Etiyopya ülkesine gitmeden önce en çok cazibesine kapıldığım, Omo vadisinde yaşayan ve bozulmamış Afrika kabile kültürleriydi. Ancak Etiyopya’nın görülesi yerleri arasında, sadece renkli kabileler değil, olağanüstü coğrafyasının da çok önemli olduğunu söylemek gerek. Afrika kıtasını iki levhaya ayıran ve Büyük Rift Vadisi olarak geçen yarılma, Etiyopya’ nın doğası içinde çok önemli bir yere sahip. Büyük Rift’in Etiyopya’dan geçen kısmı Afar üçgeni olarak biliniyor. Bölgede , jeolojik oluşumlar dünyada eşi benzeri olmayan doğal harikalar oluşturmuş. Burada halen faaliyette olan Arte Ale yanardağının olması, bölgeye ayrı bir önem verirken, Danakil Çöküntüsü olarak bilinen Tuz ve Soda karışımıyla meydana gelmiş bir doğa ise, muhteşem manzaralar ortaya çıkarıyor. Volkanik patlamalarla oluşan Simien dağları ise diğerleri gibi dünya mirası alanında tutuluyor. Etiyopya’daki Büyük Rift Vadisinin diğer önem taşıyan tarafı da, ilk insana ait oluşumların meydana geldiği bir bölge olması , ilk insana ait kemik parçalarının bulunmasının da Etiyopya’yı ı görme isteğimizi ne kadar etkilediğini belirteyim.
Etiyopya’ya ilgimiz bu doğayı keşfetme arzusuyla başladı ancak dokunulmamış doğasından öte, Etiyopya’nın dünyada görülmesi gereken ülkeler arasında en ön sıraya koyan başka bir özelliği ise, Yahudi, Hıristiyan, Pagan ve İslam gibi inançları ve kültürleri kendi coğrafyasında öğüterek bambaşka bir kültür yaratmış olmasıydı. İşte Etiyopya’da etkilendiklerim arasında en cezbedeci olanı da buydu..
Etiyopya , Afrika boynuzunda yeralan bir Doğu Afrika ülkesi olarak Türkiye’den neredeyse iki misli büyük bir ülke oluyor. Geçmişinde Kızıldeniz’e kıyısı olan bir ülkeymiş.. Etiyopya’nın kuzeyinde bulunan Aksum krallığı ile Arap yarımadasındaki özellikle de Yemen’deki Arap kavimleriyle İslamiyet öncesinde kurulan yakın ilişkiler sonucunda, bir yandan zengin ticaret hayatı , diğer yandan da kültürel yakınlaşmalar yeni kültürler ortaya çıkarmış. Bu coğrafyaların yakınlaşması, kutsal mitolojik efsaneler içinde de anlatılmış. Kutsal kitaplarda, anlatılan bu hikayeler, Etiyopya’nın tarihini anlamak için kulak verilmesi gereken hikayelerdir.
Kutsal efsanede anlatılanlara göre, Kudüs’de yaşayan, zenginliği ve bilgeliği ile tanınan kral Süleyman ile Etiyopya’da Aksum’da yaşayan ve güzelliği ile dillere destan olan kraliçe Saba arasında aşk başlar. Etiyopya’da yaşayan Saba kraliçesi, Süleyman’ın bilgeliğinden ve sarayının ihtişamından etkilenerek Kudüs’e Süleyman’ı görmeye gelir. Kutsal kitapta , Saba kraliçesinin kral Süleyman’la buluşmasının ardından, artık Güneş’e değil, İsrail’in tanrısına tapmaya karar verdiği anlatılır. Ayrıca Süleyman ile Saba kraliçesi arasında yaşanan gerçek bir sevgi ilişkisinden sonra , ‘Bilgenin Oğlu’ anlamına gelen Menelik’in doğduğu söylenir. Menelik, kökü Süleyman’a uzanan soyun ilk atası olduğu kabul edilmiş. Kutsal kitap efsanelerinde yeralan, Kudüs’deki Süleyman mabedinde duran ve içinde 10 Emir’in bulunduğu söylenen Ahit sandığının da, Menelik tarafından babası Süleyman’ı ziyaret ederken alındığı ve yerine ahşap bir kopyasını bırakarak , Saba kraliçesinin yaşadığı yerde Aksum şehrinde Ahit sandığının saklandığı anlatılır. Bu nedenle Aksum, Etiyopya’nın ilk krallığı olarak tarihe geçmiş önemli ve kutsal bir şehir olarak bilinir.
Bu efsaneler içinden Etiyopya’nın Yahudi kültürü ile kurduğu yakınlaşmayı daha iyi yakalarız. Bugün Etiyopya imparatorluğu, Yahuda aslanı sembolü ile temsil edilir. Etiyopya bayrağının ortasında bir de Süleyman mührü durmaktadır. Etiyopya’da Yahudi kültürünün izlerine , erkeklerin sünnet edilmesinden, belli günlerde perhiz yapmaya, domuz etinden kaçınmaya dek pekçok gelenek, adet , ritüelleri birarada görmek mümkündür. Öte taraftan Etiyopya’da Yahudi kültürünün ötesinde, Hıristiyanlığın Kopt inancının yerleştiği özellikle Mısır’dan gelen etkilerle Hıristiyanlık kültürünün farklı yorumlanmasına dayanan Koptların Etiyopya’da derin izler bıraktıklarını söyleyebiliriz. Uzun yıllar Koptların Katolik Hıristiyanlara karşı verdikleri mücadeleler ile kendi görüş ve yorumlarını sürdürmeleri ve bütün bu inançlarını kendi usluplarına göre yaptıkları kilise ve manastırlar içinde yaşattıkları görülür. Etiyopya’da biraraya gelen bu inançların içine elbette islamiyeti de dahil etmek gerekir. İslamiyet’in yayılması sürecinde, İslami kültür ve gelenekler de diğer inançlar arasında yerini almıştır.. Etiyopya’nın kültürü içinde halen yaşayan Pagan inanışları ise, bir yandan Hıristiyan inancı ile birlikte ortaya çıkmış, özellikle, kiliselerin içinde çalınan davulların, yapılan dansların köklerinde Pagan inançların yattığını söylemek yanlış olmaz. Diğer taraftan da, Afrika kimliği içinde yaşayan kabile topluluklarının halen Pagan inanışlarını sürdürdükleri görülür. Kısacası, Etiyopya, Afrika kültürlerinin, Arap kültürleri ile karıştığı bir coğrafyada, içinde bulunduğumuz küresel dünyadan farklı bir kültürü ortaya çıkartan bir ülke olarak ilgimizi fazlasıyla çekmişti.
Etiyopya hakkındaki önyargılar ve önemli bilgiler.
Etiyopya gibi uzak Afrika ülkelerine gitmek öyle kolay göze alınacak bir gezi değil. herşeyi ayrıntıları ile düşünmek gerektiriyor. Çünkü burası dünyanın en yoksul 4. ülkesi olması nedeniyle sağlık koşullarından, hijyen sorunlarına, yerel yemeklerden, bölgesel hastalıklara , etnik çatışmalara kadar pekçok sorunu kapsıyor. Gezinin en çok cazibesine kapıldığımız yerleri, sadece en çok ilgiyi çeken Omo vadisi ve yerli kabileleri değildi. Etiyopya’nın kuzeyindeki 4500 metre yüksekliğinde muhteşem manzaralara sahip Simien dağlarında trekking yapmak, Kuzeyde Lalibela’daki kaya kiliselerini görmek ayrı heyecan veriyordu. Ancak gideceğimiz yerlerde sağlık risklerinin yanısıra bölgesel yerel çatışmaları da düşünmeden edemiyorduk.
Öncelikle geziye katılacak diğer arkadaşların da macerasever olduklarını ve bu geziyi gerçekten istediklerini gözlemledim. Geziye katılan arkadaşlar olarak 11 kişiyiz ve hepimiz neler yaşayacağımızı merak ediyoruz.
Etiyopya’ya gitmeden önce dünya sağlık örgütünün istediği aşı belgesi olan Sarı Humma aşısını yine bir Afrika ülkesine gitmek için beş yıl önce olduğumuzdan bu aşıyı yapmamıza gerek yoktu. Ancak Sınır Hudut ve sahil merkezinde Sıtma için ilaç verdiler. Gideceğimiz güne göre sayılı verilen ilaçları yola çıkmadan bir gün önce almaya başlayıp, gezi bittikten sonra da ilaç bitene kadar almaya devam edecektik. Bu ilaç ve aşıların yanısıra kendi sağlımız için Tetanoz, Menenjit aşılarını da yaptırmayı ihmal etmedik. Gideceğimiz Kasım ayı, Ekvatora yakın olan Etiyopya’da sıcaklık açısından iyi bir ay oluyordu. yağışlar azalmış kurak mevsim başlamış olacaktı. Yola çıkarken yanımıza tedbir olarak aldığımız ilaçlar olsa da, Etiyopya’daki eczanelerde antibiyotik ilaçlarının reçetesiz olarak satıldığını da belirtelim..
Etiyopya’ya uçak bileti almaya sıra gelince, kullanacağımız pekçok iç hat olması ve Etiyopya havayollarının da %50 indirim uygulaması nedeniyle İstanbul-Addisababa biletlerini Etiyopya havayollarından aldık. Biletlerin alınması Etiyopya havayollarının çok iyi işlemeyen web sayfası ile zorluk içerse de sonunda iç hat biletlerini de %50 indirimle almayı başardık. Etiyopya havayollarıyla ilgili yapılan yorumlarda hiç de iyi şeyler söylenmediğini okudum. Fazla bilet satılması, parasını alamayanların olması ,teknik arızaların yaşanması gibi pekçok olumsuz yorumları da okudum..ama bütün bu yorumlara fazla takılmamak gerek diye düşündüm. Yaşadığımız sorun olabilecek tek şey, uçuş saatlerinin sıklıkla değiştirilmesi oldu. Bu durum da transfer uçuşlarımızı etkilemedi..
Etiyopya’ya gidecekler için dikkat edilmesi gereken durumlardan birisi de, buradaki takvim ve zaman ölçüsünün kullandığımız zamandan farklı olması. Bu fark Gregorian takvimi yerine Julien takvimini kullanmaktan kaynaklanıyor. İsa’nın ölümünden 7 yıl sonra takvimlerini düzenlemeye başlamaları sonucu Gregorian takvimine göre yedi yıl geriden geliyorlar. örneğin şu anda 2017 yılında yaşıyorlar. Ancak bu zaman ölçüsü sadece bazı yerel adet, tören işleyişinde kullanılıyor. uluslararası işleyiş içinde kullanılmadığını ,tedirgin olanların sadece bu durumu da gözönüne almaları konusunda bir uyarı olarak almaları gerektiğini belirtelim.
Etiyopya vize uygulaması ise, ayırt etmeksizin herkesi kapsıyor yani yeşil pasaport sahibi olanlar da online başvuru yaparak ve belirtilen miktarda ücreti yatırarak hemen vize alabiliyorlar. Online vize başvurusuna 62 dolar ücret ödenerek alınıyor ve kısa bir sürede vize veriliyor. Etiyopya’nın para birimi Birr oluyor. 1 dolar yaklaşık 130 Birr ediyor ama bazı yerlerde bu fiyat değişebiliyor.
İstanbul’dan Addisaba’ya…
Etiyopya’ya gidiş zamanı geldikçe heyecanımız da artmaya başladı. Etiyopya havayolları İstanbul havalimanında yapılan güvenlik aramasından ayrı olarak kapıya gittiğimizde bir kez daha güvenlik aramasından geçtik. Etiyopya havayollarına ait çok da kalabalık olmayan uçağımız gece yarısı havalanıp altı saatlik bir uçuşla Addisababa’ya indi. Ekvator çizgisine yaklaştıkça yıldızların ve ayın ne kadar yakınlaştığını görmeye başladım. Kuzeyde çok uzakta duran Büyükayı yıldız kümesiyle Ay’ın parlaklığı şimdi çok yakındılar. Addisababa’ya inince 2000 metre yükseklik nedeniyle öyle sıcak, bunaltıcı şehirlerden olmadığı belli oluyordu.
Dış hatlardan çıkınca burayı daha önce gezen ve bize burada rehberlik yapacak olan arkadaşımız Ersin Demirel ile buluştuk. Ersin ve diğer arkadaşlar ile birlikte iç hatlara geçip Kuzeyde bulunan Bahir Dar kentine gideceğiz. Dış hatlardan çıkıp dışarıdaki iç hatlar binasına geçiyoruz. Etiyopya’nın havalimanlarında güvenlik açısından farklı uygulamalar yapılıyor. Uçaklara binişte kontrol üstüne kontrol yapılıyor. Güvenlik araması, mutlaka ayakkabılar çıkarılarak yapılıyor. Havalimanında farklı insan kültürüyle karşılaşmanın şaşkınlığı içindeyim. Siyah insan kalabalığı, kokular, farklı giysiler, paketler v.s. ile Etiyopyalı insan kalabalığına alışmaya çalışıyorum.
Bineceğimiz uçak, pervaneli küçük bir uçak olduğundan yürüyerek uçağa biniyoruz. Pervaneler çalışmaya başlıyor ve hızla havalanıyoruz. Gökyüzü açık , yukarıdan aşağısının manzarasını seyrederek uçuyoruz. Aşağıda ise, Nil nehri altımızda akıp gidiyor. Yorgunluktan dalıp gitmişken Bahir Dar’a gelmişiz bile..
Küçük bir havalimanındayız. Uçağın merdivenlerinden kolayca inip bavullarımızı alıp çıkıyoruz. Çıkış kapısında Etiyopya gezimizin büyük bir bölümünde bizlere rehberlik yapacak Grand Ethiopia turun rehberi Samuel bekliyor. Şunu hemen söyleyebilirim ki, Samuel baştan sona rehberliğimiz boyunca çok iyi performans gösterdi. Şiddetle tavsiye edeceğim bir rehber oldu. Tur arabamıza binip otelimize eşyalarımızı bıraktık. Hemen hareketle Bahir Dar’ın 30 km ötesindeki Tis Issat köyüne Mavi Nil şelalesini görmeye gidiyoruz. Amharca Mavi Nil şelalesinin adı, Dumanlı Su anlamına gelen Tis Issat oluyormuş. Mavi Nil nehri, 6650 km uzunluğuyla dünyanın en uzun nehri oluyor. Nil nehrinin güneyden kuzeye doğru akan üç ana kolu var. Uganda’daki Beyaz Nil, Viktorya gölünden çıkıyor. Mavi Nil ise, Etiyopya’dan, çıkıyor sonra Sudan’da bu iki nehir birleşerek Mısır’a doğru gidiyor ve Kahire yakınlarında Nil deltasını oluşturuyor. İskenderiye ile Dimyat’dan Akdeniz’e dökülüyor. Nil nehrinin Uganda’daki Beyaz Nil kolunu geçtiğimiz yıllarda buraya gittiğim zaman görmüştüm şimdi ise Mavi Nil’i görme şansına sahip olacağım.

