LÜBNAN: AKDENİZİN KIYISINDAKİ ORTADOĞU

Trablusşam
Beyrut sokakları

 

    Lübnan coğrafyası, Tarihsel geçmişinde bir Akdeniz kimliği taşırken çıkan savaşlar, çatışmalar, farklı etnik ve dini kimliklerle şimdi bir Ortadoğu ülkesi kimliği içinde. Coğrafya olarak,  Antakya’nın güneyinde Suriye ve daha da Güneyde  Lübnan bulunuyor. Lübnan, Anti Lübnan dağları ile ikiye bölünmüş durumda ortada Bekaa vadisi bulunuyor. Bekaa vadisi, Lübnan’ın bahçesi, tarımın yapıldığı bereketli topraklar.

Lübnan’da ilk medeniyetin kurulması Fenikelilerle başlıyor.. Burası Lübnanın  liman kentleri olarak bilinen Sur (Tyre) , Sayda(Sidon),Biblos kentlerinin bulunduğu yerler…   Lübnan hakkında genel bir bilgi vermek istersek, farklı dinlerin birarada olduğu bir ülke. Sünniler ,Şii Dürziler ve Maruniler birarada siyasi bir denge içinde yaşıyorlar. Maruniler, Doğu Hıristiyanlığının bir parçası olarak çok eski bir tarihe sahipler.  Hıristiyanlığın ilk yayılma dönemlerinde Doğu Hıristiyanlık inancı içinde batıdaki Hıristiyanlardan farklı bir bakış açısı içindeyken, daha sonraları batı ile giderek yakınlaşmaları ile Katolik Hıristiyanlar olarak batılılar arasında yeralmaya başlamışlar. Maruniler aynı zamanda ülkenin elit kesimi içinde zengin bir kesimi oluşturuyorlar. Dürziler ise Şii müslümanlar ..Tabii bir de bunların yanında sünni olan  müslüman bir kesim de var. Lübnan’da bu farklılıklar,   parlementoda Maruniler çoğunlukta olmak üzere diğer dinlerin de temsili ile biraraya geliyorlar.. Cumhurbaşkanı ise,  Maruniler arasından seçiliyor. 

  Lübnan, içinde Akdeniz kültürüyle , tarihiyle ilgili pekçok şeyi halen taşıyor. Tarihi şehirleri, kutsal tapınakları, yemek kültürüyle ve daha görünmeyen giderek izleri kaybolan akdeniz kültürünü içinde taşıyor.. bu yazıda Lübnan’daki kültürel yaşama dair gözlemlerimi ve düşüncelerimi paylaşacağım..

Bekaa vadisine doğru Baalbek: kutsal tapınaklar alanı

  Bekaa vadisi, Lübnan’ın Lübnan dağları  ile AntiLübnan dağları arasında kalan ve Ortadoğu coğrafyasına yakınlaşan bir coğrafyadır. Beyrut’tan çıkıp dağları aştıktan sonra indiğimiz vadide karşımıza, Suriyeli mülteciler çıkıyor. üstlerinde araba lastiği olan naylon çadır kampları Kilometrelerce uzayıp gidiyor.. adeta küçük bir Suriye görünümünde hızla çoğalan Suriyelilerden Lübnanlılar da artık şikayetçiler.

  Lübnan’ın mülteci sorunu Suriyeliler ile başlamamış.. tarihte 1900’lerin başında Anadolu’dan Hatay Samandağ’dan kaçan Ermeniler , İsrail’in Küdusü  işgaliyle kaçan Filistinlilere de sığınak olmuş. Savaşlar ve göçlerle birlikte Lübnan yoksullaşmış ve bugün kamusal hizmetin hemen hemen olmadığı bir coğrafyaya dönmüş durumda. Bekaa vadisinde, zamanında buralara kaçan Ermenilerin yerleştiği Anjar kasabası tarihte Romalılardan sonra ilk arap yerleşimi olarak biliniyor. Burası tarihi ticaret yollarının kavşağında bir şehir olarak kurulmuş , Beyrut, Şam, Halep arasında önemli bir istasyon durumundaymış ..

