LÜBNAN: AKDENİZİN KIYISINDAKİ ORTADOÄžU

TrablusÅŸam
Beyrut sokakları

 

    Lübnan coÄŸrafyası, Tarihsel geçmiÅŸinde bir Akdeniz kimliÄŸi taşırken çıkan savaÅŸlar, çatışmalar, farklı etnik ve dini kimliklerle ÅŸimdi bir OrtadoÄŸu ülkesi kimliÄŸi içinde. CoÄŸrafya olarak,  Antakya’nın güneyinde Suriye ve daha da Güneyde  Lübnan bulunuyor. Lübnan, Anti Lübnan daÄŸları ile ikiye bölünmüş durumda ortada Bekaa vadisi bulunuyor. Bekaa vadisi, Lübnan’ın bahçesi, tarımın yapıldığı bereketli topraklar.

Lübnan’da ilk medeniyetin kurulması Fenikelilerle baÅŸlıyor.. Burası Lübnanın  liman kentleri olarak bilinen Sur (Tyre) , Sayda(Sidon),Biblos kentlerinin bulunduÄŸu yerler…   Lübnan hakkında genel bir bilgi vermek istersek, farklı dinlerin birarada olduÄŸu bir ülke. Sünniler ,Åžii Dürziler ve Maruniler birarada siyasi bir denge içinde yaşıyorlar. Maruniler, DoÄŸu Hıristiyanlığının bir parçası olarak çok eski bir tarihe sahipler.  Hıristiyanlığın ilk yayılma dönemlerinde DoÄŸu Hıristiyanlık inancı içinde batıdaki Hıristiyanlardan farklı bir bakış açısı içindeyken, daha sonraları batı ile giderek yakınlaÅŸmaları ile Katolik Hıristiyanlar olarak batılılar arasında yeralmaya baÅŸlamışlar. Maruniler aynı zamanda ülkenin elit kesimi içinde zengin bir kesimi oluÅŸturuyorlar. Dürziler ise Åžii müslümanlar ..Tabii bir de bunların yanında sünni olan  müslüman bir kesim de var. Lübnan’da bu farklılıklar,   parlementoda Maruniler çoÄŸunlukta olmak üzere diÄŸer dinlerin de temsili ile biraraya geliyorlar.. CumhurbaÅŸkanı ise,  Maruniler arasından seçiliyor. 

  Lübnan, içinde Akdeniz kültürüyle , tarihiyle ilgili pekçok ÅŸeyi halen taşıyor. Tarihi ÅŸehirleri, kutsal tapınakları, yemek kültürüyle ve daha görünmeyen giderek izleri kaybolan akdeniz kültürünü içinde taşıyor.. bu yazıda Lübnan’daki kültürel yaÅŸama dair gözlemlerimi ve düşüncelerimi paylaÅŸacağım..

Bekaa vadisine doğru Baalbek: kutsal tapınaklar alanı

  Bekaa vadisi, Lübnan’ın Lübnan daÄŸları  ile AntiLübnan daÄŸları arasında kalan ve OrtadoÄŸu coÄŸrafyasına yakınlaÅŸan bir coÄŸrafyadır. Beyrut’tan çıkıp daÄŸları aÅŸtıktan sonra indiÄŸimiz vadide karşımıza, Suriyeli mülteciler çıkıyor. üstlerinde araba lastiÄŸi olan naylon çadır kampları Kilometrelerce uzayıp gidiyor.. adeta küçük bir Suriye görünümünde hızla çoÄŸalan Suriyelilerden Lübnanlılar da artık ÅŸikayetçiler.

  Lübnan’ın mülteci sorunu Suriyeliler ile baÅŸlamamış.. tarihte 1900’lerin başında Anadolu’dan Hatay Samandağ’dan kaçan Ermeniler , İsrail’in Küdusü  iÅŸgaliyle kaçan Filistinlilere de sığınak olmuÅŸ. SavaÅŸlar ve göçlerle birlikte Lübnan yoksullaÅŸmış ve bugün kamusal hizmetin hemen hemen olmadığı bir coÄŸrafyaya dönmüş durumda. Bekaa vadisinde, zamanında buralara kaçan Ermenilerin yerleÅŸtiÄŸi Anjar kasabası tarihte Romalılardan sonra ilk arap yerleÅŸimi olarak biliniyor. Burası tarihi ticaret yollarının kavÅŸağında bir ÅŸehir olarak kurulmuÅŸ , Beyrut, Åžam, Halep arasında önemli bir istasyon durumundaymış ..

