DOĞU’NUN KALBİ; İRAN 1

  İran şimdiye kadar neden gitmedim dediğim ülke oldu. Elbette kaç defa gitmeye teşebbüs ettiysem mutlaka politik krizlerin çıkmasıyla gitmekten çekinmiştim. Ancak bu sefer her ne olursa olsun gitmeye kararlıydım.. öncelikle İran tarih ve kültür açısından çok ama çok ilgimi çeken bir ülkeydi. Ortaçağın batıda karanlık çağları yaşanırken Ortaasya’da bilimin, ticaretin geliştiği bu coğrafyada insanlık felsefesinin, sanatın, edebiyatın tasavvufun , islamiyetin farklı yüzlerinin ortaya çıktığı bu coğrafyada neler neler olmuştu.. bir yandan dini inançlar ortaya çıkarken diğer yandan da gökyüzü gözlemleniyor. Güneşin, ayın, yıldızların bilgisine daha o zamanlarda erişiliyordu. Ticaret yolları özellikle İpek yolu bu coğrafyada ortaya çıkarken  batının iştahını kabartıyor.. zenginliklere erişmek hırs haline geliyordu..sanatın zirvelerinin yaşandığı buralarda dünyanın en zarif, en değerli eserleri yapılıyordu..İran doğu’nun kalbi, zenginliklerin, sanatın kaynağı olarak halen günümüzde bu coğrafyayı ve eserleri  gidip görmek mümkün durumda..

  Bu gezide en çok etkilendiklerim nelerdi diye baktığımda , öncelikle estetik ve sanat anlayışlarının olduğunu söyleyebilirim. Bunun yanında islamiyeti farklı bir şekilde yorumlayan Şiilik inancının kutsal mekanlarla birlikte ne kadar etkileyici olduğunu düşünüyorum..İran’da merak ettiğim onca şey arasında, tasavvuf düşüncesini yoğuranların izini sürmek de ayrıca önem taşıyordu..islamiyetin dışındaki farklı bir din olan Zerdüştlükle karşılaşmak önemliydi. İpekyolunun izlerini kapalı çarşılardan , kervansaraylardan  takip etmek heyecan vericiydi.. İran özellikle  tarihi yeniden okumanın çok önemli bir noktasıymış diyebilirim..

    İran’a yaptığımız gezi, Şiraz’dan başlayıp, Yezd, İsfahan,Kaşhan, Abayenah, Tahran, Meşhed ve Tebriz’de sona erdi. Bütün bu coğrafyayı İran’daki iki farklı çöl üzerindeki yollardan   (Deşt-i Kebir ve Deşt-i Lut) otobüsle geçerken ,  İpekyolundan gittiğimizi hayal ettik.   Uzun ve yorucu ama bir o kadar zevk ve merakla izlediğimiz bir coğrafya üzerinde hareket ettik. 

Sanat, Estetik  ve Renklerin  Şehri; Şiraz

  Şiraz, İran’ın Fars eyaletinin başkentidir. Bir kültür , sanat ve ticaret merkezi olarak tarihten bu yana kimliğini korumuş bir kenttir.  Şiraz İran’ın güneyinde,  İran’ı bölen iki çölün dışında kalır. Böylece iklimi daha yumuşak ve bitki örtüsü de içeriye göre daha yeşildir.    Bugün Şiraz deyince aklımıza ünlü Şiraz şarapları gelebilir. Tarihte şarap üretimi Şiraz’ın kuzeyinde Bagh-e Anar ve Bagh-e Takhti bölgelerindeki üzüm bağlarında Şiraz’ın ünlü üzümleri yetiştirilirmiş. Burasının  İklimi, üzüm yetiştirmeye çok uygundur. Şiraz’ın özel  üzümü ve bu üzümden yapılan bir şarap türü olan Şiraz ve Cabarnet şarapları dünyaca ünlüdür. Ancak bugün artık İran bir İslam cumhuriyeti olduğundan Şiraz’da  şarap üretimi yapılmamaktadır. Tarihe baktığımızda, Fars bölgesinin ticaret merkezidir. Buraya Hindistan’dan gelen Hint mallarına karşılık buradan da dışarıya Afyon ,tütün gibi malların satışı yapılmıştır..   Şiraz ortaçağ döneminde bir bilim ve sanat merkezi olarak özel bir öneme sahip bir kent olarak bilinmektedir. Özellikle 11. Yüzyıldan itibaren bilim, sanat, ticaret ve kültür şehri olarak bu coğrafyanın gözde bir kentidir. 12. ve 13. Yüzyıllarda ise Bağdat’la yarışır durumdadır. Bu dönemde Şiraz’a ‘dar-ül ilim’ yada İran’ın Atinası da deniliyormuş. Şiraz’ın bu denli ilim ve kültür merkezi olmasının ve diğer Ortadoğu şehirlerinden farklı olmasının ardında o dönemde güçlü Moğol saldırılarına ,Cengiz han ve Timur’un istilalarına karşı  dönemin yöneticilerinin yüklü miktarlarda haraçlar  ödeyerek Şiraz’ı felaketlerden kurtardıkları biliniyor.  O yüzden de burada bilim , şiir, edebiyat , mimari, hat sanatı ve resim gelişmiş,  pekçok eser ortaya çıkmıştır.   Fikir adamları, sanatçılar, mimarlar gibi adları günümüze kadar gelen pekçok ünlü kişi ortaya çıkar. Bunlar arasında, Sadi ve Hafız gibi şairleri söyleyebiliriz.  Şiraz, 13. ve 14. Yüzyıllarda dönemin islam şehirleri içinde en gelişmişidir. Şiraz’daki bu kültür sanat hareketi içinde yetişen sanatçılar Semerkant ve Hindistan’da eserler bırakırlar. Hindistan’daki ünlü Tac Mahal ‘ın mimarlarından biri de Şiraz’da yetişmiştir. Ayrıca 14. Yüzyıldan 16. Yüzyıla kadar resimli  el yazmaları sanatının geliştiği kenttir.

