Afrika kıtasında Kenya Nairobi’den başlayıp Uganda Kampala’da sona eren Safari yolculuğumuz boyunca siyah insanların yaşamlarını, vahşi doğayı, vahşi hayvanları gözlemlerken detaylarını paylaşmak istiyorum.
Bu geziye çıkmadan önce yapılması gereken işlemlerden biri, özellikle Uganda için Sarıhumma aşısını olmaktı. Uganda sınır girişinde aşı kağıdını göstermek gerekiyor. Diğer bir önemli iş ise, özellikle yeşil pasaportlular için de Uganda vize istiyor. Kenya’nın yeşil pasaport için vize istememesine rağmen pasaport girişinde görevli memurun yeşil pasaporta da vize istemesi ile başlayan tatsız gelişme bize yeniden 50 dolar verip vize almamıza neden oldu. Ayrıca safari boyunca sıtma bölgelerine gidileceği için de seyahat süresince sıtma ilacını da almak gerekiyor.
İstanbul-Nairobi
Kenya ve Uganda gezimize Kenya’nın başkenti Nairobi’den İstanbul’dan 6 saatlik uçuşla başladık. Sabaha karşı geldiğimiz otelimizde bir iki saat kadar dinlendikten sonra satın aldığımız bir şehir turu ile Nairobi’yi gezdik. Nairobi’de kısa bir süre kalacağımızdan sadece bir gün buraya ayırdık. Kentin ara sokakları arasında çamurlu toprak yollar arasından geçerken Nairobili’lerin ayakkabı boyatmaya çok dikkat ettikleri ve o çamurlu yollarda şık siyah boyalı yada rugana benzer ayakkabılarına özen göstermeleri oldukça dikkatimi çekti, Bu geleneğin kenya’nın İngiliz sömürgesi olduğu döneme ait gelenekler olduğunu düşündüm. Kentin trafiğinin de soldan olması halen eski geleneğin bir devamı. Önce Zürafa bakım merkezine gidip buradaki Zürafaları izleyip, hazır mamalarını ellerimizle yedirdik. İnsana alışmış olan bu zürafalar, ailesi olmadıkları için özel bir şekilde korunuyorlar.
![]()
Zürafalar ile ilgili bilgileri de aldıktan sonra ikinci durağımız yine ailesi olmayan yavru filleri bakım ve yetiştirme merkezi oldu. Siyah minik öğrencilerin de katılımı ve kalabalık bir turist grubu ile birlikte bu fil bakım merkezinde yavru fillerin uzaktan alana gelişleri, süt ile beslenmeleri, insana alışık olarak hortumlarını uzatıp ağaç yapraklarını yeme seremonilerini seyrettik.
![]()
![]()
Öğleye doğru buradan ayrılıp Kenya’da 1900’lü yılların başında Danimarka’dan gelip burada yaşam kuran Karen Blixen’in yaşadığı evi ziyaret ettik. ‘’Out of Africa’’ filminden fırtınalı aşk hikayesi ile tanıdığımız Karen Blixen’in yaşadığı dönemden kalan evi koruma altında ve turistik ziyarete açık.
![]()
Burada genç öğrenci rehberler bizi onar kişilik gruplar halinde alıp dönemin Kenya’sını , evin yaşam ortamının hikayesini anlattı. Karen Blixen’in evi ile Kenya’nın İngiliz sömürgesi altındaki yıllarına gittik. İngilizler Kenya’da altın elmas gibi değerli madenleri bulmayı istiyorlardı. Bu nedenle de stratejik önemi olan ve Hint Okyanusuna açılan Mombasa’ya ilgi duymuşlar ve 1895-1903 tarihleri arasında Kenya ile Uganda arasında kaynaklara daha kolay ulaşmak için demiryolu yapmışlar. Kenya’nın tarihi içinde İngilizlerin olduğu kadar Portekizlilerin de Arapların da çok daha önceleri rol oynadıklarını söylemek yerinde olur. Karen Blixen’in evi geniş bir yeşil alan üzerine kurulmuş içinde o zamanlar kahvenin de ekildiği ve işlendiği bir arazi üzerinde duruyor. Ev, Tek katlı dönemin tipik İngiliz evlerinden biri olarak karşımıza çıktı. O dönemin Kenya’sında ilkel yaşam koşullarına göre evdeki mutfak araç gereçlerini, dantel yatak örtülerini ve alafranga bir tuvaletin olduğunu da görünce evin oldukça konforlu olduğunu düşünmeden edemedim. Nairobi’den ayrılmadan önce ulusal arkeoloji müzesinin olduğunu ve burada ünlü Tukan, ilk insan kalıntısının olduğunu da belirtelim. Nairobi’de daha gezilecek çok yer olmasına (Uhuru bahçeleri, kayıp cennet, Demiryolu müzesi gibi) karşın bir günlük turumuzda ancak bu kadarını görebildik.