 Anjar kasabası diÄŸer yerlere göre çok daha düzenli ve yeÅŸil olan bir yer..buraya gelen Ermenilerin  ÅŸehire yerleÅŸmeleri ve diÄŸer ÅŸehirlere göre Anjar’ı daha bakımlı ve düzenli bir hale getirmeleri ile fark yaratmışlar.. burada kendi tipik soÄŸan kubbeli kiliselerini kurmuÅŸlar.  

  Bekaa vadisinin verimli topraklarında Fransız Cizvit rahipler tarafından getirilen asma kökleri ile ÅŸarapçılığın burada geliÅŸtirildiÄŸini de belirtelim..Ksara’da bugün turistik bir hizmet olarak yapılan ÅŸarap satışında yeraltındaki 2km alandaki mahzenlerde yıllanmış ÅŸaraplar ve ÅŸarap kültürünün artık yerleÅŸmiÅŸ olduÄŸu biliniyor..

  Bekaa vadisinde bulunan Baalbek kutsal alanı ise, Lübnan tarihinde Akdeniz kültürüyle baÄŸlantılı en önemli kültür alanını oluÅŸturuyor..

   Lübnan’ın eski Fenike uygarlığının inanç sisteminde pagan tanrıların olduğu bilinir. Her Fenike kentinin kendi özel tanrıları vardır. El demek tanrı anlamına gelir. Baal ve Adonis ise efendi demektir. Dini merkezlerini de  Baalbek şehrinde kurmuşlar. Baalbek, Beyrut’un 86 km. doğusunda Bekaa vadisinde kurulmuş bir kent. Burası, Fenikelilerin inanç sistemi içinde en önemli tanrıları olan gök tanrısı Baal ile onun eşi olan ve gökyüzü kraliçesi olan Astarte’ye ibadet etmek için kutsal bir alan olarak kurulmuş. burada, Tanrı Baal ile birlikte başka pagan tanrılarının da olduğu biliniyor.  Daha sonra gelen Romalılar buraya yerleşince tanrılar da Roma tanrılarına dönüşmüş. Zeus, Jüpiter, Venüs, Afrodit olmuşlar. Romalılar bu tanrılara tapınaklar yapmışlar, günümüze kadar gelen Jüpiter, Venüs, Baküs  tapınaklarını inşa etmişler.  Yapılan diğer  tapınaklar ise  günümüze kadar ulaşamamış.. bu tapınakların günümüze kadar gelmesi ise bunların Hıristiyanlık inancı içinde birer bazilika olarak kullanılması sayesinde olmuş.. Böylece buradaki dini inancın , önce Pagan sonra Hıristiyanlığa doğru evrim geçirdiğini söyleyebiliriz.  

 Baalbek, bugün dünyanın en görkemli tapınak ÅŸehri olarak kabul ediliyor. 1984 yılında ise UNESCO tarafından Dünya Mirası Alanı olarak listelenmiÅŸtir.

  Eski bir haç merkezi durumunda olan Baalbek ÅŸehrinde Zeus /Jüpiter tapınağının görkemli merdivenlerinden çıkıp hala ayakta duran dev sütunlarının arasından yukarıda tapınağın içine doÄŸru çıkılıyor..tapınağın içinde rahiplere ait odalar, sunak alanı ve bir kutsal alanda olması gereken yapıları görülüyoruz.. Yapılar depremle yıkılmış olsa da büyük kısmı ayakta ve oldukça etkileyici . eskimiÅŸ yıpranmış yıllar yıllar öncesinden zamanda yolculuk yapmış gibi ayaktalar.