  Şiraz’ın bu parlak geçmişi daha sonraki yüzyıllarda giderek depremler ve Afgan akımlarla zayıflar. Yoksulluk ve krizler ortaya çıkar. 18. Yüzyıl’a gelinceye kadar çöküş , ayaklanmalar , saldırılar devam eder. sonrasında ise,  Rekabet ve çatışma içinde olan Afşar, Zend ve Kaçar hanedanları ortaya çıkar ve  egemenlik mücadelesine girerler. Şiraz’da ise Kerim Han liderliğinde Zend hanedanlığı hakim olur  Şiraz’ı  da başkent yapar.

 Kerim han’la birlikte Şiraz’ın  yeniden altın günleri başlar. Kerim han ardında büyük eserler bırakmak için Şiraz’ı  İmar faaliyetleri ile yeniden canlandırır. Kişilik olarak Kerim han mütevazidir. Kendisine şah denmesi yerine Hz. Muhammedin vekili anlamında vekil denmesini tercih etmiş. Ayrıca sık sık ahalinin arasına karışıp  , onlarla birlikte yemek yiyen , sade kıyafetler giyip tahtta oturmayan bir hükümdarmış.    Şiraz’ın önemli mimari yapılarla donanmasında Kerim han çok önemli rol oynamış . Kerim han aynı zamanda hukuk sisteminin de geliştirilmesi için çalışmış. Burada imar işlerine girişmiş saray, kale, mescit, medrese, han, hamam yaptırarak şehri güzelleştirmiş…  yaptırdığı binalara da kendi gibi  alçakgönüllülük damgasını vurmuştur. Ayrıca Adil bir vergi düzeni kurmuş, ticaretin gelişmesi için çabalamış, İngilizlerle işbirliğine girmiş, İngiliz Doğu Hindistan şirketinin temsilcilik açmasına izin vermiş.  Kerim han, daha önceki iktidarın Sünnilik deneyimini bir kenara bırakarak dini olarak Şiiliği geri getirmiştir.

   Yaptırdığı eserler arasında en önemlisi 12 bin işçi çalıştırarak yaptırdığı Kerim han kalesi (Farsçası, Arg-e Kerim han) gelir. Bugün bir müze olarak gezilen bu kale, aynı zamanda onun sarayıdır. Anlatılanlara göre, kalenin yapımında çalışan işçilere haksızlık geçmemesi için adlarını taşlara yazdırmış ve ücretlerini buna göre vermiş ..Kerim han bu kaleyi sarayının bir parçası olarak ısfahandaki örneklerle rekabet etmek için yapmıştır. Sarayın girişinde kalenin iç avlusuna girilir. Sonra geniş bir bahçe ile karşılaşırsınız. Kralın özel dua mekanı ve özel hamamı bulunur. Binanın ahşap işlemeleri , vitrayları ve duvarlarındaki minyatürler sanatın inceliklerini gösterir ve buradaki Zend hanedanlığının sanatını  anlamaya başlarsınız.

Kalenin giriş kapısının üzerinde mavi çinilerden yapılmış çok güzel bir sanat eseri olduğu gibi durmaktadır. Üzerindeki  resimde İranlıların efsanevi kahramanı Rüstem beyaz bir devle mücadele etmektedir. Resim Zend hanedanlığından sonra burada hakim olan kaçarlar döneminde yapılmış..

  Kalenin etrafındaki kuleler ise kumdan yapılmış gibidir. Üzerlerinde dantel gibi işlemeler zarif ve sade bir şekilde yüzyıldan günümüze seslenirler. Kulelerden biri ise, Pisa kulesi gibi eğri durmaktadır. Sarayın içindeki diğer bölümler içinde yabancıları ağırlama salonu vardır. Burası geleneksel saray ihtişamı içinde yapılmış bir salondur. Burada bulunan balmumu heykeller , dönemin giysileri içindedir. Ortada ise Kerim han durmaktadır. Yanında katipleri ve önünde saygıyla eğilen batılı elçi durmaktadır.

  Kerim hanın kişisel hamamı   ise bir Türk hamamı olarak yapılmış..  mermerlerin güzelliği ile sade  işlemeler birleşince  ortaya nefis bir sanat eseri çıkmış.. burası Kerim Han’ın ailesine ait bir hamammış.  Ayrıca Kerim han  halka ait bir hamam da   (hamam-ı vekil )yaptırmış. Burası Pehleviler döneminde bir dönem hapishane olarak kullanılmış.. şimdi ise burası bir müze olarak kullanılıyor. Hamamın içinde halktan farklı kişilere ait (çiftçi, marangoz, polis, derviş v.b.) balmumu heykeller ile o dönem canlandırılmış…Tellaklar ise  kese yapar durumdadır. Hamamın kadınlar kısmında ise, bir gelin hamamı tasarlanmış . Gelinin etrafında kadınlar eğleniyorlar.

