytinleri, özel vakumlu ambalaj içinde satılıyor. Burada tadıp almak zor gözükse de bir tane kendi el yapımı zeytinlerini satan bir hanım görüyorum. Ve zeytinleri gerçekten güzel.. buranın bir de özel keçi sütünden yapılan peynirleri var. Ve çok lezzetli peynirlermiş alıp almamakta tereddüt ettikten sonra almaya karar verip sardırıyoruz. Pazarda balıklar ve başlarında kadınlar bulunuyor. Kadınlar satış, ayıklama gibi her türlü işi üstlenerek başarıyla bu işi sürdürüyorlar. Kadınların ayrıca önemli bir şekilde öne çıkarak her türlü işte görünür olduklarını da söylemek gerek. Benzin istasyonlarında  restoranlarda işlerin yürütülmesini, idaresini üstlenmişler.

KALAMATA HALK PAZARI

   Kalamata’dan Pazar günü yine sıcak bir günde ayrılıp Pire’ye dönüş yoluna geçtik. Pire’ye giderken yolumuzun üzerinde Korint ile Argolis arasında kalan Nemea kentinin arkeolojik alanı  görmeyi istediğimiz yerlerden biriydi. Nemea’da olimpik oyunlardan  önce, Tanrı Zeus’a adanan Nemea oyunları oynanırmış. Bu oyunlar ,   Panhellenik oyunlar olarak biliniyor. Nemea aynı zamanda Panhellenik dini bir merkez olarak ortaya çıkmış.  Nemea oyunları arasında arkeoloji müzesindeki bilgi ve buluntularda, yapılan  Pentatlon yarışmalarında, disk fırlatma, atlama, cirit atma, güreş, halter gibi alanlarda yarışmaların yapıldığı belirtilmiş.

ZEUS TAPINAĞI
NEMEA ARKEOLOJİ MÜZESİ

 Nemea , şarapları ile de tanınan bir  yer. Burada yetiştirilen özel bir üzüm çeşidi olan  Agiorgitiko koyu kırmızı üzümünden yapılan şarapları oldukça  ünlenmiş. Şarap ticareti yapan şirketler ve ailelerin üzüm bağlarının arasından geçerek Pazar günü açık olabilecekleri düşüncesiyle şarap almayı düşünürken  Yunanistan’da Pazar günleri  satış ofislerinin ne yazık ki kapalı olduğunu öğreniyoruz.  

  Nemea kasabasından Pire limanına giderken yolumuzun üzerindeki Korint kanalına tepeden bakacağız. Yunanistan’ın ana karası ile Mora yarımadasını birbirinden ayıran ve Ege denizi ile Adriyatik denizini birbirine bağlayan sonradan yapılmış bir kanal burası. Korint kanalını daha yakından görüp fotoğraflarımızı aldıktan sonra artık Pire limanına doğru  yol almaya başladık. Pire limanından kalkacak feribotumuzla Sakız adasına geçmek için kalkış saatini beklemeye başladık. Limanda pekçok feribot var ve Yunan adalarına düzenli seferler yapılıyor. Pire limanı ana merkez oluyor. Gemiye girdikten sonra yerlerimizi bulup geminin kalkmasını bekliyoruz. Tam yanımızda self servis restoran ve koltuklarımızın önünde de dev ekran Tv duruyor. Akşam futbol maçı yayını var. Self servis restoranının yemek gürültüleri ile futbol maçı gürültülerinin birbirine karıştığı salonda yorgunluktan uyuyakaldığımızı itiraf etmeliyim..

Antik Yunan Tarihiyle İlgili ve Mora Yarımadasını Anlatan  Kaynaklar

www.gezginbilgin.net

Wikipedia

Umberto Eco,  Antik Yunan

George Thomson, Eski Yunan Toplumu üzerine incelemeler cilt1

Lonely Planet, Greece.

Robert Drews, Tunç Çağının Sonu.

Karia Bölgesi Gezi Defteri;

Öne çıkan

Latmos dağlarının kaya resimlerinden Antik dünyaların mitolojilerine, Osmanlı kuleli konaklardan Tasavvuf ehlinin kalemişli camilerine…

Anadolu tarihinin katmanlaştığı coğrafyalar üzerinde gezinmek, her bir tarih katmanında tarihten bir parça bulmak, bulunmaz keyif veriyor. Bu sefer antik dönemin Karia bölgesini de içine alan geniş bir coğrafya üzerindeyiz. Karacasu’dan Aydın’a, Çine Gökbel vadisinden, Milas’a, Kapıkırı ve Latmos Beşparmak dağlarına, Bafa gölünden Didim’e ve Dilek Yarımadasına doğru uzanıyoruz. Görülecek çok şey varmış dediğimiz kaya resimlerinden antik kentlere, mitolojilere, Osmanlı kuleli evlerinden kalemişli camilere, kaleler ve müzelere, doğal kaya oluşumlarına, baharın yeni açan çiçeklerine dek şimdiye dek fırsat bulup göremediğimiz ne varsa görmeye ve anlamaya çalışarak geziyoruz..

Ticaretin zenginleştirdiği topraklar..

  Üzerinde gezindiğimiz coğrafya, Anadolu’nun en zengin tarihsel kaynaklarına sahip bölgelerinden biri..  Bunun nedeni, tarihsel çağlardan bu yana zengin ticaret yollarının geçmesi oluyor… yapılan üretim pek çok pazara ulaştırılabilmiş.. En başta dokunan pamuk ipliği, Venedik ve İspanya pazarlarına gidiyordu. Daha sonraları ise, XV. Yüzyılda da denizcilerin önemli duraklarından olan Rodos, Thasos, Foça, İzmir, Seferihisar, Milet gibi adalar ile kıyı yerleşimleri arasındaki devamlı bağlantı sayesinde bölgedeki ticari hayat devam etmiş..  Ayrıca Mısır, Anadolu sahili, Selanik, Eğriboz gibi önemli ticaret merkezleri arasındaki ilişkiler ile de bu bölgedeki ticaret hep canlı kalmış.. Diğer taraftan bölgenin verimli coğrafi alana sahip olması da burasını her tarihsel dönemde önemli hale getirmiş. Özellikle küçük Menderes ovası ve Aydın dağlarının arasında kalan bölgede hanlar, kervansaraylar ve büyük pazarların oluşmasını sağlayarak, Osmanlı devletinin pek çok bölgesinden gelen tüccarlar için de çok çekici bir bölge olmuş.. (Bircan Kayacan-Aydın’da Mevlevilik)

   Bölgedeki ticaret ağlarının daha iyi örülmesinde canlanmasında kervansaraylar, hanlar gibi yapılar her zaman önemli rol oynamışlar. Yolumuzun üzerinde ticaret yollarının kesiştiği kavşaklardan biri olan Denizli/Tavas’da da çarşı içinde harap halde duran ve 19.  Yüzyıla tarihlenen taş yapı olan Mestanağa Hanı ile karşılaştık. Tavas’dan Aydın’a geldiğimizde ise yine ticaretin gelişmesi için yapılmış bir başka yapı, Nasuhpaşa külliyesini gördük. Osmanoğlu Nasuhpaşa tarafından   18. Yüzyılda yapılmış.   Nasuhpaşa külliyesi de, yolcuların konaklaması ve ticaretin gelişmesi için inşa edilmiş yapılardan bir diğeri.. medrese, mescit ve hamamdan oluşan külliyenin bir tarafı bugün otel olarak kullanılıyor, medrese kısmı ise erkekler yurdu olarak kullanılmakta… Nasuhpaşa külliyesinin bulunduğu sokak ise, turistik bir havaya sahip.. Eskiciler, kafeler eski taş binalarla ilgi çekici hale getirilmiş…

   Ticaret hayatının kervansaraylar, külliyeler ile kurulan örgüsünün daha sonraları sanayileşme fabrikaları ile kurulduğunu söylememiz gerekir. Bölgenin Cumhuriyet yönetimi açısından da taşıdığı değer önemlidir… Yolumuz Aydın/Nazilli’den geçerken gözümüz şimdi Adnan Menderes üniversitesinin bir kampüsü haline getirilmiş ancak bir zamanların Sümerbank Nazilli basma fabrikasına takıldı. Tabi bu sanayi fabrikasından bahsetmeden geçmek, bölgedeki zenginliğin anlaşılması için yeterli olmaz.  Burada devlet eliyle kurulan sanayi fabrikaları ülkenin sanayileşme hamlesinde çok önemli rol oynuyordu.   Bunlar içinde Nazilli Sümerbank basma fabrikası, Aydın’ın antik dönemden bu yana süregelen dokuma geleneğini Cumhuriyet dönemine taşımış ve tekstil alanında modern tesislerin yapılması ile sanayileşmenin dinamiklerinden birini oluşturmuş.. Sümerbank’ın modern bir tesis olmasında dikkat edilen, burada sanayi fabrikası ile birlikte yeni bir yaşamın da kurulması olmuş.. Kurulan fabrikayla birlikte lojmanlar, okul, kreş sosyal tesisler modern tesisi tamamlamış.. Yine devlet eliyle kurulan Tariş işletmesi ile de pamuk, incir, üzüm gibi ürünlerin işlemesi yapılmış.. Ancak devlet eliyle başlatılan bu sanayileşme, ‘80’li yıllara gelince verimsiz oldukları gerekçesi ile kapatılıp özel şirketlere devredilmiş.. arazileri de  başka şekilde değerlendirilmeye açılmış. Bugün önünden geçip gittiğimiz Nazilli basma fabrikası (Sümerbank) terkedilmiş bir park gibi duruyor. 

  http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=369&RecID=2485

  Sanayileşme hamlelerinde, demiryolları da çok önemli olduğundan hemen İzmir-Aydın hattında işleyen demiryolunun   devletleştirilmesi gerçekleştirilmiş.. Aydın’ın bir sanayi kentine doğru olan serüveninde cumhuriyetin ilk yıllarında önem taşıyan tren garına da bir göz atmadan geçemedik. Gar binası artık küçük kasaba garı olarak kalmış .. bayram öncesi öğrencilerin eve dönme telaşı içindeydi.