  Bütün bunları anlatırken daha Baküs tapınağını görmemiÅŸtim.  Zamanımıza gelmiÅŸ bir Roma tapınağını görünce az kalsın  dilimi yutacaktım.. Tapınağın üst alınlığı haricinde tüm sütunları ile hala görkemli bir ÅŸekilde ayakta duruyor… tam bir zamanda yolculuk gibi..Sütunların tarih içinde iyice kararmış olmaları da bu eskiliÄŸi gösteriyor.. İçeriye girince  duvarların yükseldiÄŸi tepesi olmayan bir avlu bulunuyor.. Avlunun yan duvarlarında bir zamanlar heykellerin olduÄŸu belli oluyor. TaÅŸların dantel gibi iÅŸlendiÄŸi duvarlar yükseldikçe kutsal alanın insanı ezmesi  duygusu artıyor. Avlunun içinde tam karşıda merdivenle çıkılan bir platform tanrının varlığını anımsatır gibi oluyor. Dışarıya çıkıp yan taraflardaki dev sütunların arasına girince baÅŸka bir dünyaya geçmiÅŸiz hissine kapıldım. sütunların arasında tavanın taÅŸ süslemeleri ise dönemin tanrı kabartmaları ile dolu. Afrodit, Merkür, Jüpiter neredeyiz…baÅŸka tanrıların diyarındayız..

   Görkemli  Baküs tapınağının sütunları arasında kurulan sahnede her sene Uluslararası Baalbek Müzik festivali düzenleniyormuÅŸ ancak Pandemi ile bu festivaller iptal edilmiÅŸ.

  Baküs tapınağının bu görkemli görüntüsüne karşılık, Jüpiter tapınağından günümüze sadece altı tane dev sütun kalmış durumda.. Baalbek kutsal alanının görüntüsü uzun bir süre aklımızdan duygularımızdan çıkamayacak….

 

Lübnan’ın  Liman kentleri ve Akdeniz kültürü

   Lübnan’da kurulan ilk Akdeniz uygarlığı olan Fenikeliler, güneyde Akka’dan kuzeyde Arados’a kadar 12 yada 15 km lik bir yerdedir. Burası küçük limanlardan , küçük kıyı adacıklarından oluÅŸan bir medeniyet olarak kurulmuÅŸ.. Kentlerin karayolu ile  baÄŸlantısı zayıf kalmakla birlikte denizle ve ticaretle baÄŸlantılıydılar. Fenikeliler önemli ticaret limanlarına sahiptiler. Sur kenti o zamanlar karayla birleÅŸik deÄŸil bir ada üzerine kurulmuÅŸtu. Sur kenti ile birlikte Sidon bugünkü adı Sayda olan kent iki önemli liman iÅŸlevini görüyor. Mısır ile ticareti gerçekleÅŸtiriyorlardı. Yine bir diÄŸer liman kenti olan Biblos M.Ö. 3000 yıl önce Nil deltasıyla ticaret yapıyordu. 

  Fenikelilere ürettikleri lal renkli meÅŸhur kumaÅŸlarından ötürü Foinikes , kızıllar adı verilmiÅŸtir. Bu ad sonradan Fenikelilere dönüşmüştür. Yünlü kumaÅŸları ile meÅŸhur olmuÅŸlar, liman kentlerinde deniz kabuÄŸundan çıkarılan murex boyalar ile çok zor elde edilen ve sadece kralların rahiplerin giydiÄŸi elbiselerde kullanılan mor rengi yapmakta ustalaÅŸmışlardır. Ayrıca cam ustaları olarak da tanınırlar. Elbette en önemlisi ilk alfabeyi sessiz harflerle bulan uygarlık olarak tarihe geçmiÅŸlerdir. Fenike uygarlığının yerini Roma alarak tarih devam etmiÅŸ ve gelen uygarlıklar buralarda izlerini bırakmıştır.

 Lübnan’da  Akdeniz kültürünü hissettiren kentlerin başında Sur ( Tyre) , Sayda (Sidon) , TrablusÅŸam ve Biblos kentleri geliyor. Kentler arasındaki mesafeler tarihten bu yana hep 40 km olmuÅŸ. Bunun nedeni, geçmiÅŸte eski kervan yolu kuralına uygun olarak develerin bir günde güvenle gidebileceÄŸi uzaklık mesafesinin 40 km olması. Åžimdi de aynı mesafenin korunması devam ediyor..