   Şiraz’da yine İran ve Zend hanedanlığı  sanatını anlamak için Kerim hanın yaptırdığı vekil camiini de gezmek gerekir.   Mescidin özellikle önemli olduğunu söyleyelim. Şiiliğin buraya Kerim han tarafından getirilmesi, camiinin de  düzenlenmesini getirmiş. Burada spiral işlemeli 48 sütün bulunuyor. Azerbaycan’dan getirilen yeşil mermerlerle yapılmış. Özellikle mermer minber 14 basamaklı ve Zend hanedanlığının en güzel örneklerindenmiş. Mescidin çini süslemelerinde İran sanatında kullanılan geleneksel yedi renk (Heft) kullanılmış. Girişte her iki tarafta da çiçek süslemeleri ile karşılaşıyoruz. Mescidin her tarafı adeta bir cennete giriş aleminin resmedilmesi de denilebilir..renkler, çiçekler olağanüstü etkileyici..

   Şiraz’ın kapalı çarşısı da vekil pazarı (Bazar-ı Vekil) olarak yapılmış..Kerim han çarşıyı yaparken yine Isfahanı düşünmüş ve ona rakip olsun diye üzerinde detaylı çalışmış. İç içe girmiş koridorlar ile avluları ile büyüyen bir çarşı oluyor. İlk kez girince kaybolabilirsiniz. İstanbul’un Kapalıçarşısına benzeyen yüksek kubbeli doğu çarşılarının özelliklerini gösteriyor. İlk yapıldığı zaman İpekyol’undan akan ticaret ile kervansaraylar , hamamlar da varmış. Ancak sonraları bunlar dükkan haline dönüşmüşler. Çarşının içinde özellikle turistik eşya değil gündelik kullanım için de kaliteli eşyalar satılıyor. Ucuz mal pek rağbet görmüyor. Halılar, minyatürler, bakırlar, deriler, ve daha pekçok eşyanın atölyelerde yapılıp satıldığı yerler buraları..

    Şiraz’ın önemli  tarihi yapılar arasında Medrese-i han’dan bahsedebiliriz.  17. Yüzyılda Safevi döneminden kalma bu  medrese binasının da muhteşem çinileri, mukarnasları  ile hafızalarımızda iz bıraktığını söyleyebilirim. Burası bir dini okul olarak yapılmış.  Burayı Kerim han değil, İmam Gholi han kurmuştur. Depremlerden zarar görmekle birlikte Halen aktif bir durumda bulunuyor ..

 Şiraz’da görülmesi gereken muhteşem  sanatsal mekanlardan  biri de,  Narenciye bahçesi (Bagh-e Narenjastan) yada diğer adıyla Kavam evi de denilen  tarihi ve geleneksel evdir.  1879 ile 1886 yılları arasında  inşa edilmiş. Kazvinli bir tüccar aileye ait olan bu bina üst sınıfın  zevkine göre yapılmış bir sanat şahaseri. Evin alçak tavanlarındaki resimler Viktorya dönemi Avrupa’sından esinlenmiş.. Bina avlunun yukarısında durmakta, üzerinde resim, çini, ahşap oyma, taş işçilik, ayna işçiliği sanatlarıyla süslenmiş ayrıntılı bir mimari sanat eseri olarak yapılmış….sundurmanın yanında birbirine simetrik odalar bulunuyor..bahçesi ise,  bir Pers bahçesi olarak düzenlenmiş, hurma, turunç ve palmiye ağaçları ile bir de havuzu var.. Narenjastan Bahçesi, İran’ın muhteşem İran bahçelerinin en güzel örneğidir. İran bahçelerinin tipik biçimi,  genellikle ağaç ve çiçeklerle dolu dört mahalle, dereler ve patikalar göletler ve çeşmeler ,merkezi bir köşk ve bahçeyi çevreleyen duvarlardan oluşan dikdörtgen bir şekildedir.  

  Şiraz’ın sanat eseri mekanları  arasında dolaşırken el sanatı atölyelerine de rastlıyoruz. Bunlar arasında ilgimizi çeken  el sanatı olarak bir  ahşap vitray ustasının atölyesine konuk olduk. Ahşabın renkli camlarla buluştuğu vitray düzenlemesinde , bu atölyede eski eserlerin onarılması işini de  yapıyorlar.. çalıştıkları ahşap o kadar ince ve zarif ki camla birleşmesi büyük bir el becerisi istiyor. Çünkü makine teknolojisinin kullanılmadığını görüyorum…usta yaptığı işlerden birini bize anlatırken üzerinde altı yıl çalıştığı bir tahta işini anlattı. Düz bir tahta gibi görünen bu parça birçok küçük tahta parçasından oluşmuş ve istediğiniz şekilleri verebilirsiniz. Bu tahtadan bize İran’ın bazı simgelerini nasıl kurduğunu gösterdi. Bu düz tahtayı döndürünce spiral şekle dönüştüğünde bir minare merdiveni gibi kıvrılabiliyor. Yada Zerdüşt dininin simgesi de olabiliyor veya Horasan eyaletinde eski bir rüzgar değirmeni simgesini de yapabiliyor..usta, bu ahşap işinin Unesco Dünya mirası listesine girmesi için kayıt yaptırdığını da söylüyor..ahşap işinin yıllarca ustanın elinde olgunlaşarak kaç dil konuşabilir hale gelmesi sabır ve sevgi işi olmalı diye düşünüyorum.. ne yazık ki artık dünyada bu çalışma işi ve saygının örnekleri çok fazla değil..