 Anjar kasabası diğer yerlere göre çok daha düzenli ve yeşil olan bir yer..buraya gelen Ermenilerin  şehire yerleşmeleri ve diğer şehirlere göre Anjar’ı daha bakımlı ve düzenli bir hale getirmeleri ile fark yaratmışlar.. burada kendi tipik soğan kubbeli kiliselerini kurmuşlar.  

  Bekaa vadisinin verimli topraklarında Fransız Cizvit rahipler tarafından getirilen asma kökleri ile şarapçılığın burada geliştirildiğini de belirtelim..Ksara’da bugün turistik bir hizmet olarak yapılan şarap satışında yeraltındaki 2km alandaki mahzenlerde yıllanmış şaraplar ve şarap kültürünün artık yerleşmiş olduğu biliniyor..

  Bekaa vadisinde bulunan Baalbek kutsal alanı ise, Lübnan tarihinde Akdeniz kültürüyle bağlantılı en önemli kültür alanını oluşturuyor..

   Lübnan’ın eski Fenike uygarlığının inanç sisteminde pagan tanrıların olduğu bilinir. Her Fenike kentinin kendi özel tanrıları vardır. El demek tanrı anlamına gelir. Baal ve Adonis ise efendi demektir. Dini merkezlerini de  Baalbek şehrinde kurmuşlar. Baalbek, Beyrut’un 86 km. doğusunda Bekaa vadisinde kurulmuş bir kent. Burası, Fenikelilerin inanç sistemi içinde en önemli tanrıları olan gök tanrısı Baal ile onun eşi olan ve gökyüzü kraliçesi olan Astarte’ye ibadet etmek için kutsal bir alan olarak kurulmuş. burada, Tanrı Baal ile birlikte başka pagan tanrılarının da olduğu biliniyor.  Daha sonra gelen Romalılar buraya yerleşince tanrılar da Roma tanrılarına dönüşmüş. Zeus, Jüpiter, Venüs, Afrodit olmuşlar. Romalılar bu tanrılara tapınaklar yapmışlar, günümüze kadar gelen Jüpiter, Venüs, Baküs  tapınaklarını inşa etmişler.  Yapılan diğer  tapınaklar ise  günümüze kadar ulaşamamış.. bu tapınakların günümüze kadar gelmesi ise bunların Hıristiyanlık inancı içinde birer bazilika olarak kullanılması sayesinde olmuş.. Böylece buradaki dini inancın , önce Pagan sonra Hıristiyanlığa doğru evrim geçirdiğini söyleyebiliriz.  

 Baalbek, bugün dünyanın en görkemli tapınak şehri olarak kabul ediliyor. 1984 yılında ise UNESCO tarafından Dünya Mirası Alanı olarak listelenmiştir.

  Eski bir haç merkezi durumunda olan Baalbek şehrinde Zeus /Jüpiter tapınağının görkemli merdivenlerinden çıkıp hala ayakta duran dev sütunlarının arasından yukarıda tapınağın içine doğru çıkılıyor..tapınağın içinde rahiplere ait odalar, sunak alanı ve bir kutsal alanda olması gereken yapıları görülüyoruz.. Yapılar depremle yıkılmış olsa da büyük kısmı ayakta ve oldukça etkileyici . eskimiş yıpranmış yıllar yıllar öncesinden zamanda yolculuk yapmış gibi ayaktalar.