  Güneye doÄŸru indiÄŸimizde Fenikelilerden bu yana liman kenti olan Sur,  tarihi adıyla Tyre ÅŸehrini buluyoruz. Burası öncesinde bir ada iken Romalıların egemenliÄŸi altına girmesi ile adanın karaya baÄŸlanması gerçekleÅŸmiÅŸ..Romalıların yeniden inÅŸa ettiÄŸi ÅŸehirde günümüze ulaÅŸan kalıntılarla tarihi bölük pörçük anlamaya çalışmaya yarıyor. Roma ve Bizans dönemine ait kalıntıların bir kısmı hala burada bulunuyor..ÅŸehire girerken yüksek kemerli bir giriÅŸten geçip etrafı sütunlu  taÅŸ döşeli cadde üzerinde ilerledik. Etrafta dönemin zengin ve ruhban sınıfına ait olduÄŸu belli olan görkemli lahitler, oda mezarlar gibi çok özel yapılmış mezarları gördük. Bu mezarların günümüze kadar gelmeleri , önemli kiÅŸiler olduklarını anlatıyor.. Sıradan insanların ise bu özel tasarımlı mezarlarda bulunmaları imkansız olmalı.. bu cadde limana kadar gidiyor..limanda   gemilerin   getirdikleri  malların alışveriÅŸi yapılırmış. Limanın hemen yanında ise her kentte olduÄŸu gibi  hamam kalıntılarına rastlıyoruz..

  Sur kentinde  tarihin  izlerini takip ederken, Roma antik dönemine ait dev bir Hipodromu görüyoruz.   Hipodromun seyir terasından günümüze kalan güzel bir örnek parçanın olması,  bize o dönemin  izleyicilerinin seslerini hissettirdi.. Hipodromun izlerini halen günümüzde takip etmek mümkün. Biraz dikkatli  bakınca oval sahanın etrafa yayıldığını görebiliyoruz.   Sahanın üzerinde herhangi bir yapının olmaması da   Hipodromun varlığı ortaya çıkarıyor. . sanki birden ilerden gladyatörler atlı arabalarına binmiÅŸ geleceklermiÅŸ hissine kapılıveriyorum..

  Sur kentinde tarihin izlerinden  günümüze doğru başımızı çevirince burada daha çok Hıristiyan nüfusun bulunduğunu görüyoruz. İçki içmenin yasak olmadığı bir kentteyiz.  Oysa Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu  Sayda şehrinde kamusal mekanda içki içmek yasak ..  Sur kenti bir liman kenti olarak Akdeniz mimari özelliklerini kısmen yansıtıyor. Dar ara sokaklar, güneşin sıcaklığını azaltan gölgeli labirent tipi yapılar az da olsa burada karşımıza çıkıyorlar. Hıristiyan mahalleleri nispeten çöplerin toplanmasıyla daha temiz oldukları görülüyor. evlerin dışında plastikten de olsa süslemelere yer verilmiş. Limanda ise balıkçı kayıkları, turistik kafeler, çarşısında dükkanlar ve  balıkçılarla Akdenizli olmaya daha da yaklaşıyor.. mahalle içinde bir Maruni kilisesini görüyoruz. Kilisenin içinde inançlı kadınlar gönüllü çalışma içindeler. Küçük adak objeleri hazırlıyorlar. 

  Lübnan’da tepeler üzerine Meryem Ana heykeli dikme geleneÄŸinin sadece Meryem Ananın dev heykelinin olduÄŸu ve bir hac merkezi olan Harissa ÅŸehrinde deÄŸil Sur’da da görüyoruz. Burada Meryem ana heykelinin yanında bulunan kilise ve kilisenin yanında da küçük bir maÄŸarada ÅŸifa isteyenlerin dilek dileyenlerin dua ettiÄŸi küçük bir ÅŸapel duruyor..Sur (Tyre) kentini geride bırakarak Akdeniz kültürünü takip ettiÄŸimiz Sayda kentine doÄŸru yola çıkıyoruz..

    Sayda ÅŸehri ise , limanda bulunan kalesi , salaÅŸ balıkçı lokantaları ile daha çok  islami kültürün yaÅŸadığı bir ÅŸehir. Limanda bulunan kalesi, 13. Yüzyılda haçlıların buralara geldiÄŸi zaman yaptıkları biliniyor. Haçlılar Hıristiyanlığın yayılması amacıyla bu bölgeye gelirken burada varolan  DoÄŸu Hıristiyanlığının da Batılılarla olan bağını güçlendirmiÅŸler.