  Şiraz’da gezdiğimiz bir diğer atölyede de eşyalar üzerine yapıştırılan  sedef minyatür işleme atölyesiydi. Burada da çalışan usta bize küçük bir kutu üzerine minicik sedefleri nasıl bir özenle kesip dikkatle üzerine yerleştirdiklerini anlattı. Ortaya çıkan işin sabır, dikkat ve el yeteneği gerektirdiği ve küçükken kazanılan bir maharet olduğunu sanıyorum.. Bu ustaları görünce  , artık fabrikalaşmış ve plastikleşmiş bir ortamdan çıkıp, el işçiliği, zamana meydan okuma, ince iş,  sabır ve kalite gibi değerlerle yeniden karşılaşmayı,  gezinin bulunmazları arasında koyuyorum..

  Şiraz’da henüz göremediğimiz yerlerden biri de, Hafız-ı Şirazi’nin  türbesi . İranlılar onu çok sevdiği için Hafız olarak çağırıyorlar. Akşam karanlık olunca güneş batarken onun türbesine gidip şiirlerinden okumak herkesin yaptığı bir şey. Burası bir eğlence yeri gibi.. gençler kadınlar gelip gidiyor.  Türbenin önü kalabalık. Birsürü genç, elinde muhabbet kuşu ve küçük kağıtlara yazılı şiirler tutarak kapıda bekliyor. Hemen bir kuşçuya Hafızın şiirlerinden bir tane çektiriyorum. Bakalım Hafız benim için ne demiş. Türbeye doğru gidince yuvarlak ve etrafı sütunlarla çevrili tepesinde bir kubbe duruyor.. Bu kubbe, sekiz sütün üzerinde duruyor..kubbenin çini işlemeleri ile  bir derviş sarığına benzetildiği görülüyor..

  Şair Hafız, 14. Yüzyılda Fars dili ve edebiyatının en önemli sanatçılarından biridir. Kendisinden önce gelen Ömer Hayyam, Mevlana gibi düşünürlerden etkilenmiş.  Halkın arasında çok sevilen şairin şiir kitabı Kuran’ı  Kerimle eşdeğerdedir ve her evde bulunur. Şiirleri hayata dair olması, ayrılık acısını , duygusallığı , mutluluğu derin duyguları işlemesi nedeniyle  halk tarafından daha çok sevilmesini de sağlamış. Bir halk kahramanı olarak halen günümüze kadar ünü devam etmiştir. Şiirleri her derde deva her çareye ilaç gibi kabul edilir.

     Hafız’ın Türbesinin ardından İran’da  Şiilerin kutsal mekan olarak kabul ettikleri , üç büyük mekan var. Bunların en önemlisi Meshed’deki İmam Rıza Türbesi, Kum’daki Masume-i Fatıma türbesi .. Bu kutsal mekanlara daha sonra gideceğiz.. şimdi Şiraz’da Şah-ı Çerağ türbesini gezelim..    Burası , Şii inancına göre , 12 imamdan sekizinci imam olan Rıza’nın kardeşleri adına yapılmış bir türbe..bu türbeye girmek için kadınlar ve erkekler ayrılıyor. Kadınlar bölümüne girerken profesyonel kameramızı bırakıp sadece cep telefonlarını alıp iyice arandıktan sonra ve kadınlar üzerlerine Çador denilen uzun bir çarşafı giyip içeri giriyoruz. Çadorların hepsi naylon içinde yeni yıkanmış deterjan  kokusuyla veriliyor. Türbenin adı, Şah-ı Çerağ , ateşlerin şahı anlamına geliyor olmalı. Üzerinde duran  kubbe altın ve gümüş işlemeli.  Gece ışıkları  uçaktan dahi görülebilecek kadar aydınlık veriyormuş. İçeri girince bekleyip bizi gezdirecek Uluslararası ilişkiler görevlisi bir bayan ve erkeğin yanımıza gelmesini bekliyoruz.  Görevliler memur hanım siyah çarşafı ve önünde ‘İnternational affair’ yazılı kuşağı ile  gelip  bize bilgi vermeye başlıyor.. Bu arada etrafta giden gelen ahalinin bize karşı çok ilgili olduklarını ve bu ilginin ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Buraya gelen turistleri görünce çok hoşlarına gittiğine yorumluyoruz. içeride dokunmak isteyen, doğrudan gelip sarılan Türkmüsünüz hoşgeldiniz diyen kadınlarla karşılaşıyoruz..hepbirlikte İçeriye doğru giriyoruz.  Erkekler ve kadınlar ayrılarak herkes kendi kısmına doğru ilerlemeye başlıyor.. Kalabalıkla birlikte yürümek ve etrafı dikkatle bakmak ve gözlemlemek gerekli. Kadınlar kısmında fotoğraf çekilmesi yasak ve çektirmiyorlar. Üstelemiyoruz.. Türbeye doğru içeri girince ilk kez böyle bir şey görüyorum.. Her taraf aynalar, renkli camlarla kaplı.. kristal camlar , ışıklar , renklerle kaplanmış devasa bir mekan .. Bu nedir nasıl bir şey..içeriye doğru ilerledik. Türbenin yanında kadınlar etrafında, türbeye yüz sürüp dua ediyorlar. İçeriye para atanlar dilek dileyenler çok var. Buradan  toplanan paralar, bağışlar  dünyanın en zengin vakfı olan İmam Rıza   vakfına gidiyormuş. Yavaş yavaş bu kutsal mekandan çıkıp dışarıdan ışıklara , müthiş Altın kubbeye bir kez daha bakıyoruz..