Araba toprak yoldan giderken Afrika kıtasında olduğumuz gerçeğini farkediyorum. Hiç yabancı turist görmüyorum. Herkes Etiyopyalı yani Afrikalılar.. Yoksul mahallelere doğru geçince üzerleri toprakla sıvanmış ağaç direklerinden yapılma evleri görüyoruz. Yollarda sarı benzin bidonlarıyla su taşıyan kızlar gidiyor. Okuldan yeni çıkmış durmaksızın el sallayan öğrenciler ve incecik ıslık benzeri sesleriyle ‘mani mani’ diye bağırıyorlar. Turist gördüklerinde fotoğraf çektirmek için bahşiş almak için ‘mani mani’ diye bağırmak artık adet haline gelmiş. Tuktuk arabaların burasının en önemli aracı olduğu belli. Cadde boyunca sıralanmışlar ve çok fazlalar. Bunların yanısıra yük taşımak için de eşekler var. Mavi Nil kıyısına gidince , bugün herhalde çamaşır yıkama günü olmalı..hemen tüm kadınlar çamaşır yıkıyorlar. Kıyıda , çocuklar, gençler lastikten yaptıkları kanoların içindeler. Arabadan inince çocuklar bir anda etrafımızı sarıyorlar. O kadar ısrarlı ve geri çekilmez halleri var ki anlatılamaz. Çocuklara para verilse de çekilmiyorlar. Hediye satın alsanız da çekilmiyorlar. Hediye verseniz de çekilmiyorlar ve daha da kalabalık olarak yanınıza geliyorlar. Çocuklar için yanınızda getirdiğiniz hediye varsa veya herhangi bir şey almak yada vermek isterseniz arabanıza bindiğinizde vermek yada satın almak en iyisi olacaktır. Yardım etmek onları sevmek isteseniz bile Bu tüm gezi boyunca karşılaşacağınız bir manzara olacağı için tavrınızı korumak gerekiyor. Ellerinde incik boncuk satmak isteyenler, para dilenenler İngilizceleri ile pazarlık edip satış derdindeler. Gelen diğer çocuklar ise, bizim sandala binmemize yardım ediyorlar. Mavi Nil’e gitmek için her tarafına ekler yapılmış yıpranmış bir sandalla karşıya geçip biraz yürüdükten sonra şelaleyi görüyoruz. Bu yürüyüşte bize eşlik eden onlarca genç ve çocuk var. Hepsi bize yardım etmek için ne yapacağını şaşırmış durumda. Kimisi elimden tutuyor düşmeyeyim diye.. kimisi çamura bulanmış ayakkabımı elindeki su şişesiyle temizlemeye çalışıyor. Bütün bu gayretler gezi sonunda iyi bir bahşiş koparmak için. Bahşişler rehberimizi tarafından veriliyor tabii ..biz bahşiş vermeye kalktığımızda beğenilmiyor az bulunuyor. Hemen pazarlık etmeye başlıyorlar. Rehberimiz kamuda çalışan işçinin ortalama aylığının 50 dolar olduğunu söylüyor. 1 dolar bahşişin onlar için ne kadar önemli olduğunu anlamaya çalışıyoruz.


Pencereden dışarıya bakıyorum. Ağaç direkli eğreti evlerin önlerinde oturmuş, yoksul mu yoksul insanlar duruyor. Toprak yolda sırtında su taşıyan çocuklar , ellerinde birşeyler satmaya çalışanlar, sokaklarda, caddelerde sürüyle peşimizden gelen ‘mani mani’ diyen çocuklar geçiyor. Hepsi bir şeyler yapıyor. Hayatta kalmak için birşeyler yapmak zorundalar. Çocukların sokakta oyun oynadıklarını görmüyorum. 2-3 yaşlarında bir çocuk su birikintisinde çamaşır yıkamaya çalışıyor. Belli ki oyun oynuyor.. sırtında bir demet şeker kamışı taşıyan çocuklar çıplak ayaklarıyla uzun mesafeler yürüyorlar.. kadınlar da başları üzerinde taşıdıkları eşyalarıyla daimi yürüyorlar. Araç, otobüs yok. TukTuk’a bile binilmiyor.
Bugün ayrıca Mavi Nil’in doğduğu yer olan Tana gölünü de görmeye gidiyoruz. Tana gölü, Viktorya ve Tanganika gölünden sonra Afrika kıtasının 3. büyük gölü oluyormuş. Tana gölünde bulunan adacıklardan bazıları üzerinde bulunan kilise ve manastırlarda inzivaya çekilmiş keşişler yaşıyorlar. Bunlardan sadece ikisini görme şansını elde ettik. İçleri, rengarenk resimli roman gibi Hıristiyanlık anlatıları ile doluydu.

Akşamı Tana gölünde güneşin batışıyla yaptık. Ertesi güne dinlenip hazırlanmak için Bahir Dar’daki otelimize döndük. Gezimiz boyunca özellikle küçük kasaba gibi yerlerde oteller çok iyi değiller. Beklentiyi yüksek tutmamak gerek. Temiz bir yatacak yer, duş ve suyun olduğu bir otel beklentisinde olmak en iyisi olur sanırım. Buradaki ilk gecemizde ise, gece yarısından itibaren ilahiye benzer okumalar duyulmaya başladı ve hava aydınlanana kadar da susmaksızın devam edip gitti. Sabah ise, ekvatora yakın olmamız nedeniyle hava erken aydınlanıyor.
Ertesi gün günlerden Cumartesi ve Gonder’e gitmek üzere otobüsümüze biniyoruz. Yol mesafesi 130 km olmasına karşılık yolun bozuk ve toprak yol olması nedeniyle 4-5 saat süren bir yolculuk bizi bekliyor.
Yolda beyaz başörtülerine sarılmış kadın erkek, çoluk çocuk herkesin dua ve ayine , kiliselere doğru akın akın gitmekte olduklarını görüyoruz… bu arada görmekten keyif aldığımız hayvanlardan hippolar (Hippopotam), Nil nehrinin içinde ailecek oturmuş suyun keyfini çıkarıyorlar. Biraz ilerde ise, yuvarlak bir kulübeye benzeyen kilisenin önüne beyaz başörtüleri ile kuşlar gibi yayılmış insanlar kiliseden verilen vaazı dinlemeye gelmişler ve hala gelmeye devam ediyorlar. Hemen yanlarına gidip bu dini günü yaşayanları daha yakından görmeye çalışıyoruz.
Otobüsümüz yola devam ediyor. Geçtiğimiz pekçok yerde yerel pazarlar bulunuyor. Yollar oldukça kalabalık. Tuktuk arabalar tıkabasa dolmuş. İçlerine bakınca üstüsteler ve içinde kaç kişi olduğu belli olmuyor. Otobüsümüz yolda giderken bir sağa doğru bir sola doğru kıvrılıyor çünkü yollar bozuk ve sarhoş gibi araba sürülüyor. Karşıdan gelenler de aynı şekilde bir sağa bir sola kıvırıyorlar. Yolun devamında çayhaneye benzer yıkık dökük bir yerde durup tuvalet molası yapıyoruz. Sonra da buradaki yerel pazara girip, meyve, sebze satıcılarına bakıp vakit geçiriyoruz. Neyse ki çok fazla insan peşimize takılmıyor. Yine de yanımıza gelip sessizce ‘mani mani’ diyenler var . Pazarda ise kadınlar neşeli hatta fotoğraf çekmemiz için bize poz bile veriyorlar. Pazarda , Kahve çekirdeğinden naylon terliğe, domatese, aile fotoğrafçısına kadar ne ararsan var. Sabah kahvaltısında yemek üzere Avakado alıp çantamıza atıyoruz. Çünkü kahvaltılarda yiyebileceğimiz omlet dışında pek bir şey yok. Peynir hiçbir yerde yok. Sadece İnjera hamuruyla birlikte baharatlı sebzeler ve bal bulunuyor.
Pazardan kalabalık bir şekilde ayrılıp güvenli bir şekilde otobüse biniyoruz. Bu tür pazarlara girerken kalabalık olmanın faydası çalınacak eşyalara karşı da bir tedbir oluyor. Öğleye doğru hava iyice ısınıyor. Yüksekte olmamıza rağmen öğle sıcakları bunaltıcı oluyor. Bu bölgenin önemli bir tarafı da, hükümet adamları ile özgürlük savaşçısı denilen silahlı adamlar arasında çatışmaların yaşanıyor olması. Kuzeyde Tigray bölgesinde çok daha ciddi çatışmalar yaşanıyormuş. İktidarın buralarda söz sahibi olmadığı, özgürlük savaşçılarının bölgeye hakim olduğu söyleniyor ancak Gonder’e giden yol üzerinde eli silahlı, kalaşnikoflu sakallı adamlar sakin görünüyorlar. Rehberimiz Samuel fotoğraf çekmememiz için uyarıda bulunuyor..Samuel bunlardan bazılarını da tanıyor. Hatta içlerinde kardeşi de bulunuyormuş. onlarla şakalaşıyor. Özgürlük savaşçılarının ellerinde tuttuğu köylerden geçip giderken bir tanesi Samuel’i tanıdığı için arabamıza binip bizle birlikte aşağıdaki köye geldi. Bu adamlar köyleri hakimiyetleri altına alıp geleni geçeni kontrol ediyorlarmış. Tabii köylerden gelir de elde ediyorlarmış..Hükümet adamlarının ise, üzerlerinde askeri üniforma var ve askeri arabalar üzerinde dolaşıyorlar. Geldiğimiz gün bazı köyleri özgürlük savaşçılarının elinden almışlar aralarında uzlaşma yapılmış ve bir bayram havası esiyordu.
Sıcak çatışma bölgesinden ayrılıp Gondar’a doğru yola devam ediyoruz. Yolumuzun üzerinde ilginç bir kaya oluşumu, Tanrının parmağı olarak adlandırılmış. Burada durup fotoğraf çektirmeye kalkınca etrafımız yine bir dolu çocukla çevrildi. Hepsi ‘mani mani’ diye bağırıyorlar. Birkaç arkadaş yanlarında getirdikleri çukulata, kalem, okul malzemelerinden vermeye kalkınca kalabalık daha da arttı ve sesler iyice yükseldi. Elimizdeki hediyeler bitmesine rağmen ve pekçok şey verilmesine rağmen peşimizi bırakmıyorlar. Otobüsün gittiği yere kadar peşimizdeler..bir bakıyorsunuz bir tepenin üzerine çıkmış size ‘mani mani’ diye bağırıyorlar..
Gondardayız…
Akşama doğru yol ve araba sarsıntısından epeyce yorulmuş olarak Gondar’a geliyoruz. Gondar, Gon, (büyük) ve Dar(şehir) kelimeleriyle Büyükşehir anlamına geliyormuş. Gondar şehrinde görülmesi gereken önemli tarihi yerleri gezmeden önce buranın tarihi önemine bakalım.
Gondar, Etiyopya’nın tarihinde önemli merkezlerden biri olarak yerini almış. Etiyopya’nın Kızıldeniz kıyılarındaki zengin ticaret yollarını elinde tutan ilk uygarlıklarından olan Aksum krallığının yıkılmasının ardından Gondar şehri Aksum’dan sonra ikinci başkent olmuş..burası da Aksum gibi önemli ticaret yolları üzerinde , zengin doğal kaynaklara sahip olması, özellikle de altın ticaretinin yapıldığı stratejik bir konumda olması nedeniyle tarihte önem taşıyan yerlerden biri olmuş. Buradan köle, altın, kahve gibi ürünler Nil Nehri sayesinde Kızıldeniz’e gidiyormuş. Gelgelelim Gondar şehri, Etiyopya tarihinde ortaya çıkan İslamiyet ile Hıristiyanlar arasında başlayan çatışmalara, İslamiyet’in yayılması sırasında Hıristiyanların uğradığı zulüm ve işkencelere tanıklık eden bir şehir olarak da tarihe geçiyor. Gondar , bu çatışmaların ortasında kalan manastır ve kiliselerin İslami güçler tarafından yakılıp yıkıldığı , Hıristiyan inancının baskı altına alınmaya çalışıldığı dönemde mücadele veren bir şehir olmuş..bu çatışmalar bir yana Etiyopya’daki Kopt hıristiyanları, kendilerini savunmak ve mücadele etmek için Batı Hristiyanlarından yardım almayı umut ettikleri bir süreçte karşılarına Katolik ve Cizvit inançları da çıkmış. bu inançların burada yayılmasına karşı da mücadele etmişler ve bu süreçte mücadeleyi kazanan taraf olmuşlar. Gondar’da 1635 yılında kral olan Fasilidas bu zorlu süreçte mücadeleyi yürütmüş ve zaferi kazanılmasında önemli rol oynamış . Özellikle keşifler çağının en önemli aktörü olan Portekizlilere karşı yıllar süren bir mücadele verilmiş..
Gondar şehrini tarihteki bu mücadelelerin izlerini görmeyi umarak, gezmeye başlıyoruz. Öncelikle göreceğimiz tarihi yerlerden biri olan Fasilidas’ın sarayı var.