  Bütün bunları anlatırken daha Baküs tapınağını görmemiştim.  Zamanımıza gelmiş bir Roma tapınağını görünce az kalsın  dilimi yutacaktım.. Tapınağın üst alınlığı haricinde tüm sütunları ile hala görkemli bir şekilde ayakta duruyor… tam bir zamanda yolculuk gibi..Sütunların tarih içinde iyice kararmış olmaları da bu eskiliği gösteriyor.. İçeriye girince  duvarların yükseldiği tepesi olmayan bir avlu bulunuyor.. Avlunun yan duvarlarında bir zamanlar heykellerin olduğu belli oluyor. Taşların dantel gibi işlendiği duvarlar yükseldikçe kutsal alanın insanı ezmesi  duygusu artıyor. Avlunun içinde tam karşıda merdivenle çıkılan bir platform tanrının varlığını anımsatır gibi oluyor. Dışarıya çıkıp yan taraflardaki dev sütunların arasına girince başka bir dünyaya geçmişiz hissine kapıldım. sütunların arasında tavanın taş süslemeleri ise dönemin tanrı kabartmaları ile dolu. Afrodit, Merkür, Jüpiter neredeyiz…başka tanrıların diyarındayız..

   Görkemli  Baküs tapınağının sütunları arasında kurulan sahnede her sene Uluslararası Baalbek Müzik festivali düzenleniyormuş ancak Pandemi ile bu festivaller iptal edilmiş.

  Baküs tapınağının bu görkemli görüntüsüne karşılık, Jüpiter tapınağından günümüze sadece altı tane dev sütun kalmış durumda.. Baalbek kutsal alanının görüntüsü uzun bir süre aklımızdan duygularımızdan çıkamayacak….

 

Lübnan’ın  Liman kentleri ve Akdeniz kültürü

   Lübnan’da kurulan ilk Akdeniz uygarlığı olan Fenikeliler, güneyde Akka’dan kuzeyde Arados’a kadar 12 yada 15 km lik bir yerdedir. Burası küçük limanlardan , küçük kıyı adacıklarından oluşan bir medeniyet olarak kurulmuş.. Kentlerin karayolu ile  bağlantısı zayıf kalmakla birlikte denizle ve ticaretle bağlantılıydılar. Fenikeliler önemli ticaret limanlarına sahiptiler. Sur kenti o zamanlar karayla birleşik değil bir ada üzerine kurulmuştu. Sur kenti ile birlikte Sidon bugünkü adı Sayda olan kent iki önemli liman işlevini görüyor. Mısır ile ticareti gerçekleştiriyorlardı. Yine bir diğer liman kenti olan Biblos M.Ö. 3000 yıl önce Nil deltasıyla ticaret yapıyordu. 

  Fenikelilere ürettikleri lal renkli meşhur kumaşlarından ötürü Foinikes , kızıllar adı verilmiştir. Bu ad sonradan Fenikelilere dönüşmüştür. Yünlü kumaşları ile meşhur olmuşlar, liman kentlerinde deniz kabuğundan çıkarılan murex boyalar ile çok zor elde edilen ve sadece kralların rahiplerin giydiği elbiselerde kullanılan mor rengi yapmakta ustalaşmışlardır. Ayrıca cam ustaları olarak da tanınırlar. Elbette en önemlisi ilk alfabeyi sessiz harflerle bulan uygarlık olarak tarihe geçmişlerdir. Fenike uygarlığının yerini Roma alarak tarih devam etmiş ve gelen uygarlıklar buralarda izlerini bırakmıştır.

 Lübnan’da  Akdeniz kültürünü hissettiren kentlerin başında Sur ( Tyre) , Sayda (Sidon) , Trablusşam ve Biblos kentleri geliyor. Kentler arasındaki mesafeler tarihten bu yana hep 40 km olmuş. Bunun nedeni, geçmişte eski kervan yolu kuralına uygun olarak develerin bir günde güvenle gidebileceği uzaklık mesafesinin 40 km olması. Şimdi de aynı mesafenin korunması devam ediyor..