  Şimdi  Şiraz’ın  görsel olarak en etkileyici mimari yapılarından biri olan,  Nasr-ül Mülk mescidini anlatmaya çalışalım. Burasının diğer adı da Pembe camiidir. Mescidin en etkileyici ve herkes gibi fotoğraf çekmeye doyamadığımız girişini anlatacak olursak, burada vitraylar mordan pembeye doğru kullanılmış… renkler, özellikle güneş gelince rüya etkisi yaptığını söyleyelim.. Mutlu bir rüyanın içinde olup uyanmak istemediğiniz bir duygunun sizi kapladığını hissediyorsunuz…içinde duvarlarındaki çinilerin pembe mor çiçeklerle birer pano oluşturması, mescidin spiral sütunlarının da bu tasarım da göz kamaştırdığını söyleyelim. Yere  ise her mescidde olduğu gibi muhteşem İran halıları serilmiş..bu renk cümbüşünün sizi bir başka dünyaya götürdüğünü söyleyebilirim.. ayrıca bu mescid İran’ın en fotoğrafa uygun ve en etkileyicilerinden mescidlerinden biriymiş..Fotoğraf çekmenin en zorlandığım yerlerinden biri olduğunu da söyleyebilirim. Çador giymenin zorunlu olduğu bir mescid olduğundan bir yandan kocaman çarşafı tutmak bir yandan da kamerayı ayarlamak doğrusu bu etkileyici ortamda biraz işleri güçleştiriyor..

  Mescid, 19. Yüzyılda Kaçar hanedanına mensup Mirza Hasan Ali Nesir ül-Mülk tarafından yapılmış. İçinin süslemelerinde dikkat çeken bir diğer özellik de, İran’ın geleneksel ‘penc kasehi’ (beş iç bükey) tekniğinin yaygın olarak kullanılmış olması..Mescidin bir kısmının müze olarak da kullanıldığını gördük..

Kaynaklar:

Rehber; Penbe Özdemir 1001 istanbul Tur

İran Rehberi, Nazlı Elmi

Zafer bozkaya- İran gezi rehberi

Fazlı Bulut- İran:Gül,Bülbül  ve Şiir Ülkesi.

Michael Awworthy- İran: Aklın imparatorluğu, Zerdüştden günümüze iran tarihi.

V.V.barthold- İran tarihi Coğrafyası.

Lonely Planet-İran

YEDİKULE’DEN SAMATYA’YA TARİHİN VE YAŞAMIN İZİNDE…

HÜRRİYET KONYAR/ 15.08.2021

 

 Yedikule’den Samatya’ya kadar uzanan bölgede  Bizans arkeolojisinin izlerini takip ederek,  özellikle hala ayakta kalan  kilise ve manastırları görmek amacıyla Kazlıçeşme Marmaray tren istayonundan yürümeye başlıyoruz. Diğer yandan da  bölgedeki  yaşamları ,  yoksulluğu gözlemlemeyi, farklı kimlikleri ve  yaşamlara daha yakından bakmayı istiyoruz.

Kazlıçeşme Marmaray tren istasyonundan Yedikuleye doğru tarihi kara sur  duvarları Unesco dünya mirası listesinde bulunuyor. Sur duvarları tarihi değer taşımakla birlikte civarının değişime uğraması ne yazık ki bölgeyi Unesco miras listesine sokamıyor. Yedikule surlarında Bizans dönemine ait   şehre giriş kapısı olan Altın Kapı , restore edilen sur duvarları arasında kalıyor. Kapıya yakından bakmak şu an için olanaksız. Ancak  dikenli tellerin karşısından bakarak görüyoruz. Yedikule surları içinde harap olmasına karşılık anlaşılır bir şekilde halen duran bu kapı binyıldır İstanbul’un tarihini oluşturan en önemli eser. Uzaktan olsa da kapının izini görmeye çalışıyoruz. Altın kapının öyküsünü rehberimizden dinliyoruz. Doğrusu İstanbul için şanslı bir durumdayız. Hangi şehrin böyle bir binyıllık arkeolojiye sahip olduğunu bilmiyorum. Çok az olmalı diye düşündüm.

Yedikule Altın kapı

  Yedikule surlarının Altınkapı arkeolojik yapısının  yanısıra yine tarih boyunca şehir  tarımının yapıldığı yer olarak tarihi Çukurbostan tarım bölgesinin de Unesco Dünya mirası listesinde yeraldığını söyleyelim. Burada çok büyük bir tarım yapılmamakla birlikte tarihten bu yana şehrin ihtiyacına yönelik tarım sürdürülmüş. Şimdi de uzun süredenberi bu bahçe tarımına yönelik engellemelere karşılık sürdürülen  mücadele ile devam ettiğini söyleyebiliriz.