Gondar’daki Fasilidas sarayı kompleksine girdiğimiz zaman yapılar, Arap, Hint etkileri taşımakla birlikte daha sonra Cizvitlerin getirdiği Barok tarzın da etkilerini taşıdığı görülüyor. Sarayın içinde kalesinden kütüphanesine, hamamına ve daha birçok yapının yeraldığını öğreniyoruz. Ayrıca Kral Fasilides Etiyopya’nın köklerinin dayandığına inanılan Yehuda kabilesinin simgesi Yehuda aslanı için bahçede bir demir kafes yaptırmış. Bununla birlikte saraydan günümüze pek bir şey kalmamış durumda.. sanki Roma devrinden kalan binaların duvarlarına bakıyoruz gibi hissediyorum. Saray, 19. Yüzyılda depremle büyük ölçüde yıkılmış. Bugün sarayın bazı kısımları restorasyondan geçmesi nedeniyle ziyarete kapalı durumda.. Fasilidas sarayı, Dünya Unesco mirası listesinde yeralan önemli eserlerinden biri..
Kral Fasilidas’a ait hamam ise Gondar’da görülmesi gerekli yapılardan biridir. Hamam binasının önünde boş olarak duran bir su havuzu bulunuyor. Ancak her yıl 19 Ocak’da bu havuz doldurularak burada Ortadoks kilisesi tarafından Timkat festivali yapılıyormuş. Havuzda Ürdün nehrinde İsa’nın vaftiz olma sahnesi canlandırılıyormuş. Havuzun etrafında ise, asırlık Banyan ağaçları taşların içine köklerini salmışlar fotoğraf çekmek için güzel dekor oluşturuyorlar.

Gondar şehrinde bulunan önemli kiliselerden birisi olan Debre Birhan Selassie kilisesi ziyaret edeceğimiz önemli tarihi yapılar arasında sayılıyor. Kilise de yine 17. Yüzyılda kurulmuş. İçeriye girerken kadınlar ayrı bir kapıdan giriyor ve ayakkabılar çıkarılıyor. İçerisinde ise duvarlara yapılmış rengarenk fresklerde, Yahudilik ve Hıristiyanlığa ait dini temalar anlatılmakla birlikte tarihte, İslami güçlerin Hristiyanlara yaptığı baskı ve zulümler, özellikle Gran Ahmet adında bir türkün gerçekleştirdiği eziyetler karşısında, Hristiyanların gerçekleştirdikleri mücadeleler de anlatılmış. Duvarlardaki renklerin solmadan günümüze kadar varolması tavanlarda da ahşap üzerine resmedilmiş renklerle çizimler şimdiye kadar görmediğim güzellikteler. Fresklerin dışında ise mutlaka her kilisede göreceğimiz üç tane davul bulunuyor. Üzerleri kırmızı kağıtla kaplanmış. Davulun sesi İsa’nın çarmıhtaki sesi oluyormuş, davul ise İsa’nın bedenini simgeliyormuş. Davulun üzerindeki kırmızı kağıt ise bedeninden akan kanı gösteriyormuş. Kilise de ayrıca kenarda duran T biçimli bastonların da , İsa’nın çarmıhını simgelediğini öğreniyoruz. Her keşişin elinde bu bastonları görüyoruz..



Simien Dağlarına doğru çıkıyoruz.
Sabah Simien dağlarının eteklerindeki Gondar şehrinden hareket edip dağlara doğru yol almaya başladık. Yol boyunca düzgün bir yemek restoranının olmaması nedeniyle rehberimiz bize yol için paket yemek yaptırdı. Ayrıca yolda giderken açlığımızı bastırması için de Muz aldık.
Dağ eteklerindeki kasabaya gelince buradaki bir otelden dağda çadırlarımızı ve yiyeceklerimizi yapmak üzere arabaya 7-8 kişi bindi . Arabaya bir sürü kapkacak, yatacak malzemeleri de yüklediler araba tıklım tıklım doldu..O arada etraftaki bütün çocuklar arabaya hücum edip ‘mani mani’ demeye başladılar. Arabadaki arkadaşlar yanlarında getirdikleri bir bavul kalem, defter ve çukulata gibi hediyeleri dağıtmaya başlayınca çocukların kalabalıklaşması kaçınılmaz hale geldi. Arabaya bir sağdan bir soldan , pencerelerden ,kapıdan arılar gibi girmeye çalışıyorlar. Zorbela ellerine pekçok şey verip , araba hareket etmeye başlayınca geride kalmaya başladılar ama halen gelmeye devam ediyorlar. Hemen hepsi dağlara doğru arabanın peşinden km lerce yürüyerek koşarak geliyorlar. Etiyopya’nın maraton yarışlarında birinci gelmelerinin nedenini şimdi daha iyi anlıyorum.
Simien dağlarının eteklerine gelince, dağlara giriş izni için araçtan inip form doldurmak gerekiyor. Kısa süren bu işlemden sonra yanımıza bizi korumaları için ellerinde , kalaşnikof tüfekleriyle iki güvenlik görevlisi ve bir dağ rehberini de verdiler. Dağ rehberinin İngilizcesi harika ve oldukça bilgili..bize yol boyunca dağları, dağların nasıl korunduğunu ve dağlardaki endemik bitkileri anlatıp durdu. Ayrıca bu endemik bitkilerin kesinlikle korunması gerektiğini sürekli vurguladı. Aracın içinde sıkış tepiş eli silahlı adamlarla gitmeye başladık. Başlangıçta biraz ürksek de rehberimiz bize korkmamamız gerektiğini, sadece bizi korumak için burada olduklarını açıkladı.
Simien dağlarında trekking yapmak çeşitli şekillerde olabiliyor. Dört günlük zirveye çıkış parkurlarından günübirlik yürüyüşlere kadar istediğiniz şekillerde trekking yapılabiliyor. Biz tek gece çadır konaklamalı ve iki günlük yürüyüş olarak planlama yaptık. Bu yürüyüşün araç, gereç kısımlarını rehberimiz Samuel temin ederken, yürüyüş teknik ekibimiz ise, Türkiye’de pekçok defa yürüyüşlerine katıldığımız ve Türkiye’deki yürüyüş rotalarının çoğunu çizen ve yürüyüşlerimizin performansını iyi bilen Ersin Demirel ile yine Türkiye’de yürüyüş gezilerine katıldığımız Trekkin Turkey grubu lideri olan Argun Baydan rehberliğinde yapılacak. Ayrıca Simien dağlarını bilen dağ rehberi de bize yol gösterecek.
Otobüsümüz dağların arasından ilerlerken bizi takip eden çocuklar hala koşturuyorlar. Hepsi birden el sallıyor ve ‘mani mani’ diye bağırıyor ellerindeki örgü sepetleri satmaya çalışıyorlar.Kalacağımız alana geldiğimizde arabadan inip yürüyüşe geçtik. Bize rehberlik yapan dağ rehberi buradaki endemik ağaç ve bitkileri gösterdi. O arada çocuk kalabalığı satış yapmak için biraraya gelmiş bize şarkılar söyleyip danslar yapmaya başladılar. Omuzlarını birbirine vurup dans ediyorlar. Öyle şekerler ki şu anda herşeyi unutturdular. Şarkıları ise Afrika şarkıları..birkaç hediyelik eşya almaya başladık. Ve sonra rehberin de onları uzaklaştırmasıyla gittiler. Yürüyüş yapacağımız alana gelince çok şanslı olduğumuzu çünkü bulut denizinin olmadığını güneşle birlikte uzakları görebileceğimizin farkına vardık.
Etiyopya’nın kuzeyinde bulunan Simien dağları, Dünya mirası listesinde bulunan ve özel olarak korunan Etiyopya’nın en önemli Milli parkı olarak biliniyor. Etiyopya’daki ünlü Rift vadisinin oluşumundan da öncesine dayanan volkanik bir oluşumla meydana gelmiş bir coğrafya oluyor. Yüksekliği en yüksek tepesi olan Ras Dajen olup, 4550 metreye kadar çıkıyor. Jeolojik oluşumu nedeniyle benzersiz bir coğrafi bölge olarak tanımlanıyor. Ayrıca Etiyopya’da kar yağan tek yer olarak da biliniyor. Simien dağlarında milyonlarca yıl öncesinde oluşan dik uçurumlar, derin geçitler olağanüstü manzaralar oluşturuyor.
İşte şimdi bu manzaraya bakma zamanıydı.. bulunduğumuz yerden aşağıya bakınca sanki bir düş ülkesine, bir ütopik ülkeye , vaadedilmiş topraklara bakıyorduk..belki de Yüzüklerin efendisi romanında kurgulanan Orta Dünya burasıydı.. yukardan aşağıya doğru dik inen yemyeşil dağların ortasından akan şelaleler ayrı bir coğrafya kurmuşken, onun daha da aşağısında yeryüzünde oluşan yarıklar başka bir coğrafya kuruyordu…tarif etmesi zor güzelliklerdi..bir rüya görüyordum..


Dağlarda uzun yemyeşil çimenlerin üzerinden bazen çıkarak bazen inerek yola devam ediyoruz. Aşağıdaki manzara farklı güneş ışıkları altında değişiyor. Hayran olmamak elde değil. biraz ilerleyince burada yaşayan Galeda maymunu denilen , Babon cinsi maymun sürüsüne rastlıyoruz. Bir topluluk halindeler ve otları karıştırıp karıştırıp bir şeyler yiyorlar. Sakin sessizler. Saldırmıyor yiyecek istemiyorlar. Önlerinde kırmızı göğüsleri sarkıyor. Bu kırmızı göğüsleri nedeniyle kanayan kalp maymunları olarak da biliniyorlar. Büyük olmayan Galeda maymunlarının yanlarına kadar yaklaşıyoruz ve fotoğraflarını rahatça çekiyoruz. Dünyada sadece otla beslenen maymun türü oluyorlarmış ve insana en yakın özelliklere sahip olmaları nedeniyle de önem taşıyorlar.