   Sayda’daki balıkçı lokantaları, Sur’daki Liman kafelerden farklı, salaÅŸ, kirli lavobolarıyla, hijyenik olmayan mutfaklarıyla,  çöp dolu kovalarıyla hiç güven vermiyorlar..Ancak tam tersine lezzetli mi lezzetli yemekler sunuyorlar. Karides tabakları, kızarmış balıkları, çeÅŸit çeÅŸit salatalarıyla, yemekler hem lezzetli ve hem de  doyurucu oldular..

    Sayda kentinin de Akdeniz mimari yapısına benzer şekilde  çarşısının da kurulduğunu görüyoruz. Çarşısı (Souk) ,Kapalıçarşı olarak ,  içiçe geçmiş Abbara dediğimiz  kemerli yapılarla kurulmuş. Ancak cuma günü olması nedeniyle dükkanların çoğu kapalı. Bu bizim için özellikle kalabalığın olmaması , yapıları daha iyi görmememize olanak veriyor. Çarşıların içinde minicik dükkanlar dışardan kepenkleri var. Tüm çarşı alanının 1.5 km kadar bir alana sahip olduğu söyleniyor. Çarşı içinde açık birkaç dükkandan biri ,bir Künefeci bizi içeriye çağırıyor. Hemencecik ısıttığı künefelerinden bize ikram ediyor.. Çarşı içinde dar ara sokaklar içinde çocuk kalabalığı içinde ilerlerken kendimizi yeşil  pancurları olan evlerle çevrili bir avluda buluyoruz. Avluda eski bir cami var. Namaz vakti gelince duyulur duyulmaz bir ezan sesi geliyor. Hoparlör olmadan okuduğu ezanla hoca namaz vaktini bildiriyor. Sessiz sedasız mahallenin gençleri yaşlıları camiye doluyor.

 Güneydeki  Sur ve sayda ÅŸehirlerinden ayrılıp ÅŸimdi Kuzeye doÄŸru TrablusÅŸam ve Biblos ÅŸehirlerine doÄŸru tarihin ve kültürün izlerini arayalım…

   Lübnan’ın Kuzeyine doÄŸru gidince TrablusÅŸam (Tripoli) ÅŸehri eski ve önemli liman kentlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. burada tarihin izlerini yakın dönemdeki savaÅŸlardan çıkarmaya çalışıyoruz.. Suriye’nin  Lübnanı iÅŸgal etmesiyle deÄŸiÅŸen TrablusÅŸam uzun bir dönem bu savaşın izlerini taşımış.. Burası Türkiye’nin Güney DoÄŸu Anadolu bölgesine benzer ÅŸekilde yoksulluk ve fakirlik ÅŸehri olarak da kabul edilebilir. Ancak rehberimiz insanların gönlünün çok zengin olduÄŸunu söylüyor.

 TrablusÅŸam’ın tarihi içinde yeralan ve Lübnan’ın en büyük kalesi olarak  haçlılar tarafından 12. Yüzyılda yapılmış.. daha sonra Osmanlıların eline geçmiÅŸ  ve günümüze kadar gelen kale,   Ã¶nemini stratejik bir alanda olması nedeniyle korumuÅŸ. Kale tarihi açıdan önem taşıyan bir deÄŸere sahip ve içinde de bu tarihi anlatan bir de müze bulunuyor. Müzede tarihten bu yana TrablusÅŸamın  geçirdiÄŸi aÅŸamalar anlatılıyor. Sergilenenler arasında,   Neolitik dönemden kalma eserler, burada yerleÅŸmiÅŸ, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemine ait  sikkeler gibi buluntular bulunuyor..

   Åžehre tepeden bakan kaleden aÅŸağıya doÄŸru çarşıya doÄŸru inilince geleneksel Akdeniz çarşısı mimarisini bir kez daha görüyoruz. Çarşı canlı ve kalabalık dükkanlarda, baharattan; iÄŸneden ipliÄŸe, altından sabuna kadar günlük ihtiyaca yönelik aradığını bulacağın pek çok ÅŸeye rastlamak mümkün. Turistik bir çarşı olmamakla birlikte çarşı esnafını, dar çarşı sokaklarını ve yerel insanları yakından görebiliyoruz.  Ã‡arşıda yine Osmanlılardan kalan eski bir hamamın izlerini yakından görebiliyoruz.. TrablusÅŸam kenti daha çok Osmanlı döneminin izlerinin ortaya çıktığı ve yapıları ile de bunu hissettiÄŸimiz bir yer oluyor..