Çukurbostan şehir tarımı

   Yedikule surlarını geçtikten sonra bu sefer eski demiryolu tren hattına geçip buradaki tarihe ve yaşamlara yaklaşmaya çalışıyoruz. Yedikule tren istasyonunun Osmanlı’nın son döneminde modernleşme çabaları ile kurulduğunu, Sultan Abdülaziz ‘in emriyle başlatıldığını biliyoruz. Alman mühendislerin burada yerleştirilmesi ile başlayan Yedikule’nin batılı yaşama açılması, gelen Alman  mühendis ve diğer çalışanlara yönelik  okul, kilise ve lojmanların kurulmasını sağlarken aynı zamanda burada daha modern batılı yeni bir hayatın başlamasını da ortaya çıkarmış.  Dönemin ortasınıf yaşam tarzı eğitimiyle , eğlencesiyle, çalışanıyla Yedikule 19. Yüzyıldan bu yana modern bir semt olarak akıllarda kalmış.

  Yedikule şimdilerde eski sahiplerinin semti terkettiği, eskiye dair  görünümü nedeniyle mahallelerde türk dizilerinin çekildiği ancak giderek daha fazla yoksullaşan bir semt görünümünde. Bu dönemin izlerini halen ayakta duran ama eski güzelliğini de arada gösteren ahşap , bir balkonu yıkılmış ama güzelliği hala yerinde olan evleri takip ederek anlamaya  çalışıyoruz.  Mahallede eskiden yaşıyan çok sayıda Rum nüfus varken şimdi bu sayı çok az kalmış. Mahallenin en renkli kişisi, Aygül takma türk adıyla bilinen yaşayan eski bir rum kızı Virginia. Rum kızı diyorum ama yaşı halen 68. Virginia bizi balkondan görünce hemen aşağıya iniyor. Üstünde kısa etekli Marilyn Monroe tarzı rüzgarda uçuşan bir elbise var. Özellikle uçuşturduğunu biliyoruz. Çok renkli, konuşkan ve sempatik durmadan kendini ve mahallesini anlatıyor. Eski mahalleleri , komşuluk ilişkilerini hiç durmadan anlatıyor. Sokak içinde şirin bir kahvehane molası bu eski hikayeleri dinlemek için iyi bir yer oluyor.

  Yedikule sur duvarları boyunca demiryolcuların lojmanlarını takip ederek, yavaş yavaş sahile doğru yolumuzu çeviriyoruz. Şimdilerde sahil yolu kenarında kalan Narlıkapı’daki Surp Hovhannes Ermeni kilisesinin yeni onarılmış hali yeni bir bina gibi gözükse de tarihi oldukça eski, 1800’li yıllara kadar inen bir tarihi var.  Önceleri şehirden uzak olması nedeniyle alt katı tımarhaneymiş üst katı ise kilise olarak kullanılıyormuş.  Şimdi ise artık akıl hastaları yok sadece kilise olarak hizmet veriyor. Bugün ise 15 Ağustos olduğu için  Hıristiyan inancına göre Meryem ananın göğe yükseliş tarihine geliyor ve bu tarih  üzüm yenerek kutlanıyor. Pazar günü olduğu için kilisede ilahi ve dualarla birlikte dini tören yapılıyordu. Üzüm yeme faslının daha geç olması nedeniyle törene katılamayıp kiliseden ayrılıp yürüyüş yolumuza devam ediyoruz.  

Surp Hovhannes Kilisesi

   Sahilin karşısındaki Yedikule balıkçı barınağına doğru yürüyoruz. Burada Marmara balıklarıyla ilgili bir su ürünleri müzesi bulunuyor. Müzenin İstanbul üniversitesinde iken buraya verildiğini ve Marmara denizindeki çeşitli balıkların formaldehit sıvısı içinde bozulmadan saklanarak kavanozlar içinde korunduğunu rehberimiz anlatıyor.  Müze küçük olmakla birlikte Marmara’ya ait türlü çeşit balıkları görmek için çok ideal ancak yine hemen söyleyelim ki burası da ilgililerin burası için gereken bakımsızlığı yapmamaları/yapamamaları  nedeniyle bir müddet sonra müzede kayıpların olacağına kesin gözüyle bakılıyor. Ayrıca salgın nedeniyle de müzeye girmenin çok kolay olmadığını da belirtelim.

   Deniz ürünleri müzesinden çıkıp tekrar Yedikule surlarının içine girerek mahalle içinden Samatya’ya doğru yürümeye devam ediyoruz. Yolumuzun üzerinde demiryolları yapılırken Katolik Hıristiyanlar için yapılmış ancak şimdi Süryani cemaati  tarafından kullanılan kiliseye giriyoruz. Süryanilerin Arami dilinde yazılmış dini kitabına, gösterişli olmayan kilise duvarlarında İsa’nın yoksulluğunu  vurgulayan ikonlara dikkatle bakmadan geçmiyoruz.  Çıkarken kilisenin demiryolları döneminden kalma tel örgülü çanının halen çalar durumda olduğunu da görüyoruz.