Nairobi’den Masai Mara’ya doğru
![]()
Nairobi’den sabah saat 7.00 ‘de 4×4 arabalara binip ayrılıp Masai Mara bölgesine doğru yola çıkıyoruz. Yolda Mozambikten Kızıldenize uzanan büyük Rif vadisi geçidi üzerinde durup önümüzde uzanan bu coğrafyayı fotoğrafla kaydediyoruz. Yolun asfalt kısmı çok çabuk bitip toprak yola geçince toprak yolda tozlar içinde sarsıla sarsıla devam ettik. Akşama doğru Masai Mara’da kalacağımız kampa geldik.
![]()
Çadır odalarımızda duş ve tuvalet de var. Her çadırın içinde yataklarda cibinlik de bulunuyor. Cibinlik bütün Safari gezisi boyunca her odada var. Eşyalarımızı bırakıp yine araçlarla Masai köyünü görmeye gittik. Masai kabilesi İngilizlerin sömürgesi döneminde verimli topraklarından sürülüp bu bölgeye gelmişler. Masaililer bizi rengarenk petitkareli masa örtüsüne benzeyen giysileri ile karşıladılar. Köyün girişinde toprak, hayvan pisliği ve balçık üzerine oturmuş siyah bebekleri gördük. Uzaktan görünce onları oyuncak bebek sandık. Yanlarına gidince henüz bebek oldukları ve yaşlarının gerisinde pek fazla hareket etmeyen bebekler olduklarını anladık. Kıvırcık siyah saçları, üzerlerinde çamurlu giysileriyle, akan gözleri ve gözlerinin yüzünün üzerinde dolanan sineklerle, kucağımıza alıp sevemediğimiz henüz yürüyemeyen bebeklerdi.
![]()
![]()
Masaililer bize tören giysileri ile ilkönce dans gösterisi yaptılar.
![]()
![]()
![]()
Kabile dansını bitirdikten sonra bizleri evlerini göstermeye götürdüler. İkişer kişi olarak girdiğimiz bu evler , Topraktan yapılma ve hayvan girmemesi için küçük tek pencereli.Evin içine girdiğimizde tek kişinin zor sığdığı bir karanlık koridordan üç kişinin zor oturduğu eşyasız karanlık bir odaya geçtik. Odada bir ateş yanıyordu. Etrafında yüzünü göremediğim bir kadın ile bizi getiren rehber Masai , bize yaşadıkları ve yattıkları çıplak zemini gösterdi. Bu evi yada evleri görünce henüz insanlığın ilk aşamasında olduğumu zannettim. Canlı bir müze. Masaililer ev ziyareti için para kabul etmiyorlar ama ellerindeki kolyeleri akılalmaz fiyatlara satmaya çalışıyorlar. Para alışverişinin ardından Masailililer bize ateşi nasıl yaktıklarını gösterdiler. Bakınca çok basitmiş deniliyor ama sopayı yuvada iyi döndürmek ve ateşi sağlayacak samanın olması gerekli.