Osmanlı döneminin önemli aileleri; Kuleli evleri 

  Denizli/Tavas’dan Aydın’a uzanan yolda ticaret hayatının ne denli canlı olduğunu gözümün önüne getirebiliyorum. Yolun içinde daha görülmesi gereken bir dolu tarihi yapı ve hikayeler var. Bölgedeki yolculuğu ilginç kılan ise, burada yaşamış önemli ailelere ait geçmişin izlerine rastlamak oldu.

   Yola devam ederken, Aydın/Arpaz’da gördüğümüz kuleli konak denilen ev tipinin   farklı tarihi hikayeleri gösterdiği anlaşılıyordu… Arpaz’a girince hemen bir köy kahvesi ile karşılaştık.  Kahvede oturanlar bize Arpaz kulesini ve yanındaki konağı gösteriyorlar.  Arpaz konağı, Antik Karia kenti Harpassa kalesinin olduğu Hisar tepesinin eteklerinde bulunuyor. Yukarıya çıkınca yıkılmış duvarları ile hala ayakta durmaya çalışan ve etrafını yeşil otlar sarmış yarı yıkılmış ahşap bir konağın olduğunu görüyoruz. Ahşap evin hemen önünde ise taştan yapılmış şato kulelerine benzeyen sağlam bir kule duruyor.  Bu tarz ev yada konakların ne amaçla yapıldığını anlamaya çalışırken öncelikle bu tarz evlere sahip olanların Osmanlı döneminde ortaya çıkan önemli aileler oldukları ve yerel yönetimlerde önemli rollere sahip olduklarını söyleyelim.   Hikayeye daha yakından bakalım..

    Osmanlı dönemi Anadolu’sunda ticaret hayatının zenginliği ile beraber bölgede yaşanan iktidar savaşlarının ve isyanların uzun yıllar devam etmesi, buralardaki yaşamı bir hayli etkilemiş.. Özellikle Osmanlı döneminde yaşanan bölgedeki isyan hareketleri, Celali isyanları olarak bilinen şiddetli çatışmalar ile buralarda önemli eşraf aileler ortaya çıkarak buraları yönetmeye, savunmaya başlamışlar. Kendi özgün yapılarını inşa etmişler.

    Arpaz konağı olarak bilinen bu ev, Osmanlı ayanlarından Arpaz ailesine aitmiş. Arpaz ailesi, 18. Yüzyılda Osmanlı devleti içindeki Ayan sistemindeki ailelerden biri oluyor. Ayanlar, bu bölgede çıkan isyanların bastırılmasında devletin güçsüz kaldığı zamanlarda önemli rol oynamış kimseler.  Devlet adına bölgede güç kullanarak asayişi, bölgedeki nüfuzlu aileler üstlenmişler. Devlet ile yerel halk arasında güveni ve düzeni yeniden kurmuşlar. Bir anlamda yerel ağalar olarak güçleri ellerinde toplamışlar. Bölgenin ileri geleni anlamına gelen Ayan sıfatını almışlar.

     Bu kişiler, topladıkları vergileri Osmanlı idaresine vererek burada devletin iktidarını sürdürmesinde aracı rolü oynamışlar.  Ayan aileler zenginliklerini   ve güçlerini devam ettirmek için   bölgede gösterişli, güvenli, askeri donanıma sahip konaklar inşa ediyorlar.  O dönemde eşkıyalığın yaygın olması nedeniyle de güvenliğe ayrı bir önem veriliyor. Kendilerini korumak için de gözetim ve savunma amaçlı kuleler yapıyorlar. Bu tür kuleler Batı Anadolu’da yaygın olarak yapılmaya başlanıyor.  Batıdaki şato kulelerine benzer şekilde yapılmasının nedeni ise, hem o dönemde bu kule tiplerinin batıda moda olması hem de bu kule tipinin güvenliği sağlayıcı en iyi yapı olmasıymış… Arpaz Kulesi, 19. Yüzyılda Arpaz ailesinden Hacı Hasan tarafından Rodos’dan gelen ustalara yaptırılmış…  Arpaz ailesine ait konağın kulesinde konakla bağlantılı açılıp kapanan asma köprüsü de varmış. Kulenin içinde ise, tuvalet ve hamamın olduğu ve hatta yaygın eşkıyalık olayları nedeniyle de bir de zindanı bulunuyormuş.

  Ayan aileler arasında, Karaosmanoğulları ve Cihanoğulları önemli rol oynamışlar. Özellikle Cihanoğullarının kimler olduğuna baktığımızda, 18. ve 19. yüzyıllarda Aydın ve çevresinde etkin olan bir Ayan ailesi.. 18. Yüzyılda Aydın, Koçarlı, Nazilli, Cincin, Sobuca çevresinde bölgenin ticari hayatında, etkin olduğu gibi devletin üst bürokrat kadrosunda da yer almış.  Siyaset ve ekonominin yanısıra sanat alanında da pek çok imar faaliyetlerini gerçekleştirmiş.  Çok sayıda cami, çeşme, hamam okul gibi yapılar inşa etmişler. Ayrıca deniz ötesi faaliyetleri nedeniyle de farklı kültürlerden etkilenmiş..

 Cihanoğlu ailesinin de Koçarlı’da Arpaz’daki kuleli konağa benzer kuleli evlerinin olduğunu öğreniyoruz. Ama ne yazık ki   kule halen ayakta olmasına karşılık bağlı olduğu konaktan geriye bir şey kalmamış. Kulenin gösterişli bir şekilde Barok ve Rokoko tarzında taştan yapılmış olduğunu içinin ise özenli bir işçilikle yapıldığı yazılıyor. Ayrıca   kuleye bir de hamam ilave edilerek konforlu hale getirildiği ve kulenin en üst katında da bir gözetleme kulesinin bulunduğu söyleniyor. (Kaynak; Olcay Pullukçuoğlu Yapucu, Büyük Menderes Bölgesinde Kuleli Yapılar ve Arpaz Kalesi)

    Koçarlı’nın Cincin köyünde Cihanoğlu ailesine ait bir de kale bulunuyormuş.  Kaleye ait sadece duvar temellerini görebiliyoruz.  O dönemde Cihanoğlu ailesinin zeytin ve zeytinyağı işleriyle uğraştıkları da biliniyor. Kalenin aşağılarında ise halen yağhanelere ait olduğunu tahmin ettiğimiz ve zeytin sıkmak için taş değirmenleri etrafta dağınık bir şekilde durduğunu görebiliyoruz. (Kaynak; Olcay Pullukçuoğlu Yapucu, Büyük Menderes Bölgesinde Kuleli Yapılar ve Arpaz Kalesi)(Bircan Kayacan-Aydın’da Mevlevilik)

  Cihanoğlu ailesi gibi bu bölgede daha sonraki tarihlerde önemli eşraf ailelerden biri olan Adnan Menderes’in ailesinin de cumhuriyet siyasetinde önemli rol oynadıklarını yakın tarihimizden biliyoruz. Bugün bu kişiliği hafızalarda tutmak için Koçarlı’da onun adına Aydın İl, Kültür ve Turizm müdürlüğü tarafından Adnan Menderes adıyla bir müze yapılmış. Müze binasının yine bölgedeki kuleli yapılara benzer şekilde yapıldığını görüyoruz. Bina, ‘40’lı yıllarda Adnan Menderes’e ait olan ve Macar ustalar tarafından yapılan gençlik yıllarının evi örnek alınarak yapılmış. Müzede Adnan Menderes’in dramatik hayat öyküsünden başlayarak, geçmişi, çocukluğundan başlayan öyküsü, siyasete atılması, siyaset hayatında yaşadığı gerçekleştirdiği gelişmeler ve sonrasında siyaset sahnesinden düşmesi, yargılanması süreçleri eldeki verilere göre aktarılmış. Menderes’in , Türkiye’deki siyasete yön vermiş bir kişilik olarak gerçekleştirdikleri bugün hala tartışılıyor. Ancak müzede verilen bilgiler bizi bir kez daha geçmişin siyasetlerine götürüp yeniden o dönemi düşünmemize olanak sağlıyor.

Duvar resimli, kalemişli tarihi camiler

 Bu coğrafyalarda karşımıza çıkan siyasi meseleleri bir tarafa bırakarak, yolumuza çıkan tarihi camilerdeki rengarenk kalem işlemelerine, ahşap süslemelere içlerindeki duvar resimlerine takılıp kalıyoruz.

 Yolda giderken ilk olarak Aydın Karacasu’daki Hacı Ali Ağa camisinden bahsedebiliriz.  18. Yüzyılda yapılmış ahşap tavanlı ve ahşap direkli camilerden…İçeride sadece pencere üstlerinde gördüğümüz renkli çiçeklerle yapılmış duvar resimlerinin olduğunu görüyoruz. caminin dışına ise renkli süslemeler yapılmış. Camideki sadeleştirilmiş süslemeler ve ahşap tavan desenleri ile ne kadar güzel göründüğünü söyleyelim. Caminin yeni restorasyondan geçmiş olduğu belli oluyor.

 

  Koçarlı’da ise Cihanoğlu ailesine ait 18. yüzyılda yapılmış bir camide ise, klasik camilerde göremediğimiz duvar resimleriyle karşılaşıyoruz.  Camideki renkli duvar resimlerinin bozulmadığı ve hatta korunmaya çalışıldığını caminin imamı söylüyor. Bu resimler arasında, çiçek motifleri, meyve sepetleri, günlük hayattan  resimler olarak  buharlı gemiler, yarı açık perde tasvirleri, Kabe tasvirleri bulunuyor..