   Süryani kilisesinin ardından yolumuza devam ederek İmrahor’da Bizans döneminin en büyük manastırlarından biri olan Studios manastırına gidiyoruz. Manastır daha sonra camiiye çevrilerek adı İmrahor olmuş.  Ortahalli apartmanların arasından çıkıp yokuş yukarı çıkınca bir küçük şirin park çıkıyor. Apartmanlar arasında kalmış bir küçük çay bahçesi bir vaha gibi adeta. Arkamızda ise ünlü Studios manastırı (İmrahor Camii)  var. Bu manastırdan günümüze pek bir şey kalmamış olsa da binanın duvarları, pencere yerleri bize binayı hayal etmemize olanak tanıyor. Dönemin İstanbul kentinde Bizans manastırları içinde en ünlüsüymüş. İkonoların üretildiği, kendi üretimlerini gerçekleştirdikleri, başka manastırlardan gelip eğitimlerini aldıkları, dönemin en büyük kütüphanesine sahip ve çilekeş rahipleri ile gözümde manastırın içindeki gündelik hayatı canlandırmaya çalışıyorum. İçeriye girilmesi yasak. Zaten içeride de pek bir şey yok. Manastırdan günümüze pek bir şey kalmamış olsa da Osmanlı döneminin 19. Yüzyılın son yıllarına kadar yapı sağlam kalmış.

    Studios manastırını (İmrahor Camii)  geride bırakarak Samatya’ya doğru Mese caddesine çıkıp ilerliyoruz. Yolumuzun üzerinde yine başka bir kiliseyi görüyoruz. Bu, Konstantinos Helena kilisesi. Bu Rum Ortadoks  kilisesinin 19. Yüzyıla  tarihlendiğini öğreniyoruz. Çan kulesi, zarif bir şekilde daha sonra 1903 tarihinde yapılmış . Bu kiliseye ziyaretçi kabul edilmiyor biz de uzaktan bakıp yola devam ediyoruz.

Konstantinos Helena kilisesi

Yolumuza, Samatyalı balıkçılar için koruyucu olarak kabul edilen Ayios Nikolaos (Aziz Nicola adına yapılmış) kilisesi çıkıyor. Kilisenin dışardan kaba taşla çevrili duvarlarının içinde şirin mi şirin, içinde domates biber yetiştirilen güzel bir bahçesinin olduğunu görüyoruz. İçerisi Beşiktavan dedikleri ahşap bir bina. İkona duvarının üzerinde azizlerin resimleri ve hikayeleri, Hıristiyanlık inancının gerektirdiği semboller , işaretler duruyor. Yine içerde papanın oturduğu bir köşe taht, dini kitaptan okumaların yapıldığı Ambon denilen üst mekan v.s. var. Ahşap kilisenin eski kokusunu duyuyoruz. Kenarda duran sırça boyalı sobası ile az da olsa gelen cemaatine hizmet veriyor.

  Ayios Nikolas kilisesi, tarihte hemen aşağıda olan balıkçıların koruyucu kilisesi, denize açıldıklarında onlar için dua edilen yer olarak biliniyor. Yine yoksulların ve çocukların da koruyucusu bir kilise. Beton apartmanlar arasında yemyeşil ağaçlarıyla, sebze bahçesi ile duran bu şirin kiliseden çıkarak yeniden dar ara sokaklar arasından yürümeye devam ediyoruz. Samatya’daki bazı kilise görevlileri bazen kapıları açmakta tereddüt ediyorlar. Çeşitli korkuları var. Resim çekilmesini bazıları istemiyor.

  Samatya meydanına gelince, doğal halinin giderek kaybolduğunu söylemek gerek. Bir yandan artık tüm sokaklarda kullanılan renkli şemsiyelerin kullanılmasıyla  diğer yandan da  balıkçıların masalarının yayılmasıyla meydanın iyice ortadan kaybolduğunu görüyoruz.

Samatya meydanı

   Samatya, eski demiryolunun kenarında yıkılmak üzere olan yoksul evlerin sıralandığı ve evin önünde iplere renkli çamaşırların dizildiği, yıkık dökük pencerelerden göçmen çocukların baktığı kenar mahalleleri de bulunan bir göçmen semte dönüşmüş durumda. Meydanı korona öncesinde turistik bir haldeyken giderek turistlerin de çekilmesiyle ıssız bir duruma düşmüş. Restorantların kendilerini toparlamaya çalıştıkları da görülüyor.

   Buradan sonra ilerlediğimiz sokaklarda Hristos Analıpsos kilisesi ve sonrasında Ayıos Yeoryıos Kıparıssas (selvili kilise) kiliselerin bazılarına girip kısaca bilgi aldıktan sonra resim çekmeden uzaklaşıyoruz.

Hristos Analipsos Kilisesi

   Samatyanın dar arka sokaklarına girince derin yoksullukla tanışıyoruz. Eve benzeyen çatma karton, teneke gibi malzemelerden yaptıkları barınakların arasından geçiyoruz. Teneke barınaklarda yaşayan ve yüzlerini göremediğimiz pekçok insan olduğunu anlıyoruz. Bazı evlerin çatısında taklacı güvercin yetiştirenlerin olduğu görülüyor.  