![]()
Masai Mara köyünün ardından gezi boyunca görmeyi hedeflediğimiz vahşi hayvanların olduğu Kenya National rezervation parkına girdik. Burası Tanzanya’daki Serengeti parkına doğru hayvanların göç yolu üzerindeki park. Masai Mara ile Serengetiyi bir bütün olarak düşünmek gerekiyor. Bu bölgeye düşen yağış miktarının çok az olması ve yağmur suyu minerallerinin toprak üzerinde kalması ile bitkiler hayvanlar için zengin besin kaynağını oluşturuyor. Bu kuru savanlarda bulunan hayvanlar hem etçil hem de otçul oluyorlar. Zengin bir hayvan çeşitliliğine sahip bu bölgede çeşitli antilop türleri, zürafa, zebra, fil, aslan, gibi hayvanların yanısıra nehir kenarında hipopatam timsah ve yabanıl kuş türlerine de rastlamak mümkün. Oraya gittiğimizde buradaki hayvanların çoğu Serengeti’ye göçetmiş , Temmuz Ağustos ayında tekrar geri dönecekler o nedenle burada çok kalabalık hayvan nüfusu şimdilik bulunmuyor. Parkı gezerken 4×4 arabanın içindeyiz ve yere inmek yasak. Arabanın tavanı yukarıya kaldırılmış oluyor ve ayağa kalkıp açık tavandan dışarıdaki vahşi hayvanları görebiliyoruz. Fotoğraf çekebiliyoruz. Parkın içindeki hayvanları görmek için bizim gibi pek çok tur arabası var Her biri bir hayvan gördüğünde diğerine haber veriyor ve bütün arabalar fillerin yada bir aslanın yanıbaşına toplanıp fotoğraf çekmeye başlıyoruz. Vahşi hayvanların avlanmaları genelde gece olduğundan bunları da görmek için özel gece turları düzenleniyor. Gördüğümüz hayvanlar genelde karınlarını doyurmuş dinlenme faslında oluyorlar.
![]()
Ertesi sabah tüm gün vahşi hayvanları doğal ortamında görmek üzere 5.30 ‘da uyanıp 6.30 da araçlarımızla hareket ettik. Yine Kenya National reservation parkındayız. İçeride Antilopları düzlüklere yayılmış sabah kahvaltılarını ederken buluyoruz. Zebralar harekete hazır haldeler, filler gruplar halinde hareket ediyorlar. Daha ilerde bir çita ağacın altında uyur durumda bütün arabaların başında durmuş olmasından habersiz etrafı kolluyor. Bu vahşi hayvanları ekranlarda görmek ile bu kadar yakına gelip görmek arasında tabii farklı oluyor. Mara nehrine doğru devam ediyoruz. Yol boyunca yaldıza benzeyen renkler içinde mavi kuşları fotoğraflamaya çalıştık. Safarinin Mara nehrine doğru olan kısmında nehirde yıkanan hippoları görüyoruz. Biraz ilerde timsahlar gözüküyor. Vahşi doğa kendi doğal dengesi içinde sürüp gidiyor. Akşam yorgun kampa dönerken yolda birbirleriyle sarmaş dolaş zürafalarla karşılaştık. Sırtlanların gözükmeye başladığı saatler antiloplar da kendi alanlarına doğru gidiyorlar. Yorgun bir akşam kampta yemek sonrası uykuya çekiliyoruz gece kamptan sırtlan sesleri duyuluyor.
![]()
![]()
![]()
![]()
Masai Mara’dan Nakuru Gölüne
Ertesi sabah Nakuru Gölüne doğru yola çıkmak üzere sabah yine 5.30’d uyanıp 6.30’da hareket ediyoruz. Yol yine yok ve toz içinde sarsıla sarsıla köyden okula giden rengarenk giysiler içindeki minik siyah öğrencilerin bize el sallamaları arasında geçiyoruz. Kenya’da eğitimin oldukça ciddi olduğunu ve İngilizce, resmi dilleri olan Svahili ve kendi yerel dilleri olmak üzere üç dil öğrendiklerini söylediler. Eğitimi veren dini okullar olduğu gibi farklı kurumların da eğitim alanında oldukları görülüyor. Gördüğüm güzel şeylerden biri de, siyah öğrencilerin mavi renkteki yada başka renkli okul önlükleri oldu. Siyah insana renk ne kadar yakışıyor. Kenya’da özellikle kırmızı renk çok seviliyor. Kadınların saç bandına kadar ayakkabılarına kadar kırmızı kullanmaları da ayrı bir güzellik. Kırmızı rengin bu denli çok kullanılmasının sebebinin kendilerini belli etmek iletişim kurmak amaçlı olduklarını öğrendik.