Kampa dönünce artık akşam olmaya başladı. mutfak ve çadırlar kurulmuş. yemekler yapılıyor. Çadırların içlerine yepyeni hiç kullanılmamış matlar ve uyku tulumları konulmuş. O kadar çok giyiniyorum ki içinde hareket etmek zorlaşıyor. Gecenin sıfırın altına inecek soğuğunu önlemek için içlikler, yün çoraplar ne varsa giymeye çalışıyorum. Hava kararmadan çadırın içini ve kendimizi hazırlarken diğer arkadaşlar da aynı şekilde hazırlanma telaşındalar. Hazırlık işi bitince yemek çadırına gidiyoruz. Hepimizin merak ettiği geceyi nasıl geçireceğimiz..
Yemek çadırında tepsi tepsi gelen yemekler hepsi birbirinden güzeller. Yemeklerin hepsini bir çırpıda bitirip yatmadan önce bir parça daha ısınmak için ateşin başına geçiyoruz. Ama yavaş yavaş üzerimize karanlık ve soğuk çökmeye başlıyor. Çadırlarımızın yanında bizi koruma görevi verilen silahlı adamlar , dışarıda soğuk ve ayaz altında bir battaniye ile yatıyorlar.
Yatmadan önce tepemizdeki gökyüzüne bakıyorum. bir daha göremeyeceğim parlaklıkta ve yakınlıktaki yıldızlar, sanki elimi değecek kadar yakınlar. Gökyüzü o kadar yaldızlı ve parlak ki tek siyah nokta yok. Yaldızlanmış gibi..Ateşin başında biraz daha ısınıp kat kat giydiğimiz giysiler ve battaniyeler altında içeri girip ısınmaya ve uyumaya çalışıyoruz. Rehberimiz Argun Baydan’ın tavsiyeleriyle, Uyku tulumunun içine iyice girip nefesimle ısınmak başarılı oluyor. Uykuya yeniliyorum.
Sabah çadırdan , uyku tulumundan çıkmak kolay değil. dışarısı buz gibi soğuk. Tuvalet ihtiyacı için yapılan iki duvar arasındaki delik fazlasıyla yeterli oluyor. Zaten burada doğal ortamda fazla şeyler beklememek gerek. Sabah kahvaltısının ardından rehberimizle birlikte gelen teknik ekibe teşekkür olarak, bahşiş ve hediyelerini dağıttık. Hepsi çok memnun kaldılar..hatıra fotoğrafları çektirmeyi ihmal etmedik tabii. Teşekkür faslından sonra yeniden yürüyüşe geçerek bu sefer Jinbar şelalesine doğru 5 km lik bir yürüyüş yapıyoruz. İniş çıkışı bol olan bu parkurun sonunda volkanik dik dağların içinden aşağılara doğru fışkırarak akan şelaleler çıkıyor. Çıktığımız tepeden aşağıya doğru baktığımızda, tamamen dik uçurumlarla çevrilmiş halde ve oldukça tehlikeli görünüyorlar. Dağların arasındaki vadide kanatlarını açmış özgürce uçan yırtıcı kuşların uçuşunu seyrediyoruz. Bu doğal dev kayaların arasından doğayı izlemenin ne kadar heyecan verici olduğunu anladıktan sonra fotoğraf çekmek yeterli gelmiyor ne yazık ki..
Simien dağlarındaki trekking programını tamamlamış olarak geri dönüşe geçiyoruz. Yeniden otobüsümüze binerek artık dağlardan çıkış yoluna doğru ilerlemeye başladık. Yol boyunca gördüğüm insan manzaraları arasında, çocuklar hayvanların peşinde km lerce dolaşıp duruyorlardı. Küçük bebeler büyümeleri için biraz daha büyüğünün sırtına verilmişler. Çocukların kimisi okula gidiyor ama çoğu okuldan haberdar bile değil..yol boyunca dağların içinde bir o yana bir bu yana hayvan bakıyor, ot topluyor, kamış taşıyor hayatta kalmak için gereken işleri yapıyorlar. Kadınlar ise, evlerin önlerinde, arpa kurutup, kahve kavuruyor.. erkekler, atlarına yük taşımak için ağaç dallarından ve lastikten araba yapmışlar. Bir anda okuldan çıkmış, ellerinde kitaplarıyla çocukları görüyorum..
Dönüşte ormandan, dağlardan çıkarken rehberi ve silahlı korumaları bıraktık. Aşağıdaki kasabada ise gece için bize çadır ve yemek hazırlayan elamanları da bıraktık. Yola devam ederek Gondar’a geri dönerken, Rehberimizin tanıdığı bir arkadaşının evine kahve seromonisine davet edildik. Henüz yaşı onlu yaşlarda olduğunu tahmin ettiğimiz ve sorulunca yaşını bilmeyen genç hanım yerel kıyafetleriyle bize güzel bir kahve ile yanında mutlaka verilen patlamış Mısır , İnjera ekmeği ve baharatlı sebze ikramında bulundu.. kulübelerinde ise sadece yatacak yerleri ve içinde İnjera yemeği pişirecek kap kacakları bulunuyordu. İçtiğimiz kahvenin ne kadar güzel olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Bu güzel Etiyopyalı genç hanıma bahşişlerimizi bırakıp artık Gondar’a geri dönüyoruz.
Gondar’a gelince hayal ettiğimiz sıcak suya ne yazık ki kavuşamıyoruz. Etiyopya’nın bu bölgelerinde oteller iyi değil. suyun sıcak olmaması da ayrı bir sorun oluşturuyor. Gondar’daki son gecemizde , bir restoranda yer ayırtıp mini bir kutlama yapacağız. Ancak Etiyopya’nın bu bölgesindeki silahlı çatışmalar, çeteler ve askeri nedenlerle Gondar ve çevresinde akşam saat 8’den sonra sokağa çıkma yasağı getirilmiş. Bu yüzden de geldiğimiz bahçeli Restoran’da çok fazla kalmadan otelimize dönmek zorunda kalıyoruz.
Ertesi gün uykumuzu almış ve dinlenmiş olarak yeniden Gondar havaalanına Addisababa’ya gitmek üzere yola çıkıyoruz. Gondar havalimanı, küçük minik bir yer. Hemen üstbaş aramasının ardından yürüyerek bindiğimiz küçük pervaneli uçaklar tam zamanında kalkıyor. 1 saatlik manzaralı bir uçuştan sonra Addisababa’ya iniyoruz. Burada bizi, şehri gezdirecek olan Tesfaye adlı bir rehber karşıladı. Tur otobüsüne binip Addisababa’yı gezmeye ve bilgi almaya başladık. Addisababa kelimesinin Etiyopya dilinde, Yeni Çiçek anlamına geldiğini öğreniyoruz. Tur otobüsüyle şehiriçinde dolaştıktan sonra , şehrin panoramik manzarasını göreceğimiz tepeye çıkıp fotoğraf çektik.
Addisababa’nın Arkeoloji müzesinde ise, Etiyopya’nın volkanik Rift vadisinde bulunan 3 milyon 200 bin yıl öncesine ait Lucy adındaki ilk insansının kemiklerini görme şansını bulduk. Ayrıca Arkeoloji müzesinde Addisababa ve Etiyopya’da ele geçen tarihi buluntular ve önemli tarihi bilgiler de panolarda verilmiş.


Müzede Etiyopya’nın geçmişine ait bilgiler, bu bölgenin tarihteki önemini anlamamıza neden oldu. Etiyopya coğrafyasında özellikle tarihin ilkçağlarına ait ilk insanla ilgili fosil kalıntılarına erişilmesi bu bölgeyi insanlık tarihi açısından çok önemli hale getirmiş. Bilindiği gibi Afrika’da pekçok ülkede ilk insana ait fosiller ortaya çıkarılmış ancak bunlar arasında en zengin fosiller Etiyopya’da bulunmuş.. Bunların içinde müzede 1974 yılında çıkarılan ve 3.2. milyon yaşında olan Lucy (Etiyopya dilinde ise, Dinknesh) adı verilen insansı fosile ( Australopithecus Afarensis) ait kemikler sergileniyor. Bu insansı fosile Lucy adının verilmesi ise, çıkartıldıktan sonra yapılan kutlamalar boyunca Beatles’ın ünlü Lucy adlı şarkısının çalınması ile ortaya çıkmış. Bu insansı fosile ait kemik buluntularından bu tür ilk insan türünün modern insan ölçülerine göre daha kısa ve küçük olduğu tespiti yapılmış. Boyunun uzunluğu 105 cm olarak ölçülmüş.. kemiklerinin de, genç yetişkin bir kadına ait olduğu, yüzünün ise, modern insandan daha çok maymunsu türe daha yakın olduğu belirlenmiş.
Bu küçük arkeoloji müzesinde Etiyopya’nın tarihi çağlarına ilişkin bilgilere de gözatıyoruz. Etiyopya coğrafyasında antik dönemde, Kızıldeniz kıyılarında uygarlıkların gelişmesi için elverişli ortamdan sözedilebilir. M.Ö.1000 yıllarında Güney Arabistan’dan Kızıldeniz boyunca Kuzey Etiyopya’ya gelen insanlar Etiyopya-Sebean denilen yeni bir kültür, medeniyet kurmuşlar. Sabian yada Saba krallıkları geleneğini ortaya çıkarmışlar.
Etiyopya’nın en eski uygarlığı olarak bilinen Aksum krallığı ise, M.S.1 ve 7 yüzyıllar arasında, Etiyopya’nın kuzeyindeki Tigray bölgesinden Kızıldeniz kıyılarındaki Eritre’ye doğru yayılan bir coğrafya’da Roma yada Persler kadar büyük bir imparatorlukmuş.. Bu bölgenin ticarete elverişli stratejik konumundan dolayı Akdeniz, Hint okyanusu, Kızıldeniz, Afrika ile Arabistan arasında yaptıkları ticaret ile zengin olmuşlar. Getirdikleri köle, fildişi, altın, vahşi hayvanları baharat yada lüks eşyalarla değiştirmişler. Hintli, Romalı, Araplarla yaptıkları ticaret Aksum krallığının büyümesine zengin ve güçlü bir krallık olmasını sağlamış. Ancak İslamiyet’in yayılması, ticaret yollarının Müslümanların eline geçmesiyle Aksum krallığı da çöküşe geçmiş. Hıristiyanlığın yayılmaya başlaması ile Etiyopya’da yeni bir dönem başlamış. Hıristiyanlık, kral Lalibela’nın başta olduğu Zagve hanedanlığı ve daha sonra da Süleyman’ın soyundan gelenler ile M.S. 7. Ve 8. Yüzyıllarda yayılmaya başlamış. Ancak İslamiyetin baskısı karşısında ilk Hristiyanlar kiliseler ve manastırlar yaparak gizlenmeye inançlarını sürdürmeye zorlanmışlar…Ortaçağ dönemi boyunca Hıristiyanlık inancı ile birlikte Etiyopya’da farklı bir kültürün temelleri atılmış..
Arkeoloji müzesinden sonra gideceğimiz önemli kiliselerden biri olan Holy Trinity Katedral ne yazık ki bugün içinde bulundukları uzun oruç ve saat 12-13.00 arasında da hergün ayin yapmaları nedeniyle kapalıydı. Kapıdan geri çevrildik.
Addisababa’da modern binalar, caddeler olduğu kadar, yeni yapılan cadde ve binalar nedeniyle inşa halinde bir şehir olarak görünüyor. Bu nedenle de, toz toprak ve bakımsızlık hakim.. Addiababa’nın en eski kahvecisi olan Tomaco önünde duruyoruz. Burasının kahvesi gerçekten çok güzelmiş. Ancak oturup kahve içecek zaman yok. Rehberimiz Samuel buradan herbirimize birer kahve alıp hediye ediyor. bu hediyeler öylesine makbule geçiyor ki sonradan marketten aldığımız kahve yerine keşke buradan hepsini almalıymışız diye hayıflanmadan edemedik.
Addisababa’nın tüm turistik turlarda görülmesi tavsiye edilen yerlerden birisi de, Mercado yani yerel pazarıydı. Pazarda hırsızlık olaylarının çok olması nedeniyle Rehberimiz bize çanta, cüzdan kıymetli eşyalarımızı önümüze alıp gezmemizi sıkı sıkı tembihliyor. Biz de para v.s. en derin yerlerimize koyarak nispeten daha az kalabalık olan bir caddeden aşağıya doğru yürüyerek inmeye başladık. Grup olarak ayrılmadan yürümek daha güvenli oluyor.
Çarşının hengamesinde bir insanın ihtiyacı olan herşey var. Halıdan baharata, iğneden ipliğe kadar herşey var.. önlerindeki çuvallarda taze çekirdek kahve satıcılarını görüyoruz. Kavrulmamış kahve çekirdekleri bembeyaz çuvallar dolusu önümüzde duruyor.
Pazarın gürültüsü kalabalığından sıyrılıp nihayet arabamıza yeniden biniyoruz. Pazardan geçerken kavrulmamış beyaz çekirdek kahvelerden almak ve denemek için de tereddüt etmiyoruz. Bakalım nasıl çıkacaklar…
Omo vadisine doğru..
Addisaba’yı bir günlük turla gezmeye çalıştık ancak tekrar geri döneceğiz. Şimdi başka bir bölge ve macera bizi bekliyor. Etiyopya’da en çok görmeyi istediğim yerler arasında Omo vadisi ve burada yaşayan yerli kabilelerdi. Burası, Etiyopya’nın güneyinde bulunan Omo nehrinin geçtiği bir bölge ve burada yaşayan 16 tane yerli kabile bulunuyor…Ancak biz bunlardan sadece birkaçını görebileceğiz.
Sabah çok erken bir saatte uçağa binip Jinka’ya uçmak için havaalanına hareket ediyoruz. Addisababa’nın iç hatlarını artık iyice öğrenmiş durumdayız. Yeniden ayakkabılar çıkarılıp iki kez kontrolden geçtikten sonra pervaneli uçağımıza binip, uçsuz bucaksız coğrafyada uçmaya başladık. Yemyeşil bir halı var altımızda. Bezen yarılmış vadiler ile göller oluşuyor. Yine yaklaşık 1 saatte Jinka’ya varıyoruz. Jinka da 2000 metreye varan yüksekliğinin olması nedeniyle çok sıcak bir bölge değil ancak geldiğimiz yerlere göre biraz daha sıcak oluyor. Ayrıca burası daha fazla turist çeken bir bölge olmaya başlaması ile yeni bir havaalanının yapılmasını da sağlamış.
Uçaktan inince buradaki bölge rehberimiz bembeyaz dişleri ile sürekli gülen şeker mi şeker Bona ile tanışıyoruz. Toz toprak bir caddede kahve molası verip tekrar yola çıkıyoruz. yakınlarda göreceğimiz yerli kabile olan Ari kabilesi bizi bekliyor.
Ari kabilesinin yaşadığı yere gidince yine kalabalık bir çocuk sürüsü bizi karşılıyor. Toprakların içinden çıkan sanki binlerce çocuk gibiler. İki yaşındakilerden 10 yaşına kadar hepsi karşımızdalar. Kabile bize yaptıkları işleri gösterecek. Önce kilden mutfak eşyaları yapan bir hanımın çamurları el becerisiyle nasıl yuvarlak hale getirdiğini seyretmeye başladık. topladığı toprakları hamur yoğurur gibi yoğurup sonra şekil veriyor. Daha sonra ise bu tabakları 3 gün güneşte kurumaya bırakıyormuş. İsteyenlerle bu işi birlikte yaptılar. Bu arada güzel giysiler giymiş genç kızlar etrafımızda ısrarla dolaşıp saçlarımızı örmek istiyorlar. Tabii bunun için bahşiş bekliyorlar. Saçları uzun olan kadın arkadaşlara yaklaşıp hemen örmeye başladılar bile..izlediğimiz çömlek yapımından sonra kabilede yerel bira yapımının nasıl olduğuna da bakacağız. Kullandıkları imbik sistemini gördükten sonra biraz da demir işleriyle uğraşan ateşin başındaki kişiyi izlemeye geçiyoruz. Demircinin demiri ateşte kızdırıp iyice yumuşatmasının ardından becerikli bir şekilde kıvırıp kazma, bıçak gibi aletler yapmasını izlerken Neolitik dönemin toplumuna benzer, kendine yeterli ve üretken bir yapıda olduklarını söylemek abartı olmasa gerek. Kabilenin bu üretken becerikli insanları aileden gelen yeteneğe sahiplermiş. Yani bu beceriler babadan oğula geçiyor..