  Yukarıya doğru sokak aralığından çıkınca karşımıza Mimar Sinan’ın 1547’de yaptırdığı Kapıağası Yakup Ağa hamamı çıkıyor. Mülkiyeti özel şahısa ait olan bu hamam şimdilerde satışa çıkarılmış durumda. Hamamı geçip biraz daha ilerledikten sonra Ermenilerin oldukça yoğun olduğu bir diğer mahalleye geçiyoruz. Burada ermeni esnafa ait çeşitli dükkan ve kiliseler karşımıza çıkıyor. Bunlar içinde diğer adı Sulu Manastır olan ve  eski bir Bizans kilisesi ve manastırını görüyoruz. İstanbul’un fethedilmesinin ardından burası ermeni nüfusuna verilmiş ve ilk ermeni patrikhanesi olarak işlev görmüş. Patrikhanenin yanında ermeni Sahakyan Nunyan ilk, orta ve lise öğrenimi veren bir özel okul da bulunuyor.

  Ermenilerin yaşadığı bu bölgede bir de Abdi çelebi camisinin görüyoruz. Camiinin diğer bir adı da, ‘yedim İçtim’ ‘sanki yedim’ diye de biliniyor. Buraya gelenler yedikleri yemeğin bir kısmını camiiye yardım için ayırıyormuş bu yardımlar camiinin yapılmasını sağlamış. ‘sanki yedim’ lafı da böyle çıkmış.

Abdi Çelebi camii bilgisi

   Kilise ve camiinin karşısında küçücük bir dükkanın önüne eski kitaplarını koymuş bir sahaf duruyor. Sahafın gözleri de görmüyor. Tabii bu oldukça önemli dayanışma ruhunu harekete geçirip kendimizi sahafın yanında buluyoruz. Hangi kitap ilgimizi çekecek diye bakarken, içerisinin o kadar dar ve kitaplardan sıkışık olmasına rağmen girip şansıma bir ermeni bir yazarın  İstanbul hayatını anlatan eski bir kitabına rastlıyorum. Kitabın adı, İstanbul’da Gündelik hayat, yazarı, Levon Panos Dabağyan .

Sahaf

   Buradan çıkarak biraz ilerleyince,  adı Gastrion olan eski bir Bizans manastırı olan  şimdi ise, Sancaktar Hayreddin Camiisinin önüne geliyoruz. İstanbul’un fethedilmesinden sonra burası bir mescide çevrilmiş ve II. Mehmet’in sancaktarı olan Hayreddin paşa öldükten sonra buraya defnedilmiş.

Sancaktar Hayreddin Camiisi/ Gastrion Manastırı

Samatya semti, son zamanlarda özellikle Doğu’dan yoğun göç alan semtlerden biri durumunda, ayrıca semtte Afrika gibi uzak ülkelerden gelen göçmenler de yaşıyor. Bu nedenle burada etnik kökenli esnafın da olduğunu söyleyelim. Ağız tadımıza uygun bir Hatay tatlıcısını da tavsiye etmeden geçmeyeceğim. İkizler Hatay tatlıcı dükkanı şeker oranı oldukça düşük lezzetli tatlıları olan bir dükkan. 

   

   Yolumuzun son durakları içinde, ünlü Arkadius sütünü bulunuyor. Bu taşa avrat taşı da denilmiş. Tarihte Roma döneminde Gotların isyanının bastırılmasını simgeleyen bir sütun olarak biliniyor. oluyor.  Bir zafer sütunu olan bu sütun iki binanın arasında sıkışmış bir taş gibi duruyor. Uzunluğu yaklaşık 47 metre imiş, üzerinde durduğu kaide ise, 11 metre yüksekliğindeymiş ancak sütunun devrilmesinden ve etrafa zarar vermesinden korkulduğu için kaidesi bırakılmış gerisi yıktırılmış. Bu anıtın Roma döneminden günümüze dek bir tarih anlatmasını, tarihten gelen bir göktaşı gibi hayal ediyorum.  Bize yüzyıllar öncesinin bir tarihini anlatıyor.

Arkadius Sütunu

  Buradan çıkıp biraz ilerde bir başka tarihe kafamızı çeviriyoruz. Bu Bulgur palas olarak biliniyor. Osmanlı askeri ve milletvekili olan Mehmet Habip Bey tarafından İtalyan bir Mimar Mongeri’ye 1912 ‘de yaptırılmış olan bu bina , daha sonraları  ailenin borçları nedeniyle Osmanlı Bankasına devredilmiş. Daha sonra da İstanbul Belediyesine geçiyor. Şu an boş duran binanın ne yapılacağı henüz belli değil.

Bulgur Palas

  Böylece Yedikuleden başlayarak samatya oradan Haseki ve Yenikapı’da sona eren yürüşümüz, içinden geçtiğimiz sokak ve caddelerin üzerinde bulunan Bizans arkeolojisine, Roma dönemine, Osmanlı’ya ait olan ve son olarak da Türkiye Cumhuriyeti dönemini kapsayan bir tarihi kapsıyor. Şimdilerde karşımıza çıkan yüzü ise, yoksul bir semt olması. İçinde zengin bir tarihi olan yoksul bir semte olan ilginin de her geçen gün arttığını da söylemek gerekiyor.

#1001 İstanbul Turu

# Rehber Hüseyin Avni Özkan