![]()
![]()
Nakuru bölgesi de İngilizlerin verimli bir alan olması nedeniyle buralara İngilizleri yerleştirmeleri ile yerli halkın uzaklaştırıldığı bir bölge . Dolayısıyla yine okulların yoğun olduğu bir bölge. Buradan geçerken herhangi bir İngiliz yerleşimine yada özel bir eve rastlamak imkansız yol boyunca Kenyalılar derme çatma kulübelerinde ve önlerinde derme çatma meyve sebze tezgahlarında yiyecek satıyorlar.
Nakuru gölünde büyük beşli denilen hayvanlardan burnunun üzerinde boynuzu olan Gergedanı göreceğiz beşlinin diğerleri, aslan, leopar, Fil , Buffalo . Gölde Flamingoları da görmeyi beklerken yağışın fazla olması ve suların yükselmesi ile flamingoların gelmediğini öğreniyoruz. Ağaçların arasında aslanı bir dalın üzerinde bulduk. Yine etrafı tüm arabalarla çevrildi.
![]()
![]()
Nakura gölü ve etrafındaki delta verimli olması nedeniyle hayvanların yoğun olduğu bir bölge ancak aynı zamanda sıtmanın görüldüğü yer. Bu nedenle gezimizin başlangıcından beri sıtma ilacını her gün alıyoruz. Otelimiz göle bakan tepe üzerinde ve odamızın balkon kapısı sıkıca kapalı.Bunun nedeni, etrafta görülen Babun maymunlarının kapıyı açık görüp girmemesi için bir tedbir. Otelin etrafını çeviren elektrikli çitlerin olmasına rağmen özellikle maymunlardan korunmak gerekiyor. Otel etrafındaki maymunlardan korunmak için kapıda silahlı bir bekçi duruyor eğer maymunlar gelmeye başlarsa silah sesi ile korkutuluyor.
Nakuru Gölünden Uganda Jinja kampına doğru
Nakuru gölündeki otelimizden ayrılıp sabah 6.00 da araçlarımıza binip bizi Uganda’ya geçirecek olan büyük kamyon arabamıza geçiyoruz. Kamyon kasası üzerine oturtulmuş kapalı tren koltuğu gibi bir oturma grubundayız. Kamyona merdivenle çıkıyoruz. Bavullarımız altta kasaların içinde. Bu kamyon bizi son durağımız olan Kampala’ya kadar götürecek. Çadırlarımız, altımıza sereceğimiz matlar ve yanımızda getirdiğimiz uyku tulumları da kamyonla birlikte taşınıyor. Kamyonun şöfor ve ahçıdan oluşan ekibi bize gideceğimiz kamplarda yemek hazırlamakla görevliler. Kısacası yatacak yerimiz ve yemeğimiz kamyonla birlikte taşınıyor.
![]()
Yolculuğumuz oldukça uzun sürdü. 12 saatte Uganda’daki Jinja kampına geldik. Çay tarlalarının arasından geçerken modern çay toplama makineleri elle toplamaktan çok daha hızlı bir biçimde yapılıyor.
![]()
Yol boyunca Kenya’dan giderek daha fakirleşen insanların olduğunu gördük. Gördüğümüz görüntüler arasında tezatlıklar artıyordu. Bir tarafta kilise okullarının yada benzin istasyonlarının çok düzgün ve yaşanabilir insani koşullarda mimarisi varken diğer tarafta insanların oturacak evlerinin derme çatma saman damlı kulübeler, topraktan gece yatılan kasaların olmasıydı. Bazılarının köpek kulübesi gibi evlerinin olduğunu gördük. İnsanların Hindistan’daki gibi pislik içinde olmakla beraber bir derece daha az pis olduklarını söyleyebiliriz. Tahta tezgahlar derme çatma oyuncak tezgahlar üzerlerinde domates patates ve avakado gibi sebzeler ve daha çok da tshirt satılıyor. Motosikletten taksiler yol boyunca müşteri bekliyorlar.
![]()
![]()
Yol boyunca gördüklerimiz arasında, kadınların malzemelerini başlarının üstünde ustalıkla taşıdıkları, yine yol boyunca minik siyah kıvırcık saçlı çocuklar gördükleri yerde el sallıyorlar durmaksızın hiç üşenmeden bıkmadan bize gülen gözlerle bakıyorlar.