  Lübnan’ın Kuzey coÄŸrafyasında Akdenize bakan tepenin üzerinde Harissa’da Lübnan’ın en büyük Meryem Ana heykeli ve hac merkezi bulunuyor.  Meryem Ana heykelinin yanında Maruni katedrali bulunuyor. bu kilise ve Meryem ana heykeli , Brezilyadaki Marunilerin büyük ölçüde yardımları ile yapılmış. Ayrıca Bu hac merkezinde kurulmuÅŸ birçok küçük ÅŸapel ve dua etme yeri bulunuyor. İçeriye girerken bir kutsal yere girme disiplini içinde olarak giyim ve ağır bir duruÅŸ içinde olmak gerekiyor. İçeride birkaç küçük ÅŸapelde dua ediliyor. Gelenler dua edip mum yakıyorlar. Dışarda da küçük dua etme yerlerinde dizçökmüş kendi içsel yolculuÄŸu içinde dua edenlere rastlıyoruz. Bunların yanısıra fotoÄŸraf çekip bu anları kayıtlamak isteyenler de var. Etrafta taÅŸkınlık yapılmaması için görevli kiÅŸiler dolaşıyor. ÇeÅŸitli dua yerlerinde günahlarından arınma, kurtulma, adağını adama gibi pekçok iÅŸlevin birarada sunulduÄŸu ÅŸapellere rastlıyoruz. Burada bu kutsal alan içinde dini müziÄŸin de hafifletici bir ÅŸekilde çalınması  uhrevi etkiyi arttırıyor.

 Lübnan’ın doÄŸal manzarasını seyretmek için buradaki Harissa tepesinden aÅŸağıya doÄŸru inen teleferik iyi bir araç olabilir. Oldukça yüksek bir tepe üzerinden aÅŸağıya doÄŸru yolculuk güzel bir Akdeniz manzarasına bakarak evlere çok yakın bir ÅŸekilde oluyor..

 Bu bölgede izlenmesi gereken diÄŸer bir doÄŸa güzelliÄŸi ise, Dünyaca ünlü Jeita maÄŸarası olacak.. MaÄŸara iki bölümlü. İlkinde devasa bir derinlik ve yükseklik ile Jules Verne’in Dünyanın arzına seyahat hikayesini aklıma getirdi. Küçülmüş hissettiÄŸim maÄŸara devanasının aÄŸzındaydım. İçinde sarkıtlar ve dikitler ile diÅŸleri arasında duruyordum. İçeride uzun bir yürüyüş parkurunun olmasına raÄŸmen yolun büyük kısmı kapatılmış. Bu nedenle kısa bir yürüyüşle geri dönülüyor. İkinci maÄŸarada ise  bir küçük bir göl bulunuyor.. mini botlarla   biraz ilerledikten sonra dönülüyor. Mavi sular ile kayaların rengi birbirine karışıyor.

  Harissa tepesinin kutsallığından ayrılıp yolumuzu yine eski bir liman kenti olan Biblos’a çeviriyoruz. Biblos,  burada yazının başında tanımladığım, hayalimde canlandırdığım Lübnan imajını burada buldum. Hurma aÄŸaçlarıyla, geniÅŸ balkonlu avlulu evleriyle, kepenkli pencereleriyle , Marunilerin oturduÄŸu temiz, düzenli, yeÅŸilliÄŸi olan fazla kalabalık olmayan apartman yaÅŸamının az olduÄŸu bir kent. kendimizi bir anda Fransanın kırsal kesiminde bir köyde hissettik. Biblos, Unesco Dünya mirası listesinde yeralan bir ÅŸehir.  Ä°ncil’in adını bu ÅŸehirden aldığı biliniyor. Kentin giriÅŸinde yine taÅŸ bir yol ve etrafı sütunlarla çevrilmiÅŸ bir caddeyi,  Romanın izlerini görüyoruz. Çarşının içine kadar izlenen bu caddenin bir kısmı yeraltında henüz kazılmamış. İçeriye doÄŸru girince kentte eski taÅŸ evler ve turistik çarşısı ÅŸirin bir ortaçaÄŸ kasabasına benziyor. Çarşının etrafında Maruni kilisesini görmek ve burada bir düğüne tanık olmak günün yorgunluÄŸunu üzerimizden alıyor. Biblos’un kalesinin ise, burada yerleÅŸmiÅŸ uygarlıklara tanıklık eden bir yapı olduÄŸunu söyleyebiliriz. buradan aÅŸağıya bakarak ne kadar uygarlık gelmiÅŸse onların izlerini takip edebiliyoruz.