  Güneye doğru indiğimizde Fenikelilerden bu yana liman kenti olan Sur,  tarihi adıyla Tyre şehrini buluyoruz. Burası öncesinde bir ada iken Romalıların egemenliği altına girmesi ile adanın karaya bağlanması gerçekleşmiş..Romalıların yeniden inşa ettiği şehirde günümüze ulaşan kalıntılarla tarihi bölük pörçük anlamaya çalışmaya yarıyor. Roma ve Bizans dönemine ait kalıntıların bir kısmı hala burada bulunuyor..şehire girerken yüksek kemerli bir girişten geçip etrafı sütunlu  taş döşeli cadde üzerinde ilerledik. Etrafta dönemin zengin ve ruhban sınıfına ait olduğu belli olan görkemli lahitler, oda mezarlar gibi çok özel yapılmış mezarları gördük. Bu mezarların günümüze kadar gelmeleri , önemli kişiler olduklarını anlatıyor.. Sıradan insanların ise bu özel tasarımlı mezarlarda bulunmaları imkansız olmalı.. bu cadde limana kadar gidiyor..limanda   gemilerin   getirdikleri  malların alışverişi yapılırmış. Limanın hemen yanında ise her kentte olduğu gibi  hamam kalıntılarına rastlıyoruz..

  Sur kentinde  tarihin  izlerini takip ederken, Roma antik dönemine ait dev bir Hipodromu görüyoruz.   Hipodromun seyir terasından günümüze kalan güzel bir örnek parçanın olması,  bize o dönemin  izleyicilerinin seslerini hissettirdi.. Hipodromun izlerini halen günümüzde takip etmek mümkün. Biraz dikkatli  bakınca oval sahanın etrafa yayıldığını görebiliyoruz.   Sahanın üzerinde herhangi bir yapının olmaması da   Hipodromun varlığı ortaya çıkarıyor. . sanki birden ilerden gladyatörler atlı arabalarına binmiş geleceklermiş hissine kapılıveriyorum..

  Sur kentinde tarihin izlerinden  günümüze doğru başımızı çevirince burada daha çok Hıristiyan nüfusun bulunduğunu görüyoruz. İçki içmenin yasak olmadığı bir kentteyiz.  Oysa Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu  Sayda şehrinde kamusal mekanda içki içmek yasak ..  Sur kenti bir liman kenti olarak Akdeniz mimari özelliklerini kısmen yansıtıyor. Dar ara sokaklar, güneşin sıcaklığını azaltan gölgeli labirent tipi yapılar az da olsa burada karşımıza çıkıyorlar. Hıristiyan mahalleleri nispeten çöplerin toplanmasıyla daha temiz oldukları görülüyor. evlerin dışında plastikten de olsa süslemelere yer verilmiş. Limanda ise balıkçı kayıkları, turistik kafeler, çarşısında dükkanlar ve  balıkçılarla Akdenizli olmaya daha da yaklaşıyor.. mahalle içinde bir Maruni kilisesini görüyoruz. Kilisenin içinde inançlı kadınlar gönüllü çalışma içindeler. Küçük adak objeleri hazırlıyorlar. 

  Lübnan’da tepeler üzerine Meryem Ana heykeli dikme geleneğinin sadece Meryem Ananın dev heykelinin olduğu ve bir hac merkezi olan Harissa şehrinde değil Sur’da da görüyoruz. Burada Meryem ana heykelinin yanında bulunan kilise ve kilisenin yanında da küçük bir mağarada şifa isteyenlerin dilek dileyenlerin dua ettiği küçük bir şapel duruyor..Sur (Tyre) kentini geride bırakarak Akdeniz kültürünü takip ettiğimiz Sayda kentine doğru yola çıkıyoruz..

    Sayda şehri ise , limanda bulunan kalesi , salaş balıkçı lokantaları ile daha çok  islami kültürün yaşadığı bir şehir. Limanda bulunan kalesi, 13. Yüzyılda haçlıların buralara geldiği zaman yaptıkları biliniyor. Haçlılar Hıristiyanlığın yayılması amacıyla bu bölgeye gelirken burada varolan  Doğu Hıristiyanlığının da Batılılarla olan bağını güçlendirmişler.