Camilerdeki bu duvar resimleri, Osmanlı yönetiminin batı ile kurduğu yakın ilişkilerle birlikte, 15. yüzyıldan itibaren ama özellikle 18. yüzyılda görülmeye başlanmasıymış. Çeşitli meyve, çiçek gibi resimler, önce saray duvarlarında, konaklarda yapılmaya başlanıyor.. Giderek İstanbul gibi büyük bir şehirden kırsal alana doğru popüler olmaya başlıyor. Özellikle de Anadolu’nun kıyı Ege tarafında İzmir, Aydın gibi yerlerde yapılmış.  Duvar resimleri önceleri sivil mimaride, evlerde, konaklarda yapılmaya başlanırken giderek dini alanda, camilerde de yapılıyor..özellikle de ayan ailelerin yaptırdıkları cami, külliye, konak gibi yerlerde yapılıyor. 

   Koçarlı’da Cincin köyünde yine Cihanoğullarına ait eski cami adıyla bir başka camide daha duvar resimleri yapılmış.  Burada minber ve pencere üstleri gibi bazı yerler dışında kalanların ne yazık ki beyaza boyanmış olduğunu görüyoruz.

  

     Aydın’da ise şehrin merkezinde   Cihanoğullarına ait Cihanoğlu cami ve külliyesi yapılmış.  Caminin farklı bir tarzda yapıldığını görünce anlıyorsunuz.  Cami, tonozlu bir altyapının üzerine yerleştirilerek zemini yükseltilerek bir platform üzerine oturtulmuş ve çevreye hakim duruma getirilmiş.  Külliyenin bulunduğu platformun istinat duvarına sırtını dayamış olan sivri beşik tonozlu bir revak yapılmış.  Revak, birer kemerle batı ve doğu yönlerine, üç kemerle de güneye açılıyor. Şimdiye kadar herhangi bir camide görmediğimiz bu revakın camiye mi ait olduğu yoksa başka bir yapı mı olduğu aklımızdan geçen sorular oluyor. Ancak bu beşik tonozlu revak kullanımının, haçlı seferlerinden sonra Doğu Akdeniz kıyılarında Kıbrıs’ta, Rodos ve Girit başta olmak üzere bazı Ege adalarında ortaya çıkan 14. Yüzyılda güneybatı Anadolu’da beylikler dönemindeki bazı yapılarda da görülebilen gotik mimari tarzla bağlantılı olabileceği düşünülüyor. Cihanoğlu camisinde bu tür gotik tarzın kullanılmasının bir nedeni de, 18. yüzyılda iyice güçlenmiş olan zengin ayanların Osmanlı hükümdarlarını taklit etmek isteyerek, camide kendi güçlerini zenginliklerini bu tür gösterişli üsluplarla sergilemeye çalışmaları oluyormuş..  

https://islamansiklopedisi.org.tr/cihanoglu-kulliyesi

  Cihanoğlu camisi, 18. yüzyılda Cihanoğulları’ndan Abdülaziz Efendi tarafından kurulmuş. Cami, medrese, çeşme, sebil ve sarnıçtan oluşan bu külliye, Cihanoğullarından kalan tek külliye olma özelliğindeymiş. Camide klasik Osmanlı tarzının hakim olmakla beraber şadırvandaki süslemeleri Osmanlı Baroku denilen süslemeli tarzın en muhteşem örneklerinden birini oluşturuyor. Ayrıca bazı ayrıntılarda da gotik üslubun etkilerini taşıdığı görülüyor. Bu özellikleriyle özel cami ve külliye olarak karşımıza çıkıyor. Külliyenin merkezinde ise, medresenin dershaneleri olarak kullanılan medrese hücrelerini görüyoruz.

   Aydın’da yapılmış tarihi camilerde bu gösterişli tarzların kullanıldığı görülüyor. Bunlardan bir başkası da 16. yüzyıla tarihlenen ve süslemeleri ile dikkatimizi çeken Ramazan Paşa camisi oldu. Caminin içinin karmaşık üslupta yapıldığı belirtilmekle birlikte Barok tarz öne çıkartılacak şekilde yapılmış.  Ayrıca camide görülmesi gereken işlerden alçı kabartmalar, renkli cam işçiliği ve ağaç oymacılığı işleri camide kullanılmış. Kare planlı cami olarak yapılmış.

  Genelde 18. Yüzyıla tarihlenen bu gösterişli duvar resimleriyle süslü tarihi camilerin yanında 15. Yüzyıla tarihlenen ve Anadolu Beylikler dönemi Menteşoğlularından İlyas Bey tarafından yapılmış bir başka camiden de bahsetmek gerekir. Aydın/Söke’de Balat köyünde Milet antik şehrinin içinde bulunan İlyas Bey Cami ve Külliyesi, cami, medrese ve hamamdan oluşuyor. Yeniden restorasyonu yapılan caminin kubbesi oldukça ilgi çekici.. Geleneksel cami kubbelerinden farklı olarak orta Asya camilerine benzer şekilde yukarıya doğru dikleşerek kümbet şeklinde yapılmış bir kubbe bulunuyor.

  İlyas bey caminin tarzının Anadolu’da beylikler döneminde yapılmış olması, özellikle bu dönemde Anadolu’da Türk İslam kültürünün kurulması için gösterilen çabalarla ilişkili olduğunu düşündürüyor.   

   Bu çabaların gerçekleşmesinde ise, Selçukluların özellikle Aydın ve civarına yerleştirdikleri Türkmen grupları içindeki Horasanlı dervişler yoğun bir çaba göstererek önemli rol oynamışlar ve buralarda orta Asya gelenekleri ile İslamiyeti sentezlemişler. (Bircan Kayacan-Aydın’da Mevlevilik)

   Yol boyunca karşılaştığımız camilerden bizi en çok etkileyeni ise, yolculuğumuzun son gününde görmeyi çok istediğimiz renkli kalemişli camilerin en güzelini Aydın’ın Kuyucak ilçesindeki Kayran köyünde buluyoruz. Burası, Kayran köyünün tarihi kalem işlemeli camisi. Kayran köyüne çıkmak için, kıvrıla kıvrıla virajlı yollardan geçtikten sonra jeotermal enerji tesislerinin yemyeşil doğada kurulmuş çelik borularını takip ederek yukarıya çıktık. Her taraf sakin ve yeşil bir görüntü içinde köyün ortasında yine gölgelikler içinde bir kahve ve karşısında tarihi Kayran cami mavi renklerin hakim olduğu rengarenk resimleriyle bizi karşılıyor. İçerisini yeniden restore edip caminin daha da güzelleşmesini sağlamışlar.

  Kayran cami, 19. Yüzyılda yapılmış ahşap tavanlı ve direkli camilerden. Burada ahşap süsleme yerine, kalemişi süslemeler yapılmış. Süslemelere baktığımızda, çiçek motifleri, selvi ağaçları, cennet, cehennem, mizan terazisi, Kâbe, Mevlevi sikkesi, tüfek ve barutlu silah gibi resimleri görüyoruz.  Burasının duvar resimli Aydın camilerinden ayrılıp daha çok Denizli’deki kalemişi resimli camilere benzediği görülüyor. (Geç dönem kalem işi süslemeli bir eser; Kuyucak Kayran Cami, Kadir Pektaş-Erbil Cömertler Aktuğ.) Kayran caminde diğer camilerde gördüğümüz duvar resimlerinden farklı resimlerle karşılaştık.Duvar resimlerinde görülen bitki, meyve gibi resimlere ilaveten Kâbe, cennet, cehennem, adaleti temsil eden Mizan terazisi gibi dini resimler yada semboller de yapılmış.

   Kayran cami gibi özellikle Denizli ve çevresinde de çok defa gördüğümüz bu rengarenk kalem işlemeleri her zaman ilgimizi çekmişti. Şimdi bir başka örnekle daha karşılaşınca biraz tarih bilgisine başvurarak sorgulamaya çalıştık. Bu camilerde birbirine benzer şekilde yapılan resimler olduğu gibi farklı resimler ve özellikle semboller de yapılmış. Camideki resim geleneğinin kalemişi süslemelerin tasavvuf düşüncesiyle ve tarikat sembolleriyle bağlantılı olduğu yapılan araştırmalarda anlatılmaktadır. (Bkz. Doğu Karadeniz Camilerindeki Tasavvufi Tasvirler, Muhammed Aslan) Her camide yapılan sembollerin yada resimlerin özellikle bu camilerin temsil ettiği tasavvuf ehline ait semboller oldukları belirtiliyor.  Örn. Bektaşi tarikatına mensup olanların kendi tekke sembollerini buraya çizmişler.. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Tekke Eşyalarına Sahip bir Cami; Afyonkarahisar Başmakçı Recep Bey Cami, Şeyda Algaç)  Duvar resimleri, bani-usta- cemaat üçlüsünün tasavvufi görüşlerini , mensup oldukları tarikatın mesajlarını sanatsal ifadelerle aktardıkları da söyleniyor.   Kayran caminde de gördüğümüz kalemişlemeli resimlerde tasavvufla ilişkilendirilebilecek Mevlevi sikkesi, Mizan terazisi gibi resimleri gördük.

 Anadolu coğrafyasının bu bölgesindeki Kalemişlemeli camilerdeki tasavvuf hikayelerinden çıkıp biraz da antik Karia bölgesindeki mitolojilerine, Hellenistik dünyanın hikayelerine doğru geçelim..