Modern hayata yavaş yavaş uyum sağlamaya çalışan ve turistlere karşı yumuşak ve güleryüzlü olan Ari kabilesinde kızların da okula gittiklerini gözlemliyorum. Daha fazla gözlem yapma imkanı bulamadan Peşimizde yine ‘mani mani’ diye bağıran kalabalık bir çocuk sürüsü bırakarak buradan yola devam ediyoruz.
Yolda akşama dek görülecek çok şey var. Öncelikle öğle yemeğimizi yemeklerinin güzel olduğu bir restorantta yiyerek mutlu oluyoruz. Burada yöresel baharatlı yemeklerin yanısıra Pizza makarna ve çorba gibi seçeneklerin olması menüyü biraz daha genişletiyor.
Yemek sonrasında yola devam ederken karşılaştığımız sırıklar üzerinde yürüyen çocuklar hepimizin ilgisini çekerek bol bol fotoğraf çekmemize neden oldu. Bu çocuklar ormanın börtü böceğinden , yılan v.s. gibi hayvanından korunmak için artık gelenekselleşmiş olan sırık üzerinde yürümeyi öyle kolaylıkla yapıyorlar ki hiç düşmeden sırıklar üzerinde koşturup duruyorlar. Çocukların üzerlerinde pekbir şey yok ancak hayalet gibi vücutlarını küle benzer beyaz bir toz sürünmüşler. bunun da bir şekilde doğada koruyuculuk sağladığını düşünüyorum..Doğanın içinde yalnız başlarına sırıklar üzerinde dolaşan bu çocuklara yanımızda getirdiğimiz hediyeler dağıtarak tekrar yola devam ediyoruz.

Yolda göreceğimiz bir başka kabile ise bu sefer, Hamarlar olacak. Hamar kabilesine girince kitaplardaki yada belgesellerdeki gibi tam bir Afrika kabilesi içinde olduğunuzu anlıyorsunuz. Merakla etrafımıza bakıyoruz. Köyde kadınlar, genç kızlar ve çocukları görüyoruz. Yuvarlak ağaç evleri etrafa yayılmış keçi ve boynuzlu inekleriyle köy öyle temiz ve düzenli ki hayret ediyorum. İçeriye girince başlarında bocuklarla süslenmiş genç kızların kız çocuklarının saçları ayrı güzel, evli ve daha yaşı büyük olan kadınların hayvan yağı ile yağladıkları ve kırmızı boya ile boyadıkları saçları daha güzel görünüyor gözüme.. genç kızlığa yeni girenler ve bazı genç kadınların bellerinden yukarısı çıplak, bebeklerine meme veriyorlar. Bazılarının ise belki biz yabancılar gelecek diye üzerlerinde tişört giymişler. Ama hayvan kokusu insanların üzerinde ve alışık olmadığımız ağır bir koku tabii ki.. Erkekler ise çobanlık yaptıklarından hayvanları ile beraberler ve köyde değiller..
Hamar köyüne girince kadınların güzelliği ile karşılaştığımı söylemeliyim. Çok genç gözükmelerine karşılık evli kadınların kucaklarında çocukları var. Bu çocuklar ise temiz görünüyorlar. Altlarına yapan çocukların güzelce temizlendiği belli oluyor ama temizlik işi bireye bağlı olduğundan bebekleri pis tutanlar da var.. Herhalde toprak bu iş için en uygun malzeme.. ayrıca kadınların da saçlarına uyguladıkları yağ ile vücutlarındaki toprak kaplama ile yıkanmadıkları ancak belli bölgelerini yıkadıklarını öğreniyoruz. Hijyen konusunda modern dünyadan çok farklı uygulamaları olduğu anlaşılıyor.


Hamar kadınlarının kendilerine bakan ve giysileri ile dikkat çeken özen içinde oldukları görülüyor. kadınların tek eşli olmalarına karşılık erkeklerin poligami/çokeşli oldukları biliniyor. Ayrıca birçok eşe sahip olan erkeklerin ilk eşleri boyunlarına topuzlu bir halka takarak bu ilk eş simgesini taşıyorlar. İkinci gelen eşler ise sade bir halka ile boyunlarında simgeleri bulunuyor. Tabii ki ilk eş olanların mağrur bir şekilde olduklarını ve gerçekten de güzel olduklarını söylemek gerekir. ayrıca kızlar okula gönderilmiyormuş sadece erkekler gidebiliyormuş. Kadınlar zaten ergen olunca evlenip çocuk yapmaya başlıyorlar ve ne kadar çok çocuk olursa o kadar zenginlik sayılıyormuş. Kızlar evlenirken aldıkları hayvanlar nedeniyle makbul sayılıyorlar.. yani kız çocuk doğunca seviniliyormuş. Evlenme törenlerine rastlamak ayrı bir şans olsa gerek ancak şiddetin dozunun çok yüksek olduğu törenler yapılıyormuş. Kızlar evlenirken ne kadar acıya dayanıklı olduklarını göstermek için kendilerini erkek adaylara özellikle kamçılattırıyormuş. Vücutlarında açılan kamçı yaralarına sonradan bastırdıkları küllerle desenler yaparak bir tür dövme oluşturuyorlarmış. Erkeklerin ise üzerlerinden düşmeden atlayarak geçmeleri gereken boğalar ile sınavları oluyormuş.. kabilelerde bu şiddet dolu tören sahnelerini göremesek de şiddetin, kullanımının çok yaygın olduğu günlük hayatın içinde de kolayca görülebiliyor. Fotoğraf çekerken birden üzerimize öldürecekmiş gibi belki de gerçekten orada öldürebilecek insan tipiyle ilk kez karşılaştım. Kafamızdaki insanı duygularla dolaştığımız kabile yerlilerinin bu duygulardan yoksun oldukları rahatlıkla görülebiliyor. Yetişkin bir erkek kendisini lafla kızdırdığı için genç kıza öylesine güçlü bir tekme savurdu ki kızın gözleri doldu ama sesi çıkmadı..
Kabileye gittiğimiz zaman kabile şefi bizi gezdirip bilgi veriyor. Buradaki insanları idare ediyor. rehberimizle beraber bize kabileyi gezdirip tanıttı. Köylerinde su olmadığını ve su getirmek için 7 km öteden su taşıdıklarını belirtiyor. Ayrıca rehberimiz kabile şefine bizim adımıza para verip bizim rahatça fotoğraf çekmemize izin veriliyor. Para almayan kabile şefleri fotoğraf çekilmesine izin vermiyorlar. Daha sonra bu paraları kabile insanlarına veriyorlarmış..
Hamarları gezerken yanımızdan ayrılmayan gençkızlar yeni ergenler bize yaptıkları boncuk işlerini satma derdine düştüler. Israrla peşimizde dolanıp istedikleri para verilinceye kadar pazarlık yapmaya, fiyatlarını yükseltmeye çalışıyorlar. Yanımda getirdiğim birkaç tane bandanayı bir iki kişiye hediye edince tahmin etmediğim bir taleple karşılaştım bütün genç kız ve kadınlar bandana peşine düşüp benden sürekli istemeye başladılar. İşin burasında yanlış yaptığımı anlıyorum ama ne yazık ki çok geç ..ya hepsine vermek yada hiç vermemek gerektiğini anladım. Yerlilere ne verilse hiçbir zaman yeterli olmadığı ve üzerinizdeki tişört’e kadar isteyeceklerini de anladım.
Hamar kabilesinin kendine özgü yaşamını modern insanın yaşamına bakarak değerlendirmemek gerek diye düşünüyorum. Kendilerine özgü hijyenik koşulları, düzeni sağlamaya çalışmaları, kadın erkek ilişkileri v.s. yaşamlarını sürdürmelerinde önemli olduğunu anlayarak bakmak gerek.. yapacakları bir değişim hayatlarını sürdüremez hale getirir.
Hamarlar dünyasından ayrılıp kalacağımız Ekolodge kampına geliyoruz. Burası, Kanadalı bir hanım tarafından yapılan bir proje çerçevesinde özellikle Hamar köyünü eksene alan onların yaşamlarını iyileştirmek adına yapılmış bir kamp oluyor. Kampı kurması için Kanadalı hanıma Hamar kabile şefi tarafından ortada büyükçe duran bir ağaç ile etrafındaki alan verilmiş. Projeye göre burası Hamar köyündeki kulübelere benzer şekilde inşa edilmek istenmiş. Önce gelen mimar işi yapamamış ve sonra Hamarlardan destek almışlar, eşeklerle buraya su taşımışlar. İlk binanın yapımı zor olsa da zamanla hızlanmışlar..öyle ki son bina bir ayda ortaya çıkmış..sonuçta yaptıkları kulübeleri kusursuz bir şekilde Hamar köyündeki evlere benzetmişler ve 18 ayda kampın inşasını tamamlayıp ortaya çıkarmışlar. Binalarla birlikte yaşamak için herşey düşünülmüş. Bir su deposu inşa edilmiş. Mutfak yapılmış. Güneş enerjisinden yararlanmışlar. Kampta akşam 22.00 den sonra elektrikler kesiliyor. Sabah veriliyor. Hamarlardan gelen aşçı çeşit çeşit yemek yaparken Hamar kızlarının da en azından 3 yıl okuması İngilizce öğrenmesi için çaba sarfediyorlar..
Kampta karanlık birdenbire çökünce kampın dışındaki geniş çayırlara bakıp tepemizdeki muhteşem yıldız dünyasının seyrine daldık. Akşam yemeğini yedikten sonra ise öğretmenleriyle birlikte kampa gelip uykuları gelmiş kapkara çıplak ayaklarıyla bize şarkılar söyleyip danslar eden, sonrada gidip bir şilte yada ot yığının üzerinde uyuyacak olan küçük çocukları izleyip onlara eksiksiz bir şekilde hediyeler vermenin mutluluğunu yaşadık..
Biz de yuvarlak bir çadır şeklinde olan kulübelerimize çekildik. İçlerinde genişçe bir yatak ve üzerinde cibinlik bulunuyor.. her ne kadar etraf kapalı gibi gözükse de pekçok börtü böcek dolaşıyor sağda solda.. o yüzden cibinliğin olmasına çok seviniyorum .. Sabah güzel bir gündoğumu ile uyanıp sabah kahvaltısı için mutfak önündeki büyük masanın etrafına geçiyoruz. Mutfağın önündeki Hamarlı aşçının hazırladığı kahvaltı sofrasına büyük bir iştahla oturuyoruz. Ecolodge kampını gerçekleştirenlere Kahvaltıdan sonra teşekkür edip ayrılıyoruz. Güzel bir güne daha başladık Omo vadisinde görmeyi istediğimiz başka kabileler de var..
Üzerinde bulunduğumuz coğrafyanın doğasında ilerlerken, çukurlarla dolu toprak bir yol üzerinde ilerliyoruz. Etrafımızda herhangi bir yerleşim yok. Bir orman içinden geçiyoruz. Eğrelti ağaçlarıyla, sık çalılıklarla dolu toprak yolda kısa Aloevera kaktüs bitkileri heryere yayılmışlar.. bazen tuvalet molası vermek için duruyoruz. Doğanın içinde çamur birikintilerinin üstüste yükseldiği inşa edildiği boyları 2-3 metreyi bulan toprak bacaların beyaz karıncalara ait yuvalar olduğunu öğreniyoruz. Sadece bu coğrafyada bulunan bu toprak bacalarda beyaz karıncalar yaşıyormuş.. otobüsümüz insanın yada başka hayvanların olmadığını gördüğümüz bir doğada ilerliyor. Akasya ağaçları dallarını gölgelemek için yanlara doğru öyle güzel açmış ki gölgelikler oluşturmuş ve üzerlerinde de kara kovanlar duruyor. Geleneksel kara kovanlar ağaçların üzerindeler..doğada dolaşan farklı kuş türlerine de rastladık. Sülüne benzer kuşlar, Peç tavukları, antiloplar ve küçük yabani hayvanlar çalıların arasında dolaşıyorlar.