   Sayda’daki balıkçı lokantaları, Sur’daki Liman kafelerden farklı, salaş, kirli lavobolarıyla, hijyenik olmayan mutfaklarıyla,  çöp dolu kovalarıyla hiç güven vermiyorlar..Ancak tam tersine lezzetli mi lezzetli yemekler sunuyorlar. Karides tabakları, kızarmış balıkları, çeşit çeşit salatalarıyla, yemekler hem lezzetli ve hem de  doyurucu oldular..

    Sayda kentinin de Akdeniz mimari yapısına benzer şekilde  çarşısının da kurulduğunu görüyoruz. Çarşısı (Souk) ,Kapalıçarşı olarak ,  içiçe geçmiş Abbara dediğimiz  kemerli yapılarla kurulmuş. Ancak cuma günü olması nedeniyle dükkanların çoğu kapalı. Bu bizim için özellikle kalabalığın olmaması , yapıları daha iyi görmememize olanak veriyor. Çarşıların içinde minicik dükkanlar dışardan kepenkleri var. Tüm çarşı alanının 1.5 km kadar bir alana sahip olduğu söyleniyor. Çarşı içinde açık birkaç dükkandan biri ,bir Künefeci bizi içeriye çağırıyor. Hemencecik ısıttığı künefelerinden bize ikram ediyor.. Çarşı içinde dar ara sokaklar içinde çocuk kalabalığı içinde ilerlerken kendimizi yeşil  pancurları olan evlerle çevrili bir avluda buluyoruz. Avluda eski bir cami var. Namaz vakti gelince duyulur duyulmaz bir ezan sesi geliyor. Hoparlör olmadan okuduğu ezanla hoca namaz vaktini bildiriyor. Sessiz sedasız mahallenin gençleri yaşlıları camiye doluyor.

 Güneydeki  Sur ve sayda şehirlerinden ayrılıp şimdi Kuzeye doğru Trablusşam ve Biblos şehirlerine doğru tarihin ve kültürün izlerini arayalım…

   Lübnan’ın Kuzeyine doğru gidince Trablusşam (Tripoli) şehri eski ve önemli liman kentlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. burada tarihin izlerini yakın dönemdeki savaşlardan çıkarmaya çalışıyoruz.. Suriye’nin  Lübnanı işgal etmesiyle değişen Trablusşam uzun bir dönem bu savaşın izlerini taşımış.. Burası Türkiye’nin Güney Doğu Anadolu bölgesine benzer şekilde yoksulluk ve fakirlik şehri olarak da kabul edilebilir. Ancak rehberimiz insanların gönlünün çok zengin olduğunu söylüyor.

 Trablusşam’ın tarihi içinde yeralan ve Lübnan’ın en büyük kalesi olarak  haçlılar tarafından 12. Yüzyılda yapılmış.. daha sonra Osmanlıların eline geçmiş  ve günümüze kadar gelen kale,   önemini stratejik bir alanda olması nedeniyle korumuş. Kale tarihi açıdan önem taşıyan bir değere sahip ve içinde de bu tarihi anlatan bir de müze bulunuyor. Müzede tarihten bu yana Trablusşamın  geçirdiği aşamalar anlatılıyor. Sergilenenler arasında,   Neolitik dönemden kalma eserler, burada yerleşmiş, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemine ait  sikkeler gibi buluntular bulunuyor..

   Şehre tepeden bakan kaleden aşağıya doğru çarşıya doğru inilince geleneksel Akdeniz çarşısı mimarisini bir kez daha görüyoruz. Çarşı canlı ve kalabalık dükkanlarda, baharattan; iğneden ipliğe, altından sabuna kadar günlük ihtiyaca yönelik aradığını bulacağın pek çok şeye rastlamak mümkün. Turistik bir çarşı olmamakla birlikte çarşı esnafını, dar çarşı sokaklarını ve yerel insanları yakından görebiliyoruz.  Çarşıda yine Osmanlılardan kalan eski bir hamamın izlerini yakından görebiliyoruz.. Trablusşam kenti daha çok Osmanlı döneminin izlerinin ortaya çıktığı ve yapıları ile de bunu hissettiğimiz bir yer oluyor..