Karia coğrafyasının antik dünyasında, kentler, mitolojiler ve kutsal dünyalar …

  Karia coğrafyası, tarihin ilk dönemlerinden bu yana zengin verimli toprakları içine alması ile pek çok yerleşime evsahipliği yapmış. Zengin alüvyonlu toprakları taşıyan Büyük Menderes nehrinin geçtiği bu topraklarda Hellenistik ve Roma dönemine ait Nysa, Tralles, Magnesia, Alinda, Alabanda gibi birçok önemli kent ortaya çıkmış.. Bu kentlerde ortaya çıkan felsefe, sanat, teoloji, mitoloji  dünyası ve düşünürler  günümüzde  hala tartışılmakta ve önemini korumaya devam etmektedir.

    Gezinin antik şehirler kısmına Aydın arkeoloji müzesindeki şehirlerden çıkan özellikle de Nysa şehrinden çıkan buluntulara bakarak başlamak heyecan verici oldu. Karia bölgesinde yer alan önemli kentlerden biri olan Afrodisias gezilerimiz daha öncesinde olduğundan bu defa bilinmeyen kentleri görmek isteğindeydik. Nysa kentinin önemli tarafı, şarap ve eğlence tanrısı Dionysos’un burada doğmuş ve büyütülmüş olduğu mitolojisinin ortaya çıkmasıydı.. Mitoloji elbette bölgede yetişen üzüm, zenginlik bolluk bereket dünyasının getirdiği bağ bozumu ve ardından yapılan şenlikler ile ilişkili durumda..   Nysa kentinden biraz bahsedecek olursak, Menderes nehrinin kuzeyinde kalan Nysa antik kenti, öncelikle Anadolu’dan gelen yolların kavşağında bulunması nedeniyle önemli ve zengin kentlerden biri olmuş. Ayrıca Karia ve İyonya bölgeleriyle de bağlantı noktasını oluşturmuş.. Ancak aynı zamanda Nysa önemli bir eğitim ve kültür merkezi de.. Amasyalı Tarihçi Strabon bile eğitimini burada almış. Kentin ilgimizi çeken tarafı, Burada yetişen üzüm ile birlikte yapılan şarapçılık ve ardından bağ bozumu sonrası yapılan eğlenceler ile birlikte Dionysos kültünün belirginleşmesinde önemi bulunuyor.   Dionysos tanrısı, Hellenistik dünyada bağ ve şarap tanrısı olarak biliniyor. Aynı zamanda eğlence dünyası içinde tiyatro tanrısı olarak da kabul edilmiş. Dionysos, diğer tanrılardan farklı olarak soylu değil, halkın desteklediği benimsediği tanrı olarak kabul ediliyor.  Mitolojik hikayesinde anlatılanlar oldukça ayrıntılı olsa da, anlatıda Dionysos’un Tanrı Zeus’un gayrimeşru ilişkisiyle dünyaya gelme çabası ve bu ilişkiyi kabul etmeyen tanrıçaların Dionysos’u yok etme çabaları, Zeus’un bütün bu saldırılar karşısında Dionysos’u baldırında olsa bile yaşatma azmi hikayesi devam edip gidiyor..

    Tiyatro ve eğlence dünyası içinde Dionysos eğlenceleri, şarap ile birlikte gerçeklerden uzaklaşma, iktidarın baskısından uzaklaşma gibi bir anlamda özgürlük hissi sağladığı da söylenebilir. İşte bu özgürlük hissini sağladığı için de Dionysos tanrısı eğlence, tiyatro, özgürlükle birlikte ele alınıyor.

  Dionysos mitoloji anlatısı, Nysa antik tiyatrosundaki duvar frizlerinde kabartmalar olarak işlenmiş. Bu kabartmalar özgün yerlerinden çıkarılmış ve Aydın Arkeoloji müzesinde sergileniyor.  Sergideki frizlerde, öncelikle kentin coğrafyası gösteriliyor. Menderes nehrini anlatan tanrı Melandros kabartması yapılmış. Sonrasındaki bir başka kabartmada ise, bebek Dionysos’un Nympheler tarafından yıkanması gösterilmiş. Yine bir başka kabartmada ise, Dionysos şenlikleri anlatılmış.   Dionysos kültüne/inancına ait araştırılması gereken çok şey var. Ancak şimdilik Arkeoloji müzesinden edindiğimiz bilgiler ile yetinmek durumundayız..

   Müzede, Nysa kentinden başka antik döneme ait pek çok kentten çıkarılan arkeolojik buluntu sergileniyor. Bunlar arasında, dikkatimizi çekenler, Arkaik Karia geleneğine uygun Panionion tapınağının bir örneği bulunuyor. Ayrıca   kilden yapılmış antik dönemin çocuk oyuncakları, Eros ve Nike heykelcikleri, Roma dönemine ait altın süsleme ve takıları v.b. pekçok tanrı, tanrıça, süs, takı gibi gündelik eşyalar, günlük ve dini objeler sergileniyor.

   Antik dönemin dünyalarına daha yakından bakmak için başka şehirlere de gideceğiz.  Aydın’daki antik dünyalardan çıkıp yolumuzu Çine’nin kıvrımlı yollarından yavaş yavaş Yatağan’a doğru çevirdik.  Yatağan’da görülmesi gereken önemli antik kentleri daha önceki gezilerimizde gördüğümüz için şimdiye kadar gidip bakamadığımız önemli yerlerden biri olarak Lagina kutsal alanını kısa bir bakışla da olsa gidip görmeye çalışıyoruz. Burası, bir yerleşim alanı değil.  Yatağan’daki Stronekia antik kentinin dini merkezi oluyor. Buraya kutsal bir yolla dini törenlere katılmak yada seyretmek için geliniyormuş.  Lagina’da  Hakate kutsal tapınağı bulunuyor. Kara kraliçe olarak da bilinen Hakate,  daha çok karanlık, gece, büyüler gibi alanlar ile ilişkilendiriliyor.  Hakete adına sunular, şenlikler yapılırmış. Burası, kurbanların sunulduğu sunaklar, rahiplerin yaşadığı yerler, diğer kutsal alanlar ile birlikte önemli bir dini mekan oluyor. Lagina’da ilk kazıları yapanlardan biri de Osman Hamdi Bey olmuş.

   Gezi boyunca antik kentlerin kutsal dünyalarına daha fazla girmeye ve burada neler yaşandığını öğrenmeye çalışacağız.   Bunun için Lagina’dan çıkıp Milas’tan 700 metre yukarıdaki Labraunda kutsal alanına doğru gitmeye karar verdik. Milas ise, Karia bölgesinin en eski başkenti olarak biliniyor. Eski adı, Mylasa iken sonra Milas olmuş. Labraunda ise, Mylasa şehrinin en iyi korunmuş tapınak alanıymış. Bu alandan başka tapınaklar da varmış ancak bunlar yıkılıp günümüze kadar sadece Zeus Labraundası kalmış. Böylece kutsal alanlardan bir diğerine doğru gidiyoruz..

   Yukarıya çıkınca Milas ovasına, Çomak dağlarına kadar uzanan bir manzara ile karşılaşıyoruz. Bu manzarası ile Labraunda, çok etkileyici bir konumda bulunuyor. Labraunda isminin kökenleri de tartışılan bir konu olmuş.. Ancak bize ilginç gelen bu köken hikayesinde, bu adın, Yunan mitolojisinde savaşçı kadınlar olan Amazonlarla özdeşleştirilerek ‘çift taraflı Balta’ anlamına gelen Labris sözcüğünden türetilmiş olması.. Buna göre Labraunda, ‘labris’in korunduğu yer anlamına geliyormuş… Elbette farklı yorumların da olduğunu söylemek gerek.

 Labraunda, Karya uygarlığı döneminde daha küçük bir kutsal alan iken, daha sonraları Karyalılar için önemli bir kutsal alana dönüşmüş. Karya halkı, tanrıları Zeus Labraundos onuruna yapılan ve beş gün süren şenlikler için yılda bir kez buradaki Zeus Labraundos tapınağını ziyaret etmişler.  Milastan Labraunda’ya kadar yürüyerek gelip hacılık sıfatını kazanmışlar… Düzenledikleri festivallerde ibadet edip, sunakta kurbanlarını kesiyorlarmış.. Ayrıca stadionda atletizm yarışlarına da katılıp, şölenleri seyrederek kutlamalara eşlik ederlermiş. (Kaynak; Elifnaz Durusoy, Tarihi Yoldan Kültürel Rotaya, Milas ile Labraunda Arasındaki Yolun Korunması ve Yönetimi. ss. 83-85)

  Zeus Labraunda’sının kutsal alanından çıkarak artık akşam güneşini batırmak için Latmos dağlarına doğru yol alıyoruz. Kapıkırındaki Bafa gölüne doğru devam edince müthiş bir akşam güneşi manzarası bizi karşılaştık.  Gölün ortasındaki adanın üzerinden yavaş yavaş kızıl bir güneş batışı görülmeye değer manzaralardan biri…birazdan ay çıkacak ve gölü ışıklarıyla bir başka aydınlatacak.. Ay ışığı derken, Bafa Gölünde bulunan antik  Heraklia kentinin de mitolojik öyküsünü anlatmadan geçmeyelim. Heraklia kentinin kuruluşu, Endymion adında bir çobana dayandırılmaktadır. Endymion Latmos dağlarında flüt çalarak yaşayan genç ve yakışıklı bir çoban iken, Ay tanrıçası Selena Endymion’a aşık olmuş .. Ay tanrıçası Selena’nın arasındaki aşk öyle güçlüymüş ki tanrı Zeus bu aşktan etkilenmiş ve bu aşkı ölümsüz kılmak için çoban Endymion’u sonsuz bir uykuya yatırmış ve ay tanrıçası Selena her akşam uyuyan sevgilisini ışıklarıyla sevmeye ve   Bafa gölünü de sonsuz bir şekilde aydınlatmaya devam etmiş.  Mitolojik öykünün gerçek tarafı, Bafa gölünün ayın ışıltısı ile ne kadar güzel olacağıdır şüphesiz. Belki çobanın flütünün sesi de suyun sesine karışıyordur. Heraklia kentinin en önemli kalıntılarından biri, elbette Endymion tapınağı oluyor. Endymion kutsal alanı olarak yapılmış yapının en önemli özelliğinin mağaraya benzer olması. Bu nedenle Cella Apsis biçimli arka duvarla yapılarak ana kayada yapının içine dahil edilmiş.