Toprak yol üzerinde otobüsümüz çukurlara düşmemek için sağa sola menevra yaparken bazen de çukurlara girip çıkarak sarsıla sarsıla Omo nehri kıyısındaki Karo/Kara kabilesine geldik. Karolar hakkındaki bilgiler henüz arabada iken verildi..
Karo kabilesi de Hamarlar’a benzer bir hayat içindeler. Hayvancılığın yanısıra balıkçılık da yaparak geçiniyorlar. Karo kabilesinin Hamarlar’da olmayan bir özelliği, kız çocuklarının da okumasına izin verilmiş olması. Burada da erkekler Poligami yani çok eşli evlilik yapıyorlar. Kadın ise yine tek eşli. Burada da kadın sünnetinin yapılmadığı söylense de kadınların sadece çocuk doğurmak için önemli olduğu anlaşılıyor. Sünnet kocasına sadık kalmasını da sağlıyor. Eğer ihanet ederse cezası kırbaçlanma oluyormuş. Kadınlar kendileri sünnet olmak istiyorlarmış Çünkü sünnet edilen parçanın erkeğe ait olduğunu ve kadını hayvanlaştırdığına inanıyorlarmış. Karoların kabile şefi bize kabilenin yaşadığı evleri, alanı göstermeye başladı. şef, güzel İngilizce konuşan bir rehber gibi bize bilgi veriyor. Karoların en belirgin özellikleri, yüzlerini ve vücutlarını doğal boyalarla çeşitli desenler yaparak boyamaları .. Bu doğal boyaları etraftaki kayalık bölgelerden çıkararak elde ediyorlarmış. Karoların yaşadığı yere gidince evlerin yuvarlak, kuru çalılardan yapılmış olduğunu görüyoruz. İçlerinde ise, yatacak yerler ve evlerin yanlarında yuvarlak örülmüş büyükçe sepetlere erzaklarını koyuyorlarmış. Karoların arasına girince yine bir dolu çocuk bizi bekliyordu. Ancak diğer kabilelerde gördüğümüz kadar ısrarcı değiller. Kabile şefinden korkuyorlar. Çocuklar yanımıza gelip bizim de yüzlerimizi boyayacaklarını söylüyorlar. Tabii bütün bu boyamaların bir para ücreti oluyor. Önlerine aldıkları arkadaşların yüzlerini boyamaya girişince bize de kabile içindekilerin fotoğraflarını çekmek kalıyor. Karolu kadınlar Hamarlı kadınlar kadar estetik ve güzel olmasa da bize güzel pozlar veriyorlar. Rehberimiz tarafından kabile şefine ücret ödendiği için bizlerden ayrıca para istemiyorlar. Bir kadına yaklaşıyorum ve fotoğrafını çekerken biraz İngilizce öğrendiğini anlayarak kaç yaşında olduğunu soruyorum. Bilmiyorum diyor ama altı tane erkek iki tane kız çocuğum var diyor. Kadınların hepsi çok genç, açıkta olan göğüsleri emzirmekten iyice küçülmüş ve pörsümüş görünüyor. Fotoğrafını çektikten sonra nasıl çektiğime bakmak istiyor makinayı gösteriyorum. Bir şey anlamıyor belki tuhafına gidiyor niye böyle bir şey yaptığımı anlaması..belki de onu çirkin yada gülünç kılığa soktuğumu düşünüyor..



Köy meydanındaki çocuklar , gençler ise yere yatmışlar birbirlerini boyuyorlar..dikkatle nokta nokta renk renk yüzlerine maske gibi bir desen çiziyorlar. Boyunlarında ise, kocaman dev mavi boncuklar dizmişler. adeta günün makyajını yapıyorlar. Herbirinin yüzünde güzel desenler var..Bu boyamaların , yüzleri ve bedenlerini süslemelerinin nedenleri arasında, kendilerini diğer kabilelerden ayırdetmek istekleriymiş.. gerçekten bu halleriyle öyle güzeller ki fotoğraf çekmemek çok zor.. kadınlara özellikle genç kızlara aldığım bandanaları hediye edeceğim. Arabaya gidip pencereden vermek istiyorum. Çünkü çılgın gibiler. Bir hediye görünce hepsi birbirinin üzerindeler. Nitekim öyle oluyor. Ama elimden geldiğince genç kızlara uzatmaya çalışıyorum bazıları yine de küsüyor..hepsini memnun etmek zor..Herkes ufak tefek birşeyler alıp çocuklara veriyorlar. Ama bunlar ihtiyaçları olan şeyler değiller. Oysa daha çok ihtiyaç duydukları arasında sabun olduğunu söylüyorlar.. üzerimizdeki tişörtleri istiyorlar. Ve gerçekten giysi satılmıyor. Çocukların üzerinde yırtılmış eski tişörtleri görünce keşke daha ayrıntılı düşünseydim diyorum.
Karo kabilesinin bir de tek katlı eski bir ilkokulu var. Sınıfı görmek için girdiğimizde içeride oturan sayıları 10’u geçmeyen öğrencileri ve başlarındaki öğretmeni görüyoruz. İngilizceyi öğreniyorlar.
Karoların zevkli makyajlarını daha çok bilmek, izlemek ayrı bir uzmanlık alanı olmalı. Köyün yanındaki Omo nehrinin fotoğraflarını da çekip dönüşe geçiyoruz. Karolar, Afrika’nın Sudan, Kenya’ya kadar yayılmış olarak yaşıyorlar. İstedikleri zaman buralara gidip geliyorlarmış..
Karoların dünyasından çıkıp başka bir kabile olan Nyangatom kabilesini görmeye gidiyoruz. Yoldan Nyangatom kabilesinin kabile şefini de otobüse alıp yola devam ettik. İngilizceyi iyi konuşan genç bir adam var karşımızda..Nyangatom kabilesi ise, gösterişsiz, zengin olmayan bir kabile..burada daha fazla yaşlı görüyorum. Hepsi süslü, boncuklu takılar takmışlar ellerinde yaptıkları boncuk işi bilezikler ince işlenmiş ve oldukça güzel görünüyorlar. Keçi derisi üzerine işlenmiş deniz kabukları da güzel görünüyorlar.. Elimize aldığımız işlerin fiyatını öğrenmek istediğimizde şef bu işi havaya kaldırıp bunun fiyatı nedir diye soruyor.. kimin yaptığı belli olmayan işin fiyatını yaşlı bir kadın söylüyor. Fiyatlar oldukça fazla söyleniyor. Pazarlık yapmak için elinize aldığınız şeye siz de bir fiyat söylemelisiniz. Ama bu oldukça zaman alan bir pazarlık..Nyangatom kabilesindeki kadınlarla fotoğraflar çektirip oradan ayrılıyoruz..



Omo vadisinde en çok ilgiyi çeken kadınların dudaklarına tabak takıp dolaştıkları Mursi kabilesi..ancak Mursiler oldukça agresif, saldırgan bir kabile. Özellikle çok içki içtiklerinden gün boyu saldırgınlıkları artabiliyormuş. Sadece sabahları biraz daha sakin oluyorlarmış. Mursiler ile diğer kabileler arasında da savaş ve çatışma yaşanırken şimdilerde barış ve uzlaşı hakimmiş. Bu kabileler giderek turistikleşmeye başlayınca paraya daha fazla alışıp alışkanlıklarını da kaybedecekleri düşünülebilir. Mursi kabilesine de gitmeyi planlamışken gelen haberle gitmekten vazgeçildi. Aynı gün Mursiler bir İspanyol turiste saldırarak kan revan içinde bırakmışlar ve hastanelik etmişler. Bu durumda ertesi gün Mursilere gitme planımızdan vazgeçip Jinka’da vakit geçirme kararı aldık..
Böylece Omo vadisinden Jinka’ya doğru dönüş yoluna geçtik. Dönüş yolunda karşılaştığımız 8-9 yaşlarındaki ve daha büyük çocuklar sığır çobanları olarak hayvanlarıyla birlikte yürüyüp onları otlatıp km lerce gidiyorlar. Yanlarında su, yemek var mı bilmiyoruz. Bizden su istiyorlar. İçmek için bir kapları bile yok. Etrafta ise yabani eşek dolu ..neden eşeklerle su taşımazlar diye düşünmeden edemiyoruz. Neden bir depo yapılmaz..içinden geçip gittiğimiz topraklar yemyeşil, ot, keçi, koyunlarla dolu..yiyecek, et, sebze bol görünüyor. Ama yemek çeşidi olarak İnjera hamuruyla birlikte yenen keçi eti ile sebzeden başka seçenek görünmüyor.
Bölgede görülen en fazla hastalık, Sıtma, Tifo, Parazit hastalığıymış. Öğle yemeği için güvenilir bir restorant olarak yine bir Lodge(Konukevi) bulup burada makarna, çorba yemeğini yemeği tercih ediyoruz.
Yemek sonrasında ise, hemen yakındaki Hamarların geldiği pazara gidip , turistik Afrika işlerinden birkaç şey satın alıyoruz. Neler neler var..maskeler, boncuktan kolyeler, bilezikler ve daha bir sürü şey..pazarda fotoğraf çekmeye başladığım zaman hepsi çok kızıyorlar. Sinirleniyor para istiyorlar. Kimileri de taş atıyor.. bu itirazları ciddiye almak gerek..şiddet bu insanlar için çok doğal bir davranış. size bir şey olması onlar için bir şey ifade etmiyor.. zarar verirlerse yapabileceğiniz bir şey yok..ancak kalabalık olunca fazla üstümüze gelmiyorlar. Pazarda daha önce ziyaret ettiğimiz Hamar kadınları biraraya gelmiş önlerinde saçlarına sürdükleri hayvani yağı şişelere doldurmuşlar satıyorlar. Ağızlarında , dişlerinde döndürdükleri Misvak ağacından çubuklarla muhabbet ediyorlar. Kadınlar arası bir dedikodu kaynatma hali var. Saçlarını da yeni kırmızı kille düzlemişler,