![]()
![]()
Biz de onlara yorulmadan el sallayıp duruyoruz. Bu miniklerin birini atlamadan el salladık. Elbette fotoğraf çekmemize karşı olan ve elini tehditle sallayanlar da var. Siyah kadınların dik duruşları ile kalçalarının ve göğüslerinin güzelliğini de söylemeden geçmek olmaz. Siyah kadınlarda gördüğüm güzel bir şey de siyah kıvırcık saçlarını ince ince örüp başlarının tepesine toplamaları çok hoş duruyor.
![]()
![]()
Uganda sınırına girmeden önce Ekvator çizgisini geçiyoruz.
![]()
Güneyden Kuzeye doğru yol aldık. Sınırda pasaport kontrolünü geçtikten sonra yola devam ediyoruz. Sabahtan paketlediğimiz öğle yemeklerimiz hemen bitti. Akşam karanlık ile Jinja’daki kampımıza girdik. Jinja Victoria gölünün yakınında bir yer. Victoria gölü ise, Nil Nehrinin doğduğu göl.
![]()
Burası İngilizlerin de önemli gördüğü yerlerden biri. Kenya-Uganda demiryolunu yaparken Kenya’daki liman kenti Mombasa ile Uganda’daki Viktorya gölü çevresindeki Ksimu şehrini birbirine bağlamayı hedeflemişler.
Akşam kamptaki çadır ve otel odalarına yerleştikten sonra kamyon ahçısı bize tavuk, pilav ve meyveden oluşan yemeğimizi yaptı. Yemeği yedikten sonra yarınki programı alıp uykuya geçtik. Sabah Nil nehrinin doğduğu Victoria gölünü yakından gördük. Kamyon ahçımızın hazırladığı rende kaşar peynir, salam domates ve salatalık, reçelden oluşan kahvaltımızı hazırlamak ve öğle yemeği sandviçlerimizi de beraberinde hazırlamak biraz karmaşaya yol açsa da hızlıca işi bitirip 6.00 da yine kamyondaki yerimizi alıp yola koyulduk.
Uganda Jinja Kampından Masindi Murchison Falls National Park’a doğru
Bugünün rotası, Uganda Jinja’dan Nil nehrinin döküldüğü Murchison Falls National parkına doğru gidiyoruz. Yol boyunca kırsal alanda gördüğümüz büyük boynuzlu ineğe benzeyen hayvanlar ve bunların üstü başı yırtık ve çamur içindeki yoksul çoban çocuklar tuvalet molası verdiğimiz bir yerde yanımıza geldiler. Çocukların tek isteği şekerdi. Çantamızdaki şeker, çukulata, sakız ne varsa hepsine dağıtınca sevinçle bizimle fotoğraf çektirip elleriyle asker selamları verdiler.
![]()
10 saat süren yolculuk sonunda akşam üzeri kampımıza vardık. Kamp aslında bir otelin yeşil çimenleri üzerinde kurduğumuz çadırlardan oluşuyor. Çadırlarımızı kurup duşumuzu aldıktan sonra otelde bir düğün telaşının olduğunun farkına varıyoruz. Siyah misafirler gece elbiseleri ile şık bir şekilde gelin ve damadı bekliyorlar ve bizim olağanüstü ilgimize karşı bizi de düğüne davet ediyorlar. Biraz sonra da süslü siyah bir araba içinde bal rengi giysileri ile dört tane nedimesi ile birlikte gelin ve damat geliyorlar. Düğüne gelen siyah misafirler salona girerken uçuşan ipekten takım elbiseli hoş kokulu erkek sunucunun isimlerini anons etmesinden sonra yerel danslarını yaparak şamata ile giriyorlar. En son gelinin de salona girmesi ile düğün başlamış oluyor. Düğüne davet edilmiş olan bizler geline ve damada milli içkimiz olan Rakıyı mutluluk dileklerimizle hediye ediyoruz. Gece boyu düğün siyah kadınların ince tiz çığlıkları çalan müziğe uyumlu şekilde çıkıyor.