    Sabah Bafa gölünden ayrılıp yolumuzu daha batıya doğru yöneltip Didime doğru yol alıyoruz. Didim, Antik kentlerin kutsal dünyaları açısından oldukça önemli kentlerden biri..burasını görmeden geçmenin imkansızlığını belirteyim.. Görülmesi gereken listelerin başında geliyor.

 Kahinlik merkezi, Apollon tapınağındayız..   

 Didyma Apollon tapınağına bakınca    etkisi altında kalmamak mümkün değil.  Tapınağın etkileyici görselliği, merdivenleri ile devasa sütunlarında ortaya çıkıyor. Tapınağın insanı küçülten gücünü gösteren bir yapıyla karşılaşıyorsunuz.  Ayakta kalmış devasa iki sütun tapınağın muhteşemliğini anlatmaya yetiyor. Girişte merdivenlerden yukarıya doğru çıkınca yarısı kalmış gövdeleri çok geniş devasa sütunlar arasında kayboluyorsunuz.

 Didyma Apollon tapınağı, kahinlik merkezi olarak biliniyor. Dönemin Hellenistik dünyasında Delfi bilicilik merkezi ile birlikte en önemli bilicilik kahinlik merkezi oluyormuş.   Hellenistik dünyada kahinlik çok önem taşıyor. En alttaki insandan krala kadar kahinlere danışmayan yokmuş. Gelecekte ne olacağı kahine sorulurmuş.  Kahinler ise kadın rahiplermiş. Bunlar suya bakarak geleceği görmeye çalışırlarmış. Apollon tapınağı, gelecekte bazı olacakları öngörmüş olarak önem taşımakla birlikte, Delfi rahiplerinin kehanetleri daha güçlü olduğundan burası ikincil bir öneme sahipmiş.  Kehanete başvurma Helenistik dönemde o denli yaygınmış ki sıradan bir insan herhangi bir şey için kahinlere başvurabilirmiş. Ancak bu her zaman kahinlerin doğru bilecekleri anlamına gelmiyor bazen tavsiye şeklinde yorumlar da yapabiliyorlarmış. Kahin, kehanetini yaptıktan sonra bunun aktarılması şiirler şeklinde olurmuş.  Bir başka kadın görevli dışarda bekleyen istekliye şiirsel bir dille kehaneti aktarırmış.

  Apollon tapınağında esas olarak pek çok dini tören yapılıyormuş.  Burada kişinin yurttaş olması için yapılan törenlerden kurban adamaya kadar çeşitli dini törenler yapılırmış. Apollon tapınağı, yakındaki Miletos kentinin kutsal alanı oluyor ve Milet’ten Apollon tapınağına kutsal bir yolla geliniyormuş. Tıpkı daha önce Milas’ta gördüğümüz Labraunda kutsal alanının Mylasa(Milas)  kentine bağlanan kutsal yolu gibi burası da dini ritüellerin , törenlerin yapıldığı bir alan olarak biliniyor. Bu kutsal yolun iki tarafında ise aslan heykeller bulunuyormuş.  Tapınağın arka kısmına doğru ilerleyince kahinlerin tek başlarına kaldıkları tahmin edilen dipteki kısım, suya baktıkları kutsal kuyu izleri görülebiliyor.

 Kahinlerin geleceği bu kadar net olarak görmeleri için bu işe hazırlandıkları ve sezgi güçlerini eğittikleri anlaşılıyor. Kahinliğe hazırlanmak için üç gün oruç tutmak, suya bakarken buhar solumak vs. gibi ritüeller yapılarak tahmin güçlerini geliştirdikleri tahmin ediliyor.

 Didyma’da kahinlik işlerinden ayrı olarak bir de dört yılda bir büyük Didyma şenlikleri düzenleniyormuş.  Bu şenliklerde yapılan spor yarışmalarının yanısıra hitabet, müzik ve tiyatro gibi alanlarda da yarışmalar yapılırmış. (George Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi,)

  Didyma Apollon tapınağının etkileyici gücünden zor sıyrılıyoruz. Yolumuza devam etmek diğer etkileyici tarihi kentleri de görmek isteği baskın çıkıyor ve yine antik dünyanın en önemli kutsal merkezlerinden biri olan Magnesia kentine doğru yola çıkıyoruz.

Bir hac merkezi olarak Magnesia..

  Kentle ilgili pek çok sunum dinlemekle birlikte gelip görme fırsatına ancak erişebildik. Üstelik burada kazı çalışmalarında bulunan Ankara üniversitesindeki bir doktora öğrencisinden de Magnesia hakkında bilgi almak şansına sahip olduk. Verilen bilgilere göre, Magnesia , Menderes nehrinin yakınında bir dini merkez oluyor. Magnesia antik kenti adıyla bilinen Yunanistan’da iki tane Anadolu’da da biri burada diğeri de Manisa’da olmak üzere dört adet kent varmış. Magnesia, Girit’den gelen ve kendilerine Magnet denilenler tarafından kurulmuş bir kent. Yerleşilen topraklar ne denize çok yakın ne de çok içerde olmayıp tam istenilen bir yerde verimli bir yerde olması nedeniyle tercih edilmiş. Aristo bir kente verilecek en güzel adın   Magnesia olması gerektiğini söylemiş. Magnesia, geç bronz çağında Troya’daki hikayeye benzer şekilde bir kadın tarafından yıkılmış. Magnesia’nın asıl önemi, burasının dini hac merkezi olmasıymış.  Tanrıça Artemisin burada kendini insanlara gösterdiği kabul edilerek Magnesia, Delphi Apollonun onaylaması ile de kutsal topraklar olarak kabul edilmeye başlanmış.   Magnesia’daki en önemli tapınak olan Artemis tapınağı normalden birkaç kat büyük olarak  yapılmış. Tapınağın ortasında bulunan kurban sunağı, burada kurbanların kesildiğini gösteriyor. Burada kurbanların bağlı oldukları çengeller de bulunmuş. Şenliklerde yirmiden fazla hayvan kurban edilirmiş.   Magnesia, kutsal olarak kabul edildikten sonra dini tapınma ritüellerinin ardından bir hafta süren şenlikler yapılırmış. Ayrıca bu şenliklere katılması için ve Magnesia’nın kutsallığını kabul etmesi için de Yunan dünyasına çağrı yapılır ve pek çok Yunan kenti katılırmış.. Şenlikler için çok önemli devasa bir stadyum yapılmış. Boks, gladyatör dövüşlerinin yapıldığını stadyumun üzerindeki taşlarda görebiliyoruz.  Stadyumun yanında biri büyük diğeri küçük tiyatroların olması buradaki dini şenliklerin ne kadar canlı olduğunu anlatıyor. (George Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi,) Magnesia kenti denilince akla hemen devasa stadyumu geliyor. Bugüne kadar sadece Türkiye’de değil dünyada da en iyi korunmuş stadyum olarak biliniyor. Stadyumun 30.000 kişilik olduğu, oturma sıralarının üzerinde yazıtların bulunduğu, podyumda da kabartmaların olduğuna dikkat çekiliyor.  Ayrıca yapılan şenliklerin bir hafta boyunca olduğu ve çok çeşitli oldukları düşünüldüğünde, stadyum ve 2 adet tiyatronun yapılmasının normal olduğunu söyleyebilirim..

  Kentlerin etkileyiciliği ile birlikte bir o kadar da gezme ve anlamanın yorgunluğu üzerimize çöküyor. Bölgedeki önemli kentlerin dünyalarını anlamak sadece gezmekle ve bakmakla mümkün değil.. Aynı zamanda kentlerle ilgili bilgileri de edinmek gerekiyor.. Bu nedenle önemli bir dinlenme arası verip ertesi güne yeniden şehirleri gezmek ve anlamakla işe başlıyoruz.

  Didim’i şehirleri gezmek için merkez olarak kullandığımızdan sabah yeniden Didim’den hareket edip, Güllübahçe’ye doğru geçip buradan Priene antik kentine çıkıyoruz.

 Hellenistik şehir Priene kentinin gösterişli sokak merdivenlerinin etkileyiciliği …

     Karia coğrafyasındaki önemli Hellenistik kentlerden bir başkası da Priene antik kentiymiş.. George Bean, Priene kentini, Hellenistik dönemin özelliklerini en iyi gösteren kent olduğunu söylüyor. Yine kentin daha orijinal bir Yunan kenti olma özelliği gösterdiğini de söylüyor.  Kent, o dönemde denizin kıyısında bulunuyormuş. Ancak zamanla Menderes nehrinin çamurları ile toprağın altına gömülmüş. Priene kentinden etkilendiğim yapılarla ilgili bazı bilgileri paylaşmalıyım.