Omo Vadisi turunu bitirip Jinka’ya geri dönüyoruz. Yol uzun sürüyor. Sarı tozlu toprak asfalt üzerinde rahat olmayan bir yolculuk yapıyoruz. Sarsılan otobüs içinde güneşin yakıcı sıcaklığı içinde akşam güneşi batarken yorgun bir şekilde Jinka’daki otelimize geldik. Bu sefer otelin sıcak suyu vardı. Otel yine iyi olmamakla beraber yatak, sıcak su ihtiyacımızı karşıladı..
Ertesi gün gideceğimiz Mursi köyünü iptal ettiğimiz için zamanı, buradaki etnografya müzesinde geçirmeye karar verdik. İyi ki de böyle yapmışız.
Etnografya müzesine gitmek için, kaldığımız otelin önünde yeni yapılmaya başlanan tozlu topraklı yoldan yukarıya doğru çıkmaya başlıyoruz. Müze hafif bir yürüyüşle tırmandığımız bir tepede bulunuyor. Jinka, Omo vadisini görmeye gelenlerin çoğalması ile turistik bir güzergah haline gelmiş. Burada da yol yapımı başlamış haliyle..Yollar hallaç pamuğu gibi atılmış. Her taraf toz duman içinde..
Etnografya müzesi, Omo vadisindeki kabileleri araştıran bir enstitüymüş. küçük bir müze olmasına rağmen, bölge hakkında , kabileler hakkında, yaşamları, adetleri, folklorik bilgileri bilgi panolarında anlatılıyor. Müzenin rehberi ise iyi İngilizcesi ile ciddi bir şekilde bize bilgi veriyor. İçerde her kabileye ait giysiler, adetler, folklorik malzemeler sergileniyor. En çok ilgimizi çeken ve gidip göremediğimiz kabilelerden olan Mursilere ait adetler arasında , kadınlarının dudaklarına tabak yerleştirerek dudaklarını genişletmeleri oldu..bu adetlerinde , kullandıkları tabaklar özellikle değişiyor..küçük tabaktan büyüğe doğru dudakların genişletilmesi amaçlanıyor. en büyük tabağı taşıyan dudağa sahip olanın statüsünün de yüksek olduğunu öğreniyoruz. müze dönüşünde kamyonların üzerinde alkış, kıyamet içinde Hristiyanlar için kutsal olan bir aziz gününün kutlandığını görüyoruz.
Jinka’daki Omo vadisi gezimizi burada sonlandırarak yeniden küçük pervaneli uçağa binip Addiababa’ya dönüyoruz. Akşam için Addisababa’nın ünlü African Jazz Village kulübünde rehberimiz Samuel yer ayırttı. bu akşam Afrika jazz melodilerini dinleyeceğiz.. ayrıca İspanyol Konsolosluğunun daveti ile gelen İspanyol Flamenko ekibi özel bir performans sergileyecek. Jazz village klübü, ünlü jazz sanatçısı Mulatu Astatke‘ye aitmiş. burada haftasonları düzenlenen jazz performansları Addisababa’da yaşayan zengin Afrikalıları biraraya getiriyor sanırım.. kulübün mimari yapısı da Omo vadisinde yaşan kabilelerin yuvarlak evlerine benzetilerek yapılmış..İspanyol ekibinin Flamenko gösterisinin ardından sahne alan jazz sanatçıları birbirinden güzel parçalarla Afrika yorgunluğumuzu üzerimizden aldılar..
Lalibela’da Kaya kiliseleri..
Etiyopya gezimizde görmek istediğimiz son bir yer de Dünya mirası listesinde yeralan Lalibela şehri ve buradaki kaya kiliselerdi. Etiyopya’nın kuzeyinde ve Addisababa’dan yaklaşık 650 km kadar uzakta bulunan Lalibela’ya gitmek için yine uçağı kullanmak durumundayız. Etiyopya’da mesafelerin oldukça fazla ve yolların da kötü olması bir yana güvenli olmaması da uçak kullanmayı gerekli kılıyor. Şimdi tekrar Addisababa iç hatlardayız. İki kez yapılan aramadan sonra bindiğimiz küçük pervaneli uçak tıklım tıklım dolu.. Lalibela’nın dini bir kent olması ve günlerden de Pazar olduğunu düşününce kalabalığın ayin için gelmiş olabileceğini düşünüyorum..
Uçak kuzeye doğru giderken yeniden Simien dağlarını, yarılmış vadilerdeki dik inen coğrafyaları görmeye başlıyorum.. Afrika kıtasının oluşturduğu derin vadilerle, yükselen dağların oluşturduğu coğrafyada, muhteşem manzaralar üzerinden gidiyoruz..yaklaşık bir saat sonra 2500 metre yükseklikteki Lalibela’ya iniyoruz. Lalibela’daki rehberimiz bize bugün yerel pazarın olduğunu ve öğleden sonra kapanacağı için biran önce gidip görmemiz için hızlı hareket etmemizi söylüyor.
Tam da öğle saatlerinde kalabalık bir pazara giriyoruz. Aşağıya doğru iki tarafı da satıcılarla dolmuş dar bir yoldan aşağıya doğru inmeye başladık. Yolun her iki tarafına dizilmiş derme çatma tezgahlarda gözüme çarpanlar arasında baharat olduğu anlaşılan kurumuş bitkileri görüyorum. Ama herşey var pazarda kahve çekirdeklerinden lastik ayakkabıya , dokumalardan, domates, patlıcana, uyuşturucu chat yapraklarına, kuru bezelyeden, nohut ve fasulyeye kadar…birdenbire bu daracık yoldan yukarıya doğru tırmanan eşekler gelmeye ve yolumuzu kesmeye başlıyorlar.. Bir yandan eşek sürüsünden kaçalım derken öte taraftan da ayaklarımızın dibindeki eşek pisliklerine basmamak ve yürümek maharet istiyor.. insanlar ise yoksul ötesindeler..burası köy pazarına da benzemiyor. insan ve hayvanları ayırmak bazen zorlaşıyor. pislik, kokular hepsi içiçe geçmiş durumda..bizim için ise yerel dokuya çok yabancı kaldığımız bir pazar, tam bir cangıl durumunda…ancak bir müddet sonra bu kalabalık ve yabancı ortama alışmaya ve adımlarımı yavaşlatmaya başlıyorum..
Yerel pazar, adeta bir film setinde gibi hissettiren sahnelerle dolu.. yada zamana yolculuk yapıp 9. yüzyıldaki ortaçağ kasabalarından birine geldik..gördüğümüz kaos içinde mutlaka bir düzen var tabii.. Yerlerde hayvan pislikleri, üstbaş perişan çıplak çocuklar da peşimizden merakla gelerek ve durmaksızın dileniyorlar.. Pazarı bir uçtan diğerine hızla dolaştıktan sonra peşimizdeki kalabalık çocuk ordusundan sıyrılarak buradan çıkmaya çalışıyoruz.
Bugünün programında öğleden sonra sabırsızlıkla görmeyi beklediğimiz kaya kiliseleri bulunuyor. Kaya kiliselerini bir rehber eşliğinde gezmeye başlıyoruz. İlkönce vadinin kuzey tarafındaki kiliseleri görmeye gideceğiz. Burada labirente benzeyen bu kiliselerin arasında hangisinin neresi olduğunu anlamak biraz zaman alıyor.. şimdi tekrar oturup sakince düşünüp yeniden bu yerleri nasıl dolaştığımı anlatacağım..Ama önce kaya kiliselerin nasıl yapıldığının hikayesi ile başlamak istiyorum..
Bu kiliseler, buradaki volkanik püskürmelerle meydana gelmiş Monoblok kaya oluşumlarının derine doğru kazılmasıyla yapılmışlar. Yapılacak kilise için belirlenen taş bloğunun ayrılmasıyla başlayan çalışma, taşların kolayca aşağıya doğru kazılması ve kilise formu verilmesiyle yapılıyor…Onbir tane kaya kilise, 12. yüzyıla (1181-1221) tarihleniyor. Bu monolitik kayalar önce büyük kayalardan yontularak ayrıştırılmış sonra da oyularak kapılar, pencereler, sütunlar,çeşitli zeminler, çatılar ile kiliseleri birbirine bağlayan yeraltı geçitleri ,keşiş mağaraları yapılmış. Böylesi bir mimari yapının ortaya çıkmasının nedeni ise, O dönemde Kopt Hristiyanlarının kutsal toprakları olan Kudüs’e hacı olmak için yaptıkları ziyaretlerin, Kudüs’ün Müslümanlar tarafından fethi ile birlikte durdurulması ve Hristiyanlara yönelik baskı ve eziyetlerin artması olmuş.. İşte bu dönemde inancı güçlü Zagwe hanedanından olan kral Lalibela hac yolculuklarının imkansız hale gelmesi üzerine kutsal toprakların bir sembolünü inşa etmeye başlıyor. Kopt ve Süryani mimarları Etiyopya’ya davet ederek 24 yılda kiliseleri inşa ettiği söyleniyor. Elbette dini efsanelerde bu kiliselerin bir gecede melekler tarafından yapıldığı da söylenmekte… sonuçta bu kiliseler dini mimari örneğinin en ince işlenmiş örnekleri olarak tarihe geçmişler..kiliselerin Mısır^daki antik tapınaklarla, Nübye’de kaya içine oyulmuş Abu Simmel tapınaklarıyla yada Ürdün’deki Petra tapınağıyla eşdeğer bir önemde olduğu kabul ediliyor.. Böylece Lalibela şehri, Kudüs ve Beytüllahim kutsal yerlerinin yerine geçiyor ve Etiyopya Hıristiyanlığı üzerinde önemli bir etkiye sahip oluyorlar. bu olağanüstü kiliseler 12. Yüzyıldan bu yana Kopt Hristiyanları için bir hac merkezi olmuş ve hala olmaya devam ediyor.. Kaya kiliselerin içlerinde oyularak yapılmış kemerler , dehliz gibi bağlantı ve ara yollarla daha da karmaşık hale getirilmiş. İçlerine girince bambaşka bir dünyaya girdiğimizi hissediyoruz.
Kiliseleri gezmeye Ürdün nehri olarak kabul edilen vadinin Kuzey tarafında olanlardan başlıyoruz. Önce Bete Medhani Alem kilisesine gidiyoruz. Bu kilisenin adı aynı zamanda Dünyanın Kurtarıcısının Evi olarak da geçiyor. Diğer kiliselerin içinde en büyük kilise burasıymış..Kilisenin etrafı sütunlarla çevrili ve akla hemen antik yunan tapınaklarını getiriyor..Kilisede yedi kg ağırlığında altın kutsal haç bulunuyormuş. Pazar günleri şifalanmak isteyenler bu haçı görmeye geliyormuş.


Bu kiliseden sonra ikinci kilise olan Bete Mariam yani Meryem’in evi kilisesine gidiyoruz. Kilise, Meryem Ana’ya adanmış ve halk arasında da popüler bir kiliseymiş… Buraya gelince avluda vaftiz yapmak amacıyla kayaya kuyu gibi kazılmış bir çukur görünüyor. Kilisenin yine avlusunda içinde yosunlu su olan bir havuz bulunuyor.. Burası, hamile kalmak isteyen kadınların girdiği doğurganlık havuzuymuş. Kilise binasının dışında Hıristiyanlığa ait sembolik delikler görüyoruz. Bunlardan üstteki üçlü, Hıristiyanlığın Baba, Oğul ve kutsal ruh denilen üçlü teslis sembolünü anlatıyormuş. Alttaki üçlü ise, İsa ve onunla birlikte iki günahkarı temsil ediyormuş.. sağ üstte bulunan küçük bir delik, günahlarını kabul ederek İsa’nın yardımını istediği için cennete kabul edilen günahkarı temsil ederken, diğer taraftaki soldaki deliğin ise, cehenneme giden günahkarı gösterdiği anlatılıyormuş..