  Lübnan’ın Kuzey coğrafyasında Akdenize bakan tepenin üzerinde Harissa’da Lübnan’ın en büyük Meryem Ana heykeli ve hac merkezi bulunuyor.  Meryem Ana heykelinin yanında Maruni katedrali bulunuyor. bu kilise ve Meryem ana heykeli , Brezilyadaki Marunilerin büyük ölçüde yardımları ile yapılmış. Ayrıca Bu hac merkezinde kurulmuş birçok küçük şapel ve dua etme yeri bulunuyor. İçeriye girerken bir kutsal yere girme disiplini içinde olarak giyim ve ağır bir duruş içinde olmak gerekiyor. İçeride birkaç küçük şapelde dua ediliyor. Gelenler dua edip mum yakıyorlar. Dışarda da küçük dua etme yerlerinde dizçökmüş kendi içsel yolculuğu içinde dua edenlere rastlıyoruz. Bunların yanısıra fotoğraf çekip bu anları kayıtlamak isteyenler de var. Etrafta taşkınlık yapılmaması için görevli kişiler dolaşıyor. Çeşitli dua yerlerinde günahlarından arınma, kurtulma, adağını adama gibi pekçok işlevin birarada sunulduğu şapellere rastlıyoruz. Burada bu kutsal alan içinde dini müziğin de hafifletici bir şekilde çalınması  uhrevi etkiyi arttırıyor.

 Lübnan’ın doğal manzarasını seyretmek için buradaki Harissa tepesinden aşağıya doğru inen teleferik iyi bir araç olabilir. Oldukça yüksek bir tepe üzerinden aşağıya doğru yolculuk güzel bir Akdeniz manzarasına bakarak evlere çok yakın bir şekilde oluyor..

 Bu bölgede izlenmesi gereken diğer bir doğa güzelliği ise, Dünyaca ünlü Jeita mağarası olacak.. Mağara iki bölümlü. İlkinde devasa bir derinlik ve yükseklik ile Jules Verne’in Dünyanın arzına seyahat hikayesini aklıma getirdi. Küçülmüş hissettiğim mağara devanasının ağzındaydım. İçinde sarkıtlar ve dikitler ile dişleri arasında duruyordum. İçeride uzun bir yürüyüş parkurunun olmasına rağmen yolun büyük kısmı kapatılmış. Bu nedenle kısa bir yürüyüşle geri dönülüyor. İkinci mağarada ise  bir küçük bir göl bulunuyor.. mini botlarla   biraz ilerledikten sonra dönülüyor. Mavi sular ile kayaların rengi birbirine karışıyor.

  Harissa tepesinin kutsallığından ayrılıp yolumuzu yine eski bir liman kenti olan Biblos’a çeviriyoruz. Biblos,  burada yazının başında tanımladığım, hayalimde canlandırdığım Lübnan imajını burada buldum. Hurma ağaçlarıyla, geniş balkonlu avlulu evleriyle, kepenkli pencereleriyle , Marunilerin oturduğu temiz, düzenli, yeşilliği olan fazla kalabalık olmayan apartman yaşamının az olduğu bir kent. kendimizi bir anda Fransanın kırsal kesiminde bir köyde hissettik. Biblos, Unesco Dünya mirası listesinde yeralan bir şehir.  İncil’in adını bu şehirden aldığı biliniyor. Kentin girişinde yine taş bir yol ve etrafı sütunlarla çevrilmiş bir caddeyi,  Romanın izlerini görüyoruz. Çarşının içine kadar izlenen bu caddenin bir kısmı yeraltında henüz kazılmamış. İçeriye doğru girince kentte eski taş evler ve turistik çarşısı şirin bir ortaçağ kasabasına benziyor. Çarşının etrafında Maruni kilisesini görmek ve burada bir düğüne tanık olmak günün yorgunluğunu üzerimizden alıyor. Biblos’un kalesinin ise, burada yerleşmiş uygarlıklara tanıklık eden bir yapı olduğunu söyleyebiliriz. buradan aşağıya bakarak ne kadar uygarlık gelmişse onların izlerini takip edebiliyoruz.