  Öncelikle şehrin ilginç bir şekilde bazı kısımları çok belirgin bir şekilde ayakta kalmış.. Kentin girişinden başlayarak yukarıya doğru uzanan taş döşeme merdivenlerin ve birbirini dikine kesen sokakların görünür ve gezinebilir bir şekilde durduğunu görüyorum.. Kentin girişindeki taş döşeme merdivenlerinden yavaş yavaş yukarıya Athena tapınağına doğru çıkınca burada karşımıza turistik kartpostallarda gördüğümüz tapınağın ayakta kalmış dört sütunu duruyor.  Athena tapınağında diğer sütunlar da yerine konulsa sanki tapınak tamamlanacak gibi belirgin şekilde duruyor. Athena tapınağının diğer şehirlerdeki tapınaklardan farklı bir yanı da, tanrının evi gibi kabul edilmiş olması ve cemaatin buraya girmesine izin verilmemesi oluyormuş..  Cemaat dışarıda toplanıyormuş ve sadece görevli rahipler içeri girebilirmiş. Tapınaktan aşağıya doğru inmeye başlayınca, Agora, çarşı kısmı da belirgin bir şekilde karşımıza çıkıyor… Hellenistik dönemi yansıtan en iyi yapının Tiyatro olduğu belirtilmiş. Burada önemli kişilere ait locada onur koltukları, yine tiyatroda yapılan etkinlikler öncesinde Dionysos’a adanmış bir sunak bulunuyormuş.

  Priene’deki en iyi korunmuş yapılardan bir başkası da, Bouleuterion olmuş.. Burası, şimdiye dek gördüğüm antik kentler içinde bir kent/polis devletinin yönetiminin yapıldığı kamusal binayı en iyi gösteren yapı olduğunu söyleyebilirim. Boulleterion binası, senato binası olarak kullanılmış ve dikdörtgen biçimli küçük bir tiyatro şeklinde yapılmış. Ortada bir sunak bulunuyor. Burada her toplantı öncesinde bir kurban sunulurmuş. (Ayrıntılı bilgi için bkz. George Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi)

   Priene kentini gezdikten sonra aşağıda bir kazı evini görüyoruz. Burası 1895’de başlayan Alman arkeolog Wiegard ve ekibine ait tarihi bir bina … Binanın üzerindeki fotoğrafta ise, Türkiye’de ilk müzenin kurulmasına öncülük eden Osman Hamdi Beyi görüyoruz. Buradaki   kazı evinin halen duruyor olmasının da ayrı bir tarihi öneme sahip olduğunu belirtmek gerekir.

  Priene kentinin en çok etkilendiğim kısmı hala sağlam duran taş merdivenleri oldu. Yukarıya doğru ve sağa sola giden merdivenler şehre bütünlük hissini veriyor..

    Priene şehrinden ayrılıp Güllübahçe’yi indikten sonra, Akköy üzerinden Balat köyü yakınındaki Milet şehrine doğru gidiyoruz.   Karia bölgesinin dışında İyonya bölgesine giren en ünlü Hellenistik kentlerimizden biri olan Milet şehrini sanırım dünyada gezmeyen kalmamıştır. Şimdiye kadar yaptığım gezileri hiç saymadan başka bir gözle şehri yeniden gezmeyi istiyorum.

    Muhteşem Roma tiyatrosu, Faustina hamamları ve kutsal yolundan etkilendiğim Milet şehrine doğru yola çıkıyorum…

İyonya denilen bölgedeki Hellenistik kentler arasında Milet Batı Anadolu’nun en büyük ve en zengin, gösterişli kenti olma özelliğini gösteriyor.  Şehir mimarisi, ticaret, sanat kültür alanında diğer kentlerden çok üstün olmuş.  Tarihi geçmişinde ise, geç bronz çağına ait buluntuları ile önce Minos sonrasında Mikenlerin eline geçmiş.. Bu dönemden izler bırakmış. Milet, bir kıyı ve liman kenti olarak ticaret ilişkileri ile güçlü bir kent olmuş. Zengin bir kent olarak kültür ve sanat hayatı oldukça gelişmiş. Daha sonraları da İyonya bölgesinin en muhteşem uygarlığı olarak geçmeye başlıyor. Miletli Thales, Anaksimender gibi ünlü düşünürler tarihe katkı sağlamışlar.  Pozitif bilimlerin temeli Milet okulunda atılmış. Milet daha sonra Roma döneminde ihtişamını korumakla birlikte Efes kenti giderek daha önemli hale gelmiş.  

   Milet şehri, bugün artık Menderes nehrinin taşıdığı toprak nedeniyle deniz kenarındaki konumundan çok uzakta içerde bir kent haline gelmiş. Ne kadar görkemli bir kent olduğu önce tiyatrosunu görünce anlıyorsunuz. Şimdiye kadar gördüğüm pek çok antik kent tiyatrosu Milet tiyatrosunun yanında sönük kalıyor. Ancak Hellenistik dönemden sonra Roma döneminde bu görkemi iyice artmış. Hellenistik dönemde 5300 kişilik olan tiyatro Roma döneminde 15000 kişilik yapılmış. Tepeye yerleşmiş tiyatro haşmetli bir şekilde merdivenleri çıkmakla bitmeyen üç katlı anıtsal yükseklikte yapılmış. Tiyatroya girişler ise görebildiğim iki girişin içinde dörde ayrılan ve halen sapasağlam olarak duran dev tünel girişleri yükseliyor. İçinde merdivenleri halen çok sağlam bir şekilde yukarıya doğru tıpkı bir stadyumdaki gibi tırmanıp en tepe koltuğa çıkılıyor. Tiyatronun en üst yatay geçişleri de sağlam bir şekilde uzanıyor. İçindeyken dönemi hissetmemek mümkün değil. İşte şimdi zengin bir Hellenistik kentin tiyatrosundasınız.

Tiyatronun sağlam bir şekilde durmasının yanında meşhur Faustina hamamları da her ne kadar yıkık dökük olsa da, işleyişini hayal edebileceğiniz kadar sağlam kalmışlar.. Bu hamamlar, Roma dönemindeki en büyük hamam ve spor tesisi olarak yapılmış. Faustina hamamlarının Türk hamamlarının ilk biçimlerinden biri olduğu da söyleniyor. Girişte soyunma odalarıyla başlayan hamam yapısı, soğuk havuz, sıcak yıkanma bölümlerinin olduğu bölümler ve içlerindeki havuz duvarlar ile birbirlerinden ayrılmış kısımları ve ısınma sistemlerini rahatça görebiliyorsunuz. Soğuk havuzda nehir tanrısının replikası bulunuyor. Aslı Milet müzesinde duruyor.

 Kentte bir zamanlar limanın bulunduğu yerde liman anıtı yapılmış. Bugün bu anıtın yerine replikası yapılarak konulmuş. Anıt ne yazık ki bu anıt da British Museumda.  Anıtın etrafında duran sütunlar ile yerini görebiliyorsunuz..

  Milet’in kutsal alanı, Apollon Didyma tapınağı oluyor. Buraya gitmek için Milet’ten Didime 17 km olan kutsal bir yol yapılmış.  Yolun etrafında aslan heykelleri varmış. Dört gün süren kutsal yolda giderken belirli ara duraklarda durup ilahilerle kurban kesilirmiş. Apollon tapınağında ise ziyaretçileri kahin kadınlar karşılarmış. Gelen ziyaretçilere altı mısralık gelecekten haber verilirmiş.

  Milet’deki güney çarşısının depo yapısının da önemli olduğunu söylemek gerek. Güney pazarı, antik dönemin en büyük çarşılarından biriymiş. Depo alanında da çarşının malları depolanırmış.  Buradaki depo ile güney çarşısı arasına ise umumi tuvaletler yapılmış.   Buradaki güney agora giriş kapısı ise olduğu gibi alınıp Berlin’deki Pergamon müzesine götürülmüş. Burada duvarın olmamasına rağmen ben duvarın burada olduğunu hayal ettim.

  Milet kenti yakınlarında çıkan kazı buluntularının sergilendiği bir de Milet müzesi bulunuyor. Müzenin bu ihtişamlı kentin az sayıdaki buluntusunu barındırmasını yadırgamakla birlikte çok iyi çalışılmış bilgiler bulunuyor. 

  Karia bölgesinin zengin ve etkileyici Hellenistik kentlerinin kutsal dünyalarından, mitolojilerinden büyülenmiş gibiyim. Kutsal dünyalara ait bilmediğim pek çok şey öğrendim.. ve bu dünyalar yeniden kafamda canlandı hayat buldu..

  Mitolojiler, zengin antik kentler, kutsal yollar, hacılar dünyasından ayrılıp, Karia bölgesinin eşsiz doğasını daha yakından tanımaya sıra geldi..

Karia’nın doğasında keşif dolu ve maceralı  yürüyüşler..

  Buradan itibaren Karia coğrafyasındaki tarihi izleri bir tarafa bırakalım ve doğal güzelliklerinin derinlerine doğru yola çıkalım. Yolumuzu Aydın’dan eski Çine üzerinden Muğla Yatağan’a doğru çeviriyoruz. Yolumuzun üzerinde Gökbel vadisi var. Vadi boyunca bize farklı bir gezegendeymiş hissini veren Gnays adı verilen kaya oluşumlarının içinden geçiyoruz. Rüzgarın ve yağmurun bu coğrafyadaki farklı hareketleri ile oluşturduğu bu Jeolojik kaya tasarımlarını bir ustanın elinden çıkmış gibi pek çok şeye benzetmek mümkün. Heykel kayaların arasından geçip yukarıda Konuşan kayalar denilen tepeye doğru yöneliyoruz.  Dar ve virajlı köy yollarının doyumsuz manzarasında üst üste binmiş düşecekmiş gibi kayaların arasından çıktığımız tepe bize tam bir manzara şöleni veriyor. Buradan aşağıya doğru Çine çayı üzerine yapılmış Adnan Menderes baraj gölüne bakıyoruz. Ve aklımıza Çine çayına ait Marsyas mitolojisi geliyor. Mitolojiye göre, çoban Marsyas çok güzel flüt çalan bir çobandır. Ancak tanrı Apollon da flütü iyi çalmaktadır. Aralarında yarışma yapılır ve Marsyas kazanmasına rağmen Apollon bunu kabullenemez ve çeşitli hilelerle Marsyas’ı yenik gösterip   cezalandırır.  Marsyas bir zeytin ağacına asılır çeşitli işkenceler görerek öldürülür. Marsyas’ın gözyaşları ile Marsyas nehri oluşur. Bugün bu ırmağın Muğla ve Aydın arasında akan ve Büyük Menderes nehrine dökülen Çine çayı olduğu söylenmektedir. Belki de nehrin akışı bir zamanlar ağlamaya benzetilmiş …

  Çine çayı üzerindeki doğanın güzelliğinden başımız döndü adeta…ama daha güzeli bizi Bafa gölü coğrafyasında bekliyor olacak.. Uzun zamandan beri yapmayı tasarladığımız doğa yürüyüşünü burada yaparak hem bu bölgenin doğasını yakından tanımış olacağız hem de yürüyüş boyunca görmeyi hedeflediğimiz Latmos dağları ve içlerindeki kayalara yapılmış ve 8000 yıl öncesine ait olan kaya resimlerini de yakından göreceğiz.