Bete Meryem kilisesinin dışardaki sembollerine baktıktan sonra içeriye giriyoruz.. İçerde diğerlerinde olmayan sütun, duvarlar ve tavanda resimler bulunuyor. duvarlar fresklerle süslenmiş.. taş kemerler üzerinde renkli geometrik desenler bulunuyor.
Kilisenin içinde çok önemli bir şey de, ortada, kumaşla kaplı bir sütunun bulunması.. Bu sütun, inanç birliğinin simgesiymiş. İnanışa göre, Kral Lalibela’ya görünen İsa Peygamber, bu sütuna dokunmuş ve o zamandan beri dünyanın geçmişi ve geleceği bu sütunun üzerine yazılmış ancak insanoğlu, Tanrı’nın açığa çıkardığı gerçekler karşısında çok zayıf kaldığı için sütunun üzeri kapatılmış. Bu sütunun üzerinde Geez, İbranice ve Yunanca yazılar bulunuyormuş. ayrıca içerde tavandan aşağıya doğru sarkan bir Davut yıldızı ve yine tavanda renklerle boyanmış bir Davut yıldızı freskinin durduğunu görüyoruz.
Bete Meryem kilisesinin avlusunda Kuzey duvarına oyulmuş bulunan bir başka kilise ise, Bete Meskel denilen küçük bir kilise olan Kutsal Haç evi kilisesi bulunuyor. Bu kilisenin dış duvarına oyulmuş ve kapısının üstünde 12 Havariyi temsil eden 12 kemer bulunuyor. Yine Meryem’in evi kilisesinin avlusunda bulunan Bete Denegel denilen Bakireler evi kilisesi bulunuyor. Burası ise güney duvarına oyulmuş küçük bir kilise ve 4. Yüzyılda Roma imparatoru Julian’ın emriyle yargılanıp işkenceye uğrayan 50 rahibenin anısına inşa edilmiş ..
Meryemin evi kilisesinin güney tarafındaki kazılmış dar bir tünele benzer hendekten geçerek başka bir kilise grubuna gidiyoruz. Burada önce, Sina dağını temsil eden Bete Mikhale kilisesini görüyoruz. Bunun yanında Bete Golgotha kilisesi duruyor. Ancak buraya sadece erkekler girebiliyor. Ve son olarak da, çok dar olan Sillase şapel olarak geçen Trinity şapel’e sadece görevliler girebiliyor.
Önce Bete Mikael’e giriliyor, burası Bete Golgoto’ya girmek için bir geçit işlevini görüyor. daha sonra ise, kadınların giremediği ve Lalibela’daki diğer kiliseler arasında en önemli ve kutsal olarak kabul edilen Bete Golgota kilisesine giriliyor. Sadece erkeklerin ve rehberin girdiği Bete Golgota kilisesinde 12 havarinin duvar nişlerine oyulmuş gerçek boyutlu tasvirleri bulunuyor. Ayrıca Kral Lalibela’nın mezarı da buradaymış. Bu mezar, ziyaretçilere ve hacılara kapalı tutuluyor. Mezarın üzerinde çok ağır ve kaldırılması imkansız bir taş bulunuyormuş . buraya gelen hacılar şifalanmak için taşın ortasında bulunan bir deliği kazıyarak tozları çıkarıyorlarmış. Ayrıca Lalibela’nın mezarının yanında demir bir kapıyla korunan İsa’nın mezarının bir replikası da bulunuyormuş. Kadın olarak içeriye giremediğimiz için , rehberimiz bizim için burasının fotoğraflarını çekti.






Kuzey kiliselerini bitirdikten sonra biraz yürüyerek az ilerde tüm görkemi ile bizi bekleyen bir başka önemli kilise olan Bete Giorgis kilisesi oldu.. Burası yukarıdan bakınca Yunan haçı şeklinde yapılmış 15 metre yüksekliğinde olan bir taş yapı…Adeta Lalibela’nın simgesi olmuş bir kilise. Rehberimiz, kilisenin etrafındaki duvarlardaki boşlukların bazılarında da mumyalanmış cesetler ve kemikler olduğunu söylüyor. İçeride ise, Aziz George’un 16. Yüzyılda yapılmış ejderhayı öldürme sahnesini gösteren bir resimle karşılaşıyoruz. Ayrıca içerde bütün kiliselerin yapımında kullandıkları ve kral Lalibela’nın da kullandığı bütün alet edavatların tutulduğu zeytin ağacından yapılmış 800 yıllık sandık bulunuyor.


Kiliselerin içlerinde , Tevrat ve Hristiyanlık inancındaki anlatılar, Meryem’in doğuşu , azizlerin hayatlarıyla ilgili renkli resimler, çizgi roman misali heryere asılmışlar.. Bu arada kiliselere girerken mutlaka ayakkabı çıkarılıyor. Ayakkabılarımızı koruması için rehberin stajyer öğrencisine günlük 200 Birr veriyoruz. Biz çoraplarımızla kiliseleri geziyoruz.
Bugünkü kaya kiliseleri turumuz kapanma saati nedeniyle sona eriyor..ertesi gün yeniden bu sefer vadinin güney tarafındaki kiliseleri gezmeye devam edeceğiz..otelimize gidip dinlenmek gerekiyor. Gece esen soğuk rüzgarla birlikte ısı giderek düşmeye başlıyor. Soğuk tıpkı Simien dağlarındaki gibi bir yorgan gibi üzerimize çöküyor. Lalibela’nın bulunduğu yükseklik 2500 metre olması, gecenin soğuğunu açıklamak için yeterli sanırım..
Ertesi gün Pazar olduğu için Ayin saati erkenden başlıyor. Sabah 3’den itibaren okunan dua seslerini duymaya başlıyoruz. Otelin çok yakınında bulunan kiliselerden gelen seslerle başka bir dünyanın içine giderek daha fazla giriyoruz. Sabah kaya kiliselerinin diğer tarafına geçmeden önce tekrar Bete Giorgios kilisesine gidip buraya gelen beyaz başörtülü hacıları , kalabalığı , kiliseye girenleri, dua edenleri görmek, ilahi seslerini işitmek etkileyici bir hava içine girmemize neden oluyorlar..
Kaya kiliselerinin Ürdün vadisi olarak kabul edilen nehrin Güney tarafındaki kiliselerini gezmeye Bete Gabriel ve Raphael kilisesinden başlıyoruz.
Burası içiçe geçmiş iki yapı halinde duruyor..içeriye girmek için derin bir hendeğin üzerinden kayaya oyulmuş köprüyü geçmek gerekiyor. Bu köprüye cennet yolu deniliyor hendek ise, cehennem olarak tanımlanıyor. Hendek yağmur yağdığı zaman suyla doluyormuş. Buradan geçerek önce Bete Gabriel kilisesine giriliyor. Buradan da Bete Rufael’e giden başka bir kapı görüyorsunuz.




Güney kiliselerini gezmeye devam ederek , başka bir kilise olan Bete Mercurios yani Aziz Mercareos evi kilisesine gidiyoruz. Bu kiliseden aklımızda kalanlar, burasının içinde tarihi değere sahip resimlerin olduğu ve ayrıca duvarda bir pencere gibi yapılmış bir haç boşluğu bulunuyor. Bu boşluk günün belli saatlerinde gelen güneş ile üç boyutlu bir görünüm alarak birkaç haç üstüsteymiş gibi mistik bir anlam kazanıyormuş. Bu üç boyutlu hali görenlerin de özel kişiler olarak kabul edilmeye başlandığını söylemeye gerek yok.. Aziz Mercoruis kilisesinden çıkınca rehberimiz isteyenleri karanlık cehennem yolundan geçireceğini söylüyor. Kapkaranlık cehennem yoluna girince 35 metre kadar ilerliyoruz. Yürürken sağ el yordamıyla sağ duvarı yoklayarak yürüyoruz rehberimiz sol el kullanılmamasını, çünkü sol günahkarlık ve cehenneme gidişi açabilirmiş.. bir de yukarıdaki kayaya kafamızı çarpmamak için sürekli yukarı tavanı yoklayarak yürüdükten sonra ışık görünmeye başlıyor.. inanışa göre cennete erişiyoruz..ve ahşap bir merdivenle hendekten yukarıya çıkıyoruz.




Buradan sonra karşımıza çıkan 13 metre yüksekliğindeki Bete Emanuel kilisesini görmeye gidiyoruz. Kilisenin etrafında hendek duvarlarına gömülmüş keşiş hücreleri ve mezarlar bulunuyormuş.. kiliseler, beyaz başörtüleri ile dua eden, yerlere kapanıp secde eden, kucağında çocukları ile gelmiş dilenen , duvarları defalarca öpen, yüzlerce kadın, hasta yaşlılar ve çocuklarla dolu.. İçeride ise sırmalı giysileri ile rahip elinde kutsal haçla önüne gelenleri kutsuyor.. iyileştirmek amaçlı haçı sırtına karnına dokunduruyor.. Kimileri ise ellerinde dua kitaplarını okuyorlar..




Güney kısmı kiliseleri arasında Bete Lehem evi kilisesi, kutsal ekmek yapan kilise olarak biliniyor. Pazar ayini sırasında bu kutsal ekmek buradan yapılarak dağıtılıyor. Yol boyunca tepelerin üzerine oturmuş beyaz başörtüleri ile vaazı dinleyen kadınlara, çocuklara kiliseden bir görevli, eksiksiz bir şekilde sepette ekmek dağıtıyordu.
En son gittiğimiz kilise ise, başrahip Libanos’un evi yani Bete Libbanos kilisesi oldu. Ürdün Petra’daki kaya oyma kilisesine benzetilerek yapılan bu kilisenin ön yüzü mağaranın ön tarafının oyulmasıyla arka tarafı da mağaranın içinin oyulmasıyla yapılmış. Dıştan bakınca kilise içine girince bir mağara şeklinde yapılmış. bütün bu kiliselerde gördüğümüz rahip efendiler büyük bir kumaş parçasına sarılmış ellerinde İsa’nın asasını tutarak kilisede oturuyorlar. Fotoğraf çekmemize alışkın gibiler pek etkilenmiyorlar..



Kaya kiliselerini gezmeye başladığımız sabah saatlerinden bu yana peşimizden gelen yine bir sürü çocukla beraberiz. Nereye gidersek gidelim sürekli bizi takip ediyorlar. En çok istedikleri , bizimle temas kurmak..herbirimize, ‘How are you’, you are beautiful’, ‘where are you from’ gibi sorular sorunca ve bizden cevap alınca temas kurulmuş oluyor. Artık bundan sonra devamlı sizinleler. Sorularını cevaplamaya başladığınız zaman okula gittiklerini, ihtiyaçları olan kitap, defter gibi şeyleri, sıralamaya başlıyorlar. Kimisi, sözlük, kimisi para pekçok şey isteniyor.. bazılarıyla güzel sohbet edilebiliyor..bunlar genellikle okullu çocuklar oluyorlar.. bizi takip ederek tur bitene kadar ve hatta otelimize gelene dek takip ediyorlar..bazıları email alıp haberleşmek istiyor. Ancak otelin kapısına gelip otobüsümüze bindiğimiz zaman onlardan ayrılabiliyoruz.
Lalibela’da görmeyi çok istediğimiz bu muhteşem kaya kiliseleriyle turumuz sona erdi. Yeniden Addisababa’ya dönmek üzere havalimanının yolunu tutarken geçirdiğimiz iki gün bizi başka bir dünyaya götürdü. Hem yerel pazarda yaptığımız gezi ve hem de kaya kiliseleri ortaçağ dünyasının hala yaşayan canlı kanıtlarıydı. Etkisi altında kalmamak imkansız..tarihe tanıklık etmenin sessizliğini yaşıyorum..
Gezi tarihleri; 29 Kasım-8 Aralık 2024 ,
Rehberler # Ersin Demirel; #Argun Baydan;#SamuelTadesse
#TrekinTurkeyDoğaYürüyüşGrubu
Okunan kaynaklar;
Aziz S. Atiya; Doğu Hıristiyanlığı Tarihi, Doz Yayınları.
Umberto Eco, Efsanevi Yerlerin tarihi, Doğan Kitap.
Figen Gündüz Letaconnoux, İnsanlığın Beşiğine Yolculuk, Etiyopya, Cibuti Cumhuriyeti, Oğlak yayınları.
Okan Okumuş, Kuzey ve Orta Afrika Alternatif Gezi rehberi, Kolektif Kitap.
https://whc.unesco.org/en/list/18
Bakılan web sayfaları;