  Biblos’dan Beyruta geçerek buraya ait gözlemlerimizi de söyleyelim…

 Lübnan’ın yakın geçmiÅŸinde savaÅŸlar, çatışmalar çok fazla yeralmakta, Suriye’nin Lübnan’ı iÅŸgali , İsrail ile olan savaşı içerdeki direniÅŸ hareketleri ve en son büyük bir patlama ile sarsılan Beyrut’da baÅŸbakan Refik Hariri’nin ölümü ile oldukça yoksullaÅŸmış bulunuyor. Beyrut’un eski halinden artık eser kalmamış. Eski dantel gibi iÅŸlemeli, balkonları ile adeta bir sanat ÅŸaheseri olan  evler harap olmuÅŸ. Son patlama olayından sonra Beyrut harabeye dönmüş. Sadece Refik Hariri ölmekle kalmayıp yüzlerce yaralı ve harap binalar kalmış. Bugün camları çerçeveleri boÅŸ olarak ÅŸehrin bu bölgesi hayalet gibi karşınıza çıkıyor.  Patlama o denli kuvvetli olmuÅŸ ki etrafta havai fiÅŸek fabrikası, potasyum depoları ne varsa patlamış ve devasa bir patlamaya  ulaÅŸmış. Sonrasında ise, yönetimin yetersizliklerine  karşı baÅŸlayan protestoların ortaya çıkması ile baÅŸlayan gösteriler ve ardından  baÅŸlayan  ekonomik  krizi de eklemek gerekir. Kamusal hizmetlerin gördüğümüz kadarı ile pek olmadığını söyleyebilirim. Geceleri sokaklarda elektrik yok. Sadece dükkanların ışıkları ile aydınlanıyor sokaklar. Sokaklar elektrik tellerinin karmaÅŸası ile Hindistanı aratmayacak görüntü içindeler..Elektrik sorununa çare bulmak için güneÅŸ enerjisi panelleri bireysel çözüm olarak gözüküyor ama elbette parası olanlar için.. Varolan ekonomik  gücün büyük bir kısmını ülkenin zenginleri paylaşıyor. Beyrut’un zengin mahalleri de özel kuvvetlerce korunuyor. Çöpler heryerde.. ÅŸehir devasa bir çöplük durumunda , toplu taşıma diye kırık dökük tek tük minibüslere rastladık. EÄŸitim de yine benzer ÅŸekilde çürümüş minibüslerle serviste üstüste çocukların bindiÄŸi bir taşımalı sistem var. Ancak rehberimiz Lübnan’da çok iyi eÄŸitimin özellikle de tıp eÄŸitiminin çok iyi olduÄŸunu söylüyor.    Lübnan, kaosun içinde bir ülke olarak yaÅŸaması zor ancak karanlık sokaklarda birahanelerin renkli ışıkları altında canlı neÅŸeli müziklerle eÄŸlenen gençler çok da fazla dertli deÄŸiller, hayat devam edip gidiyor..

  Lübnanın  kültürel coÄŸrafyasında izlemeye çalıştığımız Maruni kiliselerinin Beyrut’taki Pazar ayinine katılmak ve baÅŸpapazın bizleri ayine kabulü ile baÅŸka dünyalar içine girdik..Hıristiyan aleminin Aziz George Rum ortadoks kilisesini Pazar ayinini sonrasında görebildik.. Beyrut’taki Mohammed El-Emin camiinin  Sultanahmet’e benzeyen dört ÅŸerefeli minareleri ve kubbe içindeki renklerin güzelliÄŸi görülmeye deÄŸerdi..

Kaynaklar: Fernand Braudel- Bellek ve Akdeniz

                   Özhan Öztürk Makaleleri-www.ozhanozturk.com

                   Aziz S. Atiya- DoÄŸu Hıristiyanlığı tarihi

1001 İstanbul tur, Rehber.Ahmet Faik Özbilge