Ertesi sabah 5.30 da Nil nehrinin döküldüğü Murchison şelalesini görmek ve nehirde tekne ile gezinti yapmak üzere erkenden yola çıkıyoruz. Murchison 3840 km bir alan ve Uganda’nın en büyük ulusal parkı Ortasından Nil nehri geçip Albert gölüne dökülüyor. Nil nehri üzerindeki Murchison şelalesinden gelen beyaz köpükler Nil nehrini kaplıyor ve nehirde adeta birer buz parçaları gibi duruyor.
![]()
Nil nehri’nin Victoria gölünden doğduğunu söylemiştik doğduktan sonra Albert gölüne dökülene kadar Victoria Nil’i olarak geçiyor. Buradan ayrıldıktan sonra Sudan sınırına kadar Albert Nil’i olarak geçiyor. Sudan sınırından sonra ise Beyaz Nil olarak adlandırılıyor. Hartum’da Mavi Nil ile birleşip İskenderiye’de Akdeniz’e dökülene kadar isim değiştirmeden akıyor.
Tekne ile sahil şeridinde 14 km gidiş ve 14 km dönüş yaparak 3 saatlik bir tur yaptık. Suya girmiş pembe kulakları ile Hippopatamları, kıyıda güneşlenen ağzı açık Timsahları gördük. Renkli kuşların nehir üstü uçuşlarını yakalamak için fotoğraflarını çektik. Şelale’nin çıktığı yere kadar gidip çağlayan sulara yakından baktık.
![]()
![]()
![]()
Murchison şelalesi, Uganda’daki beyaz Nil nehrinin üzerinden aktığı , Kyogo ile Albert gölü arasında bulunuyor. Burayı ilk olarak bulan İngiliz Sir Roderick Murchison aynı zamanda Royal Geographical Society ‘nin de başkanı.
Tekne turumuzun bitiminde 4×4 araçlarımıza binip Şelalenin çıktığı tepeye doğru karadan yol aldık. 40 dakika kadar sarsılarak ve sıcakta yapılan yolculuktan sonra tepeye yorgun vardığımızda şelalenin çağlayan görüntüsü muhteşemdi.
![]()
Bu turun son aşaması ise Şelale’den aşağıya inip Uganda’nın en fazla şempanzesinin olduğu Budango ormanı içinde Şempanzelerin ağaçlardaki yaşamlarını izlemeye çalışmak oldu. Gireceğimiz ormanda neler yapmamız yada yapmamamız konusunda rehberler bilgi verdi. Sessiz konuşmak, birşey yememek yada çok yakınlaşma durumunda ne yapılması gerektiği konusunda dikkat edilmesi gereken hareketlerimiz vardı. Ormanda altı kişilik gruplar halinde ilerledik. Ağaçlardaki maymunlara yaklaştığımızda rehberimiz işaret ederek bize gösterdi. Dalların bir ucundan diğer ucuna , yerden tepeye hızla çıkan yada inen çok seri hayvanlar, kalabalık insan sesleri arasında gürültülü uğuldamalar çıkardılar. Rehberimiz dişi maymunların yavrusuna zarar gelmemesi için diğer erkek tüm maymunlarla çiftleştiklerini söyledi. Gittiğimizde erkek maymunun dişi ile çiftleşmek isteğini buna bizim sessiz kalmamızı yoksa stress olabileceklerini belirtti. Şempanzeleri dev ağaç ormanında boyumuzu aşan kökleri içinde girerek izlemek bazen yanıbaşından akıp giden bir maymun bile fark edilmeyebiliyor.
![]()
Uganda’da Masindi’den Kampala’ya doğru
Gün akşama doğru geçerken henüz güneş yeni batıyor ve hayvanlar yiyecek aramaya, biz de kampımıza doğru yol alıyoruz. Buradaki son gecemiz, sabah Kampala’ya doğru yola çıkacağız. Kampala kampımıza 3 saatlik uzaklıkta çok uzak değil. Bu nedenle çok erken saatte kalkmadan yola çıkıyoruz. Yol üzerinde bir gergedan koruma merkezi var. Gergedanlar, İdi Amin döneminde burunları üzerindeki boynuzların değerli olması ve satılması nedeniyle soyları tükeninceye kadar öldürülmüş. Daha sonra Uganda’da özel bir şirket Amerika’dan getirttirdiği Gergedanları yetiştirmeye başlamışlar. Bugün sayıları artmış. Gergedanları seyrederken etrafında dolaşmak tehlike oluşturmuyor gözleri fazla görmüyor tehlike anında bir çalı arkasına saklanmak gerekiyormuş. Kampala’ya varışımız öğleden sonrayı buldu. Kampala şehrinin içinden geçen nehir manzarası , etrafındaki satıcılar ve kaos kalabalık Hindistanı aratmayacak pislikte ve hastalık saçıyor.