  Biblos’dan Beyruta geçerek buraya ait gözlemlerimizi de söyleyelim…

 Lübnan’ın yakın geçmişinde savaşlar, çatışmalar çok fazla yeralmakta, Suriye’nin Lübnan’ı işgali , İsrail ile olan savaşı içerdeki direniş hareketleri ve en son büyük bir patlama ile sarsılan Beyrut’da başbakan Refik Hariri’nin ölümü ile oldukça yoksullaşmış bulunuyor. Beyrut’un eski halinden artık eser kalmamış. Eski dantel gibi işlemeli, balkonları ile adeta bir sanat şaheseri olan  evler harap olmuş. Son patlama olayından sonra Beyrut harabeye dönmüş. Sadece Refik Hariri ölmekle kalmayıp yüzlerce yaralı ve harap binalar kalmış. Bugün camları çerçeveleri boş olarak şehrin bu bölgesi hayalet gibi karşınıza çıkıyor.  Patlama o denli kuvvetli olmuş ki etrafta havai fişek fabrikası, potasyum depoları ne varsa patlamış ve devasa bir patlamaya  ulaşmış. Sonrasında ise, yönetimin yetersizliklerine  karşı başlayan protestoların ortaya çıkması ile başlayan gösteriler ve ardından  başlayan  ekonomik  krizi de eklemek gerekir. Kamusal hizmetlerin gördüğümüz kadarı ile pek olmadığını söyleyebilirim. Geceleri sokaklarda elektrik yok. Sadece dükkanların ışıkları ile aydınlanıyor sokaklar. Sokaklar elektrik tellerinin karmaşası ile Hindistanı aratmayacak görüntü içindeler..Elektrik sorununa çare bulmak için güneş enerjisi panelleri bireysel çözüm olarak gözüküyor ama elbette parası olanlar için.. Varolan ekonomik  gücün büyük bir kısmını ülkenin zenginleri paylaşıyor. Beyrut’un zengin mahalleri de özel kuvvetlerce korunuyor. Çöpler heryerde.. şehir devasa bir çöplük durumunda , toplu taşıma diye kırık dökük tek tük minibüslere rastladık. Eğitim de yine benzer şekilde çürümüş minibüslerle serviste üstüste çocukların bindiği bir taşımalı sistem var. Ancak rehberimiz Lübnan’da çok iyi eğitimin özellikle de tıp eğitiminin çok iyi olduğunu söylüyor.    Lübnan, kaosun içinde bir ülke olarak yaşaması zor ancak karanlık sokaklarda birahanelerin renkli ışıkları altında canlı neşeli müziklerle eğlenen gençler çok da fazla dertli değiller, hayat devam edip gidiyor..

  Lübnanın  kültürel coğrafyasında izlemeye çalıştığımız Maruni kiliselerinin Beyrut’taki Pazar ayinine katılmak ve başpapazın bizleri ayine kabulü ile başka dünyalar içine girdik..Hıristiyan aleminin Aziz George Rum ortadoks kilisesini Pazar ayinini sonrasında görebildik.. Beyrut’taki Mohammed El-Emin camiinin  Sultanahmet’e benzeyen dört şerefeli minareleri ve kubbe içindeki renklerin güzelliği görülmeye değerdi..

Kaynaklar: Fernand Braudel- Bellek ve Akdeniz

                   Özhan Öztürk Makaleleri-www.ozhanozturk.com

                   Aziz S. Atiya- Doğu Hıristiyanlığı tarihi

1001 İstanbul tur, Rehber.Ahmet Faik Özbilge