  Yürüyüşümüzün ilk günü, Bağarcık köyünden başlayarak Stylos manastırına doğru çıkmaya başlıyoruz. Yağmurlu bir günde etrafta mor mor açmış yabani lavanta Karabaşotları arasından ve dev kaya kütlelerinin aralıklarından yolumuzu bularak çıkıyoruz. Çevre yine heykel kayalarla dolu.. Girdiğimiz karmaşık yollardan kırmızı beyaz çizgileri takip ederek çıkıyoruz. Bazen de yol iyice çıkmaz hale geliyor ve tekrar geri dönüp işaretlere bakmak gerekiyor. Çıkış yavaş ve uzun sürüyor. 420 metre yükseliş yapıyoruz. Ancak manastıra inen yolun başına gelince aşağıya doğru inilmesi gereken yol, kayalarla geçit vermez durumda.. Yoldan aşağı inişin uzun süreceğini hesaplayıp dönüşe geçmenin daha uygun olacağına karar veriyoruz. Dönüş iniş olduğu için daha kolay oluyor. Toplam 10 km yürüyüşü tamamlamış olduk. Stylos manastırındaki kaya resimlerini göremedik ancak diğer yürüyüşlerde göreceğiz.

   Ertesi günkü yürüyüşümüz Kapıkırından başlayarak Bafa gölü çevresinde ve İkizadalar’a doğru oldu. Yine 10 km yürüyüş yapıyoruz.  İkizadalar yan yana duruyor. Kumsalla ana karaya bağlanıp hoş bir manzara oluşturuyorlar. Üzerlerinde Heraklia kentine ait duvar kalıntıları duruyor. Bafa gölünün kenarında isteyenler soğuk suya rağmen göle girdiler.  Yürüyüş boyunca peşimizi bırakmayan köpekçiği sandala binerken bırakmak zorunda kaldık ama baktık ki tekrar kaldığımız köye geri dönmüş.. Yürüyüş boyunca tepeden izlediğimiz Bafa gölünün etrafını çevreleyen Latmos dağlarının manzaraları doyumsuzdu. Buradaki Heraklia antik şehrinin kayalar üzerindeki surlarından Bafa gölü boyunca gözlerimizi ayıramadık. İlkbaharla birlikte kayaların üzerinde Kayakoruğu denilen ve mercana benzeyen kırmızı çiçekler ise Karabaş otlarından sonra en çok sevdiğim çiçeklerden oldu. Yol boyunca yapılmış antik dönemin taşlı yollarında yürümek ise oldukça rahatlık sağladı. Aşağıya merdivenden iner gibi indik.

  Ertesi günkü yürüyüşümüz ise, Kargıcak köyünden başladı. Köyden yukarıya doğru tırmanışa geçtik. 400 metre yükselerek 6km çıkışla nefesimiz kesildi. Sonraki gün ise, Karahayıt ve Yediler Manastırını görmeyi hedefliyoruz. Bafa Gölünün kıyısında bulunan Karahayıttan başlayan yürüyüş yine tırmanışlarla devam ediyor. Yolumuzun üzerinde Kerdemelik mağarasında kaya resimlerinin olduğunu biliyoruz. Ancak her taraf mağara olduğu için Kerdemelik mağarasını bulmak, rehberimizin daha önce çizilmiş rotayı takip etmesiyle mümkün oluyor. Mağaranın girişinin herkes tarafından bilinmemesi ve oldukça dar olması şimdiye kadar resimlerin korunmasını da sağlamış.  İçeri girince taş duvarlarda insana benzer pek çok resim görüyoruz.

 Latmos kaya resimleri, Beşparmak kaya sanatının oluşumunun M.Ö. 5 yada 6 bin yıl öncesine kadar gidiyor.. Kaya resimlerinde daha çok aile resimleri, kalabalık insan grupları çizilmiş.  Nadiren hayvan resimlerine de rastlanmış. Gördüğümüz figürler ise sembolik çizimler olarak yapılmış. Kerdemelik mağarasında gördüğümüz şekillerden başka pek çok mağarada da resim var ancak hepsini görmek için zamanımız yeterli değil. Kerdemelik mağarasında çizilmiş resimlerde çok net bir şekilde hayvan figürünün yanında insan figürleri görülüyor.. Elimizdeki kaynağa göre bu insan figürlerinin başında T harfine benzeyen başların olması bunların erkek olduğunu gösteriyormuş.. Özetle karşımızda duran resmin bir av  sahnesi mi olduğu bilinmemekle birlikte  burada bir hayvanın ve karşısında da erkeklerin çizildiğini söyleyebiliriz. İçinde olduğumuz mağaranın resimlerine bakarken heyecan duymamak imkansız, binlerce yıldır duran resimlere bu kadar yakından bakabilme şansına sahip olduk. (Kaynak; İlhan Çağdaş Dönmez, Latmos Bölgesi Kalkolitik Dönemi ve Tarih Öncesi Resimleri, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, Fen-Edebiyat fakültesi Arkeoloji Bölümü Seminer Ödevi)

  Bölgedeki yürüyüşümüz Yediler manastırına doğru devam ediyor. Manastır Bizans döneminde yapılmış. Freskler ve mozaiklerin Bizans sanatına ait oldukları saptanmış. Manastır yapısı etrafı surlarla çevrili ve içinde, kiliseler, şapel, vaizhane, mezarlar, sarnıçlar bulunuyormuş.  Manastırın biraz ilerisinde yediler mağarası olarak geçen içi fresklerle dolu bir kaya kütlesini görüyoruz. 12-13. Yüzyılın başlarında yapılmış bu freskler İsa’nın yaşamına ait sahnelerle dolu. İsa’nın çocukluk, yetişkinlik, mucizeleri çarmıha gerilişi gibi yaşamından kesitlere yer verilmiş. (https://kulturenvanteri.com/tr/yer/yediler-magarasi/#17.1/37.498771/27.557172)

 Yediler Manastırından çıkarak yeniden Kapıkırı’na doğru dönüşe geçiyoruz. Bulunduğumuz coğrafyanın kaya yapısından dolayı artık kayalar üzerinde dans etmeye başladık desem yeridir. Kayaların üzerinde yürümeye alıştık belki de.. Ama şimdiye kadar bu kadar büyük kayalara tırmanabileceğimi düşünmezken yüksek kayalar üzerinde dolaşmanın heyecanını yaşıyorum.. Bugün oldukça yorulmuş bir şekilde dönüyoruz. Ertesi günün yürüyüşünde ise, Balıktaş mağarasına gidip bir başka kaya resimlerini göreceğiz. Mağarayı biraz aradıktan sonra buluyoruz. İçeriye vücudumuzu eğip bükerek giriyoruz. İki kaya kütlesinin birbirine eğilmesi ile oluşmuş önünde kayalardan   mağara olduğu pek görülmeyen bir girişi var. İçerisi iki kişinin daha rahat dolaşabileceği şekilde bir hücre biçiminde. Duvar resimleri ise oldukça fazla. Burada kaynaklara göre toplam 14 adet resim bulunuyormuş. Resimlerin bazıları insan figürü, eller şeklinde yapılmış. Yine kalabalık insan resimlerinin aile yaşamından sahneler oldukları belirtiliyor. Ayrıca kadın ve erkekten oluşan bir resim ile anne ve kız olarak yapılan resimlerden bahsediliyor. Bu resimlerin hangisinin ne olduğunu ayırt etmenin zor olduğunu ancak çok bakıldığında uzmanların bilebileceğini de belirtelim. (Kaynak; İlhan Çağdaş Dönmez, Latmos Bölgesi kalkolitik Dönemi ve Tarih öncesi resimleri, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, Fen-Edebiyat fakültesi Arkeoloji bölümü seminer ödevi)

 Balıktaş mağarasından sonra bugünkü Rotamız, Karahayıt’tan başlayarak Sakarköyüne doğru 9km sürekli tırmanarak tepeye eriştik. Yine nefesimiz kesildi. Güzel manzaralara bakarak yürüdük. Sakarköyünde damlara fıstık kozalaklarını sermişler. Köylerde çam fıstıkları toplanıp satılıyor.   Yürüyüşümüzün son gününde.. Yolumuz Karpuzlu’dan başladı. Rahat bir yoldayız çıkış olmadan hafif aşağıya doğru iniş yapıyoruz. Bu rahatlatıcı yürüyüş yolunda etraf zeytin ağaçları ve yemyeşil uzanan vadileri görüyoruz. Yolumuzun üzerinde taştan antik kent yolları uzanıyor.. Yüksek bir tepe üzerine kurulmuş Alinda antik kentine doğru yürüyoruz ancak sıcak yavaş yavaş artmaya başlıyor.. Alinda kenti ise Hellenistik dönem öncesinde kurulmuş ancak Hellenistik dönemin önemli Karya kentlerden biri olmuş. Alinda’da hemen gözümüze çarpan çok iyi korunmuş bir su kemeri oluyor. Tepeden aşağıya Karpuzlu’ya doğru inerken tiyatrosu ve yine iyi korunmuş bir kale burcu ile karşılaşıyoruz. Kesme taşları oldukça sağlam duruyor. Aşağıda ise Agora çarşının kesme taş duvarlarının sağlam bir şekilde durduğunu görüyoruz. Karpuzlu’ya inince eski bir taş evin duvarlarına bakınca duvarın üzerindeki farklı döneme ait antik dönemden Osmanlı dönemine kadar giden farklı taşların aralara konulduğunu görüyoruz. Tarih burada da karşımıza çıkıyor.