![]()
Akşam yemeği için etrafta araştırma yapmaya kalkışmadan hemen yanıbaşımızdaki restorant ile anlaşıp yiyeceğimiz yemekleri ve fiyatlarda pazarlık yapıp yemeğimizi topluca burada yiyoruz. Kızarmış muz püresi et yemeği, salata, ananas, samosa börek, barbunya ve pilav menüdeki yemekler.
Ertesi gün Kampala şehir turu için minibüs bizi otelden alıp önce her kıtada tek tapınağı olan Bahai tapınağına gezmeye götürüyor. Her dini kapsayan ve insanlara eşitlikçi , çok kültürlü yaklaşım getiren bu inanç sadeliği, gösterişsizliği ve hoşgörüyü amaçlıyor. Bahai tapınağının ardından şehrin en büyük camisi olan Kaddafi camisini görmeye gidiyoruz. Camiinin ardından sırasıyla kral mezarlarını, Hindu Tapınağını gezme fırsatımız oldu. Kampala’da Hintli işçilerin demiryolu yapımında Hindistan’dan getirilmesi ile Hintli nüfusun artması tapınakların da kurulmasına neden olmuş.
Uganda’nın siyasi tarihi çatışmalar ,savaşlarla dolu. Uganda adını Buganda krallığından alıyor. Resmi dili Luganda halkına ise Ugandalı deniliyor. Kral Milton Abate’nin 1962’de İngilizlerden ülkeyi bağımsızlığına kavuşturuyor. Milton Abate İdi Amin tarafından bir darbeyle uzaklaştırılıyor . İdi Amin yönetimine karşı ise altı yıl gerilla savaşının ardından 1986’da Yoweri Kaguta Musevini yönetimin başına geçiyor. Bugün için parlementer sistem işliyor Kralın sembolik önemi var. İdi Amin dönemi işkenceleri ile unutulmuş değil.
Kampala’da kralın sarayını gezerken özellikle idi Amin dönemine daha yakından baktık. İdi Aminin sarayının içini gezemedik ancak muhaliflere yaptığı işkencelerin izlerini görebildik. Sarayın arkasına yaptığı büyük bir garaj içinde bir havuz ve hücreler bulunuyor. Havuza su doldurup elektrik vererek dönemin eğitimli muhalif kesimi 300.000 kişiyi öldürmüş hücrelerde ise insanları sıkıştırarak öldürmüş ölenleri ise vahşi hayvanlara atarak izlerini silmiş. Bu vahşet dönemi komşu ülke Tanzanya’da silahlanan ordu ile ortadan kaldırılmış.
![]()
Kampala’daki şehir turunu en kalabalık yerlerden biri olan sebze meyve pazarına doğru giderek tamamladık. Şehrin anadamarı diyebileceğimiz caddelerini yürüyerek geçerken Siyah insanın bazıları nefretle öfkeyle biz beyaz insana bakarken kimileri de sevinçle el sallıyor. Şehrin candamarı olan sebze pazarı kaos karmaşa içinde, satıcıların çoğu kadın. Fotoğraf çektirmekten çok hoşlanmıyorlar. Çok yaygın olmamakla birlikte para istiyorlar ama ısrar etmiyorlar. Yeşil muz hevenkleri , kapalı tel kafeslerdeki tavuklar, patates ayıklayan kadınlar , kızarmış muzlar pazardan aklımda kalan görüntüler.
![]()
![]()
![]()
Gece yarısı Entebbe havaalanından kalkan uçağımız için akşam havaalanına transfer ile Afrika yolculuğumuz ve safari maceramız sona eriyor. Yaşamımızda bir pencere daha açıldı. şimdiye kadar bildiklerimizden ,insanlığın ve doğanın farklı bir evresine , coğrafyasına doğru sarsıcı bir şekilde geçtik.