   Bafa gölündeki Latmos dağları yürüyüşümüz sona erdi. Karia coğrafyasının heykele benzeyen Gnays kayalarını adım adım dolaştık.. Ancak görmeden geçemeyeceğimiz köylerden, kasaba ve özellikle köy kahvehanelerinden  de bahsetmeden geçemeyeceğiz.

Turistik köyler, kasabalar ve kahvehaneler..

  Aydın’dan Yatağan Milas’a doğru giderken yol Çomakdağ, İkiztaş, Ketendere köylerine doğru ayrılır..  Çomakdağ özellikle son zamanlarda turizmin popüler köylerinden biri olmuş durumda..Bu popülerlikleri, kadınlarının ipekten taktıkları rengarenk  başörtüleri, başlarına taktıkları çiçekler, altınlar ile turistlerin fotoğrafçıların ilgisini çekmeleri oluyor.. Ayrıca Çomakdağ’a ilginin yoğunlaşmasında, köye özgü düğünlerin 4 güne yayılmasının ve turistik bölgelerden giderek bu düğünlere ilgi duyulmaya başlanmasıymış. Köyde artık tur şirketleri için temsili düğünler yapılıyor. Fotoğraf çekimleri için geziler düzenleniyor.

   Köye gidince girişteki tabelada Çomakdağ köyünün 500 yıl önce Türk boylarından oğuzlara dayandığı belirtilmiş.. Tabelada köyün kayrak taşından yapılmış evleri, kaya bacaları, evlerin üzerindeki ahşap işlemelerinin olduğu, köyde ipek böcekciliğinin bir zamanlar yaygın geçim aracı olduğu, giyilen giysilerin de doğal ipek olduğu anlatılmış. Ancak Çomakdağ köyü ile benzer özellikle gösteren İkiztaş, Kızılağaç ve Ketendere köylerini de belirtmek gerek.

    Çomakdağlı köylülerle de yaptığımız sohbette kendilerinin Karakeçi Yörüklerinden olduklarını söylüyorlar. Yaz gelince Sarıkeçili Yörükler gibi yaylalara göç etmediklerini yerleşik olduklarını da söylüyorlar.  Çomakdağda köy kahvesinde yenilen otlu gözlemelerin tadına doyulmazken yavaş yavaş köy kadınlarından yaptıkları el işlemelerini gösterme satma telaşının başladığını görüyoruz. Market denilen satış yerlerinde bez bebekler renkli işlemeler gözümüze çarpan hediyelik eşyalar oluyor. Sokak aralarında taş evleri görmeye çalışırken bir kadın can havliyle kapalı kapıdan çıkıp aradığınız geleneksel ev burası diye bizi içeri sokuyor. Öyle bir can havliyle bizi içeri sokup tek bir odaya sıkışmış geleneksel evi göstermeye ve hediyelik eşyalarını satmaya çalışıyor ki ayrılamıyoruz. Geleneksel evin tek odasında nasıl her şeyin birarada yapıldığından çocuğun beşiğine bağlanarak burada büyütülmesinden, eviçi mutfağın banyonun işleyişine kadar bütün geleneksel hayatı biranda özetliyor. Aşağıda avluda fotoğraflarının çekilmesine karşı çıkmayan iki yaşlı Çomakdağlı nineyi görüyoruz. Başları çok süslü olmasa da altın zincirle renkli bezlerle sarılmış.. Bize doğru gülümsüyorlar. Çomakdağ köyündeki taş evlerin birer birer kaybolduğunu yerine daha çok apartmanların yapıldığını görerek yavaş yavaş buradan hareket etmeye başlıyoruz. 

   Yolumuz üzerinde rastladığımız güzel bir kasaba olan Güllübahçe, Didim’den Söke’ye giden Güllübahçe karayolu üzerinde bulunuyor.  Otoyoldan çıkıp Güllübahçe istikametine sapınca yol sakinleşip güzelleşiyor. Bu bölgenin denizin kenarında olduğu dönemi düşünüyorum.. Menderes nehrinin taşıdığı topraklarla dolan kıyılar oldukça geride kalmış.. Bugün yaklaşık 8 km içeriye doğru toprakla dolmuş durumda.. Menderes nehri hala toprak taşımaya devam ediyor ve kıyılar devamlı denizden uzaklaşıyor. Menderes gibi nehirlere çalışan nehir adını vermişler.    

    Güllübahçe kasabasında fıstıkçamı ağaçlarının sıralandığı yol tepeye doğru çıkıyor. Çok katlı yapıların olmadığı sakinlikte bir kasaba.. Burasının eski bir yerleşim olduğu belli oluyor. Tarihi evler cadde boyunca görülebiliyor. Yukarıya doğru çıkarken yolculuğumuz boyunca karşılaştığımız güzel kahvehaneleri burada da buluyoruz. Bu kahvehane kültürünü anlatmak çok güzel olur. Yöresel bir kültür olarak kahvehaneler, şirin köşebaşlarında tenekeden saksılara konulmuş ve rengarenk sardunyalarla süslü.. Tahta masa ve iskemleli yerler. Genelde erkekler için olmakla birlikte artık herkesin oturup çok ucuza çay kahve içtiği yerler olmuşlar. İçeri girince size merakla bakan yaşlılar konuşmaya can atıyorlar. Nereden geldiniz nereye gidersiniz. Tabii buna karşılık biz de buraların hikayelerini çaylarımızı içerek rahat rahat dinleme şansına sahip oluyoruz.

   Güllübahçe kasabasının tepedeki serin havasını geride bırakıp yolu devam ederek yönümüzü Dilek Yarımadası Büyük Menderes Milli parkına doğru çeviriyoruz. Menderes nehrinin binlerce yıldır denize doğru taşıdığı ve halen taşımaya devam ettiği toprağın delta oluşturduğunu yer yer toprak adalarına dönüştürdüğünü görebiliyoruz.

  Burada görülmesi gereken eski Rum köylerinden olan Doğanbey köyü bulunuyor. Eski adı, Domatia/Doğanbey köyünden bahsetmeden geçilmez. Menderes nehrinin batıya doğru giderek daha fazla toprak taşıdığı ve sivri bir delta oluşturduğunu daha rahatlıkla görebildiğimiz buralarda Rumların mübadele sonrasında terk ettiği Doğanbey köyü, taş evleri ile dokunulmadan kalmayı başarmış nadir köylerden biri.. Köyün taş evleri, Arnavut kaldırımlı dar ara sokaklarının güzelliği başımızı döndürdü. Taş evlerin ve Arnavut kaldırımların bozulmamış kaldığı bu köyün eski sahiplerinin yerine şimdi turistik misafirler ve haftasonu ziyaretçileri köyü ziyaret ediyor. Köye girince kilisesini, şimdi tanıtım merkezi olan okulunu hemen seçebiliyoruz. Tanıtım merkezi çok iyi bir amaçla Dilek yarımadasının coğrafyasını tanıtan bir müze olarak tasarlanmış ancak müze olabilmesi için daha çok yol kat etmesi gerek.. Konak tipindeki eski taş evleri hala sağlam bazıları da yeniden yapılmış..

 Karia bölgesinin doğasından, tarihine, mitolojilerine, antik kentlerine yaptığımız yolculuk boyunca şimdiye dek fırsat bulup göremediğimiz pek çok şey gördük.. Doğayı adımlayarak deneyimledik..

Kaynaklar:

Latmos Dağları Yürüyüş Rehberi: Ersin Demirel

Bircan Kayacan-Aydın’da Mevlevilik. Türkiye Sosyal araştırmalar Dergisi, Yıl:25 sayı:3 2021.

 http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=369&RecID=2485

Olcay Pullukçuoğlu Yapucu, Büyük Menderes Bölgesinde Kuleli Yapılar ve Arpaz Kalesi. Bozdoğan 2, Bozdoğan Belediyesi Kültür Yayınları.

https://islamansiklopedisi.org.tr/cihanoglu-kulliyesi

Kadir Pektaş-Erbil Cömertler Aktuğ.  Geç Dönem Kalem İşi Süslemeli bir Eser; Kuyucak Kayran Cami. İMÜ Sanat, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Dergisi, cilt: 2 sayı: 2.Medeniyet Sanat, İMÜ Sanat, Tasarım ve Muhammed Aslan, Doğu Karadeniz Camilerindeki Tasavvufi Tasvirler. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 2021 sayı: 100.

Şeyda Algaç, Tekke Eşyalarına Sahip bir Cami; Afyonkarahisar Başmakçı Recep Bey Cami. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 2023. Sayı:106.

Elifnaz Durusoy, Tarihi Yoldan Kültürel Rotaya, Milas ile Labraunda Arasındaki Yolun Korunması ve Yönetimi. ODTÜ Yayıncılık.

George Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi. Arion Yayınevi.

 İlhan Çağdaş Dönmez, Latmos Bölgesi Kalkolitik Dönemi ve Tarih öncesi Resimleri, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, Fen-Edebiyat fakültesi Arkeoloji Bölümü Seminer Ödevi.

Not: Gezi 5-15 Nisan 2024 tarihleri arasında yapılmıştır.

18.05.24 Antalya/Konyaaltı